Salih Mirzabeyoğlu

Başlatan: hafakan Tarih: 25.08.2014 19:57 Cevap: 43

HA
25.08.2014 19:57
#1
Bu süreçte ortaya koyduğumuz eserler, zamanın ruhunu yakaladığımızın,
zamanın gayesine uygun yaşadığımızın misâli köşe taşları… Anlaşılıyorsa ne âlâ...
S.MİRZABEYOĞLU Milli gazete - 24/06/2013
******
bir inciyim saklı bu kabukta
çıkarım elbet gün ışığına
o gün belki yakın belki uzakta...
kıymetimi ne bilsin şimdiden avcı!
S. MİRZABEYOĞLU - YAŞAMAYI DENEME "KİM'in Romanı"

 

*****

Rüyâ gördüğünü hissediyordum
benim dualarımı anlatırdın kalkınca
rüyâda gibi yazdıklarımı bazen
susardım - tâbir ederdim çoğu zaman
ve ufka bakardım tekrardan
evimi özledim gerçek
ama o gerçek için zındandayım ben
yuva olsun diye bütün evler!
Herşey uykuda şimdi - deniz bile
sakın zındanda denizin işi ne deme!
dinle dinle nasıl inliyor
kederliyim seninle esmer sefire
ve kendime bile kızıyorum senin uğruna
savaşçının işinde eşi ne
yufkalaşmak yakışmıyor bana
döneceğim elbette döneceğim
ama tabutta ama dorukta
görevimin gereği bu benim
zındanda da olsam hep erim
hep böyle sürmeli duruşum duan
böyle olmalı senin!
Kendini fazla koruyan hastalanır
nihayet fazla özenden
bilirsin kendimi esirgemem ben
benim gibi kardeşlerimle ufukta
hep ufukta hep ufukta!
Salih Mirzabeyoğlu - Münşeat
HA
26.08.2014 10:38
#2

- "Herşeyin sonsuza kadar birbirleriyle irtibatlı olduğu bir kâinatta, bütün şuurlar da birbirleriyle bağlantılıdırlar. Görünüşlerimiz ne olursa olsun, bizler sınırları olmayan varlıklarız; insanoğlu, şuurun derinliklerinde tektir..."

Salih Mirzabeyoğlu - Berzah, Sayfa:42,

*****

"Allah, kişinin ahlakını, kalb esrarının alâmeti kılmıştır. Kalbinde İlahi esrardan eser bulunanın ahlakı güzel olur. Böylesi, Allah 'ın bütün mahluklarına karşı en iyi ahlakla hareket eder."
Salih Mirzabeyoğlu (Ölüm Odası -sayfa.262)

*****

 

HA
27.08.2014 11:42
#3

-----Üstad Necip Fazıl'dan Salih Mirzabeyoğlu'na;-----

"Elime daha erken geçseydin...Benim daha dinç olduğum bir zamanda...Ama bir şey farketmez; bu işler böyle oluyor! Elime bir genç geçti, Pîr geçti; kendi geldi! İnşallah seni ben yetiştireceğim ! ..
Çok şükür özlediğim gencimi, dostumu gördüm...Eğer Abdülhakîm Arvasî Hazretleride görse, daha da iyi olurdu ama, olsun!"
*****
HA
28.08.2014 10:55
#4

"Allah’a inanmak… Allah’a resûlü’nün getirdiği yoldan inanmak… Allah’a inanmanın hakikati, Allah Sevgilisi’ne imânla mümkün… İmân gözüyle bütün iş ve hareket şubelerinin birbirleriyle olan nisbet ve derecelerini, yani “tutarlı bütün” şuurunu kaybetmeksizin kendi özellikleri çerçevesinde tüttürmeleri gereken metod ve muhteva ölçüsü şu:

 

— “Biricik taktik ve diyalektik olarak, Allah ve Resûlü’ne hakikat dedikleri mevhumelerden değil, bizzat hakikati Allah ve Resûlü’nün emirleri terazisinde tartanlardan olacaksın! Mantık üstü mantığın şu olacak: Doğruyu mu istiyorsun?.. Allah ile Resûlü’nün bildirdiği!.. Güzeli mi istiyorsun? Allah ile Resûlü’nün gösterdiği!.. İyiyi mi istiyorsun?.. Allah ile Resûlü’nün öğrettiği!.."

S. Mirzabeyoğlu

Hakikat-i Ferdiyye s:37

HA
30.08.2014 12:34
#5

Yoktayım...

Gecenin bir yarısı
Ser serî bal arısı...
Çileden çıktı demek
Sebeb tutmaz zemberek
Külfetsiz boşluktayım
Kim sorarsa yoktayım

Nizamîye vak’ası
Gözde gönül ağrısı
Bala karıştı petek
Ölüm sırtımda gömlek
Fikrimce bolluktayım
Bir garîb ufuktayım

Sularda deniz kızı
Varlığı kadar sessiz
Kalsın sözün yaldızı
İçim efkârı engiz
Gül kokan soluktayım
Kim sorarsa yoktayım

Salih Mirzabeyoğlu

1609704_694418197274147_6590794350810147

 

HA
01.09.2014 12:57
#6

Aşkta kavuşulunca aşk biter, kavuşulmayınca ömür boyu ağlanır.İkiside teselliden uzak.. s.m

*****

bu bir süreç - canım acıyor yine
ama burada kalmalıyım
şehrin curcunasındansa
boğsun beni bu sükûnet
s.mirzabeyoğlu
HA
03.09.2014 14:14
#7

Zulüm, bir şeyi lâyık olduğu yerin gayrına koymak......

Büyük İslam velisi şöyle diyor: - "Hakkı anacak yer gönüldür; ona Hakka gayrı olanı koymak zulümdür!"

Ne için yaratıldık ve gönlümüzü nelerle dolduruyoruz... İşte bütün mesele!.. S. mirzabeyoğlu

HA
03.09.2014 16:19
#8

10628172_696000173782616_230576634206924

 

"Şah damarımdan gelir en kanlı kahkaha
yalvarmayı sevmediğim gibi
bilirsin acındırmayı da sevmem!"

s.m

Münşeat S: 31

03.09.2014 18:39
#9

Çıktığından beri ses seda yok sanki. Dava ne zaman neticelenecek bilginiz var mı?

HA
03.09.2014 19:45
#10

sevgili mütereddid dava hakkında bilgim yok. fakat , 16 yıl var....dile basit gelen. !. bu süreçte unutturulmaya çalışılan, görmezden gelinen , acı ,ızdırap, adaletsizlik, ve işkence ile dolu .... özlem ve çekilen hasretlikte cabası olsa gerek....16 yıl düşünsenize....

uzun bi süre daha gündemde olmaz sanırım

HA
04.09.2014 10:00
#11

image001209.jpg

HA
08.09.2014 20:02
#12

Hani bazı ahmakların gaflet derecesini gösteren bir söz vardır: : "Dünya'ya bir kere geldik!"... Hazcılığın dövizi bir söz!.. Oysa adam, dünya'ya bir kere gelmekten dolayı "zaman israfı" içinde olunmaması gerektiğini anlamaz!...

S.Mirzabeyoğlu
Adımlar s: 11

HA
09.09.2014 11:12
#13
Mirzabeyoğlu hakkında mahkemenin şok kararı

Mahkeme, Salih Mirzabeyoğlu'nun infazının devamına karar verdi.

mirzabeyoglu-hakkinda-mahkemenin-sok-kar

09 Eylül 2014 Salı 10:39

Yeni-akit

 

Kamuoyunda Salih Mirzabeyoğlu olarak bilinen yazar Salih İzzet Erdiş hakkında Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde "Hükümlü ve Tutukluların Ayaklanması, Kasten Yangın Çıkartma Suçu"yla ilgili görülmekte olan davada, daha önce "infazın durdurulması" kararı alan mahkeme, tekrar "infazın devamı"na karar verdi.

Daha önce yeniden hakkında yeniden yargılama kararı verilen Mirzabeyoğlu'nun infazı durdurularak tahliye edilmişti. 16 yıl cezaevinde yatan Mirzabeyoğlu'nun yeniden yargılanacağı davada "infazın devamı" kararı verilerek tekrar cezaevine gönderilmek istenmesi şaşkınlıkla karşılandı.

*******

yuhh yani ! ahiretini dünyaya karşılık satmış hangi nasipsiz müptezeldirki bu, onca yıl zulme uğraması yetmezmiş gibi tekrar içeriye alınması için çaba sarfediyor. Allah kahretsin_

 

HA
10.09.2014 10:21
#14


Mirzabeyoğlu için ‘Ağır’ karar

16 yıl cezaevinde suçsuz yere yattıktan sonra serbest bırakılan mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu için Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nden 3.5 yıl hapis kararı çıktı. Mirzabeyoğlu’nun avukatları bir üst mahkemeye itirazda bulundu.



mirzabeyoglu-icin-agir-karar-h1410291795


10 Eylül 2014 Çarşamba 08:18


Bu haber 1128 kez okundu.






