Cemaleddin Efgani Ve Muhammed Abduh Üzerine Bir Tetkik

Başlatan: cihat Tarih: 18.09.2009 01:50 Cevap: 46

CI
18.09.2009 01:50
#1

Başlıklar

 

(Cemaleddin Efgani)

1-Hayatı, aksiyonu

2-Fikir binasının ana sütunları

3-İttihadı İslam

4-Cemaleddin Efgani ile Abdulhamid Han

5-Masonluk meselesi

6-Bediüzzaman Said Nursi hz. ve Mehmet Akif Ersoy ile münasebeti

 

 

1- HAYATI, AKSİYONU

 

Osmanlı çöküş devrinde... Sadece Osmanlı'nın kendisi değil, bütün Doğu alemi çöküş devrinde... Müthiş bir iktidarsızlık, güçten takatten kesilme, ruhi ve fikri bir hezimet çağı... Batı, Rönesans ile birlikte kıvamını ruhuyla dengelemeye başladığı aklını, sanayileşme, makineleşme ve iktisadi planda ilerledikçe ilerlemeye vakfetmiş. Kendine inanılmaz bir hareket mecrası açmış, birkaç asır öncesine kadar kelepçeli olan midesi açılmış, iştahı arttıkça artmış, kendi içinde düşmanlığa varan bir rekabete tutuşmuş, derken kuvvetini ve dikkatini doğuya yöneltmiş, onun üzerine emperyalist taarruzlara başlamış, dünyanın siyasi haritasını kökünden değiştirecek bir aksiyona girişmiş... 19.yy.da, Doğu'ya taarruz eden Batının hali, kıtlıktan çıkmış bir açın mutfaktaki hali gibidir..."Gıda"nın ehemmiyetinin fazlasıyla farkındadır. Aksiyonu, sistemli ve terbiyeli, daha doğrusu ahlaklı bir fikir temeline sahip değildir. Onunki, deyim yerindeyse içgüdüsel bir harekettir. Bu hareketin kısa vadede başarısı ve isabeti de, uzun vadede kısırlaşması da buna bağlıdır. Nitekim kuvvetini aşırı ihtiyaçtan, hareket kaynağını da içgüdünün serseriliğinden alan bir hareket, aç bir aslanın avlanışı gibi başarılı, hızlı ve netice temelli olur. 18.yy.ın başlarına kadar kilise aşçısının marifetiyle aklını tabağa doğrayıp yediğindendir, o vakte kadar Batı'da arayışa, ilerleyişe, hamleye sevk edici bir ruh açlığı yoktur. Sonra ne olduysa oldu, Rönesans ile birlikte aklını dişlemekten vazgeçti, bir varlık muhasebesine girişti, aklın ehemmiyetini ve maddi hareketin bereketini fark ettiği bu muhasebe neticesinde, ruhunda bir hamle aşkı, bir ilerleyiş açlığı duydu. Kendi içinde müthiş bir harbe tutuştu, içine hapsedildiği hurafe kafesinin kilidini zorlamaya, aklıyla kemirmeye başladı. Derken kendini bu kafesten kurtardı, korkutulmuş bir fare gibi sağa sola koşuşmaya başladı, ruhunu kaybetmeye başlayan Doğu'ya zıt olarak aklını bulmaya başladı, gün geldi Doğu'yu istila etti, onu dize getirmeyi başardı.. Bunu, üç şeye borçluydu. Birincisi, yukarda da ifade ettiğimiz gibi, açlığının tazeliğine ve şiddetine, ikincisi bu (açlık) kaynağını, sürat ve isabetlikle harekete geçiren (insiyaki) hareket terbiyesine, üçüncüsü ve en hazini ise, Doğu'nun kendi içindeki tefrikalara, çözülmelere, ruh depremine...

 

 

Şimdi bir parça, ana hatlarıyla dönemin Doğu'suna bir göz atalım. Batı'nın 19.yy.da Doğu alemi üzerindeki etkinliğini ve siyasi hakimiyetini incelediğimizde, karşımıza insiyaki bir kovuk çıktı. Bu kovuktan fışkıran hareket, aksiyon, gözleri bir anlığına kör edip, daha sonra onu bulandıran bir (flaş) patlaması gibiydi. Doğu aleminin özellikle 15.yy.da meyvelerini vermeye başlayan fikir-aksiyon bütünlüğü ise, daha terbiyeli, daha köklü, daha ilmi ve daha başarılıydı. Doğu'nun açlığı ve bu açlığın tetiklediği arayış ve hamle aşkı, Batı'nın 19.yy.daki hareket amentüsü gibi, şehvet, ihtiras, desise ve kaba kuvvetten müteşekkil değildi. Doğu'nun açlığı, bir müminin orucu gibi, aksiyonda maddi, ama niyette ve riayette maneviydi. Batı'nın hareketine, gözleri bulandırıcı ve bir anlığına kör edici bir (flaş) patlaması şeklinde tasavvur etmiştik, Doğu'yu ise tutuşan, tutuştukça yanan, yandıkça büyüyen bir alev topu şeklinde tasavvur etmemiz lazımdır. Daha sonra ne olduysa oldu, hararet tılsımını kaybetti, deyim yerindeyse hurafe ve aşksızlığı, üzerine köpük gibi döküldü, o alev topunu söndürdü.

 

 

 

Cemaleddin Efgani'nin doğuşu, 1882 yılıdır. Batının, yukarda (flaş) patlaması şeklinde ifade ettiğimiz saldırılarının en hararetli, gözleri kör edici dönemleri... Aynı zamanda, gittikçe yanan, yandıkça büyüyen bir alev topu şeklinde tasavvur ettiğimiz Doğu'nun yavaş yavaş sönüş, söndükçe eriyiş, eridikçe anlamsız bir kor yığını haline geliş evreleri... Doğu'nun ve Batının bu ahvalleri ve münasebetleri, onun fikir dünyasının ana taşlarındadır. O tarihlerdeki hadiselere bir göz atalım.

 

 

1830'da Cezayir Fransa tarafından işgal ediliyordu. 32'de Mehmet Ali Paşa Osmanlı'ya karşı ayaklanıyor, Konya'da Osmanlı ordusunu mağlup ediyordu. 41'de İngiltere, Mısır eyaletinin siyasi yapısını istediği şekilde tayin edecek kadar, Osmanlı içine siniyor ve söz sahibi oluyordu. 66'da Mısır eyaletindeki veraset usulü, İngilizlerin isteği ve baskısı doğrultusunda değişiyordu. 67'de bu baskılar niyetini billurlaştırıyor ve Mısır valisine 'Hıdiv’lik yetkisi veriliyordu. Tabii İngiltere'nin bu teşebbüsünün gayesinde, Mısır hükümdarına verilen yetkileri genişletip, onu İstanbul'dan koparmak, böylece bir nevi muhtari bir hüviyete getirmek ve hâsılı, yavru Mısır'ı ana Osmanlı'dan koparıp rahatça avlayabilmek amacı vardır. 75–76 yıllarında Balkan isyanları patlak veriyordu. 76'da Sultan Abdulhamid, Meşrutiyet'i ilan etmek zorunda kalıyordu. 78'de Ayestefenos antlaşmasıyla Balkanlardaki tek vücutluk, yavaş yavaş üzüm salkımları gibi (tane)leşiyor, ve taneler bütünden kopuyordu. 78'de İngilizler Kıbrıs'ı işgal ediyordu. Aynı tarihte Bosna Hersek, Avusturya-Macaristan kaybediliyordu. Ve nihayet 82'de Mısır'ı İngilizler işgal ediyordu.

 

 

 

 

Yarım sara sığdırdığımız bu hezimet ve zaaf manzumesinin içyüzüne bakarsak, meselenin siyasi plandaki bu tezahürlerini daha iyi anlayabiliriz. O zamanlar Doğu alemi nasıl bir ruh ahvalindeydi? Fikir dünyası, birey ve cemiyet planlarında, nasıl bir durumdaydı? O nasıl bir felçlikti ki, Doğu'nun ruhunu kötürüm haline getirmiş, karanlık bir evin karanlık bir odasına kilitlemişti? Müslümanlar niçin Batı'nın taarruzlarına karşılık veremiyordu? Niçin bu tecavüzlere mukavemet gösteremiyordu? İslamiyet gibi bir çatı altında birleşen Müslümanlar, bu ortak kaynağı, niçin ortak gayeye sarf edemiyorlardı? Müslümanlar arasındaki tefrikaların müessiri neydi? Batı, bütün kapıları kırmış, Müslümanların evlerine kadar dayanmış, bütün mukavemetleri dağıtmış, milli bünyeleri zehirlemiş, hükümetleri kıskacı altına almış; onları neredeyse bir sicimin ucundaki kuklalar hüviyetine sokmuştu. Düşünür ile halkın, fikir ile ruhun arasını açmış, hurafe ve bidat ve ananelerle inanç mayası bozulan halkı miskinleştirmiş, hareketsizleştirmiş, kötürüm bir hale sokmuş, aydınların şuurlarını hipnotize ederek kendine celp etmiş, iktisadi planda kendine mahkûm ettiği doğu hükümdarlarını kıymetlerinden, gayelerinden, kültürlerinden ve inançlarından koparmış, hâsılı Doğu’nun ne kadar kapısı varsa o kadar saldırı yapmıştı.

 

Bu manzarayı daha çocukken görmeye, okumaya, daha önemlisi bu hale maruz kalmaya başlayan Cemaleddin Efgani'nin kafasında billurlaşan düşünceler de, bu ahvale müsavidir. Genel olarak şu maddelerden mürekkeptir:

 

1- Müslümanları, Batı taarruzları karşısında birleştirmek.

2-Bu amaca bağlı olarak, Müslümanlar arasındaki ihtilafları, siyasi çekişmeleri dindirmek. (Mezhep) planındaki farklılıkları, (en azından Batı tecavüzlerine müşterek mukavemet için) bir tefrika unsuru yapmaktan çıkarmak, Batı'nın bunu kullanmasına mani olmak

3-Müslümanların gerileyiş, hamlede ve aşkta iktidardan düşüş sebeplerini tetkik etmek, çareleri düşünmek.

4-Sömürgeciliğe karşı durmak

5-İslam ülkelerindeki yöneticilerin halkı mağdur eden keyfi ve despotik uygulamalarını ıslah etmek

6- Müslümanları, bidatler ve hurafelerden kurtarmak, onları sünnete davet etmek.

 

 

 

Cemaleddin Efgani, 1838 yılında, Afganistan'ın başkenti Kabil'e bağlı (Esadabad)'da dünyaya geliyor. Soyu, babası (Safdar) tarafından, Hz. Hüseyin (r.a)'a uzanıyor. İlköğrenimini Necef'te görüyor. Arapça ve Farsça'nın yanında, Fıkıh ve usulü, Matematik, astronomi, tarih gibi ilimleri tahsil ediyor. 18 yaşına geldiğinde, bu ilimlerin sağlamlaştırdığı bir istidad ve yeni bilgilere duyduğu susuzluğun beslediği tecessüs ile, yanında kalmasını istediği babasına, şunları söylüyordu: “Ben ufuklarda kanat çırpan bir şahin gibiyim. Size şaşıyorum, beni nasıl bu küçük ve dar kafese hapsetmeyi istiyorsunuz?”

 

 

Kalküta’da bir yıl kaldıktan sonra, yaşı yirmiye yaklaşmışken hacca gidiyor. Oradan Necef, ardından Kerbela, Esadabad derken Horasan’a varıyor. Ve ardından Afganistan’a gidiyor. Kabil’e yerleşiyor. Efgani’nin Afganistan’daki faaliyetlerini izah etmeden evvel, ülkenin siyasi ve fikri ahvali üzerine birkaç not düşmek gerekir.

 

 

O vakitler bütün orta doğuyu tehdit eden İngiliz yayılmacılığı, Afganistan üzerinde de yoğun bir şekilde hissediliyor. Afgani ilk olarak Emir Dost Muhammed hükümetinde görev alıyor. Herat’ın fethine katılıyor. Emir’in ölümünden sonra, Afganistan tahtı, Şir Ali Han ile Muhammed Azam arasında gidip geliyor. Bu iki isim arasında, uçurum kadar derin, şöyle bir fark var. Şir Ali han, bölgedeki İngiliz güçlerinin güdümü ve desteğiyle hareket ediyor. Muhammed Azam ise, çok samimi bir İngiliz düşmanı… Bu mücadelede, Efgani Muhammed Azam’ın tarafında bulunuyor. Mücadele neticesinde, Muhammed Azam muvaffak oluyor, oluşan hükümette Efgani başbakan olarak görev alıyor. Fakat bu dönem kısa sürüyor, iktidar mücadelesini kaybeden Şir Ali han, arkasındaki İngiliz desteğiyle, yeniden harekete koyuluyor, bu kez tahta sahip olmayı başarıyor. Cemaleddin Efgani, bütün bu çekişmeler arasında, mücadele hayatından hayati derecede önemli bir tecrübe edinmiş oluyor. Bölgede, sömürge avına çıkmış olan İngiliz ve Fransız güçlerinin, Müslümanlar üzerindeki oyunlarını, onları nifaklarla bölme stratejilerinin işleyiş felsefesini yakından görmüş oluyor.

 

Afganistan, İngiliz kuklası Şir Ali Han’ın hükümranlığına maruz kalınca, Efgani 1869 yılında orayı terk edip, Hindistan’a gidiyor. Hindistan’a vardığında, emperyalist İngiltere’ye karşı vermiş olduğu mücadele, ona haklı bir ün sağlamış oluyor. Hindistan da o zamanlar (Pencap) dışına İngiliz sömürgesi... Bu sömürgeye direnen kaç tane şerefli Müslüman varsa, onun etrafında toplanıyor. Afgani’nin çevresinin genişlediğini, tesirinin arttığını gören İngiltere, korku içinde, onu bir gemiye bindirip, Süveyş kanalıyla Mısır’a sürmekten başka çare bulamıyor.

 

Bundan sonraki mücadele merkezi olan Mısır, Efgani için çok önemlidir. Çünkü Afganistan ve Hindistan’ın aksine, Mısır’da mücadeleye daha müsait bir ortam vardır. Afganistan, zaten yöneticileriyle İngiltere’ye teslim olmuştu. Hindistan ise, şuurlu, gayeli bir İslam toplumu olmaktan çok, hedefsiz bir yığın olarak göze çarpıyordu. Afgani’nin(Ey Müslümanlar, sizler ki insan değil, birer sivrisinek olsaydınız İngilizlerin kulakları patlardı) sözleri, bunu çok güzel şekilde gösteriyor. O tarihlerdeki Batı taarruzlarını daha evvel çerçevelemiştik. Afrika’nın büyük bir bölümü, Hindistan ve kuzey Afrika ülkeleri (Libya hariç) işgal edilmişti. İngiliz ve Fransız sömürge imparatorluklarının tek hedefi artık Osmanlı’ya mıhlanmıştı.

 

Efgani Mısır’da, İslam dünyasının maruz kaldığı bu tecavüzleri düşünme, meselenin siyasi boyutunun ötesindeki, ruhi ve fikri müessirleri tahlil etme fırsatını buldu. Gerek Afganistan’da, gerekse Hindistan’da, emperyalist güçlerle karşılaşmış, onların sistemlerini yakınan müşahede etme şansı buluştu. Efgani, Mısır’daki İngilizlerin el altından ülke üzerinde tasarrufta bulunmalarını, hıdıvliğin ise buna göz yumması karşısında, Mısırlıları bilgilendirmeyi, onlara cihat şuurunu telkin etmeyi denemiştir. “ ey Mısırlılar! Burası sizin yurdunuz ve bunlar sizin mallrınız, canlarınız, nauslarınız, dininiz ve ahlakınız! Düşan hile ve düzenbazlıkla bunlar üzerindeki tasarruf hakkını eline geçiriştir. Düşman size dostluk bayrağı altında saldırıştır. Sonra sizi rezil etmiştir. İdari işlerinizi zalimlerin eline vemiş,; askeri, mali idari tü işleriniz onlarca yönetilir oluştur. Size ise ancak yurdunuza hizmetten men edilme hakkı verilmiştir. Halbuki geçmişte olduğu gibi onu savunursanız, siz yurdunuza hizmete onlardan daha layıksınız!”

 

Şimdi ümmetin buhranlarını idrak etmiş, batının iç yüzünü görmüş olarak, kafasında bir mücadele krokisi oluşturuyordu. Mısırda, fikir planında şemalaştırdığı hareket amentüsünü hayata geçirmek için, içinde büyük bir aşk, gönlünde derin bir ümitle İstanbul’a gidiyordu.

 

Efgani İstanbul’a geldiğinde, henüz Abdulhamid tahta geçmemişti. O vakitler İstanbul, bütün Ortadoğu’yu kanlı pençesinde sıkan, küstahlıklarına maruz bırakan İngiltere tecavüzünden, payına düşeni almıştı. Efgani, İstanbul’da sevinç ve hürmetle karşılandı. Kısa bir süre sonra, “Büyük Maarif Meclisi”ne üye olarak atandı. Bu hitap ve telkin makamını fırsat bilen Efgani, Müslümanları İngiliz tehlikesine karşı uyarmak, bilgilendirmeyi üzerine vazife edindi. Durmadan konferanslar veriyor, Müslümanları bir tutmaya, onları eski günlerdeki şerefli günleri için çalışmaya, üzerlerindeki miskinliği atmaya, onları kapısı ancak ilimle açılabilir hikmete ram etmeye çalışıyor, İslamiyet’i, matbaaya küfür diyen hurafelerden münezzeh görüp ondan arındırmaya çalışıyordu. Tabi bu çabaları, sadece İngilizleri kızdırmıyordu. Dönemin dini makamlarını işgal edenler de, kim bilir hangi çıkarının, hangi imtiyazının zedeleneceğinden korkarak, halkı Efgani üzerinde şüpheye düşürmeye çalışıyor, incelememizin sonunda açıklığa kavuşturacağımız iftiraları düzüyordu. Sonuna Efgani aleyhinde başlatılan iftira kampanyaları o raddeye vardı ki, 1871 yılında İstanbul’u terk etmek zorunda kaldı.

 

 

Efgani mısıra ikinci gelişinde, ilk olarak aktif siyasetten uzak durdu. Çünkü tecrübeleri ve tetkikleri yepyeni bir şuur ve heyecan muhitine ihtiyaç olduğunu göstermişti. Bunun temini için irfan, ilim ve hikmete yapışacak, bu unsurların mayalandırdığı yepyeni bir mücadele ruhu inşa edecek, bünye içi ve bünye dışı bütün arızaları giderecek, ümmeti zelil vaziyetinden kurtarıp, eski şerefli günlerine denk bir ahvale getirecekti. Mısırda, bu gayeler bütünlüğünün ilk ayağı olarak, İslami ilimleri hem inceledi, hem çevresinde kendisine odaklanmış tecessüslere ve istidatlara tahsil ettirecekti. Mısırdaki bu faaliyet manzumesi Efgani ve Muhammed Abduh için çok önemlidir. Çünkü İslam’ı ilmi cihetten derinlemesine tetkik ettiklerinde, biricik kurtuluş yolunun İslam’ın kendisinde olduğunu, onun türlü hurafeler ve bidatlerle kirletilmiş, siyasi ve türlü çıkar planlarında özünden uzaklaştırılmış halinde değil, olanca saflığı ve kudretiyle, güzelliği ve genişliğiyle, ilk halinde olduğunu idrak edecek, hareketlerinin esas amentüsünü bu üstün şiar üzerine inşa edeceklerdi. İslam’ın, Müslümanları ilme teşvik edici, sürekli geliştirici çağrısını idrak edememiş, onu kapalı bir sistem olarak kabul etmiş, kendi kafasındaki gelişime korku, yeniliğe tereddütle yaklaşma hastalığını İslam’a mal etme gafletinde ve zavallılığında bulunanlar, onun baş düşmanıydı.

