Dinde Reformcu Yaklaşımlar Veya Dinî Modernizmin Yükselişinde Reformcu Yaklaşımlar

Başlatan: tertemiz Tarih: 19.06.2008 11:25 Cevap: 2

BA
19.06.2008 11:25
#1

Günümüzün en çok tartışılan konularından birisi de modernizm meselesidir. Bu konu hakkında pek çok kitap, makale ve sempozyum bildirileri yayınlanmıştır. Ancak konuyla ilgili yapılan tartışmalara bakıldığında problemlerin açık bir şekilde ortaya konulamadığı görülmektedir. Özellikle bir kısım müslüman düşünürlerce yapılan modernizm tartışmalarına ufak bir göz atıldığında modern dünya karşısında duyulan eziklik ve aşağılık kompleksinin çok şiddetli hissedildiği ve bunun neticesinde tartışmaların te'sirsiz kaldığı hemen göze çarpmaktadır. Şunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz ki; modernizm beşerî olan ve ilâhî vahiy ile bağını kesmiş olanı kastedmekte; din ise, ilâhî olan her şeyi ve onun beşerî plândaki tezâhür ve tecellilerini kastedmektedir. 'Modern' kelimesine çağdaş, yenilikçi, yaratıcı ve asra uygun gibi pek çok anlamlar verilmektedir. Dolayısıyla modernist, kendisini bu sıfatlarla da ifade etmektedir. Bir modernist için mevcud bir fikrin veya kurumun hakikatin bir yönüne isabet edip etmediği önemli değildir; onun için önemli olan o fikrin veya kurumun modern olup olmamasıdır. Aslında 'modern', çağdaş/asrî veya muasır demek değildir. Tam tersine 'modern' mevcud olan her şeyi idare eden ilâhî vahiy ile insana bildirilen değismez ilkelerden kopmuş demektir. Demek ki modernizm dinin zıddıdır.

 

Modern düşünceyi belirleyen insanın aklı ve duyularıdır. Modern düşünce, insanın üzerinde herhangi bir yüksek ilke tanımamaktadır. Din yani İslâm ise insan üstü bir ilke tanımakta, ilâhî vahyi merkeze almaktadır. Dolayısıyla müslüman, uhrevî gerçeklerin yani dünyanın geçici olduğunun ve asıl yurdunun ahiret olduğunun farkındadır. Müslümanın kılavuzu ilâhî vahiy olduğundan, ona göre insanın zihni ve aklı vahyin nuruyla aydınlanabilir.

 

 

Dinî Modernizm Meselesi

 

Modern düşünceyle ilgili yukarıda yaptığımız birkaç mülâhazadan sonra dinî modernizm meselesine geçebiliriz. Dinde reform yapma heveslilerinin niyetleri modern düşünme tarzının sonuçlarından biridir. Bu tür düşünce sahiblerine modernist, reformist veya reformcu denilmektedir. Modern İslâm düşüncesinin fikrî, zihnî ve amelî plânda tahrif etmek ve şeffaflığını bulandırmak istediği şey din yani İslâm'dır. Fakat modernistlerce yapılan saldırılar ehl-i sünnet üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bugün tam manasıyla bir Ehl-i Sünnet düşmanlığı söz konusudur. Modern İslâm düşüncesi, kişiye göre İslâm imajını yerleştirmek istemekte, İslâm'ın bize ne dediğini değil, bizim İslâm'dan ne anladığımızı gözetmektedir. Modernist/reformist çevreler bunu yaparken tecdid mefhumunu istismar etmekte, kendilerini topluma müceddid olarak tanıtmaktadırlar. O halde bunların çarpıttığı bu kelimenin asıl manasını ve reformla olan farklarını inceleyelim.

