Anasayfa / Hakkında Yazılanlar ve İncelemeler / İnsan, Sanatçı, Şair, Düşünür Olarak Bir Nfk Portresi

İnsan, Sanatçı, Şair, Düşünür Olarak Bir Nfk Portresi

image_pdfimage_print

İNSAN, SANATÇI, ŞAİR, DÜŞÜNÜR OLARAK BİR NFK PORTRESİ

M. Orhan Okay’la Roportaj

– Necip Fazıl 100 yaşında. Hâlâ, Türk edebiyatının ve düşüncesinin odağında yaşıyor. Şiiri, tiyatrosu, bütün yazdıkları, siyasal duruşu ve bütün hayatıyla, bugün bile üzerinde en çok konuşulan ve yazılan bir insan O. Necip Fazıl’ın 100 yılına baktığınızda ana çizgileri ile nasıl bir portre görüyorsunuz?

– Yüz yıl yaşamak… Yüz yıl dipdiri kalmak…Allah’ın her yazara, her şaire, her düşünüre, her siyasiye nasip etmediği bir lütuf bu. Kader ve idare karşısında benim de pek çok insan gibi çelişkilerim var. Bu lutfu Allah istemiş de öyle mi olmuştur, yoksa Necip Fazıl bazı şeyleri, bu arada yüzyılının şartlarını etrafında hazır bulmuş, karmaşık şahsiyetini o şartların üzerine taş taş üstüne koyarak inşa mı etmiştir? Belki her ikisi de. Zaten Allah’ın lutfu dediğimiz zaman da bize yer yer çelişkili görünen bütün oluşlar onun içinde değil mi?

Bu yüz yıl içine onun nasıl bir portresi yansıyor? Şüphesiz farklı zihinlerde farklı imajlar oluşmuştur. Ben de kendime göre, onun şahsiyetine, şiirlerine, yazılarına göre bir portre çizmeye çalışayım. Bu portreye sempatilerimin, buna ilave olarak yer yer olumsuz intihalarımın ve değer yargılarımın ne dereceye kadar gölgesi düşecek bilemiyorum. Onu anlatırken belki kendimi de ifşa etmiş olacağım. Burada benim de iki farklı konumum var. Biri o yüzyılın büyük bir kısmında yaşamış insan, diğeri de bir takım araştırmaları, ilmî sorumluluğu olan bir üniversite hocası olarak.

Geçmiş yüzyılları küçümseme, azımsama manasında anlaşılmamak şartıyla, o çok zengin, bereketli Türk yirminci yüzyılında Necip Fazıl’ın adı birçok bakımdan zirvede görünür. Hem bir takım elit sınıflar içinde, hem avam dediğimiz de dahil olmak üzere toplumun genel kitlesinde. Tabii bu zirveden bahsederken gerçek değer ile şöhreti birbirinden ayırmıyorum. Bu konuda bir polemiğe yol açmamak için ayırmıyorum. Necip Fazıl’ın şahsiyetiyle ona bağlı olarak zirvede gördüğüm şöhretinde, bir alan dağınıklığının veya daha pozitif bir sıfat kullanarak söylersek, bir konu zenginliğinin rolü var. Bir tarafta sanatkârlığı, şairliği ve tiyatro yazarlığı; diğer tarafta siyasi/ideolojik şahsiyeti yani çevresinin deyimiyle İslâm davacısı hüviyeti. Birinci haneye hikâyeciliği, romancılığı, senaryo yazarlığı gibi daha arka planda görünen sanatları da ekleyebiliriz. İkinci haneye ise dinî ve tasavvufî görüşlerini ve bu çerçevedeki fikrî makalelerinden didaktik yazılarına kadar doğurgan kalemini, aktüel ve siyasi fıkra yazarlığını, polemiklerini, sansasyonel ve spekülatif çıkışlarını dahil edelim. Bu ikisi arasında güzel sanatlar, felsefe, tarih konularında dikkate şayan ve vurucu yorumları da unutmayalım.

Nihayet bu gibi mistik ve sanatkâr şahsiyetlerde sık rastlanabilecek olan inziva ve mahviyet sahibi değil, atak hatta yerine göre agresif ve daima geniş bir kitlenin lideri olma özelliği. Bu portreyi, yine bana göre, ferdî ve sosyal cephesiyle en güzel tarzda çizdiğine inandığım iki mısraıyla tamamlayayım:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak.

