Anasayfa / Hakkında Yazılanlar ve İncelemeler / Üstadın 100. Yıl Anısına…

Üstadın 100. Yıl Anısına…

image_pdfimage_print

ÜSTADIN 100. YIL ANISINA…

M. Sadık ARSLAN

Yıl 1916… I.Dünya Savaşı devam ediyor… Payitaht İstanbul’ da bir hastane odası…12 yaşında bir çocuk hasta annesini ziyaret ediyor. Annesi, yanındaki yatakta yatan veremli bir kızın başucundaki şiir defterini işaret ederek ‘’senin şair olmanı ne kadar çok isterdim’’ diyor. Çocuk o günü şöyle hatırlıyor: ‘’Annemin dileği bana içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetinin ta kendisi. Gözlerim, hastane odasının penceresinden savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı içimden kararı verdim;-Şair olacağım! Ve oldum. O gün bugün, şairliği küçük ve adi hissiliklerin üstünde gören, onu idrakin en ileri merhalesi sayan ben, bu küçük ve adi bahaneyi hiç unutmadım’’.

İstediğinden fazlasını oldu. Yalnız bir şair değil, aynı zamanda büyük bir romancı, öykücü, oyun yazarı ve düşünür oldu hastane odasındaki çocuk. Ve çocuk yaptığı iş de o kadar büyüdü ki herkes onu üstad diye çağırdı. Üstad Necip Fazıl Kısakürek…

O günün çocuğu bugün, tüm Türkiye’ de Mayıs 2004- Mayıs 2005 tarihleri arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından anma yılıyla yaşatılan bir üstaddır artık. Necip Fazıl’ı anma yılı onu özellikle genç nesillere tanıtmayı amaçlamaktadır.

Onun yaşamı kültür ve edebiyat yolunda yürüyen her küçük çocuğa, eğitimciye, öğrenciye, her yetişkin insana örnektir. Eserleri ve fikirleri tüm milletimizin geleceğe yürüyüş yolunu aydınlatacaktır.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek 26 Mayıs 1904’te, Perşembe günü sabaha karşı İstanbul’da büyük bir konakta doğar. Kayıtlı bir şecereyle, Alâüddevle devrinin Şeyhülislâmı Mevlâna Bektût Hazretlerine dayanan ve Dülkadiroğullarına bağlı “Kısakürekler” soyuna mensuptur. Babası, Mekteb-i Hukuk mezunu, Bursa’da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve kısa ömrünün son senelerinde Kadıköy hakimliği görevlerinde bulunmuş Abdülbâki Fazıl Bey (öl. 29 Kasım 1920 ); annesi, Girit muhacirlerinden bir ailenin kızı, kayıtsız şartsız teslimiyet örneği, derin ve fedakâr bir Müslüman-Türk kadını Mediha hanımdır. Büyükbabası, İstanbul Cinayet Mahkemesi ve İstin âf Reisliğinden emekli, İkinci Abdülhamîd Han’a Ermenilerce girişilen suikastın tarihî muhakemesini yapan ve Mecelleyi kaleme alan heyet içinde imzası bulunduğu için, 6 Ekim 1902’de ” Legion d’honneur” nişanıyla ödüllendirilen vak âr ve ciddiyet timsali Mehmet Hilmi Efendi’dir. (öl. 19 Mayıs 1916 )

Necip Fazıl, ilk dinî telkin ve terbiyesini, dedesi Mehmet Hilmi Efendi’den alır; okuyup yazmayı henüz 5-6 yaşlarındayken ondan öğrenir. Birçok şiirinin ana imajını ve ruhî kaynağını teşkil eden “yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku” şeklinde özetlediği ve hastalıktan hastalığa geçtiği ilk çocukluk yıllarını, çocukluk hâtıralarının kaynaştığı bir “tütsü çanağı” olan, büyükbabasına ait Çemberlitaş’taki Konak’ta geçirir.

Büyükbabası Mehmet Hilmi Efendi’den sonra, haşarılığının önüne geçmek için onu 5-6 yaşlarında bir sürü “abur cubur” romanla tanıştıran, eski Halep Valisi, Zaptiye Nazırı Salim Paşa’nın kızı, büyükannesi Zafer Hanım, ruhi yapısını başka hassasiyetler açısından etkilemekte büyük pay sahibi olur. Bir yaş küçüğü kız kardeşi Selma ile büyük babasının ölümü ise, onu dışarıdan etkileyen çocukluk günlerine ait asla unutamayacağı iki hadiseyi teşkil eder.

