BİR ADAM, BİR KADIN, BİR AT
Adıbelli
Tuhaf adamdı vesselâm! Babadan kalma sınırsız servetiyle, parayla yapılabilir ve görülebilir olan her işi dilediğince işliyordu!
Göl kıyısındaki iki katlı köşkü sabit mesken tuttuktan sonra, yurt içi ve yurt dışı seyahatleriyle, "nerede akşam, orada sabah" hayatının uçuk savrukluğu... Çoğu zaman İstanbul'da.
Onu, sarhoş veya ayık hâlinde görenler, bir tekerleme gibi mırıldandığı yedi sesin ardında birşeyler... Sus, bak bak yine:
— "Ağlaması gülmesi: Do, re, mi, fâ, sol, lâ, si!"
Bunu bazen herhangi bir şarkı ahenginde, bazen de saçmasapan konuşmanın mânâsız ve savruk kelimeleri gibi, nisbetsiz, cırtlak, böğürmeyi andıran veya bir iç duygusundan kopmuşa benzemeyen hissiz bir biçimde terennüm ediyordu.
Kimsenin anlamadığı birşey varsa, o da, ahenkli sesinin tasvib ve uyum; "kakafoni" tonlarının da "red", "menfî", "olmuyor!" mânâlarını taşıması idi. Yalnız başına iken çıkardığı sesler, onun hâl muhasebesi veya herhangi bir şeyi düşünmesine, etrafında birileri varken de onların konuşmalarına âit bir değerlendirmeydi.
O gün köşkün işlerine bakan adamı, Adem'i, "..... do, re, mi, fâ, sol, lâ, si"yi bozuk terennüm ederken gördü. Adem, uzaktayken ne zaman burası burnunda tütse, -evet, burnunda tüterdi-, derhal yollara düşer, toprağına varır, ama bahçeye girdiği ânda yöneldiği taraf köşkün üç kapısından birine denk gelmeyince, hırçınlaşırdı. Fazlalık olan iki kapıyı böyle bir kızgınlık ânında açtırmıştı. Fakat üç kapı yetmemiş olacak ki, adamına talimat verdi:
— "Göl tarafına bakan kapının sağ tarafında bir kapı açtır! Üç metre mesafe olsun!"
Adam, evin beyinin mânâsızlıklarına o kadar alışkındı ki, bu talimata hayret bile etmedi ve "başüstüne!" demekle yetindi.
o
Adem, dostu Şükrü Bey'in Cağaloğlu yokuşunda bulunan fotoğraf stüdyosuna vardığında, akşam çökmek üzereydi. Daha henüz içeri girmişti ki, dostu, onun kadın koleksiyonunun son parçası olan Şebnem'in notunu iletti:
— "Gelir gelmez beni arasın!"
Adem, onda, onun gibilerde kadını arıyordu aramasına ama... Kadını bazen kalbiyle, bazen teniyle arıyordu. Çok kesin bir hükme varmıştı: Kadınla olamıyordu, kadınsız da olamıyordu. Aslında kadında neyi aradığını da pek billûrlaştıramıyordu. İlk gençliğin yakıcı hayâlleri arasında kanını tutuşturan ve kadın teninde fenâ bulan o cezbolma gücü, diğer yönden kalbin şiir makamında taht kuran sevda yeli, bir noktada çift kanatla rüzgârda süzülen martının o harikulâde muvazene hikmetini ona sezdirmişti ama, geçen zaman içinde bunların birbirine aykırı görünüşlerinin birbirleri aleyhine beslenmesi ve nihayet kendi kendilerini tüketici bir sürece girmesine şahit olmuştu. Karnının acıkması ve onu mekanik bir biçimde doyurması ne ise, şehvet hissine hitab eden yönüyle kadın o; ruhunun ihtiyacı hâlinde âdeta mermer kütlesine sanatkârane bir sürüklenmeyle yanaşan heykeltraşın, orada mermer yerine eczası bitişmez kötü toprak bulması kızgınlığı ne ise, kalbine hitâb eden yönüyle kadın o. Yâni hitab etmeyen.
Düşüncesindeki insicam ve işin kuru tahlilden ziyâde bedahet idrakına bakan sezişe ısmarlanması gerektiğine dair kanaati, dudağında bir kıpırtıya, içli bir melodiye dönüşüyor:
— "Ağlaması gülmesi: Do, re, mi, fâ, sol, lâ, si!"
o
Rastgele gazeteye göz gezdirirken, nedense "Televizyon Programı" sütûnu onu çekti. Gözüne saat 18.00'de başlayan bir film ismi değdi: "Nostalji". Saatine baktı; "demek 12 dakika olmuş başlayalı" diye geçirdi içinden... Batı'ya iltica etmiş bir Sovyet yönetmeninin hayatını anlatıyordu film. Yerinden kalktı, televizyonun düğmesine bastı ve henüz yerine oturuyordu ki, kulağına gelen sesle irkildi; daha doğrusu sözle... Yerine oturdu, göz ve kulak kesildi:
— "Neş'eli insanlar beni yanıltır, onlara hiç tahammülüm yok! Ancak hiçbir pürüzü olmayan ruhlar neşeli olabilir; çocuklar veya çok yaşlılar... Ama neş'eli insanlar hiç de bu nitelikte değil! Kanaatimce neş'e, insanın ancak çevresini ve içinde yaşadığımız şartları kavrayamamasından kaynaklanıyor..."
