Yahya Kemal Beyatlı

Başlatan: sevdayolcusu Tarih: 20.06.2006 20:58 Cevap: 42

SE
20.06.2006 20:58
#1

Ezan

 

Emr-i bülendsin ey Ezan-ı Muhammedi.

Kafi değl sadana Cihan-ı Muhammedi.

 

Sultan Selim-i Evvel'i ram etmeyip ecel,

Fethetmeliydi alemi Şan-ı Muhammedi.

 

Gök nura garkolur nice yüzbin minareden

Şehbal açınca Ruh-u Revan-ı Muhammedi

 

Ervah cümleten görür Allah-ü Ekber'İ

Akseyleyince arşa Lisan-ı Muhammedi

Ü.
08.07.2006 16:04
#2

bu şiiri lise 2de ezberlemiştik:) gerçekten çok nezih bir şiir

SA
15.11.2006 15:27
#3

Sessiz Gemi

 

 

Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Mechule giden bir gemi kalkar bu limandan.

 

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

 

Rıhtımda kalanlar bu seyahetten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

 

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

 

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

 

Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

 

 

Yahya Kemal Beyatlı

SA
21.11.2006 18:38
#4

Akıncılar

 

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

 

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kaafilelerle...

 

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan.

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

 

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla

Yerden yedi kat arsa kanatlandık o hızla...

 

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de

Hala o kızıl hatıra titre gözümüzde!

 

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

SA
22.11.2006 23:11
#5

İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel

 

 

Vur Pençe-i Âlî'deki şemşîr aşkına

Gülbang-ı âsmânı tutan pîr aşkına

 

Ey leşker-i müfettihü'l-ebvâb vur bugün

Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına

 

Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün

Gelmiş bu şehsüvâr-i cihângîr aşkına

 

Düşsün çelengi Rûm'un, eğilsün ser-i Firenk

Vur Türk'ü gönderen yed-i takdîr aşkına

 

Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar

Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına

SA
01.12.2006 19:50
#6

ENDÜLÜS'TE RAKS

 

 

 

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...

Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...

 

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.

 

Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

 

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;

İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

 

Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,

Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...

 

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;

İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.

 

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;

Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

 

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...

Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..

 

Gözler kamaştıran şala, meftûn eden güle,

Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'

 

 

Yahya Kemal'in garip bir şiiri...

CI
12.06.2007 13:12
#7

Yahya Kemal Beyatlı

 

 

Yahya Kemal Beyatlı (2 Aralık 1884 - 1 Kasım 1958), Türk şair ve yazardır. 1884 yılında Üsküp 'te dünyaya gelmiştir. Asıl adı Ahmed Agâh'tır. İlk öğrenimini Üsküp'te gördü. İstanbul Vefa Lisesi mezunudur. Başlangıçta Sultan II.Abdülhamit yönetimine karşı muhaliflerin safında yer alarak Paris'e gitti. Fransa 'da siyasal bilgiler okurken hocası Albert Sorrel'in etkisinde kalarak düşüncelerinde değişmeler oldu.

 

Fransa'da 9 yıl kaldı. Fransız Edebiyatı'nı ve edebiyatçılarını yakından tanıma imkânı buldu. Onlardan etkilendi. Doğu Dilleri Okulu'na devam ederek Arapça ve Farsça 'sını geliştirdi. Divan şiiri üzerinde yoğunlaştı.

 

1913 yılında İstanbul'a döndü. Darüşşafaka, Medresetü'l-Vâizin ve Darülfünûn'da tarih ve edebiyat dersleri okuttu. Gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Lozan Konferansı'na katıldı. 1923'te Urfa Milletvekili seçildi. Çeşitli ülkelerde diplomatik görevler alarak Türkiye'yi temsil etti. Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul Milletvekilliği yaptı. Pakistan Büyükelçiliği görevindeyken emekli oldu (1949) ve yurda döndü.

 

 

 

Tedavi için Paris'e gitti. Bir yıl sonra da öldü (1958). Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden birisidir.Edebiyata ilk atıldığı vakiter Bakî'nin bir taklitçisi olarak lanse edilmiştir ama onun sanat dehası daha sonra bu çevrede kendisinin çağında kendine özgü bir şair olduğunu kanıtlamıştır.Edebiyat tarihi ve edebiyat tarihçileri Dört Arzucular olarak adlandırılan içinde Tevfik Fikret,Mehmed Akif ve Ahmet Haşim'in bulunduğu kavram ayırımı içine koymuştur.Şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanmış olmasına rağmen tek bir şiiri bu konu da istisna olmuştur: O da 11'lik hece vezniyle yazdığı Ok şiiridir.Klasik şiirimizin temel özelliklerine bağlı kalarak, kendine özgü bir şair olmuştur.Sanatta ve edebiyatta millî ve manevî değerlere bağlı kalmıştır.Şiirlerinde görülen ritim ögesi daima aynı sürer.Kurduğu bu ritimde anlatmak düşünce ya da his yavaş yavaş dizelere yayılmaya başlar ve her anlam ayırımında araya müziği bir perde gibi koyarak ses ve anlam kavramınının her ikisinin de biribiri içinde yitip gitmesini önler.Bunda o kadar başarılıdır ki Süleymaniye'de Bayram Sabahı adlı şiirinde okuyucu tarihi bir iklimin yanı sıra müzikal ve ruhî bir havaya sokar,bu havayı takiben de tarihi dekor ve değinişler okuyucuda manevi bir güç yaratır.Şiirlerinde zaman zaman hayranı olduğu Charles Baudaleire etkisi görülmekle beraber Arthur Rimbaud,Faruk Nafiz Çamlıbel etkisi görülür.Çoğu edebiyat otoritesi tarafından Türk şiirinde Ahmet Muhip Dıranas ve Necip Fazıl Kısakürek 'ten sonra şiiri en rahat söyleyen,hecelerde zorlanmayan bir şair olarak anılır.Ne var ki,bu konuda Yahya Kemal'in şiirlerinde ne kadar zor bir çalışma verdiğinin bilinmesi gerekir.Hatta bazı şiirilerini 30 yıl gibi bir zamanda yazdığını söylediğinde bu konunun nedenini şiirlerinin vermek istediği anlamı tam vermesinin gerekli olduğunu söylemiştir.Edebiyat dünyasında Tevfik Fikret'le yaptığı kalem kavgası önemli yer tutar.Tevfik Fikret'in gerek İstanbul'a kızdığı ve nefret ettiği için gerekse 20.yüzyıl başlarındaki baskılı ve sıkıntılı dönem yüzünden için İstanbul'u anlattığı ve ağır bir sövgü içeren Sis adlı şiiri şiirine karşılık Yahya Kemal buna çok sert bir şiiri olan Siste Söyleniş' adlı şiiri yazarak aydın çevresine ve halka umut vermiştir.Yahya Kemal Beyatlı, ölümünden bir süre önce şu beyiti söylemiştir:

 

Ölmek kaderde var; yaşayıp köhnemek hazin,

Buna bir çare yok mudur ya Rabbilâlemin?

 

Kaynak

ME
12.06.2007 13:33
#8

Başlıklar birleştirilmiştir.

NE
12.06.2007 14:55
#9

SÜLEYMÂNİYE'DE BAYRAM SABAHI

 

 

Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,

Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.

 

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

 

Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.

 

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,

Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.

 

Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garib âlem bu!..

Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...

 

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;

O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.

 

Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık

Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;

 

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, îlâhi yapıya.

 

Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,

Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.

 

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı

Adamış sevdiği Allâh’ına bir böyle yapı.

 

En güzel mâbedi olsun diye en son dinin

Budur öz şekli hayâl ettiği mimârinin.

 

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsi tepeyi;

 

Taşımış harcını gaazîleri, serdâriyle,

Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimârıyle.

 

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

 

Tâ ki geçsin ezeli rahmete rûh orduları..

Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı.

 

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;

Ben de bir vârisin olmakla buğün mağrûrum;

 

Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

 

Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim

Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

 

Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını

Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

 

Büyük Allâh’ı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

 

Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,

Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

 

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri

Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr'i;

 

Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü'min neferin!

Kimdi? Bânisi mi, mîmâri mı ulvî eserin?

 

Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu

Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

 

Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;

 

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

 

Vatanın hem yaşıyan vârisi hem sâhibi o,

Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,

 

Hem bu toprakta buğün, bizde kalan her yerde,

Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

 

Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,

Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

 

Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;

Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

 

Çok yakından mı bu sesler, Çok uzaklardan mı?

Üsküdar’dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?

 

Bursa'dan, Konya'dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,

Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

 

Şimdi her merhaleden, Tâ Beyazıd'dan, Van'dan,

Aynı top sesleri birdir geliyor her yandan.

 

Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!

Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

 

Dinliyor hepsi büyük hatıralar ruzgarını,

Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

 

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

 

Kosva’dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul’dan..

Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;

 

Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

 

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

 

Adalar'dan mı? Tunus’dan mı, Cezâyir'den mi?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi

 

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

 

Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.

Çok şükür Tanrıya, Gördüm, bu saatlerde yine

 

Yaşayanlarla berâber bulunan ervâhı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

GE
15.06.2007 10:15
#10

RİNDLERİN ÖLÜMÜ

 

 

Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle,

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz'ı hayâl ettiren âhengiyle.

 

 

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter,

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

CI
20.06.2007 20:44
#11

Yahya Kemalin şiirinin kemale ulaştığının en müstesna örneklerindendir Rindlerin Ölümü...

 

Bu şiirin her mısrası devasa bir mana barındırır. Y.Kemal, bunları mükemmel bir sanatkarlıkla peçeleyerek sunmuştur..

 

Özellikle ikinci dizede geçen 'serin serviler' terimi için 8 yıl kadar beklediği rivayet edilir...

Bu da şair ile müteşair arasındaki farkın en bariz örneklerinden biri olarak önümüzde duruyor :)

CI
06.07.2007 21:39
#12

MOHAÇ TÜRKÜSÜ

 

 

Bizdik o hücumun bütün aşkıyle kanatlı;

Bizdik o sabâh ilk atılan safta yüz atlı.

 

 

Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle,

Canlandı o meşhûr ova at kişnemesiyle!

 

 

Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü;

Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.

 

 

Gül yüzlü bir âfetti ki her pûsesi lâle;

Girdik zaferin koynuna, kandık o visâle!

 

 

Dünyâya vedâ ettik, atıldık dolu dizgin;

En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin!

 

 

Bir bir açılırken göğe, son def'a yarıştık;

Allâh'a giden yolda meleklerle karıştık.

 

 

Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından;

Gördük ebedî cedleri bir anda yakından!

 

 

Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle berâber;

Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle berâber.

 

 

Lâkin kalacak doğduğumuz toprağa bizden

Şimşek gibi bir hâtıra nal seslerimizden!

CI
13.07.2007 17:05
#13

Aheste Çek Kürekleri

 

 

Âheste çek kürekleri, mehtâb uyanmasın,

Bir âlemi hayâle dalan âb uyanmasın.

 

Âğuş'u nev-bahâr'da, hâbîdedir cihân;

Sürsün sabâh-ı haşr'e kadar, hâb uyanmasın.