Brifingli yargının ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezasına mahkum ettiği İBDA-C hareketinin lideri mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu için yeniden hapis kararı çıktı.


Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesi; Salih Mirzabeyoğlu hakkında “Hükümlü ve Tutukluların Ayaklanması, Kasten Yangın Çıkartma Suçu”yla ilgili tekrar “infazın devamı”na karar verdi. Salih Mirzabeyoğlu’nun 16 yıl cezaevinde kaldığı dava ile ilgisi olmayan yeni kararda istenilen mahkumiyet süresinin 3.5 yıl olduğu ifade ediliyor.


“BU GAYRİ HUKUKİ BİR DURUM”


Kararı değerlendiren Mirzabeyoğlu’nun avukatlarından Güven Yılmaz, yeniden yargılamaya karar verildiği için duruşma açılıp deliller toplandıktan sonra buna göre yeni bir karar verilebileceğini belirterek, “Bu gayri hukuki bir durumdur” dedi.


Güven Yılmaz, 29 Temmuz 2013 tarihinde mahkemeye yapılan müracaat ile Mirzabeyoğlu için yeniden yargılama kararı verildiğini hatırlatarak, “Bu karar neticesinde duruşma açılmasına, delillerin toplanmasına karar verildi. Ancak mahkeme sonra yeni bir heyet teşekkül etti ve bu yeni heyet duruşma açmaksızın dosya üzerinden böyle bir karar verdi” dedi.



HA
10.09.2014 10:34
#15

kimi annneler zinadan doğurur evlatlarını......

büyük adam etme niyetindedir tabiki yavrusunu, oğlusunu

ama mayası bozuktur adamın.... hastalıklı bir beyindir. makamı mevkisi olsada tımarhaneliktir. bakırköylüktür. hal böyle olunca bu akılsızlık bide haysiyetsizlikle birleşince

yaşlı anasının cemiyette kulaklarını çınlatır çınlatır durur yıllar boyu!

 

ELALARINI ELALARINI_

HA
11.09.2014 12:22
#16

NOKTA02.jpg

 

Savaş ve çarpışma kötümü?
Kötü olan kötüyle savaşmamaktır,
kötü olan kötüye yavşamaktır,
kötü olan kötünün savaşıdır!

s. mirzabeyoğlu

 

 

HA
12.09.2014 16:15
#17

mehmet.metiner-300x161.jpg

 

 

Mehmet Metiner, Salih Mirzabeyoğlu’na kurulan yargı komplosu ve kendisine yapılan işkenceleri dillendirdi.
16 yıl boyunca tek kişilik hücrede haksız şekilde içeride tutulduğunu söylediği Mirzabeyoğlu’nun Türkiye’nin derin felsefesini yazan bir mütefekkir olduğunu belirtti.
******
bu soruyu neden yüzlercesi hatta binlercesi sormaz acaba!!
birtek seninmi ağrına gitti sayın abim..... bi seninmi dikkatini çekti..... bi senmisin adaletsizliğe isyan eden....
bi senmisin o koca ADAMI gören.
birilerinin yürekleri kor olurken ......! diğer yandan kör olmuş yetkililer...... kör olmuş cübbeliler.....
herkes karanlığa küfrediyor!! sorsan o şöyle o böyle . alayı dümenden bir hikayeeeee.
tek kelime ile_ helal olsun metinere
TU
16.09.2014 01:18
#18

Roger Garaudy, Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl ve Graham Dunstan Martin’in eserlerindeki fikirlerden iktibas ve yorumlarımızla tarafımızca kurgulanmış bir ropörtaj:

 

Garaudy ile Kor Ateş

Bir Röportajın Hikâyesi

Kaç zamandır Bade ile onunla röportaj yapmak için çalışmalar yapıyoruz. Bu seferki röportaj yapacağımız kişi ise Roger Garaudy idi. Onun hayatı ilgimizi çekiyordu. Ama onunla röportaj yapmak için ne bir nâmımız ne de referansımız vardı. Yani onunla röportaj yapmak için hiçbir imkâna sahib değildik. Olmaması için o kadar sebeb var ki... Sadece bir defa telefona çıksa, bir defa sesini duyarsak olacak diye düşünüyorduk. Bunun olacağına dair inancımız tamdı. İmkânlara ulaşacak tükenmez bir imkânımız vardı, o da inancımız. Neyse…

O kadar aramamıza rağmen, aradan da bayağı bir zaman geçtiği hâlde ne dönen vardı ne de başvurduğumuz yerlerden bir cevab.

Evde beraber çalışıyorken birden telefon çaldı, açtığımızda kulaklarımıza inanamadık. Telefondaki hanım bizlere şunları söyledi: “Telefonu Garaudy’e veriyorum. Sizinle konuşmak istiyor.” Biz birbirimize baktık.

Ve o tarih kokan ses tonu, yanardağın lavları gibi insanı eritici o heyecanı… Telefonu ikimiz dinleyelim diye sesi dışarıya veren özelliğini açtık. Ve o: “Benimle röportaj yapmak için uzun zamandır insanüstü bir çaba sarf ettiğinizi duydum. Peki niçin?”

Peki niçin deyince ne cevab vereceğimizi şaşırmıştık. Evet, niçin? İçimi bir karamsarlık kapladı. Evet röportajı yapmalıydık. Hâlâ buna inanıyorduk ama bu sadece bir histen ve imândan ibaretti. Ve ekledi: “Ben kitablarımda zaten varım. Kitablarımın dışında ne arıyorsunuz?”

Bu üst üste sorulan sorular karşısında, üst üste yumruk darbeleri alan boksör gibi havlu atacaktım ki, Bade telefonu aldı ve Fransızca bir şeyler söyledi. Benim Fransızcam çatpattı. Bade sayesinde anlayabiliyordum. Neyse… Bade’nin söyledikleri sonrasında bir iki dakikalık bir sessizlik oldu.

Ben baygınlık geçirecek gibi oldum ve umutsuzca odama doğru yol aldım. Oturmuş düşünüyordum: Artık bu işi bırakmalıyım. Biz bu işin sadece oyun tarafındayız galiba. Bugüne kadar soru soran taraf hep bizdik, bize soru sorulunca apışıp kaldık. Demek ki biz, sorduğumuz sorulara aldığımız cevabları nerede kullanacağımızı bilmeyen insancıklardık. Evet, “ben bildiğimi niçin bilmeliyim” sorusuna yakınlaşmak için bu kadar röportaj ve bu kadar soru mu sorulmalıydı?

Kısa süre içinde aklımdan o kadar çok şey geçti ki… Derken Bade içeri girdi ve “kalk toparlan” dedi. Ben de aptalca şunu sordum: “Peki ama niçin?” Cevab verdi: “Garaudy kabul etti.” Ben yine “peki ama niçin” diye sorunca Bade güldü… Beni, yüzümü yıkamam için lavaboya gönderdi. Biraz rahatladıktan sonra odaya geri dönüp sordum:

- “Ne dedin de kabul etti?”

- “Batı bir medeniyet kurmanın peşinde… Ama bu kadar büyük bir medeniyetin çok küçük bir eksiği var; bu medeniyette insana yer yok, dedim ve ekledim: Siz buna alternatif bir sistemin gerekliliğinden bahsediyorsunuz, o zaman bu bahsettiğiniz sistemin bir model üzerinde müşâhede edilmesinin de bir gereklilik olduğunu gözden kaçırıyorsunuz, dedim.”

- “O ne dedi?”

- (Gülerek) “1-2 dakika sustu ve o eritici ses tonu ile, peki o zaman, ben size haber vereceğim, dedi ve kapattı.”

Biz de cevabın geleceği güne kadar hemen hemen tüm kitablarını aldık ve okumaya koyulduk. Bir yandan okuyoruz, bir yandan not alıyoruz. Aynı zamanda tartışıyoruz. Çünkü onun huzuruna boş çıkmak istemiyoruz.

Bade bana yüzünü dönerek:

- “Madem ondan çok şey almak istiyoruz o zaman çok şey sormalıyız. Soru sormak için de çok şey bilmeliyiz, soru sormanın eşiğine dayanmış bilgi birikimi… Anlıyor musun?”

- “Evet, anlıyorum.”

