Seyyid Abdülhakim-i Arvasi

Başlatan: Cile54 Tarih: 27.04.2006 21:55 Cevap: 40

CI
27.04.2006 21:55
#1

Seyyid Abdülhakim-i Arvasi

 

Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük velidir. Silsile-i aliyyenin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa Efendidir. 1865 yılında Van'ın Başkale kazasında doğdu. 1943‘de Ankara'da vefat etti. Kabirleri Ankara’nın Bağlum nahiyesindedir.

 

Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının âlim ve fadılları idiler. İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları Irak'taki şer'i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde numune olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir.

 

İlk tahsilini babasının huzurunda gördü. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri Nehri'de gördüğü bir rüya üzerine tahsiline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:

 

Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyada Allah'ın Resulünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risalet makamında oturmuşlardı. Onun heybet ve celali karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zat... Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu: "Hayz zamanında bir kadının, camiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suali tekrar sormaması için gayet yavaşça ve alçak bir sesle; "Dinin sahibi hazırdır, buradadır" diye cevap verdim. Maksadım, şeriat sahibinin huzurunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defa emir buyurdular.

 

Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyamı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış" diyerek rüyamı tabir etti. Babama; "Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevabı verdi:

"Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için, böyle bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işarettir.”

 

Bu rüyadan sonra, on sene müddetle, Cuma gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsir gibi ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkâri'nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, rüyasında Allahü teâlânın Resulünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakim'in terbiyesini sana ısmarladım" buyurmuştu.

 

Nihayet Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin huzuruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tevbe ve istihare oldu. İstiharede şöyle bir rüya gördü:

Seyyid Tâhâ hazretleri, camide, talebesi Seyyid Fehim'e şu emri veriyordu: "Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam olsun!.. Seyyid Fehim hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye bırakıyordu.

 

Bu rüya onun talebeliğe kabul edildiğine dair gayet açıktı. Tabire muhtaç kısmı sadece cevâzımât-ı hams tabiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'i, kesin demektir. Hams yani beş adedi ise âlem-i emrin, latifenin tasfiyesine işaret olduğu açıktı. Rüyanın başka tabire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilahi lütuf ve sonsuz bir ihsandı.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi, gördüğü bu rüyanın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsil edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı.

 

Yüksek tahsilini zamanın en büyük âlim ve evliyası Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf, nahv, mantık, münazara, vad', beyan, meani, bedi', belagat, kelâm, usul-i fıkıh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik, geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma); tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale'de otuz yıl kadar tedris ve irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı.

 

1914 (H. 1332)te Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu'yu işgal edince, Başkale'den hicret edip, Irak'a, oradan Adana, Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul'a geldi. Eyüp Sultan'da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu. İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen İlahiyat Fakültesinde tasavvuf müderrisi yani ordinaryüs profesörü olarak 8 Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi.

 

Anadolu'da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu'ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaaz ve tedris ile meşgul olup hayatının sonuna doğru İzmir'e gönderildi. Zor şartlar altında İzmir'de kaldığı sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara'ya getirildi. Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H. 1362) tarihinde sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete intikal etti. Ankara'nın kuzeyinde bulunan Bağlum nahiyesinde defnolundu. Kabri ziyaret edilmekte, huzurunda yapılan dualar kabul olunmaktadır.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zayıfça olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.

 

Her hâli ve hareketi ile İslamiyet’e uyardı. Çok mütevazı olup; "Ben" dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere icabet ederdi.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır; sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazı, pek alçak gönüllüydü. Eyüp Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu'nda Ağa Cami-i şerifleri kürsilerinde senelerce ilim neşretmiştir. Sultan Selim Cami-i şerifi yanındaki Süleymaniyye Medresesinde, tasavvuf müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde müteaddid mektupları vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih kullanmanın başlangıç ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife Risalesi, Sahâbe-i Kirâm ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.

 

Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929'dan 1943 senesine kadar o büyük zattan ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır. Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve İngilizcenin yanında, başka dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi'den aldığını eserlerinde belirtmektedir.

 

25 yıl önceki rüyadaki şahıs

Seyyid Abdülhakim Efendi, 1897 yılında hac vazifesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medine'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zat vardı. Onunla beraber bir gece, mübarek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saadet şebekesine döndürmüş, son derece edep ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı

Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça:

"Refikam, şu anda özür sahibidir. Peygamber Mescidini ziyarete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzurunda bir selam verip, Bâb-ı Cibril'den çıkmasına şer'an müsaade var mıdır?" dedi.

 

Seyyid Abdülhakim hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyanın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyasında gördüğü şahıs da bu şahıstı.

 

Yavaşça:

"Bu sualin cevabına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyada olduğu gibi Resulullah efendimizin huzurunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyayı tafsilatı ile anlattı.

 

Sultanın dua ve yardım istemesi

Sultan Vahideddin Han kendilerini çok sever, takdir ederdi ve dualarını isterdi. Nitekim Abdülhakim Efendi hazretleri şöyle anlattı:

Memleketin işgal altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'uke iletta'âm" yani "Sultan sana selam ediyor ve seni iftara çağırıyor" dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vaizleri, imamları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selamı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu'daki mücahidlere para ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep oldum.

 

Bir defasında da Sultan Vahideddin Han, Ramazân-ı şerif ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyaret edecekti. Seyyid Abdülhakim Efendi'yi de davet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devamını hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:

Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakim Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakim'dir deyince, sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yan yana biri dünya, biri ahiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiya Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Beraberce ziyaret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyaretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir" deyip birini bana verdiler.

 

Abdülhakim Arvasi hazretleri siyasete hiç karışmamış, siyasi fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:

"Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı" demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umumi manada tekke ve dergah tipine ait teşhislerin en güzelidir.

 

Kanunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.

 

Abdülhakim Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslamiyet’e ve Resulullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylule yaparken veya yatarken bir defa olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikamet üzere idi. "İstikamet yani Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerametin üstündedir" sözünü sık sık tekrar ederdi.

 

Çok mütevazı, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslam âlimlerinin adı geçtiği zaman:

"Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gaib olsak aranmayız." Ve, "Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz" buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.

 

Abdülhakim Arvasi hazretlerinin kıymetli sözlerinden bazıları:

"Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise her zamanda her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu olamayacak bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın Onu tenkit edecek iktidarı yoktur."

 

"Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, birbirinize ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden Allah’ın merhameti neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk'a imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhamet ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise hakkı tanımamanın, zulüm ve haksızlık etmenin cezasıdır."

 

"Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür."

 

"Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır."

 

"İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk'a karşı şirk ve müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk'ı tanımadıkça, Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe, insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak'dan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur."

 

"Müslümanların öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulum-i İslamiyye (Müslümanlık Bilgileri) denir. İslam dininin emrettiği bu bilgileri Resulullah aleyhisselam ikiye ayırmıştır. Biri, "ulum-i nakliyye", yani din bilgileri; diğeri "ulum-i akliyye" yani fen bilgileridir, buyurmuştur. Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.

 

Bunlar da ikiye ayrılır: "Ulum-i aliyye" yani yüksek din bilgileri ve "ulum-i ibtidaiyye" yani alet ilimleri. İslam ilimlerinin ikinci kısmı olan akıl bilgilerinin yani tecrübi ilimlerin iyi öğrenilmesi, ince ve derin din bilgilerinin kolay ve açık anlaşılmasına yardım eder. Riyazi fizik öğrenmek, din bilgilerini kuvvetlendirir. Astronomi, aritmetik ve geometri, dine yardımcı bilgilerdir. Tecrübi fizikteki (tecrübe ve isbat edilenlere esasen uymayan) birkaç yanlış teori ve hipotezden başka hepsi dine uymakta, imanı kuvvetlendirmektedir. İlahi fizik (metafizik) bilgilerinden, çürük, bozuk olanları dine uymaz. Bu ilimler öğrenilince, din bilgilerinin akli ilimlere uyan ve akli bilgilerle çözülmeyen yerleri ve sebepleri meydana çıkar ve akla uygun sanılmayan, aklın erişemediği meselelerin inkâr edilemeyeceği anlaşılır."

 

"Kur'an-ı kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden sonra en kıymetli kitap, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabıdır. Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh kitabı, İbni Abidin'in Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafii’de Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır."

 

"İslam dini, Allahü teâlânın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği, insanların, dünyada ve ahirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslamiyet’in içindedir. Eski dinlerin görünür görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır. Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan, akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir. Yaradılışında kusursuz olanlar onu reddetmez ve nefret etmez, İslamiyet’in içinde hiçbir zarar yoktur. İslamiyet’in dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz."

 

"Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da, bu şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır, dedi. Halbuki bozuk tarikatçıların sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır. Dini bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak, o büyüklerin kitaplarını okuyup, iyi anlayabilmek ve bildiğini yapmak lazımdır. Böyle bir âlim bulunmazsa, din düşmanları, meydanı boş bulup, din adamı şekline girer. Vaazları ile, kitapları ile, gençlerin imanını çalarak millet ve memleketi felakete götürürler."

 

"Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam’ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız."

 

"Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz."

 

"Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor."

 

"Tek vakit namazımı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih ederim."

 

"Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın."

 

“En büyük edep, ilahi hududu muhafazadır, gözetmektir."

 

"Allahü teâlâ bir kuluna iman vermişse ona daha ne vermemiştir. İman vermemişse ona daha ne vermiştir!”

 

"Bizim meclisimizde bulunanlar, sükut içinde otursalar ve sükuttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."

 

“Kur'an-ı kerim şifadır. Fakat şifa, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifa gelmez.”

 

“Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet öyle gerektiriyor demektir.”

 

“Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”

 

“Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.”

 

“Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.”

 

“Allahü teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru Onun dilediğidir.”

 

“Allahü teâlâ bize rahmetiyle muamele etsin. Adaletiyle muamele ederse yanarız.”

 

“Riya olmasın diye cemaatten kaçanlar ayrı bir riya içindedirler.”

 

“İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.”

 

“Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, iman eksikliğidir.”

 

Talebelerinden bazıları o ilim deryası büyük veliden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir.

 

Talebelerinden Hafız Hüseyin Efendi anlatır:

Tahsilimi İstanbul'da yaptım. Arabi ve Farisi'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sahibiydim. Bir gün beni Abdülhakim Arvasi hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sahibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan haya edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da haya edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihayet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakimi görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime:

"Seyyid Abdülhakim Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı" dedim. O büyük zata talebe olmakla şereflendim.

 

Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır:

Bir sabah dergahın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imam yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve dua bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semaverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemaat vardı. Şimdi dağılmış."

 

Talebelerinden İlyas Efendi anlatır:

Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. İkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakim Efendi'ye gidip danışmaktı. İkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor" dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok" dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim.

 

Bir gün Bayezid Camiinde vaaz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı halde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın" buyurdu. Vaazı dinleyen Akhisarlı bir zat içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vaazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek halde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakim Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.

 

Necib Fazıl Kısakürek anlatır:

Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmud Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat... Harbe sürüklenmek mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesika usulü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesika usulü milleti kavurdu. Mahmud Bey, bana bu kerameti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez" ve kimse vesika usulünü beklemezken "O olacak" buyurmaları büyük keramet" derdi.