 

 

Kafasında bütün meseleler billurlaşıp gayeleşirken, okuyor, okutuyor, öğrencilerine Mısır’ın siyasi ve ruhi yapısını değiştirecek raddede tesirli gazeteler çıkarttırıyordu. Tabi, Efgani’nin Mısır’daki faaliyetlerinin yelpazesini anlayabilmek, karşılaştığı güçlükleri idrak edebilmek için, dönemin Mısır’ının siyasi ahvalini ana noktalarıyla çerçevelemek lazım:

 

1866 yılında, İngiltere’nin Osmanlı üzerindeki Mısır baskısı netice veriyor ve kırılmanın başladığı çatlayış olarak, Mısır eyaletindeki veraset usulü değişiyordu. 67’de bu çatlak, merkezden muhite doğru genişliyor ve Mısır valilerine (hıdiv)lik yetkisinin verilişine kadar uzanıyordu. Mısır valisine çok büyük bir imtiyaz, Mısır vilayetine ise bir vilayetten çok daha müstakil bir hüviyet getiren bu paye, yavru Mısır’ı ana Osmanlı’dan ayırmadan, sömürgeci güçlerin işgali için zaman ve enerji tasarrufu sağlamadan başka bir mana ifade etmiyordu. İngilizler, bir nevi muhtariyet haline gelen Mısır’ı, kanlı pençelerinde kıstırmakta gecikmemişlerdi. Eskisinden çok daha olağanüstü yetkilere sahip olan Mısır Hıdivini ilk olarak büyük bir borç batağına sürüklemişlerdi. Mısırın borcu() kadar büyümüştü. Bunun üzerine, Mısır’da, bizdeki duyunu umumiyeye benzer bir teşkilat kurulmuştu. Bu durum, Mısır’ın İngiliz hâkimiyetine yavaş yavaş mahkûm olduğundan başka bir mana ifade etmez. Mısır hıdivliği, gırtlağına kadar borca girmişti. Osmanlı hükümetinden de bir yardım alamayan, üstelik hilafeti Abdulhamid’den alma gibi tuhaf hülyalara giren hıdiv İsmail, ülkede yükselen muhalif sesleri ve haklı tepkileri, zor kullanarak bastırmaktan başka bir şey yapamıyordu. Ülkede İngilizlerin mevcudiyetine ve sömürgelerine karşı çıkan her sesi, saf bir müminin vicdanından gelen her şerefli sesi, hâsılı ne Mısır’da, ne başka bir İslam beldesinde herhangi yabancı bir gücü istemeyen her namuslu sesi, mısır hıdivi İsmail, İngilizlerin isteği doğrultusunda (kanun namına) susturuyordu. Efgani, bu noktada üzerine düşeni yapıyordu. Mısırlıları hıdivlik makamının icraatlarından haberdar etmeye çalışıyordu. Kalemini, hıdive ihanetliği isnat edecek kadar sivriltiyordu. Afgani’nin bu teşebbüsleri, tıpkı Afganistan ve Hindistan’da olduğu gibi, şimdi Mısırda da İngilizleri ve onların yaltakçılarını, uşaklarını rahatsız etmişti. Ve 1877 yılının ramazanında, yaka paça gözaltına alınıyor, bir gecelik sorgulamanın ve her türlü hakaretin ardından, apar topar Hindistan’a giden bir gemiye bindiriliyordu. Efgani gidiyordu, fakat Mısırdaki mücadeleleri, iki sene sonra, ülkedeki İngiliz güçlerine ve işbirlikçi hıdivliğe kast edecek olan, (Arabî direnişi)yle mahsulünü verecekti.

 

 

 

Bu direnişin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, Afgani ve Abduh, mücadelelerine yeni bir mecra açmak, daha geniş kitlelere hitap etmek, ümmetin zorlaşan haline daha iyi yardımcı olabilmek için, Urvetül Vuska (sağlam kulp) adlı bir teşkilat kurdular. Daha sonra aynı isimle çıkaracakları gazetede, fikirlerini, hareket amentülerini net bir şekilde ifade edecekler, bütün İslam âleminin gururu olarak boy göstereceklerdi. İslam ümmetini bilinçlendirmek, onları emperyalist saldırılara karşı bilgilendirmek ve uyarmak, Müslümanların gerileyiş sebeplerini tetkik etmek, buna bir deva geliştirmek, İslam inancını hurafe ve ananelerin yanlışlıklarından ayıklamak, temizlemek; Müslümanları Urvetül ,Vuska’ya, yani sağlam kulpa, yani sünnete çağırmak, İslam birliğini tesis etmek, bunun için Müslümanlar arasında ayrılığa yol açan her meseleyi ortadan kaldırmak, bunlardan en önemli olanlarıdır. Bu hareket, bütün hareket ilhamını ve istidadını, şu ayetten alıyordu:

 

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara 256)

 

 

Afgani ve Abduh Urvetül Vuska’yı Paris’te çıkarmaya başladılar. Bunun iki sebebi vardı: birincisi, Fransa’nın ve bilhassa Paris’in, o dönemde fikir hürriyetinin merkezi oluşuydu. Gerek emperyalist güçlerin zulmünden, gerekse tutsak hükümetlerin baskısından, bir Müslüman olarak, koca İslam âleminde çıkaramadıkları dergiyi, Paris’te çıkarabiliyorlardı. İkinci sebep ise, Fransa’nın İngiltere düşmanlığından faydalanmak istemeleriydi…

 

Paris’teki bir binanın çatı katında yayına başlayan, tüm İslam âlemine ücretsiz olarak dağıtılan bu derginin başlangıç kapağında şöyle bir levha vardı:

 

EL ÜRVET’ÜL – VUSKA

 

Siyasi şef: Cemaleddin El-Huseyni El- Afgani

Başyazar: Muhammed Abduh

 

Gazete tüm doğu ülkelerine ücretsiz gönderilir.

 

Yayınlanması amacıyla yazı göndermek isteyen ya da önemli bir bilgiyi haber vermeyi arzulayanlar için adresimiz: 6 Rue Metel a PARİS

 

 

İngilizler için bu derginin İslam aleminde yayılması, menfaatleri için öldürücü bir durumdu. Sömürgeci güçler, dergiyi alana ve herhangi bir şekilde bulundurana, cezai müeyyideler uygulanmasını sağlıyordu. Örneğin Mısır’da bu derginin bulunduruluşu para cezasına ve kovuşturmaya tabiiydi. Hindistan da ise bu dergiyi elinde bulunduran, okutan, okunmasına ve dağıtılmasına vesile olanlara 2 yıl hapis cezası veriliyordu. Bütün bu baskılar ve sansürler, dergi okurlarını azaltıyor, hem muhatap yelpazesi daralıyor, hem de derginin finans kaynağı kuruyordu. Nihayet, Urvetül Vuska 16 Ekim 1884 tarihinde, çıkan 18. sayısıyla beraber kapanıyordu. Efgani ve Abduh’un bunun üzerine söyledikleri şu sözler, onlar için bu kapanmanın nihayet olmadığını güzel bir şekilde gösteriyor: “Hiçbir şey, fikirlerimizi doğu halklarına ulaştırmamıza mani olamaz. Dergi olmazsa başka bir vasıta buluruz. Zira hakkın yardımcıları ve ona inananlar az değildir.” Derginin kemiyette az sayıda çıkmasına karşılık, oluşturduğu fikir keyfiyetini, ıraklı edip Süleyman el-keylani, şu sözlerle ifade ediyordu: “Öbür sayısı gelmeden, sanki bir devrim olacak gibiydi”

 

 

Cemaleddin Efgani Paris’te Urvetül Vuska’nın yazımı ve dağıtımının yanında, Renan isimli batılı bir mütefekkirle koyu bir münazaraya da girişmiştir. Bu münazara, hakikatten çok ehemmiyetli konuları işler. Cemaleddin Efgani’nin bu konulara dair ileri sürdüğü görüşlerin, onun fikir ve inanç dünyasında önemli bir yer tutar. Ehemmiyete haiz olan bu meseleyi, incelememizin sonunda tafsilatıyla ifade edeceğiz.

 

 

Urvetül Vuska’nın kapanmasından sonra, Efgani Paris’ten ayrıldı, İran şahı Nasıruddin’in daveti üzerine bu ülkeye gitti. Afgani orada büyük bir ilgiyle karşılandı. Halk, her yerde olduğu gibi etrafında halkalandı. İlmi sohbetleri, siyasi, iktisadi ve içtimai sorunlara getirdiği çözüm önerileriyle, kısa sürede büyük bir ilgi odağı oldu. Efgani seciyesi ve ahlakı icabı, haktan şaşmayan, hakkı ifadeden asla çekinmeyen bir insandı. Bütün ömrünün bir sürgün manzumesi oluşu, bunu ispat etmeye yetecek bir haslettir. İran’da, Şah’a aldırış etmeden, üstelik onun davetlisi olduğunu umursamadan, din, siyaset, medeniyet, bilhassa yönetim biçimine dair fikirlerini değiştirmek şöyle dursun, onları yumuşatmadı bile. Tabii bu vaziyet, tam bir despot olan, halkına zulmeden şah’ın hoşuna gitmedi. Rahatsızlığını sezdirdi, bunu anlayan ve başına gelecekleri önceden kestiren Efgani, İran’dan ayrılıp Rusya ya geçti.

 

 

Efgani’nin Rusya’ya gidişinin iki sebebi vardır. Birincisi, tıpkı Abdulhamid’in uyguladığı (denge siyaseti) nevinden, İngiltere ve Fransa’nın orta doğudaki baskısını, Rusya ile dengelemeye, hafifletmeye çalışıyordu. İkinci sebep ise, Rusya’da unutulmuş, temel hak ve hürriyetlerinden mahrum bırakılmış 30 küsur milyon Müslüman idi. Afgani, bu Müslümanların dini hürriyetlerinin temini için çaba sarf etti ve neticede Kuran’ı Kerim ve kimi dini kitapların yayınlanıp satılmasına yönelik izin almayı başardı.

 

 

Efgani Rusya’dan çıkıp Münih’e gitti. Orada, bir tesadüf eseri, İran şahı Nasıruddin’le karşılaştı. Şah, kendisini ısrarla ve defalarca yeniden ülkesine davet etti. Efgani, ilkin bu davetleri geri çevirdi, fakat şah’ı kırmayarak, bir kez daha İran’a gitti.

 

 

Dönemin İran'ında tam bir siyasi belirsizlik vardı. Şah Nasıruddin, ülkenin tek ve mutlak hükümdarıydı. Dünyada gelişen olaylar, emperyalizmanın her geçen gün İran için de bir tehlike haline gelmesi, Şah'ın tahtını sarsmaya başlıyor, ulemanın da desteğini yanına alan aydınlar, halkın da yönetime ortak edilmesi, hiç olmazsa Şah'ın yetkilerinin kısıtlanması, denetlenmesi gerektiğini, İran halkına çok tesirli bir şekilde telkin ediyorlardı. Şah, bu söylemleri ve talepleri, bir müddet bastırabilmişti. Fakat bu istekler ihtiraslaşıyor, sarayın içine kadar girmiş bulunuyordu. Şah, artık bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. Çünkü ülkede yükselen muhalif sesler, orman yangınının kuluçka evresi olan küçük çıtırtıları duymaya başlıyordu. Bunun için Efgani'yi yanında istiyordu. İlk olarak, onun emperyalist güçlere karşı vermiş olduğu destansı mücadeleyi biliyor, halkın ona olan itimadını kendine çekmek istiyordu. İkinci olarak, onun başbakanlık bile yapmış bir, üstelik bütün Doğu'yu gezmiş biri olarak, çok tecrübeli olduğunu biliyordu. Efgani'den istediği, muhalif sesleri, yapacağı göz boyayıcı ıslahatlarla tatmin olmuş zorunda bırakmak, halkın fikir dünyasını Şah lehine meylettirmek, hâsılı yapılacak olan ne varsa, Şah'ın en asgari kaybına mal olacak şekilde yapmasıydı. Efgani, aydınları etrafında toplar toplamaz, İslamiyet, ilim, hikmet, medeniyet, batı, bilhassa ideal yönetim şekli gibi meselelerde kendi bildiğini, her zamanki samimiyeti ve hararetiyle ifade ediyordu. Bu fikirlerin yönetim işlerinin şekli ve mahiyetine dair olan kısmı, Şah'ın Efgani'den nefret etmesini sağlıyordu. Çünkü Şah, Efgani'den, fikirlerini kendi tahtı lehinde değiştirmesini, halkı da bu fikirlere alıştırmasını bekliyordu. Efgani ise kendi bildiğinden şaşmıyordu. Şah'ın mutlak ve ceberutluğa varan hâkimiyetinden, halkın menfaati ve hürriyeti için fedakârlık etmesini, halkın küçük bir oranda da olsa yönetimde söz sahibi olması gerektiğini, gerçek hakkaniyet ve muvaffakiyetin ancak ve ancak bu şekilde İran'a ait olabileceğini ifade ediyordu. Şah ise, buna yanaşacak durumda değildi. İkisi arasında, bütün bu anlattıklarımıza teyit mührü gibi oturacak şu diyalog, meseleyi ana hatlarıyla çerçeveliyor:

 

Şah ona şöyle diyordu: "Muhterem Seyyid, İran Şahin şahı(kralların kralı) olduğum halde, çiftçilerden biri gibi olmam doğru mudur?"

 

Efgani ona şu cevabı veriyordu: "Sayın Şah, şunu bilin ki, tacınızın, saltanatınızın büyüklüğü ve tahtınızın sütunları anayasal yönetimde daha büyük, şimdikinden daha etkili ve sağlam olacaktır. Ülkede işçi, çiftçi ve sanatkâr sizin ve vezirlerinizin büyüklüğünden daha yararlıdır. Zamanı geçmeden bunu söylemeye izin verin. Sayın kral, şüphe yok ki başında bir kral olmadan milletlerin yaşayabildiğini okumuşsunuzdur, ama halksız ve vatandaşsız bir kralın yaşadığını hiç gördünüz mü?"

 

Efgani'nin, İran yönetiminde yapılmasını istediği bu köklü değişiklikler Şah'ı ve onun saltanatından nemalanan kesimleri ürpertti. Beş yüz asker görevlendirilip, Efgani’yi hakaretler ve zulümler eşliğinde Osmanlı sınırındaki bir şehre sürmekten başka çare bulamadılar. Efgani'nin, daha sonra meydana gelecek İran İslam devrimindeki mayalandırıcı rolü, herkesin takdirine mazhar olmuştur. Efgani’nin İran'daki faaliyetlerinden biri de, Şii Sünni ayrılığını, ortak düşmanlar önünde birleştirmekti. Bu, onun İslam birliği düşüncesinin evrelerinden biriydi. Bunun için İran'ın Afganistan'a, Afganistan'ın da İran’a yardımcı olmasını, bu iki ülke arasında düşmanlığın dostluğa meyletmesine çalışıyordu. Emperyalist güçlerin, İslam’daki mezhep farklılıklarını bir tefrika unsuru yapmasını engellemeye çalışıyordu.

 

Irandan ayrılan Efgani, Horasan'a gitti, oradan Londra'ya geçti. Burada, İngiltere'nin doğu siyasetini tenkit eden, onun sömürücü hareketinden hoşnut olmayan muhalif vicdanlarla görüştü, onlara destek verdiğini ifade etti. İngiltere'nin, İran’ın iç işlerine karışmasını engellemeye çalıştı. Aynı zamanda, burada yazdığı yazılarla İran halkını Şah Nasıruddin hakkında bilgilendirmeyi ve uyarmayı ihmal etmedi. Efgani'nin Londra’da olduğunu haber alan İngiliz yönetimi, ondan ihanet istediler. Karşılığında, ona Sudan hükümdarlığını teklif ettiler. İngiltere’ye bunun yaptıran amilleri idrak için, o dönem Sudan'ına bir göz atmalıyız.

 

Mısır'da dâhil olmak üzere bütün hemen hemen bütün Afrika’nın direncini kırmış, hâkimiyetini dikte etmiş bulunan İngiltere (ve yer yer Fransa), karşılarında Sudan Mehdi'si Muhammed Ahmed Han'ı buldular. Bu hükümdar, diğer boyun eğmiş hükümdarlar gibi İngiltere'ye boyun eğmeyi aklına bile getirmiyordu. İngilizlerin masa başındaki kurnazlıklarını ve desiselerini bildiğinden, onlarla konuşmaktan çok çarpışmayı seçiyordu. İngilizlerin söndürmek için üflemeye bile üşendikleri, ne de olsa kendi içindeki cılızlık ve tefrika rüzgârından, kendi kendine söner, diye addettikleri bu şerefli ateş büyüyor, İngiliz birliklerini bazı yerlerde mağlup ediyor, yaptıkları baskınlarla çok ağır zayiatlar verdiriyordu. İngiliz sömürgelerinin önünü kestiği gibi, onu püskürtmeye başlıyor, günden güne daha çok etkili oluyor, sinesindeki yangından diğer bölgelerdeki şuurlara ve bileklere de sıçrattığı takdirde, İngiltere’nin bölgedeki mevcudiyetini kökünden kazımaya aday olacak hüviyete giriyordu. İngiltere, bu harekât ile askeri planda baş edemeyince, Efgani'nin İslam dünyası içindeki etkinliğini ve şöhretinden faydalanmayı planladı. Efgani, kendisi için pek zor olmayacak bu işi, yani Sudan mehdisini bertaraf etme işini görecek, bunun karşılığında İngiliz yönetimi kendisine Sudan'ı verecekti. "İngiliz Hükümeti, Efgani’nin gücünü bilmekte, görüşlerini takdir etmekte ve İslam hükümetleriyle iyi ilişkiler kurmak istemektedir..." Bunlarla birlikte, İngiliz yönetimi ona şu teklifi yapıyordu: "Üstteki nedenlerden dolayı seni bir Sultan olarak Sudan'a göndermeyi teklif ediyoruz. Mehdi fitnesinin kökünü kazıyacağından ve orada İngiliz ıslahatına uygun zemin hazırlayacağından eminiz."

 

Efgani, bu teklifleri şu sözleriyle, kesin olarak reddediyordu: "Sudan İngilizlerin malı değil ki tahtını dilediklerine verebilsinler!"

 

 

Efgani’nin İngiltere’de olduğunu haber alan Osmanlı Sultanı II. Abdulhamid, Londra’daki elçisi vasıtasıyla, kendisini İstanbul’a davet ediyordu. Abdulhamid, İttihat’ı İslam fikrinin İslam dünyasına telkini ve derhal uygulanması için, ondan yardım ve akıl isteyecekti. Abdulhamid Efgani’yi memnuniyet ve hürmetle karşıladı.

CI
18.09.2009 01:52
#2

2- FİKİR BİNASININ ANA SÜTUNLARI

 

 

 

Efgani’nin fikir ve aksiyon cephelerinin başladığı yeşerdiği ve büyüdüğü çevreyi ifade ettik. Onu anlayabilmek için, aksiyonunu ve fikir yapısını idrak edebilmek için, bütün harici tesirleri, birinci dereceden ehemmiyetle göz önünde bulundurmamız, muhasebemiz neticesinde varacağımız neticenin sıhhati ve adaleti için elzemdir.

 

 

Belki de dünyanın maddi varlıktaki ruhi kıpırdanışların mahkûm olduğu değişmez bir kanundur bu. Oluşan her mevcudiyet, yeşeren her oluşumda, muhitin, harici tesirlerin belirleyici bir rolü vardır. Necip Fazıl'daki öze dönüş, fert ve cemiyet planlarında mevcudiyetin köküne müsavi yaşayış fikirlerinin yükselmesinde, yaşadığı dönemin ruhi yapısındaki, bu fikirlere zıt olarak yükselen tesirlerin taarruzu vardı. Eğer o çevrede, o dönemde, öylesi bir cereyan manzumesi olmasaydı, onun fikir dünyasının aksiyon yelpazesi, hatta belki karakteri de farklı olacaktı. Aynı durumu, tasavvufun ilimleşmesinde, tarikatlar kanalıyla müesseseleşmesinde de görebiliriz. Tasavvufun, tarikatlaşması, yani müesseseleşmesi, ilimleşmesi hadisesi, onun yeşerdiği ortam ve fışkırdığı şuurların yapısıyla müsavidir. Tamamıyla onların mahsulü değildir, fakat onların yardımı ve teşvikiyle, sağlamış oldukları ortamın davetiyle gelişmiştir. Zira o dönemlerde hem fert, hem toplum planlarında, ruhlar imanın ve Kuran’ı Kerim'in nurunun birinci dereceden tezyinatındaydı. İslam ruhu bünyelere o kadar yakın, sosyal hayatta o kadar belirleyici idi ki, şuurlar öylesine hikmete meftun, ameller öylesine hakikate müsavi idi ki, âlimlerin fikir dünyaları da buna bağlı ve bundan besleniyor olarak, amelle iç içe, madde üstü, ama maddenin hakkını verdikten sonra, ondan vazgeçişle... Onların fikirleri hakikatte erimiş, onun keyfiyetine bürünmüştü. Onların şahsiyetleri ki, kâğıt üzerinde, tozlu raflarda heyecansız birer dekor değildi, hayatla amelle iç içeydi. Cemiyete İslam şevkini pompalıyorlardı. Nuru ve kemali, doğrudan doğruya Kuran'ı Kerimden ve Resulü Ekrem'den alıyorlardı. Hal böyle olunca, insan, hakikate bu denli yaklaşmış olunca, fert, (insan- ı kâmil), toplumsa (asrısaadet) denen keyfiyet kutbuna o derece yaklaşmışken, insanlar için Kâinatın Efendisi (s.a.v) 'nin sünneti o derece muteber ve belirleyici iken, tasavvufun ilimleşmesini, idrakleri kendine celp etmesini, tarikatlar kanalıyla cemiyete yayılmasını anlarız. Şunu açıkça ifade etmek, zaruretle iktiza ediyor ki, insanlık tarihi boyunca, hakikate bu kadar yaklaşılmamış, insan şuuru mutlak hakikate bu kadar ram olmamıştır. Dünyadaki ilimlerin ve hikmetlerin kutbu, tasavvuftur. Ama ki, eğer tasavvuf meyvesini veren o bahçe olmasaydı, Kuran'ı Kerim ve Sünneti seniyye o ölçüde ferdi ve cemiyeti kuşatmamış olsaydı, fertte ve cemiyette idrak ve ruh bozukluğu olsaydı, kâfir fikriyle, silahıyla İslam içinde taarruza tutuşmuş olsaydı, hakikat bahçesinin hikmet ağacında, tasavvufun tomurcuklanmasını, yeşermesini bekleyemezdik. İşte, 19.yy.daki Müslümanların geri kalış, batıya karşı dağılış, çözülüş halinin zemininde bunlar vardır...