Yaklaşık iki hafta sonra telefon geldi ve yine aynı hanım şöyle dedi:

- “Sayın Garaudy şu şartlarla röportaj teklifinizi kabul edecek; kendi ifâdesiyle:

1. Görüntü alınmayacak,

2. Kayıt cihazını biz vereceğiz,

3. Röportajlarımız parça parça olacak, her görüşmemiz 15 dakika sürecek,

4. Eğer sorularınız bilindik şeylerin tekrarına düşülürse röportajı bitireceğim,

5. Ayrıca, benim Siyonistlerle olan mücadelemi az çok bilirsiniz. Güvenliğinizi sağlayacak gücüm yok.

Bunları kabul ediyorsanız bana adresinizi verin, nasıl ulaşacağınız bildirilecek, uçak biletleriniz gönderilecektir.”

Biz de adresi verdik. Zaten her şeyi baştan beri göze almıştık. Ama şunu itiraf etmeliyim ki, 5. şart ürperticiydi!

I. GÜN

Verdiği adresteyiz… Biri bizi alıp arabaya koyuyor. O kadar çok yerden geçiyor ki takib etmekte zorlanıyoruz…Neyse… Dönüp dolaşıp bir evin önüne geliyoruz. Kapı açılınca onu karşımızda görüyoruz. Sanki yıllardır tanışıyoruz gibi geldi, o kadar sıcak buldum. O yaşına rağmen mimikleri çok netti, bu yaşlarda vücudu sarkan balmumu adamlar nerde, Garaudy nerde… Sanki yüz ifâdeleri kaslarla değil de heyecanı ile, içindeki yangın ile ayakta duruyor…

Uzunca bir holden, önümüzde o, yürüyor ve geniş, ferah bir salonla karşı karşıya kalıyoruz… Duvarda asılı tek tablo gözüme çarpıyor: Gittikçe kaybolan bir spiral içinden dışarı fırlamış bir robot eli! Ve onun ileriye doğru uzanan işaret parmağında idam edilen bir insan.

Birbirine bakan üç koltuk, ortada bir masa ve yere serilmiş bir halı, o kadar… Masanın üzerinde saati andıran çok silik bir figür veya resim var yahud yapılırken böyle bir şey tesadüfen oluşmuş. Koltuklara oturuyoruz. Bizi öylesine bir nezaketle karşılıyor ki, kendimizi İngiliz kraliyet ailesi mensubu zannediyoruz. O bu düşüncelerimizi hissetmiş gibi “hoşgeldiniz Müslüman kardeşlerim” diyor. İliklerime kadar titriyorum.

Garaudy: “Buyrun beyler, başlayalım.”

Bade: “Efendim ilk önce beni çok etkilemiş olan ‘Entegrizm’ isimli kitabınızı birkaç cümle ile açıklamanızı isteyeceğim…”

Garaudy: (Hafifçe gülümsüyor) “Entegrizm, dogmatizm diyerek karşıdakini her türlü fikre, düşünceye, kültüre açık hâle getirdikten sonra, tüm bunları bünyeye mal edebilmenin NASIL’ına dair bir şey söylememenin veya söyleyememenin, bir doktorun kanser teşhisini koyduktan sonra ‘ama çaresi yok’ diyerek hastanın psikolojik olarak da çözülmesini ve daha çabuk ölmesini sağlamak anlamına geldiği de unutulmamalı. Peki bu kitabı niçin yazdım? Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin «tedavi olmak için önce hastalığın teşhisi gerekli» meâlindeki sözünün ışığında Entegrizm kitabına bakarsak; bir hastalığı teşhis ediyor oluşundan dolayı da çok mühim. Burada kimse artniyet arayıp, samimiyetimi sorgulamasın. Tüm dünya bir sistemsizliğin ve ‘yaşanmaya değer hayatı’ temin edecek sistemin gerekliliğini avaz avaz bağırırken, gökkubeyi zangırdatan bu feryat karşısında sessiz kalamazdım. Evet tüm bünyeleri sonuna kadar açma gayretine giriştim. Amacım, bu sistemi ortaya koyacak kişinin bu durum karşısında ‘ya ol ya öl’ ihtarını iliklerine kadar hissetmesini sağlamak ve onun motivasyon kaynağına odun taşımak.

Ayrıca öyle bir yere parmak bastınız ki, bu benim hayatım!”

Bade:“Efendim bu kitabtaki iddianız antidogmatik olduğunuzdur. Eski kitablarınızda da bunun üzerinde duruyorsunuz. Sanırım bu fikrinizin temel dayanağı «herşey değişir, yalnız değişme değişmez» fikri olsa gerek. Fakat bu değişme metafiziği, olayları diyalektik çarkının içine atarak ona istediği şekli verirken, kendisinin antidogmatik olduğundan nasıl bahsedebilir?”

Garaudy:“Bu sorunuz diyalektiğin tabiat ve tarihteki yerini tartışmaya açar ki, Sartre ile yaptığımız tartışma bunun üzerine. Kitabçık olarak da basılmıştı. Ayrıca dikkat etmişseniz, ben Marksist değil Müslümanım.”

Ben: “Peki efendim, aktüel nedir? İnsanların aktüel diye her gün haberlere, gazetelere, dergilere bakmalarını ne ile ve nasıl açıklarsınız?”

Garaudy: “Güzel bir soru… İlk soru ile de içiçe bir birliktelik arzediyor. Öncelikle, insanlar bu kadar bilgiyi biriktirip nerede ve nasıl kullanacaklar? Sadece olan olaylardan haberdar olmak amacı ile izleyen adam, sadece takib eden adamdır ve bir kedi de bu takibi yapabilir. Aktüelin peşinde koşturmakla ömür süren bir adam, o kadar…

Oysa her şeyin her ân değiştiği bir dünyada aktüel nedir, yarının hakkını bugünün bağrında bulmak nedir? İşte benim hayatım!

Bugün olanın yarın değişeceği idrakinden zerrece anlamayan ve aktüel ile ne yapılacağına dair en ufak bir bilgisi olmayan adam bunu ne anlasın! Ben ‘solmayan, pörsümeyen, eskimeyen yeni’nin peşinde ve ancak bunu yakalayınca ‘ben kimim’ sorusunun cevabını bulacak ve buna da ‘ben kimim’ sorusunun cenderesinden geçerek cevab vereceğimi umuyorum.

İlk soru ile içiçeliğini Lenin’in bir sözü anlatayım: «Materyalizm, bilimler tarihinde devir yaratan her büyük keşifle birlikte yeni bir biçim almalıdır.»

Bunu günümüzde materyalizm için söylemek çok gülünç. Çünkü bilimler tarihinde devir yaratan her büyük keşif materyalizmin temel prensiblerini berhava etti.”

Bu güzel sohbet esnasında çaylarımızı yudumluyoruz… O ânın büyüsüne kendimi kaptırmış olan ben, bildiğim veya bildiğimi sandığım her şeyi unutmuşçasına bir sükut içinde dinlerken Bade atılıyor.

Bade: “Efendim, zaten siz «umudun alacakaranlığından başka hiçbir şey göremediğim düşlerin dolaşık yollarından sonra, daha geniş bir âleme doğru yöneldim. Ona ulaşmak için amacımı değil, cemaatimi değiştirdim» diyorsunuz.

Garaudy: “Evet evet! Ben aradığını marksizmde bulamamış ve aradığının marksizmde olmadığını anlamış ve bundan dolayı da cemaatini değiştirmiş adamım. İşte bundan dolayı, komünizme 30 yıl hizmet vermiş olmaktan pişman değilim. Ben o zeminde amacımı savunandım.

Burada şu hikâyeyi anlatmadan edemeyeceğim: Mevlana Hazretleri Şems-i Tebrizî’nin aşkı ile yanıyor ve yana yana onu arıyor. Birgün yine böyle bir arayış esnasında yanına biri yaklaşıyor ve “Şems’i gördüm” diyor. Bunun üzerine Mevlana hırkasını çıkarıp veriyor. Mevlana’nın yanındakiler “efendim o adam yalancıdır, niçin böyle bir şey yaptınız?” diye sorunca, Mevlana, “bunu ben de biliyorum. Eğer doğruyu söyleseydi, değil hırkamı canımı verirdim” diye cevablıyor. Şimdi komünizm ADINA 30 yıl yapmış olduğum hizmetten niçin pişman olmadığımı anlatabildim mi?”

Ben: “Efendim, son iki dakikamız kaldı, toparlarsanız…”

Garaudy: (Saate bakıp derin bir nefes aldıktan sonra) “Toparlayayım: Bir zamanlar serdettiğim ve bugün bulanık olduğunu sezmiş olduğum şu fikirlerimle bitirmek istiyorum:

«Marksizm, prekritik (kritisizm öncesi), dogmatik bir felsefe değildir.