 

Dursun bu mûsikî-i semâvî içinde sâz,

Leyl-i tarâb'da bir dahî mızrâb uyanmasın.

 

Ey gül, sükûtâ varmayı emr-eyle bülbüle,

Gülşen'de mest-ü zevk olan ahbâb uyanmasın.

 

Değmez kemâl, uyanmaya ikmâl-i ömr içün,

Varsın bu uykudan dil-i bîtâb uyanmasın

NF
13.07.2007 17:12
#14

Selamlar,

 

Lö Sid

 

Saygı ve selamlarımla

GE
16.07.2007 15:34
#15

aheste çek kürekleri şiirini koymak için girmiştim bu başlığa ama geç kalmışım :)

 

 

SES

 

- Fazıl'a -

 

Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,

 

'Yârab! Hele kalp ağrılarım durdu!' diyordum.

 

His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı?

 

Gönlüm bu sevincin helecâniyle kanatlı

 

Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte,

 

Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te;

 

Akşam!.. Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam!..

 

Tâ karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam;

 

Sâkin koyu, şen cepheli kasriyle Küçüksu,

 

 

 

Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;

 

Bir neş'eli hengâmede çepçevre yamaçlar

 

Hep aynı tehassüsle meyillenmiş ağaçlar;

 

Dalgın duyuyor rüzgârın âhengini dal dal,

 

Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal;

 

Bir lâhzada bir pancur açılmış gibi yazdan

 

Bir bestenin engin sesi yükseldi Boğaz'dan.

 

Coşmuş yine bir aşkın uzak hâtırasıyle,

 

Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyle,

 

Dağ dağ o güzel ses bütün etrâfı gezindi:

 

Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.

 

 

 

 

 

Âni bir üzüntüyle bu rü'yâdan uyandım.

 

Tekrâr o alev gömleği giymiş gibi yandım,

 

Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde,

 

Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde;

 

Her yerden o, hem aynı güzellikte, göründü,

 

Sandım bu biten gün beni râmettiği gündü.

RE
27.08.2007 00:10
#16

BİR BAŞKA TEPEDEN

 

 

 

Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!

 

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

 

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

 

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

 

 

 

Nice revnaklı şehirler görünür dünyâda,

 

Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

 

Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü'yâda

 

Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

TU
16.09.2007 17:53
#17

ölmek değildir ömrümün en feci işi,

müşkil odur ki, ölmeden evvel ölür kişi.

SE
18.02.2008 16:21
#18

Malumunuz bu yılda Yahya Kelmal yılı ilan edildi.

GE
16.03.2008 23:05
#19

Özleyen

 

Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,

Sen nerdesin, ey sevgili, yaz günleri nerde!

Dağlar ağarırken konuşurduk tepelerde,

Sen nerde, o fecrin ağaran dağları nerde!

 

Akşam, güneş artık deniz ufkunda silindi,

Hülya gibi yalnız gezinenler köye indi

Ben kaldım, uzaklarda günün sesleri dindi,

Gönlümle, hayalet gibi, ben kaldım o yerde.

GE
16.03.2008 23:14
#20

Mehlika Sultan

 

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı.

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç

Kara sevdalı birer aşıktı.

 

Bir hayalet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü'yalarına;

Hepsi meshur, o muamma güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

 

Hepsi, sırtında aba, günlerce

Gittiler içleri hicranla dolu;

Her günün ufkunu sardıkça gece

Dediler: "Belki bu son akşamdır"

 

Bu emel gurbetinin yoktur ucu;

Daima yollar uzar, kalp üzülür:

Ömrü oldukça yürür her yolcu,

Varmadan menzile bir yerde ölür.

 

Mehlika'nın kara sevdalıları

Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,

Mehlika'nın kara sevdalıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.

 

Gördüler: "Aynada bir gizli cihan...

Ufku çepçevre ölüm servileri..."

Sandılar doğdu içinden bir an

O, uzun gözlu, uzun saçlı peri.

 

Bu hazin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.

 

Su çekilmiş gibi rü'ya oldu!..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayal alemi peyda oldu

Göçtüler hep o hayal alemine.

 

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç

Oradan gelmeyecekmiş dediler!...

MU
20.03.2008 17:07
#21

Veda Gazeli

 

Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler

Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler

 

Şükranla veda ettiğimiz câm-ı fenâya

Son pendimiz ahlâfa devam olsun erenler

 

Dünyada bu iksir ile mes’ûd olan ervah

Ukbâda da sermest-i müdâm olsun erenler

 

Câizse harâbât-ı ilâhîde de her şeb

Yârân yine rindân-i kirâm olsun erenler

 

Tekrar mûlâki oluruz bezm-i ezelde

Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler

 

 

neşve: neşe, sevinç

câm: kadeh, ayna, kalp, gönül

pend: nasihat, öğüt

ahlaf: halefler, sonradan gelenler

ervah: ruhlar

sermest: sarhoş

müdam: daima, sürekli olarak

harabat: maddi varlıkta fani olma, iradesi dışında marifet ve irfan zuhur eden kişi

şeb: gece

rindan-ı kiram: ulu, asil, soylu, şerefli (rindler)

mûlâki olmak: kavuşmak, buluşmak

rindan: rindler

rind: gönül eri

GE
23.03.2008 13:33
#22

Ufuklar

 

Ruh ufuksuz yaşamaz.

Dağlar ufkunda mehabet,

Ova ufkunda huzur,

Deniz ufkunda teselli duyulur.

Yalnız onlarda bulur ruh ezeli lezzetini.

Bu ufuklar avutur ruhu saatlerce, fakat

Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık.