 

Cemaleddin Efgani, Müslümanların fert ve ümmet çapında, asrı saadet ve takip eden dönemlerdeki kemal haline olan özlemini, şu satırlarla ifade ediyor:

 

“Geçmişlere ve öncülere hıçkırarak ağlıyorum. Ey rahmet cemaati, ey şefkat sahipleri! Neredesiniz? Ey yiğitlerin yiğidi olan yıkılmaz kuvvetin sahipleri! Sizler neredesiniz? Ey imdat sahipleri, şiddet günlerinde mazlumun yardımına yetişenler! Şimdi neredesiniz? İnsanlar arasında en hayırlı ümmet olarak ortaya çıkan ve iyiliği emredip fenalıktan sakındıranlar, sizler nerelerdesiniz? Ey önderler, adaletle hareket edip adaleti benimseyenler, hikmetle konuşanlar, ümmetin binasına temel olanlar, sizler nerdesiniz? Kabirlerinizden başınızı kaldırıp da ardınızdan gelen evlatlarınızın sizin dininizde olduklarını iddia ettikleri halde yolunuzdan ayrılanların haline bakıyor musunuz? Onlar, sizin yasalarınızdan ayrıldılar, yolunuzu bıraktılar çeşitli fırkalara bölündüler, sonunda öyle zavallı bir hale düştüler ki, görenlerin yüreği üzüntüden dayanamaz, parça parça olur. Müslüman olmayan yabancılara av olmuşlardır. Vatanlarını koruyamaz, sularını savunamaz bir hale düşmüşlerdir. içinizde gafiller harekete geçirecek, uyuyanı uyandıracak ve yolunu şaşırana doğru yolu gösterecek, bunun için bağıracak, haykıracak bir rehber yok mudur?..."Biz Allah'ın kullarıyız ve yine O'na döneceğiz" (Bakara;156)(Urvetül Vuska, s148)

 

 

Tasavvufu mümkün kılmak için toplumun ve ferdin Kuran hakikatlerine ve sünneti seniyyeye pazarlıksız şekilde biat etmesi, Kuran’ı hakikatleri ilimleştirmesi, şuurlaştırması ve böylece sünneti seniyyeyi amelleştirmesi şarttır. Yani, sağlıklı ve tam bir tasavvuf için, Kuran’ı hakikatlere bağlı oluş eksiksiz olmalıdır. İşte, geri kalışımızın, tasavvufa uzak düşüşümüzün, onu bir türlü idrake edemeyişimizin sebepleri, esas olarak; bunlardan mahrum olmamız, bu mahrumiyeti tamir etmeden tasavvufu içimize ikame etmeye çalışmamızdır. Kuran’ı Kerim’i ve sünneti seniyyeyi tam olarak içimize sindirmeden, yaşam ve düşünce sahalarımızda bu iki ulvi mihrakı taçlandırmadan, bunların mahsulü olan tasavvufu ve tasavvufun mahsulü olan tarikatı yaşayamayız. Bu, duvarı inşa etmeden onu boyamaya benzer. 19.yy.daki İslam âlemine baktığımızda, o makama; yani Kuran’i hakikatler ve sünneti seniyyeye müsavi yaşayışın hakkıyla olmadığını, fikir ve ahlak sahalarında o iki kaynaktan yeterince ve sıhhatlice beslenilmediğini görüyoruz. Tasavvufun ilimleştiği zaman, fertteki bozukluğu ve rahatsızlığı cemiyet içinde eritiyordu, gideriyordu. Ama o zamanlar, hatta şimdi bile, buna tam zıt olarak, fertteki doğruluğu ve güzelliği cemiyetin kendisi tehdit eder, hatta bozar. Hiç, Kuran'ı hakikatlerin ve sünnetin, fert ve toplum yaşamının ana amentüsü olmadığı, şuurların ve ruhların, küfür ve nefis tazyik atında bulunduğu bir ortamda, tasavvufun, tarikatlar kanalıyla kanunlaşmasını umabilir miyiz? Hiç, emeklemede iktidarında bile değilken, koşmaya çalışmak, akıl karı mıdır? Bu teşebbüste bulunursak, yani ferdi ve cemiyeti ıslah etmeden, tasavvufu tarikatlar kanalıyla cemiyetlere ikame edersek, bacağımızı da kırmayacak mıyız? Şunu idrak edelim... Tasavvuf bir ağaç değil, bir meyvedir; bir tarla değil, bir mahsuldür, hâsılı; bir kaynak değil, bir tezahürdür. O tezahürün sağlıklı olması, kaynağın sıhhatine bağlıdır. Nitekim kuru bir kaynaktan, coşkun bir ırmak fışkırmaz. Kuran'ın hikmet ve hakikat tohumunu atmadığı, sünnetin ise güzel amel ve ahlak ile çapalamadığı bir tarladan, tasavvuf mahsulünü alabilir miyiz? İşte, 19. yy.daki Müslümanların hali tam olarak böyleydi. Müslümanların akidelerine bidat ve hurafeler musallat olmuştu. Milliyet taassubu ve madde felsefeleri, batıdan bir çekirge sürüsü gibi geliyor, ortalığı istila ediyordu. Bir ruh kuraklığı vardı. Ruhlarda şevksizlik vardı, bu yüzden ilim cephemiz dondu. Tasavvuf ve dolayısıyla tarikat mahsulünü veren o güzide tarla, kuraklaşmış, bir bataklığa dönüşmüştü. Filhakika, o bataklığa gül ekmek, hem güle yazıktır, hem bize. Aramıyor, sormuyor, hayatın hakkını vermeden, hayattan el etek çekme pasaportuna sarılıyorduk. Anlamıyorduk ki, tasavvuf, önce hayatın hakkını ister, ondan sonra nefislerin Allah'a satılması yoluyla, hayattan el çekme ehliyetini verir. Yapılması zaruretle iktiza eden mesele, o bataklığı mamur etmek, yeniden Kuran'ı kerim ve sünneti seniyyeye layık bir hale getirmekti. Bunun için, Müslümanları, İslam’ın kalbi ve kafası olan Kuran'ı Kerim ve Sünneti seniyyeye çağırmak şarttı... Böyle olmazsa, tasavvufu anlayamayız. Ne kadar hürmet gösterirsek gösterelim, bize bir faydası olmaz. Ancak, Mevlana’yı turist gözlerle izler, semazenleri pervane yapıp döndüren ateşin hararetini asla duyamayız. Onlara ancak aval aval bakar, duaya açılmamış ellerle alkışlarız, ancak ve ancak, ney sesiyle yarım saatlik şuur molası verir, bütün bunların neticesinde, kendimizi bulmamız gerekirken, kendimizden geçeriz. Yani tasavvufu şuurlaştıramaz, amelleştiremeyiz. Böyle olunca, tevekkülü tedbirsizlik olarak anlarız ve anlamışız da. Tevazuu korkaklık olarak algılarız ki algılamışız da. Kanaati tembellik olarak telakki ederiz ki etmişiz de…

 

Şimdi. Cemaleddin Efgani de, Muhammed Abduh da, ümmeti bu yanılgıdan, bu hatadan, bu eksiklikten kurtarmak istediklerinde, 19.yy.ın kapısında kuraklaşmış, bidatler içinde mahzun kalmış, batının tecavüzlerine maruz kalmakta olan ümmet ruhunu arındırmak istediklerinde, Müslümanları Kuran'ı kerim ve sünneti seniyyeye yeniden ram etmek istediklerinde, zaman içinde bunu engellemiş bidat ve hurafeleri ayıklamak manasına gelen ıslahı düşündüklerinde, tasavvufu inkâr mı ediyorlardı? Bütün gayeleri, dinin mahiyetine mi kastediyordu acaba? Böyle diyen biri, ya Cemaleddin Efgani'yi yalancı kalemlerden tanımış, yanılmıştır, ya da ne dünyayı anlamış, ne İslam hikmetlerine vakıf olmuş, ne de tasavvuftan nasiplenmiştir. Bediüzzaman da (tarikat zamanı değil, hizmet zamanı) dediğinde, tarikatta veya tasavvufta bir zaaf, bir eksiklik, bir hata arıyor değildi. Bilakis, sıklıkla onları metheder, o yolun abidelerinden İslam hesabına, iftiharla bahsederdi. Burada sıkıntı, zamanın şartları ve zamanın Müslümanlarının ruh yapılarındadır. Gerçekten de zaman, tasavvuf gibi nadide bir ilmi şuurlarda yaşatacak, tarikat gibi hikmet şebekelerini cemiyete döşeyecek keyfiyette değildi. Gerek içteki hurafe ve bidatler, gerek dışardan içimize püskürtülen madde mihraklı felsefeler, zamanı bir bataklığa çevirmiş. Dava, o bataklığı tarlalaştırmaktır, tasavvuf ilmi ve tarikat mahsulü, hakiki İslam tohumlarının ekilmesinden sonra beklenebilir. Ben, bu kadar bahisten sonra, meseleyi billurlaştırmak ve somutlaştırmak hesabına, Efgani ve Abduh'un çok önem verdikleri bir meseleyi ifade etmek istiyorum. Bu, kader, kaza inancının Müslümanlar üzerindeki tasarrufudur.

 

Şurası, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’u tanımak isteyen bir şuur için hayati derecede önemli bir noktadır. Efgani’yi topyekûn reddeden, onun faaliyetlerinin bağlı olduğu gaye merkezini ehlisünnet düşmanlığı, tasavvuf ve tarikat aleyhtarlığı olarak telakki edenlerin, gözden kaçırdıkları, hiç hesaba dâhil etmedikleri bir şey vardır. Bu iki isim, Müslümanların 19.yy.ın kapısındaki miskin, hareketsiz, ilimsiz hakikatsiz, güçsüz kuvvetsiz hallerini görünce, bunun sepelerinin araştırmaya başladılar. Gördüler ki, Müslümanlardaki bu bozulma, çürüme, ayrılma ve durgunlaşmanın en ama müessiri, onların İslamiyet’in esasına uzak düşmeleriydi.

 

“Ümmetin ortaya çıkış sebebi, yükselmesini sağlayan etken din ise, düşüşü ve ortadan yok oluşu, şüphesiz dinin esaslarını bırakması, arkaya atması ve ona aslında olmayan bid’atları sokmasıdır. Bid’atları, delille sabit olan esasların yerine geçirmesidir. Bu durum, dindeki ilahi maksadı, dinin belirtmekte olduğu ilahi gerçeği göz önüne almadan, bunları evrak okur gibi okumaktan dolayı ortaya çıkmıştır.” Diye yazıyordu Urvetül Vuska’da. Bu halin çaresi, Müslümanları, İslamiyet’in temelinde mevcut bulunan, hiçbir fani müdahale ile değiştirilmesi, tahrip olması mümkün olmamış ve olmayacak olan mihraklarının ikamesidir. Şurası, çok önemli, aynı nispette kesin olan bir neticedir ki, Müslümanların gerileyiş, donuş, ilimden ve medeniyetten uzak düşmelerinin sebebi, İslamiyet’in kendisindeki –hâşâ- şu veya bu eksiklik değildir. Mesele, Müslümanların, İslamiyet kaynağından gerektiği gibi beslenmemelerdir. Asrısaadette, dört halife devrinde böyle bir sorun yoktu. Çünkü o dönemde hem fert kendi nefsini iman ile ıslah etmiş, hem de cemiyet, bunun neticesi olarak ihya olmuş bulunmaktaydı. Daha sonralar ise, sünnete ve Kur’ani hakikatlere uzak düşülmesiyle, ehlisünnetten sapan mezhepler ortaya çıktı. İlmin, hilafetin önüne geçmesi, onu perdelemesi, binanın temelini çökertti.

 

“İslam topluluklarındaki bağların bu gevşekliği, bu çözülme ve zayıflıklar, ilim ve hilafetin bir birinden ayrılması ile başlamıştır. Abbasi halifeleri, ilk dört halifenin doğru yoluna uyarak, dini usul ve diğer konularda yeterince ilim edineceklerine, sadece hilafetin adı ile yetinmeye başladılar. Bu yüzden mezhepler çoğaldı. Ayrılıklar hicri ikinci yy.dan sonra daha önceki dinlerin hiç birinde örneği bulunmayan bir şekilde çoğaldı, dallanıp budaklandı. Sonra hilafet birliği sarsıldı ve çeşitli bölümlere ayrıldı. Abbasiler Bağdat’ta, Emeviler Endülüs’te, Fatımiler Mısırda hilafet merkezleri kurdu. İslam ümmetinin söz birliği dağıldı. Ümmet ayrılığa düştü. Hilafetin niteliği kayboldu ve meliklik, emirlik derecesine düştü. bu yüzden Müslümanlar arasındaki eski itibarı kalmadı. Saltanat peşinde koşanlar, sadece kuvvet ve güç vasıtalarını ellerine geçirmeğe çalışanlar ortaya çıktı. Hilafetin gerçek anlamını asla düşünmediler.”

 

Efgani ve Abduh, esasında ehlisünnet’in iki kalesidir. Fakat maruz kaldıkları iftira tazyiki, mücadele ettikleri dönemin siyasi ve ruhi olarak çok çetrefilli oluşu, kendilerini adam akıllı ifade edecek eserler yazmalarına müsait bir ahval bulamayışları, çok hazin bir şekilde onları ehlisünnet düşmanlığıyla itham edilmeye maruz bırakmıştır. Eğer mücadele ettikler dönem, sünnetin ve Kuran’ı hakikatlerin –asrısaadetteki gibi- eksiksiz, bidatsiz, hurafesiz yaşandığı bir dönem olsaydı, belki onların hakikatten ehlisünnet itikadına kastettikleri düşünülebilirdi. Fakat Müslümanların o dönem ne askeri ne siyasi ne içtimai ne iktisadi olarak Kuran’ ölçülere ve sünnet çizgisine uygun bir ahval üzere olmayışları, bu ön kabulü yıkıyor. Zaten Müslümanların gerileyiş, batıya karşı duramayışlarının altında bu müessir vardı. Efgani ve Abduh da, sünnetin ve Kuran’i hakikatlerin, fert ve toplum planlarında yeniden ana kıstas oluşu için mücadele etmişlerdir. Eğer ehlisünnetin ifade ettiği mana, bu ise, evet, bu iki isim ehlisünnetin en büyük mücadelecilerindendir.

 

Müslümanların Kuran’ı hakikatlerden ve sünnet çizgisinden kopmalarına sebep olan müessirleri, Efgani ve Abduh, bidat ve hurafelerin Müslümanların şuurlarına üşüşmesi ve ilimle hilafetin dört halife döneminden sonra ayrıldıklarına bağlıyor. Biz, şimdi meseleyi somutlaştırmak ve ispat için gerekli kıvama getirmek namına, bu ki mücadele adamının üzerinde ehemmiyetle durukları bir meseleyi açalım. Bu mesele üzerinde yoğunlaştıkça, Efgani ve Abduh’un bu mesele üzerindeki tutum ve fikirlerine baktıkça, anlayacağız ki, bu isimlerin –reform-dan muratları, asla İslamiyet’in mahiyetine kast edecek bir hareket değildir. Gene bedahetle anlayacağız ki, bu isimlerin ıslahtan ve reformdan muratları, İslamiyet’in bidat ve hurafe belaları yüzünden, Müslümanların şuurlarında ve amellerinde yanlış idrak edilmiş halleridir. Gene bedahetle anlayacağız ki, bu isimler, saf tasavvufa ve tasavvufun mahsulü olan saf tarikata hücum etmezler, onların yıkmak istedikleri, hurafe ve bidatların tasavvuf kılığında kendilerini perdeleyişleridir. Bu hurafeler ki, kanaati miskinlik, tevekkülü tedbirsizlik, tevazuu pısırıklık, takvayı çekingenlik ve korkaklık, ahirete temayülü dünyayı boşlama olarak telakki ettirmiş, dünyayı ahiretin tarlası olarak telakki eden, dolayısıyla dünyayı güzel amel ve sünneti seniyye ve Kuran’i hikmetler ile imar ettikten sonra, ondan kopmayı şart koşan tasavvufu ana gayesinden koparmıştır. Efgani ve Abduh, bilhassa kaza-kader inancındaki hikmeti anlayamamış, ilmi ve faaliyeti yok saymış, insan akliyetini ve mesuliyetini inkâr noktasına gelmiş Cibriyye mihrakına karşı savaşmıştır.

 

 

 

 

 

Şimdi kaza kader inancını, ilk dönem müslümanları için ifade ettiği manayı görelim. Bu mana, o dönemde yaşayan müslümanların, eşya ve hadiselere bakışları, düşünüş ve yaşayış amentülerindendir. Sonra, islam mutasavvıflarının, bu inanca bakışlarını, kıymet hükümlerine bağlayışlarını görelim. Daha sonra, 19.yy’a doğru ana istikameti, can damarı (Kuran’ı kerim ve sünneti seniyye) ile bağlantısını, bidat ve hurafeler, yanlış maksatlandırmalar, haddini aşmış ananelerle kaybetmiş gibi olan, duyamayan, düşünemeyen, eşya üzerindeki tasarruf iktidarını kaybeden, böylece miskinleşen, İslam’ın emrettiği teyakkuzdan ve dünyayı mamur edici hüviyetten yoksun kalan ümmetin ahvalini görelim...

 

 

İslam’ın emrettiği teslimiyete çağırıcı, bu teslimiyeti saadet ve selametle tahsis edici, saf yapısında kaza kader inancı, çok billurdur. Hz. Peygamber (s.a.v)den ahlaklarını ve akidelerini alan sahabeler, eşya ve hadiseler üzerinde, dünyanın en hassas, en eksiksiz ve usta muvazenesini kurmuş bulunmaktaydı. Onlar, bedahet derecesinde bir inançla biliyorlardı ki, her şeyin olduğu gibi, dünyevi işlerin, insan hayatının bütün tasarrufu ve gözetimi, Alemlerin Rabbi’ne aittir. Ondan gizlenecek, onun tasarrufundan azade olacak tey şey yoktur. Bu, bir karıncanın atacağı adımdan, yere düşen bir yapraktan, dünyanın oluşumuyla kıyametin kopuşu arasındaki keyfiyete kadar herşeyi ihata eder. Her işin ve her oluşumun akıbeti, Allah katında malum ve takdir edilmiş olması, insanın o çizgiden dışarı çıkmasının muhal olması, buna rağmen amellerinden sorumlu bulunması, onları asla çalışmaktan, nefislerini terbiye etmekten, ilmi faaliyetlerde bulunmaktan, tecessüslerini diri tutup sürekli yenilik, güzellik peşinde koşuşlarına mani değildi. Ama, insana bundan müstakil bir alan verilmemiş midir? Hayır, verilmemiştir dersek, insandaki emaneti taşıma liyakıtını, yani mükellefiyeti inkar etmiş oluruz. Ama bütünüyle, sadece insanın kendisine mahsus böyle bir saha vardır da dersek, bu kez de Allah’ın kainat ve mevcudat üzerindeki hadsiz tasarrufuna dokunmuş oluruz. Bu iki önerme arasındaki tezat, tamamiyle bizim şuurumuzun, keyfiyet sorunundan ileri gelmektedir. Çünkü, maddi menfaate ve pratik faydaya alışkın olan şuurumuz, çıkarımlarını hep bunlara müsavi olarak ifade eder. Ahengi, hudutsuzluğu ve kaynaşmayı idrak, insanın donuk şuurundan ziyade, dinamosu haz, ilham ve şevk olan gönle hitap eder.

 

 

Dünya ilim ve medeniyetinin oluşumda en büyük yoğurucusu ve kemale götürücüsü olan İslam tarihi şahittir ki, kaba mantıkta, aleni bir çatışma gibi görünen bu iki vaziyet, dünyanın en güzel, en rakik ve en ahankli düzenlemesi olarak, ferdi ıslah edici, cemiyeti ihya edici bir mihrak olarak yaşanagelmiştir. Büyük islam alimleri ve güzide mutasavvıflar, bu meseleyi çok incelikli ve hikmetli şekilde ifade etmişlerdir. Ifade etmeden de öte, tarikatlar kanalıyla cemiyetlere telkin etmiş, amelleştirmiş, emelleştirmiştir. Biz, meseleyi izah etmek namına ve ilk dönem müslümanlarının, sonradan gelen islam büyüklerinin, mutasavvıflarının, bunun yanında, 19’yy daki halini bu mesele karşısındaki vaziyetlerini görelim, aralarındaki farkı görelim. Bir misale irca edelim.

