Cahit Zarifoğlu

Başlatan: NFK-Fan Tarih: 07.06.2006 21:42 Cevap: 64

NF
07.06.2006 21:42
#1

Cahit Zarifoğlu

 

1940 yılında Ankara'da doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini yurdun çeşitli yerlerinde yaptı. Liseyi memleketi K.Maraş'ta tamamladı. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Çevirmenlik yaptı. Avrupa'yı dolaştı. Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve TRT'de çevirmen olarak çalıştı. Son olarak TRT İstanbul Radyosu'nda denetçilik yaptı. İlk şiir ve hikâyelerini K.Maraş'ta mahalli gazetelerde yayımladı. Yine K.Maraş'ta Açı adında bir dergi çıkardı. Başta Diriliş ve Edebiyat olmak üzere birçok dergide yazdı. Mavera dergisi ve Akabe Yayınlarının kurucuları arasında yer aldı. Çeşitli gazetelerde müstear isimlerle günlük yazılar yazdı. Şiirden başka, öykü, roman, günlük, oyun ve çocuk edebiyatı alanlarında ürünler verdi. 1987 İstanbul’da vefat etti.

 

ESERLERİ

İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış adlı kitaplarında yeralan şiirleri, kitaplarına girmemiş şiirleriyle birlikte vefatından sonra Bütün Eserleri I/Şiirler adı altında yayınlandı.Günlüklerini Yaşamak adıyla topladı.

 

Biyografi.Net

NF
07.06.2006 21:51
#2

Selamlar,

 

Kendisini vefatinin 19. yıldönümünde rahmetle andığımız Cahit Zarifoğlu'nun mükemmel bir şiirini site sakinleriyle paylaşmak isterim.

 

 

SULTAN

 

Seçkin

Bir kimse değilim

İsmimin baş harfleri acz tutuyor[*]

Bağışlamanı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım

Kolaysa esirgeme

Hayat bir boş rüyaymış

Geçen ibadetler özürlü

Eski günahlar dipdiri

Seçkin bir kimse değilim

İsmimin baş harflerinde kimliğim

Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa yanmaya razıyım

Kolaysa affı esirgeme

Hayat boş geçti

Geri kalan korkulu

Her adımım dolu olsa

İşe yaramaz katında

Biliyorum

Bağışlanmamı diliyorum

 

[*] Abdürrahim Cahit Zarifoğlu'nun baş harflerine dikkat...

 

Saygı ve selamlarımla

DA
07.06.2006 22:03
#3

jet bir iki üç

Aç karnına pipo içtim. iş olsun diye tıraş oldum. Öğleyin baba Seit geldi, gitti helva ekmekle bir paket sigara getirdi. Yemekten sonra üst üste iki sigara içtim. Çok zevkli oldu. Sonra Adilin mektubunu bir daha okudum. Bir cevap yazdım ama deftere. Buluşunca -kimbilir belki hiç buluşmayacağız- beraber okuruz diye. -Döşemeye sırt üstü yatınca kolumu başının altına koydum. Üçüncü sigarayı o zaman yaktım. "İstanbul mu"diyor Adil. "İstanbul senin havana bağlı, bir okka muşmula. göz açıp kapayıncaya kadar. Akşam Emirgandaydık. Denize karşı saz çalıp oyanadık. Hayrı oynamadı. Hiç görmüş-müy-müşük onun oynadığını. Hergele Mebuluğa adaylığını koyacak herhalde. Ben halay çektim. İyi halaya çektim. -Sonrada binmetre aşağımda deniz, önüm uçurum, yeşil uçurum. Kayaların başlarinda çamlar. Ta derinden denizin hışırtısı. Martılar ayaklarımın altında kaynaşan beyaz leke. Aşağıda ses oyuncakları yanklar, arkam orman -Bu Sait Faik'in adası. Bir gittim, bir daha gittim, yine gideceğim, sen gelirsen beraber de gideriz. Ulan A. Cahit, şu şeyi bana dört başı mamur anlatsana aslanım. Ulan Cahit be, tuh be, yeni aşkından alenen bahsetmen için teklif mi bekliyorsun. Prensip meselesimi. Keşke burada olsaydın." Attım Adilin mektubunu kapıdan yana. Kendi kendime Mut'u düşündüm. eşekti canım bizim sevdiğimiz Adille dedim. Duvara karşı. Haza eşekti. İnsan karnı doyunca böyle oluyor zahir. Mut değersizdi ama iyiydi. Dünya iyi be. Her ne kadar gökyüzünde işliyen uçaklar iptida ise de Dünya iyi..

 

demir kütle - senfoni 1 -

Tam uçak lafı ile beynimin derisine binlerce jet sokulup karıncalanmaya başladı kafam. Elimi yana bıraktım. Parmaklarımın arasından sigara kaydı. Gözlerimin duvarda bir noktaya takılıp kaldılar. Orada ihtimal bir resim vardı. Bakışımı kolumu, yada bir tek parmağımı oynatabilmek elimden gelmiyorda böyle buz kesilmiş duruyorsam, demirden kütlelerle gökyüzünde dolaşmayı düşüneceğimk, gökyüzünde olamamanın acısını duyacağım demekti, ayrıca kriz demekti bu tehlikeydi. Sonunda sarsılmalar içinde doğrultacak, belirsiz korkular yüzünden, gözle görülmiyen böcekler yüzünden titriyecek, hırsla ağlıyacaktım. Bunu iyi biliyordum önceden bilmesine, ne varki kımıldamak, kalkıp sokağa, insan oğluna, yaşamının dış tarafına kendimi atabilmek için ufacık bir hareket yapmam gerekirdi. Parmağım oyanasa yapabilirdim bunu. Hiçbir şeyim, kılım bile oynamadı. Sırtüstü külçe gibi kaldım. İçimden siniklerim oynamaya başladı. SÂR'a.

 

duvarlar kadar sükûti elektronik beyinler kadar işlek

Muhayyel bir gökyüzünde yada odanın bilinmeyen noktalarında atom harmanı binlerce demir kütle. Objektifi yukarıya kaldırıp gökyüzünün 36 poz resmini alıp bunu insanoğlusunun enayi krallıllarıyla eşitlemek, yada içinde ihtilâl yada buhran, cinnet olmayan beyinlere şişeye tapa basar gibi dinamitler sokmak ve ateşlemek.. galiba bunu istiyorum. İşte, beynimin sinir düğümlerinde, beyin akreplerim böyle baş kaldırıyorlar. Yüzlerce demir kütleleri gökyüzünde iki kat arasında dolaştırıyorken "uçmanın anlamına varmak için aşkı değerlendirmek şarttır" diyen kral Adile ben yapmalıyım. (...Ama sana inek derken bir pislik yoktu içimde.) YOKTU (Sadece alicenap demyi unuttum okadar) UNUTTUM (evet dostum sen alicenap bir ineksin) ÖYLEYİMDİR (Peki ama ben neyim?) BİLMEM (ne dersen de ulan hiç kızmayacağım?) KIZMIYACAKSIN (Şimdi ne düşünüyorum biliyormusun?) BİLİYOR MUYUM (ben hangi kafaya uydumda seni üzdüm) ÜZDÜN (fakat bildiğim bir şey var) VAR (Ciğersiz bir kaltağın sebebine senin gibi bir dosttan oluyordum az daha) OLUYORDUN (Uğrama bir daha b ukente, başkente) UĞRAMAM (Gelsem bile içinde tecssül olmasın) OLMASIN (İnsanın iç dünyası nisbeten daha iyi) DAHA İYİ (Kim ne derse desin insan kardeşlerinin yoluna) AZ MI (Biri Aleys değil mi şimdi) ALEYS (İçimden gidip bulmak geliyor onu) ONU (Ama nesöylerim kendisine?) NE SÖYLERSİN (Ne söylememki?) Kİ (Önce sen alicenap bir aptalsın derim herhalde) DE (Gerisi çorap söküğü gibi gelir) OF GELSİN (Biliyorum bunları duyunca eteklerinin tutuşacağını) ÖYLE (Aman diyeceksin, haltetme) HALTETME (etmem) ETME (Ama şunu bil A. Cahit Z. Senin Aleysinin benim Turnam'dan, benim Turnamın Erdoğan Çokdurunun Topal Zeynosundah farkı yok) YOK. Ama var vaaarr...

Gökte iki kanad arasında, alev alev, taze mem uçlarına gidiyorken demir kütlenin kusmuğuna, Aleysinin göz bebeklerine başkente bir adam gömülmek üzereyken, muhalif aşk solukları nirengi noktası almış üzerime doğru, bana doğru çıldırasıya geliyor. Gelsin bakalım.

 

umutsuz

Duvardaki resim soyunmuş kadın, anladım. Göz bebeklerim oynadı, duvarda gezindi, pencereden dışarı bakmıya başladım. Kalkınca az sarsıldım, titremedim. Giyindim dışarı çıktım. İçimden hırsla ağlamak geldi. İnsanların içinde yapamadım. Onlar bir sürü adamlardı, ben de başka bir adam değildim. Hep onlar gibiydim. Karanlıktı ama, bu onlar gibi olmamı önlemiyordu. Nasıl oluyorda, daha biraz önce odanın belirsiz noktalarındaki böceklerden beyni elektroniklenmiş ayrılmışken ben başka olmuyordum. Sustum Gökyüzüne bir baktım da damar damar işlenmiş sema etrafta başkalık yoktu. Sevişecekmiş gibi bir sema vardı bir ben. Ben de başka bir adam değildim. Sustum ve kristal vazolar satan bir dükkanda abtal abtal bakınan bir su aygırı düşündüm. Yaşamamın beni, benim Tanrıyı anlamam kadar...

 

finiş yada BEN BUYUM

Yorgundum, öyleki batıparka doğru yürümeye başladım. Gece albildgine, uykuyu bir asır geciktirecek kadar güzeldi. Maraş karanlık kentinin tek kayda değer tarafı. Ama, ya öbür gecelerin, Luna Parkların demir kütlelerin olduğu, Eyfelin olduğu kent, başkent. "gelme bir dah bu kente" of kıyma bana. Kolay mı ataman. Dostum bak benim göz bebeklerimin rengine, kolay mı. Ben eski A. Cahit, o renkli, koyu A. Cahit z'yim hep. ama hep.

Sen ben, Eyfel - tuhbe ismini bile ağzıma almıyacaktım - hep aynıyız. Kişioğlundan, bütün hata ve sevaplarına rağmen rahatsız olmamak, ona aldırmamak, bütün insan kardeşliğimize. İnsanlığın bilinmeyen bir metresten piçi olmak kişi olmak, bütün kuralların saçma sınırlarına girip kişi olmak. Bu benim ahlâkıma, havailiğime, derbederliğime exsistansialistiğime -bazıları böyle derde- aykırı. Ben tam Batıparkta, Mut'un geriye kalmış taş yapısı saltanatının önünde, bin kere daha üst üste anlıyorum: Ben ufak heyecanlarını yada kuruntularını devlet yapıp onun sönürgesi olan, kızan, -bağıran, kızınca kutsal kuralları, kutsal varlıkları, herşeyi depip dilediğini yapan öfkeli bir adamım. Of iyi oldu bunu söyledim. Galiba iyi oldum. - Batıparktan içeri girdim.

 

eyfel - senfoni 2 -

Batıparkta oturdum. Baba Said olsa simid alır yerdim. Üstüne sigara içerdim, zevkli olurdu. Sırtüstü çimenlere yattım. Adil olsa aynı şeyi yapardı. Rasim, Ali, Alaeddin, İhsan, Şeref olsa edebiyattan, aşktan konuşurduk. Memet olsa yıldızları görünce astronomiden söz açardı. Sümer, Ahmet Yaşar, krallığı tutar, kalk gidelim uykum geldi derdi. Halbuki gece, gökyüzü, insanın uykusunu bir asır geciktirecek kırattaydı. - Sigara paketini çıkardım. (ORKİDE'm, Martıcıklar aşkına bana gel, aşkı günahlıyalım)

2 3 yavru gelse bir yavru daha gelecek. Karanlıkta gözlerinin içine bakacağım yada bakıyorum. Bir masaya dut ağacının, yıldızların altına oturuyor. Güzel yavru iyi yavru. Gülüşünü, yürümesini, bakışını seviyorum. Ağzının iki ucunda, gülüverecekmiş gibi iki pembe çizgi çok hoşuma gidiyor. Ah ben bunu birine daha anlattım. Hemiyi anlattım. Söyle Orhan abi. ya sen Ataman, söyleseniz ya. Ama siz uzağımda karanlıkta durur, bana çıplak gözlerinizi çevirirsiniz. Ben akılcı enayi krallar için önemli birkişi olmaya devam edeceğim, halbuki masada kırmızı ceketli yavruyla, bu kötü, bu karanlık tentte bakma oyuncaklar ile oyalanmak... normal kişi olmaktan çıkmak, hep bu aklımda. Kişi olamaktan çıkmak, çıkmak, çıkmak. Kafam atıyor. Uzak olmak, bakmalarda kalmak, erişemeymek, yavruya, kitaba, dudağa, kalbe, müziğe, resime, güzele, sanata, dünyaya, kainata. Tek kelimeyle mi. Eyfele Eyfele. Her gece Eyfel üzerime geliyor. üzerime bin mil hızla Eyfel, Of Eyfel eyfel güzel kız. - Batıparktan kaçtım.

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

* İnkılâp Gazetesi'nin ilk ve son sanat eki olan "Fikir-Sanat"ta yayımlanmıştır. 12-06-1961

 

Okuntu Dergisi Cahit zarifoğlu Özel Sayısı'ndan alınmıştır...

 

 

cahit zarifoğlu

DA
07.06.2006 22:09
#4

ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU

 

 

 

Bırakıyor ardından belalara beni

 

Tedbirim öldü gövdemin binası geçti

 

 

 

Göğsümde ince gergin çelik bağcık

 

Tenimi bastıran içerilere

 

 

 

Bağırıyor leylaklarım ağlıyor ağlıyor duvarlar

 

Çatlayacak gibi susuz düzgün ve biçimli sanatlar

 

 

 

Çocuk yığılıyor kalp kalp üstüne konuyor

 

Bir baba damarı vuruyor sökülen nabzım

 

 

 

Şimdi batar birkaç nesil azdıran bozgun

 

Simsiyah aklım ve beyaz bir nokta kalbim

 

 

 

Kader akışı alkışlanıyor her kârım

 

Nazlı buluş git git kabarıyor dalgalar

 

 

 

Çare yok gür gür bağıracağım yoksa bu sefil

 

İsyan yüklü gemi zor kayalıklarında gönlün

 

 

 

Harp. Ezilen etim söğülen köpekliğin için değil

 

Güzel ölçülü zulmetmeden yeterince öldürüşüm

 

 

 

Harp geliyor bir güzel bilendin mi kardeşim

 

Binlerce cilt tutuyor kılıçların hançerin

 

 

 

I believe in you believe in we believe in

 

In la ilahe illallah la ilahe illallah

 

 

 

Şimdi halk yüceldin guslet suyun götürmesiyle kuşan

 

Yüzün kolların ateş yakmaz başın ince ayakların

 

 

 

Dünya bir konak bir konuk ölümsüz hayat içre

 

Geçildikçe hor öpüldükçe soyunur şehvete

 

 

 

Şehvet ahırı değil yeryüzü

 

Domuz ahırı değil yer toprak

 

 

 

İki bakışımın arasında bulduğun toprak

 

Dört köşe duvarlar siyah örtü ve göç sesleri

 

 

 

Kapanıyorum kabul et öyle buyur

 

Bin açılı örtüye daha sar beni

 

 

 

Bin yıl bin daha

 

Dursam kapında

 

 

 

Sayısız perdeden bir perdecik kalksın için

 

Başım yüzüm kızarır haddim olmaz aslında

 

 

 

Sakin ve gövdemin mızraklarını döken bir geliş

 

Vara gele ancak birkaç ağaç alıyor göğsüm

 

 

 

Sakin ve daha sakin mızraklarım dökülsün daha

 

Aniden çıkıp havlayan köpekte emanet bugün

 

 

 

Binbir helak ve Allah selamıyla girilen ovada

 

Bir dağ gibi diz çök kendine ırmak ol tut tut bırak yıldırımları

 

 

 

Sakin daha sakin kımıltı yok bakışında

 

Bırak toprak altında göl olsun gözyaşın

 

 

 

Bir çeşit isyandın gönül ağlaması ilacın

 

Destur. Nice uzlet makamından geçersin şimdi

 

 

 

Şimdi çağırıyor o güzel aşka beni yalvarıyor beni

 

Duruyorum ve çeşit çeşit ölüm omuzumun binileri

 

 

 

Bu ova cennet olmalı sayımızca bir cennet safı

 

Bu çukur ateş olmalı sayımızca bir cehennem safı

 

 

 

Ya bu yol. Ayağın sahibi gövdeden habersiz yürüdüğü

 

Gövdenin ayağa merbut ayağa dönük ayak kesildiği

 

 

 

Sen gönlünü yukarıya bil

 

 

 

Bir dağ nasıl söylerse öyle söyle

 

Bir dağ nasıl inlerse başla öyle

 

 

 

Ey zarif sen de ata yoluna meylettin

 

Korkarım binbir belaya dayanmaz sıkletin

 

Rahmetle aniyorum saygi duydugum sevdigim bir edebiyat insani

Allah razi olsun NFK-FAN

DA
07.06.2006 22:25
#5

Rasim ÖzdenörenCahit Zarifoğlu'nun şiiri bunca anlaşılmaz, kapalı ya da zor anlaşılır bulunmasına rağmen, şimdiye kadar hiçbir aklı başında şiir okuyucusu (eleştirmen ya da okuyucu olarak) bu şiirleri reddetmek, yok sayak cesaretini gösterememiştir. Çünkü elindeki metinler, anlaşılması zor da olsa daima değerli bir ürün olarak görünmüştür.

 

Aşkla şehvet, veliyle zerdüşt, sevgiliyle fahişe, varlıkla yokluk, zaman ve ölüm, geçmiş ve gelecek arasında zikzaklar çizip durur şair. Birinden ötekine gidip gelir. Bir arayış içinde midir acaba? Yer yer trajik deyişlere ulaşan bir içlilikle topyekun varlığın türküsünü söylemek ister gibidir. Açlık, varoluş, aşk, zaman, savaş hep içiçe örgütlenmiştir, bu şiirlerde.

 

Aslında Cahit'in şiirleriyle İkinci Yeni Diye bilinen şairlerin şiirleri incelendiği ve illa bir etkileşim söz konusu edilmek istendiğinde ben Cahit'in şiirlerinin kendinden önce gelenleri etkilediğini iddia edeceğim.

Kamil Eşfak Berki

Cahit Zarifoğlu, şiirleriyle bir dil tadı getiren, bu dil tadı da hayata verdiği cevapları yaşadığı dönemin birey duyarlığını temsil edici bir şair-insan olmasından da gelen, ana karakter olarak naturalist bir mantığı olan bir şairdir. Hayatı idare eden sır bütününü fark edişi ve onu arayışı, onun şiiri ve düz yazılarında metafizik bir edayı da yer yer kazandırıyor. O da karmaşık (ama yer yer de karışıklıkla da) poetizm içinde pürist tutumlu bir sanatçıdır.

 

Mehmet Kahraman

Cahit Zarifoğlu, çağın en büyük problemi olan insan problemine doğru çözümler öneren, insanı insana yakışır bir konuma koyan iki sanatçıyı, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'u kendi önünde izlenebilir sanatçılar olarak bulur. Ama bu iki sanatçıyı taklit etmez. Bu anlamda değil onun izleyiciliği. Başka başka vadilerde yazan bu iki sanatçının dışında, Zarifoğlu'nun sanatı bir üçüncü vadidir. Kendi sesi ve kendi imkanlarıyla ortaya konmuş, orijinal bir sanattır.

