Günlerdir Cumhurbaşkanı ile başbakan ve hatta Bakanlar hakkında fitneler ürettiler... Gülen hoca ile Erdoğan arasında türlü fitneler ürettiler, ortalığa yaydılar... Erdoğan ile Gül'ün fikirleri arasında işin daha başından beri bir görüş ayrılığı yoktu... Bu sarf ettikleri söylemlerinden belliydi... Birisi daha yumuşak bir dil kullanmış olabilir ama Erdoğan'ın kullandığı dil de çok sert değildi. Hatta ben daha sert olmasını bile istedim...
Lütfen Üstadın 'Benim Gözümde Menderes' kitabını okuyun... Orada Üstadın Menderes'e önerdiği fikirlere bir bakın... Üstad neler diyor orada, neler...
Daha önceki yazılarımda yukarıdaki ifadeleri kullanmıştım. Erdoğan’ın kullandığı dilin çok sert olmadığını belirtmiş ve Necip Fazıl’ın bu cinsten konu ile alakalı Menderes’e neler önerdiğini, ‘Benim Gözümde Menderes’ kitabını işaret ederek anlatmaya çalışmıştım.
Miralay kardeşim bu konuyu açarken kullandığı başlık ise şuydu: Sizce Başbakan, Adnan Menderes Gibi Hata mı Yapıyor? Miralay’ın Gezi Parkı hadiseleri ile ilgili tarihin içine de dalarak, ‘Benim Gözümde Menderes’ kitabını da misal vererek çok isabetli bir başlıkla bu konuyu açtığını söylemek isterim.
Necip Fazıl’ın ‘Benim Gözümde Menderes’ kitabından bazı kısa alıntılar ile konuya girmek istiyorum. İşte ilk alıntı:
‘’Sene 1958… Bu yıl, Adnan Bey hükümetinin düşmanları tarafından şifasız bir zaaf teşhisiyle keşfedildiği ve her taraftan açık ve gizli tahrip hareketlerinin başladığı mevsimdir. Hükümette memur, mektepte hoca, üniversitede talebe, mahkemede hakim, orduda subay, Adnan Menderes’e karşı gittikçe koyulaşan bir istikrah havasına girmekte ve bu zehirli havayı, Halk Partisi, bir marsık tütsüsiyle beslemektedir.’’
Şimdi ikinci alıntı:
‘’Mahkeme, ordu, mektep, hükümet dairesi, baştan başa Halk Partisi pompasının sıktığı zehirli gazın tesiri altında…’’
Bir alıntı daha:
‘’Bu vaziyette hükümetin ilk vasfı, görme, koku alma, tadma ve temas etme hasselerinden yoksun olmanın üstüne eklediği korkunç bir sağırlıktır. Aslında sağır İnönü, sivrisineklerin mide gürültüsünü işitecek kadar hassastır da, Adnan Menderes, odasında fısıltıyla konuşurken dışarıdaki gök gürlemelerini duymaz veya duyanlardan hava raporu almaz.’’
Necip Fazıl bu kitabında Samed Ağaoğlu’undan da bir alıntı yapıyor:
‘’İstanbul’da 28 Nisan 1960 olaylarının geçtiği günlerden bir sabah öğrencilerle İstanbul Sıkı Yönetim Kumandanlığı birlikleri karşı karşıya… Ankara’da Başbakanın odasında, Menderes’in yanındayım. Rahmetli Namık Gedik, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes, Aklımda kaldığına göre Milli Eğitim Bakanı Benderlioğlu, rahmetli Tevhik İleri, Emin Kalafat ve şimdi hatırlamadığım birkaç arkadaş beraberiz. Menderes İstanbul’da sırasıyla Vali, Belediye Reisi, Sıkı Yönetim Kumandanı Fahri Özdilek’le telefonla konuşuyor. Telin öbür uçundan söylenenlerin neler olduğunu Başbakanın soru ve cevaplarından anlıyoruz.:
- Toplanan kaç bin kişi kadar aziz paşam?
- Beş altı bin mi? Ne yapalım diyorsunuz?
- ……
- Ateş mi etmek?
- ……
- Hayır, hayır katiyen ateş etmek yok!