Tarihî bakımdan, felsefede, dogmatizm, bunu tarih dışı bir perspektif içinde yapmış olmasına rağmen, bu söze Kant’ın vermeye başladığı anlamda ‘kritik’ sözünün karşıtıdır. Sadeleştirmek için şöyle anlatalım: Felsefede ‘kritik’ görüş, realite üstüne her söylediğimizi söyleyen biziz düşüncesidir. Dogmatizm ise tersine, nesnelerin içine yerleşmiş olmak zannı yahud iddiasıyla bunlar üstünde mutlak gerçeği söylemektir. En tipik dogmatizm örneği, dinî dogmatizmdir: Yâni, dogmalar biçiminde, tanrı ilhamı ve mutlak, kesin gerçeği bildirmek. Bu sözleri söylemiş olanın insanlar değil de doğrudan doğruya tanrı olduğu kesinlemesi.»

Oysa bunları söyleyen de ben değil miyim? Unuttuğum bir şey olsa gerek; ‘yeterliliğe karşı aşkınlık’ felsefemi Maurice Blondel’den almadım mı? Burada bitirelim, bu ayrı ve çok netameli bir mesele…

Yalnız şunu da eklemeliyim: İslâm’ı araştırırken bir kudsî hadis beni içten içe sarıp sarmalamaya başladı ve bildiğim, gördüğüm ve söylediğim her şeyi yeni baştan ele almama sebeb oldu. Meâlen şu: «Bir kulu seversem eli ben olurum ve dili ben olurum.»”

Bizi kapıya kadar uğurluyor… Ben holde yürürken “başka bir gün için tarih vermeyecek mi?” düşüncesinin korkusu ile kendimle boğuşurken bir ses beni kendime getiriyor:

Garaudy: “Yarın yine aynı saatte. Bu sefer başka bir misafirimiz daha olacak!”

Büyük bir sevinçle ayrılıyoruz. Demek ki elimize yüzümüze bulaştırmadık… İşte bu mutlulukla otelin yolunu tutuyoruz; aklımızda da şu soru: Gelecek misafir kim?

II. GÜN

Sabaha kadar, konuşmaları belki binlerce defa kafamdan geçirdim. Anlamaya çalıştım… Bunları düşünürken öyle bir şey kazandım ki, bunu bugünkü röportajda göreceksiniz.

Tekrar aynı saatte, aynı yerden alınıyoruz…

Yine dolambaçlı yollar ve yine aynı evin önündeyiz.

Garaudy: (Kapıda karşılıyor, bugün daha sıcak karşılanıyoruz) “Hoşgeldiniz. Sizi tekrar gördüğüme çok sevindim.”

Bade: “Hoşbulduk efendim… Biz de öyle…”

Yine aynı holden içeri doğru gidiyoruz ve aynı tablo, aynı koltuklar ve aynı masa… Dünkü yerlerimize oturuyoruz. Dikkatimi çeken şey ise bir koltuğun fazla oluşu. Yine çaylar isteniyor… Ve o masum duruşu, samimiyet kokan edâsı ve beni ağlamaya sevkeden ses tonu ile:

Garaudy: “Buyrun!”

Bade: “Efendim, bugün bilgi ve hakikat meselesi üzerinde durmak istiyoruz, siz de kabul ederseniz. Şu veya bu teoriye göre bilginin tanımı bir tarafa, bilginin ne olduğu meselesini sorgulamak istiyoruz doğrudan. Böylece hem Marksizm’i değerlendirmek hem de dış yüzden biyografinizden ziyâde, ruh biyografinize sarkma amacı güdüyoruz.”

Garaudy: “Nedendir bilmem ama, biri bana ‘seni her şeyinle çözdüm’ derse, bu bende nefretin uyanmasına sebeb olur. Marksizm’e ters olan bu durumu hep yaşamışımdır. Sanki kendime bile kapalı olan bir tarafım mevcutmuş gibi hissetmişimdir hep.

Sanırım, mevzuyu bilginin kendi içerisinde bir bilinmeyen olduğu noktasına taşımak istiyorsunuz. Dün masa üzerindeki not defterinizde şu mısralar gözüme takıldı:

«yükselen gökdelen

sırları kemiren

her yerde bilinen

Peki ya bilinmeyen?»”

Tam bu esnada kapı çalındı ve içeriye orta boylu, temiz giyimli, elmacık kemikleri belirgin, öne doğru hafif kavis almış burunlu ve çukura kaçmış, hummalı elâ gözlü yakışıklı bir beyefendi girdi. Garaudy hemen kalkıp sarıldı ve bizi tanıştırdı.

Garaudy: (Misafiri göstererek) “Graham Dunstan Martin.” (Bizleri göstererek) “Bunlar da sana bahsetmiş olduğum gençler.”

Bizlere elini uzattı ve memnun olduğunu belirtti ve dördüncü koltuğa oturdu. Kısa bir hâlleşmeden sonra:

Garaudy: “Nerde kalmıştık?”

Ben: “«Sanırım mevzuyu bilginin kendi içerisinde bir bilinmeyen olduğu noktasına taşımak istiyorsunuz.» demiştiniz ve o esnada Sayın Martin geldi.”

Garaudy: “Evet hatırladım.”

Graham Dunstan Martin: “Bu mevzuda ben de birkaç şey söylemek istiyorum. Sonradan katıldığım bu sohbete nereden başlamam gerektiğini anladım sanıyor ve şunları söylemek istiyorum:

Polanyi’nin en orijinal fikri, biri zımnî diğeri açık iki biliş türü olduğudur. Bunları kısaca ve şimdilik kaydıyla açıklamak gerekirse; açık bilgi kelimelere aktarılabilen yahut bir şekilde de olsa çeşitli semboller hâlinde ifade edilebilen bilgi türüdür. Zımnî bilgi ise ne kelimelerle ne de sembollerle ifade edilebilir.

Bu bilgiyi göz önünde tutun, aklınızdan çıkarmayın, şimdi size hayalî bir deney anlatacağım. Bu deney Derek Parfit’e ait:

«Işınlayıcıya biniyorum. Daha önce Mars’a gitmiştim ama sadece eski metodu kullanarak ve birkaç hafta süren bir uzay gemisi yolculuğuyla olmuştu bu. Bu makine beni ışık hızıyla gönderecek. Tek yapmam gereken, yeşil ışığa basmak olacak. Diğerleri gibi ben de sinirliyim. Acaba çalışacak mı? Kendime karşılaşacağım söylenen şeyleri hatırlatıyorum. Düğmeye basınca şuurumu kaybedecek ve bir dakika kadar kısa bir süre sonra uyanacağım. Yeryüzündeki Tarayıcı beynimi ve vücudumu yokedecek, bu arada hücrelerimin geçirdiği bütün hâlleri kaydedecek. Sonra bu bilgiyi radyoyla nakledecek. Işık hızıyla yol alan bu mesajın Mars’taki Kopyacıya ulaşması üç dakika sürecek. Sonra bu, yeni maddeden, aynı benimki gibi bir beyin ve vücut oluşturacak. Uyanmam bu yeni beden içerisinde olacak.

Hernekadar bütün bunların olacağını düşünsem de hâlâ tereddüt içerisindeyim. Fakat bugün kahvaltıda karımın gülümseyişini hatırladığımda sinirlerim yatışır gibi oldu. O da bu tecrübeden geçmiş ve hiçbir problem yaşamamıştı. Düğmeye basıyorum. Tahmin ettiğim gibi şuurumu kaybediyor ve sonra tekrar kazanıyorum ama bu farklı hücre içerisinde oluyor. Yeni bedenimi kontrol ettikten sonra hiçbir değişiklik olmadığını görüyorum. Bu sabah traşında üst dudağımda oluşan kesik bile hâlâ orada.»

Bu hikâyeyi anlattıktan sonra, anlatmak istediğim asıl meseleye geçebilirim: Zımnî bilgi, açık bilgiye dönüştürülmekle kaçınılmaz olarak bozulur. Zira hakikat, donuk bir şekilde kavradığımız şey hakkında bile olsa, hakikatin bütünü olmadıkça hakikat değildir. Yukarıdaki deneyde de ışınlanmadan önce ve sonra bu bakımdan ‘herşey’ aynı ve ‘herşey’ anlatılmış değildir.”