 

Alim Kahraman

Cahit Zarifoğluna ait hangi metin olursa olsun, onun dünyasına bir iklime girer gibi girersiniz. Yeni bir iklime girmenin ne gibi etkileri oluyorsa, nasıl değiştiriyorsa insanı öyle değişirsiniz. Zarifoğlu'nun anlatımından gelen, ondan alınan bir tad vardır. Bu tad, her lokantada bulunan bir tad değildir. Yalnız onda yapılan, başka yerlerde bulunması mümkün olmayan özel bir yemeği yemeye gider gibi gidilir onun anlatımına.

Zarifoğlu'nun anlatımı için olay sözcüğünü kullanmıştım. Bu anlatım küçük fakat önemli bir olayın gerçekleşmesi gibi (mesela bir gülün açması) duyumsanır. Dil dediğimiz genel atmosferin içinde adım adım beliren, ortaya çıkan, içten sarsıcı ve değiştirici bir serüven gibi yaşanır onun anlatımı.

Behçet Necatigil

Şiirlerinde geniş boyutlarla, özellikle madde ve ruh çatışması, Batı diktasına karşı Doğu protestosu gibi temaları işlediği görülüyor.

 

İlhan Kutluer

Merhum Cahit Zarifoğlu'nun "camiamız" tarafından çoğunlukla karmaşık ve anlaşılmaz bulunan şiirlerini deşifre etmemize yarayacak ve "günlük" dile tercüme etmemizi sağlayacak bir metnin varlığı, mısır hiyerogliflerini böyle bir metnin yardımıyla çözen adam kadar bizi heyecanlandırabilirdi. Çünkü, diye düşünürdük, bu kadar anlaşılmaz şiirleri bir kez çözersek, artık şu modern şiir denen bilmeceyi bütünüyle halletmemiz işten bile değildir. Öyle zannediyorum ki merhim Zarifoğlu da şiirlerinin neden bu kadar karmaşık ve anlaşılmaz olduğu yolunda kendisine yöneltilen sorulardan hep gizli bir rahatsızlık duymuştu, ama şiirlerini açıklamanın değil, belki açımlamanın mümkün olduğuna inanıyordu ve bir şiiri açımlamanın şiire en yakın yolunun yeni şiirler yazmak olduğuna kanaat getirmiş olmalıydı.

Mustafa Ruhi Şirin

Zarifoğlu'nun şiirlerinde kullandığı sezgi yöntemi çocuk kitaplarına da yansır. Bilinçaltındaki bağlantılar reel olaylarla çakışınca, fantezi ile olağanüstü, gerçekler dünyası ile hayaller dünyası birarada sihirli bir dünyanın kapılarını aralar. Kendine göre tahayyül ettiği, kendisinin müşahede ettiği, -yaşadığı demek daha uygun olabilir- dünyayı resimlemekten kaçınmaz. Bir kelimenin peşinde hiç yorulmadan dolaşarak projeksiyon görevini yerine getirir.

İsmail Kıllıoğlu

 

Cahit Zarifoğlu'nun sanatında hayatın ve ölümün, aşkın ve şehvetin, inanmanın ve inkarın, teslim olmanın ve isyanın, insanın iç dünyasının ve doğanın ve doğal olan vb. benzeri anatomi, çatışkı ve karşıtlıkların nasıl birbirlerini bütünledikleri bir olağanüstü denecek çağrışımda anlatılır. Ayrıca kendiliklerinden bütün olan şeyler, onun şiirinde adeta temel taşı göreviyle yükselirler: Çocuk ve çocukluk, kadın, baba ve anne, tabiat ve dağ çoğunlukla yalın ortamda kurulurlarken, çoğunlukla da mecazi anlamın kavranılmalarında belirleyici öğelere dönüşürler. İşaret Çocukları'ndan Korku ve Yakarış'a uzanan şiir çizgisi bunlarla oluşurken; düzyazıları Yaşamak, İns ve öteki eserlerde de bunun yankısı olumlu bir şekilde ortaya konulur. Onun için Cahit Zarifoğlu'nun sanatı hayatın üstüne çakışır. Bütünlüğü de burada: Sanat hayata tekaddüm ederek onun anlamını açıklar.

 

 

Hüseyin HatemiTürkçe'de hem ahenge ulaşmak hem de duygu iletişimini sağlamının belki de en çetin bir şairlik görevi olduğu günümüzde, bir de buna "avucunda kor tutmayı" eklemişti. "Hal"ini iyiye doğru sürekli yüceltirken "şiir"ini de yeni "hal"ine uydurma savaşımında idi.

 

Ersin Gürdoğan

Cahit Zarifoğlu Yeni Türk Edebiyatı'nın çok güçlü şairlerinden biri olmasına rağmen, oldukça alçakgönüllü, ve son derece uyumlu bir insandı. Dolaştığı yerlerde, değişik renkten ve ırktan binlerce kişiyle dost olmuştu. O, binlerce insan, onca ülke ve milyonlarca ayrıntı arasında, değişmeyen ve zamanla değişmeyecek olanı yakalamıştı. Milyonlarca değişik ayrıntı yanında, o hiç değişmeyeni kavramanın verdiği güçle daha bir doğurgan ve zengin bir şiir ırmağı olmuştu. İçinde bir yeraltı ırmağı gibi taşıdığı şiir, değişik iklimlerde daha bir saflık ve daha güç kazanmıştı.

 

İsmet ÖzelKendinden sonra yazmaya başlayan genç müslüman şairlere hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, O'ndan sonrakiler O'nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından.

 

Cemal Süreyya

Zarifoğlu'nun şiiri başlangıçta benimkiyle Sezai Karakoç'unki arasında kendine yer arar. O ara bana daha da yakın olduğunu söyleyebilirim. Giderek kendini buldu. İsimler sözlüklerinde ve ansiklopedilerde onun "gizemci" olduğu çok kesin bir şekilde söylenir. Bence o kadar değil, ya da Zarifoğlu'nun ayırıcı özelliği orada değil. İşaret onda aynı zamanda sorudur. Maraşlı delikanlı tavrını hiç bırakmaması, onun bir inançtan çok, bir afiye bir gösteriye ilişkin olmasından kaynaklanıyordu. Mahallesini çok seven ve oradan gelen dayanışma duygusunu bir silah gibi de görmeye başlayan çocuk. Zarifoğlu'nun şiirinde çok şey serüven duygusundan doğmuştur. Serüvenin kahramanı kendisidir. (...) Evet bir kabala var Zarifoğlu'nun şiirinde. Ama cinlerle içli dışlı olmayan bir kabala, bir çeşit yazgı pokerine yönelmiş.

Ece Ayhan'a sordum, ona göre "Cahit Zarifoğlu" şiirde yapı sorununu en iyi kavramış bir konuda örnek gösterilebilecek sanatçılardan biri. Kolsuz bir Hattat'da ayrıca belirtmiş bunu.

 

Selim İleriCahit Zarifoğlu'nun şiirini ve düzyazısını o uzaklık, ayrılık gayrılık içinde ancak kendi uzlet köşemden izleyebiliyordum. Kamplaşma havasında kendine yer bulamayacak bu ince şiir, kapalı ama mutlaka sanatkarca düzyazı kendine özgü değerleri daima korurda. Kapalılık gitgide içekapanış konumuna dönüşmüştür. Besbelli yalnızlık. Zaman zaman İbsen'in kaygılı ferdiyetini, zaman zaman Rilke'nin haykırışını anımsatan, yaşamı ve ölümü bir sorgu gibi karşımıza çıkaran Cahit Zarifoğlu şiiri, bir gün, çok daha aydınlık bir ortamda acısını asıl okuruna iletebilecektir.

 

Atilla ÖzkırımlıAdını duyardım. Ama şiiriyle ilk kez Cemal Süreyya'nın Papirüs dergisinde karşılaştım. "Ağartı"ydı şiirinin adı.(Papirüs sayı 3, 1966) "Sevgiler yüzüne karşılık geldim/kaygı bağırdı gözevlerimde" dizeleriyle başlıyor. "İkinci Yeni"nin, anlamı imgeler, çağrışımlar düzeyinde yakalamayı ve yeni bir şiir dili yaratmayı amaçlayan şiirsel eylemini başarılı bir biçimde sürdürüyordu.

 

Ebubekir Eroğlu

 

Daha ilk şiirlerinde adeta ortasından yakalayarak, kendi sesini bulan bir şairin öteki şairlerle ilgisini kurmak biraz güçtür. Ama şiirinde ve hayata bakışlarındaki "acı" unsuru ile Turgut Uyar'la benzerlik gösterdi. Toplumsal sorumluluk duygusu içinde, içten içe biçimlenen kişiliğinde ise Sezai Karakoç'un büyük etkisi vardır. Bu etki onun aile-içi, kasabalı ve şehirli değerlere güvenle yaklaşmasını sağlamıştır.

 

Enis Batur

Cahit Zarifoğlu bir gün keşfedilecek özel bir adadır.

 

Nabi AvcıCahit Zarifoğlu'nun şiirinde, benim hissedebildiğim kadarıyla, insanın kendi bedeni üzerine düşünmesi var. Daha doğrusu kendi bedenini şiirinde hissetmesi var.

 

Erdem BeyazıtCahit'te çok sık görürüz anlatılmaz olanı, çok değişik, belki şiire hiçbir zaman malzeme olmayacak diye düşündüğüm kelimelerle öyle bir ifade eder ki, tam şiiri orada yakalar. Hemen somutlaştırıverir o soyut şeyi. Yine naçizane görüşümü belirteyim; Cahit Zarifoğlu o hale gelmişti ki, kendi dünyası içinde bir şiir dili kurmuştu ve bunu çok iyi kullanırdı. Yani şiire o anlatılmaz olana ait bir durum çıktığı zaman, bir algılama olduğu zaman onu hemen anında şiire döküverirdi.

 

Akif İnanKanaatimizce Cahit'in şiiri belli bir kalıp içerisinde hemen formüle edilebilecek, anlatılabilcek bir hüviyet taşımıyor. Cahit eski tabirle şair-i maderzat, anadan doğma şair idi ev Nabi Avcı'nın da ifade ettiği gibi bir kültürden gelmiyordu. Tanpınar veya üstad Necip Fazıl gibi şairlerin şiirinden söz ederken bazı ekolleri sözkonusu etme zorunluluğu var. Bütün sanatçılar için bu sözkonusu. Fakat Cahit için bunu söyleyemiyoruz. Cahit'in şiir özelliklerini madde madde çıkartamayız .Çünkü o çıkaracağımız liste eksiktir. İşte Cahit'in şu özelliği vardır deriz, ama bir bakarız ki onun tam zıddı kamili, mefhumu muhalifi bir özellik bizim gözümüzden kaçmış. Kendine özgü bir kişiydi. Kendine özgü bir şiir kurgusu, bir şiir algısı vardı. Çağdaş şairlerden hiç birisiyle bir benzerlik ifade eden yanı yoktu. Geçmişlerde Cahit'i müjdeleyen bir işaret göremiyoruz. Bazı yabancı dilleri bilirdi ama yabancılardan da etkilenmediğini biliyoruz. Diyebilirizki, Cahit, şiirimizin son dönemdeki dahisidir.

 

Cumali ÜnaldıBaştan beri Cahit Zarifoğlu'nun şiiri geniş açılı bir fotoğraf makinesi gibi geniş bir alanı kucaklar. Zengin bir kaynağa sahiptir. Dünya'daki küçük sesleri bile alabilen hassas bir anten gibidir. Bu durumu Zarifoğlu'nun yapısından, davranış biçiminden ve kişiliğinden kaynaklanan bir olgu olarak değerlendirebiliriz, her şeye ve her olaya karşı duyarlılığını ortaya koyabilmektedir.

Böylesine zengin olan iş dünyasını şiir olarak ortaya koyarken hep buzlu camların arkasına gizlenir, hep flu görüntülerle ipucu verip gerçek okuyucusunu bulmanın peşindedir. Onun okuyucusu olmak, bir bakıma belli bir okuyucu arasından seçilmek olmayı gerektirir. Bu zorluğu aştınız mı sizi ses, renk, ışık ve sözün en olgun ürünlerinin beklediğinden emin olabilirsiniz. Ancak şiirin kendini kolay teslim etmediğini de unutmamak gerekir. Kendisi şair olarak birçok zorluğu göğüslemeye hazır ve talip olduktan sonra okuyucusunu zora koşması da tabidir.

 

Aleaddin Özdenören

Cahit kadar kendini şiirle özdeştirmiş başka bir şaire rastlamak çok güçtür. Şiirinin kapalı olduğuna, anlaşılmadığına dair birçok protestolar ve itirazlar olmuştur. Ben bu noktada şöyle bir düşünceye sahibim: Cahit insanın kaderini yalnızlığını faniliğini ölümünü varoluşunun anlamını ve anlamsızlığını hiç felsefi spekülasyonlara kaçmaksızın bir şiir diliyle yansıtmasını bilen bir şairdir. Şiirinin kapalı oluşunu ben buna bağlıyorum. Doğayı nicel olarak değil, nitel olarak gözleyen bir insandı. Yani münasebetler haliyle değil, doğanın arkasına nüfuz etmesini bilen bir insandı. Dolayısıyla bu şiir kendiliğinden bir anlaşılmazlığı da beraberinde getirmek zorundaydı. O hür bir şairdi, yaşayışıyla da hür bir insandı.

 

 

Bu yorumlar Beyan Yayınları'ndan çıkmış olan şairin bütün şiirlerini içeren "Şiirler" kitabının 2. baskısından alınmıştır.

ÇI
22.10.2006 00:51
#6

ÖZGÜRLÜĞE DOĞRU

 

Bırakıyor ardından belalara beni

Tedbirim öldü gövdemin binası geçti

 

Göğsümde ince gergin çelik bağcık

Tenimi bastıran içerilere

 

Bağırıyor leylaklarım ağlıyor ağlıyor duvarlar

Çatlayacak gibi susuz düzgün ve biçimli sanatlar

 

Çocuk yığılıyor kalp kalp üstüne konuyor

Bir baba damarı vuruyor sökülen nabzım

 

Şimdi batar birkaç nesil azdıran bozgun

Simsiyah aklım ve beyaz bir nokta kalbim

 

Kader akışı alkışlanıyor her kârım

Nazlı buluş git git kabarıyor dalgalar

 

çare yok gür gür bağıracağım yoksa bu sefil

İsyan yüklü gemi zor kayalıklarında gönlün

 

Harp. Ezilen etim söğülen köpekliğin için değil

Güzel ölçülü zulmetmeden yeterince öldürüşüm

 

Harp geliyor bir güzel bilendin mi kardeşim

Binlerce cilt tutuyor kılıçların hançerin

 

I believe in you believe in we believe in

In la ilahe illallah la ilahe illallah

 

Şimdi halk yüceldin guslet suyun götürmesiyle kuşan

Yüzün kolların ateş yakmaz başın ince ayakların

 

Dünya bir konak bir konuk ölümsüz hayat içre

Geçildikçe hor öpüldükçe soyunur şehvete

 

Şehvet ahırı değil yeryüzü

Domuz ahırı değil yer toprak

 

İki bakışımın arasında bulduğun toprak

Dört köşe duvarlar siyah örtü ve göç sesleri

 

Kapanıyorum kabul et öyle buyur

Bin açılı örtüye daha sar beni

 

Bin yıl bin daha

Dursam kapında

 

Sayısız perdeden bir perdecik kalksın için

Başım yüzüm kızarır haddim olmaz aslında

 

Sakin ve gövdemin mızraklarını döken bir geliş

Vara gele ancak birkaç ağaç alıyor göğsüm

 

Sakin ve daha sakin mızraklarım dökülsün daha

Aniden çıkıp havlayan köpekte emanet bugün

 

Binbir helak ve Allah selamıyla girilen ovada

Bir dağ gibi diz çök kendine ırmak ol tut tut bırak yıldırımları

 

Sakin daha sakin kımıltı yok bakışında

Bırak toprak altında göl olsun gözyaşın

 

Bir çeşit isyandın gönül ağlaması ilacın

Destur. Nice uzlet makamından geçersin şimdi

 

Şimdi çağırıyor o güzel aşka beni yalvarıyor beni

Duruyorum ve çeşit çeşit ölüm omuzumun binileri

 

Bu ova cennet olmalı sayımızca bir cennet safı

Bu çukur ateş olmalı sayımızca bir cehennem safı

 

Ya bu yol. Ayağın sahibi gövdeden habersiz yürüdüğü

Gövdenin ayağa merbut ayağa dönük ayak kesildiği

 

Sen gönlünü yukarıya bil

 

Bir dağ nasıl söylerse öyle söyle

Bir dağ nasıl inlerse başla öyle

 

Ey zarif sen de ata yoluna meylettin

Korkarım binbir belaya dayanmaz sıkletin

ÇI
26.10.2006 17:50
#7

cahit zarifoğlu nun benim hayatımda çok önemli bir yeri vardır..hayatımda tam anlamıyla okuduğum ilk hikaye kitabı onun "küçük şehzade" sidir ve bu kitap bende okuma sevgisini ve alışkanlığını kazandırmıştır..o gün bugündür elimi kitaplardan alamıyorum..Allah razı olsun zarifoğlu ndan :)

ÇI
28.02.2007 20:49
#8

Daralan Vakitler

 

Yanakları, saçları, gözleri yanmış,

Zehirli gaz bombaları

Yılan gibi sokmuş, yalamış gövdelerini

Ağızları, küçücük dilleri yanmış

Bütün Beyrut sapsarı kalmış

Sanki ağlamak imkansız

Başları

Paletlerle ezilmiş babaları,

Yahudi doğramış analarını,

Binlerce çocuk topların, betonların altında.

 

 

 

Beyrut'un gözyaşları şimdi,

Kudüs'ün yanıbaşında,

Müslümanlarsa uzakta,

Sanki başka,

Gelinmez bir dünyada.

 

Acın, bir vadi,

Zehirli çiçekler, bir ova gibi karşımda.

 

Gözüm baksın sadece,

Ayrıntıları,

Kıvrılıp kırılmış bilekleri,

Kemikten yakılmış etleri,

Kuma serilmiş cesetleri,

Büyük ajansların yaydığı resimleri,

Bir seyirci gibi görsün dursun,

Bir kadın gibi ağlasın..

 

Beyrut yengeç kıskacında,

Çoğu müslüman kafir yanında,

Yaslanmış yastıklara sonunu beklerler filmin.

 

Sen Filistin, hokkaları doldur kanla,

Şairler eğer ahın varken

Uzanırlarsa tomurcuklara güllere

Herbiri kanlı bir ateş gibi korku

Bir azar, bir şamar olsun.

 

Filistin, sen işine bak, kar toprağını,

Yoğur gazabını Yaradanın..

 

Bu ateş bulutu hangi kavmin üzerinde?

Çam ormanlarının salınışında,

Kuşların cıvıldayışında,

Otların serin tenlerinde.

Eğer varsan bakıp görmeye

Şeffaf perdenin az ötesini,

Bir ateş bulutu var en bildik yerde,

En emin yerde.

 

Ve bak, asıl ölen yaylalar, villalar, tok karınlar

Hissiz dudaklar, gayretsiz kalpler,

Asla değil kavruk çölde yatan kadavralar.

 

Farzet körsün, olabilir,

Elele tut,

Taş al ve at,

Kafiri bulur.

 

Hani ceylanların,

Hani cihat marşın?

 

Bir yumruk harbinden nasıl kaçtın?

En arka safta bile kalmadın,

Cengi attın, dünyaya daldın,

Tezeğe konan sinekler gibi.

 

Dönüyor burgaç,

Dünya üstten, yanlardan daralıyor.