 

 

Misalen, elimizde bir fare kapanı olsun. Bu kapanın çengeline bir parça peynir takalım. Ardından, kapana doğru uzanacak eşkilde, belli aralıklarla peynir dilimlerini dizelim. Amacımız, ortalıkta panikle koşuşan bir fareyi, dizdiğimiz peynirler vasıtasıyla kapana kıstırmak...biz, fareninkinden üstün olan şuurumuzla, duruyor, düşünüyor, bir metot geliştiriyor, böylece farenin akıbetini planlıyoruz. Fare ise, şuurunun hacmi icabı, bunu idrakten uzaktır. Nitekim o, (parça) olan peynir parçasından ibaret kalır, önünde uzanan parçaların kapana götürücü hasletinden habersizdir, yani (bütün)den mahrumdur. Fare, ilk peynir parçasını yiyor... bu, onun için hayırlı bir hadise... şimdi düşünelim, ilk peynir parçası, fare için (hayırlı) oldu. Çünkü mesela, karnı doydu. Ama aynı peynir parçası, bütündeki akıbeti (kapanı) hesaba katarsak, tamamiyle (şer)dir. Yani, kendi içinde (hayır) ama bütünde (şer)... fare diğer peynirleri de yiyor, nihayet kapana yakalanıyor, (hayır)ın merdivenleri (şer) katına çıkıyor, planımız başarılı oluyor. Bizler için de hayat, (kader) cephesinden, buna benzerdir. Görüşümüz dardır, şuurumuz kısıtlıdır, bütünü idrakten uzağız. Ama fareden farklı olarak, iman gibi bir silah, tevekkül gibi bir kalkanımız var.

 

 

Şimdi bu misale, fare cephesinden bir göz atalım. Fare, ilk peynir parçasını fark edince, bunun, bir tertibin parçası olduğunu, elbette ki düşünemedi. Kendi içinde, bu peynir dilimiyle başbaşa olduğunu zannetti. Yani, tam bir hürriyet içinde olduğu zahabındaydı. Ameli noktada, bu doğrudur. Kimse onu bu peyniri yemeye teşvik etmedi. Nitekim peyniri yemeyebilirdi de... fakat, ortaya kömür parçası değil de, peynir dilimi bırakışımızda, farenin nefsini ve isteklerini tanıyışımızın bir hikmeti vardı. Fare, peyniri yiyip yememekte, dolayısıyla tuzağın menziline girip girmemekte hürdür. Ama nefsinin bizim malumumuz ve kontrolümüz üzerinde olmasına istinaden, bizim şuurumuz, onun hürriyetini de kapsayıcı bir hakimiyet makanizmasıydı. Yani bizim fare üzerindeki hakimiyetimiz, onu esir almamız, onun kendi içindeki hürriyetiyle çatışmadı, onu ihlal etmedi, bilakis, ondan faydalandı, onu ihata etti.

 

Işte, bizim dünyevi plandaki tasarruf yelpazemiz ve hürriyetimiz ile, alemlerin Rabbi’nin her şeyi ihata edici rahmeti ve tasarrufu da, çok kaba olarak, buna benzer. Biz de, tıpkı fare gibi kendi içimizde, kendi nefsimizde hürüz. Ama, nefsimizin kendisi tutsak... farenin, ilk dilimi, son dilime, yani ölüme götürücü bir tuzak olarak görememesi gibi, biz de eşyanın ötesindeki, onu mevcut kılan gerçekliği göremeyiz. Aynı şekilde, bütünde tutsak olmasına rağmen, parçada, yani peynir dilimini yemekte hür olan fare gibi, bizler de amellerimizde hürüz. Fakat bu hürlüğümüz, bütündeki akıbet zincirinin bir halkasıdır.

 

 

 

Biz, kendi hürriyetimiz ile Allah’ın tasarruf ve takdir ediş hasletleri arasında bir tezat olmadığını, bizim, kendi nefsimizde hür olduğumuzu, fakat nefsimizin kendisinin, topyekun Allah’a tutsak olduğunu, çok kaba bir misal üzerinde ifade etmeye çalıştık. Esaret ile hürriyet nasıl bir arada olur, birbirilerini nasıl ihlal etmezler diyenlere, ve (kader) inancının, şahsi hürriyeti alarak, insanı dar bir çerçeveye sıkıştırdığını, müslümanları geri bıraktığını iddia edenlere cevap vermiş olduk. Bununla birlikte, asıl olarak, kader inancındaki derinliği, Allah’ın sanatındaki harikuladeliği idrak edemeyenler, (kaderde varsa olur, zaten yazılmışsa olacak, yazılmamışsa olmayacak. O halde çabaya ne hacet, çünkü çabamın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de kaderde olursa olur.) gibi saçmalıkları, insan hürriyetini ve mükellefiyetini, akliyetini hiçe sayanlar, oturan, aramayan, çalışmayan, dünyanın hakkını veremeyenlere, tuttukları yolun yanlış olduğunu ifade etmek istedik. Efgani ve Abduh, kendi çağlarında yaşayan müslümanların, kader inancını bu hatalı zemin üzerinde gezirken görmeye başladılar, ardından doğal olarak müslümanların gayesizleştiğini, başıboş kaldığını, miskinleştiğini, ilmi faaliyetlerde bulunmadıklarını fark ettiler.

 

Asrı saadette ve onu takip eden dönemlerde bu mesele şuurlarda o kadar billur, amellerde o kadar eksiksiz ve ahenkli idi ki, kimse onu düşünmeye değer bulmazdı. Biz, kısıtlı şuurumuzla bu meseleyi çok kaba bir misalde ifade etmek zorunda kaldık. İşte, islam mutasavvıflarının ve alimlerinin mesaisi ve meziyeti de bu noktada başlıyor. Onlar, onlar bunu ilimleştirdiler, kökleştirdiler, sırlarını tahlil edince, hayrete gark oldular. Kainatın sırrını keşfe koyuldular. Böylelikle eserden müessire doğru yol aldılar, krokinin ve binanın harikuladeliğini gördükçe, mütehassısa büyük bir aşkla bağlandılar, kendileriyle birlikte milyonları da bağladılar. Tarikatlerin meziyeti ve vazifesi de, bunu cemiyete bir nur şebekesi gibi yaymaktı.

 

Tasavvuf büyüklerinin vanalarını açtığı, tarikatlerin ise cemiyete şebekelerini dağıttığı bu nur, kaynağını ve bereketini Kuran’ı Kerim’den , metodunu da Kainatın Efendisi’nden alıyordu. Ama zaman öyle bir noktaya getirdi ki şuurları, kaynaktan uzaklaştılar. Islam mutasavvıflarının ve müçtehit imamların nur pompalayıcı vazifelerini idrak edemediler. Bir kısmı, onları kaynağın kendisi olduğunu telakki ederek, esas kaynakla irtibatını çok hazin bir şekilde kopardılar, bir kısmı da, kaynağa gereken ehemmiyeti veremedi. Bütün bunlar, sırrın ve meziyetin kaynaktan değil de, pompolayıcı ve cemiyete dağıtıcılarda aradılar. Mezhepler bir riayet değil taasup mihrakı oldu. Müslümanlar, islam’ın esas keyfiyetini Kuran’ı Kerim ve sünneti seniyyeden alamayınca, onları bir arada tutan en güçlü bağ zayıflamış oldu. Sonra ayrılıklar, fırkalara bölünmeler, kopmalar, ehli sünnet çizgisinden sapmalar ve ahir...

 

 

Dünyadaki bütün ilimlerin ya temelini atmış, ya en büyük yoğruluş çilesini çekmiş olan müslümanlar, matbaaya (küfür) icadı diyecek kadar dinlerinden uzaklaştılar. Orduları kıtaları değiş tokuş ederken, kendi hudutlarını koruyamaz oldular. Bu noktada, bir ıslah şattı. Müslümanların fikirlerinde ve dolayısıyla amellerinde bir deformasyon vardı. Efgani ve Abduh’un reformdan anladığı ve anlatmak istedikleri, bu deformasyonun tamiridir. Yoksa, şurda burda, küçük çocukları korkutmak için (öcü) icadında bulunan dadılar gibi, onları millete dinin mahiyetine kast etmiş (reformist)ler olarak tanıtanlar, büyük haksızlık etmektedirler. Çünkü bu iki mücadele adamının, problemlerin aşılması ve bütün zorlukların, anlaşmazlıkların çözümünde anahtar mesele olarak, Kuran’a ve sünnete çağrı, İslam’ın tevhidi temeline dönüş, isimlerini ve muhtevalarını taşıdığı aşikardır. Yani onlar, gerçek kemali islam’ın kendisinde görenlerdendi, buna müsavi olarak, müslümanların zorluklar içinden çıkmalarının, yeniden birliğe ermelerinin tek ilacının, bidat ve hurafelerden arınarak, olanca saflığıyla İslam’a yapışmak olduğunu ifade ediyorlardı. Nitekim bu iki ismin mücadelesi, iki sütun üzerinde yükselir, birincisi, İttihad’ı islam, yani islam birliğidir. Bu fikrin temel amentüsü, müslümanları bidat ve hurafelerden ve ananelerden arındırarak, sünnete ve Kuran’a çağırmaları oluşturur. Bir diğer fikir sütunu ise, müslümanların geri kalış sebeplerini teşhis ve tedavidir. Bu mevzuda söyledikleri her kelime şahittir ki, müslümanların geri kalışını bütünüyle Kuran’dan ve sünnetten uzak düşmelerine bağlamış, tedaviyi de müslümanların bu iki kutba yaklaşmalarında görmüşlerdir. Hal böyleyken, bu iki ismi ehli sünnet dışında görmek, onları sapıklıkla itham etmek gerçekten bir mümine yakışmayacak bir cehalettir, daha kötüsü elim haksızlıktır.

CI
18.09.2009 01:53
#3

4- CEMALEDDİN EFGANİ İLE ABDULHAMİD HAN

 

Sultan II. Abdulhamid ile Efgani arasındaki münasebet, hem siyasi hem dini planda çok önemli, aynı oranda hassastır. Efgani’nin maruz kaldığı iftira tazyikatının, Sultan II. Abdulhamid’e duyulan itimatla kullanılması, istismar edilmesi, vahim bir hadisedir. Bu hadise, Abdulhamid’in hatıraları adlı (bir kısmı) bütünüyle uydurma ve hayal mahsulü, diğer kısmı ise sahihlikte şüpheli bir esere dayanıyor… Açıkçası, Efgani’nin mücadelesini ve şahsiyetini yakından tanımayan, onu hep ikinci, üçüncü dereceden kaynaklardan bilen, bununla birlikte onun Sultan II. Abdulhamid ile olan ilişkisini adam akıllı düşünmeyen biri için, Sultan II. Abdulhamid’e dayandırılan bu eserin, Efgani’yi masonlukla ve sapıklıkla itham eden kısımlarının, şüpheye şayan hiçbir yeri olamaz. Çünkü neticede eserin sahibi, doğruluğuyla, fedakârlığıyla, azmiyle ve dehasıyla bu milletin gönlünde taht kurmuş bir liderdir. Bununla birlikte, (hatıra), çok samimi, doğrudan ispat levhası olan bir nevidir. Kim, niye şüphelensin? Ama şöyle ifade edersek, ya o hatıralar Abdulhamid’e ait değilse, ya…

 

Bu eser üzerine, bir kaynak tetkikine girişince, işin içinden çıkılmıyor. Nitekim eser, bir bakıyorsunuz bir yerde mantar gibi yüzeye fırlıyor, bir de bakıyorsunuz, duman gibi havaya karışıyor, bir de bakıyorsunuz, hiç meseleyle alakasız, kim bilir kimin nesi olan birinin elinde hortluyor, eserleşmek üzere cem ediliyor. Bir de bakıyorsunuz, bilmem hangi memleketin hangi bankasında bir müddet kalıyor, sonra kim olduğu meçhul birinin eliyle birleştiriliyor ve ahir… 1944 yılında orta yaşlı bir kadın, elinde satmak istediği kitaplarla bozdağ kitapevine giriyor. Kadın, kitapları Osman Senai Bey adlı bir kumandandan temin ettiğini söylüyor. Kitapçı, kadının getirdiği kitapları şöyle bir gözden geçiriyor. Bu arada Abdulhamid’in hatıralarının kaydedildiği kitapçığa dikkat etmiyor, onu ve namsız nişansız bir sürü kitabı, çöpe atmak üzere bir köşeye atıyor. Sonra eserimizin yayıncısı, bu kitapları, son kez şöyle bir karıştırıyor ki, o esnada Abdulhamid Han’a ait olduğunu zannettiği bu eseri buluyor. Bütün tarihi değiştirecek cevherin ellerinin arasında çöpe gitmek üzere olduğunu fark ediyor, daha doğrusu zannediyor, gözleri yuvarlından fırlıyor, gurur ve heyecan içinde yayınlıyor ve saire... Kimi tarihçiler bunu hayal mahsulü olarak ifade ediliyor, hiç itibar etmeye yanaşmıyorlar. Kimileri ise, içinden kimi kısımların hakikatten Sultan II. Abdulhamid’in şahsiyeti ve politikasıyla uyuştuğunu, dahası o dönemlerde kimsenin bilmediği mahrem bilgileri ihtiva ettiğini söylüyorlar. Bunlar da, bu eseri iki kısma ayıranlardan… Onlara göre, bu eserin kemiyette çok daha küçük bir parçası, hakikatten Sultan II. Abdulhamid’e aittir.

 

 

Biz, meselenin iç yüzünü teşhir etme davasındayız. O yüzden bu dedektifi tahlilleri bir kenara koyalım, dönemin Osmanlı’sına, Sultan II. Abdulhamid’e ve Efgani’nin o dönemki faaliyetlerini okumaya çalışalı. Eğer Abdulhamid ile Efgani’yi derinlemesine analiz edebilirsek, ikisi arasındaki ilişkinin rengini bulabilir, Abdulhamid’in Efgani hakkındaki görüşlerini bir parça tasavvur edebiliriz.

 

Efgani, ilk olarak Sultan II. Abdulhamid’den, hilafet makamına yaraşır bir siyaset izlemesini ister. Çünkü Osmanlı ile birlikte bütün İslam milletlerinin kurtuluşunun buna bağlı olduğunu ifade eder. Sultan II. Abdulhamid, fıtratı ve siyaset anlayışı icabı, temkinli bir liderdir. Taarruza ve aksiyona değil, bekleyişe ve sindirişe meyillidir. Onun hakkında söylenen (pençesiz aslan) tabiri çok isabetlidir. Efgani’nin arzusu, o aslana pençe olmaktı. Tabii, Abdulhamid’in politikalarının Osmanlı için hayırlı neticeler doğurduğu muhakkak. Yalnız, buradaki mesele, bütün İslam ümmetini kucaklayacak bir politikanın gereğidir. Efgani’nin istedikleriyle Abdulhamid’in yaptıkları arasında bir uygunsuzluk yoktur. Bu iki ismin siyasette takip ettikleri metotta da, gayelerinin aynı olduğu gerçeğiyle, bir mahiyet farkı yok, bir derece farkı vardır. Aralarındaki nüans şu noktadan ileri geliyordu ki; Abdulhamid bütün ağırlığını ve en büyük kozlarını emperyalist güçlerin birbirileri arasındaki rekabete vakfetmiş bulunuyordu. Onun dış politikadaki hareket amentüsü buydu. Efgani ise, Abdulhamid’den hareket, faaliyet bekliyordu. Vaziyetin buna müsait olmadığını, Osmanlı devletinin iktisadi ve askeri planda güç durumda olduğunu, o da biliyordu. Ama İslam beldelerini çocukluğundan beri gezmiş bulunduğundan, oralardaki halkın ve yöneticilerin mizaçlarını, hassasiyetlerini ve en önemlisi, olası bir direnişteki istidatlarını çok iyi biliyordu. Batılı güçlerin masa başındaki, kâğıt üzerindeki ağır baskılarının, fiili planda zayıflayacağını, güçlü bir direniş karşısında tutunamayacaklarını ileri sürüyordu. Böyle olursa, mahalli direnişlere ağırlık verilir, İngilizlere ağır ve uzun sürecek tahribatlar verilirse, Osmanlı’nın diplomatik sahadaki ağırlığı artacaktı.

 

 

 

Küçücük bir kıpırdanışın, ufacık bir kıvılcımın, İslam ruhuyla alevleşeceğini, emperyalist güçleri içine alıp onları tutuşturacağını ileri sürüyordu. Sudandaki mehdi hareketine bu yüzden destek veriyordu. Diğer Müslümanların da onlara destek vermesini, hatta örnek almasını istiyordu. Nitekim Mehdi hareketinin İngilizlere kök söktürmesi, çok başarılı neticeler elde etmesi bunun isabetinin ispatıydı. Ama Abdulhamid han, dış siyaset politikasının böylesi bir harekete müsait olmamasından ötürü, buna yanaşamıyordu.

 

Hatıralarda, Abdulhamid’e ait olduğu ileri sürülen, Efgani’yi çok net ve çok katı bir şekilde itham eden o sözler, asla Abdulhamid’e ait değildir. Çünkü o kısa ve net ifadede, Efgani çok dar bir çerçeveye sıkıştırılmıştır. Sanki Abdulhamid ile Efgani arasındaki münasebet, küçük bir görüşmede sona erecek kadar kısadır, o konuşmanın evvelinde ve ahirinde herhangi bir münasebetleri yoktur. Hâlbuki biz biliyoruz ki, Abdulhamid’in ömrünün sonuna kadar sabır, tefekkür ve çileyle örgüleştirmek istediği İttihat’ı İslam fikrinin en hararetli savunucusu, en aktif tatbikçisi Efgani idi. Abdulhamid onu İstanbul’a ilk davet ettiğinde, kendisine hürmet ve alaka gösteriyor. Onu, İttihat’ı İslam düşüncesinin pratikleşmesinde, danışman olarak görüyor, İslam beldelerini yakından tanıyan biri olduğu için, o bölgelerde takip edilecek politikalar için gözlemlerinden faydalanıyordu. “İslam’ın, Müslümanların, devlet ve vatanın bütün işlerinde Abdulhamid ona danışmayı terk etmedi” (Muhammed Mahzuni)

 

Efgani, Abdulhamid hakkında şunları kaydediyordu:

 

“Sultanın gördüğüm uyanıklığı, ince duyarlılığı, batılı devletlerin oyunlarını bozmak için gerekli tedbirleri alması, iyi niyeti ve bütün Müslümanların kalkınması anlamına gelen Osmanlı’nın kalkınması için hazırlıklar yapması nedeniyle elini ona uzattım. Halife ve devlet başkanı olarak ona biat ettim. Diğer İslam ülkelerine Avrupa’nın tuzağından zayıflatma ve parçalama çabalarından, birer birer onun ağına düşmekten kurtulmasının ancak genel uyanış, diriliş ve halifenin sancağı altında toplanmakla mümkün olduğuna inanıyordu”

 

 

Hal böyle iken, Abdulhamid ile Efgani arasındaki münasebet, aynı fikir etrafında yoğunlaştıkları gerçeğiyle, bu denli yakınken, Abdulhamid’in onu iki üç peşin, kuru ve katı ithamla karga tulumba mahkûm etmesi, hiç mümkün değildir. Efgani, şurada burada zikredildiği gibi sapıklık içinde biri olsaydı ve Abdulhamid de bunu tespit etmiş olsaydı, ona daha tafsilatlı, hiç olmazsa şüphe merhalesinden geçmiş bir kıssa ayırmaz mıydı? Ve böyle olduğunu bir kez daha kabul edersek bile, onu ikinci kez İstanbul’a çağırır, tespitlerinden istifade eder miydi? Hayır, bunların tümü iftiradır. Abdulhamid’i bir teminat odağı haline getirip, kimin elinden çıkmış olduğu meçhul olan üç hatıra satırıyla, Efgani’ye kara çalmak, ümmetin gözünden düşürmek, belki harcını attığı İran İslam devrimini, Pakistan’ın bağımsızlaşmasını şaibeli bir zemine bağlamak ihtirasındandır. Bu kadar izahın ve ifşanın üzerine, şöyle bir soru zihinleri meşgul edebilir; niçin Efgani üzerinde bu kadar iftira var? Niçin onun hakkında bu denli usta kurgulu, inat köklü iftiralar düzülüyor, batılı araştırmacılar, niçin onun hayatı ve mücadelesini yanlış bilgilerle Müslümanlara sunuyor, daha acıklısı ve hazini, Müslümanlar niçin onu kendi eserlerinden okumuyor, öylece tanımaya çalışmıyor da, İslam düşmanlığı alenileşmiş, birkaç oryantalistin eserlerine itibar ediyor? Niçin Müslümanlar Mehmet Akif gibi bir İslam aşığının tespitlerine itibar etmiyor da, (…) gibi bir haçlı uşağının kitaplarına ram oluyor?