-Necip Fazıl’in anılarında anlattığı, tiyatrolarına, öykülerine, romanlarına, şiirlerine dekor olan yetiştiği o kalabalık konak, dedesi, babası, annesi, kardeşi ve bütünüyle çocukluğunun ve gençliğinin içinde yoğurulduğu koşullar; daha sonraki şair, düşünür, dava adamı, öncü, kavgacı kişiliğini ne derece belirlemiş olabilir?

– İçinde yetiştiği taş konak ve onu çerçeveleyen aile, uzun yıllar hayatta kalan anne, Necip Fazıl’ın dava adamı kişiliğinden çok ferdî varlığında, sanatkârlığında derin izler bırakmıştır. Bunlar onun dramatik, bir taraftan da nostaljik yanıdır ve zannediyorum hayatı boyunca peşini bırakmamış, huzur aradıkça onlara sığınmış, yine de bir iç sızısı olarak zaman zaman onu rahatsız etmiştir. Tiyatrolarının, belki hiçbir oyun yazarında olmadığı kadar teferruatıyla anlattığı dekorlarında bu konağın ve daha sonra annesiyle beraber kaldığı Çengelköy’deki yalının bazan belirli, bazan müphem çizgileri vardır. O dönemin hemen her sokağından geniş ufuklara açılan İstanbul’unda bu konağın üst katları da bütün bir Marmara panoramasına açıktır. Batıya, Trakya’ya doğru giden trenlerin düdük sesleri ve monoton tıkırtıları arasında biraz marazı yaradılışlı, şımartılmış ve kaprisli bir çocuk. Marmara kıyılarını vuran lodos, belki başka denizlerle beraber, gençlik şiirlerinde yer alır:

Hangi kâbus bastı ki seni uykularında
Birdenbire cehennem kaynadı sularında?

Ve daima sonsuzluğu, ebedî ayrılıkları çağrıştıran trenler:

Trenler götürüyor
Kendi gölgelerinden
Kaçışan insanları…
Ve rüzgâr üfürüyor
Geride dumanları…
Ve rüzgâr üfürüyor
Kaynaşan ummanları

Kendisi bazı hikâyelerinde bu konağı mekân olarak kullandığını da hatıralarında yazar. Altı yaşında ölen kız kardeşi Selma ise bu konağın en silik gölgesi. Necip Fazıl’ın çocukluk hayatını dolduran büyük acılardan. O zengin konaktaki himayesiz, hastalıklı, tüy gibi ince kız bu şımarık çocuğun kaprislerinin de oyuncağıdır. Yıllar sonra Selma. Bir Adam Yaratmak dramına kendi adıyla Hüsrev’in halasının kızı olarak, Hüsrev’e hayranlığı ve gizli aşkıyla, aynı silik şahsiyetiyle girecek ve Hüsrev’in tabancasından çıkan kaza kurşunuyla ölecektir. Tam bir Freud vakası. Hasılı doğduğu konakla beraber çocukluğundan taşıdığı pek çok hatıra, şuuraltında yahut şuurlu olarak eserlerine yansımıştır. Bu husus bence psikanalitik bir edebiyat araştırmasını hak eder.

-Kabulde ve redde, sevgide ve düşmanlıkta, övgüde ve yergide, yerin dibine kadar batırırken ve yüceltirken… vb. değerlendirmelerinin hepsinde onu en uç noktalarda konuşurken görürüz, itidal, onun kişiliğine neden bu kadar uzak? Bu bir mizaç mı yoksa dönemin atmosferinin bir yansıması mı?