— "Şey... Nostalji diyordunuz..."
— " Nostalji, yalnızca memleket hasreti değil... Rusça'da nostalji bir hastalık, öldürücü bir hastalık anlamına gelir. Andrei Tarkowski, ülkesinden uzak, bu hastalığa tutulmuştur! Giderilmesi imkânsız bir hasretin hastasıdır! Neyi özler? Gerçeği, gerçek hayatı özler!"
Adem hafifçe tebessüm etti. Son birkaç senedir pek moda şu "nostalji" kelimesinin, nasıl da hiçbir ruh burkuntusu olmayan ve kaba iştihadan başka bir şeye istidat belirtmeyen aydınların (!) dilinde tekerlemeye döndüğünü düşündü. Gerçeği, gerçek hayatı özleyen insan?
Amerikalı odun tipinin hayat tarzını, kopyanın, kopyasının, kopyası hâlinde deformasyon gülünçlüğü ile bezenmeye ve sergilemeye çalışırken bir de şu "nostalji"den dem vurma?.. "Anjin" hastalığının bulunduğu veya isminin konulduğu günlerde, bütün Avrupa ve Rus sosyetesi kokanalarının "anjin oldum!" modası ve bunun İstanbul'da "Tanzimat devrinden zuhur" Batı'ya adepte Şarklı sosyetesinden ses vermesi gibi birşey. Yahya Kemâl'in Paris hatırasını hatırladı. Acı acı gülümsedi, acı acı mırıldandı:
— "Ağlaması gülmesi: Do, re, mi, fâ, sol, lâ, si..."
o
17 sene evvel Paris'te, Luksemburg bahçesine yakın bir sokakta, ekseriyetle talebenin oturduğu bir otelde yaşıyordum. Kafam vatan aşkıyla sarhoştu. Yalnız memlekete dönmeyi hiç arzu etmezdim. Bazı geceler rüyâda kendimi İstanbul'da görür sonra sabahleyin gözlerimi açıp da Paris'te olduğumu hissedince çocuk gibi sevinirdim. Bir derdim vardı: Vatan. Bir arzum vardı: Ömrümü Paris'te geçirmek. Bütün vatanperver genç Türkler de benim hâlet-i ruhiyemdeydiler. İnkilâb olduğu zaman Paris'i güç terkettiler. Hoca Kadri gibi bazıları edemediler de orada kaldılar ve orada öldüler. Hepimizin derdi vatandı. O zaman yaşadığım otelde oda komşum Lehli idi. Görünüşüne göre talebeden, fakat esrarengiz bir mahlûktu; Lehistan'da fıkır fıkır kaynayan ihtilâl hareketlerinin mürettiblerindendi. Muarefemizden sonra Türkleri çarçabuk seven bütün Lehliler gibi beni sevdi. Zaman zaman odamda arar, görürdü. Bir akşam uzun ve kalbe yakın musahâbede bu adamı dinledim. Seneler geçti, o akşamki sözlerini zaman zaman hatırladım. Bu adam, benim de kendi gibi bir vatan garibi olduğumu biliyordu. Mamafih bana ve benim gibi Türkler'e dair ne düşündüğünü o musahâbemizde izhâr etti ve dedi ki:
— "Siz buralarda ne arıyorsunuz? Sizin ve bütün genç Türklerin vatan arzuları beni gayr-i ihtiyârî gülümsetiyor. Sizin vatanınız yok mu? Yeni Pazar'dan tâ Yemen'e kadar ovalarınız var, dağlarınız var, şehirleriniz var, kaleleriniz var, kışlalarınız var. Onların üstünde sizin bayraklarınız dalgalanıyor, sokaklarınızdan geçen asker, biliyorsunuz ki sizin dininizdendir, sizin kanınızdandır, sizin dilinizle konuşur, sizin gibi düşünür, sizin gibi sever, dostlarınıza dost, düşmanlarınıza düşmandır. Ah bu saadetin kadrini hissedemiyorsunuz. Benim gibi mahkûm bir milletin çocuğu böyle bir manzarayı rüyâsında görmek için can verir. En son Lehistan ihtilâlinde, Varşova'nın bir sokağında Leh bayrağını 24 saat dikili bulundurmak için Leh gençlerinin en civanmertleri cân verdiler. O güzel 24 saat her gün tekerrür etse, her gün cân veririz. Siz Türkler istiklâlinizin kadrini bilmiyorsunuz. Onu ancak kaybedeceğiniz zaman öğreneceksiniz."
Bu sözleri daima hatırladım ve daima hatırlayacağım. Çünkü benim gibi bütün Türkler de o ızdırabı, onun tahmin ettiği zamanda öğrendiler.
D.edecek...