 

Faruk Bey anlatır:

Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastaneye yetiştirdik. Ayıldı. Fakat akli melekelerini kaybetmiş haldeydi. İstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir Rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifası yok hükmünü bastı. Büluğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakim Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sadece; "Mahzunum, mahzunum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havale ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sahip olmadığı maddi ve manevi bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSİ'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakim Efendi, biraderzadeleri olan Faruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini methetmek isteseydi; "Faruk hariç hepimizden iyidir" derdi. Kabri, Abdülhakim Arvasi'nin ayak ucundadır.

 

Bayezid Camiinde; Erzincan zelzele felaketinden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinanın aşikâr olduğu yerlere zelzele ile ceza verir. Erzincan gibi" buyurmuşlar. Kimse o esnada bu manayı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerametti, anlayamadık demişlerdir.

 

Talebelerinden Tahir Efendi anlatır:

Abdülhakim Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyanın huzuruna dolu giden boş, boş giden dolu döner." Bir gün bana; "Tahir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver" buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakim Efendiyi gördüm. "Tahir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. İki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakim Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi.

 

Ne zaman Abdülhakim Efendi hazretlerine gitsem, Ziya Bey yanında otururdu. Ziya Beye bir kitap verir, okuturlar ve izah ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziya Beye kitap okutup, kendileri izah ediyordu. İçimden, benim Arabi ve Farisim Ziya Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyada Abdülhakim Efendinin huzurunda idim. Gene Ziya Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziya Beyi sarıklı, âlim kıyafetinde gördüm. Abdülhakim Efendi, Ziya Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna emek vermeyiz" buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum.

 

Bir gün Abdülhakim Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakim Efendiye arz edeyim, evliyalıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçede yalnız oturuyorlardı. Selam verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "Manolya" dedim. "Şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tahir, bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Mesela şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır efendim" dedim. "Demek ki, farklılık istidatlarından kabiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim" dedim.

 

Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır:

Abdülhakim Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefatından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yani onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.

 

Halid Turhan Bey anlatır:

Bir gün ziyaretlerine gitmiştim. Kütüphanelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler ve; "Buyurun, okuyun!" buyurdular. Arapça idi. Okumaya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; "Türkçeye çevirin!" buyurdular. Takıldığım çok ibareler oldu. Yardım ettiler, hatta kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. İyice anlamıştım. Vefatlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphane müdürlüğü için, Ankara'da imtihana girdim. İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dediler. Bir de ne göreyim, Abdülhakim Efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi? Okudum, tercüme ettim. İmtihanı kazandım. Kütüphane müdürü oldum. Ama imtihandan çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık kerametini görünce hüngür hüngür ağladım.

 

[Alıntıdır]

 

Hepimize örnek olması dileği ile..

KI
27.04.2006 23:02
#2

Ne bahitayarlık böylesine ulvi bir kaynaktan oluk oluk beslenen üstadımızın ve Büyük Doğu'nun manevi ellerinden istifade edebilmek...Üstadımızın dediği gibi iyilik ve güzellik namına üzerimizde tecelli eden ne varsa onlara;ne kadar çirkinlik ve adilik varsa da şahsımıza aittir.

 

 

 

Kabuğu meyvesinden kat kat dolgun bedenim,

 

Pörsümeden potanda erit beni efendim

 

 

"Keremli yüzlerin nazarlarına görünen",

 

Yakmaya yetti nazarın beni bir resimden

 

 

Ökçenizden küçük ben bir cüceyim efendim,

 

Muradım bu devlet ayağınızdan öpeyim

KO
20.01.2008 02:47
#3

Öncelikle bu yaşananları okumama vesile olduğun ıçın tesekkur ederım..yerın dıbıne gırsem yerıdır..eksığım..eksıgız..okuduklarımın arkasındakılerı düşünmeye çalıştım,yetmedim..zaman geçıyor,telaşa düşüyorum..gecen zamanı hayra yorup kovuguma cekılmek degılmış hayat,görmekteyım..öğrenmenın yerıdır ama ya ögrendıkten sonrası dıyorum kendıme?zordayız ama ALLAH yolundan,dostlarından ayırmasın ve nasıplendırsın bızlerı...

HE
24.03.2008 00:33
#4

ALLAH, bize böyle büyük insanların yolunda olmayı nasip etsin. Kalplerimize onların sevgisini yerleştirsin... Amin

RA
24.03.2008 01:26
#5

Allahü Teala bu büyüklere tam teslimiyyet ile bizleri şereflendirsin..

..Alimlere hürmet eden, sevgili peygamberimize de hürmet etmiş gibidir.

Çünkü alimler bu dünyada sadece

Allahü Teala rızası ve Peygamber sevgisini bize anlatmışlardır. ..

Hizmetlerinizin karşılığını her iki cihanda versin inşaallah...

Allahü teala razı olsun. Bu güzel siteyi hazırlayanları allahü teala iki cihanda aziz etsin....

RA
24.03.2008 02:09
#6

Ne oldu sana ey Adem ; hep dünyaya dalmışsın

Bir vehimken oysa sen , kendinide gerçek sanmışsın

Nasıl aşık olur ruh , olmayan bir bedene

Dön mutlak gerçek olan varlığa ; dön Rabbine

 

Bir cesede tapanda hiç akıl aranmaz

Hem böyle olanlar azaptanda kurtulmaz

Ârif olan ayırır hayal ile gerçeği

Aynı bilir hem onlar yaşamayı ölmeyi......

BA
30.03.2008 18:25
#7

Kurbanın olam ya Evlâd-ı Şehid-i deşt-i Kerbelâ"Radıyellahu Teala Anh"

AD
14.07.2008 04:07
#8

Geçen hafta, mübarek türbelerinin bulunduğu kutlu belde Bağlum'a gitme muradına erdim. İnsanın içi manevi bir hava ile ister istemez buluşuyor, kaynaşıyor. Selamımı verdim, kendi zatımda inşallah sizlerin de selamını ilettim. Türbeyi, 4 sene evvel gittiğimden daha bir bakımlı halde buldum ki Allah türbedarından da razı olsun. Onunla da birkaç kelam ettik. Babası, kendinden önceki türbedarmış ve o da 3 yaşından beridir bu türbenin hizmeti için çabalarmış.

Arvasiler geliyorlar mı dedim, gelmez olurlar mı, her sene otobüslerle, Van'dan, İstanbul'dan kalabalık halde gelirler dedi. Ne güzel diye düşündüm.

Üstadımı sordum, onu gördün mü dedim. Gördüm dedi. Her zaman için gelir, ziyaret ve duasını ederdi, çok iyi biriydi dışardan görüldüğü kadarıyla diye de ekledi. Sonra Merhum Seyyid Ahmet Arvasi'nin de geldiğinden bahsetti.

Bilirim ki Mürşid-i Kamiller, vefatlarından sonra da Yüce Rabbimizin izni ile keramet buyururlar. Cevabını bildiğim halde hemen sordum:

-Efendi Hz. nin kerametleri hala zuhur ediyor mu?

-Hangisini sayayım; dedi. Etrafına bir bak, şu canlılığa, şu tabiata, şu yeşilliğe... Burası eskiden çorakmış kardeşim, bir damla su bulunmayan çorak bir yer. Şimdi neden böylesi güzel, bir düşün; dedi.

Allah türbedardan razı olsun, Efendi Hz nin ve Üstadımızın şefaatlerinden de bizi nasiplendirsin.

Allah, bizi oraya götüren eniştemden de razı olsun.

 

Yalnız, çok üzüldüğüm bir nokta, kim olduğunu daha sonra öğrendiğim, açıkçası zaman kaybını düşünerek gitmek istemediğim(iz) bir türbe daha vardı yukarıda. 4 sene evvel gittiğimde ziyaret etmiştim gerçi fakat ismi aklımda kalmamış. Allah, Ahmed Mekki Efendi Hz. nin de şefaatlarına nail eder inşallah. En kısa zamanda tekrar gitmeyi de.

UR
08.08.2008 00:26
#9

nur saçan bu beldeye benim de gitmem nasip oldu.

orada bir vakıf kurulmuş şimdi. gelenlere yardımcı olmak için.

bülent abiden allah razı olsun..

AD
08.08.2008 00:30
#10

Ne güzel gidip ziyaret etme imkanını bulmuşsunuz....Darısı bizim başımıza inşallah :D

AR
25.08.2008 16:57
#11

ARVASILERIN ŞECERELERİ

1. ADEM Aleyhisselam, (safiyullah)

2. ŞİS (ŞİT) Aleyhisselam,

3. Enuş,

4. Kiban,

5. Muhlail,

6. Yerd,

7. Ahnuh,

8. Metuşleh,

9. Lemk,

10 NUH Aleyhisselam, (Neciyullah)

11. Sam,

12. Erfehşad,

13. Şalih,

14. Ayber,

15. Falih,

16. Rağu,

17. Şaruh,

18. Nahur,

19.Taruh,

(İbrahim aleyhisselamın babası budur.

Azer isimli nasipsiz amcası idi ve kâfir idi)

20. İBRAHİM Aleyhisselam, (Halilullah)

21. İSMAİL Aleyhisselam,

22. Sabit,

23. Kahtan,

24. Ya'rib,

25. Yeşceb,

26. Yerh,

27. Nahur,

28. Makum,

29. Add,

30. Aded,

31. Adnan,

32. Me'ad,

33. Nizar,

34. Mudar,

35. İlyas,

36. Mudrike,

37. Huzeyme,

38. Kinane,

39. Nadr,

40. Malik,

41. Fihr,

42. Galip,

43. Lüvey,

44. Ka'b,

45. Mürre,

46. Kilab,

47. Kusay,

48. Abdimenaf,

49. Haşim,

50. Abdulmuttalib,

51. Abdullah

ve (alemlerin efendisi, gelmişlerin ve

geleceklerin en üstünü, rahmeten lil alemin)

52. MUHAMMED ALEYHİSSELAM,

1. Hazreti Fatıma (dolayısı ile Hazreti Ali)

2. Hazreti Hüseyin (radıyallahü anhüm)

3. İmam-ı Zeynelabidin

4. Muhammed Bakır

5. Cafer-i Sadık

(Annesi Ümmi Ferve binti Muhammed bin Ebubekr-i Sıddık olduğundan, Arvasiler, anne tarafından Ebubekr-i Sıddık Radıyallahu teala anh efendimizin torunu olma şerefi ile de zinetlenmişler. Her şey Allahtan. Allah-u tealaya sayısız nimetleri için sonsuz hamd-ü senalar ve şükürler olsun)

6. İmam-i Musa Kâzım

7. İmam-ı Ali Rıza

8. Musa

9. Ali Cevad

10. Muhammed

11. Ali

12. Hasan

13. Muhammed

14. Hasan

15. Abdullah

16. Mehdi

17. Murad

18. İsmail

19. Ahmed

20. Ma'ad

21. Nizar

22. Abdulaziz

23. Mansur

24. Ebu Abdullah

25. Hasan Tahir

26. Hacı Kasım

27.Abdullah

28. Haydar

29. Cemalüddin (Alimüddin, Abdulkadir-i Geylani

Hazretlerinin rahmetullahi aleyh dayısı)

30. Abdulcebbar

31. Hacı Kasım-i Bağdadî

32. Abdulvehhab

33. Abdulaziz

34. İzeddin Abdullah

35. Hacı Kasım-i Bağdadî (Şirvanî)

36. Kutb-i Arvas Muhammed-i Veli (ARVAS Köyünün kurucusu)

37. Kemaleddin

38. Cemaleddin (Alim-i Rabbanî)

39. İbrahim

40. Muhammed Şehabeddin

41. Muhammed Veli

42. Abdullah

(Diğer oğlu Seyyid Abdurrahim Arvasi, Büyük Mütefekkir Rahmetli Seyyid Ahmed ARVASI’ nin dedesidir

43. Seyyid Abdurrahman-i Kutb-i Arvasî

(9 oğlu vardı. Üçünün nesli yok. Diğer evlatları uzun uzun ayrıca anlatılacaktır. Seyyid Fehim Arvasi kutb-i faik, Seyyid Sibğatullah gavs-i Hizani ve Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri -kaddesellahu esrarehumül aziz- kolları ve muhterem evlatları ile şerefli torunları ayrıca sitemizde anlatılacaktır.)