– Her insanın karakterindeki özelliklerin kaynağı ne ise. Necip Fazıl’da da odur. Kader hakkındaki kanaatimi ilk cevabımda ifade ettim. Mizaç dediğimiz şey, işte tam o kaderdir. O nasıl oluşur? Genlerimizden, yani adlarını bile bilmediğimiz atalarımızdan, aileden, daha geniş çevre olan toplumdan, hocalarımızdan, mürşitlerimizden, okuduklarımızdan… Sorduğunuz dönemin atmosferi belki bunlar arasında Necip Fazıl için en önemsizi, en az iz bırakanı. Ben onun bu aşırılıklarını “asabiyet” kavramıyla izah etmek istedim. Bu kelimenin bugün bilinen “hiddet” manasıyla beraber aynı zamanda unutulmuş olan başka bir manasını da kastediyorum: Taassup. Şimdi bu meseleyi biraz daha açayım. Necip Fazıl, doğru olduğuna inandığı tek’in mutaassıp bir savunucusudur. 1939 yılında yazdığı “Çerçevelerinden birinin adı “Ben Buyum”dur. Burada kendisini tarif ettiği dokuz maddeden sonuncusu şu: “Tek görüş etrafında müdahaleci (antiliberal)”. Bu “tek görüş” ve “müdahaleci” kavramları da biraz açıklanmaya muhtaç. İster dinî manada yani tevhid, ister felsefî manada yani verite, ister matematik alanında yani adequation, isterse günlük manada yani realite olarak düşünelim, doğru, hakikat dediğimiz şey yalnızca bir tektir. Az hakiki, daha hakiki, en hakiki yoktur. Zihnen ve mantıken yalnız bir doğru olabilir. Bu, şu demek olur: Herkesin inandığı farklı doğrular varsa bunlardan sadece biri doğru olabilir. Asıl doğru olabilecek şey, doğru olan veya olmayan farklı değerlerin arasındadır. Necip Fazıl’da, kendi düşüncesinin karşısındakilere öfkesi, adeta bütün yazılarının bir alâmet-i farikası gibi. Çağdaşları arasında benimsediği, tam manasıyla kabul ettiği, takdir ettiği tek insan yok. En durulduğu ve tam bir ‘mürid’ kesildiği anlar, sadece Abdülhakim Efendi’nin yanında bulunduğu veya ondan bahsettiği sıralardır. Bunun dışında öfke, asabiyet, hiddet ve hiciv, kayaları döven sert dalgalar gibi muhatabının suratına çarpar. Demin açık ve dalgalı deniz için örnek verdiğim şiirin bazı mısraları adeta kendisi ile deniz arasındaki bu huy benzerliğini ifşa eder gibidir:

Karşında sahil, kaya, insan; kim çıkarsa vur!
Vur başına, âlemde kör, sağır, ne varsa vur!
Sal her taraftan, dağdan, gökten, pencereden sal!
Nihayet kala kala dünyada tek kişi kal!

İşte burada sizin söylediğiniz itidal kaybolmuştur. Kendi etrafında bir egosantrik: ben merkezli bir dünya kurmuştur. Bu konuda gerçek mümine yakışmayacak benlik ile, bir davanın adına gösterilen idealist asabiyeti her zaman birbirinden ayıramadığımızı da itiraf etmeliyim. Bu psikolojik tahlil denemesi, kişinin kendisi için de, onun dışında bulunanlar için de kolay değildir. Bununla beraber Necip Fazıl’ın, itidalini kaybetme hallerine dinî bir dayanak bulduğu da anlaşılıyor.

Yazılarından birinde şu dikkate şayan meseli zikrediyor: “Bir zat ki bütün hayatında tek emri ihmal etmemiş. Öldükten sonra azap ediliyor. ‘Ya Rabbi, diyor, ben her emrini yaptım, niçin azaba müstahak oluyorum?’ Ve şu nida geliyor: ‘Şunun için müstahak oluyorsun ki, ömrün boyunca yalnız benim amelimi yaptın, fakat benim için bir kere öfkelenmedin!” Tabii bu fıkrayı anlatana şu soru da sorulabilirdi: “Bu öfkenin ne kadarı Allah içindir, ne kadarı ‘ben’ için?” Necip Fazıl’ın bu soruyu kendi kendisine sorup sormadığını bilmiyoruz. Yalnız bildiğimiz, hikâyenin devamında söyledikleridir: “Allah için kızmak ne büyük şey. İçinde bulunduğumuz devrin Allah düşmanlarına karşı nefret, gayz ve hiddet yüz bin namazdan üstündür.”