 

 

Tecdid ve Reform Farkı

 

Tecdid demek; zaman geçtikçe Kur'an ve Sünnet'te aslî şeklini kaybetmeye yüz tutan bazı uygulamaların yeniden aslî şekline döndürülmesine denir. Yani tecdid, müslümanların kendilerini yenilemelerinin adıdır. Burada dinde değiştirme, eksiltme veya fazlalaştırma söz konusu değildir. Reform ise, bir şeye yeniden şekil vermek, yeni bir biçim vermek demektir. Bu ise, İslâm için söz konusu olamaz. İslâm'da reform isteyen bazı çevreler açıkça bu taleplerini belirttikleri halde, bazı İlahiyat Fakülteleri'nde müçtehid geçinen birtakım hocalar tecdid mefhumunun arkasına sığınmakta, fakat neticesi reform isteğiyle aynı olan bir talepte bulunmaktadırlar. Reformcuları 'idrak yüzkaraları' olarak vasıflandıran merhum Üstad Necib Fazıl'ın şu cümleleri, reformcuların kafa yapılarını ortaya koyması bakımından bize kâfidir:

 

"Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleyecek ve onları mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak ereceğimiz gerçek şu olacaktır ki, bunlar bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında afallamış, sonradan aynı Batının 20. Asırda aynı akliyeciliği iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış, Doğunun özüne giremezken Batının kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır."(1)

 

 

Dinî Modernizmin İslâm Alemine ve Ülkemize Yayılışı

 

Dinî modernizmin en temel özelliği İslâm'la ilgili yapılmış Batı kaynaklı çalışmalara dayanmasıdır. Günümüzde müsteşrik çalışmalarının yani İslâm'la ilgili yapılan Batı kaynaklı çalışmaların geçtiğimiz yıllara göre yoğunluğunu yitirmesi onların davalarında başarısız olduklarını göstermemektedir. Belki bu çalışmalara artık ihtiyaç duymadıkları söylenebilir. Zira onların yaptıklarının aynısı bugün daha ustaca bir şekilde yerli müsteşrikler tarafindan icra edilmektedir. Maalesef bugün İslâm aleminin her köşesinde adına 'geleneksel' denilen fakat aslına bakıldığında ifadesini Kur'an ve Sünnet'te bulan en temel akidevî ve amelî mevzûlara karşı bir başkaldırı söz konusudur. Sözkonusu başkaldırının ülkemizde de bazı kişi ve kurumlarca yürütüldüğü bilinmektedir. Ne zaman Ramazan ayı gelse veya müslümanlar için önem arzeden bir güne ulaşılsa bahsettiğimiz kişi veya kurumlar devreye girmekte, televizyonlara çıkıp milletin kafasını karıştırmakta hatta İslâm tarihi boyunca hiç bir şekil ve surette söylenmemiş cümleler sarf etmektedirler. Dün camilere kilise gibi sıralar konulmasını, camilerde musikî aletlerinin çalınmasını isteyen modernist sapıklar(2), bugün başörtülü olduğu için üniversite kapılarında sürünen kız ögrencilerin devlete karşı geldiğinden dolayı günaha girdiğini söyleyebilecek hayasızlığı ve seviyesizliği gösterebiliyorlar. İslâm ümmeti hiçbir dönemde bugün olduğu gibi dininin ayaklar altına alınmasına izin vermemisti.

 

Osmanlı'nın yıkılma sürecine girmesiyle İslâm alemi dört bir yandan sömürülmeye başlanmış ve müslümanlar tüm yönleriyle perişan olmuşlardı. Yapılması gereken şey ümmetin canlanmasını yeniden temin etmek için gerekli reçeteleri vermekti. Nitekim öyle de oldu, alimlerimiz ellerinden ne geliyorsa yaptılar. İşgalci güçlere karşı İslâm aleminin her köşesinde kitaplar yazıldı, vaazlar verildi. Fakat bazı kişiler hastalığın teşhisini yanlış koydular. Kusurları hastada arayacaklarına müesseselerde aradılar. Mevcud ne kadar hayatî müessese varsa hücum eden, mezheblere ve eski alimlere söven bir zihniyet ortaya çıktı. Hatta kesin İslâmî ve imânî meselelere karşı beyanlarda bile bulunuyorlardı. Tabii ki bunlara karşı Ehl-i Sünnet alimleri sessiz kalmadı ve gerekli tenkidlerin yapıldığı kitablar yazıldı.

