TURAN DURSUNLAR NASIL YETİŞİYOR
Turan Dursun ülkemizin doğusunda Müslüman bir anne babanın oğlu olarak dünyaya gelmiş, geleneksel dini eğitim kurumlarımız olan camilerde, medreselerde yetişmiş, daha sonra Diyanet teşkilatında vaizlik, müftülük, TRT’de “Din ve Ahlâk” programları yapmış sonra hayatının bir döneminden itibaren İslâmî inanç ve değerlerle mücadeleye girişmiştir. Bu tarzın bir diğer örneği de Arif Tekin’dir. Bu ve benzeri isimlerin kaleme aldığı kitaplar ateist sol çevrelerce piyasaya sürülmekte ve İslam’a karşı mücadelede adetâ silah olarak kullanılmaktadır. Biz bu anlamda Turan Dursun’u bir prototip olarak ele alacak ve onun hayat hikayesini yetiştiği koşullar ve düşünce ve inanç serüveni ile ilişkilendirerek bir tahlil
Turan Dursun’un kendi şahsına münhasır bir istisnâ olduğunu söyleyip geçiştirmek de gerçekçi görünmemektedir. Bugün örneğin İstanbul’da dini yayınların ağırlıkta olduğu yayınevleri dışındaki merkezi yayınevlerinden herhangi birine bakıldığında “Din” bölümündeki kitapların önemli bir kısmının Turan Dursun’un kitaplarından oluştuğunu görmek mümkündür. Diğer yandan bugün çoğu zaman dindar kesim tarafından dışlayıcı bir tepkisellikle eleştirilen bu insanlar, müslüman bir ailede, çevrede ve toplumda yetişmişlerdir ve yazdıkları belirli bir çevrede dahi olsa bu toplumda karşılık bulmaktadır. Başta inancımız gereği, onların doğuştan İslâm’a karşı önyargılı olduklarını iddia edemeyiz. Bundan dolayı onları önyargısızca anlamak, aslında bir yönüyle kendi problemlerimizle yüzleşmek demektir.
Şüphesiz her yazarın görüşleri ile yaşamı ve şahsiyeti arasında yakın ilişki vardır. Ancak Turan Dursun’da bu ilişkinin özel bir boyutu gözlenmektedir. Hatta Dursun’un hayatı ve eserleri üzerine yaptığımız okumalar sonucunda bizim ulaştığımız kanaat, kişiliği, yaşadıkları, yetiştiği şartlar bilinmeden onun görüşlerinin doğru değerlendirilemeyeceği, çünkü İslâm’la ilgili duygu ve düşüncelerinin, tşahsiyeti ile din adına yaşadıkları emelinde biçimlendiği yönündedir. Şunu da ifade edelim ki hiçbir insanın düşünsel gelişimi ve inançları yetiştiği koşullar veya bir takım psiko-sosyol etmenlerle açıklanmayacak kadar çok boyutludur. Ancak bu gerçek, sözünü ettiğimiz unsurların önemsiz ve değersiz olduğu anlamına gelmez. Değerlendirmelerimize geçmeden önce Turan Dursun’un hayat hikayesi hakkında öz bilgi vermenin yararlı olacağı kanaatindeyiz.
Turan Dursun 1934 yılında Sivas’ın Şarkışla ilçesinin Gümüştepe (Yapıaltı) köyünde Kürt asıllı bir anne ile köy imamlığı yapan Türk bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. 8-17 yaşları arasında Erzurum Ağrı ve Muş’un değişik köylerinde daha çok Kürt kökenli ve Şafii hocalardan, son iki yılda da Adana ve Konya’da, başta Arap dili olmak üzere, Temel İslâm ilimleri, mantık ve felsefe konusunda eğitim görür. 17 yaşında iken köy imamı olur. 1955-1957 yıları arasında askerliğini yapar, ilkokula gitmediği için Türkçe okuma yazmayı da askerde öğrenir.
Askerlik dönüşü 1958 yılında önce merkez vaizi sonra müftü olmak üzere Tekirdağ ilinde göreve başlar. 1966 yılında “Din ve Ahlâk” programları yapmak üzere TRT’ye geçer, on yıl bu görevine devam ettikten sonra yine TRT’ de prodüktör olarak, “Başlangıcından Bu Yana İnsanlık”, “Vergi Programı”, “Akşama Doğru” gibi programları yapar.
1982 yılında TRT’den emekli olunca sayılı reklam ajanslarından birisinin sahibi olan arkadaşına, Kur’an Ansiklopedisi hazırlama projesini sunar. Arkadaşı onun bu teklifini olumlu karşılar. Varılan anlaşmaya göre, Dursun çalışmalarını sürdürmek üzere, ailesi Ankara’da olduğu halde, İstanbul’a yerleşecek, ajans da onun tüm masrafını karşılayacak, eser yayınlandığında kâr paylaşılacaktır. Onun bu çalışmasını 1987 yılında tamamladığı anlaşılıyor. Ancak eserin yayınlanması için birçok yayınevi ve gazete ile görüşmesine rağmen hiçbirinden olumlu cevap alamaması, söz konusu ajansın Dursun ile ilgili bazı kaygıları sebebiyle ekonomik sıkıntıları gerekçe göstererek ona olan maddi desteğini çekmesi kendisini maddi açıdan zora sokar. Bundan böyle İstanbul’da çalışmalarını sürdürebilmek için maddi kaynağa ihtiyaç duyar. Tam bu sırada “Şeriat Böyle” isimli bir senaryo-film çalışması ve İlhan Arsel’in başta Şeriat ve Kadın kitabı olmak üzere, bütün eserlerini yaygınlaştırmak amacıyla düşünülen, başkanlığını Turan Dursun’un üstleneceği, “İlhan Arsel Vakfı” projesi gündemdedir. Tüm bu çalışmalar için, Arsel aracılığıyla tanıştığı Amerika’da yaşayan Erkan Boynuince Dursun’a ayda beşyüz dolar maddi katkıda bulunmaya başlar.
Dursun’u bugünkü ününe kavuşturan, 1987 yılından 1990 yılındaki ölümüne kadar geçen sürede çeşitli dergilerde yayınlanan yazılarıdır. Onun bu yazıları daha çok Sosyalist çevrelerin yayın organları olan 2000’e Doğru, Teori, Görüş, Saçak, Sosyalist Birlik, Sosyal Demokrat, Emeğin Bayrağı ve Yüzyıl gibi dergilerde yayınlanır.
Bu yazıları döneminde, sözü edilen çevre tarafından yoğun övgülere mazhar olan Dursun’un, kendilerine derin sevgi ve saygıyla bağlandığı ve onların büyük desteğini gördüğü başlıca üç isim ile yakın irtibat halindedir. Bunlardan ilki o dönemde 2000’e Doğru Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı olan daha sonra Sosyalist Parti ve İşçi Partisi’nin genel başkanı olan Doğu Perinçek; ikincisi Perinçek’le teyze çocukları olan ve Dursun’u Perinçek’le tanıştıran, ODTÜ’de öğretim üyesi ve aynı zamanda Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreteri Gürbüz Tüfekçi, üçüncüsü de, Dursun’nun sıkça yazdığı mektuplarında kendisine “Çok Çok Değerli, Sevgiliden Sevgili Dostum”, “İlhan Ağabey” diye hitap ettiği Amerika’da yaşayan İlhan Arsel’dir.
Turan Dursun’un sözü edilen dergilerde, İslâm’a karşı sert üslupla kaleme aldığı yazılar dindar insanlarca İslâmî değerlere hakaret olarak algılanarak onların tepkisine sebep oldu. Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde esrarı hâla çözülemeyen bir terörist saldırı sonucu hayatını kaybetti.
Turan Dursun’nun başlıca eseri Kur’an Ansiklopedisi’dir[1]. Dursun bu eserinde, diğer eserlerinden ve aşağıda açıklamaya çalışacağımız ilmî şahsiyetinden farklı bir tavır takındığı izlenimi verir. Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki o, klasik İslâmî literatüre büyük ölçüde vakıftır. Kur’an Ansiklopedisi’nde bu konudaki yetkinliğini ortaya koymuştur. O bu çalışmasında, başlıca Kur’anî kavram ve konularla ilgili ayetleri, hadisleri ve kaynaklardaki malumatı derlemiş, mümkün olduğunca şahsi yorumlardan kaçınmıştır. Kendisi Ansiklopedi’nin girişinde bunun gerekçesini şöyle açıklar: “Ben Kur’an Ansiklopedisi’ni herhangi biçimde yorumlar getirerek, “İslâm’ın çağdaş yorumlar”la yorumlanmasını ve bu yolla “dinsel bağnazlıktan” uzaklaşmasını sağlamak gibi bir amaçla hazırlamadım. Din alanındaki aydınlanmanın yorumlarla değil, neyin ne olduğunu açık seçik ortaya döküp sergileme yoluyla olacağı kanaatindeyim.” Dursun bu çalışmasında zaman zaman pozitivist aydınların ve bazı müsteşriklerin görüşlerine yer vererek onlardan yana tavır alsa da, ilmi ciddiyetin sınırlarını aşmamaya özen gösterir.
Bilindiği üzere bilim adamlığının asıl göstergesi herhangi bir konudaki malumatı, derlemekten çok onu anlamlandırmak ve yorumlamaktır. Ansiklopedisi dışındaki eserlerini, onun İslâm hakkında derlediği bu malumata ilişkin yorumları olarak kabul edebiliriz. Turan Dursun’u değerlendirirken hem konumuzla alakası hem de ona bu günkü konumunu sağlayan eserleri olması nedeniyle bu eserlerini esas aldık.