44. Abdullah (Arvas’ta müderris idi. Orada medfundur)

45. Abdulcelil-i veli

(Gavsi Hizanî Seyyid Sıbğatullah-i Arvasi hazretlerinin kayın pederi)

46. Abdullah

47. Halid

48. Abdulcelil

49. Zeynelabidin

(kardeşleri Hikmetullah ve Abdulmenaf)

***Rahmetullahi aleyhim ecmain) **********

50. Mehmet Salih Arvas

- Bu sitenin sahibi- www.mehmetsaliharvas.tr.gg

(Abisi Muhsin, kardeşi Mehmed Şerif)

51. Ömer ile Muhammed Arif. (Kızkardeşleri Rabia ile Nefise hanımlar)

**************************

Kaynaklar:

1. Ehl-i Beyt ve Bazı Secereler. S. Koku.1988.

2. Evliyalar Ansiklopedisi cild bir sayfa 198-199

3. İslam Alimleri Ansiklopedisi

4. Eshab-i Kiram. H. Hilmi Işık.

5. Devlet arşivlerinden alınan 32 sayfalık secere. Bu belge Osmanlıca orijinali ile sitede yayınlanacaktır.

6. Arvasın Kurucusu (banisi) Muhammed Kutup ve Mubarek Nesli. Prof Dr. Seyyid Battal Arvasi. Ank. Üniv. Dil Tarih C. Fak. Öğretim üyesi. 2008.

7. O ve Ben. N. Fazıl Kısakürek

&#
19.09.2008 21:27
#12

Elhamdülillah ki her iki haftada Efendi hazretlerini ziyaret etmek nasip oluyor .. onlar ki Allahu tealanın sevdikleri Bağlum'u Şerifte zaten Efendimizin o mübarek havası esiyor ... Rabbim sevdiklerinin hatrına cümlemizi de bağışlasın inşaAllah ve bizlere hak günde onlarla olabilmeyi nasip etsin ...

ayrıca Bağlum'u şerifte ki hizmet veren abilerimizden de Rabbim razı olsun iki cihan saadetleri versin inşaAllah ..

28.02.2009 03:00
#13
Elhamdülillah ki her iki haftada Efendi hazretlerini ziyaret etmek nasip oluyor .. onlar ki Allahu tealanın sevdikleri Bağlum'u Şerifte zaten Efendimizin o mübarek havası esiyor ... Rabbim sevdiklerinin hatrına cümlemizi de bağışlasın inşaAllah ve bizlere hak günde onlarla olabilmeyi nasip etsin ...

ayrıca Bağlum'u şerifte ki hizmet veren abilerimizden de Rabbim razı olsun iki cihan saadetleri versin inşaAllah ..

Banada bir kere nasip oldu ziyaret etmek...

 

Büyük bir Allah dostu..Zamanın padişahı Vahidettin Hanın manevi lideri...İstiklal harbinde İstanbulda talebeleriyle birlikte her yönden desteğini eksik etmeyen bir kahraman...

 

Necip Fazılın Necip Fazıl olmasına vesile olan kişi mimarı...

 

üstad Necip Fazıl Abdulhakim Arvasi Hzlerinin tutuklandığını duyduğunda hıçkıra hıçkıra ağlamış..İşte Mürşitlik ve işte talebelik..

 

Ya biz...Fersahlar kadar uzağız bu insanlara......

VE
16.08.2009 11:49
#14

ÜSTADI ÜSTAD YAPAN O BÜYÜK ZAT Seyyid Abdülhakim-i Arvasi RAHMETULLAHİ ALEYH

 

 

 

Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük velidir. Silsile-i aliyyenin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa Efendidir. 1865 yılında Van'ın Başkale kazasında doğdu. 1943‘de Ankara'da vefat etti. Kabirleri Ankara’nın Bağlum nahiyesindedir.

 

Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının âlim ve fadılları idiler. İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları Irak'taki şer'i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde numune olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir.

 

İlk tahsilini babasının huzurunda gördü. Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri Nehri'de gördüğü bir rüya üzerine tahsiline daha büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:

 

Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum. Ramazan ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm. Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı. Ramazan ayının on beşinci Salı gecesi, rüyada Allah'ın Resulünü gördüm. Yüce bir taht üzerinde risalet makamında oturmuşlardı. Onun heybet ve celali karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken, arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık alınlı bir zat... Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu: "Hayz zamanında bir kadının, camiye girmesi uygun değilken, iki kapılı bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta şer'an serbest midir?" Allah Resulünün heybetlerinden büzülmüştüm. Suali tekrar sormaması için gayet yavaşça ve alçak bir sesle; "Dinin sahibi hazırdır, buradadır" diye cevap verdim. Maksadım, onun huzurunda kimsenin din meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defa emir buyurdular.

 

Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek yanıma geldiler. Rüyamı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun! Bütün gücünle çalış" diyerek rüyamı tabir etti. Babama; "Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi dururken bana hayz bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan verilmesi hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu cevabı verdi:

"Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için, böyle bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok yükseleceğine işarettir.”

 

Bu rüyadan sonra, on sene müddetle, Cuma gecelerinden başka hiç bir geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim. İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle çalıştım.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsir gibi ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir rehbere kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i Hakkâri'nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, rüyasında Allahü teâlânın Resulünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine; "Abdülhakim'in terbiyesini sana ısmarladım" buyurmuştu.

 

Nihayet Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1878 (H.1295) yılında Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin huzuruna kavuştu ve hocasından aldığı ilk emir, tevbe ve istihare oldu. İstiharede şöyle bir rüya gördü:

Seyyid Tâhâ hazretleri, camide, talebesi Seyyid Fehim'e şu emri veriyordu: "Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams çeşmelerinde kendi elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam olsun!.. Seyyid Fehim hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye bırakıyordu.

 

Bu rüya onun talebeliğe kabul edildiğine dair gayet açıktı. Tabire muhtaç kısmı sadece cevâzımât-ı hams tabiri idi. Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'i, kesin demektir. Hams yani beş adedi ise âlem-i emrin, latifenin tasfiyesine işaret olduğu açıktı. Rüyanın başka tabire muhtaç olmayan açıklığı ayrı bir ilahi lütuf ve sonsuz bir ihsandı.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi, gördüğü bu rüyanın tesiri ile büyük bir aşkla ilim tahsil edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı.

 

Yüksek tahsilini zamanın en büyük âlim ve evliyası Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf, nahv, mantık, münazara, vad', beyan, meani, bedi', belagat, kelâm, usul-i fıkıh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik, geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma); tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale'de otuz yıl kadar tedris ve irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı.

 

1914 (H. 1332)te Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu'yu işgal edince, Başkale'den hicret edip, Irak'a, oradan Adana, Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul'a geldi. Eyüp Sultan'da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu. İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen İlahiyat Fakültesinde tasavvuf müderrisi yani ordinaryüs profesörü olarak 8 Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi.

 

Anadolu'da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu'ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaaz ve tedris ile meşgul olup hayatının sonuna doğru İzmir'e gönderildi. Zor şartlar altında İzmir'de kaldığı sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara'ya getirildi. Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H. 1362) tarihinde sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete intikal etti. Ankara'nın kuzeyinde bulunan Bağlum nahiyesinde defnolundu. Kabri ziyaret edilmekte, huzurunda yapılan dualar kabul olunmaktadır.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zayıfça olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.

 

Her hâli ve hareketi ile İslamiyet’e uyardı. Çok mütevazı olup; "Ben" dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere icabet ederdi.

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır; sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazı, pek alçak gönüllüydü. Eyüp Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu'nda Ağa Cami-i şerifleri kürsilerinde senelerce ilim neşretmiştir. Sultan Selim Cami-i şerifi yanındaki Süleymaniyye Medresesinde, tasavvuf müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde müteaddid mektupları vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih kullanmanın başlangıç ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife Risalesi, Sahâbe-i Kirâm ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.

 

Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929'dan 1943 senesine kadar o büyük zattan ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır. Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve İngilizcenin yanında, başka dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi'den aldığını eserlerinde belirtmektedir.

 

25 yıl önceki rüyadaki şahıs

Seyyid Abdülhakim Efendi, 1897 yılında hac vazifesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medine'ye gelip Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti. Yanında Hacı Ömer Efendi isimli eşraftan bir zat vardı. Onunla beraber bir gece, mübarek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saadet şebekesine döndürmüş, son derece edep ve hürmet içerisinde beklerken, sağ tarafında oturan Hacı

Ömer Efendi kulağına eğilip yavaşça:

"Refikam, şu anda özür sahibidir. Peygamber Mescidini ziyarete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzurunda bir selam verip, Bâb-ı Cibril'den çıkmasına şer'an müsaade var mıdır?" dedi.

 

Seyyid Abdülhakim hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyanın hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyasında gördüğü şahıs da bu şahıstı.

 

Yavaşça:

"Bu sualin cevabına mezun olmak şöyle dursun, bilakis memurum!" buyurdu. Ancak rüyada olduğu gibi Resulullah efendimizin huzurunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi. Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi cevaplandırdı ve hem de rüyayı tafsilatı ile anlattı.

 

Sultanın dua ve yardım istemesi

Sultan Vahideddin Han kendilerini çok sever, takdir ederdi ve dualarını isterdi. Nitekim Abdülhakim Efendi hazretleri şöyle anlattı:

Memleketin işgal altında bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi. Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vaaz edip çıkıyordum. Kapı önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü yakraükesselâm ve yed'uke iletta'âm" yani "Sultan sana selam ediyor ve seni iftara çağırıyor" dedi. Araba ile saraya gittik. İstanbul'un seçilmiş vaizleri, imamları çağırılmıştı. Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selamı var. Hepinizden rica ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu'daki mücahidlere para ve dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep oldum.