Bade: (Heyecanlı bir ses tonu ile) “Kusura bakmayın, lafınızı kestim. Aklıma gelen bir şeyi paylaşmak istiyorum müsaadenizle. Okumuş olduğum bir kitabtan hatırımda kaldığı kadarıyla, mantığın «bir bilinmeyeni bir bilinene ircâ etmedir» şeklinde tarif edildiğini hatırlıyorum. Sizin anlattıklarınızdan hareketle; eğer dediğiniz şekilde zımnî ve açık bilgi ayırımını kabul edersek «bir bilinmeyenin bir bilinene ircâ edilişi» tarifi de düzeltilmeye ihtiyaç duyar. Çünkü bildiğimiz şey aslında bir “şey”in bize açık olan tarafıdır. Yani biz bir bilinmeyeni bildiğimizi sandığımız şeye ircâ ederken, aslında bize açık olan kısmı ile açıklıyoruz. Bu da teorilerin yanlışlanabilir oluşu meselesine çıkar.”

Graham Dunstan Martin:Tabiî ki hakikati «vak’a hakkında söyleyebileceklerimiz» olarak tanımlarsak, hakikatin açık olanla test edilebileceği iddiasında bulunabiliriz. Ancak, böyle bir iddia yersiz olacaktır. «Vak’a hakkında söyleyebileceklerimiz» kaçınılmaz olarak «gerçekte vak’anın kendisi» değildir.”

Garaudy:Anlatmış olduklarınızın materyalistleri ne kadar kızdırdığını ve bir ucuyla (gülerek) bana dokunduğunu itiraf etmeliyim. (Son noktayı koymak istercesine devam ediyor) Demek ki bu çerçevede ‘ifâde’, hakikat veya hakikatin bütünü hakkında her şeyi söyleme yeterliliğinden yoksundur.Eğer bildiklerimiz sadece ifâde ettiklerimizden ibaret olmuş olsaydı, bilmediğimize dair bilgimizin de mahiyetini bilmiş olurduk. (Mirzabeyoğlu gibi konuşuyor.) Ama hâlâ araştırmalar yapılıyor, bilimden, sanattan bahsediliyorsa, demek ki bilmediğimize dair bilgimizin yahud sezgimizin mahiyetini de bilmiyoruz. Zaten eğer bir teori zamanla zenginleşiyor ve değişiyorsa, bu onun mutlak olmadığını göstermez mi?”

Ben, kendini zengin bir sofrada bulan bir aç gibi hissediyor ve sadece yemekle meşgul oluyorum. Tek kelimeyi bile kaçırmamaya çalışıyorum.

Yine saatin tiktakları ile kendimize geliyoruz, müsaadesini isteyip tekrar otelin yolunu tutuyoruz. Otel odasında yatağıma uzanıyor ve düşünüyorum: nasıl olur; aklı bir azman gibi sağa sola saldıran, doymak kanmak bilmeyen bir çağlayan olan adam, şimdiki hâlinden bahsederken sadece “imân ve itaat” diyebiliyor?

Bade: (Kendi kendine konuşur gibi) “O zaman Mirzabeyoğlu’nun «bilgi bilinmezden devşirilendir» deyişinden mülhem, bundan dolayı bilinmezdir, diyebilir miyiz?”

O kadar yorulmuşuz ki, yatağa uzandığımız gibi yatıyoruz. Aynı zamanda korku da var içimizde. Siyonistlerle yaşadıkları ve bize bunun için şart koştukları…

III. GÜN

(Buradaki bölüm cihazdan silinmiştir.)

IV. GÜN

Sabah erken yine apar topar kalkıyor, birşeyler atıştırıyor ve notlarımızı, defterlerimizi bir araya getiriyoruz. Yine bizi alacak arabanın bulunduğu adrese gidiyoruz. Ama hayret! Araba yerinde yok. Yarım saat beklememize rağmen araba gelmiyor. Telefonumuz çalındı ve başka bir adrese gitmemiz istendi. Adres değişmişti. Neyse ki yeni adrese gittik ve arabayı bulduk. Bu arada bizi takib eden başka bir araba daha var. Korktuğumuz başımıza mı geliyor? Sonradan öğreniyoruz ki, Garaudy “Siyonizm Dosyası” isimli bir kitab hazırlıyormuş, bizi de dağıtımcı zannetmişler, bundan dolayı takibe uğramışız.

Nihâyet Garaudy’nin evine geldik. Bu arada, evin bahçesinde de 3-5 kişilik bir kalabalık gözümüze çarpıyor. Türkiye’den gelmiş bir iki kişi de aralarında. Bunlardan biri Cemal Aydın Bey. Yanına gidiyor ve kucaklaşıyoruz. Her yıl Fransa’ya gelip Garaudy’de ziyaret ediyormuş. Biz de geliş amacımızdan bahsediyoruz.

Röportajın muhtevâsından bahsettik kendisine. Heyecanlandı ve şöyle konuştu: “Garaudy, İslâm’ın küller altında yanan kor ateşini küllerden kurtarıp günümüze getirmek istiyor ve özellikle fıkıhçıları ‘bu kadar problem varken oturacak mısınız?’ diye kamçılamaya çalışıyor. Unutmayın, Garaudy bir İslâm âlimi değil.” dedi. Bu esnada kapı açıldı ve içeriye davet edildik. Bu sefer kapıya kendisi gelmemişti. Bizi içeride bekliyordu. Cemal Bey ve diğer arkadaşlarla içeriye girdik. Bir köşede bizim için ayrılmış bir yere geçip bekledik. Garaudy yeni misafirleriyle ilgileniyordu. Ben etrafı izlemeye başladım. Gözüme yine o tablo çarptı: Gittikçe silikleşen bir spiral, içinden dışarıya fırlamış bir robot eli; ve onun ileriye doğru uzanan işaret parmağında idam edilen bir insan.

Konuşmaları bir hayli sürdükten sonra şimdi kalkıyorlar. Kapıya kadar geçirdikten sonra odaya geldi ve gülümseyerek bizleri buyur etti. Oturduk. Cemal Bey’den bahsetti biraz. Daha sonra, “asıl mevzumuza geçelim” dedi ve biz de sorularımıza geçtik.

Ben: “Efendim, Marksizm’in çöküşünü sağlayan asıl dinamikler sizce ne?”

Garaudy: “Geçen gün kendi kendime rutin bir soruyu sordum ve şaşırtıcı bir cevab yakaladım. Soru şuydu: Bir komünist rejimin liderlerinin karşı karşıya oldukları en önemli problem nedir? Cevab: Elbe ile Çin Denizi arasındaki her hükûmetin ana meselesi, halkı çalışır –çift sürer, tohum eker, hasat yapar, inşa eder, imal eder, maden işçiliği yapar vs.- hâle getirmek için ne yapılması gerektiği hususunda kafa yormaktır. Hergün yüzyüze geldikleri bu en hayatî problem, onların sadece yurtiçi politikalarını değil, dış dünyayla ilişkilerini de belirler.

En zor şey ne biliyor musunuz? Dünyanın en büyük teknolojisini yapabilirsiniz, dünyayı bir uçtan diğer uca elektrik ile aydınlatabilir, güneşe yolculuk yapabilirsiniz ama insanlara çalışma şevkini sağlamak kadar zor değildir bunlar.

İnancını yitirmiş bir halkı coşkulu tutma girişimi, son derece tehlikeli sonuçlara yol açar. Ruhu diri tutmak için muazzam bir gayretin sarf edilmesi gerekir. Yahud bu gayret yerine, insanın ne olduğu meselesini çözümlemiş bir sisteme bağlanmak, onu hâkim kılmak gerekli.

COŞKUYU ÖVEN ÇOK ŞEY SÖYLENMİŞTİR. ÖNEMLİ OLAN HUSUS, COŞKUNUN KISA SÜRELİ, DOLAYISIYLA UZUN YOLA DAYANIKSIZ OLUŞUDUR. İşte yıkılışın sebeblerini bir yönüyle bu anlattıklarımdan seyredebilirsiniz.

Bir diğer yönü de şu: İnsanları en zor şartlar altında bile yaşatabilirsiniz. Demir yumruk altında ezebilirsiniz. Fakat halk daha iyi bir hayatın olduğunu anlarsa, işte o zaman o halkı durduramazsınız. ONUN İÇİN BAZI DÖNEMLERDE BAZI DEVLETLER MODEL OLARAK BAŞKA DEVLETLERE SUNULUR.”

Bade:Yazmış olduğunuz bir eserde; komünizm için, hâkim olduğu dönemde bilim ve sanatta büyük artış olduğunu belirtmişsiniz. Bunu Marksizmin doğruluğunun kriteri olarak nasıl alabiliriz?”