Kanaatimizce Dursun özellikle hayatının son yıllarında yazdığı ve yayınladığı bu eserlerini yazmasaydı, Kur’an Ansiklopedisi’yle anılacak ve belki bugünkü şöhretine kavuşamayacaktı ama her açıdan daha saygın bir konumda olacaktı. Fakat her şeye rağmen onun, Kur’an Ansiklopedisi’ndeki tavrıyla diğer eserlerindeki tavrını aynı kişide düşünmek çelişkili gibi görünmektedir. Onun birbiriyle uzlaşmaz görünen bu iki tavrını te’lif etmek için şu ihtimaller üzerine düşünülebilir:
1. Dursun Kur’an Ansiklopedisi’ni yazdığı dönemde İslâm aleyhinde bu kadar keskin bir görüşe sahip değildi.
2. O İslâm’a inanmamakla birlikte hem İslâm hakkındaki bilgi birikimini değerlendirmek hem de bilim adamı olarak anılmak arzusundaydı. Fakat Ansiklopedi’yi tamamladıktan sonra maddi sıkıntı içinde olduğu bir zamanda, basımı konusunda karşılaştığı güçlüklere rağmen başarılı olamaması onu adetâ bezdirdi. Diğer yandan İslâm’a karşı biriktirdiği kin ve nefrete de yenik düşerek bu birikimini bu defa İslâm’a saldırmak için kullandı. Böylece duygularına yenik düşmüş oldu.
Dergilerde yazılarının yayınlanmaya başladığı ilk dönemlerde Ansiklopedi projesinin zarar görebileceği kaygısıyla müstear isim kullanarak gerçek görüşlerini gizlemeyi düşünmesi bu ihtimali desteklemektedir.
3. Dursun’un bu tavrı göstermektedir ki, Allah’a iman ve bağlılık için salt bilgi fazla bir değer taşımamaktadır.
Dursun’un köy imamı olan babası, oğlu daha doğmadan onun için kitaplar satın almaya başlar ve onu daha küçük yaşta, “Basra ve Küfe’de bulunmayacak ölçüde büyük bir din alimi” olması yönünde yoğun olarak koşullandırır. Bu amaçla babası onu 7-8 yaşlarına geldiğinde, daha ilkokula gidip okuma yazmayı öğrenmeden, camilerde medrese usûlü dinî eğitim veren hocaların yanına gönderir. Daha küçük bir çocuk olan Dursun kendisinden ileri yaştaki talebelerin eğitim gördüğü bu ortamlarda büyük sıkıntılara maruz kalır: Genelde Türkçe bilmeyen kürt hocalardan eğitim aldığı için öncelikle Kürtçe’yi öğrenmek durumunda kalır. Diğer talebelere göre yaşça küçük olduğu için bir çok açıdan zorluklarla karşılaşır. Temizlik imkanları sınırlı olduğu ve henüz kendisine bakabilecek yaşta olmadığı için bacaklarını zedeleyecek kadar kaşıntıya sebebiyet veren bitlerle boğuşur. Ama her şeyden önemlisi de anne-baba sevgisinden mahrum kalır, çocukluğunu yaşayamaz. Güzel elbiseler içinde oynayan, okula giden çocuk resimlerine imrenerek bakar. Tatil için gittiği memleketinde yaşıtlarıyla “tadına doyulmaz” oyuna daldığı bir zamanda babasının ‘pençesiyle’ yere yuvarlanır.[2]
Bütün bu olumsuzluklara rağmen onu büyük bir hırsla okumaya motive eden yegane sebep “Basra ve Küfe’deki alimlerin derecesine ulaşmak, hatta onları geçmek”; en büyük alim olur, en akıllı insan olduğunu kanıtlarsa “başa geçebilirdi”, hatta “cumurbaşkanı” bile olabilirdi. Yine kendi tanımlamasıyla “ne yapıp edip herkesi geçmeyi kafasına koymuş bir yarışçının tutkusu vardır içinde. Tüm varlığını sarıp sarmalayan bir tutku, aşk gibi.”[3]
O böyle bir tutkuyla başkalarının 15-20 yılda öğrendiklerinden daha fazlasını 3-5 yılda öğrendiğini, karşılaştığı birçok hocanın da onun bu durumunu mucize ve keramet olarak nitelediğini hayatı boyunca övünerek anlatır. O çocukluk yıllarında başta Arapça olmak üzere Temel İslâm bilimleri, felsefe ve mantıkla ilgili birçok eseri ezberlediğini anlatır. Bütün bu öğrendiklerini de onu “hedefine götürecek bir basamak” olarak görür.[4] Ancak Türkçe okuma-yazmayı bile henüz bilmeyen, yaşadığı dünyadan habersiz olan Dursun’un, hem de daha çocuk yaşta, kelam, felsefe ve mantık ile ilgili eserleri kavraması beklenemez. Bundan dolayı okuyup ezberlediği bu eserler çoğu zaman onun kafasını karıştırır, zaman zaman kendi deyimiyle Tanrı’yla “kavga” eder; okuduğu kitaplarda “Adem’in topraktan, Havva’nın onun kaburga kemiğinden, Hz. Muhammed’in nurdan, Hz. İsa’nın Cebrail’in üfürüğünden, kendisinin ise meniden yaratıldığını” okur ve bunu haksızlık olarak yorumlar. Özürlü bir kızı, ormanda başı kesilmiş bir insanı, nehri geçerken boğulan arkadaşını, kurbağayı yutan yılanı gördüğünde bütün bunlardan dolayı sorumlu tuttuğu Tanrı’yı rüyasında görür ve O’na yaptığı işleri beğenmediğini söyler.
Çocukluğunda koşullandığı “en önde olma”, “kendisinden herhangi bir şekilde söz ettirme” tutkuları, din adına yaşadığı bütün negatif tecrübeleri, ileride bilinçaltından çıkacak, büyük ölçüde şahsiyetini ve dine bakışını etkisi altına alacaktır. İleri yaşlarda yazdığı Kulleteyn isimli kitabında çocukluğunu anlatırken bütün olumsuzlukların sebebi olarak, annesine ve kendisine şiddet ve baskı uygulayan, sürekli “Abdul Hoca” diye bahsettiği ve dinle özdeşleştirerek “zalim baba” şeklinde nitelendirdiği babasını gösterir. Diğer yandan masumâne, insanî duygu ve güdülerini de din karşıtı bir bağlamda konumlandırır ve kendisine şefkatle davranan annesi ile özdeşleştirir. Babasının zulmünden kurtulup, insanî ideallerini gerçekleştirmek için çok okuyup ‘en öne’ geçmesi gerektiğini düşünür.
Dursun için “din ve ilim” sözü edilen duygular denkleminde hayatı boyunca hep “araçsal” bir niteliğe sahip olmuştur. Öyle görünüyor ki, İslâm adına küçük yaşta, henüz anlamayacağı seviyede aldığı eğitim, ezberlediği kitaplar ve çektiği sıkıntılar, hayatı boyunca onu hedefine ulaştırması bakımından işlevsel olmuştur. Fakat diğer yandan da bütün bunlar hakikatte dini anlayıp kavramasına, Tanrı ile içsel bir iletişim kurmasına hayatı boyunca aşamayacağı bir engel oluşturmuştur. Bundan dolayı onun dini inanç ve anlayışının, aslında hayatının hiçbir döneminde, dinin özü olan Allah’a duygusal yakınlık ve içten bağlılık düzeyine ulaşmadığı anlaşılıyor.
Dursun, müftülüğü döneminde farklı görüşleri ve uygulamalarıyla, “din sayesinde” basında sıkça sözü edilen “aydın müftü” unvânıyla popüler olmuştur. 1966 yılında maaşının azlığı ve sürgünleri sebebiyle[5] kendisine yapılan öneri üzerine bir mektup aracılığıyla TRT’ye geçtiği yıllarda dine bakışı da değişir, namazı ve orucu da bu yıllarda bırakır. Dursun’a, dini varoluş meselesi olarak algılayan, samimi ve bilgi temelli inanç sahibi bir mü’min gözüyle baktığımızda onun bu değişimini anlamamız güçleşir. Şöyle ki, Türkiye Gençlik Teşkilatı aydın bir dindar olarak gördüğü Dursun’a Papa ile tartışma teklifi götürdüğünde, okuma ihtiyacı hissettiği Tevrat ve İncil’de Kur’an’da anlatılanların benzerini görünce, Hz. Muhammed’in bir “sahtekâr” olduğu fikrine vardığını ve Peygamberlik inancını yitirdiğini anlatır.[6] O’nun bu iddiasında samimi olduğunu kabul etmemiz için, Kur’an’ı da hiç okumadığını düşünmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’ın birçok ayeti zaten bu benzerlikten bahseder, hatta bazı tahrifleri dışında bu kitapları onayladığını belirtir.
