Öncelikle Cem Küçük'ün yazısı, birkaç fazla cesur ifadenin dışında mevzuyu muhteşem anlatıyor, onu söylemeliyim. Ben de o yazıyı tamamlayacak bazı şeyler yazayım.
İlk önerim, bu konuyu cemaatin dini duruşuyla birlikte değerlendirmemek ve fazla dağıtmamak yönünde. Yani cemaatin geleneksel olarak eleştirildiği veya savunulduğu konularla bunu bağlamamak daha sağlıklı. İşin içine dini hassasiyetler girdiğinde insanlar rasyonelliklerini kaybediyor ve normalde verecekleri tepkilerin tersini de verebiliyor. Kaldı ki cemaat bugün neredeyse dini bir kurum olmaktan çıkarak siyasi bir oluşum haline geldi. Öyle ki dini yönün bile bu siyasi yöne hizmet ettiğini düşünmek mantıklı olabilir. Cemaat-siyaset ilişkisi elbette bugün başlamadı, fakat bugün farklılaşan şeyler var.
Ak Parti hükümeti, temsiliyet açısından toplumun yarısını kapsıyorsa da, iktidara geldiği dönemlerde çok ciddi bir yetişmiş kadro sıkıntısı yaşadı. Dedesi sefir, babası tiyatrocu, annesi en kötü sarışın cumhuriyet öğretmeni olan solcu/Kemalist kesim kendini yetiştirerek bürokrasiyi parsellemiş vaziyetteydi. Biz Müslümanlarınsa bürokrasi kadrolarındaki temsiliyeti, 1950'den sonra iktidar daha uzun süre muhafazakarlarda kaldığı halde, nüfus aritmetiğinin gerektirdiği noktanın uzağından dahi geçmiyordu. Çiftçiydik, devlet dairelerindeki getir-götür memuruyduk, küçük esnaftık, fabrika işçisiydik, en fazla biraz biraz öğretmendik. Hukuk, askeriye, emniyet, yüksek bürokrasi, akademi, sanat ve toplumun idare ve yönlendirilmesinde pay sahibi olan diğer alanlar ise, başhekimliğe varıncaya dek solcuların, Kemalistlerin, Ulusalcılarındı. Üstelik eğitim konusunda da toplumun alt basamağında yer alıyor, okumuyorduk. Okuyanımız da bizden kopabiliyordu.
Gülen cemaati, tam da bu noktada okullarda örgütlenerek yetişmiş Müslümanları kendi çatısı altında bir araya getirdi; dershanelerle, kolejlerle öğrenciler içinde Müslüman kadrolaşmayı başlattı ve orta vadeli bir yatırımda bulundu. Siyasi olaylardan uzak durması, bu kadar büyüyebilmesinin belki en önemli sebebiydi. Biz Müslümanlar nedense siyaset yapmayı sevmezdik. Bunların yanında, bu cemaat Müslüman kesimin kaymak tabakasını da içinde barındırıyordu. Diğer cemaatler daha ziyade toplumun alt gelir ve kültür kademelerinde, yani Anadolu'da kalırken; Gülenciler daha üst kademelere uzanabiliyor, buralarda yapılanıyordu. Cemaatin dini temayülünü bir tarafa bırakıp meseleye sadece siyasi bir açıdan bakarsak, bu zekice bir hareketti. Tıpkı bugün cemaatin en büyük lansmanını yapan Türkçe Olimpiyatlarını düzenlemek kadar zekice...
Ak Parti hükümeti iş başına geldiğinde, sistemin iliğine işlemiş olan kemirgenlerin arasında muktedir olabilmesi hiç de kolay olmayacaktı. 28 şubat sonrasındaki tasfiyeler yüzünden hükümet, devlet tarafından kuşatılmıştı. Değişimin başarılabilmesi için bir adet mucizeye ve biraz da stratejik politikaya ihtiyaç duyuluyordu. Mucize Hilmi Özkök olurken, stratejik politika da cemaat yapılanmasının elindeki gücün kritik noktalara kanalize edilmesiyle uygulandı.