Sadece bu tarafı dikkate alındığında Necip Fazıl, Cumhuriyet döneminin Hüseyin Cahit, Velid Ebüzziya, Peyami Safa gibi birkaç cesur ve büyük polemikçilerinden biri olur. Doğrudan doğruya edebî türdeki eserleri dışında, özellikle de yakın devir siyasi tarihi ve aktüel olayları üzerine yazdıklarında, adları da zikredilmek şartıyla kişiler hakkında tenkit sınırlarını aşan ağır ifadeler bulunmaktadır. Belki bunlardan hoşlanan okuyucuları olmuştur. Ama tedirgin olanları da vardır. O zaman, bu tavrın zıddını da düşünebiliriz. Yani rahat, konformist, uyumlu, pragmatist, oportünist, etliye-sütlüye karışmayan yazarlar, aydınlar… Denebilir ki hemen bütün fikir adamları, idealistler, ideologlar, içinde yaşadıkları toplumu rahatsız eden insanlardır. Demin polemikçi diye saydığım isimlerin dışında polemikçi olmaktan hoşlanmayan fakat değişik seviyelerde benzer asabiyetleri gösteren Nurettin Topçu, Cemil Meriç gibi birkaç isim daha akla geliyor.

– Saygıyla ve takdirle andığı kişiler, özellikle de sanatçılar yok denecek kadar az. “Herkes cüce, bense dev…” cümlesini çok rahatça düşünebiliyor ve yazıyor. Bu, nasıl bir özgüven?

– Nasrettin Hoca kürsüde vaaz ederken kadınların fazla süslenmelerinin doğru olmadığını söylemiş. Cemaatten biri demiş ki “Ama hoca, senin karın da çok süsleniyor”. Hoca bir an susup karısını düşünmüş, sonra “Haspaya yakışır da” demiş. Ben de Necip Fazıl’a yakışır, demek istemiyorum. Ama etrafımıza insafla baktığımız zaman sanatkârlarda, özellikle de şairlerde kendini beğenmek, döneminin en büyük şairi olmak, eğer olamamışlarsa “anlaşılamadıkları”ndan şikâyet ve sitem epey yaygın. Necip Fazıl’ın anlaşılamamaktan bir şikâyeti olmuş mudur, zannetmiyorum. En genç yaşında, 24’ünde “Kaldırımlar Şairi” olmuş. Ondan sonra yıllar boyu kâh sanatında, kâh politikasında eller üstünde taşınmış, âhır-ı ömründe de “Sultanüşşuara” unvanıyla şiir tahtının hükümdarı olmuş bir insan neden o kalabalıklardan şikâyetçi olsun? Vasiyet gibi yazdığı iki mısraındaki “Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabamlAhp beni götürsün, tam dört inanmış adam” ifadesinin aksine on binlerin katıldığı cenazesinde tabutu bir hükümdar tahtı gibi omuzlarda yükseldi. Necip Fazıl’ın, Avrupalı yazar ve şairlerle Türk şiirinin geçmiş döneminde, yani Divan şiirinde beğendiği şairler var. Fakat çağdaşları için takdir ölçüsünde o kadar pinti davranıyor ki. Bu davranışını kadirbilmezlikten çok yine kader diyeceğim, bir mizaç özelliği olarak düşünmek daha doğru olur. O, gönlünde, hep zirvelerin insanı olmuştur. Şair olarak düşündüğümüz zaman ilk yıllarında, yani Örümcek Ağı ve Kaldırımlar’da bir yalnız adam portresi çizer. Genel görünüşü diyorum tabii. Daima istisnalar olabilir. Bu çizgide, dediğim gibi, kaç genç adama yetecek kadar şöhrete erişmiştir. Ama bu yeterli değildir. O dev olmak peşindedir. 1930’lardan sonraki şiirlerinde tabiata açılmasının altında bu hırs yatar: Uzasan, göğe ersen/Cücesin şehirde seni Bir dev olmak istersen/Dağlarda şarkı söyle” Ama dağlarda dev olmak bir vehimdir. Gerçek büyüklük değil. Tabiatta ona kim haykıracak “Sen en büyüksün” diye? O zaman yeniden şehre iner. Ama bu defa kaldırımlarda değildir. Caddenin ortasında ve kalabalıkların önünde. Ben, kafamdaki bu imajı kendim uydurmadım. Şimdi “Destan” adıyla bilinen şiirinin 1947’de ilk yayımlandığı zaman Büyük Doğu’nun kapağı hâlâ gözümün önündedir: Derginin büyük boy olduğu zaman, bütün sayfayı kaplayan dev bir adam silueti. İki kolu havada ve iki bacağı açık. Arka planda apartmanları yükseldiği bir şehir, ön planda, adamın bacakları arasında binlerce insan yığını. Tepede bir mısra: Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak. Şiirin oradaki ilk adı da “Milletlerin Ağzından Dünya Destanı”. Yani o dev adam, artık Türkiye’ye sığmıyor. Necip Fazıl’ın psikolojik olarak çok güçlü bir “ego”su olduğu muhakkak. Rahmetli Ayhan Songar’ın, bir deha portresi çizerken ondaki pek çok aşırılıklar gibi bu tarafı için de “ego hipertrofisi” teşhisi koyması çok hoşuma gitmişti. Ama sonuçta ilim nihayet bir takım isimler, sıfatlar koyarak insanları bir takım gruplar içinde genelleştiriyor. Halbuki her insan gibi Necip Fazıl da bir’dir ve hakkında vereceğimiz her değer yargısında bunu, kayıtlarımızın marjında ve hep göz önünde tutmamız gerekir.