Dursun, “Allah İnancı” konusunu işlerken anlatacağımız, bilimsel olarak nitelediği ilginç bir deneyle Allah’ın da olmadığına karar verir. Bu aşamadan sonra din, şahsiyetinin belirleyici yönlerinden biri olan ve İslâm’a karşı şekillenen “kin, nefret ve saldırganlık” duygularını besler. Bunu kendisi de ifade etmekten çekinmez: “O an bende öyle bir hınç oluştu ki, çünkü o (din, peygamber) benim gençliğimi, çocukluğumu aldı, onun yüzünden çocukluğumu yaşayamadım. Hiçbir hastalığın, kanser AİDS vb. hiçbir felâketin korkunçluğu, dinden gelen korkunçluk kadar korkunç değildir. O dakikadan itibaren dinle savaşa girdim.”[7] Bundan dolayı Dursun’un önerdiği dünyada öncelikle dinsizlik olacaktır.[8]
Dursun aslında sadece dinle kavgalı değildir. Çevresiyle de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerektir. TRT’den emekli olmasına sebebiyet veren son sürgüne gerekçe olarak “bunalım içine düşmek”, “iş çevresiyle uyumsuzluk” ve “psikolojik dengesizlik” gibi nedenlerin gösterildiğini yine kendisi anlatır.[9] O, bu sürgünlerini her yerde doğruyu söyleme kararlılığına bağlarsa da bu tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü o hayatının her döneminde bulunduğu yer ve konumla uyumlu görüşleri, en sivri ve uç düzeyde savunmuştur. Müftülüğü döneminde aydın, ilerici din adamı olarak tanınırken, TRT’de “katı laiklik, akılcılık, bilimcilik” gibi temaları ön plana çıkarır, emekliliğinde ise ilişkide olduğu çevre ve yazılarını yayınladığı dergiler paralelinde keskin bir “din karşıtı” ve “Aydınlanma savaşçısı” kesilir. Öyle görünüyor ki, hayatının her döneminde onu “mücadele etmek durumunda kalan bir muhalif” konumuna düşüren iddiaları değil, iddialarında kullandığı sert, katı ve agresif üslûbu ve tarzıdır.
Dursun’un kişiliğinde belirgin olarak öne çıkan unsurlardan birisi de cinsel içerikli tecrübeleridir. Bunda bulunduğu eğitim ortamlarında kendisinden yaşça büyük olan talebelerde şahit olduğu, sağlıksız cinsel davranış ve konuşmaların yetiştiği ortamdaki katı geleneklerin vs. etkisi olmuş olabilir. Çünkü Kulleteyn isimli romanında bunlara uzunca yer verir. Dursun yine aynı romanında köpeklerin, koyunların çiftleşmesi gibi anlatımlara doğal görünmeyen bir tarzda yer verirken, koça masturbasyon yaptırdığını da anlatır. Rüyasında gördüğü peygamberden, sevdiği kızı elinden alacağı endişesiyle kaçar. Çocukluğunu anlattığı bu çalışmasında yazar, bazen aynı sayfada onlarca olmak üzere, yüzlerce defa argo ve iğrendirici ifadeye yer verir. Çoğu zaman da bu kullanımlarla İslâmî kavram ve değerler arasında irtibat kurar. Bütün bunlar aynı zamanda onun çocukluğunda din adına yaşadıklarının kişiliğinde bıraktığı derin izlerin işaretleri olarak görülebilir. Dursun’un bu üslûbu sadece bu romanında değil, başta Hz. Muhammed’i tanıtırken olmak üzere bütün yazılarında öne çıkar. Öyle ki kitaplarının yayıncısının bile, zaman zaman küfür derecesine varan bu ifadeleri “.......” işareti koyarak çıkarmak durumunda kaldığı anlaşılmaktadır. Onun İslâmî değerleri tanımlarken kullandığı üslûp ancak kendi kişiliğini tanımlaması bakımından bir anlam ifade edebilir. Çünkü herhangi bir nesneyi/değeri tanımlarken kullanılan sıfatların gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ancak tartışmalı yollardan sabit olabilir, fakat uslûp ve ifade tarzının sahibiyle alakası direkt ve tartışmasızdır.
Şimdi buraya kadar saydığımız bütün bu şahsiyet özelliklerinin, esası nesnellik ve tarafsızlık olan ilmi şahsiyeti zedeleyeceği açıktır. Onun değerlendirmeleri çoğu zaman hamâsi, agresif, hatta isterik denebilecek özellikler gösterir. Dursun’un bu tavrını örneklemek üzere herkesin yakından tanıdığı bazı kişi ve kurumlarla ilgili bazı değerlendirmelerini aktarmak ilginç olacaktır:
Cengiz Çandar için: “Din ve Arap kokar”, “İslâm mücahidi rolü”nü oynar.
Hasan Cemal için: “Şeriat ve İslâm savunuru bir Selâmetçi”, “İslâm mücahidi”, “İslâm birliği yanlısı çizgi paralelinde “Türk-İslâm sentezciliği” savunuru.
İlhan Selçuk için: “İslâmcı Marksist” veya “Marksist İslâmcı”, “MHP çizgisine kaymış”.
Cumhuriyet Gazetesi için: Özellikle Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve İlhan Selçuk’un yazılarıyla “dinlileştirilmiş”, “İslâmlaşma” ve “Araplaşma” eğilimine girmiştir.
R. Garaudy için: Onun müslüman oluşunu aldatmaca ve sahtelik olarak tanımlar ve çıkar hesaplarına bağlar, “karanlıkçı aydınların sapıklıkları” olarak değerlendirir.[10]
Kanaatimizce Dursun’un İslâm’ı değerlendirme konusundaki tavrı, bu kişi ve kurumları tanımlarkenki tavrından daha bilimsel, nesnel ve samimi değildir.
Öyle görünüyor ki, Dursun kişiliği ve eserleriyle bir “bilim adamı” tavrından çok, İslâm’a duyduğu kin ve düşmanlık sebebiyle, ne pahasına olursa olsun onunla mücadele eden bir “savaşımcı”, “dava insanı” tavrı sergilemektedir. Eğer Dursun’u bu bağlamda değerlendirecek olursak onun, üslûbu dışında, inancı uğruna gösterdiği fedakârlığına, çoşkusuna, ve idealizmine saygı duymamız gerekir. Dursun o kadar azimli ve inanmış bir dava insanıdır ki, kendisini “yüzyılların doğurduğu ölüm” olarak tanımlar; yani yüzyılların birikimiyle ortaya çıkan Dursun artık dinlerin sonu olacaktır, zaten “tabu can çekişmektedir” ve o dünyayı tek başına değiştireceğine inanır. Aslında o bu yönüyle adetâ bir “mesih” ve “kurtarıcı”yı andırmaktadır.
İşte bütün bu tavrından dolayı onu, ancak Sosyalist Partisi, İşçi Partisi gibi aşırı sol çevreler ve her ne şekilde olursa olsun hiçbir ahlâkî ve bilimsel kaygı gözetmeden İslâm’ın geriletilmesi gerektiğini düşünenler sahiplenebilmiştir. Onun kitapları, sözü edilen bu anlayış sahiplerinin yoğun desteği, öldürülmesiyle oluşan popülaritesi, özellikle gençlerin din konusundaki bilgi yetersizliği ve onun dine bakışının materyalist ideoloji sahiplerinin bakışıyla paralelliği gibi sebeplerle geniş bir okur kitlesine sahip olmuştur. Başka bir ifadeyle o, bazı kesimlerin din konusundaki duygu ve düşüncelerinin hem tercümanı hem de tasavvurlarına uygun bir din anlayışının üstadı olmuştur.
Tüm bunların ötesinde Turan Dursun’un bir kesim aydın tarafından “İslâmiyet konusunda dünya çapında bir otorite”, “Aydınlanma savaşçısı” gibi sıfatlarla anılması tamamen ideolojik bir bakışın sonucu olsa gerektir.[11] Muhammet Altaytaş
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Dursun’un bu eseri mucize maddesine kadar 8 cilt halinde onun ölümünden sonra Kaynak Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Yayınevi, eserin diğer bölümlerinin Dursun’un öldürülmesinin ardından, polis tarafından evinde yapılan aramalar esnasında kaybolduğunu iddia etmektedir.
[2] Turan Dursun, Kulleteyn, s. 179.
[3] Dursun, ae., s. 101.
[4] Ş. Perinçek, Turan Dursun Hayatını, Anlatıyor, s. 21
[5] Abit Dursun, Babam Turan Dursun, İst., 1995, s. 51. Bir başka zaman da müftü olarak dinle savaşmanın dürüstçe olmayacağı için bu mesleği bıraktığını anlatır. (Dursun, Hayatını Anlatıyor, İst. 1997, s. 36) Fakat bu iddiası pek tutarlı görünmüyor. Çünkü bundan sonra TRT’de on yıl süreyle “Din ve Ahlâk” programları yapmıştır.
[6] Ş. Perinçek,, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 35, 36.
[7] Ş. Perinçek, ae., s. 36.
[8] Ş. Perinçek, ae., s. 61.
[9] Abit Dursun, Babam Turan Dursun, s. 52. Turan Dursun kendisine resmî olarak gösterilen bu gerekçelerin sürgün için “bahane” olduğunu ileri sürer.
[10] Bu değerlendirmeler için Turan Dursun’un Ünlülere Mektuplar (İst. 95) kitabındaki adı geçen şahıslara gönderdiği mektuplara bakılabilir.
[11] Turan Dursun tahlili ile ilgili bu yazı büyük ölçüde Hangi Din (İstanbul: Eylül Yayınları İstanbul 2001) isimli kitabımız temel alınarak hazırlanmıştır. Turan Dursun’un görüşleri ve bunların din ilimleri açısından değerlendirilmesi için sözü edilen kitaba müracaat edilebilir.
( TAVSİYE ESERLER :Pr. Dr. Süleyman Ateş- Gerçek Din Bu 1-2 , E.Ö. Şenlikoğlu :Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar , T.Dursun ve Din
Turan Dursun ve Din-Din Bu 1, 2 ve 3’e Cevap (Kavram Yay.) ve İlginç Sorular (Vural Yay.) Kitaplarından Bir Derleme (Bahaeddin Sağlam-İsmail Acarkan)
Hak dini özünden farklı göstermeye çalışarak küfrün gerçek yüzünü ortaya koyan iftiracılardan birinin hezeyanlarına cevap nitelikli bu bölümde birçok sorunuzun da yanıtını bulabileceksiniz; ne mutlu gerçeği arayan, bulan ve onu yaşayabilenlere!.. İnançsızlara da şunu söylemek gerekir ki olgulara tek taraflı bir bakışaçısı ve önyargılarla yaklaşmayınız, aksi takdirde gerçekten her zaman için uzak kalırsınız; önyargı, gerçeği olduğu gibi algılamaya engeldir...