Ovalardan,

Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi,

Bir gün ister istemez,

Karşısında olacaksın kaçtıklarının.

 

 

Dua et,

O gün henüz mahşer olmasın...

 

 

 

* * *

 

Cahit Zarifoğlu (1940 - 1987)

ÇI
01.03.2007 18:36
#9

EVET

 

Evet hatırladım

 

Küçük basit şeyler

 

Yetiyor kederlenmeye

 

Ya mutluluğa

 

----------------------------------------------------------

 

Zarif bir yazi yazmak düstü bize

Oysa elimiz aczin ta kandisi

ME
07.06.2007 19:39
#10

BU AYAKLAR BENİM DEĞİLDİR ALIN

bir kızın saçları seni görmek kadar sana benziyordu

seni duymak kadar avuntulu

tutsandı arkama yaslanacaktım bu ayaklar benim değildir alın

mutsuz ve parasız yaşantılardan beri gemiler ayaksızlandılar bilmelisiniz

salt bir o değil, tut ki siz her şeyden sonra yaşamadığınız

 

SEN'li bir deniz görüyorsam, senli pencereler kadar güzel

en iyi ussuzlanmalıyım

kimselere soramıyorum

bakışların ellerince uzak

sen bir kez daha yoksun ya, korkmalarını ürkütüyorum işte

oysa tutarı yok denize varmalarım

 

KALKIP bir iki kadehten sonra seni düşünmeye varıyorum

sarhoşluğum artıyor gibi

kalkıp kentleri birleştiriyorum haritalardan yerinden

bunu yaptım mı benim ahır dağlarıma denizler büyüyor

 

ELİN YOK YA, ellerimde küçülmeler dökülmeler daha bilmem

EN uygarlığım gülüyor

tuttuk en gidip gelmeli yerlerinden günahlar

kim ne derse desin sen miydin

bak boş pencerelerini ıslansındı,

denize mavi mi gerek bırak yıldız oynayalım

en güzeline varsay ama en güzeline seni yakmak

yıldızlar yine gelebilirken

bak gitmelerine kansındı, avutsundu

SEN GÖZLERİNE IRAK OLMANIN

 

9 Ekim '958

 

 

Vefatının 20. yılında, çağdaş şiirin büyük isimlerinden Cahit Zarifoğlu'nu rahmetle yad ediyoruz.

MU
08.07.2007 08:00
#11

Otuz İki Kısım Tekmili Birden

 

cahitzarifoglukz5.jpg

Seçkin bir kimse değilim

İsmimin baş harflerinde kimliğim

Bağışlanmamı dilerim

A. CAHİT ZARİFOĞLU

 

1. ‘Kafkasya’dan esen bir rüzgâr’ın Maraş’taki serinliğidir. Fransızca, Farsça, Arapça bilen; Nakşî tarikatına bağlı, Fuzuli’den gazeller okuyabilen; öğretmenlik, defterdarlıkta memurluk, hakimlik yapan; dört kez evlenen bir babanın oğludur. Evde, annesinin yanında hep ikinci bir kadın vardır. Yalnızlığı ve sessizliği sevmesi o yıllara rastlar. Hayattan kaçıp sanata sığınan bütün çocuklar gibi ‘yazı’yı arkadaş edinir.

 

2. Lise yıllarında sessizliğinden başka bir özelliği yoktur. Bu filozofça sessizliğin ona getirdiği ad Aristo’dur. Nuri Pakdil’le başlayan bir gelenek, Zarifoğlu, Rasim Özdenören ve Erdem Bayazıt’la devam eder: Dergi çıkarmak! Maraş Lisesi’nde bir edebiyat dergisi çıkarır. Maraşlı genç şairleri örgütler. Ne Türk Edebiyatı tarihinin tozlu sayfalarına dalar, ne de edebiyat aleminin dedikodularına. ‘Başka türlü bir şeydir onların anlatmak istedikleri.’

 

3. Abdurrahman Cahit Zarifoğlu, Maraş Lisesi’nde, yani taşranın o buğulu ve sıkıcı ortamında, sessiz, sakin bir gençken, bilmeden, tanımadan, yani farkında olmadan Rilke gibi düşünür ve kendisine sorar: “Yazmak zorunda mıyım?”. Yanıt, çok kesin bir ‘evet’tir.

 

4. “Evlerinde Dostoyevski, Balzac, Cervantes kitaplarıyla dolu bir kütüphane yoktur. 25 yaşına kadar kitabı yayımlanmış tek bir şair bile görmemiştir. Ancak, Rilke gibi dizeler yazar… İkinci Yeni’yi çağrıştıran, gizli ve karanlık dizeler… İşin garibi daha çok gençtir ve ne Rilke’yi okumuştur ne Pazar Postası’nı biliyordur, ne de İkinci Yeni’yi.”

 

5. Kendine özgü bir asaleti ve doğuştan artistliği vardır. Necip Fazıl ona ‘artist’ der. Necip Fazıl’ın evinde bir sohbet toplantısı vardır. Birkaç cümleden sonra ‘Kitaplarınıza bakabilir miyim?’ diye N. Fazıl’ın sözünü keser. Sıkılmıştır. Kitapların azlığıyla şaşırır. Plakları karıştırır. N. Fazıl’ın sözünü yine keser: ‘Efendim, hangi müzisyenleri seviyorsunuz?’ diye sorar. N. Fazıl, ‘Betoven’ dedikten sonra biraz şaşkın, biraz öfkeli, biraz hoşgörülü bir tonla: ‘Burada muhteşem bir konser icra ediliyor, sen orada notalarla meşgulsün.’dedikten sonra ‘artist’ sözünü ekler.

 

6. Hep atak, hep örgütçüdür. Mavera dergisi ve Akabe Yayınları’nı yönetir. Çevresindeki coşkuları çoğaltır.

 

7. Hem çok dağınık, hem iradesine müthiş sahip ve hem de serüvencidir. Dağınıktır, çünkü ilk gençliğinde bir filmi üst üste 13 kez izlemiştir. İradesine müthiş sahiptir, askere giderken kendisini şöyle ikna eder: “Nasıl olsa bunu yapmak zorundayım, o halde isteyerek ve severek yapayım.”

 

8. İslâmî çevrenin ilk serüvencisidir. Bu çevreden Avrupa’yı otostopla dolaşan ilk kişidir. Türkiye’de çok az kimsenin otostopla gezi yöntemini denediği bir dönemde, sırtında trendy bir çanta ve uzamış tıraşıyla Batı yollarında büyük serüvenler yaşar. ‘Doğunun Yedinci Oğlu’yla ‘Yorgun Serüvenci’ arasında gidip gelir.

 

9. Her kavruk Anadolu genci gibi sarışınları sever. Ellerinde hep beyaz bir gül destesi vardır. Gözlerinde sisli puslu bir akşam… Sarışın bir yalanda burkulan yüreğini birçok yerde bırakır.

 

10. Edebiyat üzerine konuşmaktan, ideolojik nutuklarından sıkılır ve bu konuşmaların yapıldığı yerden hemen uzaklaşır.

 

11. Çocuksu bir adamdır. ‘Erkek ve dalgınca büyür’ Çocukluğun gökyüzünden hiç kurtulamaz.

 

‘Ne korkunç bir iklimdi çocukluğum

Uyku yansın

Yürek mecburlansın’

 

12. “Önce güreşe, sonra pilotluğa merak sarar. Güreş İhtisas Kulübü’nün yayın organında güreş güzellemesi, Türkkuşu dergisinde de pilotluk üzerine yazılar yazar. Kayıklara duyduğu tutku yüzünden de bir kayık kiralayıcının yanında çalışır tam bir yaz…”

 

13. “Yazılarında Abdurrahman Cem, Ahmet Sağlam, Vedat Can gibi müstear adları kullanır. Abdurrahman Cem’de bıçkın bir İstanbul delikanlısını, Ahmet Sağlam’da yeraltındaki Güneydoğu medreselerinde “emsilebina” okuyarak işe başlamış, ağırbaşlı bir hocaefendiyi, Vedat Can’da ise genç şairlere yol gösteren, heyecanlı ve atak bir ağabeyi canlandırır.”

 

14. İlk şiirlerini Türk Dili, Soyut, Papirüs, Yeni Dergi’de yayımlatır. Sezai Karakoç’un Diriliş dergisini çıkarmasıyla birlikte kendini orada bulur… Çok okumaz, çok düşünmez. Fişek gibidir ve yaşamın şiirini yazar. Edip Cansever ve Cemal Süreya’nın şiirlerini sever, bir de Suç ve Ceza’yı…

 

15. Bir şiirinde şu dize yer alır: “Raskolinikov müthiş bir Allah ağrısı çekmektedir.” İşte bu, onun en entelektüel dizesidir.

 

16. “Serazat ve bohemdir. En azılı fundemantalizmden, en kıvrak sekülerizme kayar; hiç kimse tedirgin olmaz.”

 

17. Edebiyat ortamındaki kamplaşmalara karşın o, kabul edilmiş bir şairdir. Hangi kesimden olursa olsun kapısını şiir için çalan hiç kimseyi boş çevirmez.

 

18. Kendini kolayca ele vermeyen şiirler yazar. Şiiriyle karşılaşanlar, “Bu ne anlaşılmaz bir şiir” der. O da şöyle yanıt verir: “Herkes her zaman her şiiri anlamak zorunda değildir.” Kimse bilmez, Kirkeegard’ı hatmettiğini. Yine İslâmcı gençlerin ‘şiirlerinde dinsel öğeler bulunmadığına dair’ eleştirisine de ‘ Siz, hiç buğday içindeki güneşi gördünüz mü?’ karşılığını verir.

 

19. Afganistan işgaline karşı çıkar. Meral Maruf adlı genç bir Afganlı kızla mektuplaşır ve bu mektupları toplayarak “Dullar Kampı” adlı bir roman çıkarır. Afgan şiirleri yazar, ama hamaset yapmaz.

 

20. Faulkner’ı orijinalinden okur. Ve Faulkner’den şu cümleyi hiç unutmaz: My mother is a fish.

 

21. Okur mektuplarına yanıt vermek gibi sıradan bir işi, sorumlu bir edebiyat öğretmenliğine dönüştürür. Birçok yeteneği edebiyat dünyasına kazandırırken nice hevesli ve sabırsıza da bu işi bıraktırır.

 

22. Her zaman paraya ihtiyacı olur. Necip Fazıl gibi, paraya hakaretle bakar ve hakaretle harcar.

 

23. “İşaret Çocukları” ve Yedi Güzel Adam” yaşamının bohem döneminin iki şiir kitabı… “Menziller” dinginlik döneminin, “Korku ve Yakarış” ise ölüm öncesinin şiir kitabıdır.

 

24. “Felsefe bilmeden felsefe yapan, insanlığın varoluş sorunlarına doğulu bir hikmet adamı edasıyla yaklaşan bir şair, öykü kitabı yazarsa adını ne koyar? İns. ‘Sizi Görmeliydim’de modern öykünün en güzel örneklerinden birini sergiler.”

 

25. Yalın ve sadedir. Bu yüzden, çocuklarla ve yaşlılarla iyi anlaşır. Çocuklara olan ilgisi onu 5 çocuğa baba yaparken çocuk edebiyatının en güzel metinlerini de yazdırtır: Serçekuş, Yürekdede ile Padişah, Motorlu Kuş…

 

26. Öğrencilik devam ederken Genç Şairler toplantısına davet edilir. Toplantı sonunda konuşmacılar arasında ‘farklı bir ses’ olarak kalır. Beklenenin dışında konuştuğu için yalnızdır. İsmet Özel toplantıya Ankara’dan katılmıştır. Zarifoğlu’nu kutlar. ‘Toplantının yıldızıydınız. Bizim safımızda olmanızı isterdim.’ der. Ancak, yıllar sonra İsmet Özel, Zarifoğlu’nun safına geçer.

 

27. Yaşamında ve şiirlerinde yapaylığa hiç yer vermez. Gülümser, fakat kesinlikle sırıtmaz. İlişkilerinde sağlam bir duruş sergiler. Güvenilir ve sessizdir. Kimseye şirin görünmek için davranışlarını değiştirmez. Tavrını koyar. Evet’i ve Hayır’ı her zaman aynı rahatlıkla söyler. Gösteriş merakından dolayı Necip Fazıl’a, randevularına geç kaldığı için Sezai Karakoç’a tavrını hiç çekinmeden koyar. Çoğu kez, ‘Affedersiniz’ sözüne ‘Hayır, affetmiyorum’ karşılığını verir. Bunun sonuçlarına da katlanır. Gösterişten ateşten kaçar gibi kaçar. Kesinlikle dedikodu yapmaz. Çok çabuk sıkılır. İnsanlarla ilişkilerinde şairliğini hiç belli etmez. Onun şair olduğunu çevresindeki birçok insan, o öldükten sonra öğrenir.

 

28. Enis Batur’a göre, Cahit Zarifoğlu, bir gün keşfedilecek özel bir adadır. Selim İleri’ye göre, onun şiiri, bir gün, çok daha aydınlık bir ortamda, acısını asıl okuruna iletebilecektir.

 

29. ‘Yaşamak’ adlı günlüğü ‘Ne çok acı var!’ cümlesiyle başlar. Zarifoğlu’nun hayatı, bir başına bu tarafsız cümle içerisine sıkıştırılmış gibidir.

 

30. N. Fazıl’ın aracılığıyla Arvasilere damat olur. Nakşî şeyhine damat olmak hayatında yeni bir dönemi başlatır.

 

31. İstanbul’da Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü okur. Devlet memurluğu ona göre bir iş değildir. İlk kitabı ‘İşaret Çocukları’nı öğrenci harçlığıyla çıkarır. Askerliğini 1973′te 33 yaşında Kıbrıs’ta yapar. Memuriyete, 35 yaşında, 9/1 derece ve kademeyle Ankara Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nda başlar. Evrakı dolduran bayanın, ‘Senin hayatın kaymış. Bu yaşta bu derece…’ cümlesinden çok etkilenir. Ardından TRT Genel Müdürlüğü’nde mütercim sekreter olarak çalışır. Hayatının son dört yılını TRT İstanbul Radyosu’nda geçirir.

 

32. Simsiyah sakalı, geriye doğru taradığı gür saçları ve vezinli suratıyla bir şair yakışıklılığı sergiler. 47 yaşında kansere yakalanır. Uzun hastalık döneminde kendisini ziyarete gelen en yakın arkadaşına şöyle der: ‘Bana bir fıkra anlatsana…’

 

En çok dağları özler. 7 Haziran 1987′de ölür.

 

‘Erken iner güz

Gider o güzel yolcu

Yıllarda izi kalır’ (Avni Doğan)

En yakışıklı şairimizdin sen Cahit Abi

*Sıddık AKBAYIR

 

****************

 

Hayatını kendi diliyle şöyle anlatır:

 

"1940'ta Ankara'da doğdum. Rahmetli babam hakimdi. Bu vesile ile çocukluğum Güneydoğu'da geçti. İlkokula Siverek'te başladım. Maraş ve Ankara'da bitirdim. Ortaokula ise Kızılcahamam'da başladım, liseyi Maraş'ta tamamladım. Aslen Maraşlıyım.

 

Ceddimiz 300 yıl kadar önce Kafkasya'dan Maraş'a gelip yerleşmişler. Bunlar üç kardeşmiş ve içlerinden birinin adı Zarif'miş. İşte bizim aile bu Kafkasyalı Zarif'ten geliyor. Daha çok bu sebeple olacak Kafkasya'yı çok seviyorum.

 

Edebiyata lise yıllarında şiir ve kompozisyonlar yazarak başladım. Usta hikayeci Rasim Özdenören, şair Erdem Beyazıt, şair Alâaddin Özdenören ile aynı sıralarda okuduk. Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatını bitirdim. Öğrenciliğim sırasında çalışmak zorundaydım. Muhtelif gazetelerde sayfa sekreteri olarak çalıştım. Bu yüzden tahsilim biraz ağır aksak ilerledi. Bütün bunlar zarfında vazgeçmediğim,değişmeyen, istikrarlı bir yönüm vardı,o da şairliğim ve yazarlığımdı.

 

Bir yerde çok titiz bir insanım,bir bakıma da hiç titiz değilim. Görünüşte bir düzensizlik içindeyim, ama her şey zihnimde benim de şaştığım bir disiplin ve düzen içindedir. Şu masanın halini görüyorsun.Çekmeceler de öyle. Ama söyleyin bir şey onu gözüm kapalı çıkarayım. Hayatımda öyle. Bir telaş içinde parçalanmış gibiyim. Ama saati saatine programlanmışımdır. Şiiri de ne zaman yazacağımı bilmiyorum. Memur gibi. Durum öyle gerektiriyor.

 

Sezai Karakoç ağabeyin yayınladığı Diriliş dergisinde şiirlerim yayınlandı. Ağabeyin sohbetlerinden ve yazdıklarından çok şeyler öğrendik.Her anlamda bizim hocamızdı. Yetişmemizde çok büyük faydası oldu. Sonra Nuri Pakdil ve arkadaşlarının yayınladığı Edebiyat dergisinde yazdım. 1976'dan itibaren ise ben, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Akif İnan ve Nazif Gürdoğan'nın kurucuları olduğu Mavera dergisinde şiirlerim, bir-iki hikayem, senaryo çalışmalarım, günlüklerim ve "Okuyucularla" ismini verdiğimiz sohbetlerim yayınlandı. Bir kaç yıldan beri ise roman çalışıyorum. Bunlardan ilki "Savaş Ritimleri" 1985'te yayınlandı. Ayrıca çocuk edebiyatı dalında kitaplar yazdım."

*Sohbet, Olcay Yazıcı, Türkiye, 10 Mayıs 1986

CI
08.07.2007 10:14
#12

şiir gibi adam..

TR
13.07.2007 18:03
#13

Efendim 23.03.2007 tarihinde Altunizade Kültür Merkezi'nde Merhum Zarifoğlu adına düzenlenen Unutulmayanlar programının iştirakçıları arasındaydım. Gerçekten çok hoş bir programdı. Özellikle Rasim Özdenören Beyin sohbeti bir harikaydı. Bu program sayesinde bizimle, uzun yıllar beraberinde bulunduğu Zarifoğlu hakkında çok ilginç ve leziz bilgiler paylaştı Özdenören, muhabbeti de gerçekten çok hoşmuş, şahit oldum... Bunun dışında Murat Güzel midir nedir, öyle bir adamı getirmişler, her lafa atladı, konuştuğundan da bi şey anlamadı kimse, sahneye atılıp gırtlağına sarılma arzusunu benim gibi "sessiz sakin" bi adamda bile uyandırdı, sinir etti fakiri. Gecenin ofsaytıydı. Neyse, programdan aklımda kalan, not aldığım birkaç hususu yazayım dedim, hazır başlığı da varken... Böylelikle merhumu bir kez daha yad etmiş ve ruhuna bir Fatiha daha gönderme fırsatına kavuşmuş oluruz bu vesileyle.

 

Özdenören şöyle anlatıyordu:

 

Yıl 1960, Zarifoğlu ile dönemin Maraş valisinin arası gayet iyi... Hatta o kadar iyi ki, Zarifoğlu iki yıl üst üste edebiyattan çakınca -ironiye bakın- okulu uzuyor ve vali lise yönetiminden "Artık şu adam şu liseyi bitirsin" diye ricada bulunmaya kadar varıyor. Zarifoğlu da bu yıl mezun olmuş liseden, artık kendisi mi geçti, yoksa valinin etkisi var mıydı, bilemiyoruz

 

Neyse, birgün bir sebeple, dönemin Maraş milletvekillerinden birisinin kapısını çalmaya karar veriyorlar ve işi Zarifoğlu organize ediyor. Valiyi ve birkaç kodamanı ayarlıyor ve bir pazar sabahı, hep beraber, milletvekilinin evinin kapısını çalıyorlar.