 

Ülkemizde modernist/reformist düşünceler 1970'li yıllardan sonra Mısır ve Pakistan taraflarından yapılan kitap tercümeleriyle daha bir ivme kazanmış, bugün ise iyice çığırdan çıkmıştır. Ülkemizde modernist/reformist düşünceyle ilgili tartışılan konular daha çok Cemaleddin-i Efgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza ve Fazlurrahman çizgisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu kişilerce dillendirilen bazı konular günümüzde taraftarlarınca sürdürülmekte, fakat ilim ehli insanlar tarafindan yazılan eserlerle iddialari çürütülmektedir.(3) Modernist/reformist çevreler şeriatin dört delilinden olan icma ve kıyas'ı kabul etmediklerini her firsatta söylemekle birlikte, Kur'an ve Sünnet için aynı cesaretle konuşamamakta dolaylı yollarla kafalarda şüphe bırakmayı amaçlamaktadırlar. Gerçi açıkça Sünnet'i kabul etmediğini, hatta Kur'an'ı Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi Vesellem Efendimiz'in yazdığını iddia edenler bile bulunmakta ise de, bu konuda bütün modernistler aynı cesareti gösterememektedir. Bunda modernist/reformist çevreler içerisinde fikrî bütünlüğün olmaması bir yana, niyetlerinin anlaşılmasından korktukları da önemli bir etkendir. Ne acıdır ki bütün bu bahsi geçen düşüncelerin sahiplerinden bu topraklarda doğup büyümüs, fakat dinine ve insanına yabancı kalmış, hatta düşmanlık edenler olmuştur. İşte biz, bu yazı dizisinde modernist/reformist çevrelerin üstadlarının kim olduğunu, yaptıkları tahriblerin ve tahriflerin hangi boyutlara ulaştığını, ülkemizdeki takipçilerinin yaptıkları tahrifler ve sonuçlarını tek tek ve müşahhas bir şekilde incelemeye çalışacağız. Şimdi, modernist/reformist çizginin dört üstadını kısaca tanıtalım:

 

 

Cemaleddin Efganî

 

Cemaleddin Efganî, İran'ın Esedâbâd şehrinde doğdu. Necef medreselerinde tahsil gördü. Pek çok dil bilirdi. Son derece hareketli bir yapısı vardı. Daha sonra siyasî işlere bulaşmış, Mısır hükümeti kendisini sürgün etmiş, o da Paris'e giderek, orada Mısırlı ögrencisi Muhammed Abduh ile birlikte "el-Urvetü'l-Vüskâ" adlı bir gazete çıkarmıştır. Bilahâre İstanbul'a davet edilmiş, burada yaptığı bir konuşmadan dolayı devrin alimleri tarafından tenkid edilmiş ve İstanbul'dan kovulmuştur. Efganî, masonluğa intisab etmiştir. Hatta İngiliz belgelerine göre bir ilâha inanmayı şart koşan İskoç Mason Locası'na üye iken, buradan Allahsızlık ithamıyla kovulmuş, o da Allahsızlığın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası'na reis olmuştur.(4) Taraftarlarınca Efgani'nin masonluğu, davası uğruna yaptığı -ne davasıysa- bir iş olarak yorumlanmışsa da konunun ehlince yapılan tenkidlerle bunun bir safsata olduğu anlaşılmıştır.

 

II.Abdulhamid Han'ın Efgani'yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak Efgani'nin nasıl birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır: "...Hilafet'in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti... Cemaleddin-i Efgani'yi yakından tanırdım. Mısır'da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler'in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund'la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul'a çağırttım... Bir daha İstanbul'dan çıkmasına izin vermedim."(5)

 

 

1. BÖLÜM DİPNOTLARI

 

1) N. F. Kısakürek, Doğru Yolun Sapık Kolları -Arınma Çağında İslâm-, Büyük Doğu Yay., İstanbul 1978, s. 156

 

2) Daha önce bu konuyla ilgili yazdığımız bir yazıda 1928 yılında İlahiyat Fakültesi profesörlerinden bir grubun akıllarınca İslâmiyet'i ıslah(!) için hazırladıkları bir beyannâmeden pasajlar aktarmıştık. Bu pasajlar ve konuyla ilgili diğer yorumlar için bkz: Abdülkadir Coşkun, "Reformu Dinde Değil Kendimizde Yapmak" isimli makale.

