Uydurma Mektup

image_pdfimage_print

UYDURMA MEKTUP

Celse gününü nasıl iple, her baklası bir ton ağırlığında bir zincirle çektiğimi hayal edebilir misiniz?.. O sırada, komedi içinde dram, dram içinde komedi, insanı hüngür hüngür güldüren ve kahkahayla ağlatıcı bir hadise:

Hapishaneye Beyrut’tan Arapça bir mektup gelmiş… Malûm ya, hapishaneye gelen her mektup açılır. Açmışlar… Mektup Arapça ve “İhvan-ı Müslimin” isimli meşhur “Müslüman Kardeşler” teşkilatından… Onu mahkûmlardan Arapça bilen birine tercüme ettirmişler… Bu adamdan haber aldım. Dedi ki:
-Mektup, uydurma ve son derece acemice bir lisanla yazılmış… Belli ki, onlardan değil… Mektupta, İslam
yolundaki mücadelenizi hayranlıkla takip ettiklerini, size yardım olarak mühimce bir para gönderdiklerini, parayı Galata’da Fındıklı’ya çıkan büyük cadde üzerindeki arap baklavacıdan aldırtmanızı söylüyorlar… Zarfta Beyrut’tan geldiğine ait damga ve pullar tamamsa da bu işin bir tertip olduğu her halinden belli…
-Ayol, dedim muhatabıma; bu mektup bana değil, savcıya gönderilmiş… Hiç böyle bir şey olsa hapishaneye mektup yazılır mı?
Ve hemen anladım ki, mektup, tercümesiyle beraber savcıya gönderilmiştir. Zira bana ondan hiç bahseden yoktur.
Tabii savcının bu işe güleceğini farzederek aldırmadım. Fakat düşmanlarımın ne denî tertipler peşinde olduklarını görmekten de tiksindim. Bereket versin ki, kazlardan daha ahmaktılar ve beni cidden zor duruma düşürecek zeki bir tertip hayal etmenin anlayışından mahrum bulunuyorlardı.

Hiç düşünememiştim ki, Ankara Savcılığı, Galata’daki tatlıcının sorguya çekilmesi için mahut karalamayı İstanbul Savcılığına gönderecektir ve oradaki, adı hicaptan gelen Hicabî, bu kurbağaların bile güleceği budala komedi karşısında bir dram heyecanına düşüp, mal bulmuş mağrıbî gibi hadisenin üstüne abanacaktır. Şu kadarını da kaydedeyim ki, o zaman İstanbul Savcısı Bay Hicabî, Antepli olmasına rağmen dönme bir hukuk profesörünün damadıdır, yani bir dönme kızının kocasıdır ve Ahmed Emin’e ikinci bir kayınbaba gözüyle bakmak mevkiindedir.

Celse günü geldi. O sabah sinekkaydı traş oldum. Yeni elbiselerimi giydim, bavulumu hazırladım ve tahliye kararından sonra gereken muamele için hapishaneye döner dönmez çabucak ayrılabileyim diye her tertibatı aldım.
Muhakeme tabiî seyrini takip etti. İlk defa olarak ben yerime mıhlanıp kaldım. Ne tahliyemi istedim, ne bir şey…
Karar:
-Necip Fazıl’ın tahliyesine…
Kararı ayakta dinlerken başımı yere eğmişim…
Reis sordu:
-Niçin başınızı eğiyorsunuz?
-Utancımdan…
Diyemedim.
Hapishaneye döner dönmez, hakkımda İstanbul Savcılığından çıkarılmış ve telle Ankara’ya bildirilmiş bir tevkif kararını bana tebliğ etmesinler mi?

Mahut Beyrut mektubu meselesi…

Zavallı tatlıcıyı yakalamışlar, poliste kıyasıya dövdürtmüşler ve bana vermeye memur edildiği (!) paranın hesabını sormuşlar… Baklavadan başka bir şeye aklı ermeyen bîçare, yemin üstüne yemin ederek:

-Ben Necip Fazıl adında kimseyi tanımam!.. Ne ismiyle ne de şahsiyle… Ne yüzünü görmüşlüğüm ne de bahsini işitmişliğim var!.. Kimler uyduruyor bu kuyruklu yalanı?

Diye inlemiş, dövünmüş ama dinleyen kim?.. Onu, mahkemeye damga bastırıp attırmışlar içeriye… Bir de, tam hapisten çıkacağım günde aynı mahkemeden hakkımda bir tevkif kararı daha…

Beni almak üzere hapishaneye gelen yeğenim vaziyeti öğrenince şaşırıp kaldı. Ankara Valisi tarafından çağırıldığını ve kendisine, bana teslim edilmek üzere 3.000 lira verildiğini söyledi.

-Ağabey, dedi; bu gibi siyasî tavassutlar bana giran geliyor! Beni bu işlere memur etmeyiniz!

Yeni vaziyeti alakalılara bildirdim ve İstanbul’daki avukatıma telgraf çekerek üst mahkeme nezdinde itirazda bulunmasını istedim.

Eski mahkumiyetimi bitirmiş ve Malatya tevkifinden de kurtulmuş olarak zindanda yeni halka boynumdan çıkıncaya kadar birkaç gün kaldım; ve bir gün revirde yatağımda başımı ciğer rengi duvara çevirmiş, her an tekrarladığım “Allah” kelimesinin deryasında uykuyla uyanıklık arası çırpınırken, kulağıma bağrılır gibi bir ses geldi:
-Tahliyen geldi!
Fırladım. Yanımda kimse yok… Revirin kapısına doğru bir iki adım attım, atmadım ki, demir kapı gıcırdayarak açıldı.
Bir gardiyan:
-Müjde, müdüriyetten çağırıyorlar! Tahliyen gelmiş…

(Benim Gözümde Menderes’ten)

Yorum Yapın


+ 8 = dokuz