 

Milletvekili tıraş köpüklü yüzüyle, çizgili pijamalarıyla kapıyı açıyor, valiyi ve birkaç kıdemliyi karşısında görünce şoke oluyor ve kısa bir nutk tutulmasının ardından "Efendim kusura bakmayın, siz şöyle buyurun içeriye, ben hemen geliyorum" diyor. İşin aslını Zarifoğlu'na soruyorlar, aldıkları cevap şu:

 

-Bugün pazar olduğundan, vekil beyin evde olacağını tahmin etmiştim!.. Bakın, doğru çıktı işte!..

 

Bu çat kapı ziyaretin ilginçlikleri bununla da sınırlı kalmıyor. Milletvekili az sonra salona geliyor ve ziyaretçilerine çay mı, kahve mi alacaklarını soruyor.. İlk önce vali, "Hazırlanma süresi daha kısa olur, hem fazla rahatsızlık vermeyiz" diye düşünerek "kahve" diyor. Beraberindekiler de ona uyuyor ve aynı seçeneği dile getiriyor. En son sıra Zarifoğlu'na geliyor, ondan gelen cevap: "Çay!"...

 

Vali olaya müdahale ediyor, "Yahu herkes kahve istiyor, niçin hilafa davranıyorsun?" diyor. Aldığı cevap:

 

- Ben büyüklerimin yanında kahve içmekten imtina ederim...

 

Neticede ona da kahve geliyor, fakat büyüklerine saygısından o kahveyi içip içmediğini bilmiyoruz.

 

Rahmetli gerçekten ilginç adammış, 1975-1976 civarında Mavera Dergisi'nin kuruluş aşamasında, Özdenören ve Zarifoğlu, dergi hakkında sürekli fikir alışverişlerinde bulunurlarmış. Bir gün Ankara sokaklarında beraberce yürürken Özdenören derginin gelişimi hakkında çeşitli fikirler ortaya atmaya başlar. Uzunca bir süre konuşur, sesli düşünür, fikirler ortaya atar, tahlillerde bulunur. Derken bir caddede karşıdan karşıya geçmeleri gerekir. Özdenören kafasını şöyle bir kaldırır, bir de ne görsün? Yanında Zarifoğlu yerine hiç tanımadığı bir adam yok mu? Şok olur Özdenören ve adama kim olduğunu, arkadaşının nerede olduğunu sorar. Adamın cevabı şu şekildedir:

 

- Arkadaşınız sizi bir önceki sokakta terk etti, ben sizin konuşmalarınıza şahit olup yanınıza geldim. Eğer fark etmeseydiniz gideceğiniz yere kadar ben de size eşlik edecektim!..

 

Özdenören anlatmaya şöyle devam ediyordu:

 

Zarifoğlu bu tarz hareketleri sık sık tekrarlardı. Çeşitli sebeplerden dolayı bir yere gitmeleri gerektiğinde bazen sokağın ortasında arkadaşını terk edip yönünü değiştirir, bazen yolun ortasında durarak karşısındaki vitrine uzun uzun bakar, bazen bulunduğu yerde durup düşüncelere dalardı. Onun bu ilginç halleri lise yıllarına kadar uzanmaktaydı. Sınıfta Zarifoğlu'nun varlığıyla yokluğunu anlamak güç olurdu. Cevaplarını bildiği sorulara dahi parmak kaldırmazdı. Hatta bir keresinde ona yolda giderken selam vermiştim, benden gözlerini kaçırdı ve hiçbir mukabelede bulunmadan yoluna devam etti. Bu hal karşısında çok üzülmüştüm. Fakat zamanla bu hallerin onun karakterinin bir neticesi olduğuna kani oldum.

 

Hoş bir nükteyle devam edelim. Yine ve hep, Rasim Özdenören anlatıyor:

 

Zarifoğlu askerliğini 1975 gibi Kıbrıs'ta yapmıştı. Bizim Mavera ekibinden bir arkadaş ona Kıbrıs'ta tanınıp tanınmadığımızı sormuştu. O arkadaşa şöyle demişti:

 

-Yahu orada Allah'ı tanımıyorlar, seni kim tanısın?..

 

1960'lı yıllarda, Zarifoğlu Cemal Süreya'nnın da kendisi gibi çizgi roman tarzındaki kitapları okumaktan hoşlandığını öğrenir ve ona mektup gönderir. İsminin Cahit olduğunu, kendisinin de bu tarz kitapları okumaktan hoşlandığını ve mümkünse onunla aynı evde kalmak istediğini söyler. Cemal Süreya, bir süre sonra Rasim Özdenören'e bu olaydan "İsminin Cahit olduğunu söyleyen birisi sırf çizgi roman okumaktan hoşlanıyoruz diye benimle aynı evde kalmak istediğini söyledi, ne enteresan tipler var yahu şu dünyada" mealli ifadelerle bahseder. Rasim Özdenören hadiseyi anlar tabii. Yıllar sonra bu olay hakkında Cemal Süreya'ya sorulduğunda kendisi "Benim onu kabul etmemem gayet normaldi, çünkü ben bir müfettiştim, o ise ne idüğü belirsiz bir öğrenciydi" şeklinde bir yorum yapma lüzumunu görmüştür.

 

Son olarak, Rahmetli Zarifoğlu'nun, okuma alışkanlığıyla ilgili şu hadiseyi nakledelim:

 

Birgün Rasim Özdenören, Zarifoğlu'na, okuması için bir kitap verir.

 

-Yahu Cahit, şunu bir oku istersen haa?

 

Zarifoğlu kitabı alır.. Aradan haftalar geçer, haftalar ayları oluşturmaya başlar. Ve bir gün Rasim Özdenören, okuması için verdiği kitabın akibetini Zarifoğlu'ndan sorar:

 

-Ne oldu Cahit, kitap nasılmış?

 

-Okumaya başladım, iyi gidiyor.

 

-Ala...

 

Aradan bir hayli zaman geçer ve Rasim Özdenören, kitabın akibetini Zarifoğlu'na yeniden sorar. Bu kez aldığı cevap şöyledir:

 

- Yahu, Önsöz'ü amma da uzatmışlar ama!..

 

Rahmetlinin gerçekten nevi şahsına munhasırmış. Hanımıyla arasında bu ilginç özellikleri yüzünden çeşitli husumetler olduğunu da biliyoruz. Allah kendisine rahmet eylesin. Konferansın ardından bunları not almam iyi olmuş. Paylaşmanın vaktidir dostlarım.

 

(Trra)

NF
16.07.2007 10:13
#14

Selamlar,

 

Gerçekten leziz bir yazı olmuş, elinize sağlık. Yaşamak isimli günlüğü geçti bugünlerde Zarifoğlu'nun elime, bir türlü başlayamamıştım. İyi bir fişekleyici oldu, Allah razı olsun.

 

Saygı ve selamlarımla

NF
13.08.2007 19:46
#15

Selamlar,

 

Aşağıdaki parçalar, Zarifoğlu'nun Yaşamak ismini taşıyan, okumaktan ziyadesiyle zevk aldığım günlüğünden alınmıştır.

 

ANKARA 1970. mutluluk üzerine bir cümle söylemeyi düşünüyorum. Çelişmesiz ve imla kurallarına da uyabilsin. "Aniden açılıyor kapı, içeriye kim girse beğenirsiniz.." gibi felan başlayan, Otuz kişilik koğuşta kömür gibi yatıyorum. Bu bindokuzyüz yetmiş yılında ben nerdeyim. Şüphesiz dışarı cehennemdir diye düşünüyorum. Yabancılar için avrupanın elinde, ömrün süfli bir kesitine hitap eder cinsten bayağı bir mutluluk kalmıştır. O zaman:

 

Mutluluk mudur bu kalan?.. Onun için daima dönülür.

 

O zamanlar olanların farkında değildim. Mahalle arkadaşlarımla öteki mahallelerden birine nedense döğüşmeye gittiğimiz bir gün yapayalnız bırakılınca anladım: Bizim sokağın yokuşunu bağırıp çağırmadan hızlı hızlı iniyorduk. Bir tahta parçası bulmuştum ve onu avucumda tartıyor, elimin kavislerine alıştırıyordum. Sebeb bizimkilerden biri oradan geçerken dayak yemiş olacak. Başka ne olabilir? -Ara sokaklardan geçip gidiyorduk, insanların bizim nereye gittiğimizden haberleri yoktu. Toplandığımız ve karar verdiğimiz ve gitmekte olduğumuz kendimizde duruyordu ve yoldan geçenler bunu bilmiyorlardı.

 

Karşımızdan gelenlere bakıyor gururlanıyordum. "Madem ki" diyordum "bir sırrımız var.." gerisini hatırlamadığım cümlelerle seviniyor ve sevincimden nereye gittiğimizi bile unutuyordum. "İşte hayat budur" dedim, biraz büyüdüğümü, bir şey olduğumu hissettim. Çocukluğuma isyan ediyordum. Hayatı henüz hak edecek kadar büyümemişken elde etmiş olmaktan şaşkına dönmüştüm, ona buna çarpıyor, zaman zaman yerçekiminden kurtulmuş gibi sıçrıyordum. -Fakat bir ara kalabalıktan ötürü bizimkilerden arkada kalınca, bu duyguları yapayalnız taşımak çocuk kalbime ağır geldi. Utanarak başımı öne eğdim, onlara yetişmek için koşmam gerekince kulaklarıma kadar kızardım. Bereket herkesin işi vardı, kimse farketmedi durumumu. Daha düşman mahalleye gelmemiştik. Küçük bir meydanı geçiyorduk. Birden içimizden dayak yemiş olan çocuk, ilerdeki bir grubu gösterdi. "İşte onlar" diye bağırdı. Ama umulmadık anda karşılaşıldığından olacak bu seste genel bir tahrik bir hücuuum ifadesi yoktu. İsteksizdi hatta. Ama bunları çok sonra düşündüm. Zira "işte onlar" der demez o tahta parçasını bir kama gibi kavramış atılmıştım bile. Bizimkilerin durakladıklarını, hemen mi bir süre sonra mı ters yüz edip kaçtıklarını farketmedim bile. Küçükleri bile benden iri olan bir grup çocuğun içine daldım. Hiç birinin yüzünü görmüyordum. Galiba bunun için başımı biraz kaldırmam gerekiyordu. Ama döğüştüğüm kişilerin yüzleri, kişilikleri benim için hiç mi hiç önem taşımıyordu. Tekrar karşılaştığımızda hatırlamamak için görmemeyi bile yeğliyordum. -Tanrım, yüzüne bakmadığın bir insanla nasıl döğüşebilirsin?

 

Bir iki tanesine vurdum. Düşmanlık yoktu içimde, içlerinden biri tahta bıçaklı kolumu tutmaya çalışıyordu. Başardı. Kollarımdan da yakalamışlardı. Biraz daha iri biri, -onun ağır ağır telaş etmeden yaklaştığını gördüm, elini enseme atınca kuvvetinin büyüklüğünden dizlerim çabucak bükülüverdi. Ona hiç zahmet vermemişti beni yere indirmek, kolayca iniyordum çünkü. Belimden, ensemden, kollarımdan, hatta ayaklarımdan tutulmuştum. Rasgele vuruyorlar, nefes almayı bile zorlaştırıyorlardı bana.

 

Bağırmalar vardı ama bunlar beni doya doya dövenlerin hınçla hırlayışlarına benzemiyordu. Ayırmaya çalışıyordu büyükler ve bir anda tüyleri cellatlarının elinde kalan bir horoz gibi beni onlardan ayırdılar. Saçlarım dağılmış, yüzüm ellerim kan içinde kalmış, ceketimin beli omuzlarıma çıkmış, pantolonum yan dönmüş gömleğim dışarıya çıkmış, düğmelerim kopmuştu. / Düğmelerden biri iliğin içinde ipliği ile sarkmaktaydı. Tersiyle yüzümü sildiğim kanlı elimin parmakları ile onu tuttum. Tahta hala elimdeydi, onu daha uzun süre atmadım. Hala saldırmak istiyordum. Bakındım, neredeydi arkadaşlarım. Hiç biri yoktu. Onbeş kişiden fazlaydık ve hiç gelmemişler gibi yoktular.

 

Kavrayıncaya kadar müthiş bocaladım.

 

Karşımda, sarkık duran ellerde de bana vurmaya istek kalmadığını görüyordum.

 

/ inandığın bir harekette, yanındakilerin kararlılığını kritik anlarda anlamaktan Allaha sığın /

 

Döndüm ve uzaklaştım.

 

Gelirken bir savaşçı gibi gelmiştim. Dönerken bir yenik değildim, küçük bir filozof olmuştum.

 

Mendille kanlarımı silerek girdim mahalleye. Tahtayı attım.

 

Çocuklar beni karşıladılar.

 

Ama ben eve yürüdüm.

 

Ne olurdu, beni görünce, konuşturmak için arkamdan gelmeselerdi, bir köşede toplu olarak dursalardı ve bana mahalleye gelmiş bir yabancıymışım gibi baksalardı.- Yıllarca hiç bir grubun içine girmemekte daha haklı olur muydum?

 

 

 

İSTANBUL 1965. şimdi acım. Açlığa ve yürümeye dayanıyorum. Günahtır belki söylemesi, ama açlıktan tat almaya veya ona aldırmamaya başladım. Bu arada artık yürümek lazım. İstanbul büyüktür. İnsanın yatağı ile iş yeri ya da okulu arasında bir iki otobüs ve bazen vapur da vardır. Suadiyede oturuyorum. Burası benim için bir gün, içimdeki bütün ölüleri gömüp gideceğim bir mezarlık. Ama bu gece onbire doğru Beyazıttaki Marmara kıraathanesinden çıktım. O kadar beklediğim halde Mehmet Genç de Sezai Ağabey de Rasim de Şuayb da Abdurrahim de gelmediler. Garson Hulusi efendiye "çay kalsın, birazdan yemeğe gideceğim" dedim. Ama işte üç saattir bir türlü yemeğe gidemiyorum. Sırtım dönük olduğu halde bütün gürültülerin içinden iki kanatlı kahvehane kapısının o yağlı ve ılık açılışını duyuyorum ve bizimkilerden birinin o yavaş patırtısız ve entellektüel gelişini hisseder gibi oluyorum.-Hulusi efendinin ocak tarafına yönelmesini beklemeden, onun, aşağı yukarı hepimizin, etinin içini, iskeletinin şemasını görür gibi, sakin, içerden bakışı altında dışarı çıktım. Sonradan bir önceki vapura doğru. Karaköye kadar yürüyeceğim. Vapur için öğrenci pasom var. Kadıköyden Suadiyeye kadar dört kilometreyi ya yürüyeceğim ya da yürümeyeceğim. Otobüs yirmibeş kuruş. Benim bu gece on kuruşum var. Şimdi kim olduğumu anlıyorum, elimde net delillerim var, zihinsel bütün imkanlarımla, duyularımın bütün imkanlarıyla şimdi bu onbeş kuruşun peşindeyim. Bu kadar küçük ve net bir hedefe hayatın bütün amacıymış gibi yönelmem ben'i basit hatlarla şekillendiriyor. Bütün hatıralarım ve aşklarım kıymetten düşüyor. Gittikçe büyüyen o absürde kolkola girmiş birbirimize yaslanarak yürüyoruz, inadına; yalvarışlarım, peşte koşuşlarım, israflarım, dil döküşlerim, yenişlerim bastırıyor. Oysa şimdi başlıyor gibi bir şey, Çemberlitaşa doğru yürüyorum. İnsanlar, karanlıkta aniden çıkıp havlayan köpeğin karşısında kalakalan çehrede kanın çekilişi gibi çekilmişler. Ah İstanbul benimsin. Sokaklarını leş üleşir gibi basan insanlar yok. - Ve işte bir kere daha, Çemberlitaşı geçince Piyer Loti caddesine doğru, asvaltla kaldırım taşlarının birleştiği tozlu, ve çöplerin birikintiler yaptığı noktada, gözlerimi yerden bir an bile kaldırmadan yürüyorum. O bakır beş kuruşluklardan bulmaya çalışıyorum. Sultanahmet otobüs durağına kadardır bu iş. Ondan sonra nedense bulunmaz Ve işte bir beşlik. On adım, yüz adım daha ve işte iki beşlik daha, hemen hemen yanyana. Döndüm tamamlayınca. Cağaloğlu yokuşundan inmeye başladım. Gülhaneden bu saatlerde geçmeye korkarım. Derken Sirkeci. Son trenlerin kalabalığı, hep geç kalmış erkekler. Bu alandan bu saatlerde hep rüzgar çıkacakmış ve birbirimize karışacakmışız gibi geçtim ve bir kere daha geçtim . Köprüde bir velinin eli çağırmış ve tutmuş gibi dağılır bu. Vapur ışıklarını yakmış bekliyor. Turnikeler evlerin bahçe kapıları gibidir. Beklemedeki kitapçılar kapanmıştır. Kitaplar üzerine çekilmiş kapaklar soğuk. Kısa boylu tıknaz satıcısı, tezgahının etrafında bir yağ bidonuna sürünüyormuş gibi sürüklendiği o bir kaç adımlık yerden ve tüm gün süren duygusuz alış verişinden sonra şimdi karısının koynunda sabahlamaya çalışıyordur.- Vapur ev gibi alır, sarıp sarmalar, sıcak bir köşesine çeker, ve bütün geçmişin o güne has bir hülasasını içime çörekler. -karşıma yaşlı bir sarhoş oturdu. Beni bir yerden tanıyormuş gibi kestirmeye çalışarak baktı baktı, oturduğu yerden yalpalıyarak eğildi: "arakadaşım dedi, şimdi sen bana tam beş lira veresceksin, eksik olursa , anladınmı gücenirim". Yol boyunca İsrar etti. Vapur yanaşırken kalktı, sıraların arasına yürürken bir yandan da porsumuş koluyla beni göstererek bağırmaya başladı: "Yuh be, adam olacak şuna bakın, o kadar dil döktük, mecbur muyduk." Sıraların arasında sallanarak ayakta durdu. Sıkı sıkı yumduğu avucunu açarak bozuk paralarını göstererek, "işte hepsi diyorum ulan, ulanlar, beş lira daha lazım, (beni gösterdi) şuna bakın adam olacak be, adam ne demek, ne demek adam, para hepimizin parası değil mi, hükümet hepimizin hükümeti değil mi, şarabımızı rakımızı hükümet yapmıyor mu, şarapçı hükümetim benim sevgilim, (beni gösterdi) anlayışsız vapurcu seni para; para! hepimizin parası para ortak mal, sen kimin parasını benden saklıyorsun, paranın kimi sende kimi onda para hepimizin. Ben paramızı, beş liramızı istedim, yuf be."

 

Birden sakinleşip yan sıradaki birinin yanına oturuverdi. Hafif fısıltıyla, "haydi abi dedi, sen ver şu milletin beş lirasını bana, tamamla şu mereti."

 

Vapurdan, gecenin sessizliği içinde bir yalak akıntısı gibi çıktık. Dört numaralı Kadıköy-Bostancı otobüsüne seçilip yöneldi bir kısım, biletçi önden itibaren gelmeye başlıyor, bakır bozuklukları biraz sıkılarak uzattım. Yol boyunca bileti parmaklarımın arasında yuvarladım, buruşturdum, açtım, okudum, tekrar katladım, Bağdat caddesinden sahile doğru inen Akın sokakta iki yanlı evlerin bahçelerindeki bütün köpekleri havlatarak inerken farkına varmadan elimden düşürdüm. -Oda : şimdi başka bir hülasası geçmişimin.