T. Dursun'un Düşünsel Yapısındaki Temel Eksiklikler
Tepki mi, Metod mu?
T. Dursun'un yazıları bir metoda mı dayanıyor? Yoksa (Don Kişotça) bazı itilimlerden doğan tepkiler midir? İslami kaynakları değerlendirmede hiçbir metoda dayanmayışı, İslam'ın temelinden olmayan (İslam’ın temeli Kuran ve ona uygun rivayetlerdir) kitaplardan eleştirebileceği parçaları alışı; buna karşın işine gelmeyen bölümlere gözünü kapayışı onun tepkisel olduğunu gösteriyor. Buna birkaç örnek vermek istiyoruz;
1) Şeytan ayetleri masalını anlatırken; "Olayın kalan bölümü, sayılamayacak kadar çok hadis ve tefsir kitaplarında var" (Din Bu I: s101) diyor. Halbuki sayılamayacak kadar çok dediği 3-4 kitabı geçmiyor. T.Dursun ayrıca bu rivayetleri reddeden (Kadı Iyaz, Fahreddin Razi, Alusi, Kadı Beyzavi, Muhyiddin Arabi, İzmirli İsmail Hakkı, Muhammed Abduh, Muhammed b. İshak b. Huzeyme, Beyhaki, Şevkani, Kurtubi, Ayni vs.) birçok alimi yok saymıştır.
2) Ayetlerin geliş tarihine ilişkin kesin bir bilgi ileri sürülemez (s104) diyerek şeytan ayetleri masalını ispatlamaya çalışırken her nedense ayetlerin tarihine ilişkin kesin bilgi veren kaynakları unutuveriyor!
3) Arap dilindeki mecazi (benzetme, sembolik) kavramları, sanki anlamlarını bilmiyormuş gibi kasıtlı çevirmektedir. Mesela Allah'ın gözetlemesi demek olan "Allah'ın gözü" deyimini "insanın gözü gibi göz" diye tercüme etmiştir.
4) Eş kelimesini karı diye çevirerek okuyucunun zihninde olumsuz anlamlar uyandırıyor. Mekr kelimesini düzen yerine kasten tuzak olarak çevirerek yine aynı anlam saptırmasına başvuruyor.
5) Tefsirlerdeki bilgilerden işine geleni alarak farklı yorumları gözardı etmekte, hatalı bir tefsirde gördüğü hatayı, İslam’ın görüşüymüş gibi vermektedir. Mesela: Ayın yarılması konusunda (s217) İbnül Cevzi'nin tefsirini kendi yorumuna ters düştüğü için reddetmektedir. s230'da ise İbnül Cevzi'yi güvenilir bir müfessir olarak kabul etmektedir.
Biz T. Dursun un bu "bilimsel!" yöntemli uygulamalarını objektif düşünme ve değerlendirme hassasiyetine zıt buluyor ve reddediyoruz.
6) Bazı konularda tefsirleri kanıt olarak bir hünermiş gibi sıralarken nedense Arapların kızlarını öldürmesi konusunda "güvenilir" dediği tüm tefsirleri bir çırpıda arkasına atıyor, reddediyor ve şöyle diyor: “Tefsirler Ferezdak'ın iki dizesi üzerinde durur. Ne var ki tefsirlerde bu iki dize hep aynı sözcüklerden oluşmuyor. İki dize de değişik biçimde yer alıyor, dizelerin değişik olması gözönünde tutulursa sonradan uydurulduğu bile düşünülebilir (s204)”
Aynı akıl yürütmeyi şeytan ayetleri konusunda nedense yapmıyor. Halbuki şeytan ayetleri denen uydurma dizeler 20 değişik şekilde aktarılmıştır. Şeytan ayetleri bu yüzden uydurmadır deseydi T.Dursun'un samimiyetine inanabilirdik. Şu durumda ise tepkiselciliğine ve sübjektifliğine şahit oluyoruz.
7) Nefislerinizi öldürün ayetini mecburi anlayış istikameti gibi kendinizi (birbirinizi) öldürün diye anlamak gerektiğini söylerken nefsi, insanın eğilimleri olarak anlayanları bilgisizlikle ve Arapçayı bilmemekle suçluyor (s222). Halbuki aynı kitabın 254. sayfasında Şerif Cürcani'nin Tarifat'ından aldığı tanımda nefsin doğal eğilim anlamına geldiğini söylüyor. Göstermek bizden, takdir sizden, çarpıtma T.Dursun'dan...
8) Aslında kendisinin de güvenilirliğinden şüphe ettiği bazı hadisleri delil olarak öne sürüyor. Halbuki kendisi bunların uydurma olduğunu kabul ediyor. İşte itirafı: "Gerçekten de hadis kitaplarının en güçlü sayılanları bile uydurma hadislerle doldurulmuştur" (2.Kitap, s158)
Bazı yerlerde sorduğu sorular ise saçmalığın doruğunu zorlar nitelikte; işte ilginç soruları: "Neden son peygamber bir Arabi. Muhammedi seçmiş hem neden son Peygamber?" Bu soruda neye itiraz ettiği anlaşılmıyor. Son peygamber kavramına mı? Onun Arap (ki başka bir milletten olsa idi yine aynı şekilde soracaktı) oluşuna mı? Adının Muhammed oluşuna mı? (Aslında son Peygamber bir Türk de olabilirdi, hatta adı T.Dursun da olabilirdi!) Ama Allah kime katından bir rahmet (Peygamberlik) indireceğini bilir. (bkz. İbrahim, 11)
Allah teala, Hz. Muhamned'e vahiy gelmesi karşısında o dönemdeki insanların itirazlarını aynen şöyle aktarıyor: "Onlara bir ayet gelince Allah'ın elçilerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe katiyyen inanmayız dediler. Allah elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir." (Enam:124)
Görülüyor ki 1400 yıl evvelinin inkarcılarıyla T.Dursun’un mantığı ve itirazı arasında pek fark yok.
"Onlar kendilerinden bir uyarıcı gelmesine hayret ettiler ve o kafirler dediler ki; bu yalancı bir sihirbazdır." (Sad: 4)
Neden son peygamber sorusuna ise şu kısa cevabı vermekle yetineceğiz. Kuran'dan sonra gerek olmadığından (İlahi öğreti korunduğundan dolayı) yeni bir peygamberin gönderilmesine ihtiyaç kalmamıştır. Dolayısıyla Hz. Muhammed doğal olarak son peygamber olarak kalmıştır.
Görülüyor ki, T.Dursun'un kitapları bir metoddan yoksundur. Sadece İslam'a duyduğu tepkiden doğan kimi yerde duygusal, kimi yerde muhakemesiz yargılardır. T.Dursun iyi niyetli olsaydı ve din kavramına şu iki açıdan bakabilseydi böyle bir bataklığa sürüklenmezdi:
A - Din tarih boyunca özbirliğe sahiptir. Bununla beraber dinin pratikleri geldiği toplumun düşünsel, kültürel ve sosyal yapısına göre farklılık gösterir. Bu farklılık (ve değişim) kainattaki diyalektiğin gereğidir.
Gönderilen her dinde inanç esasları (Allah'ın varlığı ve birliği, iyilik ve kötülüğün karşılıksız kalmayacağı vs) birdir. İbadet ve insanlar arasındaki ilişkiler ve bunlarla ilgili hükümler ise toplumdan topluma değişirler.
B - Din tarih boyunca karşı din (karşı devrim) taraftarlarınca ya yok edilmeye çalışılmış ya da çarpıtılmıştır. Bu çarpıtmanın dinamiğini üç grup oluşturmaktadır:
a) Kuran'da Firavun ile özdeşleştirilen iktidar sahipleri,
:) Karun ile örneklendirilen sermaye sahipleri (burjuvazi),
c) Bel'am ile tarihsel örneği verilen sahte, özünden uzak, şekilci oportünist, revizyonist din adamları.
Bu dinamiklerin tarihte çok örnekleri vardır. İşte birkaçı:
-Sabiilikteki ruhanilik (aşkınlık), Mezopotamya astrolojisi tarafından materyalize edildi.
-Hz.İbrahim'in Tevhid dini, Arapların tabiatperestlik ve putperestliği ile örtüldü.
-Musevilik dini, Yahudi ırkçılığı ile evrenselliğini yitirdi.
-Hıristiyanlık, Aziz Pavlos tarafından Roma'nın hukuki ve sosyal yapısı ile neo-platonizme adapte edildi.
-İslamiyet (uygulama ve uydurma rivayetler ile) Emeviler'in kabileci (milliyetçi), müşrik ruhlu materyalist saltanatları tarafından çarpıtılmaya çalışıldı.
-T.Dursun'un kullandığı tarih ve tefsirlerdeki rivayetlerin ve israiliyatın çoğu Emevilerin döneminde uyduruldu ve yazıldı. İslam savaş ve ceza hukukunu (uygulamada ve uydurma rivayetlerle) zulüm kanunlarına dönüştürmeye çalıştılar. Bu noktada akıl ve vicdan sahibi her insan İslam'ı bulanık olmayan kaynaktan (Kuran'dan ve ona uygun rivayetlerden) alarak ilahi tekamül yolunda ilerlemeli, uydurma ve çarpıtmalara karşı uyanık olmalıdır. Allah doğru olanların yardımcısıdır. (29:69)
Kız Çocukların Diri Diri Gömülmesi Yalan Mı?
Kadını cennet üstü bir varlık olarak gören Peygamber, geldiği Arap toplumunda, kadının statüsünü yükseltmiştir. T.Dursun'un iddialarının aksine, kadın, o dönemde İslam toplumunda ikinci sınıf değildi.