- ……
- Paşam kimsenin burnu kanamadan, kimseyi brüske etmeden, yavaş yavaş dağıtmaya bakın! Aman paşam rica ediyorum brüske edilmesinler!
- ……
- Sizdeki copla kısa mı? Daha kuvvetli gaz bombaları mı?
- ……
- Bunları ben bilmem, Milli Savunma Bakanı yanımda, vereyim görüşünüz.
Zavallı arkadaşım Menderes, General Fahri Özdilek’le bu konuşmayı yaptıktan kısa bir süre sonra üniversiteli gençleri öldürmek için ateş emri vermek isnadıyla karşı karşıya kalacak!’’
Şimdi bu alıntı üzerinde biraz duralım… Bakın Adnan Menderes, sert müdahale önerisine nasıl karşılık veriyor:
‘’ Paşam kimsenin burnu kanamadan, kimseyi brüske etmeden, yavaş yavaş dağıtmaya bakın! Aman paşam rica ediyorum brüske (eziyet etmenedn) edilmesinler!’’
Peki sert olduğu söylenen Erdoğan döneminde Gezi Parkı çapulcularına Ne yapıldı? Ben söyleyeyim; bu çapulculara, bu ülkeye verdiği zararlar ile oranlarsanız, hiçbir şey yapılamadı ve hatta görevi bu tür kalkışmaları bastırmak olan polisin bile üstünde şiddet kullandılar. Peki bunlara rağmen kaç kişi tutuklu? Yazmaya gerek yok, komik bir rakam!!! Bu yüzden diyorum ki; Erdoğan’ın, kullandığı üslup ve çapulculara müdahale esnasındaki sertlik az bile!!! Burada Üslubu ile eleştirilen Erdoğan, gördüğünüz gibi gayet de yumuşak bir duruş sergilemiş. Bu duruşu medeni(!) ülkelerle de karşılaştırın bakalım, ortaya nasıl bir görüntü çıkacak?
Ağaoğlu yazısının sonunda ne diyor:
‘’Zavallı arkadaşım Menderes, General Fahri Özdilek’le bu konuşmayı yaptıktan kısa bir süre sonra üniversiteli gençleri öldürmek için ateş emri vermek isnadıyla karşı karşıya kalacak!’’
Demek ki, gelmiş geçmiş en kibar Başbakanı bile şiddet yanlısı olmakla suçlamışlar zamanında. Tıpkı şimdilerde Erdoğan üzerinden yaptıkları gibi.
Tekrar ‘Benim Gözümde Menderes’ kitabına dönelim:
‘’Ankara’da ‘’Zafer’’ gazetesindeyim.
Biri daldı bulunduğum odaya:
- Harbiyeliler nümayiş yapıyor!
- Ne nümayişi?...
- Başlarında kumandanları, tabur olmuşlar, Kızılay’dan Ulus meydanına doğru yürüyorlar!... Üniformaları içinde, tıpkı üniversiteliler gibi… Tam bir nümayiş havası içinde!...
Odasında bulunduğum Burhan Belge’ye sordum:
- Ne dersin?...
- Görülmüş şey değil!...
- Hiçbir zaman ve mekanda ne görülmüş, ne de görülebilir! Harbiye ihtilal yapar, çok yapmıştır; bir anda mekanından fırlar ve hemen harekete geçer. Bunlar görülmüştür. Fakat nümayiş yapmaz. Bu, sırtındaki üniformanın edep ve ulviliğini ihlale varır. Çare kalmayınca ihtilal başka; sımsıkı disiplin müeyyideleriyle bağlı bir müessesenin, sivillere mahsus bir serbestlikle mesleki haysiyetini feda etmeye davranması başka… Efe vurur, kırar geçirir; fakat sokakta nümayiş yapacak kadar manasını düşürür mü… İşte görülmemiş ve görülmeyecek olan budur!
- Ya sen neye bağlıyorsun bu hali?...
- Evvela hareket kendi aleyhindedir; çünkü görüldüğü yerde bastırılabilir ve ulaşmak istediği neticeyi kaybeder.
- O halde?