 

Oda ve sen

Dayanabilirsen

 

Bize ağır gelen kendimizdir. Yolda, okulda, işte, başkaları ile birlikte taşıdığımız kendimiz.

 

Odun sobasının yanındaki küçük sehpanın üzerinde unutulmuş küçük bir elmayı ağır ağır yedikten sonra, yataktaki bir kokuyu araya araya uyudum.

 

 

 

MÎLANO 1967. kalın taş duvarlarında aslan başlarından sular boşanan ya da insan ve aslan başları boşanan istasyon. Boz renkli kütlevî yapılar, gökten çamur halinde bir toprak parçası atılmış ve yeryüzüne düşerken o çamurlar o binalara dönüşmüş gibi çünkü insanlar için yapılmışa benzemiyorlar. Bir kan olayının hareketsiz ve duygusuz arka duvarları gibidirler. Tam meydanın ortasındayım geri geri yürüyorum boz duvarların hayvanat bahçelerinde kavanozlardaki yılanlar gibi nefes alıp verdiğini görüyorum anamdan babamdan uzaklardayım.

 

durmadan yenen ve kusulan bir yemek gibi istasyonun büyük kapılarına ve merdivenlerine atılan dışarıya ve içeriye doğru hiçbirini tanımadığım ve birbirlerini tanımayan insanların bakışlarındaki esrarı kendi inançlarım içindeki yerini ve yorumunu bulmaya çalışıyorum. İşçilerin düzenli vuruşlarla kestikleri ağaç yolların kesiştiği meydanın üzerine insanların ve arabaların üzerine düştü. Hiç bir inleme hiçbir yardım koşması ve hiçbir balta duymadım. Demek ki düşünüyorum o gökdelenler kadar boylu ve meydanın kenarında boylanmış bir ağacın düzenli vuruşlarla kesildiğini ve arabaların ve insanların kaynaştığı meydanın üzerine düştüğünü, tabiat ve şehir hayatını iki şeffaf resim gibi üstüste koyarak.

 

Çay evlerinin ve aslanağızlarının çevirdiği o meydandan ibaret değildir bu koca şehir.

 

Kaldırımdaki masalardan birine oturuyorum yer bakınıp bularak aylardan ağustos, kaldırım kahvehanesi kalabalık. Kâğıt kalem çıkarıp seni hatırlamamak mümkün mü diye yazmaya başlıyorum. Bir otomobil tam üzerime geliyor süratle, derin bir korku nefesi almama bile zaman kalmadan sarsıntıyla kaldırımın üzerine de atılıyor masalara çarpıyor yanağıma şişe gibi birşey çarptı sert ve muktedir şaşırtılmaz kaçamazdım bir kaç kişinin masa ve sandalyelerle birlikte ezilir gibi derdest olduklarını gördüm daha derin bir korku nefesi bile alamamıştım tam en büyük çaresizlikle kendim için geleni bekliyorken araba önümde bir duvara çarpmış gibi durdu. Direksiyonda bir kadın var. Müthiş sakin. Bir park yerinde durmuş gibi inmekte acele etmedi. Biraz bana baktı. Ezilir gibi olanlardan bir bay kapıyı şiddetle açmasaydı belki de inmeyecek miydi. Çabucak oldu. Adam kadına vurdu. Araba üzerime yeni gelmeye başlamış gibi yerimden kalktım, vahşet çabuk etkiler bizi, kaslarımın sıkılaştığını hissettim, kaya gibi ve bişeyi kollayarak yana çekildim yanağımdan kan akıyordu kadını tartaklamaya başladı. Başı, tahta kırıkları, örtü, eğri demirler gibi şeylerin içinde ayakları beceriksizce uzatılmış çocuk gibi bir şey vardı arka tekerin altında. Ölmüş gibi kimse ilgilenmiyordu çıkarmak gibi bir şeye çalışmıyordu ve ben de eminim ölmüştü. Kadını adam kelimelerle boğmaktan bıraksa anlıyacaktı kadın, işte o zaman sanıyorum belki de bayılırdı, bağırıp çığlıklarla gerçeği bozmak isterdi. Ve oldu. Yüzünün rengi çekildi birden bire. Renksiz bir insan teni bembeyaz gibi hayır başka bir şey. Vücudundaki küçücük bırakılmalarda müthiş bir bayılma isteği vardı. Elini alnına ve başına götürmelerle kendini ayakta tutabiliyordu. Hudutsuz çöllerin metanetini kelimelerini içinde tutan ve derinden derine o kargaşaya rağmen o esmer adamın söylediğini duydum: La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azîm. Kaderin birdenbire bir çarpıcılıkla ortaya çıktığı bu kaza ile bu teslimiyet ve yaradana sığınma arasında birkaç saniye derin bir başıboşluk yaşadım. Şüphe mi hayır isyan mı hayır bunların hiçbirine uzantısı olmayan fakat bizim sınırında durmaya mecbur kaldığımız gerçeğin üzerimize bırakılırken doğurduğu deprem.

 

Daha sonra değişik renk ve dillerine rağmen çöllerde arınıp yayılan kelimelerin onları da elde ettiğini ve itişmelerin durduğunu, ölü genç kızın üzerine yavaş yavaş bir annenin indiğini, polislerin esrarengiz bir çocuk oyunu oynuyor gibi oraya buraya görünmeyen şeylere bakındıklarını, yerleri tebeşirle çizdiklerini, boz renkli duvarların ölüme de hayata da aynı oranda yabancılaşmış hayvanat bahçelerindeki yılanlar gibi ve ne zaman gitseniz elinizin altında olan yıllar gibi nefes almaya devam ettiğini fakat insanların akşama doğru çölün arı kelimeleriyle çekildiklerini ve başlarını yastıklara serdiklerini gördüm.

 

Seni hatırlamamak mümkün mü diye yazmaya devam ettim.

 

Sarı başın ve mavi habire yakalar gibi olduğum bakışına şimdi o arabanın kaldırıma fırlayış anı da karışıyor ve o annenin hayır sonradan ablası olduğunu öğrendiğim kadının o ölü şokunun üzerine doğru yüzümüze çarpan havayı yırtar gibi inişi hatıralarımıza yavaş yavaş engel oluyor ve gece geç saatlere kadar otelin penceresinden, Dom'un, yerin içinden toprağı acıtarak çıkmış gibi yükselen sivri ve saçaklı uçlarına bakıyorum.

NF
14.08.2007 20:42
#16

Selamlar,

 

Cahit Zarifoğlu'nun, Üstadla İlgili Hatıraları

 

Saygı ve selamlarımla

TR
06.09.2007 09:10
#17

"İnandığın bir harekette, yanındakilerin kararlılığını kritik anlarda anlamaktan Allaha sığın."

 

Muhteşem ötesi bir vecize... Ağız yarım metre açık, hayranlıkla bakabiliyorum buna...

TR
30.01.2008 22:43
#18

Merhumun kısa ama vurucu bir şiiri... Ayakta alkışlıyorum şahsen.

 

Menziller

 

Sözün ve yolun baş çeşmesi ruhumun

Canım içre sevinç verir sözlerin

 

Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni

Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım.

 

Aşkın bin gözlü devasa bir baş imiş

Yur her birini uykularından sohbetin

 

Dinlen ey Zarif bilatedbir çok söz açtın

Bu kırık akılla ne cürettir yaptığın.

 

 

Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni

Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım.

 

Nasıl söyledin bunu be adam... Ne denir ki bunun üstüne...

TU
30.04.2008 22:31
#19

BİZ OLMADAN

 

Bir sabah

Uyandık ki

Her taraf kar kar

Uyuyorduk hepimiz

Ah

Nasıl yağar

Hiçbirimiz olmadan

TU
30.04.2008 22:37
#20

KIRIK CAM

 

Kim kırdı bu camı?

 

Öğretmenim

Cam mı

Ne camı

 

Kim kırdı

Dedim bu camı

 

Öğretmenim

Bağışlayın

Ben kırdım

Simit satar öderim

 

Deyince

Gözleri yaşardı

Öğretmenimin

GE
02.06.2008 09:45
#21

İstanbul

 

Bir tohumdan daha az değil

Fatihin büyük güvercin kanatları

Meleklerin sık aralıklarla

Dokunduğu toprak

Güzel buyruklar

Gürbüz havalar

Boğaziçi bir akımdır

Bir akan sudur

Nice dergahlar

Dinler gibi nabzını

Yeni doğan çocukların

Yamaçlarda mezarlıklar

Sever gibi bazıları

Açık havada gömülmeyi

Çocuklar Topkapıda

Sedef kabzalı kılıçlar ellerinde

Rahlelerde Kur'an

Tefsir

Arapça

Farsça

Dikkatle önünü iliklemede

Padişah ve şehzade

Açılıyor dev bir kapı

Dikiliyor dev gibi bir sütun

Sütun başı sütun ayağı

Dibinde dilek şikayet sahipleri

Birer gürz gibi sağ ellerinde

İradeleri

Bir ellerinde arzuhalleri

Oğullarım

Dikkat edin

Hak yemeyin

Oğullarım

Mümkündür

Topal bir karınca

Mihnettir

Oğullarım

Mümkündür ki

Bir baş kesilir avluda

Akın, akan kanla

Cihangir

Taş yokuşlar

Eyüp

Sıla sıla Medine

Acı

Bu tortu

Karartır camları

Yorar küpleri

En berrak sular bile

Ve kapanıyor saray kapısı

Saklanıyor

Sarı sarı altınlar

Korkup

Şimdi birden Eminönü kalabalığı

Kimseyi tanımazsın

Kıyafetinden

Yüz çizgisinden

Katil efendi

Hırsız baş köşede

Haksız haklı

Şer belalı

Örtünmüş güneş

Çoktandır, yüzü nerde

Ya o ay

Kara bir zıbın biçmiş kendine

Bir düş

O buyruk

Şefaat

Gürbüz hava

O güzelleri İstanbulun

Dönüyor demir teker

HA
22.06.2008 17:06
#22

Ama bir şarkıda geçer adımız

 

İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyordu. Sancılı, başarısız, kaotik bir öğrencilik dönemi idi onunki. Şiire sarılıyordu O da. Bir gün şiirlerini dosya hâline getirdi ve onları basacak bir yayınevi aramaya koyuldu. Ancak kapısını çaldığı yayınevlerinin hiçbirinden istediği cevabı alamadı. O da öğrenci bursu karşılığında bir matbaa sahibi ile anlaşıp bastırdı kitaplarını. Çok zor şartlarda okumaktaydı. Buna rağmen her ay aldığı bursu, bastırdığı kitabının ederi olarak matbaa sahibine ödüyordu. Birçok gece aç yattı, kimi zaman vapur parasını bile bulamayıp sokaklarda bozukluk aradı. Bastırdığı kitabı da en az onun kadar şanssızdı. Kitabının satılmasını sağlamak için bu kez kitapçıların yolunu tuttu. Fakat sadece bir yayıncı, kitabın gerçek pahasının yarısına yüz kitabını ondan satın aldı. Hem tek geçim kaynağından olmuş hem de yüzlerce kitapla kala kalmıştı. Kitapları koyacak yeri de yoktu genç adamın. Bir arkadaşına rica etti, kitapların barınacağı yer olarak bir ofisi buldu arkadaşı da. Ancak kitaplar, bütün kış boyunca ofis çalışanlarınca ısınmak amacıyla yakıldı. Kesin bir fiyaskoydu bu. Yıllar sonra Sarıkamış?ta askerliğini yaparken, kitabı bastırmak için harcadığı burs faiziyle beraber kapısını çalacak, arkadaşlarına kitaplarının telif ücretiyle borcunu kapatmalarını rica edecek ve O?na danışılmadan kitapları basılacaktı. Türk şiirine son yüzyılda armağan edilen en yetkin şiir kitabı, İşaret Çocukları işte böyle doğmuştu.

 

Cahit ZarifoğluAbdurrahman Cahit Zarifoğlu, kısa süren yaşamının her evresinde zaman mefhumuyla sürekli bir çatışkı hâlinde olacaktı. Yargıç bir babanın oğlu olmasından mütevellit sürekli şehir değiştirecek, doğallıkla eğitim hayatı asla bir düzen içinde seyretmeyecekti. Korkunç bir iklimdi çocukluğu. Sözgelişi Türk Edebiyatının engin düzlüğündeki bu yetkin süvari, Edebiyat dersinden ikmâle kalacak ve okulunu uzatacaktı. Kara Lise?de okurken pilot olma sevdasına kapılacak, brövesini alıp uçacakken eğitmenini bir kazada kaybedecekti. İnkılâp dergisi için düzenlediği kültür eki mezun olmasıyla sadece tek sayı çıkacak ve Zarifoğlu ?Bu şehirden kaçmak vaktidir artık? diyerek, aynı sınıfta olmalarına rağmen kendisinden önce mezun olup İstanbul?un yolunu tutan arkadaşlarını takip edecekti. Yirmi iki yaşında iken Açı ile bir açılım arayacak ama o da bir sayı ile akîm kalacaktı. Hesaplanamadan Ölü adlı şiirinde ?korkunç? olarak niteleyeceği fakülte hayatını on yılda bitirebilmiştir şair. Şiirleri için mahreç noktası kabul edilen Alman ozan Rainer Maria Rilke üzerine hazırladığı bitirme tezi, ?boş vermiş ve avare? bir yapıda olduğu gerekçe gösterilerek reddedilmiş, orijinal metni koruyarak ve aralara dipnotlar ekleyerek gerisin geriye arz ettiğinde ancak kabul edilmişti. Fikirlerini başka gölgeler altında saklayarak kabul ettirebilmişti yazar. Okulun uzaması hayat gailesini de uzatacak, yirmili yaşlarda başlayan pankreas sıkıntısı otuz üç yaşından itibaren yakasına sımsıkı yapışacak ve O?nu şair Hüsrev Hatemi?nin gözetiminde iken, henüz menevişleniyorken şiirli ağzı, hastane odalarında teşne bırakacaktı. Otuz dört yaşında iken askere alınacak ve hiçbir gelirinin olmadığı bu dönemde önüne bir sürü, vadesi geçmiş borç senedi çıkacaktı. Otuz altı yaşında Necip Fazıl Kısakürek?in aracılığı ile evlenecek ama çocukları sevmede peygambere öykünen Zarifoğlu, en büyük evladını sadece on yıl görebilecekti.

 

Cahit ZarifoğluBelki de bu yüzden zaman konusunda tavizsiz olacak, Arzıhal?de ?çiledin mi dünya tutar inilemen? ?yaman halimiz [hakkımızı] helal ettiremezsek? dediği Sezai Karakoç onu bir saat beklettikten sonra ?Beklettim, hakkını helâl et? dediğinde, ?Etmiyorum? diyecekti. Kader erken gelirdi O?na gelmemesi gerektiğini düşünürken, zaman ise hep geç kalacaktı O?na. Zamana yay gerip ok atılmalıydı O?na göre, buydu yaşamak sezonundan memnun kalabilmenin reçetesi. Ve yine belki de bu sebeple, yaşadığı anın hakkını verebilmek için çırpınıp duracaktı. Zamanı bir hallaç gibi dağıtmalı ve her zerresini özümsemeliydi. Zaman Zarifoğlu?na göre yaşayan bir varlıktı; boğuk elleriyle okşardı başını, düşünebilirdi, gerileyebilirdi, tavır alabilirdi hoşuna gitmeyen bir şey gördüğünde ve bir şehidin açık ağzına gül konduğunda, ansızın durabilirdi. Zaman korkularını pervasız yaşayamadan düşen o şehitlerindi nitekim, onların ardından ağlayan kadınlarındı zaman. Özellikle İşaret Çocukları?nda zaman olgusu oldukça zengin benzetmelerle işlenmiştir şair tarafından. Kara Lise ve Mavera?dan arkadaşı Rasim Özdenören, ?Hareketi, kıpırtıyı, kımıldamayı hep sevdi.? diyecek ve Zarifoğlu?na göre yaşamanın hareket etmekle eşdeğer olduğunu vurgulayacaktı. Bunun bir tezahürü olarak, mezun olduktan sonra Almancasını geliştirmek için Goethe Enstitüsü?ne kaydolan şair, Avrupa?nın önemli merkezlerini otostop yaparak dolaşacaktı.

 

Cahit ZarifoğluSıkıntılı geçen yıllar epritecekti O?nu, korku ile anlaşılmaz bir ilişkisi olacaktı. Tanımsız bir klostrofobisi vardı, Boğaziçi Köprüsü?nden meselâ, geçmeye korkardı. O gelmeden evvel korku gitmeliydi, saklamalılardı korkuyu ondan köşe bucak. Korku ağzına ölümüyle kitlenmişti. Korku karanlığa yakışırdı, elbette onun karanlığa münhasır alacaklıları olacaktı, kapışsınlardı onu. Aşkın içinde bile korkunun nüveleri vardı. Bununla beraber, secdeye giden alın mübarekti, korku sadece onu korkutamazdı. Çünkü o dokunulmaz olmuştu secdeye gitmekle. Fakat Zarifoğlu şiirinde korku?nun niceliği de niteliği de dönemseldir elbette. Nitekim, İşaret Çocukları?nda yoğun olarak kullandığı korku imajını; ümitten, beyaz haberlerden, ışıktan, kısacası güzel şeylerden bahsettiği Yedi Güzel Adam?da hiç kullanmaz. Menziller?de ise artık korku ile hesaplaşmaya duracaktır. Menziller?de en az İşaret Çocukları?nda olduğu kadar kesif olan korku imgesi artık şairi rahatsız etmiyordur. Ve ölümünden birkaç ay önce yayımladığı kitabına da Korku ve Yakarış adını layık görecektir Zarifoğlu. Esas korkulmayı hak edeni keşfetmiştir, korkuyordur da. Korkuyordur ama artık diğergam bir korkudur bu.

 

?Nitekim, İşaret Çocukları?nda yoğun olarak kullandığı korku imajını; ümitten, beyaz haberlerden, ışıktan, kısacası güzel şeylerden bahsettiği Yedi Güzel Adam?da hiç kullanmaz?

Hüseyin Cahid Doğan

Ama Bir Şarkıda Geçer AdımızYaşadığı çağa yabancı değildi Cahit Zarifoğlu. Afgan?ın figanı olmuştur meselâ. Savaş Ritimleri çalışmasında Sovyet-Afgan savaşını işleyen ACZ, Sevinç Çağına Doğru şiirinde Afganlı savaşçıları destansı bir biçimde resmetmiş, Yıldızlar Üstlerinde?de ise Afganlı mücahitlerin Bedir?de savaşan sahabeden beslendiğini ifade etmiştir. Afganistan Çağıltısı ise büsbütün dünyaya açık bir çağrı özelliği taşır; ırkçılığı alenen reddeder ve bütün Müslümanları Afganistan?da yaşananlara duyarlı olmaya çağırır. Mavera?da ise Afganistanlı Abdülhak ve Meral Matuf?un ağzından orada yaşananları okura aktarmıştır. Bir başka zulmün, Hama katliamının Türkiye?ye uzanan çığlıdır Zarifoğlu. Zamanın Kerbela?sının Hama olduğunu ifade eder Hama: Sımsıcak şiirinde. Hama?da susturulan insanlar ve camilerin bütün bir insanlığın felaketi olmasından korkar. Filistin?de akan kanın ise ağıtıdır şair. İntifada üzerine yazılmış olan en güzel şiir de O?nun kaleminden çıkmıştır. O?na göre Filistin?de taş atan çocukların kanlarıyla dolan hokkalar, Yaradan?ın gazabını yoğurmaktadır. Mahzundur, mahcuptur, ezilmektedir olan-biten karşısında susan insanlık adına.