 

3) Özellikle burada, son yıllarda modernistlerle ilgili takdire şâyan çalışmalar yapan Ebubekir Sifil'in Modern İslâm Düşüncesinin Tenkidi adlı seri kitabı zikredilmelidir. Yine Cemaleddin-i Efgani'yle ilgili Cemaleddin Efgani Etrafinda (Hakkında) Makaleler (İstanbul 1416/1996) adlı kitabiyla modernist/reformist kesimleri şoka ugratan Muhammed Reşad, modernist/reformist akımlarla ilgili yazmış olduğu kıymetli makaleleriyle Ali Nar Hoca ve tüm Ehl-i Sünnet cemaat, tarikat ve alimleri bu konularda ciddi hizmetler yapmışlardır.

 

4) Geniş bilgi için bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131-132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36

 

5) Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay., s. 73

 

Modernizm ve özellikle dinî modernizm üzerine kaleme aldığımız bu yazının birinci bölümünde modernizmle ilgili tahlillerde bulunmuş ve dinî modernizmin başlıca temsilcilerinden olan Cemaleddin Efgânî’yi tanıtmaya çalışmıştık. Yazının sonunda ise II. Abdulhamid Han’ın Efgânî’yi ‘maskara’ olarak vasıflandırdığı cümlelerini nakletmiştik.

 

Abdulhamid Han’ın Efgânî hakkında ‘maskara’ demesi İslâmî çevrelerde kalem oynatan birtakım yazarları rahatsız etmiş olacak ki, Efgânî’yi temize çıkarmak için Abdulhamid Han’a olmadık hakaretler etmişlerdir: "Abdülhamid’in Afgani hakkında “maskara adam” demesinin şerî bir önemi yoktur... Abdülhamid’in söylediği o söz niçin Sultan’ın kendisi için de geçerli olmasın.”(1)

 

Bu gibi sözleri sarfedebilen insanların İslâmî çevrelerde kalem oynatabilmesi geçekten çok acı verici bir durum... Bugün hâlâ Efgânî’nin bâtıl davasını öve öve bitiremeyenler vardır. Meselâ son zamanlarda yayınlanan bir yazıda Efgânî ve çizgisi ile ilgili şunlar söylenmektedir: "... Afgani’nin İttihad-ı İslâm söylemi, İstanbul yönetimi tarafından 1872’den sonra kullanılmaya başlanmıştı. Bu söylem Afgani için tevhidi bilinçlenme süreci için ve batı yayılmacılığına karşı ibadi bir görevi ifade ediyordu, ümmeti yeniden ihya mücadelesinde stratejik bir içtihaddı.”(2)

 

Tevhid-şirk edebiyatında mangalda kül bırakmayan, önüne geleni cehenneme postalayan(!) bu adamların hallerine bir bakın! Yukarıdaki cümlelerin sahibi aynı yazısında Vehhabilik adlı sapık mezhebin kurucusu olan Muhammed bin Abdülvehhab’dan övgüyle sözetmekte, kendince bazı yenilikçi(!) hareketlerini saydıktan sonra şöyle demektedir: "... Ve yine 18. yüzyılda mayalanan ve 19. yüzyılın başında Mısır, Osmanlı, İngiliz ittifakı sonucu engellenen Muhammed Abdülvahhab’ın ilk İslâm neslinin zindeliğini yeniden inşa amaçlı tecdit ve ıslah çabaları bir öykünmeciliği değil; İslâm’ın orijinine inmeye çalışan bir özgünlüğü ifade etmiştir.”(3) Herhalde bu iktibaslarla meselenin nerelere kadar gittiği daha iyi anlaşılmıştır.