 

Hemen kaydedelim. Efgani hakkında bu denli geniş yelpazeli, inatçı köklü iftiraların düzülmesi, onun mücadele hayatının zenginliğiyle müsavidir. Onun çok düşmanı vardı. Bunu, fikir ve aksiyon hayatının temel prensipleri, ana gayeleri ortaya çıkarmaya yeter. Örneğin, halkına zulmeden, idaresini despotlaştıran, böylece Müslümanların gelişimini tehdit eden yöneticilerle, ömrü boyunca savaşmıştır. Afganistan’da başbakanlık makamında bulunmasına rağmen, tahta geçen Şir Ali Han’ın İngilizlere yaltaklanışını, halkına zulmedişini içine sindiremeyip ülkesini ve makamını terk etmesi bunu gösterir. Kendisine üst makamların verileceği teminatına rağmen, İran şahı Nasıruddin’in bizzat kendisinin ısrarına rağmen, Şah’ın yönetim anlayışını adil bulmadığı için onu tenkit etmesi, ardından törenle karşılandığı İran’dan kovularak ayrılması, bunu gösterir. İsrafla, manasız işlerle ülkesini borç batağına sürükleyen, Osmanlı’yı da zor durumda bırakan, İngilizlerin mandası haline gelen Mısır hıdivliğini çok sert şekilde tenkit etmesi, mısır halkını bu konuda bilinçlendirmesi, Urabi direnişini desteklemesi, hatta belki tertiplemesi, bunları gösterir. Eğer o, zannedildiği gibi makam sevdasında biri olmuş olsaydı, ülke yöneticileriyle hoş geçinmeye bakmaz, oturduğu başbakanlık koltuğunu ihtiras sarmaşığıyla sarmaz mıydı?

 

Onun bir diğer düşmanı, İslamiyet’i Hıristiyanlık gibi kurumsallaştıran, ruhunu öldüren, onun gelişime açık, ilmi farz kılıcı, dünyayı imar etmeye teşvik edici yapısını anlayamamış, kendi zihnindeki karanlık, tedirgin, korkak, aşağılık kirleri İslam’a mal eden, böylece onu ilimden uzak, gelişime kapalı bir hüviyette göstermeye çalışanlarlaydı. Dünyanın ilim temelini atmış, medeniyetin amentüsünü yazmış, Bağdat’ta, Kurtuba’da, Kudüs’te, İstanbul’da dünyanın en gelişmiş, en medeni şehirlerini kurmuş, edebiyatta, sanatta matematikte, dünyada ne kadar ilim şubesi varsa tümünde batının hocalığını yapmış Müslümanları, uyuşuk, miskin, okumaz, yazmaz, araştırmaz, düşünmez bir hale getirenlerdir. Bunlar ki, dini makamları işgal ediyorlardı. Yaptıkları tek şey, padişahın, hükümdarın, Emirin, şunun bunun siyasi plandaki ihtiyaçlarına karşılık vermek, onlara hareket mecrası açmak, rüşvetle, ihtiyaca binaen fetvalar vermek, bir nevi siyaset noterliği yapmaktı. Bunlar, Efgani’yi zındık, fasık olarak nitelemekten geri durmadılar. Madem mesele bu noktaya gelmiş, Efgani’nin İstanbul’da verdiği bir konferansı ve akabinde kendisine yöneltilen Yahudivari iftira kampanyalarını izah edelim.

 

 

Bu konferansta, Efgani’nin peygamberlik için (sanatlardan bir sanat) dediği iddia ediliyor. Bu trajikomik hadisenin ardından, demin sözünü ettiğim makamları işgal edenler, galeyana geliyor, Efgani’nin şaşkın ve meseleyi idrak edenlerin hayret dolu bakışları arasında, (peygamberliğe sanat dedi zındık!) ithamları arasında, arbede içinde dışarı çıkarılıyor, bir müddet sonra derdini anlatamamanın, cehaletin böylesine maruz kalmış olmanın verdiği üzüntüyle İstanbul’u terk etmek zorunda kalıyor. O hadise, tam olarak şöyledir; Efgani, İstanbul’a gelmezden evvel, Osmanlıca bilmiyordu. 45–50 günlük, kısa bir eğitimin ardından, derdini anlatıp, gayesini dillendirebilecek bir hale geliyor. Fakat lisanın teferruattaki, incelikteki, farklı manalara sebebiyet verici hüviyetini göz önünde bulundurduğumuzda, bir (olamaz) deyişteki ses tonunun, vurgudaki, hançerede oluşan kıvrımdaki halinin bile, ne manalara yol açtığı malumdur. Tabi 45 günlük bir alıştırmayla, bütün lisana hâkim olmak mümkün değildir. Gerçi, Efgani’nin konferansta ifade ettiklerinin, bununla da ilgisi yoktur. Biz, sadece Efgani’nin Türkçeye tam vakıf olamadığı gerçeğiyle, ifade ettiklerinin kemiyetinden ziyade, mana keyfiyetine dikkat etmek gerektiğinin, insafa ve adalete daha yakın olacağını beyan ediyoruz. Yoksa Efgani’nin yanlış anlaşılması, Türkçenin inceliklerini vakıf olamayışıyla da değildir. Elimizde, onun söz konusu konferansta ifade ettiği cümleler vardır. Şöyle diyor Efgani, o konferansta:

 

 

Abdulhamid’e dayandırılan ve Efgani’yi mahkûm eden hatırada, Efgani’nin mehdilik iddiasında bulunduğu ifade ediliyor. Efgani hakkında, onu karalama maksatlı onlarca kitap yazılmış, yüzlerce kampanya yürütülmüştür. Bu kampanyalar, ya yaptığı fikir suikastından habersiz, şundan bundan duyduğunu, kaynağın sahihliğini tetkik etmeyi aklına bile getirmeden, kaba bir diyalektikle temellendirerek yapmaktadır. Bunlar zannetmektedirler ki, dönem, gerek ruhi gerekse fikri olarak güllük gülistanlıktır. Efgani ise, Abduh ile birlikte ortaya çıkmış, içlerindeki aktivistlik dürtüsü ve macera hevesiyle her şeyi yerle bir etmeye, her kurulu düzeni tarumar etmeye ahdetmiştir. Bunun için, hiç farkında olmadan, dönemin siyasi ve ruhi ahvalinin avukatlığını yapar olmuşlardır. Hâlbuki incelememizin başında ve sair kısımlarında tafsilatıyla ifade ettiğimiz gibi, belki dünyanın ve bilhassa Doğu’nun ve İslam’ın maruz kaldığı en büyük felaketler, o dönemde tebellür etmiştir. Bu, öyle bir felakettir ki, Ne Cengiz, ne Moğol belaları, bununla nispet kabul edebilir. Sadece askeri ve fiili değil, manevi ve fikri cephelerden de, İslam âlemi bir tecavüze maruz kalmaktaydı. Sadece İngiliz ve Fransız sömürge güçleri değildi İslam beldelerini yağmalayan, aşırı milliyetçilik taassubu, özellikle bir dönem Hindistan üzerinde çok büyük tesir yaratan, Efgani’nin de tenkidi için bir eser yazdığı, madde felsefeleridir üzerine yürüyen. Hal böyleyken, Doğu âlemi siyasi planda yıpranmışken, Müslümanların itikatları bidatler ve hurafeler içinde bozulmuşken, bunlara denk olarak İslami birlik zedelenmiş, her taraf bir hizip, her mezhep bir taassup mihrakı olmuşken, her şeyin yerli yerinde olduğu, kurulu düzenin tam olduğunu ifade etmek, tarihten nasiplenilmemiş olduğunun ispatı değil de nedir? Hem o nasıl bir aktivizm damarıdır ki, o nasıl bir macera arayışıdır ki, bir adama başbakanlığı ve daha ne payeleri bıraktırsın, bütün ömrünü yollarda, mücadelelerde, arayışlarda geçirtsin? Bu soruları burada keselim, meseleyi anlatalım;

 

İncelememizin başında, Efgani’nin mücadelesini, hayatıyla harmanlayıp sunarken, Sudan’da cereyan eden bir hareketten, (mehdi hareketi)nden bahsetmiştik. Bu hareketin mahiyetini, gayesini vs. yeninden zikredelim. Dört bir yanı İngilizlere teslim olmuş coğrafyada, İngilizlere kapısını sürgülemiş, onunla konuşmaya bile tenezzül etmemiş, bir isyan havasında başlamış, büyümüş, büyüdükçe gelişmiş ve nihayet İngilizleri tepelemiş, onu defalarca mağlup etmiş, bölgedeki mevcudiyetine ve sömürgelerinin emniyetini tehdit edecek keyfiyete ermiş bir hareket… Liderinin tam ismi, Mehdi Muhammed Ahmed… Mehdi, sadece bir isim.. Bir makam değil… Yani, kendisin mehdilik gibi bir iddiası yok… Tek meziyeti, dillere destan bir çapta, İngiliz işgal güçleriyle savaşması… Efgani’nin bu liderle tek münasebeti şudur ki, onun İngiliz düşmanlığına hayrandı, mücadelesini yakından takip ederdi. O dönem Urvet’ül Vuska’yı çıkarıyordu. Dergide bu harekete tafsilatla bahsediyor, desteğini gizlemiyor, bütün ümmetin de bu harekete destek vermesini istiyordu. Bu diriliş kıvılcımını, gaflet uykusundaki, ülkelerinin yönetimini İngilizlere peşkeş çeken milletlere de sıçratmak istiyordu. Bu hareket başarılı neticeler aldıkça, Osmanlı’nın şark politikası için emsal teşkil etmesini istiyordu. İngilizlerin masa başındaki kurnazlıklarının ve başarılarının, toprak üzerinde, fiili planda tepeleneceğine kani idi. Müslümanların intizamla örgütlenmesi, cihat aşkıyla doldurulması durumunda, sömürge güçlerini kısa bir süre sonunda bölgeden atacaklarını düşünüyor, bilhassa Abdulhamid’den bunu istiyordu. Aynı zamanda gene Abdulhamid’den, sudandaki bu harekete destek vermesini istiyordu. İşte, bizim trajik meselemiz de, burada başlıyor… Efgani’nin, Abdulhamid’den, Sudan’daki mehdi hareketini desteklemesini isteyen beyanı, nasıl bir iftira ve komplo makasıyla biçilmiş, dikilmiş ki, ‘Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti; buna muktedir olamadığını biliyordum.” Şekline sokulmuş. Burada izah da, teşhir de ispat da vadesini doldurmuş, yerini hayret ve sükûnete bırakış bulunuyor…

 

Hatıranın diğer bir kısmında da, Efgani’nin İngilizlerle işbirliği yaptığı iddia ediyor. Buna gülmek bile israftır. Efgani’nin İngiliz düşmanlığı, çocukluğunda başlamıştır. Kendisine Afganistan’daki başbakanlık koltuğunu bıraktıran bu düşmanlıktır, Mısır hıdivliğine karşı ayaklandıran bu düşmanlıktır, Sudan’daki mehdi hareketine destek verdiren bu harekettir… Buna inanmak kabil değildir. Hiçbir akıl, ne kadar ihtimal bağışında cömert olursa olsun, buna tek ihtimal payesi veremez. Ne Efgani İngiliz oyunlarına alet olacak hamurdadır, ne de bu hatıralar Abdulhamid’e aittir!

 

Efgani’ye yöneltilen suçlamalardan bir diğeri, onun Darul Funun’da verdiği bir konferansta, peygamberliğe (sanatlardan bir sanat) şeklinde bir ifade kullanmasıdır. İncelememizin bir kısmında, Efgani’nin Türkçeyi 45-50 günlük kısa bir süre içerisinde öğrendiğini, bu yüzden fikirlerinin ancak kaba şemasını ifade edebilme ihtiyarında olduğunu, lisanın teferruattaki derinliğine vakıf olamadığını ifade etmiştik. Bu durum, tam olarak o konferansta efgani’yi gafil avlıyor. Afgani, o konferansta, şu fikirleri beyan ediyor.

 

Efgani, darul Funun’da verdiği bu konferansta, insan vücudunu bir mekanizmaya benzetiyor, her organın bu mekanizmada müstakil bir vazifesi olduğunu ifade ediyor, neticedeki bütünde (vücut)da, bu müstakil azaların müşterekleştiğini ifade ederek, zanaatın cemiyet hayatı için ehemmiyetini ifade ediyor. Örneğin iktidarı beyne, tarımı ciğerlere, denizciliği ayaklara ve diğer zanaatları başka muhtelif azalara benzetiyor. Bunların vücudun zahiri azaları ve faaliyet mihrakları olduğunu ifade ediyor, bunun yanında, bundan daha ehemmiyete medar olan ruhu ön plana çıkarıyor. Bu ruhun kemali için iki yolun olduğunu, birincisinin hikmet, ikincisinin ise nübüvvet olduğunu ifade ediyor. Bundan sonra, (hikmet)in belli bir çalışma, belli bir zanaatın ardından elde edilebileceğini, ama nübüvvetin, yani peygamberliğin bundan ayrı olduğunu, onun Allah’ın bir lütfu, bir ikramı olduğunu ifade ediyor. Bundan çıkan neticeyle, peygamberliğin çalışılarak elde edilemeyeceğini ifade ediyor. Buradan hareketle, peygamberlerin öğretilerinin ve ahlaklarının kabulünün ve yaşatılmasının iman için zaruri olduğunu, alimlerin şahsi kanaatlerinin ve ilimlerinin ise nübüvvet gibi ilahi mihraklı değil, hikmet gibi beşeri bir gayretin mahsulü olduğu gerekçesiyle, onların öğretilerinin ve telkin ettiklerini almanın farz olmadığını, kişinin kendi selahiyetinde olduğunu ifade ediyor.

 

Bu konuşma içerisinde, (peygamberlik) ve (sanat) ifadelerinin geçtiğini fark eden bir küf kafa, bundan hareketle efgani’nin (peygamberlik sanattır) dediğini iddia ediyor. Efgani kendisini müdafaa şansı bile bulamıyor. Ortalıkta dolaşan bu itham, uğradığı dudaklarda pireyken deve oluyor, ulaştığı kulaklarda ise iddia iken ispat oluyor. Konferansı tertipleyen, efgani’yi büyük bir minnetle misafir eden sadrazam Ali Paşa bu durumdan utanç duyuyor, meselenin büyümesi üzerine kim bilir nasıl bir ruh haletinde, Efgani’den İstanbul’u terk etmesini rica ediyor.

CI
18.09.2009 01:54
#4

5- MASONLUK MESELESİ

 

Esasında, Efgani’nin düşünce ve hareket dünyalarının pek dikkate şayan, ehemmiyete medar olmayan bir teferruattır bu hadise. Zira kendisi üzerine, ister hakkını teslim etme, ister karalama maksatlı olsun, yazılan tahlillerde, bu mevzubahis edilmez. Aynı şekilde, mücadele döneminde, bu mesele kendisi aleyhinde hiç kullanılmamış. Efgani’nin yaşadığı dönemde, onlarca azılı düşmanı olmasına rağmen, üstelik bu düşmanlar bin dereden su getirme metoduyla onu küçük düşürme, mücadelesini çamura bulama azminde müttefik olmalarına rağmen, hiç kimse onu mason localarına girip çıktığı hasebiyle tenkit etmemiştir. Biz, meseleyi kökünden tanıtıp, illeti kökünden kazıma maksadıyla kaydedelim ki, Efgani’nin yaşadığı ve mücadele ettiği dönemde böyle bir tenkit hışmı olamazdı, çünkü o dönemde ne Efgani, ne başka biri, masonluğun iç yüzünü bilmiyordu. Daha önemlisi, o tarihlerde masonluk hiçbir mana ifade etmiyordu.

 

Şimdi, meselenin daha sıhhatli idraki için, hem Efgani’nin kısa masonluk serüvenini izah edelim, hem de masonluğun tarihi evrelerini, gözden geçirelim.

 

Efgani, 1878 yılında, Kahire’de kendi isteğiyle giriyor mason locasına. Ve girişiyle çıkışı bir oluyor. Çünkü Efgani’nin mason localarından umduğu haslet, sadece siyasettir. Evet, Efgani (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) gibi birbirileriyle akraba üç parolayla ortaya çıkan masonluğu, fikirlerini geniş zümrelere yaymakta bir aracı olarak görüyordu. Aynı zamanda, diğer devlet siyasetçileriyle temas kurma, onların İngilizler üzerindeki baskısını arttırma, neticede İngilizlerin İslam beldelerindeki askeri direncini kırmak istemesi vardır. Efgani, masonluğa dair şu ifadeleri kullanıyor: Beni, Binayet’ül-Umera derneğinde çalışmaya iten, gözüme ilişen şu korkunç levhaydı: “özgürlük. Kardeşlik. Eşitlik” Amaçları da insan menfaati, zulüm merkezlerini yok etmeye çalışmak ve mutlak adaleti canlandıracak ilkeleri yaymak… Mısırda her türlü garipliği görmeye alışkındım, ama korku denen duygunun mısıra Mason locaları yoluyla sokulacağını aklımdan bile geçirmezdim. Mason locaları evrensel siyasete müdahale etmezlerse, her usta elindeki inşaat aletlerini geçmişi yıkmak, sağlıklı özgülük ilkelerini yaymak, kardeşlik ve eşitliği sağlamak için özgürce kullanmazsa, eğer zulüm ve zorbalık merkezleri yıkılmaya çalışılmaz, özgür insanların ellerinden tutulmazsa, onların inşaatlarının tek kirişi bile ayakta durmaz.

 

Dikkat edildiyse, Efgani masonluğa girip çıktıktan sonra, onun hakkındaki tespitlerini, düşüncelerini, ona mensup oluşun beyhudeliğini ifade ederken bile, kendini savunma ihtiyacını hissetmiyor. Halen, masonluğun, siyasi plandaki zayıflığına, teessüfi bir edayla atıfta bulunuyor. Çünkü, masonluktan çıktıktan sonra bile, onun gerçek yüzüne vakıf olmuş değildi. Olamazdı da, çünkü masonluğun bugünkü Siyonist yapısının temeli, onun vefatından sonra atılacaktı. Şunu bedahetle ve rahatlıkla ifade edebiliriz ki, o zamanlar mason locaları hiçbir mana ifade etmiyordu. Üyelerin tümü, sadece siyasi planda, elit bir zümreyle muhatap olabilmek namına sürdürüyorlardı üyeliklerini.

 

 

Efgani, 1897 yılında vefat etti. Masonluğun, şu an yakından tanıdığımız ve haklı olarak nefret ettiğimiz Siyonist mihraklı, zulüm ve fitne gayeli oluşumu ise, onun vefatından bir yıl kadar sonra filizleniyordu. 1897 yılında, Bazel’de Herlz başkanlığında, uluslararası Yahudi kongresi’nin birincisi toplanıyordu. Masonluğun, şu anki yapısının inşası, o konferansla atılıyordu. Efgani, o tarihte yaşamıyordu bile. Ölümünden sonra müesseseleşmiş bu felsefeden onu nasıl sorumlu tutabiliriz?

 

Efgani’nin mason localarına giriş sebebini biliyoruz artık. Masonluğun tarihi evrelerini göz önünde bulundurduğumuzda, onun tamamıyla masum olduğunu da biliyoruz.

 

Şimdi bu meseleye, Efgani’nin mason localarına giriş sebebini, aynı zamanda mason localarının o dönemdeki ahvalini daha iyi ispat için, meseleye Abdulhamid cephesinden bakalım. Abdulhamid han, Efgani’yi İstanbul’a davet ediyor, ona çok büyük alaka gösteriyordu. Eğer, Efgani, zikredildiği gibi, sırf fitne ve İslam aleminin bekasına kast edecek bir gaye için masonik faaliyetlere bulaşmış olsaydı, Abdulhamid han onu misafir eder, İttihat-ı İslam fikri için tecrübelerinden, İslam ülkelerindeki etkin şahsiyetinden istifade eder miydi? Ülkenin her tarafını, o meşhur hafiye teşkilatıyla sürekli takip eden Abdulhamid, her gizli teşebbüsü, daha kuluçka evresinde bertaraf eden Abdulhamid, ülkede faaliyetleri aşikâr olan mason localarına dokunmuyordu? Tarihi kayıtlar bize gösteriyor ki, Abdulhamid mason localarını, ilk olarak denetim altında tutma yoluna gidiyor. Bu demek oluyor ki, Abdulhamid, sadece ihtiyat için bir harekette bulunuyor. Eğer masonluk, bu dönemdeki gibi, on yaşındaki sümüklü mahalle çocuklarının bile bildiği derecede Siyonist mihraklı, fitne kumkuması olsaydı, Abdulhamid bunları kökünden kazımaz mıydı? Nitekim Abdulhamid’in masonlar üzerindeki en kararlı ve kesin politikası, 1893 yılında, yani Efgani’nin mason localarını terk etmesinden on beş yıl sonra başlıyordu.