Peygamberimiz en hayati konularda bile eşleriyle görüş alışverişinde bulunmuş, hatta Hudeybiye Barışında Hz.Seleme'nin tavsiyesini doğru bularak yerine getirmiştir. O, bununla; kadınla erkeğin birbirlerine yardımcı olması gerektiğini vurgulayarak; kadının fikrine değer verilmemesi anlayışına en ağır darbeyi indirmiştir. İşte o dönemin anlayışlarından biri de kız çocuklarından çok, erkek çocuklara değer verilmesiydi. Kuran bu düşünceyi şöyle ifade ederek kınıyor:
16/58-59. Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hükmediyorlar!
Görüldüğü gibi, Arapların bir kısmı, kız çocuğunu ileride savaşamayacağı, ailenin şeref ve namusuna leke getirebileceği düşüncesiyle, kızları olduğu zaman üzülürlerdi. Bu düşünceden dolayı Arapların ilkel bazı kabileleri (hepsi değil), çocuklarını öldürürlerdi. Bunun birkaç nedeni vardı:
Birinci neden; ekonomik idi. Fakirlik korkusundan, aile fertlerinin az olması isteniyordu. Erkek çocuklar, büyüdükten sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyordu (İsra 31). Fakat kız çocuklarının böyle bir katkısı olmadığından bazen öldürülüyorlardı.
İkinci neden; kız çocukları savaş zamanlarında işe yaramadıkları gibi korunmaları da gerekiyordu. Bazen esir düşüp cariye olma ihtimali de vardı. İşte bu nedenlerden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürebiliyorlardı. Kız çocuklarını öldürme adeti; Kinde, Temim gibi bazı ilkel Arap kabilelerinde vardı (bkz. İslam Ans. Cahiliyye mad.).
Kureyş ve diğer Mekke kabilelerinde bu yanlış ve çirkin davranış yoktu. Çünkü Mekke civardaki çöl kabilelerine göre zengin sayılırdı. İşte bu nedenle Arap şiirinde bu gelenek çokça yer almamıştır... Ferezdak aşağıdaki şiiriyle dedesinin bu yaptığı isten (öldürülecek kız çocuklarını fidye vererek kurtarması) dolayı övünmüştür;
"Dedem ki kız çocuğunu gömenleri men ederek çocukları yaşattı, o zavallılar gömülmediler"
T.Dursun'un iddiasına göre, Arapların hiçbirinde bu adet yokmuş. Şimdi düşünelim; Kuran hiç yapılmayan birşeyden bahseder mi? Bahsederse kendini yalanlamaları için kafirlere büyük bir koz vermiş olmaz mı? Halbuki Kuran böyle bir adetin yapıldığını söylemiş, hiç kimse de bu yapılmıyor diye itirazda bulunmamıştır. T.Dursun böyle bir itirazın yapıldığını söyleyemiyor.
İşte bu adetin Kuran'da yasaklanması çok önemli bir devrimdir. Peygamberimiz bu yanlış anlayışların tam aksine, kız çocuklarının terbiye edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak yetiştirilmesini teşvik etmiştir... İşte bu talimatlar sadece Araplarda değil İslam nerelere yayılmışsa, orada da kadın hakkındaki düşünceleri değiştirmiştir.
T.Dursun bu konunun sonunda (s244) kız çocuklarını öldürmekle ilgili bir rivayeti aktarıyor: "Kız çocuğunu öldüren de ölen de ateştedir"
Hadis usulünde şöyle bir kural vardır: "Kuran'a zıt rivayetler senedi ne kadar sağlam olursa olsun kabul edilemez, reddedilir" Zaten bu hadisin senedi de zayıftır...
Kuran'da öldürülen çocuğun masumluğu kesinkes vurgulanırken ve bunu yapanlar kınanırken yukarıdaki rivayetin uydurma olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır: "İnleye inleye toprağa gömülen kız çocuğu, hangi günahtan öldürüldü? diye sorulunca..." Tekvir 8-9
Bu ayete dayanarak diyebiliriz ki: Ebu Davud Kitab-üs Sünne'de geçen müşrik ve kafir çocukları ile ilgili olan 9 hadis, değişmez bir kader zihniyetini oluşturmak için uydurulmuştur. Peygamberin anlayışıyla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü; İslam inancında, masum insanların hiçbir zaman sorumlu olamayacağı kesin bir kuralken, müşrik çocuklarının kaderlerini babalarının kaderleriyle bir saymak, tipik bir kadercilik tezidir.
Bilindiği gibi; hadislere önem vermeyen Mutezile ekolü kaderi inkar ederken, bunlara tepki olarak hadisçi ekol, herşeyi önceden tesbit edilmiş bir kader zihniyetiyle izah etmeye çalışıyorlardı. İşte yukarıda aktarılan "hadis" de, bu yaklaşımın bir sonucu olarak uydurulmuştur. Zaten bu hadis de aynı bölüm içinde yer almıştır.
Turan Dursun'un Psikolojik Yapısı ve Düşünce Boyutu
Nasrettin Hoca anahtarını kaybetmiş, onu ararken bir adam gelmiş, birlikte aramaya başlamışlar, en sonunda adam "burada düşürdüğünden emin misin?" diye sormuş. O da evinde düşürdüğünü söyleyince adam kızmış ve neden burada aradığını sormuş, Hoca da şöyle demiş: "Burası evimden daha aydınlık ta ondan!"
Bunu niye anlattık, T.Dursun "Yüzyıl Dergisi"nde (sayı:6) aydınlanma savaşçısı olarak lanse edilince yukarıdaki hikaye aklımıza geldi. T.Dursun yukarıdaki olaya benzer bir şekilde Dinin özünü Kuran'da arayıp bulmuyor.
Bunun yerine uydurma olduğunu kendisinin de kabul ettiği bazı sözlerle dinin ne olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Ve işte "Din Bu" diyor (aslında "kin bu").
Neden böyle yapıyor, dersiniz. Çünkü yanlış aktarılmış bazı hadisler ve israiliyattan etkilenmiş tefsirlerle dini kötüleyebileceğini düşünüyor. Mesela Peygamberimizin savaşta kadın, çocuk ve ihtiyarlara dokunulmamasını emreden yüzlerce hadisini görmezlikten geliyor, buna karşın uydurma birkaç hadisle bunun aksini iddia ediyor.
Şimdi T.Dursun'a soruyoruz: ortaya koymak istediğin dini neden böyle uydurma rivayetlerde arıyorsun? Cevabı herhalde şu olacaktı; "Burası karanlık da ondan!"
Sıradan Bilinç ve Yüzeysel Düşünüş
Bir baba şaşı olan oğluna: "Oğlum, sen herşeyi birken iki görüyorsun değil mi?" dedi. Oğul, "Nasıl olur?" diye cevap verdi; "eğer öyle olsaydı, gökyüzünde iki ay yerine dört ay olması gerekirdi"
Biz dinlerin tek bir ilahi kaynaktan geldiğini göstererek aralarında bu yüzden benzerlik olacağını söylediğimiz halde, o hala kutsal kitapların birbirinden kopyalandığını söylüyor. Halbuki aynı kaynaktan gelmiş şeylerin aynı özellikleri taşımasından daha doğal ne olabilir. Ona göre Kuran'daki hiçbir bilgi Tevrat, Zebur ve İncilde geçmemeli. Geçerse kopyaladığını iddia ediyor. Geçmese, herhalde birbirinden farklı şeyler nasıl aynı kaynaktan olabilir, diyecekti...
Turan Dursun’u Tanımak
Turan Dursun, kendisini ateist olmaya götüren düşünce dolu bilimsel deneyini(!), Yüzyıl Dergisi, sayı 6'da kendi ağzından şöyle anlatır: "Allah'a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi kendime. Su dolu kovanın içine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Şekiller bir rastlantı.. Dünya'nın oluşumu da öyle olmasın.. Bu arada o da tümden silindi."
Evet T. Dursun duvardaki şekillere bakarak, dünyanın da böyle bir rastlantı sonucu olabileceğini savunuyor. Yani duvardaki şekiller=dünyadaki düzen. Aklı ve mantığı olan hiçbir insan bunu kabul etmez. Bir düşünün güneş sistemi, gezegenler, dünyanın etrafını saran atmosfer ve tüm bunları kıyasladığı duvardaki şekiller!
T. Dursun'un zekasının durduğu ve ilme nasıl yaklaştığı böylece tescil edilmiş oluyor. Lakin, bilim bu arada boş durmuyor, işin gerçeğini şöyle açıklıyor: "Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer. Üstelik evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır." (Bilim ve Teknik, Sayı 201, s.16)
T. Dursun'un ateizm deneyi gibi, ilgi çekme deneyi de çok çarpıcı; "Şişman bir kıza aşık olmuş, kızın ilgisini nasıl çeksin, kendini nasıl beğendirsin. İç çamaşırını görürse belki. Çok çaba harcamış ama olmamış" (Yüzyıl, s6).
Yine T.Dursun İslamın akıl ve ilimle olan bağlantısını çarpıtıyor, düşünce ve akılla ilgili yüzlerce ayeti gözardı ederek şöyle diyor: "Din varken kafanızı daha ileri daha güzel şeyleri yapmaya kullanamıyorsunuz. Kullandığınız zaman engeller çıkıyor" (s16) Şimdi soruyoruz;
Harizmi (9 yy) sıfırı bulup kullandığında İslam buna engel mi oldu?.. El-Cezeri tarihte ilk robotları yaparken, Abdüsselam kendisine 1979 Nobel Ödülünü kazandıran teoriyi düşünürken din engel mi oldu?..