Ak Parti hükümeti, Müslümanların en güçlü teşkilatı olan ve ılımlı söylemiyle Amerika'nın da sempatisini toplamış bulunan Gülen cemaatinin pek çok mensubunu parti kadrolarında değerlendirerek cemaatle iletişim kurmayı başardı. Cemaat mensupları da, bugünlerden itibaren, sistematik bir şekilde, sistemin kemirgenlerin elinden kurtarılabilmesini sağlayacak çok önemli 3 alana yönlendirildi: hukuk, askeriye ve emniyet. Hükümetin çekirdek kadrosunu temsil eden yetişmiş insanlar ve sermaye de medyaya yöneldi. Zaten medya, patronların çıkarları sebebiyle iktidara göre şekil alan bir yapıdaydı ve onun zararsızlaştırılması nispeten daha kolaydı.
Ne diyorduk, cemaat adalet, emniyet ve askeriyeye yönlendi. Cemaat dershaneleriyle ilişkisi olmuş arkadaşlar bu durumu bizzat kendi deneyimlerinden de hatırlayacaklardır. ÖSS'te derece yapmış biri olarak, hukuğu tercih etmem için evime gelen onlarca ısrarcı telefonu ve yüz yüze görüşmeyi unutmam asla mümkün değil. Tam bir cemaat müntesibi olmadığım için kendi istediğim alanı tercih edebildim, fakat başlangıç hedefi çok farklı olduğu halde hukuk seçen çok arkadaşım oldu. Bugün hukukta kadrolaşma hedefinin, BDP ve DHKPC çevrelerinde de yoğunlaştığı söyleniyor, dikkat etmek gerek. Her neyse...
Cemaat bu zikredilen 3 alanda süratle kadrolaştı. Bu kadrolaşmanın kısa vadede veriminin alınabileceği iki alan vardı, bunlar da elbette ki adalet ve emniyet alanlarıydı. Hükümet, Emniyet'te kadrolaşan cemaatçi yapının İstihbarat dairesinde toplanması için büyük gayret sarf etti, öte yandan elde edilen istihbaratın sonucunun alınabilmesi için de özel yetkili mahkemelerde cemaatçi kadrolaşması sağlandı. Bu teşkilatlanmanın meyveleri, herkesin bildiği, 2007 yılındaki o meşhur gecekondu baskınının ardından, yavaş yavaş toplanmaya başlandı.
Ergenekon ve Balyoz süreçlerini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, herşey gözümüzün önünde gerçekleşti. Siyasi irade ve cemaat kadrolarının yardımıyla, o güne kadar devletin her konumuna yapışmış olan derin yapı ince ince tıraşlanmaya başlandı. Darbeci sülüklerin neler peşinde koştuğunu Emniyet İstihbarat Dairesi ortaya koydu, cemaatçi gazetecilere servis edilen bilgilerle kamuoyu aydınlatıldı, birkaç cesur hukukçunun girişimiyle derin yapı tasfiye edilmeye başlandı. Son olarak da dün itibarıyla Ergenekon davasında temyiz öncesi cezalar açıklandı, ulusalcı-Kemalist çetenin bir bölümü cezalandırıldı.
Bu dönemde ateş olsalar cirmi kadar yer yakamayacak olan Nedim Şener, Ahmet Şık ve Hanefi Avcı gibiler de tutuklanıyordu. Bu adamların ortak paydaları ise cemaat aleyhinde birşeyler yazmalarıydı. Ahmet Şık ve Nedim Şener'in arkaları daha kuvvetliydi, kendilerini kurtardılar fakat kemalistlerin de sahip çıkmadığı Hanefi Avcı, vicdanlarda kalan soru işaretleriyle birlikte geçenlerde 15 yıla mahkum edildi. Bu olayların başlangıcı, aslında işin gittiği yere dair ipuçları veriyordu.
Ergenekon soruşturmalarının başladığı dönemlerde cemaat-hükümet yakınlığı öyle bir noktaya varmıştı ki, yalnızca adalet ve emniyette değil, devletin tüm alanlarında Gülenci bir kadrolaşma hüküm sürer olmuştu. Hükümetin kurulduğu tarihten itibaren atadığı idareciler eliyle, devletin tüm kadrolarında Gülenci bir hakimiyet tahsis ediliyordu. Eski kemalist derin devletin yerini Gülenci bir derin devlet alıyordu. İş öyle bir noktaya geldi ki, Gülen cemaati başbakanın atadığı bürokratların dahi kendi tarafından belirlenmesini talep eder oldu. Mesela genel seçim öncesinde, cemaat müntesibi milletvekili sayısı üzerinde birtakım gayriresmi pazarlıklar gerçekleşmeye başladı ve işin bu derecede ileri gitmesi haklı olarak başbakanın tepesini attırdı. Öncelikle Zaman Gazetesi yazarlarının milletvekillik talepleri geri çevrildi, mesela 'ben herhangi bir aday adayı değilim, mülakata gerek yok' diyerek Ak Parti'nin tüm vekil adaylarına uyguladığı mülakata gitmeye tenezzül etmeyen Mümtazer Türköne, Ankara adaylığına kesin gözüyle bakılırken çizildi. Vekillik için adı geçen İhsan Dağı gibi tipler de umduğunu bulamayanlar arasındaydı. Bu olaylarla gerginlik iyice tırmandı.