 

Şaşkınlıktır Cahit Zarifoğlu?nun çevresine saçtığı. Daha tanışmıyorlarken Cemal Süreya?yı arayarak aynı evde kalmalarını teklif edecek, Süreya ise kendi tabiri ile uzun bir süre şaşkınlığını atamayacaktı. Aşka Dair?i de bu ilginç tanışma faslından sonra hem Papirüs?te hem de Papirüs seçkisinde yayımlanacaktır. Bundan dolayı Aşka Dair, İkinci Yeni içinde Zarifoğlu?nun en bilindik şiiri olacaktır. Necip Fazıl Kısakürek?i şaşırtmıştır ?Üstad bu oyuncaklarla siz mi oynuyorsunuz?? diye sorarak. Üstadından ?Artist? cevabını almıştır sorusuna. Namaz vaktinin geçmekte olduğunu fark ederek İstanbul?un en işlek caddesine seccade atıp namaz kıldığında, yanındakileri şaşkına çevirmiştir. İsmet Özel?in taraf değiştirmesi çağrısına ?Allah bilir? demiş, Özel?in yanındaki ?O ne karışırmış?? dediğinde de, ?Sadece O karışır? demiştir. Şiiri de şaşkına çevirmiştir şiirle uğraşanları. Fazla ya da eksiktir dizeleri, kapalıdır, anlaşılamıyordur. Kendisine bu durumu soran Nazif Gürdoğan?a ?Hiç kimse, şu ya da bu şiiri anlamak zorunda değildir. Şiirimi bana şikayet ediyorlar. Anlamıyorsa niye rahatsız oluyor bilmem? Ben de Botanik?ten hiç anlamam? cevabını verecek; Rasim Özdenören?e ?Bu şiirin nesini anlamıyorlar?? diye dert yanacaktır. Rüyasında Necip Fazıl?ı gördüğünde arkadaşlarına, ?Üstadı gördüm, yirmi beş yıl sonra kavuşacağız dedi bana? dedikten yirmi beş gün sonra vefat edecektir.

 

Yaşantısını sahabelere endeksleme gayretindeydi Zarifoğlu. ?Ebu Zerr, çorbanın suyunu bol koy, komşularınla içersin? hadisini işittikten sonra, Mavera yazıhanesinde öyle yapacaklardı arkadaşlarıyla yemeklerini. Abdullah bin Mesud kadar korkusuzdu ?Ben Müslümanım? derken ve Ömer bin Hattab denli kararlıydı çizgisinde. Müslümandır ve İlhan Berk?e göre İslâm haritasında önemli bir şair ve Müslüman şiirin öncüsüdür. Selim İleri?nin okuyabilmek için aylarca beklediğini ifade ettiği Yaşamak adlı tasnifi yapılamamış eserinde evre evre anlatacaktır nasıl bir yaşam sürdüğünü.

 

Kocaeli ve Kahramanmaraş?ta birer caddeye adı verilen şair ayırca İstanbul?da bir okulunun tabelasını ismiyle süslemektedir. Çocuk Edebiyatı dalında ödülü bulunan ACZ, ayrıca şiir, roman, hikaye, deneme, tiyatro alanlarında da eserler yazmıştır. Ayrıca Anılar Defterinde Gül Yaprağı şiiri, Selçuk Küpçük tarafından bestelenmiş; Daralan Vakitler ve Afganistan Çağıltısı da İbrahim Sadri tarafından seslendirilmiştir. Zarifoğlu?nu ölümünden önemli bir süre sonra, 2003 yılında Vivo?nun öncülüğünde tekrar keşfetme ve anlama gayreti oluşmuş, bu dönemde Okuntu, Kitap Haber, Parşömen, Hece gibi dergiler özel sayılar yayımlamış; Müslüman şiir için bir ilk olarak adına şiir ödülü konulmuş (Sadece iki kere verilebildi), hayatı belgesele aktarılmış, açık oturumlar düzenlenmiş ve Cahit Zarifoğlu Girişimi kurulmuştur.

 

Hüseyin Cahid Doğan

IL
14.09.2008 00:30
#23

“...ve raskolnikov müthiş bir iman ağrısı çekmektedir”

NE
27.09.2008 21:11
#24

ZAMANA YAY GERİP

OK ATMAK

 

Şarkı ve oyma dudak

Sağlam gözleri

Ve yandan bakılınca

Uzun yüzünde kabartma bir deniz

 

Bütün kuşlarla gidilir yanına

Sıhhat'i bir hava seçilir dolaptan

Bakılır en arkaya durmuş evin

Acısız aynasına

 

Bu yaşamak sezonu çok memnun

Yay gerip ok atan

 

.. ..... ... .....

.. .....

.. ..... ....

NE
04.02.2009 17:02
#25

Üstad, evladıma diye imzalamış...

 

1923vq2.jpg

w300.png

 

 

1924th4.jpg

w390.png

 

 

 

 

 

http://www.dunyabizim.com/gallery.php?id=19&no=23

MU
06.04.2009 08:44
#26

Cahit Zarifoğlu'nun Müslümanlar adına önemli tespitler ihtiva eden bir yazısı:

 

NELER OKUMALI?

 

Müslümanlar olarak bir takım gayelerimiz var.

İslâmî esasların yürürlükte olmadığı bir devlette yaşıyoruz. Çocuklarımıza mekteplerinde şiddetle reddettiğimiz düşünceler ve zevkler aşılanıyor. Muhalif ya da düşman bildiğimiz biri tarafından söylendiği takdirde, cinleri tepemize çıkaracak nitelikteki şeyleri, evlerimize yerleştirdiğimiz televizyon, kendi hanemizde bize ve çocuklarımıza defalarca söylüyor ve bizi bu düşman düşünce ve fiillere karşı yumuşatıyor, dirençsiz hale getiriyor.

İslâmî olmayış bakımından daha ne gibi olumsuzluklar içerisindeyiz, tümünü tek tek saymaya ömrümüz yetmez.

 

Bütün olumsuzluklar içerisinde Müslümanlar olarak bir takım gayelerimiz var diyoruz. Bu olumsuzlukları hayatımızdan çıkarmak istiyoruz, istiyoruz ki, başta kendimiz, neticede bütün Müslümanlar, İslâm neyi emrediyorsa onu yapalım, neyi yasaklıyorsa ondan uzak duralım.

İslâm düşmanları, cemiyeti bugünkü şahsiyetsiz, içkici, faiz sever, laik ve başıbozuk hale getirmek için nasıl uzun yıllar gayret sarfetmişlerse, onları susturmak, insanları bu hainlerin elinden kurtarmak için de aynı derecede, belki de daha fazla gayret göstermek gerekli.

 

Müslümanların siyasî alanda bilinçlenmelerini arzu ediyoruz.

Demokrasi nedir, Batıcılık nedir, Batı nedir, Batıcı nedir, Emperyalizm nedir, bunların ve benzerlerinin, hemen hemen dünyadaki bütün Müslümanların boğazına nasıl ve kimler saldırmışlardır? İşte bütün bunların, en kaba hatlarıyla da olsa, bilinmesini istiyoruz. Bunlar bilinmelidir ki, siyasî bir tercih, bir hareket söz konusu olduğu zaman, Müslümanların, yanılmadan neyin yanında yer alacaklarını kestirmeleri mümkün olsun.

 

Bu şuur verildiği takdirde, tertemiz Müslümanlar oldukları halde, kapitalist, faizci, kemalist ve laik zihniyetli, gayr-i İslâmî bir gidişatın temsilcisi parti ve örgütlerin arkasından gidenler, hatalarını idrak edip doğruya yönelebilirler.

 

Diğer yandan Müslümanların İslâmî konuları okuyup, öğrenip, kendi yakınlarına özellikle çocuklarına öğretmelerini istiyoruz. Bir davanın askerliğini yapmak için o davayı enine boyuna bilmek gerekir.

İslâm'ı iyi bilmek, onu yaşamak için, onu yaşatmak için, onu tebliğ etmek için, onu savunmak için ve nihayet onun uğruna ölmek için gerekli bize.

 

İnsanımız "Namaz Hocası" okur. Mevzuları daha teferruatlı ele alan, "ilmihal"ler okur. Bizler için muhakkak ki en başta okunması gereken ve ölünceye kadar tekrar tekrar okunması gereken kitaplar İlmihallerdir.

Ve insanımız İhya okur, Kimya-yı Saadet okur, Nimet-i İslâm, Âhmediyye, Reşâhat okur. Velhasıl güzel, pek güzel şeyler okur. Okur ama, yukarıda sözünü ettiğimiz şekilde bilinçli olmadığı için, bu okuduklarından elde ettiği kazançları bir afet gibi silip süpüren televizyonun başından da ayrılmaz, bu okuduklarından elde ettiği kazançların üzerine kara ve habis bir gölge gibi çullanan Tercüman, Milliyet, Hürriyet, Günaydın gibi mukaddesat düşmanı veya tahripçisi yayınları da okur.

 

(Cahit Zarifoğlu'nun 'Bir Değirmendir Bu Dünya' isimli kitabından iktibas edilmiştir.)

TR
10.05.2009 22:33
#27

Yahu bu merhuma bambaşka bir sempatim var benim. Bu kadar orijinal bir adam var mıdır Türk edebiyatında? Kendisi yine koparmış kafadan. 'En çok okuduğum şair Cahit Zarifoğlu'dur' ne demek yahu? Ahahaah.

 

Edebiyattan hep sınıfta kalabilirim

 

Bir okula mensup olmadım. Ustam da olmadı. Rilke'nin etkisinde kalmış olabilirim. Ama onu hiç tanımadan zaten ovarî yazıyormuşum. Böyle demişlerdi. Daha çok kendimin etkisinde kaldım. En çok okuduğum şair Cahit Zarifoğlu'dur. Hani etkisinde kalmış olabilirim dediğim Rilke'den okuduğum şiir sayısı onu geçmez. Sistemli bir edebiyat okuyucusu olamadım. Edebiyattan hep sınıfta kalabilirim. Yerli edebiyatı, hele edebiyat tarihini hiç bilmem. Bunları bir gün itiraf edeceğimi biliyordum.

 

(KONUŞMALAR, CAHİT ZARİFOĞLU, BEYAN YAYINLARI)

TU
08.06.2009 23:21
#28

UZAK

 

İlle gerek mi özlediğimi söylemek,

Ya da sevdiğimi seni?

Hem gelecek günlere bıraktım seninle olmayı,

Seninle ölmeyi, bir güzel,

Seninle.

TU
09.06.2009 00:02
#29

BERAT ZARİFOĞLU İLE SÖYLEŞİ

 

"Ben bembeyaz bir sayfaydım, Cahit bende şiir yazdı"

 

Berat Hanımla sohbetimize başlamadan önce bize mükellef bir sofra kurup, başına oturtmayı ihmal etmedi. Bu evde, duydukları hiçbir şeyin eksikliğini dile getirmeyen, ince ruhlu insanların, bir şairin ruhu ve bir babanın eksikliğini duyumsayarak yaşadığını belli eden bir hava var.

 

Berat Hanım, bizi ev kıyafetiyle karşıladığı için özür diledi ve daha önce bir misafirini kırmızılar içinde karşıladığını şöyle anlattı:

 

BERAT ZARİFOĞLU: Kırmızı, şehitlerin üzerine örtülür ya... Ben de aynen öyle, toprağa düşmüş bir asker gibi görüyorum kendimi...

 

ELİF BİLGE: Bunu, rahmetli eşinizin yokluğu ile alakalı olarak mı hissediyorsunuz?

Peki, daha detaylandıracak olursak, babasız çocuk yetiştirmenin zorlukları neler?

 

B. Z.: İyi bir anne miyim acaba diye sorguluyorum. Emeğimin karşılığını aldım mı? İstediğim yere geldiler mi? Cahit olsa daha mı iyi olurdu? Hele ki İstanbul gibi bir yerde bu çok daha zor. Cahit olsaydı iş bana düşmezdi.

 

E. B. : Bunun zorluğu her yerde duyulmakla beraber, İstanbul'da katlanacağı muhakkak. Cahit Zarifoğlu hayatta olsaydı, sadece annelik görevini üstlenmiş olacaktınız. Ama şimdi hem anne hem babasınız. Peki, bir anne, ne kadar baba olabiliyor sizce?

 

B. Z.: Babanın bir ağırlığı var. Ne kadar gayret etse de, bir anne babanın yerini tam anlamıyla tutamıyor. Babanın sağlamlığı var. Anneyle daha kolay yüz göz olabiliyor çocuklar. Evde "en iyisini o bilir" denilebilecek bir baba mefhumu olmadığı için, herkes kendi doğrusunun peşinden gidiyor.

 

Çocuklarım bana pek bir şey sormaz. Ben, bir şeyi yapacakken "acaba böyle mi olmalı" diye sorarım, ama her adımdan emin kılacak babanın olmayışının eksikliği duyulmayacak gibi değil. Cahit'in en iyisini bildiğini bildiğim için, bir durumda ona danışmanın rahatlığını özlüyorum. Bazen diyorum, Ona sorabilsem "Şöyle mi yapayım, gittiğim yol doğru mu, izlediğim taktik isabet mi?" diyebilsem, O da bana yol gösterse de içim rahatlasa... Beni görüyor mudur, kızıyor mudur bana diye düşündüğüm çok oluyor...

 

E. B.: Eşinizin sağlığında çocuklarına tavrından ya da olaylar karşısında takındığı tavırdan yola çıkarak, durumlara göre o tavrı taklit yoluna gittiğiniz oluyor mu?

 

B. Z. : Cahit kolay bir zamanı biliyor. Ergenlik çağlarını bilmedi. Zor dönemleri bana kaldı. Bazı şeyler, belli yaşlardan sonra verilir. Cahit olsaydı çocuklarım namazları konusunda daha dikkatli olurlardı belki.

 

E. B. : Çocuklarına ve eşine muamelesi nasıldı?

 

B. Z. : Çok çalışırdı. Devamlı içerde daktilo sesi... Ama hafta sonlarını bize ayırırdı. Arabanın içinde, yağmurun altında piknik yaptığımızı bilirim. Çiçek ekmek vardı o zaman, çiçek ekmeği çok severdi. Ondan alırdık, plastik bardak alırdık, çocukları arabaya doldururduk ve sahilde piknik yapardık arabanın içinde.

 

Bazen çok çalışmasına içerlerdim. "Bu adam hiç evlenmemeliydi" derdim. Ama duyardım, bazı yazarlar şairler, eşi çay kahve getirdiğinde bile, "Dikkatimi dağıttın" diye kızarlarmış. Allah razı olsun Cahit hiç öyle yapmazdı. Çayı alır ve teşekkür ederdi. Nazikti.

 

E. B. : Bir şairle yaşamak zor yani... Ama anladığımız kadarıyla, eşinizin inceliği, şairliğinin ağırlığını biraz nötrlemiş.

 

B. Z. : Evet. Ama iyi yönleri de az değil elbette. Onu şiirlerinde daha iyi tanırdım. Beraber bir olay yaşadık mesela, o zaman ne hissettiğini anlamazdım ama o konuda yazdığı şeyi okuduğumda "Aa ne kadar üzülmüş" derdim mesela..

 

E. B. : Önemli bir meziyetiniz dikkat çekiyor. Ve evliliğinizin ve sonrasının muhabbetli olmasını buna bağlıyorum: Beyinize olan itimadınız... Günümüz evliliklerinde olan bir çok problem, hanımların "Asıl ben bilirim, niye o biliyor ki, niye onun dediği olacak ki" davalarından kaynaklanıyor. Oysa erkeğin tabiatında savunmak, kadının tabiatında sığınmak var. Maalesef modern dünya, insan tabiatını bozarak birçok kurumu değersizleştiriyor. Eşinize bakış açınızı nasıl özetliyorsunuz?

 

B. Z. : Ben bembeyaz bir sayfaydım, Cahit bende şiir yazdı. Ben, bilmediğim pek çok şeyi ondan öğrendim. Sabırla öğretirdi. Hata yaptığımda düzeltirdi. Cahit'e uygun değildim, Onun dengi değildim. Onu önceden tanıyıp da, ona göre bir şeyler öğrenmeyi, kendimi geliştirmeye çalışmayı isterdim.

 

E. B. : Şiirlerinden maada, Cahit Zarifoğlu'nu tanıdığımız kadarıyla, entelektüel birikimden ziyade temizliğe ve kemiyete önem verdiğini biliyoruz. Bu evliliği tercihinde de, bu önem sıralamasının yeri büyük. Dolayısıyla, hürmetkarlığınız ve cefakarlığınız sizi ona layık olma boyutuna çoktan taşımış. Bir eşten beklenen de tastamam budur zaten.

 

B. Z. : Basit şeylerden kavga edilmez. Erkeğin hakkı çoktur. Gözetmek gerek. Eve girsin, bir karnını doyur, dinlenmesine izin ver, sonra söyle ne söyleyeceksen. Ama maalesef hanımlar daha kapıda başlayabiliyor yakınmalarına.

 

Öğrenmenin de yaşı yoktur, insan eşinden öğrenmekten yüksünmemeli. Ben hiç, Cahit'in bana aynı zamanda bir öğretmen olmasını gurur meselesi yapmadım. Hatta bundan mutlu oldum. Zaten ben her şeye iyi tarafından bakmaya alışmışım, kötülüğü görmem. Mesela bir yere gideriz, oturmaya. Ben o insanların bir beni karşılarken gülümsediğini bilirim bir de ağırladığını. Arada surat astıkları zamanlar olmuştur. Laf arasında yanlış konuşmuştur, hiç onları görmemişimdir. Çocuklar bazen "anne sen çok safsın" der.

E. B. : Saflık, asıl anlamının dışında kullanılıyor artık. Biz gerçek manasıyla kullanıp, "Ne mutlu saf kalabilene" diyelim. Dilinize ve yüreğinize sağlık.

BU
09.06.2009 10:06
#30

Güzel adam ACZ. Güzel yaşadılar, güzel düşündüler ve güzel yazdılar. Mevlam ona ve onun gibilere rahmetiyle muamele eylesin.

NU
09.06.2009 16:42
#31

yanılmıyorsam iki gün önce Hilal tv'de Cahit Zarifoğlu ile ilgili güzel bir program yapılmıştı. Cahit Zarifoğlundan bahsederken Üstad'ın adı geçmemiş olamaz bu sebeble Üstad'ı da bol bol andılar. Cahit Zarifoğlunun eşi Berat Zarifoğlu, Arvâsî ailesine mensub imiş ve kız istemeye bizzat Üstad gitmiş.

İyi insanlar iyilere yaraşıyor. Böyle güzel bir Adama güzel bir hanımefendi layık olabilirdi.

TR
01.11.2009 15:18
#32

Geçende şu enteresan adamın 500 sahifeden müteşekkil, eşarinin kısm-ı küllîini havi bir kitap tuğlası geçti elime, yeni bitirdim ama ben de kalmadım galiba. Ramazan'dan beri verdiğim 4 kiloyu kitaba borçlu olabilirim, ondan şüpheleniyorum. Senin neyine 'Şu modernist Müslümanlar nasıl şiir söylüyor acep' diye koca kitabı bitirmek, okuduklarınla yetinsene be adam manyak mısın entel misin nesin. Modern şiir dediklerinin ne iğrenç bir tecrübe olduğuna imanım artık daha da kavi. Hayır, aradaki buluşlara, ifadelere, mısra gruplarına hayran olmasam çizip atacağım abinin şiirini zihnimde de, ona da imkan vermemiş ki. Kaç kişi yapabilmiştir 'Orası neresi / Burası bir adam' muzipliğini, kaç babayiğit söyleyebilir 'Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni / Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım' bercestesini; bilmiyorum. Yahu ama ben bunları daha önce de okumuştum, neden oturup bütün kitabı devirdim şimdi? Bercestelik bir yığın mısra çıktı çıkmaya da, sadakat abidesi karakterine, müsbet kalenderliğe çalan derbederliğine ve dasıtani muzipliğine hasta olduğum Cahit abi de beni buna alıştıramadıysa, feriştahı gelse modern şiire bağlayamaz beni artık.