Ruh arar kendine bir ruh ufku.

Manevi ufku pek engin ulu peygamberler

- Bahsin üstündedir onlar-lakin

Hayli me'ud idiler dünyada;

Yaşıyorlardı havarileri, ashabiyle;

Ne ufuklar! Ne güzel ruh imiş onlar! Yarab!

 

Annemin na'şını gördümdü;

Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle,

Acıdan çıldıracaktım.

Aradan elli dokuz yıl geçti.

Ah o sabit bakış el'an yaradır kalbimde,

O yaşarken o semavi, o gülümser gözler

Ne kadar engin ufuklardı bana;

Teneşir tahtası üstünde o gün,

Bakmaz olmuşlardı artık bu bizim dünyaya.

 

Yaşıyan her fani

Yaşıyan ruh özler,

Her sıkıldıkça arar,

Dar hayatında ya dost ufku, ya canan ufku.

RI
21.09.2008 15:30
#23

Rüya gibi bir akşamı seyretmeye geldin

Çok benzediğin memleketin her tepesinde.

Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,

İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.

 

Irkın seni iklimine benzer yaratırken,

Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış,

Târihini aksettirebilesin diye çehren,

Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış.

 

Özellikle son kıta sanki 500 yıllık tarihimizin özeti,

Üstad Yahya Kemalı rahmet anlıyorum..

HE
13.10.2008 22:05
#24

RİNDLERİN HAYATI

 

-Halide Edib'e, sanatta ve fikirde ulvî varlığına derin hürmetle.

 

Bazen kader, gelen bora hâlinde zorludur ;

 

Dağlar nasıl bakarsa siyâh ufka öyle bak.

 

Ba'zan da cevreden nice bir âdem oğludur,

 

Görmek değil düşünmeğe bigâne kal! Bırak!

 

 

Dindâr adam tevekkülü, rikkatle, herkese

 

İsa'yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.

 

Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise

 

Rind'in belâya karşı kayıtsızlığındandır.

EH
04.12.2008 17:27
#25
Veda Gazeli

 

Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler

Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler

 

Şükranla veda ettiğimiz câm-ı fenâya

Son pendimiz ahlâfa devam olsun erenler

 

Dünyada bu iksir ile mes’ûd olan ervah

Ukbâda da sermest-i müdâm olsun erenler

 

Câizse harâbât-ı ilâhîde de her şeb

Yârân yine rindân-i kirâm olsun erenler

 

Tekrar mûlâki oluruz bezm-i ezelde

Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler

 

 

neşve: neşe, sevinç

câm: kadeh, ayna, kalp, gönül

pend: nasihat, öğüt

ahlaf: halefler, sonradan gelenler

ervah: ruhlar

sermest: sarhoş

müdam: daima, sürekli olarak

harabat: maddi varlıkta fani olma, iradesi dışında marifet ve irfan zuhur eden kişi

şeb: gece

rindan-ı kiram: ulu, asil, soylu, şerefli (rindler)

mûlâki olmak: kavuşmak, buluşmak

rindan: rindler

rind: gönül eri

 

 

En son rind diyebileceğimiz şahsiyet.Arkadaşları anlatır; hergün alkol tüketirmiş ama çok dindarmış Cumhuriyet kuruldugunda karsı bir şiir yazmış, bu şiirde rindliğini gösteriyor, birde Aşık Veyselle yine bir içki meslisinde anıları var.Onu da sonra anlatırım(Lütfen mutassıblık damarlarınız kabarmasın, onların itikadı öyleydi yargılamayın itikadlarından ötürü)

ME
05.12.2008 18:01
#26

Hem alkol tüketip hem dindar nasıl olunuyor? Günahkarmış ama hâlinden de memnun değilmiş, düzelmek ve değişmek, İslama uygun yaşamak (?) istiyormuş diyelim bari.

EH
06.12.2008 00:29
#27
Hem alkol tüketip hem dindar nasıl olunuyor? Günahkarmış ama hâlinden de memnun değilmiş, düzelmek ve değişmek, İslama uygun yaşamak (?) istiyormuş diyelim bari.

Bunu cemaatlerden aldığınız islam eğitimiyle anlıyamazsınız hele Hakkın dinini bir Rejim(!9 olarak görürseniz asla anlayamzsınız, bu dediğimiz rindliktir, çok ayrı bir akımdır ha yanlış akımdır ama yiğit bir akımdır, şuanın softa zahircilerindende 100 kat dindardır bence, Hz. Nur-ı Yezdan "Aleyhi ve Alihisselam" efendimize naatlar yazmışlar, Şah-ı Merdan "Aleyhirrıdvan" Efendimizden feyzler dilemişler, Aşk yolunda ise Nesimi Hazretlerinin açtığı Mecazi aşkdan İlahi aşka varma yolunu benimsemişlerdir,Asla Şeriata uymadıkları konulara kulp takmamışlardır, zaten içki konusu hariç bir konu yoktur Yolalrı yanlıştır kabul ama İnşaallah Hakk Teala Onları Bu aşkın Rasulullah "Aleyhi Ve Alihisselam" ve Pîran-ı Kîram "Kuddise Sirruh" sevgilerinden ötürü afv eder onları.

VA
26.12.2008 02:14
#28

İSTANBUL'UN FETHİNİ GÖREN ÜSKÜDAR

 

 

Üsküdar, bir ulu rü'yayı görenler şehri!

Seni gıpta ile hatırlar vatanın her şehri.

 

Hepsi der: "Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?

Bizim İstanbul'u fethettiğimiz mutlu günü!"