Garaudy:Bir defa bu soru yanlış soruluyor. Şöyle: Marksizmde taraf tutma prensibi var, bilirsiniz.Taraf tutma prensibine gelince ve tatbikattaki başarısı ileri sürülerek Marksizm-Leninizm’in iddia edilen doğruluğunun isbatına bu tatbikat başarıları delil olarak gösterilmek istenince, elbette ki durum değişir. Felsefenin hiç olmazsa küçük bir kısmı, sınıf bağlılığı düşüncesinden uzak kalmazsa, komünistler hangi mantık temeline dayanarak taraf tutma prensibini savunabilirler? Savunamazlar. Çünkü onların bu prensibine göre, ancak proleterya görüşünü paylaşan şuurlu bir bilgin gerçeği görme imkânına sahibtir. Halbuki bu, mantıkta bir «petitio principii»dir, yani hiçbir dayanağı olmadan boşlukta sallanan bir iddiadır, bir kavli mücerrettir. Ama komünistler bunu kabul etmezler. Öyle ise bu prensib varlığını hangi teorik esastan almaktadır? Marksist dünya görüşünün bir parçasını teşkil eden maddeci tarih anlayışından. Peki ben, bu anlayışın doğruluğuna kendimi nasıl inandırabilirim?

Bu demektir ki, Marksizmde mantık yoktur. Dolayısıyla sormuş olduğunuz soru yanlış!

Sormak istediğinize gelelim: Arslan tarafından kovalanan geyik, nasıl ki hiç ulaşamayacağı bir hıza ulaşır… Ve nasıl ki geyiğin bu hızını arslanın doğruluğu için delil olarak kullanamıyorsak, Marksizm için de bunu kullanamayız. Bilim ve sanattaki yükselişi de, insanların kendilerini yok etmek isteyen bir sisteme başkaldırısı olarak ele alabiliriz. Yani insanın, «ben varım» deyişinin bir ifadesi!

Dilerseniz bugünlük bitirelim. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Bir ânda uzun yılların da hatırası yüreğime bindi sanki.”

Bade: “Peki efendim, nasıl isterseniz.”

Ben: “Efendim, dilerseniz bir doktora gidelim.”

Garaudy: “Yok yok, teşekkür ederim, zaten evim eczaneye döndü, bir tabelası eksik.”

Tekrar kapıya kadar uğurlanmanın şevki ve “yarın son günümüz olsun” demesinin vermiş olduğu buruklukla otelimize kadar bırakılıyoruz. Bugünü gözden geçiriyoruz. Yine notlar alıyoruz. Bu arada, Türkiye’den bazı gazete ve televizyonlar bizi durmadan arıyor ve röportajın bir nüshasını mutlaka istediklerini belirtiyorlar. Bunlar benim açıkçası hiç umurumda değil! Sadece bu zengin sofranın tadını çıkarmalıyım diye düşünüyorum. Büyük şahsiyetlerin her söylediği şeyde bir mânâ aramak bende bir saplantı olsa gerek. Hani ayrılırken bize “evim eczaneye döndü, sadece tabelası yok” diyor ya… İşte biz de hasta insanlarız ve ilacımızın peşindeyiz diye düşünüyorum.

Gecenin bir yarısı bir rüya ile uyanıyorum. Rüya şöyle: Bulutlara kadar uzanmış -bulutlar sanki sınırmış gibi- bir ağaç... Galiba bu ağacın tepesinde birileri var ve meyvesini yiyorlar. Oradan aşağıya kırıntılar düşüyor ve tavuklar aşağıda bunları yiyiyor.

Bunları not aldıktan sonra bavullarımızı topluyoruz. Yarın Fransa’dan ayrılacağız. Ruhların anlaşması ne kadar da mühimmiş, onu anladım. Neyse…

Yine aynı yerden alınıyor ve yine takibe uğruyoruz. Galiba Fransa’da rutin bir şey, takibe uğramak… Kapıda karşılanıyoruz. Yine aynı masanın etrafında toplanıyoruz. Bu sefer biz bir şey sormadan kendisi konuşmaya başlıyor.

Garaudy: “Sizin oraları anlamakta güçlük çekiyorum; o kadar âlim geçinen var, fakat İslâm’ı dış yüzden bile olsun kaydadeğer bulmuyorlar. Oysa bir fikir adamı, bir mütefekkir, kâinatı en büyüğünden toz zerresine kadar gözden geçirmeli, kafa patlatmalı. Her beyin hücresi bir diğeri ile savaşta olan mütefekkirler nerede?

Bugün İslâm’ın yayılışından bahsetmek istiyorum.” (Masanın üzerindeki “Sosyalizm ve İslâmiyet” isimli kitabı kaldırıyor. Okumam için bana uzatıyor ve o kadife ses tonu ile “okur musun?” diyor.)

Ben: “Tabiî ki efendim: «İslâm kültürünün açılıp gelişmesinden önce, İslâm fetihlerinin dünyanın çok geniş bir alanını kaplaması sonucu, medeniyetin yeniden doğması ve dünyanın yeni bir gençlik çağına ulaşması için gerekli şartları yarattı.

İslâm fetihleri, dünyadaki kaosu ve onun doğurduğu asalak hiyerarşileri silip süpürmekle bu yeni medeniyetin ekonomik ve sosyal şartlarını oluşturdu.

Dikkate değer bir noktadır ki, son derece büyük bir hızla gelişen bu fetih, hiçbir zaman Hun ve Moğol istilâlarının yıkıcı niteliğini göstermedi.

Az sayıda askerî birlikler ülkelere giriyor ve çoğu hâlde yerli halkın desteğini sağlayabiliyordu: İspanya’da fetih ordusunun mevcudu 40 bin kişiyi bulmuyordu.

Bu bakımdan İslâm fetihlerinin hız ve genişliğinin sebeblerini askerî gücün dışında aramak gerekir.

Zaferin tâyin edici faktörü; fâtihlerin, çözülme hâlinde olan bir kölecilik âlemine, yahud ufak parçalara bölünmüş ve hareket kabiliyetinden yoksun kalmış bir feodal âleme daha yüksek ekonomik ve sosyal teşkilât biçimleri getirmiş olmasıdır. Bu yeni teşkilât biçimleri, geniş halk kitlelerinin ihtiyaçlarını cevablandırdığı içindir ki, onların desteklerini kazanmıştır.

İslâmlık dünyaya, bütün maddî ve manevî sonuçlarıyla birlikte bir ticaret medeniyetinin ilk biçimlerini getiriyor, böylece insanlığın uyanışı ve yeniden açılıp gelişmesi için gerekli ekonomik ve sosyal şartları yaratmış oluyordu.»”

Garaudy: “Evet, bu kadar yeter!”

Bade: “Efendim, bazı kesimler İslâm’ın kılıçla yayıldığını vurguluyorlar sürekli.”

Garaudy: “İslâm’ın kılıçla yayıldığını söyleyen adamlar, Sahabîlerin Müslüman olduktan sonra ölümü niçin bu kadar arzuladığını da açıklamak zorunda olan fikir garîbeleridir. Son olarak şunları ekleyerek röportajımıza son verelim istiyorum: İslâmiyetle öbür dinler arasındaki fark, İSLÂM’ın çağları arkasından sürüklemesidir. İslâm’ın dışındakiler, zamana hitab etsin diye reforma tâbi tutuldu, KUR’AN ise indirildiği günden beri aynı. O zamanı değil, zaman onu izledi. Bu, ÇAĞLARÜSTÜ bir hâdisedir.

Hazret-i Ömer, kölesi ile bir şehirden öbürüne giderken, deveye sıra ile biniyorlardı. İşte ADALET ve HUKUK’ta aklın devrimi budur!…

Bakın şu söyleyeceklerimi iyi dinleyin: Şuurumuz, tarihten geride kalıyor. Rötarımızı kapatmak istiyorsak, ilkin bu durumun iyice ve tam olarak şuuruna ermemiz gerekir. Yeni sentezi gerçekleştirmeyi Marksizm ancak böyle başarabilir.

Bütün BÜYÜK düşünce akımları bugün bu gerekliliği dile getirmektedir. Tarihî gerçekle şuur arasındaki uzaklığın herkes farkında. Bir «aggiornamento», bir «GÜNÜN GEREKLERİNE UYDURMA» yalnız Katoliklere düşen bir iş değil, genel bir problemdir.

Marksist felsefe, eylemi düşünceye saydam kılmak ve onu aşarken devindirmek, yükseltmek çabasıdır. Eğer tarih ile şuur arasındaki bu kapanmayan ayrığı düşünürseniz, Marksizm’in bunu yapabilecek yâni bu sistemi gerçekleştirebilecek sentezi temel prensiblerinden dolayı kuramayacağını anlarsınız. Lenin’in Marksizm’i revize etmek için insan üstü çabasına bakmanızı tavsiye ederim.