 

Kitapta ilgi çekebilecek şöyle bir şiir daha vardı, onu yazayım da Nedim okumaya başlayayım, bediiyat idrakimi ancak paklar:

 

Schwaebisch-Hall 1972

 

şvebiş-hal'de

büyük bir park heralman kentinde

bulunduğu gibi

ve merdiven tiyatrosunda

bir adam yaratmak piyesi

olmaz dedi berdel

tek saf damarı avrupanın

gözlerimiz yaşarıyor

yanağındaki kırmızılıktan akıp duruyor herşeyimiz

tırmanmaya başladı merdivenleri

haylbronlu kedi

sarışın -

ve kara açılımıyla kırbaçlar

uzun saçları -

ve bindiği atlar sıyırır kayaları

genç

ve durup direnecek sanki kasları

ve o bakışlar kaçıp saklanan

ve umulmadık anlarda karşılaşılan arzlar

aktörlük yaptığı için kendinden

nerkeste olduğundan daha emin

olmaz dedi berdel

şiirlerimi oku derken

birden

necip fazıl göründü merdivenlerde

müt-

hiş-

ti.

bilin ki berbel

jan janin

sen de merikalı tom

ve seya

bütün ecdadınız barındı içimizdeki hoşgörüde

bir gün

baktıkça değişen ve beni alabilen

enginliklerinde

bal görünümlü gamzelerinde

dudaklarının zümrütten gibi

billurluk yansıyan çekişlerinde coşarak ekstazla

. zira aklında değil

güzelliğinle anlıyordun.

işte bütün bunlarda

bütün dünyaya

üstad necip fazılı anlattım dedim ki

O görünür görünmez

Daha ilk sesi ilk kelimeleri

İlk mimikleri ve yüzünde

İçiçe dönen binlerce daireyle

İnsanı alır gönül hücrelerine salar

kanını yapısını bozar

yepyeni bir terkiple atar meydanlara

çünkü çok gördüm

onun

yüzündeki ahenge ulaşacağım diye

temelinden sallanan yapıları

aklım mı köpürüyor ne vakti deniz

toprağa kene gibi yapışmış ağaçlar

köpek bastırıyor kanı

avrupa kadını ne kapılar ısmarlıyor

kapanıyor içindeki bütün çengeller

insan tarihi kadar eski bir hasretle

bakıyor-

ve alıyor

YA
01.11.2009 16:39
#33

Sismograf mamülü.

SE
27.04.2010 15:04
#34

KABÜL

 

 

 

Eski şairliklerim gitti gözümden

 

Gayridir başka bir hal kuşanıyorum

 

 

 

Azık yoldaş olmaz haydi geç toklukları

 

Az'la doymak yap deş insan zamanlarını

 

 

 

At al at bin at kuşan da ciğerin koş

 

Davran bre çocuk doyma ilk sulardan

 

 

 

Hehey gözüm hehey gözyaş odsuz kaldın

 

Nice hançer dürdün sabır balyaladın

 

 

 

Göğsümde bir küçücük derya buldum

 

Kabına sığmaz bir ceylan yoldaşım

 

 

 

Eteğini toplamış bir sevgili düştü kumsala

 

Ufacık kuru dudaklarında bir hasret sayhası

 

 

 

De Zarif inle. Ta ki huzra vardın

 

Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın

BU
14.10.2010 00:56
#35

‎''Sesini işitiyorum

Yüreğimden bir adın daha geçiyor

Derken

Serpilip ırmak olacak bir su kalkıyor

Kımıltısız kuru topraktan

 

Düşünüyorum.''

MU
16.10.2010 02:11
#36

arkadaşlar cahit zarifoğlunun "raskolnikov müthiş bir allah agrısı çekiyordu" sözü hangi şiirinde geçiyor.aradım ama bulamadım bilen arkadaslar varsa şiirin adını cevap olarak yazarlarsa çok memnun olurum.şimdiden teşekkürler..

KU
16.10.2010 11:18
#37

Ah şu yalnızlık kemik gibi. ne yana dönsen batar...

17.10.2010 22:46
#38

Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları...

 

Bu sözünü bir arkadaşıma söylediğimde, Cahit Zarifoğlu'nun ne büyük bir şair olduğuna bu bile yeter deyip okumaya başlamıştı Ustayı...

SA
22.02.2011 16:10
#39

"bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.

bir şehir kadar kalabalıktır bazıları

bir dehliz kadar karanlıktır bazıları

konuşurlar

isterler

susarlar

dinlememişseniz nice yıl kalbinizi

ev meslek iş para geçim diyerek

düşünün şimdi bir de

şehirlerde kasaba ve köylerde

başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu."

 

ACZ

MA
12.03.2011 20:01
#40

Evet yani ben!

Ruhu çarmıha gerilmiş

kanlı bir idrak!..

 

ACZ

YI
12.03.2011 20:59
#41

Eğil hakkımızla

Birlikte bağıralım içine esirliğin

Ben hırsız olayım kendi malıma ha!

Ben yakalanayım eşkiyama

Gardiyanların değişti de n'oldu

Haydi soyun bir kez daha kırbaçlan kendi dallarına

TH
12.03.2011 21:00
#42

Acz

 

Seçkin Bir kimse değilim

İsmimin baş harfleri acz tutuyor

Bağışlamanı dilerim

 

Sana zorsa bırak yanayım

Kolaysa esirgeme

Hayat boş bir rüyaymış

 

Geçen ibadetler özürlü

Eski günahlar dipdiri

Seçkin bir kimse değilim

İsmimin baş harflerinde kimliğim

 

Sana zorsa yanmaya razıyım

Kolaysa affı esirgeme

 

Hayat boş geçti

Geri kalan korkulu

Her adamım dolu olsa

İşe yaramaz katında

Biliyorum

Bağışlanmamı diliyorum

 

Abdurrahman Cahit ZARİFOĞLU

 

Çok güzel bir şiir...

 

 

TH
12.03.2011 21:04
#43

AFGANİSTAN ÇAĞILTISI

 

 

Bütün azalarını harbe çağır

 

Sofran açılsın elin şehit ballarından alsın

 

 

Saraylar damlar yeniden kurulsun

 

Ağaçlar içinden akan nehre

 

Dalçık günde bin kere ve gecelerde

 

Omuzbaşlarını denetleyen defterlerden yalnız sağdaki kalsın

 

 

Kalem yazsın yazsın

 

Küheylan bir aşık ol

 

Öyle yalvar ki ellerim zahmet balyalasın

 

Kaslar şehit dalgaları ve haykıran kan

 

Başlasın vuslat gününü toprağa

 

Başlasın hatırlatmaya denize kumsalını

 

 

Şimdi üzgünüz arkadaş

 

Yolumuza çıkmayın üzgünüz...

 

 

Hava çok hoş denizin tuttuğu yerler derin

 

-Konuş şimdi zaman hiç geriledi mi

 

Hava çok hoş kuşların tuttuğu yerler berrak

 

-Konuş şimdi daveti duydun mu

 

Bir gece uyandın ki ellerin başaklarda

 

-Konuş şimdi açık ağzına o gül yaprağı konan şehidi gördün mü

 

Çoktan hayretle dondu kaldı bağlar ovalar

 

-Konuş şimdi bekliyor mu yalınayak çocukları ağacında buğday

 

 

Hava çok hoş insanın tuttuğu yerler azar azar

 

Kalbin zengin davetleriyle oynar

 

Çocuklar o anda çok yakında bakarsın bir aşk sayhasında

 

 

Yaslanırlar güzel anaların kollarına

 

Hava çok hoş başın tuttuğu idrak yanımızda

 

 

Adamlarımız yiğit

 

Kadınlarımız hamarat

 

Çocuklarımız dolu bilinç harmanı

 

Köpeklerse sayılı

 

 

Elimizde cahiliye dönemi sonrası bir pala

 

(Kavmiyetçilik etme dedik ucu kırılır)

 

 

Kırıldı da

 

Şimdi severiz türkmeni peştunu

 

Onarılmış gerilmiş bileylenmiş ve doğramakta

 

 

Isın gökyüzü ısın

 

Çocukları kavrulmuş kadınlar yeniden hamarat yeniden gebe

 

 

Bunlar gübre insan değil

 

Gömlekler çelik zırh

 

Öyle bir çalgı çaldılar ki

 

Seslerin çağırıp koyunlara bile

 

Koyduğu zehirli gaz rüyaları

 

 

Analara şaşkın çocukların

 

Üç beş yaştakilerin

 

Yüzleri harp yarası

 

Harp yanığı

 

Ama öpülmekte okşanmakta yanakları

 

 

Hangisi hangisine mübadil

 

(Dünya bu olamazdı)

 

Hangisi özne hangisi edilmiş gelinmiş bilinmemiş

 

Yağmur peyderpey kar tane

 

Gamzem oyuyor düşüncemi

 

Kime eşitim nasıl nerdeyim

 

Gamlanmaktayım

 

 

Hayır bir tereddüttü geçti

 

Füsun bu karadağmağdeni

 

İsyan muannit

 

Mösyö sevinçli mister memnun ağa yarı tok köylü sarı yaprak

 

Millet üzgün

 

 

Hani dengeler kuracaktık

 

batının kızıl ulusları bindokuzyüz seksen kölelik yapmak istemiyorum

 

 

bu kahveniz

 

yıldızlarınız şapkanız

 

buyrun unutmuş olmalısınız dehanız şerefiniz

 

buyrun cep feneriniz

 

Buyrun boynumuzdaki halkayı tutunun

 

Ve semirin

 

 

Hani dengeler kuracaktık

 

Hani çağdaş uygarlıklardan tutunacaktık

 

Hayır batının ulusları kızıllarla karışık

 

Bin dokuz yüz seksen bay batıya buna şuna

 

Cennetlik yapmak istemiyorum

 

Çevir tarihi çevir

 

BindörtyüzBİR

 

 

Bu kafa ne zaman köreldi

 

Çalınanlar siren besteleri

 

İmdatlarla düşün

 

Bu anne asla merhamet dışında

 

Gözleri nemli olmamıştı

 

 

Hayır batının ulusları yıl bindokuzyüz seksen değil

 

Bindörtyüz bir

 

Fakat beşyüz yetmiş dokuz yıl geçmiş değil

 

Ne bir karışıklık var

 

Ne bir dev rüya görmüş

 

Değil

 

 

Kıraç bir yamacı bir ekspres kıymıklıyor gibi

 

Tünellere ses basılmış değil

 

Elbette bunlar değil

 

Yazmaktan çektiğim yalnızlık da değil

 

Bahsi kapatalım ve yatalım için de değil

 

Hiçbir şey değil hiç biri değil

 

 

Anlatabildik mi arkadaş. Acaba

 

Körebe bitti duvarı kaldır at

 

 

Haydi zemini düzledik alt yapısını kurduk savaşın

 

Dikil yanıma

 

Ellerimizde birer çakıl taşı

 

Onlarla dikilelim karşı karşıya

 

Yüzlerimizin kefen örtülerini yırtalım baştan başa

 

Görürsün berrak içi

 

Derisi yüzülmüş kan gibi yüzlerimizin

 

Bu harp başka

 

 

Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta

 

Cellatlarla aynı kaptan yiyoruz

 

Aynı kirli hava

 

Aynı kafa ayağımızın bodrumunda

 

Hayır arkadaş bu hesap bambaşka

 

Ne son aylardayız ne bu son gün

 

Sanki dünya bir tek kaldırıp vuracağım gürze gebe

 

 

Gözleri yumuşak yüzü yorgun bileği sert toprak

 

Sanma ki harp derdinden geçtim

 

Düşünme ki dökeceğin kanlar hunhar

 

Derimin altında ne belalar baygın

 

Bir devlet taşıyorum başımda

 

Bu ev bana dayanmaz

 

Çöker kızıllar kuduran inleri dünyanın

 

 

Arkadaş

 

Şimdi yalnız savaş

 

Abdurrahman Cahit ZARİFOĞLU

 

 

TH
12.03.2011 21:06
#44

Güzel bir şiir.Anlamı kapalı ve güzel.Temayı bulmak zor olacak sanırım :)

 

edebiyatcetesi_dergi4_1244118191.jpg

SA
28.04.2011 18:58
#45

Berat'e

 

Bana soruyorsun şu resimdekiler kim, diye.

 

Emin ol kim olduklarını çıkaramadım. Görünüşe bakılırsa mutlular. Fakat insanlara tavsiyem şudur ki, nasıl "zenginin parası, parasızın çenesini yorarsa", başkalarının mutlu görünümü, insanı kendi mutlu olma imkanını, kabiliyetini görmekten alıkoymamalı. Fimler, resimler birer hayaldir. Başka insanların dış görünümleri bizi aldatmasın. İnsan kendi mutlu olma imkanını görebilmeli. Mutluluksa filmlerin, romanların içinde değil, kendi yaşadığımız basit hayatın içindedir. Ve önemli olan yaşanılan "an"dır. Onu ibadet, sabır, anlayış, tevazu ve merhamet ile anlamlı hale getirmek mutluluğun ta kendisidir. Yoksa deniz kenarında fotoğrafçılar tarafından düzenlenmiş bir mutluluk tablosu sahtedir ve bazı saf kimselerin duygularını istismar etmekten başka bir şey ifade etmez.

 

 

Acaba anlatabiliyor muyum?

 

 

Cahit

 

 

 

 

 

Berat'e

 

 

Ey Berat hanım

Otur şöyle nefes al dinlen

Ve anlat ne var ne yok halin nasıl

Eğer dersen "vaktim yok dilim yorgun

Çamaşır dağ gibi

Bulaşık bir ziyafet sonrası kadar çok

Ve çocuklar

Aç uykulu ve huysuz"

O vakit koştur didin işin bitince otur

Sonra anlat halin nice keyfin nasıl

Ey Berat hanım dersen ki

"Bu ne zalim adam

Halimi bilmez halden anlamaz

Küçük bir şeyi mesele yapar"

-Ne büyük yalan-

Doğrusu var hakkın

N'etsem n'apsam

Kollarını bilezik

Boynunu kordon

Ayağını halhal donatsam

Yine hakkın kalır

Bizi hoş görünüz

Sabırlı olunuz

Çocukları dövmeyiniz

Zinhar beddua etmeyiniz

Sui zan değil hüsnü zan ediniz

Ve acaba ikaz ettik hata mı ettik

 

Şairi garipcan

 

 

 

Cahit Zarifoğlu'nun hanımına yazdığı bu manzum mektup

türündeki şiiri, ilk kez Düşçınarı'nda yayınlandı.

Düşçınarı sayı 9 /1988

 

 

 

 

ACZ/ MEKTUPLAR

 

syf. 85.86

02.10.2011 14:30
#46

"Önce yüreklerimizdeki Kudüs'ü işgal ettiler.. Biz savaşı önce kendimizde kaybettik, kendimizle kaybettik.."

 

Bu sözler kendisine mi ait? Google öyle söylüyor lakin ben bir kayıt bulamadım. İbrahim sadri böyle bir şiir seslendirmiş:

 

http://www.youtube.com/watch?v=xZqukiFc9yQ

 

Kimindir?

İN
02.10.2011 22:38
#47

Lambayı yak Anne üşüyor ellerim

Gidiyoruz birer birer

30.12.2011 16:15
#48

"Önce yüreklerimizdeki Kudüs'ü işgal ettiler.. Biz savaşı önce kendimizde kaybettik, kendimizle kaybettik.."

 

Bu sözler kendisine mi ait? Google öyle söylüyor lakin ben bir kayıt bulamadım. İbrahim sadri böyle bir şiir seslendirmiş:

 

http://www.youtube.com/watch?v=xZqukiFc9yQ

 

Kimindir?

 

Düzeltelim efendim. Şiir İbrahim Sadri'nin yönetmenliğini yaptığı "Yaşayan Filistin" adlı bant tiyatrosundan... Şair ise "Yusuf Muhammed Aktürk" diye geçiyor.

10.02.2012 02:37
#49

Hama: Sımsıcak

Hac yolunda bir merhale

Kalbin ve cesedin azık yeri

... Tekkeler zaviyeler medreseler ve ulema

Yemiş yüklü ağaçların kolları kökleri

Saf ve seven bir göz gibi bakan şehir

Şimdi tüller arkasına geçmiş gibi

Bülbül yolar dudağını

Bakınca kara aklın batağına

Cahit Zarifoğlu

Yetmişbin şehit

Sayısınca billur kase

Öyle bir sarsan ses

Gür gümrah dalmış Hak'la yarenliğe

İçinden akan nehir

İki yakayı çatan nehir

Ak durmadan ak

Yetmiş bin kola ayrıl beş kıt'a ak

Sarıklar kan oldu

Ak sakal kan oldu

Demek bitmedi Kerbela

Hama Kerbelası dehrin

Nasıl kuru dudakları devlet olduysa Hüseynin

Şehit ağzını değdir üstüne ölü kalbimin

Bülbüller anıp susar sesini

Nice tevhid çekti dillerin

Ve üstüm başım perişan benim

Elim hayret kısa kamalarım kayıp

De şehit nefesini değdir üstüne ciğerimin

 

 

Cahit Zarifoğlu

EN
10.02.2012 21:34
#50

Allah mekânını Cennet eylesin. Amin......

VE
03.06.2012 21:26
#51

''Aşktan küçük bir kuşku kazandım .Ne sevinç ,ne mutluluk ve coşku, ne ruh çöküntüsü dedikleri sadece bir kuşku .Mücerret '' .

 

(Yaşamak/syf 118 )

CA
05.08.2012 04:15
#52

Neden diye sormayın hemen .

Onu ben kendi kendime de açıklayabilmiş değilim

henüz.

 

255252_397557866965673_370832727_n.jpg

MU
08.02.2013 02:08
#53

575628_580124112016071_1921703740_n.jpg

 

 

Ne kadar da yakışıklısın Cahit abi. Gözlerin ne derin bakıyor, elinin duruşu..Çoktan çürüdü değil mi kemiklerin. Ahh ne tuhaf düzen! Yaklaşık bir sene evvel Berat teyze ile tanıştım, hala güzel, yüzü hala benli. Berat anne deyip etrafında dört dönüyorlar..

 

Canım abim, makamın cennet olsun..Deli divane olmuş dönerken Rabbimin evinde seni, Üstadımı, Serdengeçti'yi ne kadar andım bilsen..Canlarımsınız benim..

 

Kabriniz nur olsun Zarif adamlar..Cennetin orta yerinde buluşacağız, buna iman ettim ben!

MU
13.04.2013 19:06
#54

Ramazan Dikmen telefon ediyor

 

_Cahit abi nasılsın?

 

Her zamanki yeri, Akabe'de.

 

_Ne olsun Ahmet Sağlam'la oturmuş karşılıklı konuşuyoruz. (Ahmet Sağlam Zarifoğlu'nun müstear adı.)

 

Ağaçtan düşmüş çocuğa döndüm diyor merhum Dikmen ve telefonu kapatır kapatmaz Cahit abinin yanına gidiyor. Yalnızlık çok zor Aleaddin abi.

 

Oturduk konuştuk diyor uzun vakit.

 

"Unutulmuşluklar", neyi nasıl ve ne güzel unuttuğumuzu çok acı bir şekilde yer yer sesli gülmeme sebep olacak tarzda bam tellerimi sökerek okuttu kendini.

 

Yukarıda alıntıladığım o ufak diyalog..Cahit abinin ne de derin izleri ve garip mizacını gösteriyor. Ahmet Sağlam'la oturduk konuşuyoruz. Bir insan kendine bu kadar yakışır.