– Necip Fazıl’ın fular, eldiven takma, giyim kuşam konusundaki titizliği, jest ve mimikleriyle birlikte kendine özgü bir kişilik oluşturan aristokratlığının doğal bir yansıması mıdır? Bütün bunlar onun karakteri açısından nasıl yorumlanabilir?

– Aaa, evet… Necip Fazıl şık adamdı. Kelimenin tam manasıyla! Şıklıktan, zenginlikten, asillikten hoşlanırdı. Bunda muhakkak ki doğduğu o taş konaktaki çocukluk hayatının da izleri olmalıdır. Maraş’ın soylu bir ailesinden gelmiş olmak, İstinaf Mahkemesi reisi Hilmi Efendi’nin ve “falan falan paşa’nın kızı, şanlı İstanbul hanımefendisi” Zafer Hanım’ın torunu olmak onun hep gizli gizli bile değil, aşikâre öğündüğü taraflarıdır. Bütün hayatı boyunca zengin olamayan ama zengin yaşamak isteyen, parayı harcamak için seven, şık olmaktan ve şık yaşamaktan hoşlanan Necip Fazıl’da bu özelliklerinin izleri de o konakta başlayıp hayatı boyunca devam etmiştir. Borç istediği pinti bir arkadaşından aldığı yüklüce bir parayı evinde verdiği ziyafette hizmet eden garsona bahşiş bıraktığını kendisi anlatır. Ben çok gençlik yıllarımda modadaki evine sadece bir defa gittim. Konferanslarında ve başka vesilelerle sokakta rastladım. İntibalarım, gördüğüm fotoğrafları, anlatılanlar, kendi anlattıkları hep bu şık, güzel giyimli insanın portresini gösteriyor. At merakı da bir açıdan bu tarafıyla açıklanabilir. Çünkü at meraklılarının hemen hepsi, gerçek meraklıların tabii, asalete düşkündür. At belki en asil hayvandır ve değeri de asaleti, yani genetik soyuyla ölçülür. Necip Fazıl’ın bu özellikleri sanatına da intikal etmiştir. Benim, biraz cüretle, dünyada şiirlerini en çok değiştiren şair olarak gördüğüm Necip Fazıl’da bu değişmeler, tıpkı kıyafetinde olduğu gibi, şiirin fonnu da dahil olmak üzere, mükemmeliyet arayışından gelir. Tiyatrolarında da öyle. O kadar teferruatlı sahne ve dekor tarifleri vardır ki… Bugünkü sahneye koyucuların beğenmiyecekleri yoğunlukta, onlara adeta hiçbir iş bırakmıyacak kadar peşin müdahaleleri vardır. Bütün bunlar, arkalarındaki estetik form ve çok geniş manasıyla söylüyorum zenginlik tezahürü ve özenle olduğu kadar, giderek kendi yaptıklarının dışında hiçbir şeyi beğenmemek gibi bir ihtirasla da açıklanabilir.

– Necip Fazıl konuşmalarında kimi sözcükleri peş peşe tekrarlayarak rutin bir söyleyişten çok farklı bir söyleyiş ve üslûp etkisi meydana getirirdi. Örneğin, ‘sonsuzluğun nihayetsizliği’ demek yerine ‘veranında da verasında. veranın da verasında’ diyerek basit bir söyleyişten mistik bir etki üretirdi. Bu konuşma eğilimi nasıl yorumlanabilir? Bir üslup oluşturma çabasından mı yoksa ille de etkili olma tutkusundan mı ?