Bahriye Mektebi’ne gireceği 1916 senesine kadar Büyükdere’de Emin Efendi isimli sarıklı bir hocanın işlettiği mahalle mektebinden başlayarak çeşitli okullara devam eder. Fransız Papaz ve Kumkapı’daki Amerikan kolejinin ardından Serasker Rıza Paşa yalısındaki Rehber-i İttihad mektebine verilir. En sonunda ilk mektebi, Heybeliada Numûne Mektebi’nde bitirir.

1916’da, “Ne oldumsa bu mektepte oldum” dediği ve şahsiyetinin ana dokusunu örgüleştirdiği ” Mekteb-i Fünûn-u Bahriye-i Şahane”ye imtihanlar neticesinde alınır. Hayatının en nazik dönemini geçirdiği Bahriye Mektebi, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle ona, kendisini gösteren bir ayna olur. İlk metafizik arayışları ve zabitlerin bile benimsedikleri “Şair” lakabı ile ilk aruz talimleri orada başlar.

Namzet sınıfından ayrı üç harp sınıfını bitirdikten ve mezuniyet durumuna geçtikten sonra diplomasını beklerken, ilave edilen dördüncü sınıfı bitirmemeye karar verir ve mektepten ayrılır. Bir müddet sonra da, o tarihte namzet ve sadece üç harp sınıfından ibaret Bahriye Mektebini bitirdiğine dair diplomasını alır. (1920) 17 yaşında, o günkü adiyle ” İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi “ne girer. (1921)

Bu âlem içinde ilk şiirlerini Yakup Kadri ve arkadaşlarının çıkardığı Yeni Mecmua dergisinde yayınlar. (1922)

1924 yılında Avrupa’ya talebe göndermek için açılan imtihana giren Necip Fazıl, yurt dışına gider. Cumhuriyet devletinin yurt dışına gönderdiği bu ilk öğrenciler bir vapurla Marsilya’ya ve oradan Paris’e geçerler. Sorbon Üniveritesitesi’ne kaydolan Necip Fazıl, bir yıl kaldığı Paris’te bohem bir hayatın içine düşer. Sorbon’da, profesörlerin dikkatini çeker ama, okula devamsızdır. Bir süre sonra, hükümetin verdiği burs kesilir ve İstanbul’a dönmek zorunda kalır.

Bir vapurun üçüncü mevkisinde gerçekleşen dönüşü Necip Fazıl hiçbir zaman unutamaz. Ruhundaki fırtınalar, varlık ile yokluk arasında yaşadığı soyut acılar, o dönemde yazdığı eserlere de yansır. O yıllarda kaleme aldığı şiirlerini, “Örümcek Ağı” adında toplar ve kitap edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırır.

Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döner. O yıllarda bankacılık gözde bir meslektir. “Felemenk Bahr-i Sefid Bankası”nda çalışmakta olan Salih Zeki’nin ziyaretine gittiği bir gün, arkadaşının tavassutu ile aynı bankada işe başlar. Daha sonra kısa sürelerle Osmanlı Bankası’nın Ceyhan, İstanbul ve Giresun şubelerinde çalışır. 1928–29 senelerinde de ” Babıali” adlı eserinde Babıali’yi tafsilatlı şekilde anlatır.

Bohem hayatından bir “tesadüf” sonucu tanıştığı Abdulhakim Arvasî Hazretleri sayesinde kurtulan ve “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış / Marifet bu gerisi çelik çomakmış” dizeleriyle kendini yeniden tanımlayan Necip Fazıl Kısakürek’in yeniden dirilişi yalnız sanatına değil fikir hayatına da yansır.

Sene 1934… Bir akşam üstü, çalıştığı bankadan Boğaziçi’ndeki evine dönmek için bindiği “Şirket-i Hayriye” vapurunda karşısına oturan ve gözlerini ondan ayırmayan; o güne kadar hiç görmediği, bir daha da göremeyeceği “Hızır” tavırlı bir adam, ona, Abdülhakim Arvasî’ nin adresini verir. Sıcak bir ilkbahar günü, yanına ünlü ressam Abidin Dino’yu da alır ve Eyüp sırtlarına çıkar. Belki üç, belki beş saat süren o günkü temastan aldığı kelimeler üstü bir tesirle çarpılıp kalır ve bir daha bırakmamacasına o ‘Büyük Zat’ın adeta eteklerine yapışır.

“Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel- Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.” diye şiirinde tarif ettiği Arvasî ile ilgili duygularını Necip Fazıl şöyle anlatır: ‘’Efendim! Benim Efendim! Benim, güzellerin güzeli Efendim! Vaktiyle: ‘keşke bu kadar zeki olmasaydın!’ buyurduğun adamın beynini, zerre zerre kıskaca alıp atom gibi çatlattıkları bu hengâmede, eminim ki, her dem beraberimde, her an başucumdasın… Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyarda birin eder? Sen benim böyle bir şeyimsin! Babamla anneme Allah’ın bana tattırdığı varlık şevkine vesile oldukları için bağlıysam, sana da, bu ölçünün ebedî hayat mikyasıyla perçinliyim… Düşünsünler farkı !..’’

Arvasî ile tanıştıktan sonra şiir poetikası da ciddi bir değişim geçirir. “Çile”yle birlikte şiiri hakikat arayışında bir araç olarak gördüğünün ipuçlarını veren şair, madde ve ruh ilişkisine, insanın iç âleminde kopan fırtınalara, evrenin gizemine değinir.

Şiir ve oyun yazarlığının beraberinde kendisi gibi düşünen kitleleri, materyalist akımların boy gösterdiği dergilerin tesirinden kurtarmak amacıyla 1936 yılında haftada bir yayımlanan “Ağaç” dergisini çıkarır. Celal Bayar’ın temin ettiği ilanlar yardımıyla çıkarılan “Ağaç” mecmuası, dönemin önde gelen entelektüellerini çatısı altında toplar. Büyük ruh çilesinin sahne destanı “Bir Adam Yaratmak” piyesine Necip Fazıl bu dönemde başlar ve 63 numaralı ocak idaresinin teftişini yapmak için gittiği Zonguldak’ta eserini tamamlar.

1941 senesinde ise Babanzâde’lerden, Ahmed Naim Efendi’nin kuzeni Recai Bey’in kızı, Yahya Nüzhet Paşa’nın torunu, Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlenir.

1942 kışında, 45 günlüğüne Erzurum’a yeniden askere gönderilir. Burada yazdığı siyasi bir yazı sebebiyle mahkum olur ve 1943’te ilk hapis cezasını alarak 1 gün Sultanahmet Cezaevi’nde yatar. Bu ilk hapis cezasının ardından ileriki yıllarda yine yazdığı yazılardan dolayı tam 9 defa daha hapse girer ve burada pek çok eserini kaleme alır. Aslında politikaya ve sosyal sahaya meyli, 1936’da başlar ve o yıldan 1943’e kadar geçen 7 yıl içinde, İslami temayülü “şahsi bir zevk ve saklı bir telkin” planında kaldığı için, ne devlet ne de basında kimsenin hedefi olmamıştır.

Necip Fazıl, 1943 yılında siyasi, fikri ve edebi mücadelesini işlediği “Büyük Doğu” dergisini yayımlar. Bu dergi aynı zamanda Fazıl’ın fildişi kulesinden agoraya indiğinin tam olarak belirdiği tarihtir. 1978’e kadar 35 sene boyunca yayımlanan “Büyük Doğu”, polemikleri, değişik alanlardaki yazıları, farklı çevrelerden yazarlarıyla Türk Basın Tarihi’nde ayrı bir konuma sahip olur.

Necip Fazıl’ın kurduğu aksiyon yalnız dergilerinde aksetmez, bütün yurdu gezerek verdiği konferanslar o günün gençliğini peşinden sürükler. Yazdığı şiirlerle, konferanslarıyla ve kaleme aldığı yazılarla işte bu büyük fikir adamı 21. yüzyıla damgasını vurur. 1963 İlkbaharında bir davet üzerine açılan “konferans çığırı” üzerinde evvela Salihli, İzmir, bir müddet sonra Erzurum, Van, daha sonra İzmit, Bursa ve 1964 yılının ilkbaharında da Konya, Adana, Maraş ve Tarsus’ta konferanslar verir. 1964’te Büyük Doğu’nun onbirinci devresini açar. Adnan Menderes’in aziz hatırası için kaleme aldığı ve derginin birinci sayısında neşrettiği “Zeybeğin Ölümü” şiirinden dolayı takibata uğrar. ” İdeolocya Örgüsü” isimli eseri, “Mümin/ Kafir” diyalogları ve siyasi içerikli yazıları sebebiyle suçlanır, sorgulanır ve yargılanır.