- O halde, artık bu memlekette hükümet diye bir şey olmadığı kanaati o kadar umumidir ki, Harbiye bunu büsbütün açığa vurmak için ortaya çıkmış ve askeri bir tabirle ‘’keşf-i taarruzi’’ye girişerek, hükümetin ne nispette olup olmadığını anlamaya kalkmıştır. Harbiye’nin meslek edep ve şiarını bir tarafa bırakarak giriştiği bu hareket, eğer hükümette bir davranış görülürse kabuğunu çekilecek, görülmezse meydanın boş olduğunu ilan edip gerisi için yolu açık bırakacak bir taktikten başka bir şey değildir. Ve eğer bu hükümet şimdi kendisini göstermeyecek olursa mahvolmuş demektir.’’
Buradan hareketle, Gezi Parkı çapulcularının yaptıkları vandalizmin karşısında bir hükümetin, bir iradenin olduğunu göstermesin mi Erdoğan? Eğer bunu, üslubunu da biraz olsun sertleştirerek yapmasaydı, bu çapulcuların arkasından kimler gelecekti, bir başka değişle bu çapulcular meydanı boş bulsaydı, bu yolla hükümeti zaaf içersinde gösterebilseydi, yolu kimlere açacaktı? Oynanan oyunun farkındayız!!!
Şimdi Necip Fazıl’ın aynı kitabından yaptığım şu alıntı çok önemli. Buyurun:
‘’Harbiye nümayişinin arkasından, Tevfik ileri vasıtasıyla ettiğim yakıcı müracaatlara Adnan Beyin cevabı şu oldu:
- Yarın sabah 6’da Başvekalette hep beraber görüşelim.
(…)
Saat 6’ya 10 kaladan 8’i 15 geçeye kadar tam 2 saat 25 dakika konuşuyoruz. Canımı dişime taktığım ve son kozlarımı oynamaya karar verdiğim için her şeyi söylüyorum.
Birinci mesele:
- Üniversite hadiseleri karşısında ne tavır alınabilirdi?
- Hükümet kuvvetlerine karşı fiille karşı duran Halk Partisi sevk ve idaresindeki sözde gençlik yığınından bir bucuk ölü yerine 150 ölü verdirilseydi ortada bir hükümet bulunduğu anlaşılır ve hiçbir şey olmazdı. Avrupa’nın nice (demokratik) ülkesinden bin misal… Demokrasi, kanunları çiğneyen ve hükümete el kaldıran zümrelere şefkatle mukabele etmek değildir.
İkinci mesele:
- Harbiye nümayişine edilecek mukabele ne olabilirdi?
- Harbiye nümayişi, hükümetin kuvvet derecesini anlatmak için tertiplenmiş taarruzi bir keşif hareketidir. Harbiyelilerin tarihte ihtilal yaptıkları görülmüşse de sokaklarda nümayiş yaptığı ve üniformasını sokak politikalarına alet ettiği görülmemiştir. Yapılacak şey, aynı akşam, Ankara’daki bütün generalleri toplayıp peşine takmak, Harbiye’ye girmek ve nümayişçilere askeri edebin gerektirdiği cezayı hemen vermekti. Bu da, törenle, trampet sesleriyle elebaşıların üniforma işaretlerini sökmek ve onları ‘silk-i celil-i askeri’’ ihrac etmekti.
Üçüncü mesele:
- Kuduran muhalefet nasıl karşılık görmeliydi?
- Açıkca ihtilal hazırladıkları ithamıyla partilerini kapatmak ve başlarını ezmek suretiyle...
(…)
- Çengiler gibi tef ve zil çalarak bir ihtilal geliyor! Bütün nümayişlerde, hükümet acaba ne dereceye kadar mevcut, suali hakim… Eğer hiçbir şey yapılamıyacaksa bir (Vaykavnt) uçağına atlayıp 40-50 kişilik bir kadro halinde kaçmaktan başka çare kalmamış demektir.’’