 

Elli üç gün en mehâbetli temâşâ idi o!

Sanki halkın uyanık gördüğü rü'yâ idi o!

 

Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hatırâdan;

Eli üç günde o hengâme görülmüş buradan;

 

Canlanır levhası hâlâ beşer ettikçe hayâl;

O zaman ortada, her saniye gerçek bir hâl.

 

Gürlemiş Topkapı'dan bir yeni şiddetle daha

Şanlı nâmıyle 'Büyük Top' denilen ejderha.

 

Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,

Karadan sevk edilen yüz gemi geçmiş Halic'e;

 

Son günün cengi olurken ne şafakmış o şafak,

Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,

 

Görmüş İstanbul'a yüzbin meleğin uçtuğunu;

Saklamış durmuş asırlarca hayâlinde bunu.

RE
24.03.2009 20:34
#29

OK

 

Yavuz Sultan Selim Han ' ın önünde

Ok atan ihtiyar Bektaş Subaşı,

Bu yüksek tepeye dikti bu taşı,

O Gazi Hünkar' ın mutlu gününde.

 

Vezir, molla,ağa,bey takım takım,

Güneşli bir nisan günü ok attı,

Kimi yayı öptü,kimi fırlattı,

En er kemankeşe yetti üç atım.

 

En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü.

Titrek elleriyle gereken yayı,

Her yandan bir merak sardı alayı,

Ok uçtu, hedefin kalbine düştü.

 

Hünkar dedi :" Koca! Pek yaman saldın!

Eğerçi bellisin benim katımda,

Bir sır olsa gerek bu ilk atımda,

Bu sihirli oku nereden aldın?"

 

İhtiyar,elini bağrına soktu,

Dedi ki :"İstanbul muhasarası bitti

Başlarken aldığım gaza yarası

İçinden çektiğim bu altın oktu!"

AD
24.03.2009 23:40
#30

4-5 sene evvelinde, bir edebiyat dergisinde, Yahya Kemal'in şiirlerindeki anlatım bozuklukları diye bir yazı okumuştum.

 

Aklımda kalanıyla,

 

"Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol"

 

dizesinde,

 

"hiç yolcusu yokmuş gibi" demek yerine "yolcusu hiç yokmuş gibi" dizesi, edebi bakımdan daha doğru olacaktı, diye görüş bildirmişlerdi.

 

 

Diğer bir örnekte,

 

"Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan"

 

dizesinde,

 

şimşeğin, kendileri mi yoksa semtin mi olduğu belirsizleşmiş, bu yüzden anlatım bozukluğu olmuş, doğrusunun ise

 

"Bir semte şimşek gibi atıldık yedi koldan"

 

olacağını yazmışlardı.

 

 

Birkaç tane daha örnek vardı fakat başta da dediğim gibi aklımda kalanı bu kadarla sınırlı.

 

Yorum sizin...

HA
24.03.2009 23:52
#31

Eklemek isterim ki Yahya Kemal (Şiirlerini ve dehasını kitaplık hacme dökmemek gibi bir hata yapmıştır) öz şiir anlayışında son noktaya yakındır. Dili Üstad kadar değildir zira Üstad Hazretleri kusursuz bir dil kullanmıştır. Buna rağmen Yehya Kemal'e ulaşmak çok çok zordur ve günümüz kırıntı eleştirmenleri ulaşmayı değil eleştirmeyi dahi akıllarından geçirmemelidir. Yukarıda ki bahsedilen yanlışlıklar öz şiir anlayışına bağlı Yahya Kemal için önemli değildir çünkü önemli olan musiki ve kelimeler arası ses akışıdır. Ahengi daha ön plandadır bu şairin...

Selametle gönüldaşlar.

ŞE
25.03.2009 23:03
#32

Hocam kendim bizatihi aruzla uğraşmaktayım Yahya Kemale laf edenler birkere aruzla sade şiir yazsınlarda görelim, bir çok yabancı kelime kullanırken dahi anam ağladı o kadar zor birşeyki Türkçeyle aruzlu yazmak ve mana derinliğini yakalamk Yahmya kemal nasıl olduysa Aruzla bu kadar sade yazabilmiş bu onun zekasını anlatan birşey olsa gerek aruzla bu sadelik koalysa yazın!Ayrıyetten anlatım bozukluğu olsa bile gibi sadece devrik cümle bunlar aruza uydurmak içindir o şekilde kolaysa siz uydurun bakalım aruza!

PO
29.03.2009 12:11
#33

arkadaşlar niye insanların sanatlarını, eserlerini, felsefesini eleştirmiyoruzda

onların günahlarıyla uğraşıp duruyoruz? herkesin işlediği günah kendi boynuna

bizi alakadar etmez. televole mantığıyla da eleştri yapılmaz

ehli kalender arkadaşada bir noktada katılıyorum

klasik cemaat mantığıyla yetişmiş arkadaşların objektif

mantaliteyle bu insanları eleştirebileceğine inanmıyorum

ŞE
29.03.2009 15:31
#34

Hocam Aruz işine girdikten sonra modern şiirden ve bunu yazanlara Şair diyenlerden adeta soğudum.Yav Aruzla yani 2 notadan oluşan şiir besteleme sanatıyla 2 beyti anam aglıya aglıya 1 saatte yazıyorum(mehmet Akif bile bir beyti yarım saatte yazarmış) bu modern şairler hiç uğraşmadan aklına geleni yazıyor bir kafiye dahi yok ve önüne gelen bunu beğeniyor nedir bu ya! Modernliğin naptıgını çok iyi görüyorum lise talebesiyim modernlik pisliğinin marifetleri heryerde görülüyor demekki neymiş bir milletin kültürünün iyisini alsan kötüsüde istemesende gelirmiş, yapılcak iş tamamen silmek o kültürü ama nerde.....