Din ve İslam Dini
İslam Bilginleri Kuran'ın verilerine dayanarak din için şu tanımlamaları yapmışlardır:
1. Allah'a teslimiyet; 2. Allah’ın insanlığa yönelik hükümler halinde kanunlaştırdığı buyrukların tümü; 3. Tanrısal buyruklar toplamıdır ki, akıl sahiplerini kendi serbest seçenekleriyle, doğrudan doğruya hayra iletir; 4. Akıl sahiplerini kabule çağıran tanrısal mesajlar toplamı.
Kuran, çok açık bir biçimde insanlar ve cinler dışındaki tüm varlıkların Allah'ın iradesine (kanunlarına) uyduklarını belirtir. Bu yüzden insan elinin ulaşamadığı her yerde tam bir denge, barış ve adalet hakimdir. İnsan ise kendisine verilen irade ve bilgi ile bu denge ve barış ortamına ve kanunlarına uyup uymamakta özgürdür...
İnsanın bu iki yönlü yapısı sayesinde çeşit çeşit eğilimler, arzular ve duygular içindedir. İnsana, yer yüzünde yaşamını sürdürebilmesi için üç temel kuvvet/güç verilmiştir:
a) Kuvve-i şeheviye (yeme, içme, üreme... dürtüleri);
;) Kuvve-i gadabiyye (savunma ve korunma için gerekli tepki gösterme, mücadele, savunma... dürtüleri);
c) Kuvve-i akliyye (düşünme, muhakeme, zeka... dürtüleri)
Bu kuvvetler yaratıcı tarafından sınırlandırılmamış olup insanın bu konularda iradesini kullanması istenmiştir. Eğer insan sahip olduğu bu kuvvetleri bireysel ve toplumsal hayatının barış içinde düzenli olması için gerekli biçimde sınırlandırmazsa bu iç güçler “iffetsizlik, hak adalet tanımama, hakka tecavüz; önü alınmaz ve gereksiz öfke, yanlışı doğru, doğruyu yanlış gösterme; demogoji” gibi uç noktalara kayar ve bunun sonucunda bireysel ve toplumsal yaşamda her türlü olumsuzluk baş gösterir.
İnsan, gerek bu olumsuzlukları, haksızlıkları ve sömürüyü önlemek, gerekse bu nitelikleri kendisine ve topluma yararlı, mükemmellik boyutuna ulaştırmak için, kapsamlı bir bilgiye (akla, adalete) muhtaçtır.
İşte, kişiyi kendi hayatında tam bir mutluluk, uyum ve barış içinde geçirebileceği mükemmelliğe ulaştırabilecek ve toplumda barış ve adalete dayalı bir yapı oluşturabilecek mükemmel bilgi (tümel akıl) Allah tarafından gönderilmiş Hak (doğruya, adalete dayalı) DİNDİR.
Bu noktada elçi, dinin uygulanmasını sağlayan, onu pratik hayata en mükemmel şekilde aktaran kişidir. Dini pratikler demek olan ibadet ise dinin hakikatlerinin insanı aydınlatmasını, onun kalbine yerleşmesini sağlayan İlahi yasalardır...
Din “gerçek din” Olmazsa Ne Olur?
İnsan gerek bireysel gerekse toplumsal yaşamda kurallara uymakla ancak barış ve adalete kavuşabilir. Bu kurallar eğer İlahi Adalete ve barışa dayalı (İlahi kanunlar) değilse, onların yerini insanların veya insanlar adına bir kişi veya grubun koyduğu kurallar alacaktır. Bu durumda insan ürünü düşünce ve ideoloji sistemleri (beşeri dinler) ortaya çıkar.
Bu dinlerin tanrıları, onları ortaya koşanların nefis ve arzularıdır, heves ve tutkularıdır. Bu dinlerinde inanılıp kabul edilmesi gereken bir takım kuralları vardır. Allah'ın (zülüm ve sömürüye neden olduğu için) asla razı olmadığı bu dinlerde pek çok putlar bulunur. Genelde bu dinlerin toplumsal hayattaki dayanak noktası kuvvettir. Güçlü olan haklıdır ilkesi). Hayat prensipleri kavgadır, mücadeledir. Toplumsal bağları, ırkçılık ve milli çıkarlardır. Hedefi insanın mutluluğunu sağlayamayan hevesleri tatmin ve ihtiyaçları sun'i olarak arttırmaktır.
Hak dinin esası ise; İlahi adalet ve barış yasalarına uymaktır (kulluk). Hak dinin toplum hayatındaki dayanak noktası, haktır (Haklı olan güçlüdür) Gayesi, manevi tekamül (mükemmellik) ile Allah'ın isimlerini (O'nun keremini, adaletini, sevgisini) yansıtmaktır (Allah'ın razı olması budur) Hayat prensibi, mücadele değil yardımlaşmadır. Toplum fertleri arasındaki bağ, çıkar bağı değil; düşünce, hedef, ideal bağıdır. Sonuç ve hedefi insanı olgunlaştırmak, gerçek mutluluk ve barışa ulaştırmaktır.
Batılı din tarihçilerinin varsayımlarının tersine insanlığın ilk dini animizm veya totemizm gibi "ilkel" dinler değil, Kuran'ın deyimiyle İslam'dır. İnsan, insan olmak noktasında her zaman aynı özü taşıdığından Allah'ın insanlar için gönderdiği din, temelde (özde) aynı ve tek olmuştur. Hz.Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed gibi tüm resullerin getirip duyurduğu, nebilerin de uyup tatbik ettiği din her zaman aynı olmuştur. Ama her defasında birtakım olumsuz sebeplerle bu dinden uzaklaşan insanlar yine temelde aynı şekilde değişen dinler üretmişlerdir.
Böylece “ilkel, batıl, şirk dinleri” ortaya çıkmıştır. Nitekim Hinduizmin kutsal metinlerinden olan Vedaları inceledikten sonra, Alman filozofu Schelling şöyle demiştir;
“Bütün insanlık önceleri tek varlıktı (bir ümmetti). Ve tek bir Tanrıya inanıyordu. Sanki en eski din (yani el-İslam) yıldız yıldız parçalanmış...” Kaldı ki günümüzde ilkel dediğimiz totem ve tabuların çağdaş kılıklara büründüğünü görmemek mümkün değildir.
Batıda Dine Bakış
Toplumumuzda geleneksel anlayış, dini çok dar anlamda ele almaktadır. Din denilince sadece Allah'a inanmak, ibadet gibi kavramları hemen çağrıştıran inanç sistemleri akla gelmektedir.
Oysa inanmak ve ibadet kavramlarını en geniş anlamlarıyla ele aldığımızda herkesin bir şeylere inandığı, bir şeylere yöneldiği (ibadet ettiği) görülür. Örneğin: Kimi insanların bilimin her şeyi çözeceğine imanı vardır. Kimilerinin gelecekte proleterya (işçi) diktatörlüğü kurulacağına imanı vardır...
Batılı ruhbilimcilerden Erich Fromm'un şu tanımı ilgi çekicidir; “Bir topluluğun bireylerince paylaşılan ve o bireylere belli bir yöneliş, belli bir bağlanma amacı kazandıran herhangi bir düşünce ve eylem sistemidir. Gerçekten benim benimsediğim bu geniş anlamda din olgusuna sahip olmamış hiçbir kültür yoktur. Ve öyle görünüyor ki, gelecekte de olmayacaktır” (Psikanaliz ve Din, s31)
Erich Fromm yine doğru bir tespit olarak bugünkü Batı ideolojilerini de yapıları bakımından ilkel birer din olarak görüyor ki, biz de bunu doğruluyoruz:
“Kültürümüzde totemcilikle karşılaşıyor muyuz? Evet hem de yaygın olarak; ama bu soruna sahip olan insanlar çoğunlukla ruhsal yardıma gereksinmeleri olduğu kanısını taşıyorlar. Kendisini bütünüyle devlete bağlı sayan ya da partinin çıkarını biricik değer ve doğruluk ölçütü sayan, yaşadığı topluluğun simgesi olan bayrağı kutsal bir nesne olarak gören bir kişi, tutumu kendisine tamamen akılcı gibi gelse de klan dinine ve totem tapımına sahip bir kişidir. Faşizm ya da Stalincilik gibi sistemlerin milyonlarca insanı bütün kişilik ve mantıklarını “doğru da olsa yanlış da olsa benim ülkem” ilkesine kurban etmeye nasıl yöneltildiğini anlamak istiyorsak bu yönelişin totemci, dinsel niteliğini dikkate almamız gerekir”
“İnsan hayvanlara, ağaçlara, altından ya da taştan yapılmış putlara, görünmez bir Tanrıya, ermiş bir kişiye ya da şeytanca özellikleri olanlara tapınabilir. Atalarına, ulusuna, sınıfına ya da partisine, para veya başarıya tapınabilir. Sarıldığı din, yıkıcılığın ya da sevginin, baskının ya da kardeşliğin gelişmesine elverişli olabilir, insanın akıl yeteneğini geliştirebilir ya da köreltebilir. İnsan bağlandığı sistemin laik dünyadaki sistemlerden farklı olan dinsel bir sistem olduğunun ayırdında olabilir. Ya da hiçbir dine bağlı olmadığını düşünebilir ve güç, para ya da başarı gibi birtakım sözde din dışı amaçlara bağlanmasını kendi çıkarının bir gereği gibi yorumlayabilir. Bu noktada DİN Mİ, DİN DEĞİL Mİ? sorusu önem taşımamaktadır, önem yaşıyan ne tür din sorusudur. Bağlanılan din, insan gelişimini yalnızca insana özgü olan yeteneklerin açılıp serpilmesini sağlamakta mıdır, yoksa bunları kösteklemek midir?” (s36)
İslam'ın bu açıdan niteliğine baktığımızda şunu görüyoruz: Allah insanın özüne hiçbiri istisna edilmeyerek İlahi sevgi cevherini koymuştur. İnsan bu özünü imanın ışığı ile, İslam'ın toprağında geliştirerek mükemmelleştirecektir.