Seçimlerden sonra, Ömer Dinçer idaresindeki Milli Eğitim Bakanlığı'nda, Gülencilerin yerine Milli Görüşçü bürokratlar kaydırılmaya başlandı. Aynı dönemlerde KCK operasyonlarının ulaştığı noktalar hükümetle cemaatin arasında bir gerginliğe sebep oluyordu, cemaat hükümet iradesine karşı olarak örgütlü bir biçimde KCK soruşturmalarını gözaltılarla çözmeye gayret ediyordu. Fakat gözaltılar ters tepiyor ve Kürtler arasındaki nefret her geçen gün büyüyordu, üstelik PKK sempatizanlığının, sempatizanları tek tek toplamakla sonlanmayacağı da anlaşılmıştı. Bunun üstüne Cem Küçük'ün bahsettiği gibi, 7 şubat 2012'de, tam da başbakanın ikinci ameliyatından 3 gün öncesi kollanarak, atandığında İsrail savunma bakanı Ehud Barak'ın tüm diplomatik temayülleri katletme pahasına ismen karaladığı Hakan Fidan'a cemaatin eli uzandı ve devran döndü. Başbakan sağ koluna uzanan eli itti ve derin yapının, kendilerine verilen emirler doğrultusunda işi nerelere vardırabileceğini açıkça gördüğünden, önlem almak durumunda kaldı. Sonraki süreç zaten malum. ÖYM'lerin yetkileri alındı, cemaatin neden bu kadar fazla ilgilendiğini hala anlayamadığım şike operasyonu ve malum yasanın değişmesi gerçekleşti, cemaatin insan kaynağını sağlayan dersaneler için hükümetin karşı hamlesi geldi, KCK operasyonlarının yönlendireni olan cemaat çözüm sürecini organlarıyla açıktan değilse de haber diliyle ve manşet seçimleriyle yıpratmaya çalıştı, ve sonunda, cemaat odasında arkasında namaz kıldığım oda abilerinin dahi 'Arap baharı geliyor, kahrolsun diktatör' tarzı zırvaları Facebook'a kusacak kadar sapıtmasına sebep olan Gezi olayları ve cemaatin tutumu... Şu anda da, bir önceki mesajımda saydığım 10 kişi ve diğer birkaç kalemin, köşelerinde ve özellikle de Twitter'da başlattığı karalama kampanyasını izliyoruz.
Cemaatin Türkiye'nin pisliklerden temizlenmesi konusunda ortaya koyduğu hizmeti görmemek için ahmak olmak, bunları takdir etmemek içinse biraz namussuzluk taşımak gerekir. Emniyet ve yargının da gayretleriyle, memleketi tanzimattan beri sömüren ve ittihatçılardan itibaren altın çağını yaşamaya başlayan o kirli yapı büyük ölçüde tasfiye edildi, daha doğrusu etkisizleştirildi, pasifleştirildi. Fakat bu kazanımların sadece cemaat sayesinde olduğu düşünülmemeli. Cemaatin hükümete faydası olduğu kadar, hükümetin de cemaate faydası oldu. Yapılan operasyonların hükümete getirdiği kadar cemaate de getirdiği oldu. Kontrolü bir yerden sonra kaybetmeye başladıysa da, cemaate bu fırsatı veren bizzat hükümetti, hükümetin arkasındaki iradeydi. Bugün bazı cemaatçiler Ergenekon ve Balyoz gibi soruşturmaları tamamen kendi eserleriymiş gibi lanse ediyor, buradan neşet eden 'vefa' edebiyatı ile de her istediğini elde etmeye hakkı bulunduğunu ima ediyor. Fakat bu operasyonların başarılı olabilmesi için cemaatin elinin uzanamadığı noktalarda devreye giren Erdoğan faktörünü de görmek gerek. Bugün şuna samimiyetle inanıyorum ki, derin devletin sindirilmesinde başta dik duruşlu Erdoğan ve birkaç kişi değil de, bugün bazı cemaat kalemlerinin Erdoğan'a karşı fitnebazlıkla desteklemeye çalıştığı, kriz anlarında ilk fırsatta geri basma meşrebindeki Abdullah Gül olsaydı bu kazanımların çoğu elde edilemeyecekti.