Bu sentezi, Marksizm veya izm’le biten herhangi bir teori, sistem veya fikirden değil, ancak İslâm’dan hareketle yapabilirsiniz ve âcil yapmanız lâzım. Yâni siz, Kur’ân prensiblerinden hareketle yeni bir anlayış modeli teklif edebiliyor musunuz? Evet mi, hayır mı? İşte bütün mesele bu!”

Bizlere sarıldıktan sonra teşekkür ediyor ve hummalı gözlerle gözlerimize bakıyor. Korku, umut, heyecan, istek, arzu, ümit, tereddüt ve şübhenin kaynaştığı o çift göz, bana tüm bir röportajdan daha anlamlı geldi. Biz de teşekkür ettik ve oradan ayrılmak için havaalanına doğru yola koyulduk.

Yine bizi takib eden o araba… Havaalanına varmadan bizi durduruyor ve elimizde ne var yok el koyuyor. Bizi emniyet gibi bir yere götürüyorlar. Ben kendimi salmış durumdayım… Elimizdeki ses cihazına el koyuyorlar ve 1-2 saat sonra bırakıyorlar. Neyse… Uçağa binip binbir duygu içerisinde ülkemize dönüyoruz.

Eve vardıktan sonra biraz dinleniyor ve gece saat 3 gibi kalkıp çalışmaya başlıyoruz. Bandı çözümlemek için dinlediğimde bazı yerlerin silindiğini hayretle farkediyorum. Çıkarılan yerler ise “İsrail Mitler ve Terör”, “Siyonizm Dosyası” ve “Amerikan Efsanesi” isimli kitabları hakkındaki konuşmalarımızdı.

Sabah televizyonu açıyorum, bir alt yazı geçiyor: “Dünyaca ünlü fikir adamı Roger Garaudy vefat etti. Ölmeden önceki son isteği yakılarak ölmek.” İşte bu haberle ürperiyorum. Sonra öğreniyorum ki, “yakılma” isteği, kendisine değil, yakınlarına ait. Habercilerden bazılarının fahişe kalemler olduğunu bir kez daha anlıyor ve bu ruh hâli içerisinde yatağa uzanıp ağlıyorum. Defterime düştüğüm son not: “Garaudy’nin küllerini bir rüzgâr alacak ve kentten köye, köyden kente her yere taşıyacak.”

 

not: http://yorumturkiye.com sitesinde, ayine edebiyat ve sinema dergisinde ve akademya dergisinde yayınlanmıştır...

HA
19.09.2014 10:53
#19

570981.jpg

 

tam üç nesli kalburdan

eledi beni seçti

dünya gözüyle gördü

perde ardına geçti

S.M

HA
19.09.2014 10:56
#20

salih-mirzabeyo%C4%9Flu-abd%C3%BClhakim-

 

Onlar ki , dudakları ölümsüzlük tasında; İmzaları , mâverâ yurdu haritasında... ( N.F.K)
MA
21.09.2014 15:10
#21

"Bir tekerlemedir gidiyor: İslam gelmeli, onun için çalışıyoruz, getireceğiz falan... Nasıl getireceksin? Bu senden tecrid olmuş birşey, senin dışındaki birşey, bir araba değil ki, ruh ve fikir istemez bir getiriş olsun! Kendine bak, niçin gelmediğini anla ve yalancıktan nefsinden şikayet etme alçaklığı yerine de alçaklığını gör ve insan içine çıkamayacak kadar utan... Utanmak; o da unutulmuş birşey! İman davası, dünyaya bağlanmışlık içinde hayatın bir çeşnisi olmuş. İman olsa tezahürleri olur yahu!.."

(Necip Fazıl'la Başbaşa)

HA
23.09.2014 12:39
#22

"İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun "oluş" ıstırabını, İslâmın hakkikatine nisbetle heykelleştiren adam!.." S.M.

....

 

tumblr_mr2hpsvsFE1qm1x85o1_1280.jpg

Üslûbu, kimi zaman "giyotin" kadar keskin, kimi zamansa "bulut" gibi; yağmur dolu ve yumuşacık... Asla, "kuru örgütçü" değil!.. Şair, lâkin şiir anlayışı farklı; şiiri "sır avcılığı" onun.
Kitapları "ortalama" değil; iyi bir zihin eğitimi görmüş insanlara bile ağır gelebiliyor. Yalnız bu "ağırlık", şişirme olmayıp; bilakis, ele aldığı mevzuların derinliğinden kaynaklanıyor. Nasıl "ağır" olmasın ki? Toplumu, tarihi, varlığı ve insan ruhunu ele almakla kalmayıp; teferruatı da belirterek, hepsinin tek tek "ana prensiplerle" ilişkisini işaretliyor. Dolayısıyla, sürekli bir "gel-git" var eserlerinde. Üstelik üslûbu, gerektiğinde çok açık...

"Normal" ve "sıradan" biri değil... Kızgın bir dâhî!.. Bu yüzden, hakkında birbirinden farklı sözler duyabilirsiniz: "Çok sert", "Çok yumuşak ve merhametli", "Şiiri sır gibi", "Destan şairi mi ne; çekinmese 'kesin boyunlarını' diyecek!", "Sözleri muğlak, genel kitle için faydasız", "Cümleleri slogan gibi, gayet açık!", "Bak, bak; Hegel'i nasıl da kullanıyor!", "Bu adam derviş yahu; her yerde menkıbe", "Adamın ölüm-kalım endişesi yok herhâl", "Güce karşı ne kadar da ihtiraslı!", "Şuna bak; nefs cihadından bahsediyor!", "Bu sayılar da neyin nesi?"... Uzayıp gidiyor. Bu cümleler, kurgulama değil; sevenlerinin veya muhaliflerinin de duyup bildiği üzere, onun hakkında -bilhassa entelektüel ilgi sahibi çevrede- yapılan değerlendirmelerden aynen naklettiğimiz birkaçı. Herkes kendi aynasından bakar ya!..

 

Hemen söyleyelim; fikirleri öyle yaygın, "moda" kavramlarla pek uyuşmaz. Zira, şu -sönüp giden- ısmarlama akımların yaşattığı gibi, kullanılıp atılan "zamana uymayı" değil; Mutlak'ın peşinde, öteleri hedefler. Alternatifini sunarak, çağı değiştirmek ister!..

 

- "Mümin veya kâfir; aydın insan olma iddiasındaysan, önce tombalacı kafanı değiştir."
s.m - Berzah, S:185,

 

 

 

 

 

DI
23.09.2014 20:47
#23

"Mümin veya kâfir; aydın insan olma iddiasındaysan, önce tombalacı kafanı değiştir."

s.m - Berzah, S:185,

 

 

güzel insandan güzel söz.

çok çektin be salih abi. hele o çıktıntan sonraki duruşun büyük beyinlerin sahip olacağı kudret ve duruştur. Mahşerde çok alacağın var inşallah. günahlarına kefaret olmuştur Allahın izniyle. din düşmanları hala korkuyorlar senden. bazı sözlerin çok acayip . yazılarını daha çok okuyacağım

HA
13.10.2014 15:09
#24

-“Önce şiiri sevmeliydiler /

Öğrenmeliydiler ipek kanatlarla yükselmeyi…. /

Ve görmeliydiler baş dönmesi / Sürünmekten güzel…”

S.M

HA
16.10.2014 19:54
#25

10689572_703943266321640_753652911566934

HA
22.10.2014 20:41
#26

10417741_1504996516424019_25330248944872

HA
27.10.2014 12:58
#27

10565127_1457222884534716_27870409087412

 

Tenimizi ezebilirsiniz ama ruhumuzu asla S.M

 

Duvarın sol tarafı tamamen üstadın şiirleri ve gazete küpürlerinden (yıllarca )kestiğim resimlerimi sergilemiştim burada.spray ve boyalı kalemle yazılar....

yaklaşık 2 yıl evvel taksim tünelde 1 ay içerisinde 5 binin üzerinde ziyaretçinin uğradığı sıradışı çalışmalrıyla oldukça ünlü ilginç bi adamın marjinallığin tavan yaptığı tabiri caizse :)sanatsal çalışmasıydı bu mekan ! evet sadece mekan . hani bizim neyazarsan yaz tarzı misali. belirli ve kendine has şartları vardı tabi .. dahil olmuştum . yaptıklarımı çekememiştim ama buradan bi kısmını görebiliyoruz 4:10 da hafakan imzası.... :)

 

 

 

HA
01.11.2014 15:17
#28

pqxynvh.jpg

HA
19.11.2014 21:05
#29

NEoQoR4.jpg

BO
19.11.2014 23:01
#30

Mirzabeyoğlu'nun 29 Kasım'da Haliç Kongre Merkezinde konferansı mı var ?