 

Bir defasında da Sultan Vahideddin Han, Ramazân-ı şerif ayında Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyaret edecekti. Seyyid Abdülhakim Efendi'yi de davet etti. Diğer ileri gelen devlet adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devamını hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir:

Sultan tam Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakim Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakim der demez, sultan sizi bekliyor diyerek, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini bekleyip yan yana biri dünya, biri ahiret sultanı olarak, Sultanü'l-enbiya Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının bulunduğu odaya girdiler. Beraberce ziyaret ettiler. Çıkınca Sultan bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve ziyaretlerini anlattılar. (Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki tane verdi. Birisi senindir) buyurup birini bana verdiler.

 

Abdülhakim Arvasi hazretleri siyasete hiç karışmamış, siyasi fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:

"Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi kendilerini çoktan kapatmışlardı" demiştir. Bu muazzam görüş, o günlerin umumi manada tekke ve dergah tipine ait teşhislerin en güzelidir.

 

Kanunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu tavsiye ederdi.

 

Abdülhakim Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması, konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslamiyet’e ve Resulullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylule yaparken veya yatarken bir defa olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli istikamet üzere idi. "İstikamet yani Allahü teâlânın beğendiği doğru yol üzere olmak kerametin üstündedir" sözünü sık sık tekrar ederdi.

 

Çok mütevazı, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç işitilmemişti. İslam âlimlerinin adı geçtiği zaman:

"Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gaib olsak aranmayız." Ve, "Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz" buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin mütehassısı idi.

 

Abdülhakim Arvasi hazretlerinin kıymetli sözlerinden bazıları:

"Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise her zamanda her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun üstünde değildir. Bu olamayacak bir şey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın Onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın Onu tenkit edecek iktidarı yoktur."

 

"Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, birbirinize ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden Allah’ın merhameti neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk'a imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhamet ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise hakkı tanımamanın, zulüm ve haksızlık etmenin cezasıdır."

 

"Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür."

 

"Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır."

 

"İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk'a karşı şirk ve müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk'ı tanımadıkça, Hakk'ı sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe, insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak'dan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur."

 

"Müslümanların öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulum-i İslamiyye (Müslümanlık Bilgileri) denir. İslam dininin emrettiği bu bilgileri Resulullah aleyhisselam ikiye ayırmıştır. Biri, "ulum-i nakliyye", yani din bilgileri; diğeri "ulum-i akliyye" yani fen bilgileridir, buyurmuştur. Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.

 

Bunlar da ikiye ayrılır: "Ulum-i aliyye" yani yüksek din bilgileri ve "ulum-i ibtidaiyye" yani alet ilimleri. İslam ilimlerinin ikinci kısmı olan akıl bilgilerinin yani tecrübi ilimlerin iyi öğrenilmesi, ince ve derin din bilgilerinin kolay ve açık anlaşılmasına yardım eder. Riyazi fizik öğrenmek, din bilgilerini kuvvetlendirir. Astronomi, aritmetik ve geometri, dine yardımcı bilgilerdir. Tecrübi fizikteki (tecrübe ve isbat edilenlere esasen uymayan) birkaç yanlış teori ve hipotezden başka hepsi dine uymakta, imanı kuvvetlendirmektedir. İlahi fizik (metafizik) bilgilerinden, çürük, bozuk olanları dine uymaz. Bu ilimler öğrenilince, din bilgilerinin akli ilimlere uyan ve akli bilgilerle çözülmeyen yerleri ve sebepleri meydana çıkar ve akla uygun sanılmayan, aklın erişemediği meselelerin inkâr edilemeyeceği anlaşılır."

 

"Kur'an-ı kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden sonra en kıymetli kitap, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabıdır. Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh kitabı, İbni Abidin'in Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafii’de Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır."

 

"İslam dini, Allahü teâlânın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği, insanların, dünyada ve ahirette rahat ve mesut olmalarını sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı şeyler, İslamiyet’in içindedir. Eski dinlerin görünür görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır. Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan, akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir. Yaradılışında kusursuz olanlar onu reddetmez ve nefret etmez, İslamiyet’in içinde hiçbir zarar yoktur. İslamiyet’in dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz."

 

"Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da, bu şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır, dedi. Halbuki bozuk tarikatçıların sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır. Dini bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak, o büyüklerin kitaplarını okuyup, iyi anlayabilmek ve bildiğini yapmak lazımdır. Böyle bir âlim bulunmazsa, din düşmanları, meydanı boş bulup, din adamı şekline girer. Vaazları ile, kitapları ile, gençlerin imanını çalarak millet ve memleketi felakete götürürler."

 

"Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam’ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız."

 

"Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz."

 

"Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor."

 

"Tek vakit namazımı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih ederim."

 

"Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka namaz kılın."

 

“En büyük edep, ilahi hududu muhafazadır, gözetmektir."

 

"Allahü teâlâ bir kuluna iman vermişse ona daha ne vermemiştir. İman vermemişse ona daha ne vermiştir!”

 

"Bizim meclisimizde bulunanlar, sükut içinde otursalar ve sükuttan başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."

 

“Kur'an-ı kerim şifadır. Fakat şifa, suyun geldiği boruya tâbidir. Pis borudan şifa gelmez.”

 

“Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet öyle gerektiriyor demektir.”

 

“Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”

 

“Ahmaklık, hatada ısrar etmektir.”

 

“Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.”

 

“Allahü teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz, dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru Onun dilediğidir.”

 

“Allahü teâlâ bize rahmetiyle muamele etsin. Adaletiyle muamele ederse yanarız.”

 

“Riya olmasın diye cemaatten kaçanlar ayrı bir riya içindedirler.”

 

“İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil.”

 

“Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, iman eksikliğidir.”

 

Talebelerinden bazıları o ilim deryası büyük veliden şu sözleri ve menkıbeleri nakletmişlerdir.

 

Talebelerinden Hafız Hüseyin Efendi anlatır:

Tahsilimi İstanbul'da yaptım. Arabi ve Farisi'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz sahibiydim. Bir gün beni Abdülhakim Arvasi hazretlerine götürdüler. Maksadım orada da söz sahibi olmaktı. Kendisine çok yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra sandalyede oturmaktan haya edip, yere indim. Sohbette, hiç bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere oturmaktan da haya edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha derken nihayet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakimi görünce ancak talebe olacağımı anladım ve talebelerime:

"Seyyid Abdülhakim Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım, eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı" dedim. O büyük zata talebe olmakla şereflendim.

 

Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi anlatır:

Bir sabah dergahın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imam yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve dua bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semaverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemaat vardı. Şimdi dağılmış."

 

Talebelerinden İlyas Efendi anlatır:

Bir gün yaşlı bir kadın marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. İkinci bir oda yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?" dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakim Efendi'ye gidip danışmaktı. İkindi vakti dergâhlarına gittim. Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor" dedim. Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren oluyor mu?" dediler. "Bugün yok" dedim. "Kadın müşterileriniz oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman hatırlayabildim.

 

Bir gün Bayezid Camiinde vaaz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı halde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın" buyurdu. Vaazı dinleyen Akhisarlı bir zat içinden şimdi bunun da ne ilgisi var diye geçirdi. Vaazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek halde. Çocuk küçük olup üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakim Efendinin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.

 

Necib Fazıl Kısakürek anlatır:

Sene 1941... Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmud Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat... Harbe sürüklenmek mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesika usulü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesika usulü milleti kavurdu. Mahmud Bey, bana bu kerameti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez" ve kimse vesika usulünü beklemezken "O olacak" buyurmaları büyük keramet" derdi.

 

Faruk Bey anlatır:

Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastaneye yetiştirdik. Ayıldı. Fakat akli melekelerini kaybetmiş haldeydi. İstanbul'a götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir Rum doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifası yok hükmünü bastı. Büluğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakim Efendinin kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sadece; "Mahzunum, mahzunum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havale ettiler. Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sahip olmadığı maddi ve manevi bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar DSİ'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakim Efendi, biraderzadeleri olan Faruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini methetmek isteseydi; "Faruk hariç hepimizden iyidir" derdi. Kabri, Abdülhakim Arvasi'nin ayak ucundadır.

 

Bayezid Camiinde; Erzincan zelzele felaketinden bir hafta kadar önce: "Allahü teâlâ, zinanın aşikâr olduğu yerlere zelzele ile ceza verir. Erzincan gibi" buyurmuşlar. Kimse o esnada bu manayı anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerametti, anlayamadık demişlerdir.

 

Talebelerinden Tahir Efendi anlatır:

Abdülhakim Efendi hazretleri buyurdular ki: "Evliyanın huzuruna dolu giden boş, boş giden dolu döner." Bir gün bana; "Tahir Efendi, evinde kitap kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver" buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye, birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakim Efendiyi gördüm. "Tahir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım. Abdest aldım. İki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha uyuyamamıştım. Abdülhakim Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi.

 

Ne zaman Abdülhakim Efendi hazretlerine gitsem, Ziya Bey yanında otururdu. Ziya Beye bir kitap verir, okuturlar ve izah ederlerdi. Bir gün yine öyle bir sohbette, Ziya Beye kitap okutup, kendileri izah ediyordu. İçimden, benim Arabi ve Farisim Ziya Beyden iyidir. Niçin hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyada Abdülhakim Efendinin huzurunda idim. Gene Ziya Beye bir kitap vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziya Beyi sarıklı, âlim kıyafetinde gördüm. Abdülhakim Efendi, Ziya Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna emek vermeyiz" buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum.

 

Bir gün Abdülhakim Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime, Abdülhakim Efendiye arz edeyim, evliyalıkta yükselmek büyük iş, bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye düşünüyordum. Vardım. Bahçede yalnız oturuyorlardı. Selam verip ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?" buyurdu. "Manolya" dedim. "Şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya Tahir, bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin boyları farklıdır? Mesela şu çimene ne yapılsa gül ağacı olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır efendim" dedim. "Demek ki, farklılık istidatlarından kabiliyetten geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!" buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim" dedim.

 

Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır:

Abdülhakim Efendi, arada bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi. Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefatından otuz sene sonra, ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yani onların gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.

 

Halid Turhan Bey anlatır:

Bir gün ziyaretlerine gitmiştim. Kütüphanelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler ve; "Buyurun, okuyun!" buyurdular. Arapça idi. Okumaya çalıştım. Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve gene yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; "Türkçeye çevirin!" buyurdular. Takıldığım çok ibareler oldu. Yardım ettiler, hatta kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme ettirdiler. İyice anlamıştım. Vefatlarından yirmi sene kadar sonra, kütüphane müdürlüğü için, Ankara'da imtihana girdim. İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp, okuyun dediler. Bir de ne göreyim, Abdülhakim Efendinin verdiği kitap ve açtıkları sayfa değil mi? Okudum, tercüme ettim. İmtihanı kazandım. Kütüphane müdürü oldum. Ama imtihandan çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık kerametini görünce hüngür hüngür ağladım.

S1
09.04.2010 22:05
#15

Allah-ü Teala şefaatlerine nail eylesin. Talebelerinden hayatta olan var mı ?

TH
06.03.2011 21:21
#16

Ne güzel gidip ziyaret etme imkanını bulmuşsunuz....Darısı bizim başımıza inşallah :D

 

Şu an onun soyundan yaşayan biri var ziyaret etmenizi tavsiye ederim.Aşağıdaki konudan yararlanabilirsiniz.