-Üslûbu… Yani hem eserlerindeki, yazılarındaki hem de dediğiniz gibi konuşmalarındaki. Bahsettiğiniz tekrarlar için özel bir dikkatim yok. Ama bu konuda şunu söyleyebilirim. Bir üslûp oluşturma çabası mı diyorsunuz. Buna çaba diyebilmek için, şimdi yine kıyafete dönelim, bazı insanların, kadınların şık görüneyim diye rüküş olmaları vardır. O zengin kıyafetler üzerlerinden akar. Necip Fazıl demin konuştuğumuz kıyafetinde böyle değildi. Bizim bilmediğimiz bir zamanda böyle bir özentisi olmuş olabilir. Ama bir süre sonra artık bu tavır yerine oturmuştur. Hayatının tabii bir tezahürü olmuştur. Üslûbunda da böyle. Müessiriyet dediğimiz o büyüleyici dili biliyordu. Ve bu onun için artık bir taktik değildi. Tabii olmuştu. Şunu söyleyeyim: Birçok şair kendi şiirini, o çok beğendiğimiz şiirleri okumakta başarılı değildir. Necip Fazıl kendi şiirini en güzel okuyan nadir şairlerdendir. Sadece diksiyon meselesi mi, bilmiyorum. Bu artistik bir tavırdır ki öyle özentiyle, egzersizle filan elde edilemez. Yazılarındaki, sizin mistik etki dediğiniz tekrarlar veya okuyucuyu, dinleyiciyi cezbeden başka üslûp özellikleri, özentiye düşmeden, tabii tesiri bırakır.

-Necip Fazıl’in dilinde ve sanat anlayışında bir tür ‘abartma’nın varlığından söz edilebilir mi? Değilse, gerek düşünce, gerek sloganik şiirlerindeki ‘idealize edilmiş bir dünya’nın öne çıkması nasıl değerlendirilebilir?

– Yeni Türkçe’deki abartma kelimesi, hemen daima olumsuz, pejoratif bir kavram olarak çağrışıyor. Bunun eski karşılığı mübalağa’dır ve edebiyatta bir sanattır. Yerine göre yapılırsa makbul da olur. Necip Fazıl’in şiirlerinde, yazılarında, konuşmalarında başvurduğu mübalağalar, teşbihler, istiareler yani bütün bir metaforik dünya çok orijinaldir ve olağanüstü şaşırtıcıdır. Ama sorunuzun devamında “idealize edilmiş bir dünya” dediğinize göre bu mübalağada fikir yazılarındaki ideal toplum nizamını kastediyor olmalısınız. Yani ütopik bir toplum. Necip Fazıl, toplum meseleleri karşısında idealist bir insandır. Bütün bu tip insanlarda gördüğümüz gibi ütopik düşünceleri vardır. Ütopya, gerçekleşmesi mümkün olmayan ideal bir dünyadır. Yüzde yüz mükemmel bir toplum. Eflatun’dan, Thomas More’dan bu tarafa, Doğu’da ve Batı’da bunun birçok örneği vardır. Yazar, bunun gerçekleşmiyeceğinin bilincindedir. Ama ondan hiçbir taviz vermeye yanaşmaz. Siz yüzde yüz ideali anlatırsınız, uygulamaya geçildiğinde, eğer geçilirse, bu yüzde altmışlara, ellilere iner. İdealist taviz verirse, yani mübalağa dediğiniz şeylerin dozunu düşürürse, uygulayıcılardaki oran daha da aşağılara düşer. Yani her ideal gibi bunlar da ufukta parlayan bir yıldızdır, erişilmezdir ama vardır ve bizi aydınlatmaya, bize yol göstermeye devam edecektir. Necip Fazıl’in yazılarında, özellikle de İdeolocya Örgüsü’nde kurduğu toplum düzeni de bir ütopyadır. Doğruluğu, yanlışlığı, olabilirliği olamazlığı her zaman münakaşa edilebilir. Ama böyle bir dünya modeli o idealist için zihnî yahut mücerret bir gerçektir.