HA
08.06.2014 13:55
#55

Çağdaş Türk şiirinin öncü şairlerinden Cahit Zarifoğlu, vefatının 27'nci yılında Küplüce Mezarlığı''ndaki kabri başında anıldı. Törene katılan Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, ''Cahit Zarifoğlu bir büyüğümüzün tabiriyle anadan ''doğma şairdi'', aynı zamanda bir yaşama sanatçısıydı. Şiirlerine ''yaşamak'' adını vermesini çok anlamlı buluyorum'' dedi.

 

1987 yılında hayatını kaybeden ünlü şair Zarifoğlu için ailesi, dostları ve Çocuk Vakfı tarafından kabri başında anma programı düzenlendi. Törene Bakan Avcı’nın yanısıra Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen, Zarifoğlu’nun ailesi, dostları, öğrenciler ve sevenleri katıldı. Tören, Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in merhum şairin mezarı başında Kur’an-ı Kerim okumasıyla başladı. Anma, Zarifoğlu’nun ruhu için yapılan dualarla ve öğrencilerin okuduğu şiirlerle sürdü.
Avcı’nın yaptığı konuşmanın ardından anma töreni sona erdi. Avcı tören sonunda katılımcılarla hatıra resim çekindi.
Yeni akit_
HA
17.07.2014 18:59
#56

Dedi ki; sen şairsin elindeki taş ne?

Dedim ki; şair aşka boyun eğer, 'zulme' değil. !

Cahit Zarifoğlu_

ME
22.07.2014 19:09
#57

Kutsal Mavi Çocuk

 

Ellerin çıktı ve göğün ortasına geldi
Tarlada
Bakışı gittikçe yer toprağına
Çakılan
Bu kadar beklerken habersizdi
Ve hatta onlar da habersizdiler

Sular mı anladı
Dağlar mı sezdi
Yoksa birdenbire bir çiçek mi

Bir gün
Herhangi bir an
Ama bir çelik an
Her şey
Ve hepsi başlarını kaldırdılar
Ve hemen ellerinin gölgesi düştü yüzlerine

Karmakarışık belirsiz uzun
Geçti ve geçti gölgesi
Zerdüştün ayaklarından bir kartalın

 

A.Cahit Zarioğlu

19.11.2014 13:07
#58

"Televizyon bir şamardır. Hem de kendi hanemizde kendi elimizle suratımıza inen büyük bir şamar. Bize neler yasak, şunlar bunlar. İşte bu yasakları, bu haramları televizyon bizim hanemizin içine kadar getirir her çeşidini, barını, umumhanesini, meyhanesini ve biz oturur Müslümanlığımızla, karımız kızımızla onu seyrederiz. Ve sonra deriz ki, nasıl oluyor da mukaddesatımız elden giderken, bize vururlarken ses etmez, vurana vurmayız.
Düşünün bakalım televizyon karşısında muhallebi gibi gevşemiş bir Müslümanda değil cihad etmek, acaba kalkıp bir farzı îfâ edecek kuvvet ve istek kalmış mıdır?"

-Cahit Zarifoğlu/Bir Değirmendir Bu Dünya-

HA
19.11.2014 13:29
#59

Allah rahmet eylesin. dondum kaldım izahat güzelliği ve yüzde yüz doğru tespitin karşısında.

işte görüyoruzki kimi insanlar dahi' vasfındadır. takriben 30 küsür yıl ( belkide daha eski) evvel söylenen bu sözler günümüz insanının tokat gibi suratına çarpılıyor. dipdiri bir yazı ve hastalığımızın sadece bir yanı bu. bugün bu sözün altına imza atmayan şuurlu müslüman yoktur.

kendisine hayran kalmama yeten 2 cümle enfes şiiri_

 

"Dedi ki ;Sen şairsin elindeki bu taş ne
Dedim ki ; Şair aşka boyun eğer, zulme değil..!"
- Cahit Zarifoğlu
HA
20.12.2014 11:41
#60

10857957_837238213005176_695133606510097

Efendiler!
Kendimize gelelim! İşe evimizden başlayarak kendimize gelelim.”

(Cahit Zarifoğlu – Bir Değirmendir Bu Dünya)

ID
11.04.2016 00:24
#61

Ramazan Dikmen telefon ediyor

 

_Cahit abi nasılsın?

 

Her zamanki yeri, Akabe'de.

 

_Ne olsun Ahmet Sağlam'la oturmuş karşılıklı konuşuyoruz. (Ahmet Sağlam Zarifoğlu'nun müstear adı.)

 

Ağaçtan düşmüş çocuğa döndüm diyor merhum Dikmen ve telefonu kapatır kapatmaz Cahit abinin yanına gidiyor. Yalnızlık çok zor Aleaddin abi.

 

Oturduk konuştuk diyor uzun vakit.

 

"Unutulmuşluklar", neyi nasıl ve ne güzel unuttuğumuzu çok acı bir şekilde yer yer sesli gülmeme sebep olacak tarzda bam tellerimi sökerek okuttu kendini.

 

Yukarıda alıntıladığım o ufak diyalog..Cahit abinin ne de derin izleri ve garip mizacını gösteriyor. Ahmet Sağlam'la oturduk konuşuyoruz. Bir insan kendine bu kadar yakışır.

Burada es geçilen bir isim varsa o da Ramazan Dikmen'dir. İri çerçeveli gözlükleri, yakışıklılığı, temiz bakışları üslubu hele o ipeksi, yerli ve hüzünlü sesi.. Genc yaşta öleceğini biliyor gibidir. Nacizane MUHAYYER eserini tavsiye ederim. Sımsıcak bir karakter, ve yine üzülüyor insan bir insanı daha kaybetmiş olmaktan.

 

Bir kenara yazın bu ismi, insanlığa çok farklı ve bir o kadar da acı bir çağrıdir bu; Ramazan Dikmen

 

not:kitap yurdundan temin edilebilir. hece yayınları

IB
16.05.2016 12:56
#62

LOKOMOTİF

 

Gaflet

Padişah kılındın
Bir gövde mülkünde
Ömür ve devlet idin
Kara zünnar belinde
Bir yürüdün bin düştün
Gölge içinde yüzün
Kara leke o siyah
Neyi gölgesi düşün
Uyanış
Gece yarısı uyandın
Nerede düğüm, aradın
Yanıyor akıl ve alem
Vakit kapı vuruyor
Nefes alıyor veriyor eşya
Mekan hem, hem zaman kayıyor
Çatıyı çatmış biri
Ete can katmış biri
Derken
Yürek aklın koynuna giriyor
Kıdem
Kim baş eğik girdi
De eli boş döndü?
Düşüş
Kim başı dik girdi
Kibir ilinde yitti
Korku
Tevbe onuma, kalın boynuma
Tevbe bunuma, ince boynuma
Reca
Bohçam boş
Öteberim eksik
Azığım kuru
Canım aç
Yüzüm sana çevrili
Adımım sana
Irmaklarına
Bir lokma suyla geldin, su denmez
Kabul ola affola

AL
20.07.2017 16:41
#63

Ben onu merhum Üstad ile Sezai Karakoç arası bir ruha benzetirim. Eti, kemiği ve kalemiyle. Yazmak t/aşkınlığını, buhranlarını, iniltilerini, sancılarını Üstad'tan, sükutunu, münzeviliğini ve sadeliğini ise Sezai Karakoç'tan almış gibidir.

 

Fakat bunun yanısıra özgündür, özgedir Zarifoğlu. İz bırakmış ve soluk getirmiştir şiire edebiyata. Farkı, farklı olmasındandır.

AL
17.04.2018 13:24
#64

Türk edebiyatının zarif kalemi olarak bilinen Cahit Zarifoğlu’nun kızı Betül Zarifoğlu, yazarlık hayatını ve yeni çıkaracağı çocuk kitabının detaylarını ilk kez Kitabın Ortası’na değerlendirdi. Uçmayı çok seven, edebiyat derslerinde sınıfta kalan, güreşe ilgili olan Cahit Zarifoğlu’nun pek bilinmeyen yönlerini de konuştuk.



Bizler sizi Cahit Zarifoğlu’nun kızı olarak biliyoruz. Fakat Betül Zarifoğlu kimdir?


Genellikle Cahit Zarifoğlu’nun kızı olarak tanımlanıyorum. Onun dışında yazarım, yazar olmak benim çocukluk hayalimdi. Ne olursam olayım, ne yaparsam yapayım bir yandan yazı yazmak zorundayım gibi bir duygu vardı. Cafcaf dergisinde mizahi yazılar yazarak başladım. Bir masal kitabım var. Bunların dışında Maraşlıyım. Bir gün ‘Maraşlıyım’ dediğimde ‘sen de yazı yazıyor musun’ demişlerdi. Maraş ve yazarlık artık beraber anılıyor.



İlk Yazdıklarım Şiirdi


Türkiye’de her kesimin çok sevdiği bir yazar ve şair, babanız Cahit Zarifoğlu. Ondan kalem alıp yazı yazmak nasıl bir duygu?


İnsanlar benim yazdıklarıma, Cahit Zarifoğlu’nun kızı ne yazmış diye bakıyorlar. Fakat tarz olarak babamla bir yakınlığımız yok. İnşallah genetik olarak bir miras kalmıştır, onun için duacıyım. Benim yazdıklarım babamın yazdıkları gibi değil, mesela şiir yazmıyorum. Benim yazdıklarıma muhakkak şiir gibi bakıyorlar. Şiir yerine mizah yazıyorum. Babamın baktıklarına, bir Müslüman hassasiyeti içerisinde ironi ile bakmayı seviyorum. Babamın bana imzaladığı kitapta bir hayali vardı; “Bir gün senin de çocuklar için yazacağını hayal ediyorum.” Bu kitabı imzaladığında okuma ve yazmayı bilmiyordum. Yazdığım ilk kitabın bir masal oluşu da nasip oldu.



Peki, neden şiir yazmıyorsunuz?


Şiirle anlaşamadık, dostça ayrıldık. 10 yaşımdayken Necip Fazıl Kısakürek’in Çile şiirini ezbere okuyordum. O yaştaki çocuğun belki de onu okumaması gerekiyordu, bilmiyorum. Daha sonra çocuk şiirleri bana çok basit gelmeye başladı. Sonrasında şiire adapte olamadım. İlk yazdıklarım şiirdi. Hatta yazdığım ilk şiiri babama gösterdiğimi de hatırlıyorum.



Yazdıklarım Köşemin İsmi Oldu


Mizah da çok güzel bir alan... Sizin mizaha yönelme süreciniz nasıl oldu?


Aslında bir şey yazmaya ve not almaya çok öncesinde başladım. Benim ‘Karşıyım’ diye yazdığım iki yüz sayfalık bir yazı vardı. Cafcaf dergisi çıktığı zaman ‘Ben de burada yazayım’ dedim. Daha sonra yazdıklarım köşemin ismi oldu. Bundan sonra nasıl gidecek bilmiyorum. Şimdi ikinci çocuk kitabı üzerinde uğraşıyorum.



Muga Zıp Zıp Serisi Geliyor


Yeni bir çocuk kitabı üzerine çalışıyorsunuz. Detaylarından dergimize özel bahsedebilir misiniz?


Muga Zıp Zıp Ormanda” kitabım bana kalsa tek bir hikâye olarak kalacaktı. Fakat yayınevim bunun bir seri olmasını istedi. Zıp Zıp’ın yeni bir macerası olacak, ben de şimdi onun peşine takılmış gibiyim. Birinci hikâyede Mugalar diyarından bir yaramaz Zıp Zıp’ımız var. Mugalar diyarı gökyüzünden yeryüzüne iniyor ve burada birtakım maceralar yaşıyor. Daha sonra geri dönüş hikâyesi var.


Bu ikincisinde ise yine bir macerası olacak, bu kez yeryüzüne başka bir şekilde iniyor. Eylül, Ekim gibi yeni kitabımı çıkarmayı planlıyorum.



Ailenin Günlüğü Tutuluyordu


Babanızı çok erken yaşta kaybettiniz. Baba-kız olarak hatırladığınız bir anınız var mı?


Babamı 10 yaşımdayken kaybettim. Son hastalık dönemlerini hatırlıyorum, o kısmı güzel anılar değil. Babam ile ilgili bir çocuğun hatırlayabileceği şeyleri hatırlıyorum. Ev hali, sofralar, oyunlar...


Ben babamla olan ilişkimizi babamın vefatından sonra yorumlamaya başladım. Evlenince, anne olunca, evdeki ilişkinin, oyunların ne kadar kıymetli olduğunu anladım. Mesela bizim evimizde bir aile defteri vardı. Ben bunu hiçbir ailede görmedim. O deftere mesela taşındığımız evlerin adresleri düşülmüş, “Betül bugün ilk kez oruç tuttu” diye yazmış. Bir aile günlüğü gibi babamın dergi ve gazetelerde çıkan röportajları kesilip yapıştırılmış. İlkokula giderken yazdığım ilk hikâyeyi deftere süsleyerek not düşmüşüm. Herkesin izi olan bir defter, ailede herkesin uzanabileceği ve bir şeyler yazabileceği bir defter... Babamın hastalıklı zamanlarında annem çok yazı yazmış.



Babanız size en çok neyi öğütlerdi?


Babamla beraber kitap okurduk. Hatta bazı kitapların başına başladığımız tarihleri yazmışız. Bana imzaladığı kitabın hemen altında “Acaba iyi bir okuyucu olmanın daha zor olduğunu anlayabilecek misin?” diye yazmış. Yazacağını tahmin ediyorum derken bile iyi bir okuyucu olmanın daha önemli olduğunu belirtiyor. Babamın namazlarınızı doğru kılın, ilmihal ve Kur’an okuyun, muhakkak başucu kitabınız bir ilmihal olmalı gibi söylediği şeyler vardı. Babam anneme hep “en büyük hayalim çocuklarımla Kur’an-ı Kerim’i hatmetmek” dermiş. Biz babamla beraber Kur’an-ı Kerim okumaya başlamıştık. Bir gün bir sayfayı o bana okuyor, öbür gün o sayfayı çalışıp ben babama okuyordum. O akşam babam bir başka sayfayı bana okuyordu ve ben hatalarımı görmeye çalışıyordum. İki-iki buçuk cüzü beraber okuyabilmiştik. Maalesef yarım kaldı.


Babam çok geç baba oluyor ve erken vefat ediyor. Bu yüzden beraber çok kısa bir zaman yaşadık.



Babanız yazı yazarken ona şahit oldunuz mu, nasıl yazı yazardı?


Buna şahit olmamak mümkün değil herhalde, çok büyük evlerde oturmadık. Annemin anlattığına göre; babam “ben yazı yazıyorum, sessiz olun” demiyormuş. Evde 4 çocuk var, oynuyorlar, ağlıyorlar, koşturuyorlar. Babam da masasında yazı yazmaya devam ediyor.



Çocukken Yaşadığı Evde Çok Hikâyeler Anlatılırmış


Cahit Zarifoğlu’nun çocukluğunu biraz konuşmak istiyorum. Kalemi de soyadınız gibi çok zarif... Onu yazı yazmaya yönlendiren şey neydi?


Babamın zorluklarla geçen bir hayatı olmuş. Babalarından ayrı yaşamışlar, ailece hassas bir dönem geçirmişler. Babaannem çok asil bir kadın, yaşadığı sıkıntıları çocuklarına yansıtmamış. Babamın çocuk olduğu evde çok hikâyeler anlatılırmış; bir büyükleri varmış, onun anlattığı hikâyeler belleğinde çok yer etmiş.


Ortaokul ve lise çağlarında Allah’ın bir lütfu ile çok güzel insanlarla bir arada olmuşlar. Erdem Bayazıt Amca ile babamın tanışıklığı onların babalarından geliyormuş. O dönemde Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Akif İnan gibi kişiler ve başlarında Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil gibi büyükler. Necip Fazıl Kısakürek’ten çok etkileniyorlar. Edebi olarak birbirlerini çok beslemişler fakat birbirlerinin tarzından etkilenmemişler. Akif İnan, Alaeddin Özdenören ve babam şiir yazıyorlar. Üçünün tarzı da birbirinden farklıdır.



Yedi Güzel Adam topluğunun ismi de babanızın bir şiirinden gelmektedir. Nasıl bir araya gelmişler, hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?


Babamın şiiri ve hatta şiir kitabının da ismi “Yedi Güzel Adam”. Erdem Amca ve babam neredeyse beraber büyümüşler. Rasim ve Alâeddin amcalar da sanıyorum ortaokul veya lisede geliyor. Daha sonra o grup oluşmuş oluyor.



En Büyük Hayali Pilot Olmak


Cahit Zarifoğlu’nun pek bilinmeyen yönlerini konuşmak istiyorum. Mesela uçmakla çok ilgiliymiş... Bu başlık için neler konuşabiliriz?


Babamın küçük yaşlarından beri uçmaya ilgisi varmış. Evde çok fazla uçak resimleri çizermiş. Uçmakla ilgili bir sevdası var. En büyük hayali pilot olmakmış. Bizde öyle bir sevda yok. Ortaokul veya lise zamanlarında ailesinin izin vermemesine rağmen Eskişehir’de Türk Kuşu’na gidip kayıt yaptırarak “planör kullanabilir” sertifikası alıyor. Gözündeki hafif bozukluktan dolayı pilot olamıyor.


Babamın çok bilinmeyen bir özelliği de Boğaz köprüsünden geçmeyi sevmemesiymiş. Mümkün oldukça köprüden geçmiyor, onun yerine vapur kullanıyormuş. Köprüden geçtiğinde ‘kendimi kapalı alanda hissediyorum’ diyormuş. Kapalı alan ile demek istediği; köprüdesin, olduğun yerden kaçamazsın.



Edebiyat Dersinden Kalırdı


Biraz da eğitim hayatını konuşalım istiyorum…


Babam Rasim Amca ile Erdem Amcaya kendi için okul seçtiriyor. Hatta diyor ki, “beni de bir okula kayıt ettirin.” Tıp diye düşünüyorlar, “Cahit yapamaz” diyorlar, “Edebiyat Fakültesi desek, lisede edebiyattan kalıyordu.” Babam lisede edebiyat dersinden bir iki kere kalmış, daha sonra da okulda bir şeye kızmış. Edebiyat sınavlarında boş kâğıt verip çıkıyormuş. En son Alman Dili ve Edebiyatı’nı seçiyorlar, babam da gelip kayıt yaptırıyor.



Cahit Zarifoğlu çok yönlü; güreş sporunu seviyor, Batı müziği dinliyor.


Batı müziği ile ilgili aklıma bir şey geldi. Annem şöyle anlatırdı; babam büyük bir ciddiyetle Eurovision yarışmalarını takip ederek, elinde kâğıt ve kalem not verirmiş. Daha sonra yarışmacılara verilen puanları değerlendirirmiş.



Annem İle Babamın Nikâh Şahidi Necip Fazıl idi


Babanızın Necip Fazıl Kısakürek ile nasıl bir ilişkisi vardı?


Necip Fazıl, Abdülhakim Arvasi hazretlerinin evine gidiyor. Bu ziyareti sırasında Van müftüsü dedem Kasım Arvasi’nin evinde kalıyor. Annemin çok net hatırladığı ayrıcalıklı ve kıymetli zamanlardan...


Necip Fazıl Kısakürek Van’a geldiği bir gün Rasim Amca ve babam da yanında geliyorlar. O dönemlerde babam muhafazakâr çevreden birisiyle evlenmek istiyor. Babama “hoca efendinin kızı var” diyorlar, “olabilir” diyor. Annem de olur veriyor. Daha sonra annem ile babamın nikâh şahidi Necip Fazıl Kısakürek oluyor.


“Babam ile Tarzımız Farklı”, Kitabın Ortası dergisi, sayı 13.


Röportaj: Ezgi Aşık


http://www.dunyabizim.com