Açıkçası İslam, insanı ahlaki sorumluluk ve seçme yeteneğine sahip, gönlünün özünde İlahi sevgi olan bir varlık olarak nitelendirir; “O'ndan geldiniz, O'na gidiyorsunuz” (Bakara, 156), “Onlar (inananlar) Allah'ı sever, Allah da onları sever” (Maide, 54). Şimdi de insanı mükemmelliğe ulaştırmayı amaçlayan İslam (Allah'a yönelme ve teslim olma) dininin özelliklerine bakalım;
Gerçek Dinin Özellikleri
1. Din İlahi Bir Konumdur
İslam dini insan doğasının (fıtratının) dinidir. İslam dini mutlak mükemmelliği, yüceliği ve güzelliği temsil eden Yaratıcıya bağlanarak yönelme işidir. Bu noktada İslam dini tüm yaratılanları, mükemmelliği temsil eden Allah'a bağlar. İnsanı ezeli ve ebedi olan Allah'a bağlayarak ona ebediliğin kapısını açar. Onu İlahi rahmetin, keremin, sevginin yeryüzündeki aynası olarak tanımlar; “En sevdiğiniz şeyi vermedikçe imana ulaşamazsınız” (Ali İmran, 92)
İnsanı gerçeğe ulaştıran dinin koyucusu Allah'tır. Hiçbir elçi duyurduğu dinin kurucusu değildir. Bu yüzden din, kendisini anlatan elçinin adına izafe edilemez...
2. Din Akıl Sahiplerine Seslenir
İslamın muhatabı akıl sahibi varlıklardır. Bu noktada akılcı olmak ile akıllı olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Akıl sınırlı, sonlu, zamana bağımlı olarak olayları ve kavramları algılar; sınırsız, sonsuz ve zamana bağlı olmayan olay ve kavramlar aklın kavrayış sınırlarının ötesindedir. Dinin bir kısım gerçekleri, aklın kavrayış sınırları içindeyken bir kısmı dışında kalır. Bunlar insanın başka bir kavrama yeteneğini içerek kalp/gönül (sezgisel kavrayış yeteneği) tarafından algılanır.
Akıl üstü olmakla, aklı merkezi bir rol sahibi görmek nasıl bağdaşır? Yanıt açıktır; bir gücün sınırlarını belirlemek ve o gücü bu sınırlar içinde tutmak onu inkar etmek değil, evrensel işlevini daha iyi yapmaya itmektir. Çünkü bir şeyin gücünü inkar kadar ona taşıyamayacağı yükler yüklemek de olumsuz sonuç doğurur. Bu evrensel bir yasadır. Kuran'ın deyimiyle; “Allah hiçbir kişiye taşıyamayacağı yükü yüklemez” (Bakara, 286)
İslam bir din olarak akıl sahiplerini muhatap alarak akla en büyük değeri verirken, ona kavrayamayacağı şeyi yüklemez. Kaynağı bakımından vahye dayalı olan İslam bu nedenle akıl ile asla çelişme ve çatışmaya girmez. Zaten aklın da dinin de sahibi tek ve aynı kudrettir. O kudretin elindeki iki varlık arasında asla çelişki yoktur; “Rahman olan Allah'ın yaratışında ve yarattıklarında çelişme ve uyuşmazlık göremezsin” (Mülk Suresi, 3)
Akıl ile vahyin çelişir gibi görünmesine insanın inadı ve aceleciliği sebep olur. Yani bu noktada sebep, insanın sabırsızlığıdır. Bizler öznel dürtülerle yanlış değerlendirmelerle acele ederek vahyin ortaya koyduğu kuralları hemen anlamak istiyoruz. Çünkü aklın anlamak, peşinde olduğu şeyi derhal açıklamak ve sebeplere bağlanmak gibi temel bir tavrı vardır. İlahi vahiy bazı noktalarda öyle şeylere değinir ki, bunlar ancak zamanla anlaşılabilir. Akıl işte bu bakımdan en büyük maharetini; vahye teslim olması gereken yerde durmakla gösterecektir.
Aklın vahiy önündeki teslimiyetinin aksiyona dönüşmesine ibadet diyoruz. Bu kabul ve teslimiyet aklın mahkumiyeti değil, sınırları içinde ve acele etmeden iş görmesidir. Kuran, aklın iş görmesini yüceltmekle kalmaz ayrıca emreder. Bunun yanında Kuran, ilk ayetlerden itibaren gaybe inanmayı gerekli görür.
Gayb ne demektir? Gayb, vahiy tarafından tespit edilen ve duyu organlarıyla algılanamayan sırlardır. Bu sırlar, insanoğlunun önüne vahiy ile açılıyor ve insan bunlara inanmaya çağrılıyor. Zaten duyu organlarımızın sınırlılığı bize gaybın olduğunu açıkça göstermektedir. Bu noktada bir insanın gaybe inanmaması ve bunları akılla çelişir görmesi “benim duyu organlarım her şeyi algılıyor” demek kadar yanlıştır...
Buradan şunu anlıyoruz ki, zamana bağlılık kaydını dikkate almadan vahyin verilerini anında kavramak ve onlara akıldan onay çıkarmak endişesi bizi çıkmazlara sokmaktadır. İnsanoğlunun bu hatası bir kenara bırakıldığında akıl ile vahyin çatışma ve çelişmesi sözkonusu olmaz.
3. Dinde Serbest Seçim (İnanç Özgürlüğü) Esastır
Allah ile insan arasında hayatın tümünü dolduracak genişlikte ve süreklilikte olan din ilişkisi, hürriyeti gerekli kılmaktadır. İnanç hürriyetinin olmadığı yerde dinden söz edilemez. Burada kastettiğimiz hürriyet hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın kulun davranışlarını içten bir istekle sergilemesi anlamında bir serbest seçim ve karar vermedir.
Dinin gönderilişinde maksat Şatibi'nin ifadesiyle “İnsanı zorunlu kulluktan serbest seçime dayalı kulluğa yükseltmektir” Bunun dayandığı yaratılış yasası Kuran'da şöyle belirtilmiştir; “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256)
4. Din İnsanı Mutlak Güzelliğe, Barışa ve Hayra İletir
Evrenin bir düzeni vardır. Bu düzenin de çeşitli yasaları vardır. Bize göre bu yaradılış düzenine uymak, insanı mutlak güzelliğe, mükemmelliğe iletir.
İslam dini mutlak hayra, güzelliğe, mükemmelliğe çağırma ve iletme konusunda insanların farklı görüşlerine değil, genel ve değişmez fıtrat (insan ve evrenin yaradılış) yasalarına öncelik tanır.
İnsanın, iletildiği mutlak hayrı her zaman kendi aklıyla açıklığa kavuşturmasını beklemek, insanın gelişimini aksatan ve sonuçta bizzat insanın başına bela olan bir tutumdur. Tarih boyunca nice felsefe ve ideolojilerin insanları ne hale getirdiğii açıktır.
Unutmamak gerekir ki din sadece hayra çağıran bir kurum değil aynı zamanda ileten bir kurumdur. Din aynı zamanda koruyucu bir kurumdur. İslam bilginleri bu korumayı beş bölümde incelerler; Ruhsal Yapıyı Koruma, Nefsi Koruma, Nesli Koruma, Malı Koruma, Aklı Koruma...
Din Afyon Mudur?
“Din afyon mudur?” sorusuna verilecek doğru yanıt “Evet afyondur” ya da “Hayır afyon değildir” demek olamaz. Bu soruya önce “siz hangi dinden sözediyorsunuz?” diyerek ilk “yanıtı“ vermek gerekir. Marks’ın dediği gibi evet bazı dinler afyondur. Ama hangileri? İşte Marks’ın soramadığı bu soru onun çelişkisidir.
Kuran birçok ayette dini; çıkarları hesabına kullanan, değiştiren, ekleme ve çıkarma yapanlara dikkatimizi çekmektedir. Kuran’da hak dine karşı çıkanlar üç sınıfa ayrılmıştır:
a) Kendilerini Allah’ın yerine koyarak hüküm koyan veya onları saptıran din bilginleri...
:P Hak dinden dolayı çıkarlarını kaybeden, sömürü çarkları bozulan sermaye sahipleri (Marks’ın kulakları çınlasın)...
c) Hak dinin gelişiyle iktidarları yıkılan (veya yıkılacak olan) iktidar sahipleri...
Şimdi insafla soralım;
İktidar sahiplerini yerlerinden eden, sömürücü sermaye sahiplerinin rahatını ve keyfini kaçıran, din yoluyla kendilerine çıkar sağlayanları uyaran ve onlara cehennemi müjdeleyen bir din (İslam) afyon olabilir mi?
Böyle bir dine afyon diyenin ya aklı ve vicdanı yoktur ya da afyonla uyuşmuştur... Yahut kendi yaptığı yeni bir din ile insanları uyuşturmak istemiştir.
Evet soruyoruz:
İnsanları köleleştiren Mekke aristokrasisine başkaldırmayı emreden din mi afyondur? Köle olan Bilal’e efendisine! başkaldırma bilinci veren din mi afyondur? Sömürü düzenleri bozulmasın diye Peygambere para, kadın ve mevki teklif eden Mekke burjuva ve diktatörlerine, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz de ben bu dinden vazgeçmem” diyen Peygamber’in getirdiği din mi afyondur?
Kızını öldüren müşrik Ömer’den, adaletin zamanlar üstü örneği olan Hz.Ömer’i çıkaran din mi afyondur?