Cemaatin, sanki Ak Parti seçmeninin veya Türkiye'nin tamamını temsil ediyormuş gibi, tasfiye ettiği Kemalist yapı yerine derin devletin nikahına talip olması, şımarıklık değilse küstahlık olarak nitelenecek bir hal aldı. Ak Parti hükümetinin görevlerinden biri de bürokrasiye yerleşecek olan kadronun daha homojen dağılmasını sağlamaktır. Zira bugüne dek birtakım şaibeli işlere de bulaşan bir cemaatin, başbakanın bir değilse iki numaralı adamına kadar elini uzatması, eski darbecilerin yerini yeni darbecilerin almaya başladığının bir göstergesi olarak anlaşılmaya gayet müsaittir. Derin cemaatin bugüne kadar göstermiş olduğu hizmeti öne sürerek, eski yapının mevkiine talip olmasını ahlak çerçevesinde izah etmek ise imkansız. Bugün cemaat yayınlarında, Koç'u savunmaya kadar düşen malum diktatör propagandasının sebebinin, derin devletin cemaate nikahlanmaması olduğunu görünce ve cemaati eleştirenlerin bugün başına gelenleri düşününce, insan bu samimiyetsiz tutum karşısında çileden çıkıyor.
Cemaatin şaibeli işlere bulaştığını söyledim, zira bugüne deyin cemaatin Amerika ve İsrail ile bu kadar içli dışlı olması can sıkıcı noktalara vardı. 28 şubat olayı, Ecevit'in desteklenmesi, Irak Savaşı'ndaki tutum, Mavi Marmara olayında alınan konum ve bunun da ötesinde canını feda eden kahramanların manevi şahsına yapılan büyük saygısızlık, başbakanın sağ kolunu koparma hamlesi, ABD'de oturma ısrarı, FBI'ın web sitesindeki ortaklık beyanı, çözüm sürecini sabote edecek tarzda yapılan yayınlar, Gezi olaylarında gazete yazarlarının takındığı tutum, Mısır darbesinden sonra yaşanan ihanet... Bunların her birinin birtakım açıklamaları olabilir, ikna eder veya etmez, fakat en azından bu kadar fazla tartışmalı tavır, bir yapıya soğuk bakmak için bence yeterli. Bu saydığım tutumların istisnasız bütün hepsinin, Amerika'daki Neo-Con'ların savunup amaçladıklarıyla paralellik arz etmesi ise artık mide bulandırmaya yetecek bir noktada.
Yazının başında, cemaatin uzun süredir siyasetin içinde yer aldığını ve dini hüviyetinin artık ikinci plana inmeye başladığını söylemiştim. Bunun daha önce bu ölçüde göze batmamasındaki sebeplerin en büyüğü, cemaatin önceki siyasi tutumunun halkın dini hassasiyetleriyle barışık olmasıydı. Yani siz başörtülü kızların okullara girmesini engelleyen Anayasa Mahkemesi'ne ait diktatöryanın yıkılması için verdiğiniz mücadelede, kendinizi dini hassasiyetleriniz üzerinden anlatabiliyordunuz. Haklıydınız. Yahut Müslüman kesimin baskı altına alınması amacına hizmet eden Danıştay saldırısını gerçekleştiren, Müslümanların kafasını ezmek üzere toprak altlarına cephaneler gömen, insanları camilerde katletmek gibi yol haritaları geliştiren darbeci sülükleri temizlemek; sadece İslami gayelerle dahi anlatılabilen, inanılabilen, gönül verilebilen bir işti. Muhteremdi, mübarekti, saygıdeğerdi. Politikanın böylesi böyle rahatsız etmiyordu. 12 eylül referandumuna verilen açık destek de bu kapsamda anlaşılabiliyordu. Fakat kavganın bir anda 'senin bürokratın-benim bürokratım' noktasına varmasını, üstelik hükümetin tavrındaki yegane değişim cemaatin derin kadrolaşmasına karşı mesafe konması iken bir anda kahraman Erdoğan'ın diktatör Erdoğan'a dönüştürülmesini dini referanslar içerisinde anlamak imkansızlaştı.