Burada Necip Fazıl’ın ‘’Hükümet kuvvetlerine karşı fiille karşı duran Halk Partisi sevk ve idaresindeki sözde gençlik yığınından bir bucuk ölü yerine 150 ölü verdirilseydi ortada bir hükümet bulunduğu anlaşılır ve hiçbir şey olmazdı.’’ ifadelerini çok sert bulabilirsiniz. Burada anlatılmak istenen nedir? Durumun vahameti!!! Bu süreç sonunda en nazik Başbakan asıldı. Gençleri kıyma makinesinden geçirdiği, o kıymaları da Konya yollarında asfaltın altına malzeme olarak kullandığı, nümayiş yapan üniversiteli gençlere karşı ateş emri verdiği gibi yalanlarla bir başbakanı astılar… Belki bütün bunların yarısı ve daha azı yapılabilseydi bunları yaşamayabilirdik.
Camide çekilen son görüntüleri seyrettiniz mi? Çocuğu ile birlikte saldırıya uğrayan başörtülü o annenin savcılığa verdiği ifadeleri okudunuz mu? Hükümetin elinde bulunan ve Başbakanın yanına giden o malum sanatçıların Erdoğan’a yalvararak bu görüntüleri saklamasını istedikleri 17 dakikalık şiddet görüntülerinden haberiniz var mı? Bu çapulcuların duvarlara boyadıkları sloganların içersinde türlü küfürler yanında utanmadan sıkılmadan Peygamber efendimize(S.A.V) yapılan hakareti okudunuz mu? Bütün bunların yanında bu ülkeye verdikleri zararlardan haberiniz var mı? Ve daha neler, neler…
Peki siz Başbakan olsaydınız bu çapulculara neler yapardınız? Bu çapulcuların arkasında gizlenen birtakım şeytanlara ne yapardınız? Peki sert bulduğunuz Erdoğan’ın hükümeti ne yaptı? Hiç…
Evet… Şimdi bir şeyler anlatabilmek için giriştiğimiz bu meseleye bir düğüm atıp bitirelim. Düğümü ‘İdeolocya Örgüsü’ kitabından ‘USUL’lerle atalım:
‘’…Türk Anayasasının kefaleti altındaki fikir hürriyetiyle, beklediğimiz ihtilal-inkılabı körüklemek de bize ve sıfatlandırdığımız gençliğe düşen borç…’’
‘’Ülkemizde anayasa ile müeyyideli fikir hürriyeti diye bir şey varsa ve eğer kanunlara doğru söyletiliyorsa, müspet ve menfi her iki haliyle biz vaziyetin ispatçısı olacağız ve her iki halde de şeref ve hizmetimiz büyük olacaktır.’’
‘’İşte avaz avaz haykırıyoruz ki, yüz küsur yıllık yanlış inanışlar bakımından ruhlardaki takma dişleri söküp, onların madeni baskıları altında ezilen hakiki ve bünyevi dişleri belirtme ve geliştirme gayesinden ibaret davamız, metod olarak saf fikirden başka vasıta ve alet tanımıyor. Böyle olunca, fikirlerimiz ne kadar dokunaklı, yakıcı olursa olsun, kendimizi kanun namusunun kefaleti altında görüyor ve bu güven duygusundan sonra başımıza hangi inkisar ve ıstırap gelirse gelsin, onu hiçe sayacağımızı, o zaman da, belirteceğimiz misaldeki ibret payı noktasından en büyük hizmeti yerine getirmiş olacağımızı, hak ve millet huzurunda ilan ediyoruz.’’
‘’Fikir meydanı ve atalarının ruhu seni çağırıyor. Elinde kanun bayrağı, ruh kalesini fethet!...’’
‘’Demokrasyanın tam hakkını isteyerek, kanun yoluyla, fakat sonuna kadar tam hareket ruhunu elde etmedikçe, ‘ukde-i hayat’ımızdan bütün canımız emilecektir! Biz, konuna aykırı şekilde ‘İslamı getirin!’ demiyoruz; ‘Demokrasyayı getirin, ötesi kolay!’ diyoruz.’’
İşte bizim bir davamız varsa, o davanın bayrağını meydan yerine dikmenin usulü budur. Çapulculuk yaparak değil…
Eğer bizim üslubumuz sertse, tavrımız biraz sert kaçıyorsa, bu sertlik çapulculara ve onların arkasına saklananlara karşıdır. Ve bu üslup ve bu sertlik bize kanunların verdiği bir izindir.