 

 

http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/13071-seyyid-abdulhakim-arvasi-ve-onun-soyu/

TH
06.03.2011 21:24
#17

Allah-ü Teala şefaatlerine nail eylesin. Talebelerinden hayatta olan var mı ?

 

Talebelerinden değil de soyundan yaşayan birini tanıyorum.Aşağıdaki konudan yararlanabilirsiniz:

 

http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/13071-seyyid-abdulhakim-arvasi-ve-onun-soyu/

TH
06.03.2011 21:26
#18

Çok güzel bir paylaşım olmuş elinize sağlık.Çok yararlı bilgiler...

 

Saygılarımla.

EL
26.10.2011 14:12
#19

Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretlerinin ölüm yıldönümü için sayfada veye Facebook'ta , etkinlikler , paylasimlar yapmayi düşünüyormusunuz ?

EL
26.10.2011 14:47
#20

Hüseyin Hilmi Isik efendi , Esseyyid Abdulhakim arvasi Hazretlerinin de ayni anda talebesi olup , onun dersleriyle sereflenmis olan Islam alimlerini fikih bilgilerini bizleri bildiren , Mürsid' lerdendir ...

 

 

Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", 1 Receb-ül-ferd 1394 ve 21 Temmûz 1974 Pazar günü hazırlamış oldukları Vasıyetnâmeleri şöyledir:

 

Aklı olan herkes, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamak, âhirette de, azâbdan kurtulup, sonsuz nîmetlere kavuşmak ister. İşte bunun için, Seâdet-i Ebediyye kitâbımı yazdım. Dünyânın her yerindeki her çeşit insana seâdet yolunu göstermek için uğra...ştım. Önce, kendim öğrenmek için çok çalıştım. Senelerce, yüzlerle kitâp okudum. Târihi, tasavvufu çok inceledim. Fen bilgileri üzerinde çok düşündüm. İyi anladım ve inandım ki, dünyâda râhata ve âhirette sonsuz iyiliklere kavuşmak için, “Sâlih Müslüman” olmak lâzımdır.

 

Sâlih olan mümin, Ehl-i sünnet itikâdındadır. Ehl-i sünnet itikâdında olana Sünnî denir. Ehl-i sünnetin dört mezhebinden Hanefî, Mâlikî, Şâfi’î, Hanbelî’den birine uyar. Böylece, her hareketinde İslamiyete tâbi olur. İbâdetlerini kendi mezhebine göre yapar. Harâmlardan sakınır. Bunlarda bir kusûru olursa, şartlarına uygun tevbe eder. Sâlih Müslüman Cehenneme hiç girmez. Sâlih Müslüman olmak için, din bilgilerini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarından öğrenmek lâzımdır. Câhil olan kimse, sâlih değil, Müslüman bile olamaz. Sâlih Müslümanın nasıl olacağını Seâdet-i Ebediyye kitâbımda uzun bildirdim Kısacası:

 

1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmalıdır.

 

2- Dört mezhebden birinin fıkıh kitâbını okuyarak, din bilgilerini doğru öğrenip, buna uygun ibâdet yapmalı ve harâmlardan sakınmalıdır. Dört mezhebden birinde olmayan veya dört mezhebin kolay yerlerini ayırıp bir araya toplayan, yâni mezhebleri birbirine karıştıran kimseye mezhebsiz denir. Mezhebsiz olan sapık olur.

 

3- Çalışıp para kazanmalıdır. Dine uygun yolla kazanmalıdır. Fakîr kimse, bu zamanda, dînini, nâmûsunu, hakkını bile koruyamaz. Bunları korumak ve İslâmiyete hizmet edebilmek için, fennin bulduğu yeniliklerden, kolaylıklardan faydalanmak da lâzımdır. Helâl kazanmak ve cihâd etmek, büyük ibâdettir. Namaza mâni olmayan ve harâm işlemeye sebeb olmayan her kazanç yolu, hayırlıdır, mubârektir.

 

İbâdetlerin ve dünyâ işlerinin faydalı, mübârek olması, yalnız Allah için yapmakla, yalnız Allah için kazanmakla ve yalnız Allah için vermekle, kısacası, İhlâs sâhibi olmakla olur. İhlâs, yalnız Allahü teâlâyı sevmek ve yalnız Allah için sevmektir.

 

Mürşidi kâmillerden, Allah dostlarından feyz almak isteyenin sâlih Müslüman olmaları lâzımdır. Ehl-i sünnet itikâdında olmayan, meselâ Eshâb-ı kirâmdan herhangi birine dil uzatan ve dört mezhebden birine uymayan, harâmdan sakınmayan, meselâ zevcesini, kızını açık gezdiren ve çocuklarının İslâm bilgisi, Kur’ân-ı kerîm öğrenmeleri için çalışmayan bir kimse sâlih bir Müslüman olamaz.

 

Peygamberimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Benim yolumda ve benden sonra dört halîfemin yolunda olunuz!” buyurdu. Dört halîfenin yolunda olan İslâm âlimlerine “Ehl-i sünnet” denir. Görülüyor ki, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarında yazılı olduğu gibi imân etmek ve bütün sözleri, işleri, onların bildirdiklerine uygun olmak gerekiyor.

 

Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak isteyenin, böyle îmân etmesi ve böyle yaşaması lâzım olduğu anlaşılıyor. Bir insanda bu ikisi olmazsa, o sâlih Müslüman olamaz. Dünyâda ve âhırette râhata ve huzûra kavuşamaz. Bu ikisi, yâ mürşidi kâmillerin kitâplarından okuyarak öğrenilir, yâhut, bir mürşid-i kâmilden görerek elde edilir. Mürşid-i kâmilin sözleri, bakışları ve teveccühleri insanın kalbini de temizler. Kalb temîz olunca, îmânın, ibâdetlerin tadı duyulur. Harâmlar, acı, çirkin ve iğrenç görünürler. Allahü teâlâ, kullarına merhamet ettiği zaman, Mürşid-i kâmil çok bulunur ve tanınmaları kolay olur. Kıyâmet yaklaştıkça, Allahü teâlânın kahrı, gadabı dahâ çok zuhûr edecek, Mürşid-i kâmiller azalacak, tanınmayacaklardır. Câhiller, sapıklar, zındıklar, din adamı olarak ortaya çıkacak, insanları aldatacak, felâkete sürükliyecekler. “Kâtı’ı tarîk-ı ilâhî” yani Hakka giden yolu kesiciler olacaklardır.

 

Böyle karanlık zamanlarda îmânı ve din bilgilerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenenler kurtulacak, câhillerin, mezhebsizlerin yazdıkları uydurma din kitâblarının yaldızlı, heyecanlı kelimelerine aldananlar, doğru yoldan kayacaklardır.

 

Yâ Rabbî! Günâhlarımız büyük ve çok ise de, senin af ve magfiretin de sonsuzdur. Sevdiklerinin hürmetine bizi af ve magfiret eyle! Âmin.

11.07.2012 16:49
#21

Hüseyin Hilmi Isik efendi , Esseyyid Abdulhakim arvasi Hazretlerinin de ayni anda talebesi olup , onun dersleriyle sereflenmis olan Islam alimlerini fikih bilgilerini bizleri bildiren , Mürsid' lerdendir ...

 

 

Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", 1 Receb-ül-ferd 1394 ve 21 Temmûz 1974 Pazar günü hazırlamış oldukları Vasıyetnâmeleri şöyledir:

 

Aklı olan herkes, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamak, âhirette de, azâbdan kurtulup, sonsuz nîmetlere kavuşmak ister. İşte bunun için, Seâdet-i Ebediyye kitâbımı yazdım. Dünyânın her yerindeki her çeşit insana seâdet yolunu göstermek için uğra...ştım. Önce, kendim öğrenmek için çok çalıştım. Senelerce, yüzlerle kitâp okudum. Târihi, tasavvufu çok inceledim. Fen bilgileri üzerinde çok düşündüm. İyi anladım ve inandım ki, dünyâda râhata ve âhirette sonsuz iyiliklere kavuşmak için, “Sâlih Müslüman” olmak lâzımdır.

 

Sâlih olan mümin, Ehl-i sünnet itikâdındadır. Ehl-i sünnet itikâdında olana Sünnî denir. Ehl-i sünnetin dört mezhebinden Hanefî, Mâlikî, Şâfi’î, Hanbelî’den birine uyar. Böylece, her hareketinde İslamiyete tâbi olur. İbâdetlerini kendi mezhebine göre yapar. Harâmlardan sakınır. Bunlarda bir kusûru olursa, şartlarına uygun tevbe eder. Sâlih Müslüman Cehenneme hiç girmez. Sâlih Müslüman olmak için, din bilgilerini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarından öğrenmek lâzımdır. Câhil olan kimse, sâlih değil, Müslüman bile olamaz. Sâlih Müslümanın nasıl olacağını Seâdet-i Ebediyye kitâbımda uzun bildirdim Kısacası:

 

1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmalıdır.

 

2- Dört mezhebden birinin fıkıh kitâbını okuyarak, din bilgilerini doğru öğrenip, buna uygun ibâdet yapmalı ve harâmlardan sakınmalıdır. Dört mezhebden birinde olmayan veya dört mezhebin kolay yerlerini ayırıp bir araya toplayan, yâni mezhebleri birbirine karıştıran kimseye mezhebsiz denir. Mezhebsiz olan sapık olur.

 

3- Çalışıp para kazanmalıdır. Dine uygun yolla kazanmalıdır. Fakîr kimse, bu zamanda, dînini, nâmûsunu, hakkını bile koruyamaz. Bunları korumak ve İslâmiyete hizmet edebilmek için, fennin bulduğu yeniliklerden, kolaylıklardan faydalanmak da lâzımdır. Helâl kazanmak ve cihâd etmek, büyük ibâdettir. Namaza mâni olmayan ve harâm işlemeye sebeb olmayan her kazanç yolu, hayırlıdır, mubârektir.

 

İbâdetlerin ve dünyâ işlerinin faydalı, mübârek olması, yalnız Allah için yapmakla, yalnız Allah için kazanmakla ve yalnız Allah için vermekle, kısacası, İhlâs sâhibi olmakla olur. İhlâs, yalnız Allahü teâlâyı sevmek ve yalnız Allah için sevmektir.

 

Mürşidi kâmillerden, Allah dostlarından feyz almak isteyenin sâlih Müslüman olmaları lâzımdır. Ehl-i sünnet itikâdında olmayan, meselâ Eshâb-ı kirâmdan herhangi birine dil uzatan ve dört mezhebden birine uymayan, harâmdan sakınmayan, meselâ zevcesini, kızını açık gezdiren ve çocuklarının İslâm bilgisi, Kur’ân-ı kerîm öğrenmeleri için çalışmayan bir kimse sâlih bir Müslüman olamaz.

 

Peygamberimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Benim yolumda ve benden sonra dört halîfemin yolunda olunuz!” buyurdu. Dört halîfenin yolunda olan İslâm âlimlerine “Ehl-i sünnet” denir. Görülüyor ki, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarında yazılı olduğu gibi imân etmek ve bütün sözleri, işleri, onların bildirdiklerine uygun olmak gerekiyor.