CI
18.09.2009 01:56
#5

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HZ. VE MEHMET AKİF ERSOY İLE MÜNASEBETİ

 

 

Bediüzzaman Said Nursi Hz’lerinin Cemaleddn Efgani ve Muhammed Abduh le münasebeti, madden çok derin ve izaha medar değildir. Nitekim ve ne yazık ki biz, bütün incelememiz gibi bu kısımda da, (güzel)in ve (haklı)nın hakkını teslim etmekten ziyade, yanlış anlamalardan, karalamalardan arındırmak ameliyesindeyiz. Fakat, gene bütün incelememizde olduğu gibi bu kısımda da, hakikati ortaya koyacağız. Güzel ve haklı, saflarını kendileri belli edecek.

 

Bu meselenin sıhhatli izahı ve neticede hakikatli idraki için, Bediüzzaman’ın Efgani ile münasebetinin başladığı zamanki ahvali tasvir edeceğiz. Bunun için, Bediüzzaman’ın (Eski Said) diye ifade ettiği, aktif siyasi faaliyetler içinde olduğu dönemi izah edelim. Tıpkı Efgani gibi, dönemin İslam âleminin maruz kaldığı batı tecavüzlerinden çok müteessir olan Said Nursi, bir şeyler yapmak, ümmeti düştüğü karanlıktan çıkarmak amacındadır. Bunun için, çok hararetli, çok hareketli, çok tesirli bir mücadeleye girişir… bu mücadeleler, farklı bir başlığa ait… biz, meselemizle alakalı kısımlar üzerinde duralım. Said Nursi’nin siyasetteki gayesi ve muradı, dünyadaki bütün Müslümanları kucaklayacak bir fikir-gaye temeline uzanır. Bu, ittihat-ı İslam’dır. Kendisinin Efgani’ye olan kısa temayülünün müessiri budur. Kısa dedik, çünkü Bediüzzaman, siyasetten çıkıp inzivaya çekilmesiyle, bu temayül nihayete ermiştir. Şöyle diyor, Bediüzzaman, siyasette İttihad’ı İslam yolunu tutuşuna dair:

 

(...)tarif ettiğim ve dâhil olduğum ittihad-ı Muhammedînin (a.s.m.) tarifi budur ki:

Şarktan garba, cenuptan şimale uzanan bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir. Dâhil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihetülvahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlâhîdir. Peyman ve yemini, imandır. Müntesipleri, kàlû belâdan dahil olan umum mü'minlerdir. Defter-i esmâları da Levh-i Mahfuzdur. Bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Günlük gazeteleri de, i'lâ-i kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dinî gazetelerdir. Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidler ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir. Merkezi de Haremeyn-i Şerifeyndir. Böyle cemiyetin reisi, Fahr-i Âlemdir. Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede, yani ahlâk-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve-eğer zarar etmezse-nasihat etmektir. Bu ittihadın nizamnâmesi sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevâhî-i şer'iyedir. Ve kılıçları da berâhin-i katıadır. Zira, medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharrî-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları da, ilâ-yı kelimetullahtır. Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler.

Şimdi maksadımız, o silsile-i nurânîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdaniye ile tarik-i terakkîde kâbe-i kemalâta sevk etmektir. Zira, ilâ-yı kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir.

İşte ben bu ittihadın efradındanım. Ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim.

Elhasıl: Sultan Selim'e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira, o vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti. Onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerim, Şeyh Cemaleddîn-i Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim'dir ki, demiş:

İhtilâf u tefrika endişesi

Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.

İttihadken savlet-i a'dâyı def'e çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağ-dar eyler beni.

Yavuz Sultan Selim

Ben zahiren buna teşebbüs ettim, iki maksad-ı azîm için:

Birincisi: O ismi tahdit ve tahsisten halâs etmek, umum mü'minlere şümulünü ilân etmek. Tâ ki tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.

İkincisi: Bu geçen musibet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının, tevhid ile önüne set olmaktı. Vâ esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref' oldu.

 

Cemaledddin Efgani ve Muhammed Abduh, istedikleri, murad ettikleriyle hakikatten büyüktürler. Bütün İslam alemini, tevhidin ve sünnetin sancağı altında birleştirmek, yeniden asrı saadetteki ferdi ve içtimai keyfiyetleri murad etmek, Müslümanları düştükleri zorluklardan çıkarmak… İşte, Bediüzzaman, onların neticelendirdikleriyle değil, niyet ettikleriyle ittifak halindedir. Nitekim Cemaleddin Efgani’yi de, Muhammed Abduh’u da, yapmak istedikleriyle tenkit etmek, gerçek bir müslümana yakışmaz. Yalnız, şöyle bir durum vardır ki, bu istekleri, bu gayeleri mümkün kılacak metot, kurallarını, kaidelerini ve metotlarını İslam’ın belirlemediği siyaset sahası değildir. Said Nursi bunu anladı, derhal siyaseti terk etti. Yalnız, siyaseti terk edişinin sebebi, siyasette tuttuğu yolun yanlış oluşu değildi. Sadece, siyasetin tesirine olan itimadını kaybettiğinden yaptı bunu. Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh ise, onun gibi aktif siyaseti terk edemezlerdi. Çünkü, ateşin tam merkezindeydiler. İslam beldelerindeki batı tecavüzlerine, çoğu zaman kendileri de şahit oluyor, maruz kalıyorlardı. Said Nursi, inzivaya çekildi. İslam’ın üzerine hücum eden küfür ateşine karşı, ciğerlerinde ilimle, hikmetle soluduğu havayı, Risale-i Nur’lar ile ümmete üfledi. Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh ise, buna zaman ve fırsat bulamadılar. Yaptıklarının üçte ikisi mukavemetti. Kim, ateş çıkmış bir evde çırpınan, onu bir an önce söndürmek için koşuşturan birini tenkit edebilir ki? Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh, muhasebesi belki yüzlerce yıl sürmesi gerekenleri, yirmi, otuz yılda ifade ettiler. Belki bu açıdan, tenkide müstahaktırlar. Ama aynı sebeplerden ötürü ve aynı nispette, mazurdurlar. Onlar, ağır bir kaza geçirmiş ümmete, ilk müdahale nevinden bir şeyler yapmak istediler. Niyetleri ve muratları, hakikatten eli öpülesi safiyette ve başa konulası keyfiyetteydi. Fakat zamanın şartlarının zorlu, kazanın şiddetinin ağır, yaranın derinliğinin ise ameliyatlık oluşu, üstelik tedavi muhitlerinin namüsait oluşu, onların gayretlerini neticelendirmedi. Onları tenkit edeceksek, niyetlerinin ve gayelerinin mahiyetine tek laf edemeyiz. Bu gayeleri ve niyetleri ilmi noktada derinleştirebilir, daha sağlam mesnetlere dayandırabilir, daha sıhhatli çareleri düşünebilir, daha tesirli ilaçları oluşturabiliriz. Gayelerinin ve niyetlerinin azametine mukabil, ilaçlarının tesirinin düşük oluşu, onları küçültmez, (sapıklık) ile itham edilmelerini ise asla gerektirmez. İncelememizin tümünde üzerinde sıklıkla durduğumuz, zamanın şartlarının ağırlığına istinaden, mazur görülmelerini gerektirir.

 

 

Yukarda zikrettiğimiz müessirler, Mehmet Akif Ersoy’un Efgani ve Abduh’a olan yakınlığıyla ve temayülü ile de doğrudan ilgilidir. Nitekim işgal güçlerinin taarruzları politik merhaleyi aşmış, asker çizmeleriyle memleket topraklarını kirletici evreye gelmişti. Akif, bütün Müslümanların İslamiyet gibi ulvi bir mihrakta birleşmelerini faydalı ve hatta zaruri görüyordu. Bunun için var gücüyle İttihad’ı İslam fikrine ram oluyordu. Mehmet Akif, Cemaleddin Efgani’yi ve Muhammed Abduh’u hakkıyla tanımış, iftiralara ve ithamlara tek pay vermemiş, onların gayelerini, mücadelelerinin yakından görmüş olarak, haklarındaki iftiralara, gayet mahzun bir şekilde, şöyle karşılık veriyordu:

 

Bugün Mısır memleketinde İslam’ın menfaatlarını müdafaa eden ne kadar hamiyetli kalem varsa hepsi Cemaleddin’in terbiyesi sayesinde yetişmiştir. Tevhid dünyasına binlerce muharrir el, binlerce mütefekkir dimağ hediye eden Cemaleddin Vehhabi olabilir mi?

 

Merhumu ne Afganistan’da, ne Hindistan’da, ne Avrupa’da, ne Osmanlı toprağında rahat bırakmadılar, hiçbir yerde oturtmadılar. Cemaleddin Müslüman aleminde hakiki, sermedi (sürekli, uzun soluklu) bir uyanış başlatmak gayesine matuf olan çalışmasında kısıtlama yapsaydı, bu siyasetine azıcık fasıla verseydi, dünyanın her yerinde şerefiyle mütenasip bir depdebe içinde yaşayabilirdi. Fakat o koca adam hamiyetinin yüksek maksadı uğrunda zamanın her türlü musibetlerine göğüs gerdi, başkalarının zorunlu olarak dayanamayacağı mahrumiyetlere, ümitsizliklere o kendi tercihiyle katlandı. Kemal’in tabirine göre o bir yaşayan şehit idi;

 

Ne devlettir şehid-i zi-hayat olmak bu dünyada!

 

Cemaleddin hakkında söylenen Vehhabilik Şehy Muhammed Abduh için de esirgenmiyor. İki senedir Sırat-ı Mustakim’in sayfalarında merhumun eserlerini görüp duruyoruz. Allah için söyleyelim, hangi manasına alınırsa alınsın, Vehhabiliği okşar bir cümlesi, bir makalesi görüldü mü? Bazıları “şeyhin zühdü ilmi nisbetinde değildi” derler. Olabilir, lakin acaba merhum bütün hayatını itikafla, nafile ibadetlerle geçireydi İslam alemi için daha faydalı mı olacaktı? Mösyö Honota’ya karşı çıkıp da Mağrip’deki milyonlarca Müslümanın haklarını müdafaa etmek, öyle zannederim ki asırlarca nafile ibadet etmekten daha sevaptır.

 

Bilmez misiniz, Hz. Ömer tabiundan Ebu Kılabe’ye “Bence seni evlat ve iyalin için nafaka tedarikiyle meşgul görmek, böyle mescit köşelerinde itikaf halinde görmekten daha hayırlıdır” demiş. Düşünmeli ki Ebu Kılabe nihayet üç beş kişiden ibaret ailesine yiyecek bulacaktı. Abduh ise 300 milyonluk bir ailenin hayatı için çalışmak mecburiyetinde idi!

 

İşte bugün bir Cemaleddin’i, bir Muhammed Abduh’u yok! İslam dünyası hakikaten kimsesiz, cidden garip. Biz bu gibi ümmetin büyüklerini rehmetle, hürmetle anmalıyız ki geriden gelenler aramızda tatlı bir hatıra bırakabilmek ümidinden mahrum kalarak mücahededen vaz geçmesinler.

 

Üç beş sene önce bir frenk bana demişti ki; “Fen ve sanat erbabının kıymetini takdir etmiyorsunuz, mazursunuz, lakin çalışma ve hizmet erbabını takdir etmiyorsunuz! İşte bu kabahatiniz affedilemez.”. “Ey akıl sahipleri, ibret alınız” (Haşr, 59/2)”

 

 

İncelememizin tümünü, Cemaleddin Efgani’ye tahsis ettik. Yalnız başlıkta, Muhammed Abduh’u da ifade yelpazemize dahil etmiştik. Efgani, Abduh’u Mısır’daki temasları sırasında fark ediyor. O fark edişten sonra, Abduh onun yanında yer alıyor. İkisi arasında, fikir ve ruh planlarına bir gaye farkı yok, bir mahiyet farkı yok, sadece bir metot nüansı vardır. Yelkovanı, akrebi ve saniyesiyle, Müslümanların İslamiyet ile ıslahı, ihyası, yükselişi ve asrı saadettek keyfiyeti yakalaması gayesini gösterme amacındak Efgani saatinin, içindeki mekanizmadır, Muhammed Abduh. Esasında, kendisi başlı başına bir tetkik mevzuudur. Ama biz, bütün gayretimizi maalesef ki, (doğru)nun teşhirine değil de (su-i zan)nın bertarafına tahsis etmek mecburiyetinde kaldığımızdan kendisine en fazla hücum edilen bir meseleyi izah etmek suretiyle tanıtacağız kendisini.

 

 

Muhammed Abduh’un, Ebabil hadisesini inkâr ettiği, hadisede (kuş) olarak ifade edilen hayvanları mikroba, kâfirleri maruz bıraktıkları vaziyeti de bir tür ölümcül hastalığa benzettiği, bu yüzden de ayetle sabit mucizeler inkâr etmek suretiyle, sapıklık içinde olduğu ifade edilir. Şimdi, Abduh’un bu tefsirini mutlak doğru olarak alalım. Acaba, bu tefsirde, gerçekten de ebabil hadisesindeki mucizenin inkârı mı var, yoksa bu mucizeyi tevil etmek suretiyle, başka bir boyuttan izah etmek mi var? Acaba, Ebabil hadisesi, ayetteki ifadeden ilk anladığımız şekilde, kuşların pençelerindeki taşları atması şeklinde değil de, sinek nevinden canlıların, taşıdıkları mikroplarla kâfirlere musallat oluşlarını ve onları hastalıkla öldürmeleri şeklinde olmuş olsa, Allah’în bu hadisedeki mucizesine bir laf mı gelir? Şunu anlamak lazım; bu hadisedeki mucize, Allah’ın kâfir ordularını, Müslümanları aracı yapmadan, doğrudan doğruya kendisinin mağlup etmesidir. Mucizenin mahiyeti, bu noktadan başlanarak aranmalıdır. Yoksa onun gerçekleşme metodu, mahiyetinin ehemmiyetine bir zarar vermez. Gerçekten, bildiğimiz manada ve ölçüde kuşlar ise Ebabil kuşları ve bildiğimiz mana ve ölçüde taşlarsa, attıkları taşlar ise de; o kuşlar sinek nevinden hayvanlar, taşları da hastalığa düşürücü ve ardından ölüme götürücü (mikrop) ise de, bu bir mucizedir. Her iki durumda da, mucizenin mahiyeti aynıdır, Allah’ın, kâfir ordularını, onlar gibi ordularla karşılaştırmadan, kendisinin görmesidir. Nitekim kuş ve taşın olduğu gibi, sinek de onun mahlûkudur, mikrop da… Burada, ayetlerin manalarının daha iyi anlaşılması, daha iyi idrak edilmesi için, tefsirde tevil metodu kullanılmıştır. Bediüzzaman Said Nursi hz.lerinin ahir zamanda zuhur edecek deccalın alnındaki lekeyi, tevil metodunu kullanarak (Frenk) şapkasına, gene deccalın sesinin dünyayı kaplayacağını, onun (radyo)yu kullanacağına vs. benzetmiştir. Burada mahiyet de mucize de zarar görmemiş, sadece şuur rahatlatılmış, idrak ehlileştirilmiştir.

AL
18.09.2009 02:28
#6

Nedo'nun avukatı Cihad efendinin müfteri diye damgaladığı Ehl-i Sünnet müslümanlarının bu konudaki dökümanları ve beslendiği kaynakları bellidir ki biz Büyük Doğu Gençliğinin hepsinin içinde yalnız Üstad Necip Fazıl'ın (R.Aleyh) Doğru Yolun Sapık Koları adlı eserini göstermesi yetecektir.

 

Bu deli saçmasından farksız yorumlara, cihad efendiye ve Üstadlarına ayrıca değineceğim ancak Bosnaya yerleştikten sonra... Şimdilik enerjimi harcayamam :)

 

Evet, buyurun ve siz karar verin, Cihad'ın ''müfteri'' Üstadı:

 

 

 

 

ABDÜLHAMİD

 

 

İkinci Abdülhamid manada öyle bir şahsiyettir ki, bu manayı heceleyebilmekle bütün sahte oluşlarımız anlaşılmış olacak ve o, 36 Türk hakanı arasında belki en büyüğü diye abideleştirilecektir. Elverir ki, memlekette beklediğimiz büyük fikir zemini kurulsun ve gerçek, tahlil ve terkipçi Türk tarihçisi zuhura gelsin... Biz kendimizi sadece emin bilgiler üzerinde (sentez)e memur bir fikir adamı bildiğimiz ve tarihçiye düşen vesikalı müşahede zorunluluğu ve ameleliğinden azade gördüğümüz için sadece ip uçlarını vermekle kalıyor ve işin kıymet hükümlerini üzerimize alarak, onları gerçekleştirme rolünü işte bu çapta bir tarih kafasına emanet ediyoruz. Nasıl ki «Ulu Hakan II. Abdülhamid Han» isimli eserimiz de, (statik) ilmin çok üstünde bu (dinamik) kıymet ölçüsüne dayanır ve ortaya attığı sağlam (realite)lerin tespiti mesleki tarih işçiliğine düşer.

 

Ulu Hakan II. Abdülhamid Han, Yahudiliği, Masonluğu, o devirde muvazene halinde ve Türkiye'yi taksim vaziyetindeki Batı Emperyalizmasını, sahte inkılapçılar nesli Mustafa Reşit Paşa döllerini, tek kelimeyle İslam düşmanlarını karşısına almış ve 33 yıl onlarla mücadele ederek veya onları bir mikrop kesesi içine alarak zararsız hale getirmeye bakmış gerçek Türk kahramanıdır. Fakat, hakkında uydurulanların tam tersi, sırf merhamet duygusu ve zulüm işlemekten korkusu yüzünden, İlahi hikmet icabı, her kuvvet elindeyken düşmanlarına yenilmiştir.

 

Bu da yine kamusluk çapta ve birçok eserimizde çerçevelenmiş meselelerden biri...

 

Biz şimdi bu davayı dinde «Sapık Kollar» ve sahte gidişler bahsine sığdırılabileceği kadarıyle belirtip meselenin ana hatlarını çizelim...

 

Abdülhamid; (Volter)in Resuller Resulüne ait piyesinin Fransa'da sahneye konulacağı haberi üzerine elçisini memur edip bunun harp sebebi olacağını ve mutlaka temsile mani olmalarını isteyen ve istediğini kabul ettiren sultan...

 

Abdülhamid; masonluğun küfür olduğuna dair fetva çıkartmak cesaretini gösteren hakan...

 

Abdülhamid; biraz sonra da ne mal olduğunu göreceğiniz Cemaleddin Efgani'ye asla yüz vermeyip onu sınır dışı eden halife...

 

Abdülhamid; bütün «Düyun-u Umumiyye» borçlarını ödeme karşılığında kendilerine Filistinde küçük bir çiftlik çapında toprak isteyen Yahudilere kapıları kapayan devlet reisi...

 

Abdülhamid, ecnebi mektepleri ve sözde Türkleştirilmiş

 

«Sultani-lise»leriyle her türlü misyonerlik faaliyetine göz açtırmayan tacidar...

 

Abdülhamid; Hazret-i Ömer'in «Dicle boyunda bir oğlak kaybolsa hesabı benden sorulur» hikmetini fiilen yaşayan ve seccadesinin başında sabah namazını beklerken hasta bir memurun evine gönderdiği doktoru gözetleyen takva timsali hünkar...

 

Abdülhamid'in 33 yıllık ince ve çevik idaresi, sapık kollan elden geldiği kadar tıkamak ve İslami tuğrasını emperyalizma canavarları ve din düşmanlarına karşı korumaktan ileriye geçemedi. Ondan sonra Yahudilik ve ardında Batı emperyalizması, tahttan indirildiğini bildirmeye bir Yahudi?yi (Karasu) memur ederek bu gerçek İslam kahramanını tasfiye etmeyi bildi.

 

Gerisi birkaç kelimelik: Çöküş ve arkasından «kurtuluş» yaftası altında batış...

 

Eğer Abdülhamid, adaletini tatbik ettiği Hazret-i Ömer'in celadetine de malik olsaydı -ki tek kusuru budur- bugün Türkiye'nin manzarası bambaşka olur ve «Doğru Yolun Sapık Kolları» belki de uzun müddet trafiğe kapalı kalırdı.

AL
18.09.2009 02:29
#7

İKİ PALYAÇO VE...

 

 

Osmanlı İmparatorluğunun birkaç asırlık ham yobaz ve kaba softa devrinde bataklığa çevrilen İslam, Tanzimattan sonra, uçurum yönüne döndürülünce, daha ziyade yurtdışı birtakım ıslahçı palyaçoların sökünü başladı. Suratlarını Batılı ressamların boyadığı sarıklı palyaçolar... Ve bu devirde artık bedbaht planında ortaya çıkan Batı hakimiyetine karşı zaafı ruhlarında aramak yerine İslam'da bulan biçareler...

 

Maddeye tahakküm dehasının timsali Avrupa karşısında, bozgunu n sırlarını çözmek ve İslamı kainat çapında yeni ha­yata tatbik etmek fikriyatından mahrum bu tipler, daima ol­duğu gibi, ne Batıyı ne de Doğuyu muhasebe edebilmiş, pal­yaçolar olarak, güya İslam'a yenilik getirme sevdasıyla, kalplerinin görünmez bir köşesinde, onu budamak, destekle­mek, ufalamak ve düşman dünya anlayışına tabi kılmak küf­rünü beslediler. Sabitliği ezelde ve her an yeniliği ebedde gerçek İslam çağını açmak değil de, onu, Batı maymunları­nın fani ve her an zevale mahkum çağına uydurmak...

