Milli Şef Heykeli isimli başlıkta anlatılan ve mevzusu İnönü'nün heykeli olan hâdise, Hüseyin Üzmez'in 'Çilenin Böylesi' isimli kitabında geçen Malatya'da açılan bir başka İnönü heykeli ile ilgili bölümü hatırlattı bana. Hadisenin vuku bulduğu tarihte henüz çocukluk devresini yaşayan Üzmez'in kaleminden hemşehrisi olduğu İnönü'nün, heykelinin açılışı esnasında yaşananları hep birlikte okuyalım:
O sırlarda Malatya’da bir yarışma düzenlenmişti. Hükümet meydanına dikilen heykelin kaidesine yazılacak bir cümlelik söz yarışması… Bu yarışmayı Edebiyat öğretmenimiz Melahat Sezener kazandı. Hemşehrimiz İnönü’nün Türkiye’deki en büyük heykelinin kaidesine tunçtan harflerle şu sözler yazıldı : Adın Temiz, Hatıran Aziz Kalacak…
Lise'nin yanına dikilen Atatürk Heykeli için de şunu düşünüyorlardı : "Ne Mutlu Türküm Diyene..."
Kış geçmiş, ilkbahar gelmişti. Günlük, güneşlik güzel bir gündü. Malatya'da bir canlılık, bir heyecan vardı : Heykelleri açacaklardı... Yıllardır beyaz örtüler altında yapımı sürdürülen heykeller tamamlanmıştı. Yarışmalar düzenlenmiş, vecizeler yazılmış, tüm hazırlıklar bitmişti. Yazın tozdan, kışın çamurdan geçilmeyen kentimizin daracık yolları, sokakları insanlarla doluydu. Şalvarlı şalvarlı, şapkalı şapkalı herifler... Kara çarşaflı, ak çarşaflı, mantolu, eşarplı kadınlar... Çarşaf bulamadıkları için üzerlerinde "Hoş geldiniz", "Afiyet olsun" sözleri yazılı sofra bezlerine çarşaf gibi bürünen gelinlik kızlar... Yalınayak kimsesiz sokak çocukları. Ve düzenli sıralar halinde kız-erkek öğrenciler akın akın hükümet meydanına gidiyorlardı. İnsan çaresiz kalınca en olmayacak düşler görür, hayaller kurar, en umutsuz zamanlarda en büyük umutlara kapılır.
İşte halk da böyleydi. Her oluştan bir kurtuluş umuyordu. Sanki heykeller açılınca bütün dertleri bitecek, karınları doyacak, tüm acıları dinecek ve yüzleri gülecekti. Orta yere kocaman bir kürsü dikmişlerdi. Civardaki binalara da bayraklar asılmıştı. Kepenkler indirilmiş, dükkanlar kapanmıştı. Her evin balkonundan bir bayrak sarkıyordu. Herşey tamamdı.
Hoparlörden Davudi bir ses duyuldu :
-Hazır ol...
Bir dalgalanma ve sessizlik oldu. Kürsünün arka tarafında duran bando takımı İstiklal Marşı'nı çalmaya başladı. Öğrenciler de ağızdan katıldılar. Şapkalar çıkmış 33'lük tesbih şakırtıları susmuştu. Kadınlar, bu allı morlu bandocuları görmek için kıpırdanıp duruyor, çocuklar "Ana beni kaldır, ben de bakayım" diye gürültü ediyorlardı.
İstiklal Marşı bitince alkış tufanı koptu. "Belediye Reisi kürsüye geliyor." dediler. Bir dalgalanma, bir alkış, bir çığlık... "Yaşa...Bravo..." sesleri... Adam şöyle bir heykel gibi durdu, etrafı tepeden aşağı süzdü. Kalın enseli, koca göbekli, iri, ciddi bir herifti. Bir iki kez öksürdü, bir yudum su içti. Ve konuşmaya başladı. Önce yavaş yavaş girdi, gittikçe sesini yükseltti, bir süre sonra kızardı, coştu, kürsüleri yumruklamaya başladı. Boyun damarları şişmişti, bağırdıkça etrafa salyalar saçıyordu. Söylüyor, alkışlanıyor, bağırıyor, boğazını yırtıyordu...