 

Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak isteyenin, böyle îmân etmesi ve böyle yaşaması lâzım olduğu anlaşılıyor. Bir insanda bu ikisi olmazsa, o sâlih Müslüman olamaz. Dünyâda ve âhırette râhata ve huzûra kavuşamaz. Bu ikisi, yâ mürşidi kâmillerin kitâplarından okuyarak öğrenilir, yâhut, bir mürşid-i kâmilden görerek elde edilir. Mürşid-i kâmilin sözleri, bakışları ve teveccühleri insanın kalbini de temizler. Kalb temîz olunca, îmânın, ibâdetlerin tadı duyulur. Harâmlar, acı, çirkin ve iğrenç görünürler. Allahü teâlâ, kullarına merhamet ettiği zaman, Mürşid-i kâmil çok bulunur ve tanınmaları kolay olur. Kıyâmet yaklaştıkça, Allahü teâlânın kahrı, gadabı dahâ çok zuhûr edecek, Mürşid-i kâmiller azalacak, tanınmayacaklardır. Câhiller, sapıklar, zındıklar, din adamı olarak ortaya çıkacak, insanları aldatacak, felâkete sürükliyecekler. “Kâtı’ı tarîk-ı ilâhî” yani Hakka giden yolu kesiciler olacaklardır.

 

Böyle karanlık zamanlarda îmânı ve din bilgilerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenenler kurtulacak, câhillerin, mezhebsizlerin yazdıkları uydurma din kitâblarının yaldızlı, heyecanlı kelimelerine aldananlar, doğru yoldan kayacaklardır.

 

Yâ Rabbî! Günâhlarımız büyük ve çok ise de, senin af ve magfiretin de sonsuzdur. Sevdiklerinin hürmetine bizi af ve magfiret eyle! Âmin.

 

 

Forumdaki tüm Üstadı ve Efendi Hz lerini sevenlere kısa ama önemli bir bilgi aktarmak istiyorum.

Abdülhakim Arvasi Hz leri sadece ama sadece Seyyid Fehim Hz lerinin evladı olan talebesi Seyyid Muhammed Sıddık Efendiye İCAZET-İ MAHZİYE (mahziye kısmına dikkatinizi çekerim.) vermiştir. Tarik-i Aliye icazet yoluyla ilerler, ancak o icazet de İCAZET-İ MUTLKADIR. Bunu ise kimseye vermediği kendi elyazması mektubuyla sabittir. Piyasada gezen Hüseyin Hilmi efendi ye (Allah rahmet eylesin) ait olduğu ileri sürülen icazet ise Mekki Efendinin kendisine layık gördüğü ilim icazetnamesidir ki tarikat icazetiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Zaten dikkatlice incelenirse adı geçen icazette silsilenin sonu Hz Ali ra. a dayanır. Oysaki Silsile-i Aliye Ebubekir Sıddık ra. dayanır. Yani burda bir cehalet örneği var. İlim silsilesi tarikat silsilesi sanılıyor. İlim icazeti ile şeyh olunmaz.

Bu konu ve Efendi Hzlerinin diğer cemaatlerle bağlantısı burada çok tartışılmış. Allah nasib ederse hepsini buradan dilim döndüğünce anlatmaya çalışıcam.

Allah cc. hepinizden razı olsun ....

11.07.2012 17:14
#22

Allah-ü Teala şefaatlerine nail eylesin. Talebelerinden hayatta olan var mı ?

Var Elhamdülillah ....

11.07.2012 17:16
#23

Şu an onun soyundan yaşayan biri var ziyaret etmenizi tavsiye ederim.Aşağıdaki konudan yararlanabilirsiniz.

 

 

http://www.n-f-k.com...i-ve-onun-soyu/

 

Arkadaşlar adı geçen şahıs ve cemaatin Abdülhakim Arvasi Hz. leri ile hiçbir bağlantısı yoktur ...

YU
14.08.2012 07:03
#24
http://www.youtube.com/watch?v=uwW-fi04uL8&feature=related
TH
14.08.2012 17:20
#25

 

Arkadaşlar adı geçen şahıs ve cemaatin Abdülhakim Arvasi Hz. leri ile hiçbir bağlantısı yoktur ...

 

Kardeş şahıs ve cemaatin alakası olmasına gerek yok. İkisi de gönüldaş ve aynı soyda birleşiyorlar.(Peygamber Efendimiz(s.a.v) soyundan) Ve ikisi de evliya. İllede aynı cemaat içinde yer almalarına gerek var mı. Gönüller bir olduktan sonra ?

 

Ve dikkat ettiysen ben aynı cemaatteler dememişim. Demişim ki aynı soydanlar. İyi okumanı tavsiye ederim.

 

Aynı zamanda şunu da bilmen gerekir ki her ikiside Nakşibendiye bağlı. Biri menzil kolu diğeri de kadiriyye olarak geçiyor. Araştır da gör bakalım. Eğer yanılıyorsam bana doğrusunu anlatırsan sevinirim. Allah hepimizden razı olur İnşallah.

 

Selam ve dua ile; Saygılarımla.

 

Vesselam.

01.09.2012 11:23
#26

 

Kardeş şahıs ve cemaatin alakası olmasına gerek yok. İkisi de gönüldaş ve aynı soyda birleşiyorlar.(Peygamber Efendimiz(s.a.v) soyundan) Ve ikisi de evliya. İllede aynı cemaat içinde yer almalarına gerek var mı. Gönüller bir olduktan sonra ?

 

Ve dikkat ettiysen ben aynı cemaatteler dememişim. Demişim ki aynı soydanlar. İyi okumanı tavsiye ederim.

 

Aynı zamanda şunu da bilmen gerekir ki her ikiside Nakşibendiye bağlı. Biri menzil kolu diğeri de kadiriyye olarak geçiyor. Araştır da gör bakalım. Eğer yanılıyorsam bana doğrusunu anlatırsan sevinirim. Allah hepimizden razı olur İnşallah.

 

Selam ve dua ile; Saygılarımla.

 

Vesselam.

 

 

Arkadaşım hassasiyetin için teşekkür ederim. Araştırmadan veyahut bilmeden yazdığımı sanma sakın. Gerçekten sen araştırmalısın bence. AYNI SOYDAN gelip gelmediğini ve aynı tarikate mensup olup olmadığını. Ben de sağlam ispatlar mevcut inşallah sağlam bir ortamda vesikalarımızı karşılaştırırız. Allah-u Teala razı olsun ....

EM
01.09.2012 11:43
#27

diğer konuyla aynı meseleyi aynı kişiler tartışıyor ve bu kadar uslup farkı var.garip geldi

 

http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/13071-seyyid-abdulhakim-arvasi-ve-onun-soyu/

TH
08.09.2012 15:41
#28

 

 

Arkadaşım hassasiyetin için teşekkür ederim. Araştırmadan veyahut bilmeden yazdığımı sanma sakın. Gerçekten sen araştırmalısın bence. AYNI SOYDAN gelip gelmediğini ve aynı tarikate mensup olup olmadığını. Ben de sağlam ispatlar mevcut inşallah sağlam bir ortamda vesikalarımızı karşılaştırırız. Allah-u Teala razı olsun ....

 

 

 

Sen öyle bir hal halmişsin ki bildiğinden vazgeçecek değilsin senle tartışmaya lüzüm yok. Allah haksızı bilip görmektedir.Sen Allah'ın evliyasına iftira atıyorsun ve böylece cehennemdeki yerini hazırlıyorsun keyfin bilir çok istiyorsan gir ateşe zira iftiranın günah olduğunu herkes bilir ! Saygılarımla...

 

NOT : Hiçbir şey düşünemeyenler ile gerçeği görmezden gelen insanlar arasında bir fark yoktur.

TH
08.09.2012 15:43
#29

diğer konuyla aynı meseleyi aynı kişiler tartışıyor ve bu kadar uslup farkı var.garip geldi

 

http://www.n-f-k.com...i-ve-onun-soyu/

 

Aynen kardeşim. Verdiğin konuda aşıkefendiye isimli arkadaş çok kabaca ve yanlışça ithamlarda bulunuyor.Böylelerine Allah cevap versin diyor ve geçiyoruz.Allah hidayet versin...

12.09.2012 11:56
#30

 

Aynen kardeşim. Verdiğin konuda aşıkefendiye isimli arkadaş çok kabaca ve yanlışça ithamlarda bulunuyor.Böylelerine Allah cevap versin diyor ve geçiyoruz.Allah hidayet versin...

 

 

Arkadaşlar herkesi iddalarını ispata davet ediyorum. Daha önce de belirttim. benim kanıtlarım mevcut. Ya sizin ???

TH
12.09.2012 19:09
#31

 

 

Arkadaşlar herkesi iddalarını ispata davet ediyorum. Daha önce de belirttim. benim kanıtlarım mevcut. Ya sizin ???

 

Kardeşim sen neyin ispatinden bahsediyorsun :) Ben seni anlayamadım. Buraya yazacağın şeylerle mi inandıracaksın ? Bu şuna benzedi ben bir yazı yazacağım Allah'ın varlığını ispatlayacak gibi oldu ( Örnek verdim ) ... Kardeş kendinde misin :D

 

Ya inanırsın ya inanmazsın ; ama kalkıp da öyle diyemezsin(saygısızlık yapamazsın) ! İnancın kendinedir kardeşim . Neyi kanıtlıyorsun tevbe tevbe ... Anca yazsan yazsan silsile yazacaksın ben de yazacağım sen benimkine yanlış diyeceksin ben seninkine demeyeceğim ! Allah bilir diyeceğim :) Yada içimden sana bu konuda cahil diyeceğim başka ne diyeyim !? Benim kanıdım Allah katındadır... Yani kalkıp senle kanıt yarışmasına girecek değilim zira bu inançtır !.. Benim hakkımda da git istediğini de. Korktu de , elinde kanıtı yok de... Bana istediğini de ama Allah dostuna deme kardeşim yoksa senin için üzülmem gerekecek çünkü Allah sorar. Ben hakkımı helal ederim bana de !.. Sen de hakkını helal et kardeşim. Tüm Müslümanlar kardeştir görüşüne her zaman sadık kalalım İnşallah. Evet sana Allah'ın dostuna öyle diyorsun diye sinirlendim ama sen de Müslüman'sın diye bu siniri dindirmek kolay geldi; ayrıca bence Gavs hazretleri yazdıklarını görecek olsaydı güler geçerdi ve bana da boşver sofi tartışma derdi !.. Ve yahut cevap bile vermezdi... Zira susmak en büyük cevaptır !