RE
29.03.2009 15:39
#35

SELAMÜN ALEYKÜM ARKADAŞLAR

ben bu konuda YAHYA KEMAL İN bir söznü hatıltmak istioyrum .o kendisi için 'KÖkü mazide olan bir atiyim ' der

BE
08.04.2009 17:11
#36

VUSLAT

 

 

 

Bir uykuyu cânanla berâber uyuyanlar,

 

Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar,

 

Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamânı,

 

Görmezler ufuklarda, şafak soktuğu ânı...

 

Gördükleri rü'yâ ezelî bahçedir aşka;

 

Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgârı başka.

 

Bülbülden o eğlencede feryâd işitilmez;

 

Gül solmayı; mehtâb, azalıp gitmeyi bilmez...

 

Gök kubbesi her lâhza, bütün gözlere mâvi...

 

Zenginler o cennette fakirlerle müsâvi;

 

Sevdâları hulyâlı havuzlarda serinler,

 

Sonsuz gibi, bir fıskıye âhengini dinler.

 

 

 

 

 

 

 

Bir rûh, o derin bahçede bir def'a yaşarsa

 

Boynunda onun kolları, koynunda o varsa,

 

Dalmışsa, onun saçlarının râyihasıyle,

 

Sevmekteki efsûnu duyar her nefesiyle;

 

Yıldızları boydan boya doğmuş gibi, varlık,

 

Bir mû'cize hâlinde o gözlerdendir artık.

 

Kanmaz, en uzun bûseye, öptükçe susuzdur,

 

Zirâ, susatan zevk, o dudaklardaki tuzdur.

 

İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan,

 

Bir sır gibidir azcok ilâh olduğumuzdan.

 

 

 

 

 

 

 

Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.

 

Bir gün nereden hangi tesâdüfle gelirler?

 

Aşk, onları sevkettigi günlerde, kaderden

 

Rüzgâr gibi bir şevk alır, oldukları yerden.

 

Geldikleri yol, Ömrün ışıktan yoludur o!

 

Âlemde bir akşam ne semâvi koşudur o!

 

Dört atlı o gerdûne, gelirken dolu dizgin,

 

Sevmiş iki rûh ufku görürler daha engin,

 

Simâları her lahza parıldar bu zafirle;

 

Gök her tarafından, donanır meş'alelerle!

 

 

 

 

 

 

 

Bir uykuyu cânanla berâber uyuyanlar,

 

Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar

 

Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,

 

- Zâlim saat ihmâl edilen vakti çalar da-

 

Bir ân uyanırlarsa lezîz uykularından,

 

Baştan başa, her yer kesilir kapkara, zindan...

 

Bir fâciadır böyle bir âlemde uyanmak...

 

Günden güne, hicranla bunalmış gibi, yanmak...

 

Ey talih! Ölümden ne beterdir bu karanlık!

 

Ey Aşk! O gönüller sana mâl oldular artık!

 

Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et!

 

Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!

KU
27.04.2009 14:06
#37

Dönülmez Akşamın Ufkundayız

 

dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç

bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç

cihana bir daha gelmek hayal edilse bile

avunmak istemeyiz, böyle bir teselli ile

geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

geçince başlayacak, bitmeyen sükûnlu gece

guruba karşı bu son bahçelerde keyfince

ya aşk icinde harab ol ye şevk icinde gönül

ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül

ah dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç.

SA
21.05.2009 15:02
#38

MOHAÇ TÜRKÜSÜ

 

Bizdik o hücumun bütün aşkıyle kanatlı;

Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.

 

Uçtuk mohaç ufkunda görünmek hevesiyle,

Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!

 

Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü;

Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.

 

Gül yüzlü bir afetti ki her pusesi lale

Girdik zaferin koynuna, kandık o visale!

 

Dünyaya veda ettik,atıldık dolu dizgin

En son koşumuzdur bu asırlarca bilinsin

 

Bir bir açılırken göğe son defa yarıştık

Allah'a giden yolda meleklerle karıştık

 

Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından

Gördük ebedi cedleri bir anda yakından

 

Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber

Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber

 

Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden

Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden!

ÜM
24.05.2009 12:20
#39

mohaç türküsü en sevdiğim şiirlerden birisi.allah razı olsun..

KU
06.08.2009 01:35
#40

Gelmek çün ikinci bir hayata.

Bir gün dönüş olsa âhiretten:

Her ruh açılıp da kâinata.

Keyfince semâda bulsa mesken;

Talih bana dönse, nâzikâne;

Bir yıldızı verse mâlikâne;

Bigâne kalır o iltifata,

İstanbul'a dönmek isterim ben.

BD
28.08.2009 04:01
#41

Büyük şairlerimizden olan Yahya Kemal'in özet biyografisi şeklinde tasarlanan aşağıdaki yazıda katılmayacağımız ufak noktalar olmakla birlikte şimdiye dek yapılan en net ve açık hayat hikayelerinden birisi olması dolayısıyla sizlere de fayda sağlayacağını düşünüyoruz.