 

Bu arada, Yahudilik ve Hristiyanlık stratejisinin ve em­peryalizma tuzağının istismar hedefi olmaktan da geri kal­madılar. Sistem getirici büyük bir tefekkür adamı olmayan, zaten makamı bakımından böyle bir hüviyete uzak bulunan ve sadece deha çapında bir ileri görüşle her şeyi sezen ikinci Abdülhamid Han uzun zaman durdurabildiği fakat dünya şartları hesabile elbette yenemeyecek olduğu felaket çığırı ve dalalet iklimi içinde işte bütün bu muzahrafat mütefekkirler­le mücadele zorunda kaldı.

 

Bu çöplük fikircilerin başında Cemaleddin Efgani ile Mı­sırlı Muhammed Abduh vardır.

 

Efganı, Türkiye'de Tanzimat ilanı sıralarında Efgan ille­rinde doğdu. Felsefe okuyarak yetişti ve rivayete göre mem­leketinde Ruslar hesabına casusluk yaparak efendilerinden hayli paralar aldı. 30-31 yaşlarındayken Mısır'a gitti, orada Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh ile tanıştı, onunla sımsıkı kenetlendi. Daha doğrusu, İslam'a yeni bir şevk ver­mek temayülündeki bu çürük adamı büyüledi ve peşine tak­tı.

 

Birçok kitapta ikisinin birden Mısır'da mason çemberine girmiş oldukları yazılıysa da bu yerinde suçlama vesikasına kavuşturulmuş değildir. Vesikasını biz verelim:

 

- « Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh İngiliz ve Fransız masonlan tarafından çizilen daireye dahil kılınmış ve İslam modernistIeri geçinen bu adamların elde edilmesiy­le Batı dünyası (politika-relijyöz; dini siyaset)lerinin temini­ni düşünmüştü.»

 

Bu şartlar kelimesi kelimesine aslına uygun bir tercüme olarak şu kitabın 127. sahifesinden:

 

Les Francs - Maçon

 

Serge Hutin

 

Editions du Seuil

 

Bourges 1960

 

o sıralarda mahut sahte inkılapçılar müsellesinin ikinci çizgisi Ali Paşa -ki o da aynı müsellesin öbür çizgileri gibi masondur- bu eşsiz sermayeyi İstanbul'a davet ve baştacı ediyor. O sıralarda «Darülfunun-u Osmani» ismiyle ve gizli bir İslam nefretinden başka hiçbir müdir fikre malik bulun­maksızın kurulan üniversitede -bugün Hamidullah nam-ı di­ğer Baidullah'a yapıldığı gibi -Cemaleddin'e bir konferansçı kürsüsü veriliyor. Rektör makamındaki Hasan Tahsin - o da mason - Cemaleddin'i himaye ediyor; ve İslam ile haç dün­yası arasında bocalayıcı esfel bir cereyanın gençliğini telkin altına almak vazifesini bu adama veriyor.

 

İlk konferansı bu adamın, gizli yollardan tüneller açarak

 

İslamı kökünden bombalamaktır.

 

Nitekim bir konferansında aynen şöyle diyor:

 

-«PEYGAMBERLİK, SANATLARDAN BİR SANAT­TIR !»

 

Yani, tenekecilikten, aktörlüğe kadar insanın çalışma yo­liyle elde edebileceği bir sanat... Peygamberlerin Allah tara­fından gönderilmiş olmalarının reddi, Allah'ın reddi... Eğer tarihi materyalistler ve komünistler Cemaleddin Efgani'nin bu sözünü bilmiyorlarsa en büyük müttefiklerinden mahrum bulunuyorlar demektir.

 

Devrin Şeyhülislamı hemen Cemaleddin'i küfürle suçlu­yor; aynı kafanın adamı Ali Paşa da adamını Türkiye'den dehlemek zorunda kalıyor.

 

Bu defa İran... Orada da her şeyi allak-bullak ediş... İran­lılar onu zincire vurup Osmanlı hududuna bırakıyorlar... Bağdat, Londra, Paris, «Dinde Reform» başlığı altında bir sürü neşriyat, tekrar İstanbul ve Ulu Hakan tarafından acı bir istiskal, uzaklaştırılış; ve nihayet tutulduğu kanser hastalığı sonunda 60 yaşlarında, fesadına devam edemeyecek hale ge­liş, dünyadan ayrılış...

 

Onu Maçka mezarlığına gömdüler, bir Amerikalı -her halde misyonerlerden- ona mezar yaptırdı; bir müddet sonra da kemikleri bir çuvala doldurulup Efgan topraklarını kirlet­meye götürüldü.

 

Böylece, Muhammed Abduh'un «onu görmeden meğer gözüm görmüyor, kulaklarım işitmiyor ve dilim işlemiyor­muş!» dediği sözde diyanet yolunda denaet dehası, İbn-i Teymiyye mektebinin 19. Asır yenileyicisi, kendisini takip edecek 20. Asır reformcu maymunlarına «buyrun!» diyerek ve dünyamızı hayli bulandırarak, layık olduğu mukabeleyi bu dünyada görmeksizin, bastı gitti.

AL
18.09.2009 02:32
#8

ÖBÜR REFORMCULAR

 

 

Başlarında, «Merdudi» ismini taktığımız Mevdudi ile «Baidullah» sıfatını yakıştırdığımız Hamidullah var... Ve da­ha birkaç!.

 

Evvela Mevdudi:

 

«İslamda İhya Hareketleri» isimli eseriyle İslam'da imha hareketinin temsilcilerinden biri... Çağdaşımız... İşi gücü, Sünnet Ehli büyüklerine çatmak... Gördüğü sert tepki üzeri­ne eserinin ikinci baskısında birtakım yumuşama alametleri göstermeye çalıştıysa da, çürük madeni hep aynı... Gerisi ci­la... Cemalettin ve Abduh'a hayran... İbn-i Teymiyye'ye ise kara sevdalı...

 

İslam onca bir felsefedir ve nice şer'i ölçüler bu bakımdan muhakeme edilerek değiştirilebilir. Çorap üstüne mesh etme­nin cevazını iddia ettiği gibi...

 

Aynca mezheplerin birleştirilmesi fikrini müdafaa ve dört hak mezhebi birbirine karşı mücadele ve garaz halinde gösterme...

 

«Sana nasıl geliyorsa öyledir!» hesabı, her zaman ve her türlü içtihada yer verme, ve ortalığı kargaşalığa verdiklerini iddia ettiği Sünnet Ehli alimlerini kötüleme...

 

Mevdudi sade fikirde kalmadı; aksiyona da girişti. Hind Müslümanlarının milli hareketlerinde önderlik sevdasına düştü. Hapse girip çıktı. İlk eseri «İslam'da Cihad» ihtilalci fikri telkin etmesi bakımından Mısır'da, kendisine telkin ze­mini buldu ve bazı kimselerin idam edilmelerine yol açtı. 1953'de Kaadiyanlik meselesine el attı, yine tutuldu ve 2 yıl 2 ay hapse mahkum edildi. Sapık fikirlerin sapık ihtilalcisi olarak 1964'de yine hapsi boyladı; bu defa da İslam Cemaati Derneğinin kapatılmasına sebep oldu. Derken Vehhabilik dünyasına kapılandı; Medine'deki Vehhabi Üniversitesi İsti­şare Heyetine aza seçildi. Orada da dikiş tutturamadı ve Vehhabilere bile giran gelen fikirleri yüzünden muhakeme altına alındı.

 

Hamidullah hakkında uzun söze lüzum görmüyoruz. Ça­ğımızda din zaviyesinden temayülünün ne olduğu ve ne ola­bileceği besbelli bulunan üniversitelerimizin davetlisi olarak memleketimize gelip gitmekteki bu cüce akıl mütefekkirinin ne olduğunu göstermeye yalnız bu kucak açış yeterken onun «İslam Peygamberi» kitabına bir göz atmak bile kafi gelir. Evvela Kainatın Efendisine,İslam'ın Peygamberi demekle O'na bir tahsis yaptığının ve bu tahsisle başka dinlere ve on­ların hükümleri yürürlükte peygamberlerine yer verdiğinin şuurlu veya şuursuz ifadesini taşıyan bu kitap, daha önsözün­de Fransızları memnun etmek için kaleme alındığını itiraf ederken, hedef tuttuğu bu memnuniyetin dayanaklarını açık­ça meydana koymaktadır. Zira bu adamın gözünde Allah'ın Sevgilisi, tükürükten başka ilacı olmayan biridir, İslam ise yalnız gençlerin, toy delikanlıların, fakirlerin, kölelerin, ezi­lenlerin, tek kelimeyle aşağı tabaka ve ayak takımının kucak açtığı bir dindir. Miraç mucizesi bir rüyadan ibaret ve daha nice madde üstü harikalar akılla teftişi gerekir şeylerdir. Ta­savvuf ise uydurmadır.

 

Bir konferans münasebetiyle Erzurum'da bulunduğum sı­rada Hamidullah da oradaydı. İçinde kendisinden de bahset­tiğim konferansa gelmek cesaretini gösteremedi. Ertesi gün bir toplantıda bağlılarının da bulunduğu bir mecliste hakkın­daki tespitlerime cevap verebilen kimse çıkmadı. Yalnız, ar­tık ne tarafı tuttuğu belli olan bir genç şöyle dedi: Ona hangi mezhepten olduğunu sordum:

 

-«Ben mezhepsizim!» cevabını verdi.

 

Bir de Seyyid Kutup var... Kendisinden af dilemesini is­teyen yakışıklı orangotan maymunu Nasır'a «Bir mümin bir münafıktan af dilemez!» cevabını veren ve kahramanca öl­meyi bilen bu zatı «Sahte Kahramanlar» konferansımda ger­çek kahraman olarak göstermiştim. Fakat sonradan gördüm ki, Seyyid Kutup bir İbn-i Teymiyye meddahıdır ve kellesini kaptırdığı sosyalizma yularının zoruyla Hazret-i Osman'a adaletsizlik isnat eden ve dil uzatan bir bedbahttır.

 

idam edilmeden bu sapıklıklardan istiğfar ettiğini söyle­yenler oldu. Eğer öyleyse tam kahraman ve şehit... Değilse, mücadelesi kafire karşı bir sapığın davranışından ileri geç­meyen bir zavallı.

 

Günümüzün reformcuları bunlarla bitmiyor. Onlardan birkaç batın önce başlayan ve Kazanlı Musa (Beykiyef) gibi­lerden geçen ve asıl istinadı ibn-i Teymiyye, Cemaleddin Ef­gani ve Muhammed Abduh olan kol, bu gösterdiklerimizde tam teşahhusunu bulurken, zakkumlarının silkintisi halinde Türkiye'de kendisine bir fidanlık bulamamış değildir.

 

iddia ve davalarını teker teker gösterip cevaplandırmayı abesle uğraşma saydığımız, ama buna rağmen bir kitaptan naklen vereceğimiz ve sadece özlerini belirtmekle yetinece­ğimiz yeni zaman sapıklıkları ve sapıkları işte bunlar!...

AL
18.09.2009 02:33
#9

REFORMCULARIN ÖZÜ

 

 

Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleye­cek ve onları mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak, ereceğimiz gerçek şu olacaktır ki, bunlar, bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında afallamış, sonradan aynı Batının 20. Asırda aynı akliyeciliği iptale kadar giden fi­kir çilesinden nem bile kapamamış, Doğunun özüne gire­mezken Batının kabuğunu olsun görememiş idrak yüz karala­rıdır. Biraz sonra göreceğiniz şekilde mezhep bağlılarına «eşek» sıfatını yakıştıran bu kırattaki insanlar, o masum hay­vanın da yarın ahirette kendilerinden davacı olacağı bir de­naet seviyesindedirler.

 

Bu seviyeyi Kur'an tayin etmiştir: «Belhüm adal-Hayvandan aşağı...»

 

Şimdi onların toplu olarak iddialarını hulasa edelim. Bu hulasa, Dr. Said Ramazan El-Buti'den Türkçeye çevrilen «Mezhepsizlik» isimli eserin arka kapağına konulmuş ve fa­sıl fasıl yeri işaret edilmiş bir tablodur.

 

Saçmalıkta şaheser ve hiçbir noktası cevaplandırılmaya değmez iddiaları, işte:

 

«Müslümanlar bir din devrimine şiddetle muhtaçtırlar. Bütün ıslahatın dayanağı, ancak Din'de yapılacak alanıdır. İslam hükümetleri Din ile Siyaset'i birbirinden ayırmaya mecbur kalacaklardır. Müctehid İmamlar, kendilerini Din Vazı-ı-ALLAH zannetmesinler. Dört İmam'ı taklid etmek küfürdür. Onları taklid edenler; basiretsizdir, cahildir, ah­maktır, sapıktır; tefrikacı, fitneci ve amelleri boşa giden müf­lislerdir. Mezhepliler, Allah'ı bırakıp da, papazlarını, haham­larını kendilerine ilah ve Rab edinen (Hıristiyan ve Yahu­di)ler gibi, mezhep imamlarını kendilerine ilah ve Rab edin­mişlerdir. Dört imam birer put, onlara uyanlarsa birer putpe­resttir. Mezhepliler Kur'an'dan bile yan çizmişlerdir. Dört Mezhep, kusursuz Resulüllah'a, kusurlu imamların açtıkları harp cepheleridir. Dört mezhep üzerine yazılmış kitaplar, bi­rer küflü kitaptır. İslam Dini, bir bedevi arabın birkaç daki­kada öğrenebileceği basitliktedir. İslamın bir hukuk sistemi­ne sahip olduğu yalandır. İçtihad yapmak gayet basittir. Bu­nun için Arapçayı bile bilmeye hacet yoktur. Birisi sana bir­kaç hadis kitabını bildiğin bir dille anlatıverirse, içtihad ya­pabilirsin! Hanefi Fıkhı, İslam'la hiçbir ilgisi olmayan ve İn­cil'e benzeyen bir şeydir! Mezhepliler, ürküp kaçan birer eşektir. Yalanlarını kılıflayan inatçı ve uydu; ama Hakk'ın değil, şeytanın uydusu kişilerdir. Adam, Muhammedi olma­yı bırakıyor da, Hanefi veya Şafi'i oluyor, ne tuhaf şey!.. Her­hangi bir mezhebe bağlanan, ondan başkasını görmez. Onun gözünde, Kitap, Sünnet, Din, hepsi o mezheptir. Mezheplilerin iman konusunda bildikleri şundan ibarettir: Allah birdir ve her yerdedir. Mezhepliler, peygamber semaya çıkarak AI­lah'ı gördü derler. Bu kişilere göre eli tespihliler sefihtir, al­çaktır, sapıktır, bid'atçıdır derler. Bu kişilere göre sala ver­mek sapıklıktır, sala veren 'müezzin müşriktir. Mezheplilerin zanlarına göre teravih namazının sekiz rek'atından fazlasını kılmak haramdır, farz namazların kazası caiz değildir. İnsana kabrinde, tabi olduğu mezhep ve girdiği tarikattan soru so­rulmaz. İmam-ı Azam, ezberinde birkaç hadisten başka hiç­bir şey bulunmayan bir cahildir. Usul-ü Fıkıh, dört imamın sözlerini doğrulamak; Kitap ve Sünnet'le amel etmeyi terke­derken mazeret diye ileri sürmek için vaz edilmiştir. İmam-ı Şafi, bir adamın kendi kızıyla nikah yapmasını caiz gören bir adamdır.

 

Mezhepleri birleştirme işi son derece basit bir iştir. Bunu yapmak Müslümanların boynuna borçtur. Gerek fıkıh­çıların ve gerekse diğerlerinin -Fıkıhçılardan başka hiçbir kimse için şu helaldir, bu haramdır demesi caiz değildir- gi­bi sözleri, Yahudi ve Hristiyanlarda Tevrat ve İncil'in hüküm­lerini papaz ve hahamlardan başkaları anlayamaz şeklindeki inancın bize intikal ettiğini göstermektedir. Bu ise aynı mev­zuda onların yolunu tatbik etmek demektir.»

 

Bundan başka daha neler!.. Bizzat aklın mahiyet ve key­fiyeti üzerinde hiçbir tefekkür çilesi çekmeyen, son derece dar ve havasız bir akılcılık; ve üstelik bu akılla Allah ve Re­sulünü inkardan başka çare yokken, onları güya kabul edip, akıl mizanına vurma gayreti ve böylece tezatların en dipsizi­ne düşme felaketi...

 

Reformcu, dini, her türlü insan hamlesinin manivelası kabul etmek zorunda kaldıktan sonra ancak bu manivelayla kaldırılabilir yükleri sırtlayabilmeleri için insanlara daha ha­fif şartlar arayan ve dinin değişmez formüller tablosu Şeriatı keyfine göre uydurmaya kalkan, yani dini içtimai fayda pla­nında ele alıp Allah'a mutlak kulluk mânasında bozan gizli bir kâfirden başkası değildir. Sağdaki, ölçülerin kabuğunda kalan ham yobaz ve kaba softaya karşılık, solda, hikmetlerin kabuğunu delemeyen ve sır idrakine eremeyen reformcu...

 

Bizde birçok mefhumlar kelime mânasında bile kestirilemediği gibi (reform) tabiri de bilinmez. (Reform) kelimesi (röfer) mefhumuna eş olarak «tekrar şekillendirme» demek­tir. Tekrar şekillendirme ise, o biçimini kaybettiği sanılan uz­viyeti, dışarıdan, takma kollar ve ayaklar misali, canlandır­maya yeltenmektir ki, bu da onun gerçek doktorunu bekle­yen hakikatine kıymak olur.

 

Kelime mânası her ne olursa olsun, bizi taahhüt altına al­maz. Kelimede değil, gerçekte yer alarak tespit edebiliriz ki, reformcu işte yukarıda çerçevelediğimiz mânanın adamıdır ve gayesi dinin hakikatini meydana çıkarmak değil, onu ken­di hakikat vehmine feda etmektir. Mücerret «ulvî» yi, kendi müşahhas «süflî» lerine kurban edenler; yani reformcular...

 

Dinin ulvî ve mücerret hakikatini meydana çıkarmak için savaşanlarsa, onun üstündeki asırların biriktirdiği kir, ve pas­ların temizleyicileri mânasına hakiki reformculardır ve sıfat­ları "yenileyici"dir. Uydurucu değil, yenileyici... Kıl kadar farkla biri küfür uçurumunun dibini, öbürü iman şahikasının zirvesini ihtar eden iki kutup...

AL
18.09.2009 02:35
#10

Ve NOKTA!!!

 

 

ARINMA NASIL OLUR?

 

 

İSLÂMI BULMAKLA OLUR, UYDURMAKLA DEĞİL!..

 

Bin yıl var ki, İslâm, ya müspet plânda dondurulmuş, ya­hut menfi plânda uydurulmuştur.

 

Yalnız şu üç hadisten tüten hikmeti benimseyebilmek doğru yolun dosdoğru çizgisini hiç bir noktada kırmadan sonsuzluğa kadar götürmek olurdu:

 

Bir günü bir gününe eş geçenin aldanmakta olduğu şu­uru... Ebedi yenilik ve tazelik ihtarı...

 

Allah'tan, eşyanın hakikatini olduğu gibi göstermesi dile­ği... Kâinat sırlarını inceleme memuriyeti...

 

Soğutma yerine ısındırma, zorlaştırma yerine kolaylaştır­ma, korkutma yerine müjdeleme, çirkinleştirme yerine gü­zelleştirme mükellefiyeti. Aşk, rahmet ve bedii (estetik) kıy­meti...

 

Ve bir ayet meali:

 

«-Ben kulumu halife olarak yarattım.»

 

İslâmı arındırmak böyle olur; ve ona hiçbir şey ekleme­den ve ondan hiçbir şey eksiltmeden iç ve dış sır ve hikmet­lerine nüfuz etmekle meydana gelir...

 

Bu da, bir kazıda gizli bir hazineyi meydana çıkarırcası­na basit bir iş gibi görünse de, hakikatte Peygamber rızasının yanı başında ve gelmiş ve gelecek fikir ve sistem hamleleri­nin topyekün üstünde bir yenileme, ebedi yeniyi bulma, gös­terme ve yerleştirme davranışı... Mutlak din ve hakikate öy­le bir kölelik her türlü istiklâl iddiasından uzaklık ki, sultan­lık ayarında...

 

Allah Resulünün kölesi olmayı en muhteşem sultanlık bilmek saadeti; ve sureta bu köleliği kabul edip de emirlerin kabuğunda kalmak felaketi...

 

Müspet ve menfi bu iki kutup tam muvazene çizgisi üze­rine getirilincedir ki, İslâm'ın arınma sırrı çözülmüş olacak; ve ilâhi nur, cehennemi bir trafik bunalımı arzeden şaşkın in­sanlığın tepesinde ışıldayacaktır.