13.09.2012 13:08
#32

 

Kardeşim sen neyin ispatinden bahsediyorsun :) Ben seni anlayamadım. Buraya yazacağın şeylerle mi inandıracaksın ? Bu şuna benzedi ben bir yazı yazacağım Allah'ın varlığını ispatlayacak gibi oldu ( Örnek verdim ) ... Kardeş kendinde misin :D

 

Ya inanırsın ya inanmazsın ; ama kalkıp da öyle diyemezsin(saygısızlık yapamazsın) ! İnancın kendinedir kardeşim . Neyi kanıtlıyorsun tevbe tevbe ... Anca yazsan yazsan silsile yazacaksın ben de yazacağım sen benimkine yanlış diyeceksin ben seninkine demeyeceğim ! Allah bilir diyeceğim :) Yada içimden sana bu konuda cahil diyeceğim başka ne diyeyim !? Benim kanıdım Allah katındadır... Yani kalkıp senle kanıt yarışmasına girecek değilim zira bu inançtır !.. Benim hakkımda da git istediğini de. Korktu de , elinde kanıtı yok de... Bana istediğini de ama Allah dostuna deme kardeşim yoksa senin için üzülmem gerekecek çünkü Allah sorar. Ben hakkımı helal ederim bana de !.. Sen de hakkını helal et kardeşim. Tüm Müslümanlar kardeştir görüşüne her zaman sadık kalalım İnşallah. Evet sana Allah'ın dostuna öyle diyorsun diye sinirlendim ama sen de Müslüman'sın diye bu siniri dindirmek kolay geldi; ayrıca bence Gavs hazretleri yazdıklarını görecek olsaydı güler geçerdi ve bana da boşver sofi tartışma derdi !.. Ve yahut cevap bile vermezdi... Zira susmak en büyük cevaptır !

 

Arkadaşım samimiyetine ve hassasiyetine gerçekten güveniyorum. Allah-u Teala bu yolun büyüklerine olan muhabbetini arttırsın inşaalah. (Hepimizinkini )

ben sana durumu şöyle özetliyeyim.:

Adamın biri çıksa ortalıkta senin amcaoğlu olduğunu idda etse (öyla olmadığı halde) ve babanın ve dedenin tüm mirasının kendisine kaldığını idda ederek tüm aileni sevenleri ve inananları bambaşka yollara sürüklese; bunun yalan olduğunu insanlara haykırmak istemez misin??? Bu işin ispatını elinde bulunan Hanedan -ı Osmanlı tasdikli aile soy ağacıyla yapmak istemez misin?

Şunu çok iyi biliyoruz: Bu yol taa Efendimiz AS. dan beri zerre-i Peygamberiye taşıyan Allahu Tealanın seçtiği özel kullar ile bugüne kadar tertemiz gelmiştir. Onun için bu büyük YOL un devamı olduğunu idda edenler aynı zamanda o büyük soya mensup olduklarını idda etmişlerdir. Ben sadece Kuru kuruya bu yola ve büyüklere muhabbet duyanları uyarmayı kendime göev bildim.

Tarik-i Aliyye nin mensuplarını Taa Hz. Ebubekir-i Sıddık r.a dan Abdülhakim Arvasi k.s a kadar tümünün aile secereleri, ilim secereleri, tarikat secereleri ve efendilerinden aldıkları İCAZET-İ MUTLAKALARI (buraya dikkatinizi çekerim ) yazılı olarak kayıt altındadır. Ben de bu yola ve bu soya mensubum diyen herkesi ispata davet ediyorum.

Lütfen bana kızmayın dostlar. Emin olum derdim sizin gibi bu yolu ve bu yolun büyüklerine intisab etmiş Talipleri nakıs şeyhlerden uzak durmasını sağlamak. Tabii ki gücümün yettiği ölçüde.

Allah-u Teala hepinizden razı olsun ....

TH
13.09.2012 16:49
#33

 

Arkadaşım samimiyetine ve hassasiyetine gerçekten güveniyorum. Allah-u Teala bu yolun büyüklerine olan muhabbetini arttırsın inşaalah. (Hepimizinkini )

ben sana durumu şöyle özetliyeyim.:

Adamın biri çıksa ortalıkta senin amcaoğlu olduğunu idda etse (öyla olmadığı halde) ve babanın ve dedenin tüm mirasının kendisine kaldığını idda ederek tüm aileni sevenleri ve inananları bambaşka yollara sürüklese; bunun yalan olduğunu insanlara haykırmak istemez misin??? Bu işin ispatını elinde bulunan Hanedan -ı Osmanlı tasdikli aile soy ağacıyla yapmak istemez misin?

Şunu çok iyi biliyoruz: Bu yol taa Efendimiz AS. dan beri zerre-i Peygamberiye taşıyan Allahu Tealanın seçtiği özel kullar ile bugüne kadar tertemiz gelmiştir. Onun için bu büyük YOL un devamı olduğunu idda edenler aynı zamanda o büyük soya mensup olduklarını idda etmişlerdir. Ben sadece Kuru kuruya bu yola ve büyüklere muhabbet duyanları uyarmayı kendime göev bildim.

Tarik-i Aliyye nin mensuplarını Taa Hz. Ebubekir-i Sıddık r.a dan Abdülhakim Arvasi k.s a kadar tümünün aile secereleri, ilim secereleri, tarikat secereleri ve efendilerinden aldıkları İCAZET-İ MUTLAKALARI (buraya dikkatinizi çekerim ) yazılı olarak kayıt altındadır. Ben de bu yola ve bu soya mensubum diyen herkesi ispata davet ediyorum.

Lütfen bana kızmayın dostlar. Emin olum derdim sizin gibi bu yolu ve bu yolun büyüklerine intisab etmiş Talipleri nakıs şeyhlerden uzak durmasını sağlamak. Tabii ki gücümün yettiği ölçüde.

Allah-u Teala hepinizden razı olsun ....

 

 

Kardeş emin olabilirsin ki Gavs Hz. evliyadır ve yalan söyleyecek bir kişi değildir. Tanımasam inandıracaktın :) Saolasın yine de Allah senden de razı olsun. Sen Gavs Hazretlerinin evliya olduğunu mu kabul etmiyorsun şimdi ? Hem o ben Seyyid Abdulhakim Arvasi'nin(k.s) soyundanım dememiş ki ! Ben onun soyundan olduğunu derken Peygamber Efendimiz(s.a.v) soyundan olduğunu kastettim kardeşim şimdi anladın değil mi ? Yani diyorum ki Gavs seyyiddir bunda şüphe yoktur ! Hem bir silsile illa ki onun evladı onun evladı geçecek diye bir şey yok(kim icazet aldıysa onda senin bu konudaki bilgin eksik emin olabilirsin yani kimin kimden icazet aldığını kavrayamamış olsan gerek ). Buyur sana Abdulhakim el Hüseyni(k.s) Hazretlerinin Hayatı buna da uydurma deme !

 

Şeyh Seyyid Gavs-ı Azam Abdulhakim el Hüseyni ( İslam alemince kabul görmüştür sen inanma ! )

 

 

Şey Seyyid Muhammed Raşid el Hüseyni ( İslam alemince kabul görmüştür sen daha inanma ! )

 

 

Bu da şimdiki şeyhle ilgili ! Şeyh Seyyid Abdulbaki el Hüseyni ( Gavs-ı Sani) ( İslam alemince kabul görmüştür sen daha inanma ! )

 

http://www.youtube.com/watch?v=o0zgD5G0G6w&feature=related PART 1

 

http://www.youtube.com/watch?v=TyeOMqcwkWQ&feature=relmfu PART 2

14.09.2012 13:32
#34

Kardeş emin olabilirsin ki Gavs Hz. evliyadır ve yalan söyleyecek bir kişi değildir. Tanımasam inandıracaktın :) Saolasın yine de Allah senden de razı olsun. Sen Gavs Hazretlerinin evliya olduğunu mu kabul etmiyorsun şimdi ? Hem o ben Seyyid Abdulhakim Arvasi'nin(k.s) soyundanım dememiş ki ! Ben onun soyundan olduğunu derken Peygamber Efendimiz(s.a.v) soyundan olduğunu kastettim kardeşim şimdi anladın değil mi ? Yani diyorum ki Gavs seyyiddir bunda şüphe yoktur ! Hem bir silsile illa ki onun evladı onun evladı geçecek diye bir şey yok(kim icazet aldıysa onda senin bu konudaki bilgin eksik emin olabilirsin yani kimin kimden icazet aldığını kavrayamamış olsan gerek ). Buyur sana Abdulhakim el Hüseyni(k.s) Hazretlerinin Hayatı buna da uydurma deme !

 

 

Arkadaşım allah senden razı olsun, ne dediğini çok iyi anladım. Zaten itirazım da bu söylenenlere. Ben evliya değildir demedim. Orasını ancak Allah-u teala bilir.Nesebine itiraz ettim. Ayrıca bahsi geçen silsileye bakarsanız Seyyid Taha k.s dan sonra Seyyid Sıbgatullah-i Arvasi (Aslı Hizan-i dir) k.s gelmektedir. Oysa ki Seyyid Taha k.s un mutlak icazetli (bu sadece bir tek halifeye verilebilir) halifesi Seyyid Fehim Arvasi k.s dur. Yani benim değil senin bilgin eksik arkadaşım.( Ben bu yolu sonradan tanımadım içinde doğdum elhamdülillah.) Tarik-i aliyye nin büyüklerinin birden çok halifesi olabilir ama bunlardan sadece biri icazet-i mutlaka ile şereflenir. mürşidin vefatı ile tüm halifeler mutlak icazetli tek halifeye intisab ederler. Yoksa yüzlerce silsile meydana çıkar. çok başlılık oluşur. Mesela Mevlana Halid-i Bağdadi k.s un yaklaşık 200 halifesi vardı. Ancak bunlardan sadece seyyid Abdullah k.s mutlak icazetliydi. Mevlana Halid k.s un vefatıyla diğer tüm halifeler Seyyid Abdullah k.s a intisab ettiler.

TH
15.09.2012 16:01
#35

Saol kardeşim senin niyetin kötü değil benimki de değil. Allah cümlemizden razı olsun. Dediklerini anladım fakat eğer nesebi öyle olmamış olsaydı biz de öyle demezdik yani gerçekten dediğin gibi olsa evliya söylerdi biz Nakşibendi değiliz de başka bir koldanız diye ! Menzil cemaati diye geçiyor bazı yerlerde. Ama biz Nakşibendiyiz kardeşim ! Kişi sevdiğiyle beraberdir...

RE
27.06.2013 12:10
#36

8 haziran da Bağlum da kabrini ziyaret etmek nasip oldu.

Kabir ziyaretlerinde ne yapıp ne edeceğimi çok bilemediğim için eksiklik hissettim.

Efendi hazretleri ve O'nun gibi Allah dostlarını ziyaret ettiğimizde şekil - muhteviyat nasıl olur, olmalıdır yardımcı olabilir misiniz?

YA
18.10.2018 22:48
#37

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin ailesinden;

Duyuru / İlâm

 

Aşağıdaki hususları kamuoyunın dikkatine sunarız:

 

(1) Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Üçışık Efendi Hazretleri, değerli bir alim olan mahdumu Ahmed Mekki Üçışık Efendi dahil hiç kimseyi vekil halef tayin etmemiştir. Hiçbir kimse için de benden sonra şu şahıs selahiyetlidir veya en selahiyetlidir vb ifade kullanmamışdır. Bu bilgiler bizzat kendi yazılarında, Merhum Mekki Efendi ve merhum yeğenlerinden, Cemal Efendi ve Faruk Beyce nakilli olduğu gibi, hayatta olan (Mekki Efendi, Cemal Efendi ve Faruk Bey'in yanında yetişmiş) büyükamcamızdan sıhhatli bir şekilde nakl edilmiştir.