 

Efgânî’nin hayatı son derece karışık ve hareketli geçtiği için tafsilâtı kaynaklara havale ediyor, yalnız İstanbul’dan kovulmasına sebep olan konuşması ile Ernest Renan’la olan yazışmalarını ileride ele almak üzere Muhammed Abduh’un hayatına geçiyoruz.(4)

 

 

Muhammed Abduh

 

Muhammed Abduh Mısır’da doğmuş, Ezher’de yetişmiş ve İskenderiye’de ölmüştür. Efgânî’nin öğrencisidir. O da üstadı gibi mason olmuş, maddî mucizeleri inkar etmiş, sahih hadislere uydurma damgası vurmuş, Kadir gecesi gibi mübarek gecelerin hiçbir kıymeti olmadığını iddia etmiştir. Bütün bu iddiaları tek tek ele alınmış ve yanlışlığı ortaya konulmuştur. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanınında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaadediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar.”(5)

 

Büyük âlim merhum Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Abduh’la ilgili şunları söylemiştir: "... Şeyh Muhammed Abduh’a isnad olunan ıslâhâta gelince hülâsası şudur: Şeyh din sahasındaki sarsılmaz vukűfundan Ezher’i sarsıp ayırmış, mensubînini(mensuplarını) bu suretle lâdînîliğe(dinsizliğe) doğru geniş hatvelerle yürütmüştür. Fakat dinsizleri, dindarlığa doğru bir hatve bile attıramamıştır. Üstadı Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhâl(sokan) eden odur.”(6)

 

 

Reşid Rıza

 

Aslen Bağdatlı olan Reşid Rıza, Trablus ve Şam’da okumuştur. Abduh’un talebesidir. O da üstadı gibi mucizeleri inkar etmiş, hadislerle ve icmâ ile hükmü kesinleşmiş pek çok meseleyi reddetmiştir.(7)

 

 

Fazlur Rahman

 

1919 yılında Pakistan’ın Hazara şehrinde doğdu. İlk, orta ve yüksek öğrenimini Pakistan’da yaptı. ABD’de Oxford Üniversitesi’nde doktorasını yaptı. Daha sonra farklı üniversitelerde öğretim üyeliğinde bulundu. 1988 yılında öldü.

 

Türkiye’de en çok Ankara İlâhiyatlılar tarafından sevilir ve takip edilir. Nitekim Fazlur Rahman’la ilgili çıkardıkları dergilerde özel sayılar yapmakta ve kitaplar yayınlamaktadırlar. Hatta Ankara İlâhiyatın müctehid(!)lerinden olan ve Fazlur Rahman’la ilgili yaptığı çalışmalarla tanınan Adil Çiftçi, Fazlur Rahman’ın modernist olduğunu inkar etmemekte, bilakis onun yorumlarının ‘modern’ olduğunu; fakat ‘modernleşme’yi değil, -ne demekse- ‘İslâmî modernleşme’yi savunduğunu belirtmektedir.(8 ) Fazlur Rahman’ın öncelikli ilkesi Kur’an ve Sünnet’in tarihsel olduğudur. Bu iddiaları ilim ehli tarafından yazılan kitaplarla çürütülmüştür. (9)

BA
20.06.2008 14:18
#2

cemaleddin efgani

 

 

 

1838 senesinde afganistan’da doğup, 1897 de istanbul'da vefat etti. din bilgisi azdı. zındıkların kitaplarını okuyarak dinden çıkmıştır. bir aralık ruslar tarafından satın alınarak, ana vatanı olan afganistan’a karşı casusluk yaptı. dinine ve vatanına hıyanet etmekten çekinmedi. ingiliz masonları ile de işbirliği yaparak zengin oldu ise de, osmanlı şeyh-ül-islamı hasan fehmi efendi, onun cahilliğini ve zındıklığını ortaya koydu. 1944 de, kemikleri, istanbul’dan, kabil’e nakil edildi.

 

mason idi. mısırlı edib ishak, ed-dürer kitabında, bunun kahire mason locası reisi olduğunu yazmaktadır. bütün masonlar gibi, çeşitli kılıklara girerek, islamiyet'i içerden yıkmaya çalışmıştır.