HA
20.11.2014 10:52
#31

salih-mirzabeyoglu-fikirdaslari-ile-bulu

 

YENİAKİT.COM.TR - 28 Şubat post-modern darbesinin en büyük mağdurlarından mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, hürriyetine kavuşmasının ardından ilk konferansını vermeye hazırlanıyor.

Suçsuz yere 16 yıl cezaevinde tutulmasının ardından İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hakkında yeniden yargılama kararı verilen ve tahliye edilen Mirzabeyoğlu bu hafta fikirdaşları ile bir araya gelecek.

Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenecek olan konferans 29 Kasım Cumartesigünü gerçekleştirilecek.

Uzakdoğu ülkeleri dahil olmak üzere dünyanın her köşesinden katılımın olacağı etkinlik saat 17.30'da başlayacak. Ayrıca konferans boyunca Arapça ve İngilizce simultane tercüme hizmeti verilecek.

HA
30.11.2014 14:42
#32

http://www.haberler.com/salih-mirzabeyoglu-nun-konferansina-yogun-ilgi-6734641-haberi/

 

22 Temmuz'da tahliye edilen İBDA/C davası hükümlüsü Salih Mirzabeyoğlu, cezaevinde geçirdiği 16 yılın ardından ilk kez konferans verdi.

"Adalet Mutlak'a" başlıklı konferansı dinlemek için Haliç Kongre Merkezi'ni dolduran yoğun kalabalık tarafından ilgi ve"Yaşasın kumandan Mirzabeyoğlu"tezahüratlarıyla karşılanan Erdiş, konuşmasında her kesimi kendini izah etmeye davet etti.

Bir televizyon muhabirinin kendisiyle ilgili yazdığı haberi okuyan Mirzabeyoğlu,"Salih Mirzabeyoğlu, ezber bozar ama bunu sadece ezber bozmak için değil, insan ve toplum meseleleriyle ilgili bir dünya görüşü sunar. Sanıyorum ki bu, bilhassa rahatsız edici olandır" diye konuştu.

Mirzabeyoğlu, "yaşama hakkı" diye bir şey olmadığını, aslında dünyaya yaşama göreviyle gelindiğini, yaşama hakkının bu görevden doğduğunu söyleyerek, şöyle devam etti:

"Bir ara herkes AB'ye karşıydı. Bir rüzgar esti, ne oldu anlamadık, şimdi herkes AB'nin güzelliği üzerinden başlıyor konuşmaya. Şimdi biz üniter olduk ama Amerika üniter devlet değil. Bunlar değil önemli olan aslında. Esas olan, şu doğal problemleri nasıl çözeceksin? Her toplumun hafızası, lügatinde topludur. Herkes kendi dilini hakikaten, sahici olarak izah edebilse millet, birbirini zenginleştirir. Bugün biz Amerika'dan, Avrupa'dan, şuradan ya da buradan kelime alıyoruz. Bu, ihtiyaçtan dolayı değil mi? Kelimeleri edebiyatla temellendirmeliyiz."

Kavganın bittiği yerde lafın da bittiğini dile getiren Mirzabeyoğlu, "Sana yapılan haksızlıkları söyleyebilirsin ama bunları söylemek seni haklı çıkarmıyor. Beni Kürt meselesinden ziyade, 'Kürt meselesi ne olmalı?' ilgilendiriyor. Ben bu soruyu sorduğum anda Türklere de diyorum ki 'Beni Türklerin ne olması gerektiği ilgilendiriyor'" ifadelerini kullandı.

1417335814855.jpgSalih Mirzabeyoğlu, Bülent Ecevit'in "militan sol"u kırdığını öne sürerek, şöyle konuştu:

"Ecevit, 'Anahtarı çevirdikten sonra kapı açılacak olduktan sonra şiddete lüzum yok' diyor. Bu, doğru bir laf ama anahtarı çevirip içeriye girdikten sonra içeriye ne döşeyeceğini bilmiyorsun. Orada iktidara gelmen sonun oldu ve bütün solun emeğini kendine bağlamış olarak kendinle birlikte solu da gömmüş oldun. Ecevit'in o devrimci olduğu zamanda bile ben Ecevit'le ölçmedim devrimciliği."

Mirzabeyoğlu, evrensel ilkeler diye bir şey olmadığını, bunun "hakim olanın koyduğu kurallar" anlamına geldiğini savunarak, "Yeni dünya düzeni kurulacaksa biz de 'Buradan başlasın' diyoruz" şeklinde konuştu. YENİ AKİT

HA
30.11.2014 14:56
#33

10500587_802850999771147_230352368923806

 

10443437_802851199771127_309884625397123

EM
30.11.2014 18:20
#34

Güzel bir programdı.

"Silahlar sustuğunda söyleyecek sözün kalmıyorsa aslında bir fikre sahip olmayıp sadece karşı görüşün gölgesinden ibaretsin demektir."

Mealindeki sözü özellikle dikkatimi çekti

MA
01.12.2014 14:35
#35

Konferanstan önce Erdoğanla görüşmüş. http://www.haber7.com/guncel/haber/1235969-mirzabeyoglu-ile-erdogan-gorustu

HA
08.12.2014 20:47
#36

10170842_1476790585876836_23503829572572

HA
03.02.2015 16:14
#37
Ne yapmalı ?

Birinci ilke, boş durmamak; zaman kayıp giderken, gerçekten istiyorsan bir şey yapmayı,hakkını vermelisin geçen her saniyenin...

Oturup boş boş hayıflanmak neye yarar ? Çin seddine , ilk taşın konulmasıyla başlandı.

Şu bina tek tek tuğlalarla işlendi. Gördüğün Büyük Doğu kütübhânesi, tek tek cümlelerle örüldü. ...


"Ya ne yapacağımı kestiremiyorsam,bilmiyorsam?" O halde otur ve ne yapabileceğini düşün; bu da birşey yapmaya dair...Gerçekten istiyorsan ! Önce ne yap yap, içine sindir; hakkını vermeliyiz aldığmız her nefesin...Geçen günler gelmiyor dostlar.

s.mirzabeyoğlu

HA
27.03.2015 20:47
#38
- "Nasıl ki doyurulmayan açlık bir müddet sonra açlık hissinin iptaline ve neticede ölüme yol açıyorsa, okuma ve fikretme davası için de aynı şeyler sözkonusu...

Açlık bir yana, hiç olmazsa böyle olabilmenin özencinde olsa gençler... İnsan olma özenci!.."


Salih Mirzabeyoğlu, Damlaya Damlaya -Yılanlı Kuyudan Notlar-,
HA
31.07.2015 14:57
#39

FzgX8js.png

HA
06.04.2017 15:54
#40
Konuşmayı bilmiyoruz; düşünmeyi bilmediğimizden.

Düşünmeyi bilmiyoruz; düşünecek malzememiz olmadığından.

Düşünecek malzememiz yok; umurumuzda olmadığından.

Umurumuzda değil; iman zayıfından.

Kalpten yana nasırlaşmış , kafadan yana kütükleşmişiz.


Salih Mirzabeyoğlu

HA
30.07.2019 19:49
#41

“İdeali aramayla toprağa bağlanma arasındaki bir berzahta kıvranan insanoğlunun “oluş” ıstırabını, İslâm’ın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam!.. Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte, içinde yaşadığımız çağın nabzını yakalayan adam!..  Necip Fazıl budur...

Eşya ve hâdiseler karşısında ruhun “nasıl” tavrını İslâm’ın hakikatine göre gösteren, bunun diyalektik ve estetiğini mutlak “üst dil-üst mânâ”ya nisbetle gösteren adam... Fikir, sanat, aksiyon, bütün “oluş” hakikatiyle onu bu ifâdeler çerçevesinde tarif etmiş oluyoruz!..”


Salih Mirzabeyoğlu
 

HA
25.05.2023 11:58
#42

Çevreye şöyle bir bakın; yaşı 30'u bulan adamların çoğunda dava, hayat sofrasındaki tuzluk gibidir..
Çilesiz, rizikosuz, çöpten tatminler!

İman, dünyalık telaşe sofrasının tuzluğu gibi değil ki!
İman için yaşamak lazım!

Salih Mirzabeyoğlu / Necip Fazıl'la Başbaşa
 

HA
25.05.2023 12:24
#43

Allah, dava bayrağını en tepeye dikme muradımızı daim, kalbimizi kavi, zekâmızı keskin, bileğimizi kuvvetli, silâhımızı şaşmaz, bütün menfiliklerimizin yerine müsbetlerini kaim etsin!..

Öteye yüzü kara gitmeyelim!..

Salih Mirzabeyoğlu- Necip Fazıl’la Başbaşa, sf:364