Yahya Kemal Beyatlı

 

Büyük Türk şairi ve yazarı Yahya Kemal Beyatlı 2 Aralık 1884 tarihinde eskiden Osmanlı Devleti, bu gün Makedonya sınırları içerisinde bulunan Üsküp’te dünyaya geldi. Asıl adı Ahmet Agâh’tır. Babası Üsküp Belediye Başkanı Niş’li İbrahim Naci Bey, annesi divan şiirinin üstadlarından Leskofça’lı şair Galip Bey’in yeğeni Nakiye Hanımdır. İlk öğrenimini Üsküp’te özel Mekteb-i Edep’te tamamladı (1892-1895). Orta öğrenimini Selanik ve İstanbul Vefa idadilerinde tamamladı. Şehsuvar Paşa torunlarından olduğu için Şehsuvar kelimesi ile aynı anlama gelen Beyatlı soyadını aldı.

 

İstanbul’da tanıştığı Şekip Bey isimli Paris’ten gelmiş ve zabitlikten ayrılmış bir gencin teşvikiyle Paris’e gitti (1903). Paris’e gidişi II. Abdülhamit baskısından bir kaçış olduğu halde, orada siyasi faaliyetlere katılmayarak sanat çevrelerinde kendini yetiştirdi. Paris’te Jön Türklerle yakınlıkları oldu. Ahmed Rıza, Sami Paşazade Sezai, Prens Sebahaddin, Abdullah Cevdet’i burada tanıdı. Abdullah Cevdet’in tavsiyesiyle Meaux Koleji’nde yatılı öğrenci olarak bir yıl okudu. Burada Fransızcasını ilerlettikden sonra Ecole Libre des Sciences Politigues’e (Siyasal Bilgiler Fakültesi) girdi. Siyasi ve edebi çevrelerle ilişki kurarak devrin bir kısım yazar ve politikacılarını tanıdı. Orada sanat çevrelerinde kendisini yetiştirdi.

 

1912 yılında zengin bir sanat ve tarih kültürüyle dokuz yıllık bir süreden sonra İstanbul’a döndü. Dârüşşafakada tarih ve edebiyat öğretmenliği (1913), Medresetülvâizînde medeniyet tarihi okuttu (1914). İstanbul Darulfünununda medeniyet tarihi, batı edebiyatı tarihi, Türk edebiyatı tarihi dersleri verdi (1916-1919). Tedavi için bir süre Sofya’da (1921) bulundu. Milli Mücadele yılarında Ankara’ya gelerek Kurtuluş Savaşı kadrosuna katıldı. Buradaki Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nin baş yazarı oldu. Lozan’a giden barış delegeler kurulunda müşavir üye olarak görev yaptı (1922). Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne II. Dönem Urfa milletvekili olarak girdi (1923-1927). Türkiye - Suriye sınır tesbit komisyonunda önemli çalışmalar yaptı (1925).Varşova (1926), Madrid (1929), ortaelçiliklerine tayin edildi. Madrid’deki görevine ek olarak Lizbon elçiliği işlerini de yönetti (1931). Yozgat (1933-1935), Tekirdağ (1935-1942) ve İstanbul (1943-1946) milletvekiliklerinde bulundu. Pakistan büyükelçiliğinden (1947-1948) sonra 1949’da emekliye ayrılarak yurda döndü.1949 yılında “Hayal Şehir” şiiri ile İnönü Sanat Ödülü’nü aldı.

 

Yahya Kemal Beyatlı hiç evlenmedi. Ömrünün kalan kısmını İstanbul’da Park Otel’in kendisine ayrılan bir dairesinde dostları ve hayranları arasında geçirdi. 1 Kasım 1958’de Cerrahpaşa Hastanesinde öldü. Vasiyeti gereğince ve özel izinle ertesi gün Rumelihisarı Mezarlığı’na gömüldü.

 

Ölümünden sonra İstanbul’da Yahya Kemal’i Sevenler Derneği ve Yahya Kemal Enstitüsü kuruldu (1958).Daha sonra Yahya Kemal Müzesi açıldı (1961). Beşiktaş’taki Barbaros Serencebey Parkı’na heykeli dikildi.

 

Şiire küçük yaşlardan itibaren ilgi duydu. İlk gençlik şiirlerinde “Esrar” mahlasını kullandı. Bu şiirleri Âgâh Kemal imzasıyla İrtika (1902 ) ve Ma’lûmat (1903) dergilerinde yayımlandı. Bazı şiirleri okul kitaplarında yer aldı. Yeni mecmuada “Bulunmuş Sahifeler” adı altında çıkan şiirleriyle (1918) daha geniş çevrelerce tanındı. Bu yıllarda Recâizâde Ekrem’i, Abdülhak Hamid’i, Muallim Nâci’yi ve Ziya Paşa’yı okuduğu gibi eski divanları da inceledi araştırdı.

 

Tanzimat Dönemi sorasında gelen şairlerimiz arasında “Öz şiir” anlayışının en güçlü temsilcisi Yahya Kemal Beyatlı’dır. Şiirde Muallim Naci’yi örnek aldı. Onun şiirlerine nazirelerde bulundu. Edebiyatıcedide şiirinden etkilenerek güzel örnekler verdi. Ayrıca Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin ile bu dönemde öz şiirin başarılı temsilcisi Ahmet Hamdi Tanpınar’dan da etkilendi.

 

Paris’te bulunduğu süreçte bazı Fransız şairleriyle tanışma olanağını buldu. Jean Morés, Charles Baudelaire, Paul Verlaine gibi sanatçıların eserlerinde gördüğü ölçü, biçim ve titizliklerinden etkilenerek kişiliğinin gelişmesini sağladı. Fransız sembolistlerinin “öz şiir” anlayışına uygun “halis şiir” düşüncesine bağlandı. “Derunî ahenk” anlayışı üzerinde titizlikle durdu. Fransız şiiriyle yakın ilişkileri onun Türk şiirine yeni bir bakış açısı kazandırmasını sağladı.