– Yahya Kemal’le Ahmet Haşim üzerine bir yazınız Necip Fazıl’in sanatçı kişiliğine ilişkin bir anekdotla başlıyor: “Bir Fransız ansiklopedisinde sadece iki Türk şairin yer aldıklarını haber verdikleri zaman Necip Fazıl’in hemen ‘ikincisi kim?’ diye sorduğu rivayet edilir.” Bu refleks, yalnızca şair/sanatçı egosudan mı kaynaklanıyor? Yoksa bir Necip Fazıl portresi de verebilir mi bize?

– Yukarıdan beri sorduklarınız arasında Necip Fazıl’in bu tarafı epey belirdi zannederim. Doğrudan doğruya mizacından gelen, daha sonra bu mizacın zamanla doğurduğu kendi kafasındakilerin dışında olanları beğenmeyen tavrı onda bu tek oluş vehmini beslemiştir. Ama şurasını da ilave etmeliyim, benim Yahya Kemal-Ahmed Haşim hakkındaki o yazımda da belirttiğim gibi özel olarak şairlerde, genel olarak da sanatkârlarda, birçok sanatkârda gördüğümüz, belki de tabii bulmamız gereken bir tavır bu. Kendisinden başkasını beğendiği anda kendisi yok olur demektir. Gerçekte hiçbir sanatkâr başka birinin gölgesinde kalmak istemez. Orhan Veli de Garip önsözünde sıradan bir insan değil bir davanın bayraktarı olmaktan bahseder. Bütün bu örnekler arasında Necip Fazıl bu tavrını daha sık ve daha belirli gösteren, göstermekten kaçınmayan ve tevazu perdesi arkasında durmayı kendisine yakıştıramayan bir portre çiziyor.

– Dehalarda görülen alışkanlıklar, toplumdışılıklar, hatta bir tür halk tarafından ‘üşütüklük’ olarak anlaşılan üst bakış ve üstdiller bizim sanat ve düşünce tarihimizde de kimi şahsiyetlerde görülür. Bunların arasında yapaylıklar olduğu gibi gerçek olanlar da var. Necip Fazıl bunlardan hangisine dahil edilebilir?

– Herhalde verdiğim diğer cevaplardan anlaşılmıştır. Toplumdışı dediğiniz bu tavır, benim gözümde Necip Fazıl için bir hayat tarzı ve tabii bir davranış şekli olmuştur.

– Her sanatçı gibi Necip Fazıl da her fırsatta ‘yalnızlığını’ vurgulamıştır. Anlaşılmadığından yakınmıştır. Evinde sıkça toplantılar yapan, Türkiye’yi ilçe ilçe dolaşarak yığınlarla buluşan Necip Fazıl’in söz konusu yalnızlık vurgusu bir tür sanatçı romantizminden de kaynaklanıyor olabilir mi? Yalnızlığı, yazarlığıyla, şairliğiyle birlikte seçilmiş doğal bir ‘rol sayılabilir mi? Aynı bağlamda, ‘buhranları’ nasıl anlamlandırılabilir?

– Necip Fazıl her fırsatta yalnızlığını vurgulamış mıdır, bilmiyorum. Anlaşılamamış mıdır? Bunu da zannetmiyorum. Meselâ Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yazılarında ve özellikle ölümünden sonra gün ışığına çıkan günlüklerinde bu anlaşılamama acısı açıkça görülür. Belki o tip birçok sanatkârda buna benzer duygular vardır. Öyle tahmin ediyorum ki Necip Fazıl’da da bu duygu olabilir. Ama onun, Tanpınar’da olduğu gibi, kendisine sakladığı günlükleri yok. Hatıralarının hepsi meydanda. Dışavurumcu bir tip. Eski şiirlerinde ve bazı tiyatrolarında görünen yalnız adam portresi, şüphesiz bir sanatkâr davranışını gösterir. Toplum meselelerine o kadar yakın olmadığı o yıllarda bu tabiidir. Ama bende, Büyük Doğu’culuğuyla, yani siyasi yönüyle anlaşılamamaktan şikâyetçi olduğu şekilde bir intiba yoktur.

– Necip Fazıl’in, dünya metaına değer vermeyişi, onun sanatsal plandaki erişilmezlik, teklik çabasıyla çelişmez mi? Metaa geçicilik, sanata zaman ve mekan üstü bir değer biçtiği için mi böyle davranır?

