DOĞRU OKUYUŞ, DOĞRU DURUŞ
Malûm, âyet demek, aynı zamanda işaret demek. Mü’min ve de Mü’mine Müslüman’ın en önemli işi muhatab olduğu/edildiği bütün âyetleri dikkatle okumak. Okumak, yani rahmetli üstâd Muhammed Esed’in izahı/tarifiyle, “anlamak niyetiyle bilinçli olarak zihnine nakşetmek”.
Çok özel bir dönemin şâhitleri olarak yaşıyoruz Hicrî 15. asrın ikinci çeyreğine girdiğimiz bu dönemde. İzzetli Ümmet-i Muhammed’in mensupları olarak etrafımızı kuşatan ve biteviye bombardıman edildiğimiz bilumum tarihî ve toplumsal âyetleri doğru okumak zorundayız. Doğru okumak ve doğru değerlendirmek. İstikbâlimizin selâmeti, hem bu dünyâda, hem de âhirette buna bağlı. Akl-ı selîme her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Zihnimizi dağıtacak, kavrama ve değerlendirme melekemizi allak bullak edip, doğru teşhislerde bulunup, doğru neticelere varabilmemizi engelleyecek her türlü duygusal fırtınadan titizlikle uzak durmak zorundayız. Başka çaremiz yok!
Olaylar, makinalı tüfekten gelen kurşun yağmuru gibi, değil şöyle derin bir nefes alıp sağlıklı bir strateji üretmeye, bulunduğumuz yerin farkına varmamıza bile imkân verdirtmemek üzere, biteviye yağıyor/yağdırılıyor ve giderek yığılıyor tepemize. Kasıtlı olarak kopartılan gürültülerin kulaklarımızı sağır, birbiri ardınca çaktırılan şimşeklerin de gözlerimizi kör etmeye çalışmaktan başka hedefleri yok aslında. Kelimenin tam mânâsıyla serseme çevirmeye çalışıyorlar bizi ki isâbetli kararlar veremeyelim, sağlıklı tavırlar geliştirip, onları sistemli bir şekilde ortaya koyamayalım.
Zâlimin en eski ve de en büyük ve de en başarılı olduğu numaralardan biri, kuşku yok ki kendini mazlûm gibi göstermektir! Artık gücün/iktidârın elinden gitmek üzere olduğu gördüğü ya da hissetiği her zaman, zâlim, gücünü/iktidârını muhafaza edebilme kaygısıyla zulmünü arttırma yoluna başvurur. Ancak artan zulüm, en tepkisizleri, en vurdum duymazları, en tuzu kuruları bile önünden sonunda zulmü/zâlimi sorgulamaya ve nihâyet ona isyâna götürür. Bunun için zulmün bütün imkânlar alabildiğine seferber edilerek meşrû kılınması, bir başka deyişle, büyük bir ustalıkla maskelenmesi gerekir. “Böyle davranmak zorunda kalıyorum –vallahi istediğimden ya da çok hoşuma gittiğinden değil ha!- çünkü beni, hayat tarzımı ve benim için kutsal olan birtakım değerleri yok etmekle tehdît eden falancaların zulmüne uğramaktan korkuyorum!” terânesiyle bolca akıtılan “timsah gözyaşları hâlâ birtakım insanları tesiri altına alabiliyor kolayca.
Kimsenin aklına “Peki arkadaş, sen kimsin, o çok kıymet verdiğin hayat tarzı, üzerine titrediğin kutsal değerler nedir? Gel hele şunları bir Hak ve Hakikat mihengine vuralım, kopardığın onca yaygaraya değer mi bir bakalım!” demek gelmiyor. Hele bir de, cansiparâne korunmaya çalışılan o “kutsal değerler”in, tanımlamaları ne kadar muğlak olursa olsun, “hümanizm”, “insan hakları”, “özgürlük” gibi ihtişâmı özünden/içeriğinden büyük isimleri varsa! Elbette ki bunların her biri bir “değer”dir. Önemli birer “değer”. Ama ancak Hak ve Hakikat zeminine oturtuldukları, Hak ve Hakikatin şaşmaz ve ebediyyen geçerli kıstaslarıyla uyum içinde oldukları zaman! Sözgelimi, özünü Hak ve Hakikatten alan hayâ ve edeb, “özgürlük” adına gözardı edilemez, hele terk hiç edilemez. Hak Dîn’in emir ve kurallarına titizlikle riayet etme arzusu ve gayreti, ne idüğü belirsiz bir “insan hakları” ve “laik demokrasi” anlayışı bahane edilerek, bu anlayışın –hâşâ!- “kutsal alan”ı ilân edilmiş, ne idüğü belirsiz bir “kamusal alan”dan, üstelik de “kötü örnek oluyor” diye tahkîr edilerek kovulamaz!
Zâlim, müstebit hükümranlığı tehlikeye düşünce, aslî zeminlerinden ve mânâlarından tamamen kopartıp kendine göre yonta yonta alabildiğine sanallaştırdığı bu “değerler”i zulmünün kalesine sur yapar ve o surların arkasından savaşır.
Çünkü: Bismillâhirrahmânirrahîm… Evet, [ey müminler,] siz onların kalplerine Allah [korkusun]dan da daha şiddetli bir korku salarsınız: çünkü onlar Hakîkati kavramaktan âciz bir topluluktur. Rahmetli üstâd Muhammed Esed, mubârek Haşr Sûresi’nde, onüçüncü sırada yer alan bu âyet-i kerimeyi şöyle tefsîr eder: “Onlar Alemlerin Rabbi Yüce Allah'a, azze ve celle, inanmadıklarından yahut en azından inanç konusunda yarım-gönüllü olduklarından, bu dünyada karşılaşacakları maddî/somut tehlikeler onları Alemlerin Rabbi Yüce Allah'ın, celle celâluhu, nihaî yargısı düşüncesinden daha fazla korkutur!”. Ve devam ediyor Âlemlerin Rabbi Yüce Allah, azze ve celle, bizleri aynı âyet-i kerimenin devamında uyarmaya ve aydınlatmaya: Bismillâhirrahmânirrahîm… Onlar ittifak içinde oldukları zaman [bile], ancak sağlam kaleler içinden veya surlar arkasından savaşırlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir; sen onları birlik sanırsın, halbuki [aslında] kalpleri [birbirlerine] karşı soğuktur: çünkü onlar akıllarını kullanmayan bir topluluktur (59 Haşr 13-14). Rahmetli üstâd Muhammed Esed’in bu mubârek âyet-i kerimeyi tefsîr edişi de mânidârdır:Bu ifâde diyor, rahmetli üstâd, “doğru bir inanışa ve sağlam ahlakî ölçülere sahip olmayan bir halkın kendi aralarında gerçek bir birliğe asla ulaşamayacaklarına ve birbirlerine karşı her zaman saldırgan davranacaklarına işaret” eder.
Gelin, ey benim başımın tâcı gözümün nûru Mü’min ve de Mü’mine Müslüman kardeşlerim, bugünden tezi yok, zihnimizi her zamankinden çok daha fazla ve çok daha büyük bir gayret ve titizlikle mubârek Kur’ân’ın aydınlığıyla aydınlatıp, onun ebedî diriliğinden beslenerek diri tutalım; bizi içine sürüklemeye çalıştıkları fevrî tepki girdabında boğulmamanın başka çaresi yok!
Münib Engin Noyan,,,