Hakan ALBAYRAK
14 Mayıs 2005
Vietnam’da ağır bir yenilgiye uğramışlardı…
İran’da kıyasıya aşağılanmışlardı…
Beyrut’tan tekme-tokat kovulmuşlardı…
Felaketler üst üste gelmiş, Amerikalıların boynu büküldükçe bükülmüştü.
Kendilerine güvenmiyorlardı artık.
“Hangi işe elimizi atsak yüzümüze-gözümüze bulaştırıyoruz” demeye başlamışlardı.
Ürkek, hatta korkak olmuşlardı.
Ülkenin onurunu kurtarma vaadi ile başkan olan Ronald Reagan, ‘Ne yapsak da boynu bükülen halkımızı titretip kendine döndürsek?’ diye kara kara düşünüyordu.
Sylvester Stallone “İlk Kan”la imdadına yetişti.
“İlk Kan” filmi, Amerikalıların yaralanmış gururuna pansuman oldu.
Arkasından gelen “Rambo” dizisi ise yarayı tamamen kapattı.
Sayısız sosyo-psikolojik araştırma, “Rambo” filmlerinin Amerikan halkı üzerinde ‘iade-i itibar’ etkisi yaptığını ortaya koyuyor.
Vietnam savaşının rövanşını beyazperdede alan Hollywood, bu “sanal” zaferle, Amerikalılara özgüvenlerini yeniden kazandırdı.
İmdi:
Bizim bir özgüven sorunumuz yok mu?
Halkımız, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’nın karşısında aşağılık kompleksine girmedi mi?
Bu aşağılık kompleksinden kurtulmak için sinema alanında ne yapıyoruz?
Bir zamanlar şöyle bir rivayet dolaşırdı ortalıkta:
“Amerika Türkiye’ye savaş açacakmış, fakat Cüneyt Arkın’ın ölmesini bekliyormuş…”
Cüneyt Arkın beyazperdede küffârın çanına ot tıkardı.
Tek başına dev gibi orduları yenerdi.
Yenmek ne kelime?
Yerden yere çalardı onları.
Hazret-i Ali cenklerinden idmanlı olduğumuz için bunu hiç yadırgamazdık.
Cüneyt Arkın’ın kahpe Bizans’ı tek başına dize getirmesini makul karşılardık.
Dahası, kendimizi de Cüneyt Arkın gibi görür, elimize fırsat geçse Malkoçoğlu’nu aratmayacak destanlar yazacağımıza inanırdık.
En azından böyle bir hayalimiz vardı.
En azından hayal gücümüz vardı.
En azından özgüvenimiz vardı.
Kıbrıs savaşında bu özgüvenin (dolayısıyla Cüneyt Arkın’ın) çok faydasını gördük.
Ne kadar ezilmiş bir halk olursak olalım, ezik değildik.
Başımız dikti.
Hatırlıyorum; sene 1980; Develi İmam Hatip Lisesi’ne giden toprak yoldaki derenin oralarda bir yerde; 8-10 yaşlarında iki çocuk; biri öbürüne diyor ki: “Almanya ile harbe girsek kesin kazanırız.”
O zaman daha Özal başbakan değil.
Çağ filan atlamamışız daha.
“Türkiye’de Az Gelişmişliğin Tarihi”ni yazıyor aydınlarımız.
“Üçüncü Dünya”nın dibini bulmuşuz.
Ama öyle işte; “Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım” havasındayız.
Niye öyle?
Çünkü Cüneyt Arkın var.
Gel zaman git zaman, Cüneyt Arkın “out” oldu.
Kahramanlar istenmiyordu artık; kahramanlık “banal” ve “primitif” kaçıyordu.
Malkoçoğlu gitti, yerine Beyoğlu barlarında hayatın anlamını arayan entel-dantel bunalım tipleri geldi.
Bir de “Orta Direk Şaban” gibi “güleriz ağlanacak halimize” dedirten komik kahramanlar.
Kahramanın ancak komik olanı makbuldü.
Komik kahramanlara kimse özenmezdi.
Komik kahramanlar kimseyi motive etmezdi.
Komik kahramanlar kimsenin ruhunda fırtınalar estirmezdi.
Bu bir komploydu!
Komplo değilse bile, komplo olsa yeriydi!
O sarsılmaz özgüvenimiz fena halde sarsıldı.
Çağ atladık, dünyaya açıldık, “birinci lig”e yükselmenin eşiğine geldik, ama Tekfur’un kalesini başına yıkabileceğimize olan inancımızı yitirdik.
Tekfur’un kızını büyüleyebileceğimize de inanmıyoruz artık.
Ona Kelime-i Şehadet getirtmek şöyle dursun, mahallemizdeki apartman kilisesinin ailemize musallat olmaması için gardımızı alıyoruz.
Mevzi kazanmayı aklımızın ucundan bile geçiremiyoruz.
Elimizdeki üç kuruşluk mevzii tutmaktan öteye geçmiyor ufkumuz.
Niye?
Çünkü kahramanlarımız yok.
Gerçek kahramanlarımız olmadığı gibi, sanal kahramanlarımız da yok.
Bir Malkoçoğlu’muz, bir “Rambo”muz bile yok.
“Kurtlar Vadisi”ndeki Polat mı?
Büyük ülkemize dayatılan daracık alanın dışına çıkamayan, kısır döngünün içinde dönüp duran iyi niyetli bir kardeşimiz.
Surda bir gedik açamaz.
Halbuki bizim tam olarak buna ihtiyacımız var; surda bir gedik açmaya, sonra o gediği büyütmeye, sonra oradan geçip ülkemizi yeni ufuklara taşımaya…
Siyaset bu ihtiyacımızı karşılayamıyorsa, sinema karşılamalıdır.
Sinema öyle güçlü bir rüzgâr estirmelidir ki, siyaset de o rüzgâra kapılmalıdır.
Efsanevi “Çağrı” ve “Çöl Aslanı” filmlerinin yönetmeni Mustafa Akkad, “Selahaddin” ve “Fatih” projeleriyle İslam dünyası çapında böyle bir rüzgâr estirmeye talipti.
Türkiye’nin kapısını çaldı, yardım istedi, fakat…
Gelecek yazımızda konuya devam edeceğiz inşallah.