– Bakın bu özelliği de yukarıdan beri bazı cevapların içinde belirdi. Ben, dünya metaına değer vermedi diyemiyorum. Şiirde, sanatta her şeyin mükemmeli gibi hayatta ve yaşama tarzında da mükemmeli aradı. Yani alışılmış özellikleriyle bir derviş gibi yaşamadı, yahut yaşamayı düşünmedi. Dünyada insana bahşedilmiş olan nimetlerden uzak kalmayı istediğini de zannetmiyorum. En güzel dergiyi çıkarmak, en güzel tiyatroyu yazmak… Bu mükemmelliklerin de kendi şahsında belirdiğine inanıyordu. Dergideki hemen her yazıya müdahale ettiğini de herkes bilir. Ben bütün bu birbirinden farklı gibi görünen taşkınlıkları, aşırılıkları, hükmetmek iradesini bir daire içinde görmek istiyorum: Mükemmeliyet duygusu.

– Şiirinde ve düşüncesinde, çıkartıp attığı ve artık kendisine ait olmadığı eski elbiselerinden söz eder. Bugünden, Necip Fazıl in yüz yıllık tarihine baktığımızda daha çok hangisi ya da hangileri insan olarak Necip Fazıl’ in karakterine denk düşüyor?

– İnsan bir bütündür. Ben buna inanırım. Ben o değildim demek bir şey ifade etmez. Öyle olsaydı yaşlılık yıllarında gençken yaşadıklarını dile getiren hatıralarını kaleme almazdı. “Onlar benim günahım” deyip tövbe etmek başka şey, bunlar bana ait değildir demek başka şeydir. Burada, insan hayatının en mahrem, kimselere açılmadığı özel hayatların ifşası gibi fantezilerin ortaya konmasının konumuzun tamamen dışında olduğunu özellikle belirtmek isterim. Ancak bir yazar bir döneminde bazı fikirlerini, kanaatlerini beyan etmiş, şiir ve edebî eserler kaleme almış daha sonra hayatında büyük bir değişmeye uğrayarak bu yazdıklarını beğenmez olmuşsa bunlar onun şahsiyetinden kopmaz. Biz, bu beğenmezliklerini de dikkate alarak eski eserlerini de değerlendiririz. Bunlar sanatkâr olmanın, büyük adam olmanın zaruri sonuçlarıdır. Necip Fazıl bohem hayatıyla, talih oyunlarına vs.ye iptilâlarıyla, çelişkileriyle, paradokslarıyla, kaprisleriyle bir bütündür. Hayatının çelişkilerini görmezden bile gelsek, çünkü esas olan, kalıcı olan, herkesin kolayca ulaşabileceği olan tarafı eserleridir, öyleyse eserleriyle, eserlerinin bütünüyle onu tanırız.

– Onun tutkulu karakterinin en çok tebarüz ettiği bir yanı da kumar ve at yarışlarından nefsinin yakasını bir türlü kurtaramayışıdır. Bu tutkusu, birçok tiyatro ve öyküsünün karakterlerine de yansır. Bu konuda kendisini Dostoyevski ile kıyaslarken, Dostoyevski’den bir mujik olarak sözeder. “Beni çürüten, şahsiyetimi lif lif yolan” , “ruh kalemde açılan en korkunç gedik” dediği durumundan bile sözederken omuz hizasıyla yaklaşan hiçbir insanı göremeyen bir insan karakterinin trajik boyutlarını nasıl görüyorsunuz?

-Necip Fazıl, hatıralarını yazana kadar kumar tutkusunu açığa vurmak istememiştir. Yine de yakın çevresindekiler onun bu zaafının farkındaydılar. Bunu bir psikolog muhakkak benden daha iyi teşhis eder ve adını koyar. Bu, alelade, sıradan bir insanın kumarı değildir. Onun felsefesini Dostoyevski, Stefan Zweig gibi büyük ustaların kalemlerinden okuduğumuz gibi bizzat Necip Fazıl’ın Namı Diğer Parmaksız Salih tiyatrosunda da çok iyi gördük. Bunlar hep o özel karakterin, olanla tatmin edilemeyen, hep daha öteye, en yükseğe sıçramak isteyen dışavurumcu karakterin tezahürleridir.

HECE DERGİSİ

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Kutucuğu uygun şekilde dolddurunuz (Rakam İle) * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Free WordPress Themes - Download High-quality Templates