 

Eski kuşak sanatçılarıyla yeni kuşak sanatçıları arasında aruz – hece tartışması kızıştığı dönemde Yahya Kemal Beyatlı aruz vezni ile şiir yazmasına karşın hece ile yazan şairlerin yanında yer aldı. Kendisinin hece vezni ile yazdığı tek şiiri “Ok” şiiridir.

 

Şair şiirlerini uzun zaman dilimlerinde Dergâh, Şair, Büyük Mecmua, Tavus, İnci, Nedim, İnsan Akademi, İstanbul, Aile, Fotomagazin, İstanbul Haftası gibi dergilerde Akşam, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yayımlandı.

 

Yahya Kemal Beyatlı şair, yazar, bürokrat ve siyaset adamı olarak kültür, düşünce ve edebiyat hayatına geleneksel kalıplarda değişik bir soluk getirdi. Yazdığı şiirlerinde kelimeleri üstün bir maharet ve ustalıkla kullanan ender şairlerimizdendir. Türkçeyi mısralarına birer musiki notası gibi işlemiştir. Şairliğinin yanında iyi bir düzyazı ustasıdır. Peyami Gazetesi’nde fıkraları, sohbetleri ve makaleleri Süleyman Sadi veya S.S. imzasıyla yayımlanmıştır.

 

ESERLERİ

 

Yahya Kemal Beyatlı, sağlığında eserlerini kitap olarak biraraya getirememiş, ölümünden sonra gazete ve dergilerde dağınık halde kalan şiir ve yazıları İstanbul’da kurulan Yahya Kemal Enstitüsü tarafından toplanarak 13 seri kitap halinde yayımlanmıştır.

Şiir Kitapları

1. Kendi Gök Kubbemiz (1961) : Yahya Kemal Beyatlı’nın yapı ve şekil bakımından sade Türkçe’yle biraraya getirilen eseridir. “Kendi Gök Kubbemiz”, “Yol Düşüncesi” ve “Vuslat” başlıkları altında üç başlıkta toplanmıştır.

2. Eski Şiirin Rüzgarıyla (1962) : Divan şiirini yaşatma düşüncesine yönelik tamamı klasik tarzda yazılan şiirlerden oluşmaktadır.

3.-4. Rubâîler ve Hayyam Rubâîlerini Türkçe Söyleyişi (1963) : İki rubâî kitabı bir aradayayımlanmıştır.

5. Bitmemiş Şiirler (1976) : Bu kitabında şairin bitmemişyarım kalmış şiirleri ve tasarıları toplanmıştır.

 

Düzyazı Kitapları

 

1. Aziz İstanbul (1964) : İstanbul hakkında çeşitli tarihlerde çıkan yazılarıdır.

2. Eğil Dağlar (1966) : Milli Mücadele yıllarında gazete ve dergilerde yazdığı yazılardan meydana gelmiştir.

3. Siyasi Hikayeler (1968) : Osmanlı tarihinden alınmış saray etrafında anlatılan siyasi konulu hikayelerdir.

4. Siyasi ve Edebi Portreler (1968) : Yahya Kemal’in, Tanzimat sonrasının 20 Türk edebiyatçı, devlet adamı ve politikacısı hakkındaki düşünce ve gözlemlerinin toplandığı ve o devrin çeşitli olaylarına açıklık getiren bir kitabıdır.

5. Edebiyata Dair (1971) : Eski Türk Edebiyatı konusunda gazete ve dergilerde yayımlanan şiir, vezin, kafiye, eleştiri, tiyatro ve memleket edebiyatı konulu yazılar yer almaktadır.

6. Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım (1973) : Yahya Kemal Beyatlı’nın doğduğu, yetiştiği, olgunlaştığı ve şahsiyetinin kazandığı çevrede geçen önemli olayların, hatıraların anlatıldığı dört bölümden oluşur.

7. Târih Musâhabeleri (1975): Yazar, bir edebiyatçının Osmanlı tarihine nasıl bir gözle bakması gerektiği konusunun en güzel öreneklerini vermiştir.

8. Mektuplar – Makaleler (1977) : Yahya Kemal’in bu kitabında mektupları, makaleleri, hatıraları, sohbet yazıları ve konferansları yayımlanmıştır.

 

Kaynak: http://makale.mkutup.gov.tr/cgi-bin/WebObj...7OFqpItp0/1.3.1

BI
29.06.2010 05:39
#42

Herkes birşeyler söylemiş. Ben de söyleyeyim birkaç bir şey müsaade buyurursanız.

 

Yahya Kemal Beyatlı en sevdiğim şairlerdendir. Mehmet Akif Ersoy gibi o da vatan, millet ve din aşığı bir insandır.

 

Her şiiri bir musiki cümlesi gibidir. Mesela üstadın şiirleri genelde bestelenmiştir ve bu bestelerin hiçbiri de kötü değildir. Mesela, Aheste Çek Kürekleri eseri, Münir Nurettin Selçuk tarafından Uşşak makamında, gazel formunda bestelenmiştir. Yine, Veda Gazeli adlı eser, Uşşak Makamında, Dede Süleyman Ergüner tarafından bestelenmiştir.

 

Size bir sorum daha olacak arkadaşlar. Aruz veznini bilmiyorum. Yazmaya çalıştığım şiirler hece ölçüsüyle. Lakin aruzda nedense daha çok eski kelimeler kullanılıyor ve ben bunları anlamakta güçlük çekiyorum.

 

Mesela, "Ağuşu nevbaharda habidedir cihan, Sürsün sabahı haşre kadar, ab uyanmasın..." ne demek?