 

(2) Yukarıda ismi geçen merhumlar hiçbir kitaba yayınlanmak üzere takriz yazısı vermemişlerdir.

 

(3) Bazı kitablarda merhumun eserleri tahrifli olarak verilmektedir. Orijinali karşılaştırmadan itimat etmeyiniz.

 

(4) Yakın zamanda yayınlanan Hicret Gülleri adli kitabın hemen her sahifesi YALAN ile doludur. İtibar edilmemesini hassaten istirham ederiz.

 

(5) Bu tür yanlış bilgilerin yayınlanmasından ailemiz ve Efendi Hazretlerinin muhibleri rahatsız olmaktadır. Bu sebeple büyük amcamızın teşebbüsü ile merhumun eserleri hiçbir kelimesi değiştirilmeden yayınlanmaya başlanmıştır.

 

(6) Bağlum Kabristanındaki vakıf ile Abdülhakîm Efendi ve ailesinin hiçbir ilgisi yokdur. Oraya nasıl yerleştikleri meşkukdur. İstismara son verilmesi için gerekli hukuki işlemler sürdürülmaktedir.

 

(7) Doğru bilgileri Hal Tercümesi adlı kitab ve Büyükdoğu Yayınevince yayınlanacak kitablarda bulabilirsiniz.

 

(8) Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız, şayan-ı kabul olmayan neşriyat ve işgalin faillerinin, aile fertlerimiz ve Abdülhakim Arvâsî Üçışık Efendi Hazretlerinin muhibleri hakkında yürüttükleri itibarsızlaştırma girişimlerini ve şucu bucu tarzındaki ithamlarını lütfen dikkate almayınız.

 

Saygılarımızla,

Abdülhakîm Arvâsî Üçışık Efendi Hazretleri ailesi

 

.

Detaylı bilgi için;

www.abdülhakimarvasi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

IB
19.10.2018 06:43
#38

---Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ey Ali Cenâzemi sen yıkayacaksın, borcumu ödeyeceksin mezarıma beni sen koyup örteceksin ZİMMETimi sen îfâ edeceksin ve sen dünyâ ve âhirette sancağımın sâhibisin.” buyurdu.

(Ebû Said (radiyallahu anhu)'den; Deylemî Musnedu'l-Firdevs)

YA
19.10.2018 09:34
#39

Hüseyin Hilmi Isik efendi , Esseyyid Abdulhakim arvasi Hazretlerinin de ayni anda talebesi olup , onun dersleriyle sereflenmis olan Islam alimlerini fikih bilgilerini bizleri bildiren , Mürsid' lerdendir ...

 

 

Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", 1 Receb-ül-ferd 1394 ve 21 Temmûz 1974 Pazar günü hazırlamış oldukları Vasıyetnâmeleri şöyledir:

 

Aklı olan herkes, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşamak, âhirette de, azâbdan kurtulup, sonsuz nîmetlere kavuşmak ister. İşte bunun için, Seâdet-i Ebediyye kitâbımı yazdım. Dünyânın her yerindeki her çeşit insana seâdet yolunu göstermek için uğra...ştım. Önce, kendim öğrenmek için çok çalıştım. Senelerce, yüzlerle kitâp okudum. Târihi, tasavvufu çok inceledim. Fen bilgileri üzerinde çok düşündüm. İyi anladım ve inandım ki, dünyâda râhata ve âhirette sonsuz iyiliklere kavuşmak için, Sâlih Müslüman olmak lâzımdır.

 

Sâlih olan mümin, Ehl-i sünnet itikâdındadır. Ehl-i sünnet itikâdında olana Sünnî denir. Ehl-i sünnetin dört mezhebinden Hanefî, Mâlikî, Şâfiî, Hanbelîden birine uyar. Böylece, her hareketinde İslamiyete tâbi olur. İbâdetlerini kendi mezhebine göre yapar. Harâmlardan sakınır. Bunlarda bir kusûru olursa, şartlarına uygun tevbe eder. Sâlih Müslüman Cehenneme hiç girmez. Sâlih Müslüman olmak için, din bilgilerini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarından öğrenmek lâzımdır. Câhil olan kimse, sâlih değil, Müslüman bile olamaz. Sâlih Müslümanın nasıl olacağını Seâdet-i Ebediyye kitâbımda uzun bildirdim Kısacası:

 

1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmalıdır.

 

2- Dört mezhebden birinin fıkıh kitâbını okuyarak, din bilgilerini doğru öğrenip, buna uygun ibâdet yapmalı ve harâmlardan sakınmalıdır. Dört mezhebden birinde olmayan veya dört mezhebin kolay yerlerini ayırıp bir araya toplayan, yâni mezhebleri birbirine karıştıran kimseye mezhebsiz denir. Mezhebsiz olan sapık olur.

 

3- Çalışıp para kazanmalıdır. Dine uygun yolla kazanmalıdır. Fakîr kimse, bu zamanda, dînini, nâmûsunu, hakkını bile koruyamaz. Bunları korumak ve İslâmiyete hizmet edebilmek için, fennin bulduğu yeniliklerden, kolaylıklardan faydalanmak da lâzımdır. Helâl kazanmak ve cihâd etmek, büyük ibâdettir. Namaza mâni olmayan ve harâm işlemeye sebeb olmayan her kazanç yolu, hayırlıdır, mubârektir.

 

İbâdetlerin ve dünyâ işlerinin faydalı, mübârek olması, yalnız Allah için yapmakla, yalnız Allah için kazanmakla ve yalnız Allah için vermekle, kısacası, İhlâs sâhibi olmakla olur. İhlâs, yalnız Allahü teâlâyı sevmek ve yalnız Allah için sevmektir.

 

Mürşidi kâmillerden, Allah dostlarından feyz almak isteyenin sâlih Müslüman olmaları lâzımdır. Ehl-i sünnet itikâdında olmayan, meselâ Eshâb-ı kirâmdan herhangi birine dil uzatan ve dört mezhebden birine uymayan, harâmdan sakınmayan, meselâ zevcesini, kızını açık gezdiren ve çocuklarının İslâm bilgisi, Kurân-ı kerîm öğrenmeleri için çalışmayan bir kimse sâlih bir Müslüman olamaz.

 

Peygamberimiz de sallallahü aleyhi ve sellem, Benim yolumda ve benden sonra dört halîfemin yolunda olunuz! buyurdu. Dört halîfenin yolunda olan İslâm âlimlerine Ehl-i sünnet denir. Görülüyor ki, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâplarında yazılı olduğu gibi imân etmek ve bütün sözleri, işleri, onların bildirdiklerine uygun olmak gerekiyor.

 

Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak isteyenin, böyle îmân etmesi ve böyle yaşaması lâzım olduğu anlaşılıyor. Bir insanda bu ikisi olmazsa, o sâlih Müslüman olamaz. Dünyâda ve âhırette râhata ve huzûra kavuşamaz. Bu ikisi, yâ mürşidi kâmillerin kitâplarından okuyarak öğrenilir, yâhut, bir mürşid-i kâmilden görerek elde edilir. Mürşid-i kâmilin sözleri, bakışları ve teveccühleri insanın kalbini de temizler. Kalb temîz olunca, îmânın, ibâdetlerin tadı duyulur. Harâmlar, acı, çirkin ve iğrenç görünürler. Allahü teâlâ, kullarına merhamet ettiği zaman, Mürşid-i kâmil çok bulunur ve tanınmaları kolay olur. Kıyâmet yaklaştıkça, Allahü teâlânın kahrı, gadabı dahâ çok zuhûr edecek, Mürşid-i kâmiller azalacak, tanınmayacaklardır. Câhiller, sapıklar, zındıklar, din adamı olarak ortaya çıkacak, insanları aldatacak, felâkete sürükliyecekler. Kâtıı tarîk-ı ilâhî yani Hakka giden yolu kesiciler olacaklardır.

 

Böyle karanlık zamanlarda îmânı ve din bilgilerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarından öğrenenler kurtulacak, câhillerin, mezhebsizlerin yazdıkları uydurma din kitâblarının yaldızlı, heyecanlı kelimelerine aldananlar, doğru yoldan kayacaklardır.

 

Yâ Rabbî! Günâhlarımız büyük ve çok ise de, senin af ve magfiretin de sonsuzdur. Sevdiklerinin hürmetine bizi af ve magfiret eyle! Âmin.

 

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin ailesinden;

Duyuru / İlâm

 

Aşağıdaki hususları kamuoyunın dikkatine sunarız:

 

(1) Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Üçışık Efendi Hazretleri, değerli bir alim olan mahdumu Ahmed Mekki Üçışık Efendi dahil hiç kimseyi vekil halef tayin etmemiştir. Hiçbir kimse için de benden sonra şu şahıs selahiyetlidir veya en selahiyetlidir vb ifade kullanmamışdır. Bu bilgiler bizzat kendi yazılarında, Merhum Mekki Efendi ve merhum yeğenlerinden, Cemal Efendi ve Faruk Beyce nakilli olduğu gibi, hayatta olan (Mekki Efendi, Cemal Efendi ve Faruk Bey'in yanında yetişmiş) büyükamcamızdan sıhhatli bir şekilde nakl edilmiştir.

 

(2) Yukarıda ismi geçen merhumlar hiçbir kitaba yayınlanmak üzere takriz yazısı vermemişlerdir.

 

(3) Bazı kitablarda merhumun eserleri tahrifli olarak verilmektedir. Orijinali karşılaştırmadan itimat etmeyiniz.

 

(4) Yakın zamanda yayınlanan Hicret Gülleri adli kitabın hemen her sahifesi YALAN ile doludur. İtibar edilmemesini hassaten istirham ederiz.

 

(5) Bu tür yanlış bilgilerin yayınlanmasından ailemiz ve Efendi Hazretlerinin muhibleri rahatsız olmaktadır. Bu sebeple büyük amcamızın teşebbüsü ile merhumun eserleri hiçbir kelimesi değiştirilmeden yayınlanmaya başlanmıştır.

 

(6) Bağlum Kabristanındaki vakıf ile Abdülhakîm Efendi ve ailesinin hiçbir ilgisi yokdur. Oraya nasıl yerleştikleri meşkukdur. İstismara son verilmesi için gerekli hukuki işlemler sürdürülmaktedir.

 

(7) Doğru bilgileri Hal Tercümesi adlı kitab ve Büyükdoğu Yayınevince yayınlanacak kitablarda bulabilirsiniz.

 

(8) Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız, şayan-ı kabul olmayan neşriyat ve işgalin faillerinin, aile fertlerimiz ve Abdülhakim Arvâsî Üçışık Efendi Hazretlerinin muhibleri hakkında yürüttükleri itibarsızlaştırma girişimlerini ve şucu bucu tarzındaki ithamlarını lütfen dikkate almayınız.

 

Saygılarımızla,

Abdülhakîm Arvâsî Üçışık Efendi Hazretleri ailesi

 

.

Detaylı bilgi için;

www.abdülhakimarvasi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

YA
19.10.2018 09:45
#40

https://youtu.be/1GZZX7d-CS0

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin hilafetleri ile ilgili Seyyid Fehim Arvasi Hazretlerinin torunu Seyyid Kasım Arvas Efendinin beyanı