Gülen'i Gezi olayları sonrası ayyuka çıkan 'diktatör' karalamasında bu yapılanmadan ne kadar bağımsız kabul etmek gerekir, bilmiyorum. Bir taraftan alakasının olmadığını düşünmek çok mantıklı gelmiyor. Gülen 90'lardan itibaren hızlı bir değişim geçirdi ve teşkilatını idare etmek için çok farklı hamleler yaptı, üzerinde birtakım tartışmalar oluşturdu. Bunun ilk örneğini 28 şubat döneminde ortaya çıkan rahatsız edici tavrında görmeliyiz. Bu tavırla ilgili şu yazıyı incelemenizi hiddet ve şiddetle öneriyorum, yazıdaki yorumların çoğuna katılmasam da bizzat Gülen'in ve cemaatinin alıntılandığı noktalara dikkat kesilin: http://platformhaber.net/?p=13896
Sonraki dönemlerde Gülen cemaatinin türlü gerekçelerle 70'lerin hızlı sosyalisti Ecevit'i desteklediği de artık herkesin bildiği bir kara leke oldu. Şu son Gezi olaylarında Gülen'in kendi açıklamalarının gittiği yerler de, onun üslubunu ve sözlerinin nasıl okunması gerektiğini bilenler için rahatsız ediciydi. Gülen yanlış bilgilendiriliyor olabilir, kontrolü kaybetmiş olabilir, böyle ihtimaller de var. Gülen'in sözcüsü olarak bilinen Hüseyin Gülerce, Zaman yazarlarıyla çelişen şeyler yazarak itidali sağlamaya çalışıyor. Fakat Zaman'ın ve özellikle Todays Zaman'ın son dönemindeki topyekün tavrını düşününce, iki genel yayın yönetmeni Bülent Keneş ve Ekrem Dumanlı'yı izleyince, Gülen'in açıklamalarını okuyunca ve geçmişe göz atınca, onu da işin içinde kabul etmek saçmalık değil. Bugün hükümete karşı savaşta öne çıkan Önder Aytaç ve Emre Uslu gibi adamların derin ve kirli geçmişleri, kendilerinin cemaati içten zehirleyen ve üst kademeyi manipüle eden tetikçiler olabileceği ihtimalini de yüksek tutuyor. Belki de bu hususta susmak en doğrusu. Her konuda hükme varmak gibi bir mecburiyetimiz yok.
Elbette ki cemaatin tabanını, bu hamleleri çizen tavandan ayırmak gerekiyor. Cemaatin toplumun her kesiminden müntesibi var ve özellikle taban içinde, Müslümana dik durmayı hatırlatan Erdoğan'a karşı derin bir sevgi besleniyor. Belki de Zaman ve Today's Zaman'ın yayınlarındaki nüans farkını da, hedef kitlelerindeki büyük farkta aramak gerekir. Türkçe Olimpiyatları'na katılan on binlerce insanın başbakanı ayakta alkışlarken yaşadığı heyecanı hatırlamak yerinde olacaktır. Miting dönüşü, yorgun argın, cemaate verdiği önemi göstermek üzere olimpiyatlara teşrif eden başbakan tam içeri girerken, kürsüdeki çocuğa 'Mağrurlanma padişahım' dedirterek misafirperverlik adabının ırzına geçen cemaat kodamanlarının aldığını sandığım, güçlü bir mesaj vardı o alkışlarda.
Bu kavga cemaati de, hükümeti de yıpratır, her iki tarafa da çok şey kaybettirir. Fakat uzun vadede meşruiyetini kaybeden cemaat olur. Hükümetin hükmetmesi, toplumu oluşturan katmanlardan sadece biri olan cemaatin de bürokrasiyi oluşturan önemli yapıtaşlarından 'biri' olarak varlığını sürdürmesi; memleket, parti ve cemaat açısından en hayırlı olan şey. Bu gerginliğin de en başta Önder Aytaç, Mehmet Baransu, Emre Uslu, Rasih Yılmaz, Bülent Keneş gibi tetikçilerin kızağa çekilmesi ve diğer yazarların da dikkatli olmasıyla çözülebileceğini, aksi takdirde bu kopuşun süreceğini öngörmek zor birşey değil.
Galiba fazla uzadı. Hala okuyorsanız sabrınız dert görmesin :)