Halk da coşmuştu. Söylenenlerden pek birşey anladığı yoktu. Amma coşmuştu. Heykel açılacaktı. Bu az iş miydi?... Kocakarılar dualar okuyorlar: "Allah sizin gibileri başımızdan eksik etmesin" diyerek kürsüye doğru üflüyorlardı. Alkış yetmiyordu. Bağıran, çığlık atan, hatta ağlayanlar vardı.
Bu sırada daha önce kurulmuş iskeleye göbekli bir herif çıktı. Merdivene zor tırmanıyordu. Ayağını attığı basamaklar sanki işlediği günahların ağırlığına dayanamıyor gibi gıcır gıcır ediyordu. Haram yiye yiye şişmiş, fok balığına dönmüştü. Trajik, romantik, dokunaklı bir ses hoparlörden ilan etti :
- Şimdi memleketimizin medar-ı iftiharı, hayırhah zenginimiz, yapım komitesine seksen bin lira vererek heykeli açma şerefini alan ......... .........( filan bey) büyük hemşehrimiz, eşsiz devlet adamı, yer yüzüne bir daha gelmeyecek olan, Türk'ün makus talihini harp meydanlarında yenen, Atatürk'ün en yakın arkadaşı, eşsiz insan İsmet İnönü'nün heykelini açacaklar...
Heyecan son haddini buldu. Alkışlayanlar, çığlık atanlar, birbirine sarılanlar, bayılıp düşenler vardı. Heykel açıldı. Ama umulan olmadı. Dünya yine o dünyaydı. Değişen birşey yoktu. Herkesin hevesi kursağında kalmıştı. Üstelik duygu ve düşünceleri kimbilir kaç tonluk demir kitlesinin altında ezilmeye başlamıştı. Eşşekten düşmüşe dönmüştük. Birbirimizin yüzüne bakamıyorduk. Alkış tutanlar, çığlık atanlar, ağlayıp dövünenler biraz önceki hallerinden utanır olmuşlardı.
Birisi dırdıra başladı :
- Ne yani... Şuna verilen parayla bir çeşme ya da yol yapılsaydı daha iyi olmaz mıydı ?...
Temiz giyimli, kravatlı bir bay cevap verdi :
- Bu memleketimiz için büyük bir şereftir, zamanı gelince onları da yaparız.
- Önce onları, sonra bunları yapsak olmaz mı?... Hem söyler misiniz, heykelin bize ne faydası var ?...
O söyledi, bu söyledi... Derken bir gürültü koptu. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimileri biraz önceki enayiliklerinin hıncını çıkarırcasına konuşuyorlardı. Kimi "Faydası var" diyor, kimi "yok" diye dayatıyor, kimi saldırıyor, kimi savunuyor, herkes heykelin faydasını tartışıyor. Savunanlar pek doyurucu bir söz bulamıyorlardı. Heykel ise bir elini göğe doğru uzatmış bu nankör, bilgisiz ve estetik zevkten yoksun kalabalığa tepeden ters ters bakıyordu.
Evet, ekonomik faydası rahatlıklar tartışılabiliyordu, ama estetik faydasına dokunan yoktu. Birisi buna da bir kulp taktı :
- "Kel başa şimşir tarak..." dedi.
- Biz ekmek bulamıyoruz, estetik bizim nemize ?... Beni pek zevksiz biri sanmayın. Her okulu birincilikle bitirdim, şiirden, edebiyattan bayağı anlarım.(Eliyle heykeli göstererek) Hem söylermisiniz, Allah aşkına, estetik şunun neresinde ?... Dert anlatsan dert dinlemez,aç kalsan ekmek vermez : gece karanlığında aniden karşına çıksa hortlak çıktı zannedersin...
Kimi güldü, kimi somurttu. Bunu söyleyen pis bir gericiydi. Bir de ilerici bir geveze çıktı. Onu savcılığa şikayet edeceğini söyledi. Etti de...
Demokrasimiz, "Heykelleri halka sevdirme kanunu" çıkarmayacak kadar liberaldi. Gerici paçayı kurtardı.
( Hüseyin Üzmez - Çilenin Böylesi )