1976’da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek “Rapor”ları, 1978’de de Son Devre Büyük Doğu dergisini çıkarır. 26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyat Vakfı tarafından “Şairler Sultanı” ve 1982 yılında yayınlanan “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” isimli eseri münasebetiyle de “Yılın Fikir ve Sanat Adamı” seçilir. 1981 yılının başlarında, görünen yüzüyle, “içinde 20 yıl müddetle yaşattığı İman ve İslam Atlası isimli eserini kalıba dökebilmek için”, bir daha çıkmamak üzere evine, hatta küçücük odasına kapanır.

Erenköy’deki evinde aynı “küçük oda”da, hayli ilerlemiş yaşına rağmen çalışır. Ömrünün son günleri, 1.5 yıllık mahkûmiyeti yüzünden her an götürülme tehdidi altında, kitapları, yazıları, notları ve birtakım gerçek dostlarıyla mahzun sohbetler içinde geçer. Bu süreçte onbir maddelik bir de vasiyet bırakan yazar vasiyetinde şöyle der:

“Bu vasiyet, çoluk-çoğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk’ün ruh köküne bağlı yeni gençlik,şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes…Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese… Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim, her kelime, cümle, mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz “Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl” demekten ibarettir. Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum. Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum… Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna… Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede,kim olursa olsun,kadın…Ve bilhassa,ölü simsarı cinsinden imam! Ve ” bid’at” belirtici hiçbirşey !…Başucumda ne nutuk,ne şamata, ne medh,ne şu,ne bu…Sadece Fatiha ve Kur’an…Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak… Mevlid de istemem! Onu,uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız!Sadece Kur’an… Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız !..’’

Ve bir gece… Onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece yani 25 Mayıs 1983 günü yatağından doğrulup, elâ gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa diker. Ne görürse pembeden daha kırmızı dudakları hafifçe kıpırdar ve “Demek böyle ölünürmüş!” der… Muhteşem bir kalabalığın katıldığı cenaze namazında ona son görevlerini yapan sevenleri Üstadı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnederler.

Ve mayıs 2005…Son bir sene ‘’Necip Fazıl Yılı ‘’ idi. Resmi kurum – kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri bu anma yılını nasıl geçirdiler, ne tür faaliyetler yaptılar, üstadı anmak için ne yapabildiler bu biraz tartışılabilir. Kanaatimce bu anma yılının hakkı tam verilemedi. Bu süreçte yapılan en ciddî çalışma belki de oğlu Mehmet Kısakürek’in çabalarıyla çekilen ‘’ Üstad’’ adlı belgesel oldu. Eksiklerine rağmen böyle bir anma yılı kazandıran yetkililere teşekkür ediyor, gelecekte üstadın daha iyi anlaşılması umudunu taşıyoruz.

Her ölümlü gibi Necip Fazıl da ölümü tatmış ve arkasında fikirlerini takip edecek, eserlerini okuyacak büyük bir kitle bırakmıştır. Bununla kendini ebedileştiren sanatçı, kendisinden sonra gelenlere de rehber olmuştur.

Hem Necip Fazıl üstadın hâtırası, hem de bu yazıyı okuyanların hatırlarına sunmak için onun ‘’Sakarya Türküsü’’adlı muhteşem şiirini buraya alıyor; Necip Fazıl’ı kültürümüze ve edebiyatımıza yaptığı yüksek katkılardan dolayı rahmet ve minnetle anıyoruz.

SAKARYA TÜRKÜSÜ

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük !..

Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya !..

(1949)

Kaynakça:

1.Oktay, Ahmet; Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, Kültür Bak. Yay.

2.Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı III. cilt, Türk Edebiyatı Vakfı Yay.

3.www. yenisafak.com.tr

4.www.aruz.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Kutucuğu uygun şekilde dolddurunuz (Rakam İle) * Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Free WordPress Themes - Download High-quality Templates