 

dr. muhammed reşad, dört yüzün üstünde önemli kaynaktan hazırladığı efgani etrafında makaleler isimli kitabında özetle diyor ki:

 

çok önemli bir kaynak olan sicilli osmanide efgani’nin iranlı bir şii olduğu belirtilmektedir. manastırlı naibi efendi ve o devrin şeyh-ül-islamı, büyük âlim hasan fehmi efendi tarafından kâfir olduğuna fetva verildi. afganistan hakkında ruslara casusluk da yapan, dinine ve vatanına hıyanet etmekten çekinmeyen efgani, mason olmadan önce de, hiç bir zaman masonluğu kötülememiştir. hatta dehrilere [dinsizlere] yazdığı reddiyede masonluktan hiç bahsetmemesi manidârdır. gittiği her yerde, sicilli masonlar tarafından himaye görmüş, ingiliz masonları ile de işbirliği yapmıştır. birden fazla mason locasına kayıtlı olan efgani, mısır’daki iskoç locasından kovulmuşsa da, kendisi bizzat mason locası kurmuş, çömezleri bu locaya girmiştir. edward brown, efgani’nin özel mason eldiveni ile bir resmini neşretmiştir.

 

efgani, hem türkçü, hem islamcı görünmeyi başarmıştır. mehmet emin yurdakul, ziya gökalp, a. agayef hep efgani’den destek görmüştür. mesela m. emin yurdakul’un, "ben bir türküm, dinim cinsim uludur" şiirini efgani çok beğenmişti. o zamanki islamcı sebilürreşad dergisi, ırkçılığı tenkit eden makaleler neşrederken, ırkçılar da, efgani’nin ırkçılığı öven makalesini tercüme edip yayınlayınca islamcıların sesleri, solukları kesilmişti. efgani, makalesinde diyordu ki: “ırkçılık dışında saadet yoktur. insanları birbirine bağlıyan iki bağ vardır: biri dil, biri de din birliğidir. dil birliği, ırk ve milliyet birliği demektir. şüphesiz, bu birliğin dünyadaki beka ve sebatı dinden daha devamlıdır.”

 

efgani, mısırda da arap ırkçısıdır. (arap ırkının sınırını belirleyecek ölçü din ve mezhep değil, araplık ölçüsüdür) demiştir. ıı. abdülhamid han, hatıratında diyor ki:

 

(hilafetin elimde olması ingilizleri hep tedirgin etti. blund adlı bir ingiliz ile efgani adlı bir maskaranın el birliği ile ingiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plan elime geçti. efgani’yi yakından tanırdım. tehlikeli bir adamdı. bana bir ara mehdilik iddiasıyla bütün orta asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. derhal reddettim. bu sefer blund ile işbirliği yaptı. kendisini istanbul’a çağırttım. bir daha istanbul’dan çıkmasına izin vermedim.)

 

istanbul yüksek islam enstitüsü eski müdürü ve öğretim üyesi ahmet davudoğlu hoca da diyor ki:

 

1355 numara ile şarkın yıldızı locasına kayıtlı bir mason olan, islam’a duyduğu güvensizliği açığa vurmaktan çekinmeyen ve peygamberlik sanatlardan bir sanattır diyen efgani, bir ilim adamı değil, siyasetle uğraşan bir nankördür. fesatçılığı sezilince ulema tarafından istanbul’dan kovulmuş, mısır’a kaçmıştır. (din tahripçileri)

 

prof. m. kaya bilgegil, ziya paşa isimli kitabında, (efgani, her mason gibi islamiyet’i içerden yıkmaya çalışmıştır) diyor. mısır’da kurulan mason localarının başına gelen c. efgani ve m. abduh, müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettiler. (les franco-maçons s.127)

 

ingiliz belgelerine göre bir ilaha inanmayı şart koşan iskoç mason locası'na üye iken, buradan ateistlik ithamıyla kovulmuş, o da ateistliğin makbul sayıldığı fransız grand orient locası'na reis olmuştur. (dr. m. reşad, efgani etrafında makaleler)