Hak ve adaletin yeryüzünde yayılması için bütün varlığını feda eden, kadınlık timsali Hz.Hatice’yi şekillendiren din mi afyondur?
15-20 yılda İran’ı, Bizans’ı, Afrika’yı sarsan ve fetheden insanları yetiştiren din mi afyondur?
Okuma-yazma öğretmeleri karşılığında savaş esirlerini serbest bırakan bir din mi afyondur?...
Yaratılış Nedeni?
İnsan tanrısal özüyle evrenin hem çekirdeği hem meyvesidir; maddesiyle topraktan, ruhuyla yaratıcı Ruh'tan gelmektedir ve bu dünyada bir çekirdek olan özünü tanrısal sevgiyle filizlendirmek durumundadır...
“Ten, sana topraktan emanettir, Ben (öz), sana kimden emanettir?”
Evren ile insanın yaratılma nedeni: Aşk'tır... Başka bir deyişle; Allah insanları ve evreni sevdiğinden dolayı yarattı...
Biliyoruz ki Allah sonsuz ilme sahiptir. Bu sonsuz ilmi içinde, sonsuz çeşitlilikte varlık birimleri bulunmaktadır. Bu varlıklar ilmi (bilgisel) bir niteliktedir. (Ressamın veya heykelcinin zihnindeki resim ya da heykel gibi)
İşte Allah bu varlıkları sevdiğinden dolayı belirli bir zaman ve mekan düzleminde yaratır. Açıkçası, nasıl bir ressam düşünce ve duygu dünyasında var olan bir şeyi sevdiği için kağıda döker. Tıpkı bunun gibi de Allah sonsuz ilminde var olan varlık birimlerini, "sevdiğinden dolayı" yaratmıştır; varlık, sevginin meyvesidir! Evrende var olan her varlık, yaratanın sevgisiyle yaşıyor ve O'nun sevgisiyle yaşayacaktır da!... Gördüğümüz yıldızlar evreni, güneş ve gezegenlerin tümü de sevgiden doğmuştur... Kozmos (evren), kısacası herşey sevginin yansımasıyla var olmuştur.
İnsan ise, hem yükselmeye hem de alçalmaya uygun olarak ve mükemmelleşmek için yaratılmıştır... Kuran'da insanın bu yapısına ve önündeki seçeneklere şu ayette değinilmiştir: "Ona (insana) fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve o kötülüklerden sakınıp Tanrısal bilince ulaşmayı ilham edene (and olsun)" (Şems 8)
İşte sınavdan kasıt; bu iki seçenekten birisini seçmektir... Açıkçası; sınav kavramı basit bir bilip bilmeme olgusu değil, iyi veya kötülükten birini tercih etme ve bunun uygulamasını yapıp yapmama olayıdır...
İbadetler olgunlaşmak için insana sunulmuş ilahi formüllerdir. Bunlarla insan olgunlaşarak sonsuz huzur, barış ve sükunete kavuşacaktır. Buna karşın insan sahip olduğu potansiyeli örter, bozar, günahlarla bir takım ruhsal mutasyonlara (ki mutasyonlar zararlıdır) maruz bırakırsa mutsuzluğun, basitliğin uçurumuna yuvarlanır, zarara uğrar!... (Şems 9-10)
İnsan sahip olduğu potansiyeli ve özü Tanrısal formüllerle -ibadetler- filizlendirmek ve geliştirmek için yaşam toprağına atılmıştır. Kulluk, insanın benliğini inkarı, etkisizliği ya da mahkumiyeti değildir Kuran'ın anlayışına göre kulluk, bir karşılıklı aşk ve saygı ilişkisidir... Bu ilişkide taraflardan ikisi de etkindir ve Allah, kulunun ibadet ilişkisi içinde bütün etkinlik ve yalvarışlarına karşılık vermektedir. (bk. Bakara 152, 186; Mümin 60)
Korku; En büyük sorumluluk sevgiden doğar!
İslam’ın korku dini olup, korkuya dayalı olduğu yargısı doğru değildir... "Rahmeti her şeyi çepeçevre kuşatan" (Araf 156) Allah'a korkutucu Tanrı diyenler biraz daha düşünmelidirler. Öyle ki, 114 kez Besmele ile Allah kendisini, Rahman ve Rahim (sımsıcak bir sevgili) olarak tanıtmaktadır.
Ümitsizliği ve ziyana uğrama korkusunu insanın kendi kendine zulmetmesi olarak nitelendiren (Zümer 5) Kuran, Allah’ın rahmet ve sevgisi ile her şeyi kuşattığını belirtmektedir.
İman ve İslam'ın temeli sevgidir. Sevgi asıldır, korku sevgiden sonra duyulur ki, bu korku, sevgiyi yitirme korkusudur. Nitekim Allah ile müminler arasındaki asıl ve temel ilişki sevmek ve sevilmek gerçeğidir ki, aşağıdaki ayet bunu belirtmektedir:
« Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse iyi bilsin ki, Allah (sizin yerinize) öyle bir topluluk getirir ki, O onları SEVER, onlar da O'NU SEVER. » Maide 54
Görülüyor ki, müminlerin temel sıfatı Allah'ı sevmek olduğu gibi, Allah’ın temel sıfatı da müminleri sevmektir... Yine, başka bir ayette Allah inananları söyle tanıtıyor:
« İnananlar ise Allah'ı çok, hem de pek çok severler. » Bakara 165
Meryem 96'da Allah, kendisine inanan ve inandığını yaşayanlara vereceği şeyin sevgi olduğunu bildirmektedir:
« İman edenler ve salih amel isleyenler için Rahman (olan Allah yüreklerinde) bir sevgi yaratacaktır. »
İslam korku dinidir diyenler acaba şu ayetlere ne derler:
« De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. » Ali İmran, 31
« Allah tövbe edenleri sever. », « Allah arınanları sever. » Bakara, 222
« Allah sabredenleri sever. » Ali İmran, 146
« Allah iyilik yapanları sever. » Bakara, 195
Peki Allah Kuran’da insanları bazı şeylerden korkutmuyor mu? Evet korkutuyor. Öyleyse bu sevginin yanında bu korku nedir?
Evet bu korku kötü olma, bozulma, çürüyüp gitme, filizlenememe korkusudur. İnanan insan için "cehennem korkusu" cezalandırmanın çok ötesinde alçalmaktan, basitlikten, özünü yitirip bir madde haline gelmekten korkmaktır. Daha üst planda Kuran’da korkma ile belirtilen şey, Allah’ın sevgisini yitirmekten korkmaktır. ("Haşyet" sözcüğünün korku biçiminde çevrilmesi eksik ve hatalı bir çeviridir)
Allah'tan korkmak, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak demektir. Korku bir kamçıdır, insanı Allah’ın kucağına atar. Nasıl ki bir ana yavrusunu korkutup kucağına çeker. O korku da, o yavru için oldukça tatlı, lezzetli bir duygudur. Çünkü şefkatin kucağına götürüyor. Düşünün ki bütün anaların şefkatlerinin toplamı, ilahi rahmet ve şefkatin tek bir parıltısından ibarettir. (BSN)
Cehennem İşkence Yeri mi, Yoksa İlahi Tedavi Merkezi mi?
Cennet ve Cehennem bizim duyu organlarımızla algılayamadığımız gerçekler oldukları için; bize simgelerle anlatılmıştır. Cennet mükemmelliğin, güzelliğin, pozitifliğin merkezleştiği ilahi sevgi ve rahmet ortamıdır. Cehennem ise eksikliğin, çirkinliğin, negatifliğin merkezleştiği yerdir!
Buralar bize hep simgelerle anlatılmıştır. Dünyada insanın en çok huzur ve sükunet bulduğu ortam; ağaçlar, ırmaklar ve yeşillik ortamdır. Bundan dolayı cennet bunlarla simgeleştirilmiştir... Dünyada insana en çok acı veren şey ise ateştir. Bu nedenle cehennem ateşle simgeleştirilmiştir...
Allah korkusu, Kuran'ın genel mantığı içinde Allah’ın sevgisini yitirmekten çekinmektir. Yoksa yüksekten korkmak ve yılandan korkmak anlamındaki korkmak değildir.
İslam’da temel olan sevgidir. Aşağıdaki ayette görüleceği gibi müminin en temel ve öncelikli niteliği Allah sevgisine sahip olmasıdır:
« Onlar Allah'ı sever, Allah da onları sever. » 5 Maide 54
Cehennem Nedir?
Dünyadaki olgunlaşma sürecini tamamlayamayanlar (bütünlemeye kalanlar) ötede yeni bir eğitimden geçecekler. Açıkçası, dini prensipleri uygulamadan, ahiret yurduna girenler eksik ve hasta olmuş olup dünyada olgunlaşıp arınamadıklarından dolayı, cehennem denilen hastahanede tedaviye tabi tutulurlar (Tedavi sınırını geçmiş hastalar tecride bölümünde sonsuz kalabilirler).
Bilgisiz insanlar, nasıl hekim ve hastabakıcıları işkence yapıcılar gibi görürlerse cehennem ehli de, çektikleri tedavi ızdırabını önceleri işkence sanırlar ama sonra gerçeği görürler. Dünyada nasıl bazı hastalıkların tedavisi için acı ilaçlar, pansumanlar, dağlamalar, yakıcı merhemler, söktürücü sıvılar, serumlar gerekiyorsa cehennem tedavi merkezinde de zakkum simgesiyle belirtilen acı ilaçlar, değişik işlemler, serumlar vardır.
Bir benzetme olarak şöyle diyebiliriz: Dünyada yaptığımız her şey bir kozmik bilgisayara işlenir. Bunda s