 

Bu dâvanın şartları, müspet ve menfi, dost ve düşman ku­tupların tam bir tahlil ve terkibi halinde "İdeolocya Örgüsü", «Konferanslar» vesair eserlerimizde nakış nakış gösterilmiş­tir. Onların yeri de davayı sadece (dinamik) plânda ihtizaza getiren bu eser değildir.

 

Böyle bir arınma, kendisine ilâcını hazırladığı Batı'nın da en korktuğu şey olabilir. Bu korkunun içinde onu bekleyen­ler ve isteyenler de vardır...

 

Bakın şu sözlere:

 

Büyük mütefekkirlerden (Cardetr):

 

«-İslâm'da mevcut kuvvet... İşte Avrupa'nın korktuğu bu­dur!»

 

Ve hele (Lawrence Broson):

 

«»Asıl tehlike, İslam düzeninde, onun genişleme kabiliye­tinde, tesir gücünde, canlılığında gizlidir. Avrupa emperya­lizmi önünde yegâne duvar budur!»

 

Mütefekkir tarihçi (Toynbi):

 

«-İstikbal İslâm'ındır. Tecrübe edilmemiş bir o var!»

 

Ve (Göte), (Tomas Karlayl), (Bernar Şov) gibi büyükle­rin bilinen İslam saygıları...

 

Bütün sapık kollar bugüne dek İslâm'ı gücünden düşür­mek yolunu tuttu; fakat o gücünden düşmedi ve en yanlış tat­bikata rağmen, yer kabuğunun altındaki ateş gibi mücerret kuvvetini korudu... Bu toprağı sondalayacak ve deşecek olan kahramandır ki, işletici kuvvet olarak insanlığın ne bekledi­ğini gösterecek ve Allah ile Resulünün mukaddes isimlerini güneşle ay arası mahyalaştıracaktır.

 

Meşhur İngiliz edip ve mütefekkiri (Bernar Şov)un şu satırları, bugün İslâmiyeti üzerlerinde bir kabuk gibi taşıyan zavallılara, yahut da onlara bakıp İslâmiyeti aynı seviyede sananlara ibret dersi olsun:

 

«-Büyük hayatiyetinden ötürü, ben (M......d) in dinine en

 

derin saygıyı duydum. Benim gözümde o, her türlü zaman ve mekâna uygunluğu, hayat değişikliklerine hâkimiyeti ve son derece nazik bükülüşleriyle, âlemin biricik dinidir.»

 

Ve Prof. (Desmond Steward):

 

«-İslâmiyet medeniyetin beşiğidir.»

 

(Düşünün ki, bu haberi 17 Ağustos 1977 tarihli «Günay­dın» gazetesi veriyor.)

 

Korkarım ki, İslâm, bizden oraya gideceği yerde, moda eşyası gibi, oradan bize gelmesin!..

 

Gelsin de nereden gelirse gelsin!.

 

Gelsin de malım, isterse satışı hırsızının eliyle olsun...

 

Tek, malım gelsin!..

CI
18.09.2009 02:44
#11

Benim, okuduğunuz incelemeyi cem etmem, yaklaşık bir haftayı aldı. sadece temyize çekilmesi, dört saat kadar sürdü... Tabii, yazılış esnasındak emeğe, tefekkür mühletine değinmiyorum bile... Ama ki, Ali nfk üstadımın okuması, düşünmesi, ispat levhalarını şöyle bir tetkik etmesi, 10 dakika kadar bile sürmedi. yazıyı ekleyişimden yarım saat sonra cevap verdi. Oysa bu süre, değil incelemeyi hakkıyla okumaya, üzerinde düşünmeye, fikir planında bir göz kırpışa bile yetmez. Kuzum, şöyle bir göz atıp intihal hamallığında bulunacağına kendi fikirlerini ifade et. Nasıl k okuduğun, daha doğrusu üzernde haylazlıkla sıçradığın yazı, bir kafanın mahsulüdür. İzah ve ispat levhaları önünde, onlar üzerinden yürümen şart... Yoksa nazar-ı dikkate alınmayı haketmezsin.

 

Hamiş: O eklediğin yazıları da, yazıların geçtiği eserleri de senden çok daha evvel okumuşum, azizim. Avukatlığını yaptığım tek müessese de (hak)tır. Bana kendinle gel, kendi fikrinle gel. oku, yazdıklarımı tahlil et. Gerekirse reddiyeni yaz. Virgülün bile kendinin olsun, noktan bile şahsiyetine ait olsun. Heyecanını tefekküre ram et, fikir tansiyonuna mukayyet ol. Ben, Necip Fazıl'a hürmette ve ona olan hayranlıkta, dünya üzerinde ikinci kişi olmaya ble razı olmam. Ama ki, onun da yanılma payının olacağını kabul ederim. Bu yanılma, kendisinin de beşer olduğunun ispatıdır. Ne o, yoksa sen beşer olmadığını mı iddia ediyorsun?

SE
18.09.2009 02:52
#12

boşa emek sarfetmişsin.ali nfk da değdiğinden fazla dikkat etmiş.evet bizim mesele hakkındaki hükmümüz önceden bellidir.birtakım hesap numaraları peşinde koşmayız.

 

ikinci olarak intihal demek için ali nfk nın o sözlerin kendisine ait olduğunu iddia etmesi şarttır.eğer ortada böyle bir iddia yoksa intihal kelimesini kullanamazsın.

 

benim cevabıma gelince:

herifin masonluğunu bile savunuyorsan hiçbir uğraşımız senin hhakikati görmeni sağlayamaz.adamın masonluğunu savunmak için bir roman yazmışsın ama ayrılış daha doğrusu atılış nedeninin "hiçbir inanca sahip olmama" olarak belirlendiğinden bahsetmemişsin.

 

 

bide bir mektubu var bi ara bilgisayara aktarıp paylaşayım.bakalım ona nasıl bir kılıf uyduracaksın

AL
18.09.2009 05:04
#13
Benim, okuduğunuz incelemeyi cem etmem, yaklaşık bir haftayı aldı. sadece temyize çekilmesi, dört saat kadar sürdü... Tabii, yazılış esnasındak emeğe, tefekkür mühletine değinmiyorum bile... Ama ki, Ali nfk üstadımın okuması, düşünmesi, ispat levhalarını şöyle bir tetkik etmesi, 10 dakika kadar bile sürmedi. yazıyı ekleyişimden yarım saat sonra cevap verdi. Oysa bu süre, değil incelemeyi hakkıyla okumaya, üzerinde düşünmeye, fikir planında bir göz kırpışa bile yetmez. Kuzum, şöyle bir göz atıp intihal hamallığında bulunacağına kendi fikirlerini ifade et. Nasıl k okuduğun, daha doğrusu üzernde haylazlıkla sıçradığın yazı, bir kafanın mahsulüdür. İzah ve ispat levhaları önünde, onlar üzerinden yürümen şart... Yoksa nazar-ı dikkate alınmayı haketmezsin.

 

Hamiş: O eklediğin yazıları da, yazıların geçtiği eserleri de senden çok daha evvel okumuşum, azizim. Avukatlığını yaptığım tek müessese de (hak)tır. Bana kendinle gel, kendi fikrinle gel. oku, yazdıklarımı tahlil et. Gerekirse reddiyeni yaz. Virgülün bile kendinin olsun, noktan bile şahsiyetine ait olsun. Heyecanını tefekküre ram et, fikir tansiyonuna mukayyet ol. Ben, Necip Fazıl'a hürmette ve ona olan hayranlıkta, dünya üzerinde ikinci kişi olmaya ble razı olmam. Ama ki, onun da yanılma payının olacağını kabul ederim. Bu yanılma, kendisinin de beşer olduğunun ispatıdır. Ne o, yoksa sen beşer olmadığını mı iddia ediyorsun?

 

Hahahaha ilahi cihad efendiii :D

 

Birincisi sen hangi sıfatlara soyunuyorsun böyle yalacı şey :)

 

İkincisi sana ve üstadlarına ayrıca eğileceğimi -boşa da olsa- vakit harcayacağımı hemmen belirttim. Laf olsuun torba dolsun. Birşeyler yazayım da boş durmayayım demişsin. Hayranlık falan... :) Hayranlığını kargalar yese suratına kusar.

 

Ben yalnızca ve yalnızca Büyük Doğu İdeolocyasının bu işe nasıl baktığını hatırlatmak, onu senin adi yazılarının yanında bulundurup ifşa etmek ve Büyük Doğu yolunda olduğunu iddia eden senin yalancılığını ortaya koymak istedim. Allahın izniyle bu meseleyi derinden ele alacağım, senin gibi birkaç tipe öyle arada bulunsun diye derleyip toparlayacağım bir yazım olacak. Alet edevat tam... :)

 

Gel gör seni cemo neyledi diyeyim :)

Neylediyse fena eylemiş ama...

CI
18.09.2009 14:58
#14
Hahahaha ilahi cihad efendiii :D

 

Birincisi sen hangi sıfatlara soyunuyorsun böyle yalacı şey :)

 

İkincisi sana ve üstadlarına ayrıca eğileceğimi -boşa da olsa- vakit harcayacağımı hemmen belirttim. Laf olsuun torba dolsun. Birşeyler yazayım da boş durmayayım demişsin. Hayranlık falan... :) Hayranlığını kargalar yese suratına kusar.

 

Ben yalnızca ve yalnızca Büyük Doğu İdeolocyasının bu işe nasıl baktığını hatırlatmak, onu senin adi yazılarının yanında bulundurup ifşa etmek ve Büyük Doğu yolunda olduğunu iddia eden senin yalancılığını ortaya koymak istedim. Allahın izniyle bu meseleyi derinden ele alacağım, senin gibi birkaç tipe öyle arada bulunsun diye derleyip toparlayacağım bir yazım olacak. Alet edevat tam... :)

 

Gel gör seni cemo neyledi diyeyim :)

Neylediyse fena eylemiş ama...

 

Sen niçin var gücünle meseleyi ispat, izah ve ilim temellerinden alıyor, mahalle kavgalarına denk bir hale sokuyor, senin cevabını fikir salonunun fikir masasında bekleyen birine, gülüşlerinle, lakayt tavırlarınla, edit tasvibe yanaşayacakları bir ahval üzerinde mukabelede bulunuyorsun. Üstelik sümüklü mahalle çocuklarının bile cevaba müstehak görmeyecekleri bir şekilde zırvalıyor, benden bunlara cevap vermemi bekliyorsun. efendi, tekrar söylüyorum. sen ki sadece okunması bir saati alacak bir yazıya on dakika içinde vakıf oldun, o zaman buna müsavi olarak, aynı hızda ve aynı keyfiyette, reddiyeni bekliyorum, tabii hüccetleriyle. O zaman senin gerçekten fikre değer verdiğini, fikir namusu taşıdığına şehadet edebilirim.

 

Tekrar söylüyorum, git üstüne bir çeki düzen ver, fikre fikirle karşılık ver. Büyük Doğu adına senden utanç duyaya başlıyorum. O fikir tarlasından bu necaset hasıl olmaz. Fikir, fikir fikir derken ne anlıyorsun sen? Git Bosna'ya mı yerleşiyorsun, eline kalemi mi alıyorsun, kitapları mı karıştırıyorsun, notlar mı alıyorsun, ne yapıyorsan yap, izinden yürüdüğünü iddia ettiğin fikir mihrakına yakışır bir halde gel. Ne günlere kaldı Büyük Doğu, fikri koca karı usulüyle, çingene karı ağzıyla, kaba softa diyalektiğiyle temsil olunacak!

 

Sen, düşünceyi bir vasıta olmaktan çıkarmış, bir nihayet, bir hudut, bir gaye hüviyetine sokmuşsun. O yüzden bağnazlık yapıyorsun. Bu şekilde haklı olman bile bir şey ifade etmez. Bu bağnazlık ki, senin için Büyük Doğu'yu bir noter hüviyetine sokuyor, Üstadı da bir fotokopi makinesi hükmüne geçiriyor. Sen bir fotokopi çıktısısın, bir orijinalliğiin yok. Git kendine has bir şeyler getir, o vakte dek bekliyorum.

NF
18.09.2009 16:41
#15

Selamlar,

 

Bu meselenin haddinden fazla uzadığını düşünüyorum. Herkes üslubuna çeki-düzen vermezse bir süre bu konunun sitemizde gündeme gelmesini yasaklamak durumunda kalacağız. Zira inatla bu meselenin üzerinde duruldukça, hassasiyet sahipleri üsluplarının dengesini de kaybederek cevap vermek durumunda kalıyor ve ortada ne fikir, ne kanaat, ne de neticeye vardırıcı herhangi bir saike tesadüf edilebiliyor. Kusura bakılmasın, fakat karşımızda nahoş bir hal varsa mesuliyeti tam ortadan, yahut tam ortaya yakın bir noktadan kesip dağıtmak mecburiyetindeyiz.

 

Şahsi fikir olarak yalnızca işin zaman zaman bizi de uzaktan ilgilendiren bir vechesine yönelik cevap vermek durumundayım, meselenin aslına inmek istemiyorum: Bir insanın yaptığı iktibaslarla fikrini beyan etmesi zatıyla yanllış bir hareket değildir. Bir kısım iddialar daha önceden farklı kimseler tarafından isabetle ifade veya tespit edilmişse, bu görüşler birtakım süzgeçlerden dikkatlice geçirildikten sonra kabul edildiğinde, elde edilen verimlerin aynıyla yahut kendi üretiminizle kullanılmasında hiçbir sakınca yoktur. Dolayısıyla ne Cihat yalnızca başka kimselere ait görüşleri derleyişinden, ne de Ali NFK sadece yapmış olduğu iktibastan dolayı tenkit edilebilir. Kamil olduğuna kanaat getirilmiş ve bir tenkidin ardından zihnen teslim olunmuş bir yazının kimyasına müdahale etmek veya aynı düşünceleri, sadece kendi şahsına mâl edebilmek için yeniden yazmak marifet değildir.

 

Cihat ve Ali NFK kullanıcı isimli üyelerimiz 1 uyarı puanı almıştır. Bu konuları malesef daha daralmış bir müsamaha ile izlemek durumundayız.

 

Saygı ve selamlarımla

ZA
18.09.2009 16:56
#16

''Kabirlerinizden başınızı kaldırıp da ardınızdan gelen evlatlarınızın sizin dininizde olduklarını iddia ettikleri halde yolunuzdan ayrılanların haline bakıyor musunuz?'' Afgani demiş, anladığım kadarıyla...

Peki Afgani bunu kimler için söylemiş? Hani bana mezhep imamları için söyledi gibi geliyor da... Yok, eğer din yobazları için söyledi dersen, Afgani'nin mezhepler hakkındaki fikri malumumuzdur. Bu durumda yaboz Afgani oluyor.

Şimdi İslam asr-ı saadet dönminde en parlak dönemindeydi. 19.yy'da ise İslam aleminin gerilemesi de doğru. E ama, Afgani ve senin bu mevzuu hakkındaki fikirlerin işte şu tespitten sonra yön değiştiriyor ve müthiş bir çelikiye düşüyor. Ben bunca zamandır fikir okurum, bir yazıda bu kadar çelişkiyi hiçbir yerde görmedim ve senin adına da üzüldüm.

 

Ah canım, bir de şöyle demişsin:''2-Bu amaca bağlı olarak, Müslümanlar arasındaki ihtilafları, siyasi çekişmeleri dindirmek. (Mezhep) planındaki farklılıkları, (en azından Batı tecavüzlerine müşterek mukavemet için) bir tefrika unsuru yapmaktan çıkarmak, Batı'nın bunu kullanmasına mani olmak'' Afgani'nin gayelerinden biri bu imiş. Yahu kardeşim, peki bu gaye nasıl yerine gelecek? Mezhepler arasında hiçbir farklılık yoktur. Ayrılık sadece bazı uygulamalarda vardır ve bu da asıl gayeye etki etmez. Yani ne bileyim, işte namaz 4 mezhepte de 5 vakittir mesela... Ama uygulamasında bu temel sabit kaldıktan sonra tali alanlarda ufak ayrılıklar var. Bu dör mezhep arasında hiçbir şekilde tefrika olmadı ki, bunları tefrikadan uzak tutalım. Ah kardeşim, Afgani ve bu gibi şahıslar yazdıklarıyla, fikirleriyle müslümanların arasına tefrikayı soktular ve aldananlara yazık ettiler. Ama bu dört hak mezhebe hiçbir şey olmadı. Bana bir örnek göster, tefrikanın sebebleri arasında mezheplerde var diye? Uğraşma gösteremessin... Yahu sen katilden çare arıyorsun gibi geliyor bana. İstersen bir de itikat konularında dinle Afgani'yi. Dinle de gör kendindeki çelişkiyi...

 

Yahu senin yazını da okuyan var ya, Afgani'yi iyi bir Tassavvuf ilmine vakıf ve üstelik tarikat ilminin inceliklerini bilen biri sanacak. Ah kardeşim, öyle mi, değil mi? Afgani sorunu görmüş ve biricik kurtuluş yolunun tassavvuf ilmine bağlanmak olduğunu mu söylemiş? Hadi bir, evet böyle demiş de, böyle de de göreyim seni...

 

''19.yy.daki İslam âlemine baktığımızda, o makama; yani Kuran’i hakikatler ve sünneti seniyyeye müsavi yaşayışın hakkıyla olmadığını, fikir ve ahlak sahalarında o iki kaynaktan yeterince ve sıhhatlice beslenilmediğini görüyoruz. Tasavvufun ilimleştiği zaman, fertteki bozukluğu ve rahatsızlığı cemiyet içinde eritiyordu, gideriyordu.''

Yahu hale anlamadın mı? Bu adamlar iki ana kaynağı billur bir hale getirecez diye, işi daha berbat yaptılar. Ben ne diyeyim, yahu bu adam tassavvufu sevmez ve hatta onu eleştirir, kaldı ki bir de Afgani'yi temize çıkarırken tassavvufun ilmileşmesinin güzel neticelerinden bahsediyorsun. Hayret ki ne hayret...

AL
18.09.2009 18:31
#17

Bana bak eşşek kılı, senin gırtlağını alırım! İnternet cengaveri seni...

Senin gibi bir fikir edit, edit dediklerini ne diye ciddiye alayım. Aynı cinsten sapıkların avukatlığına soyunmuş Üstadıma iftira suçu atan bir dönmeye ne dememi bekliyorsun?..

Sen kendini dönekliğin, yalancılığın ve sapıklığınla kanıtladın. Senin gibi aşşağılık bir tip olacağıma yemin ederim en adi bir işportacı, cahilliğe mahkum olmuş bir pazarcı olmayı yeğlerim.

Sen et peşinde koşan kubur faresisin ki kim bilir karşına kaç et daha çıkar.

Yarın seni başka fikirlerle görürsem şaşırmam!..

Sana çok tahammül ediliyor. Bunu sen istiyorsun fikir payı bakımından...

Halbuki senin eline ipi vermek lazım...

AL
18.09.2009 19:08
#18

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri buyuruyor ki:

Abduh, İslam âlimlerinin büyüklüğünü anlayamamış, İslam düşmanlarına satılmış, sonunda mason olarak İslamiyeti içerden yıkan azılı mülhidlerden olmuştur.

 

Bunu da cihadın sahtekarlık vesikası olarak arada saklayın. Herhalde 14. asrın müceddidine 'yanılma payı' biçmez!..

CI
18.09.2009 22:45
#19

Hayâsızlığın, ahmaklığın, terbiyesizliğin, yobazlığın ve bağnazlığın şahsında abideleşmiş hali olan Ali nfk’ya söylüyorum, senin ifade ettiklerinin nazarımda bir it uluması kadar bile ehemmiyeti yoktur. Söyle bakalım, Abdulhakim Arvasi, bunları nerede söylemiş, hangi eserinde, kimin şahitliğinde söylemiş? Kaynak ver bana? Sen İslam büyüklerini, İslam için hizmet etmiş olan insanları, o dar, hacimsiz, korkak, pısırık, örümcek ağıyla dolu zihninde kirletiyorsun. Senin şuurun rutubet kokuyor, hüccet getiremiyorsun, hiçbir şeyi izah edemiyorsun, bu açıklarını da sataşmakla, küfretmekle kapatıyorsun.

 

Asıl dönme, sapık ve yalancı sensin ki, daha mahiyetini bilmediğin bir mesele üzerinde hoyratça atıp tutuyorsun. Sen beni yarın başka fikirlerle görürsen şaşırma tabi… Düşünce dünyası senin o dar beyninin, kısıtlı şuurunun idrak edemeyeceği keyfiyettedir. Yalnız, getireceğim fikirlere gene aynı aşağılık mukavemetleri göstereceğini biliyorum.

 

 

Zalim’e cevaben… Keşke bu düşünce sokağının kanalizasyonluğunu üzerinde toplamış çeyrek şahsiyetlerle uğraşmak yerine, meramını senin gibi (insani) çizgiden sapmayanlarla mukabele edebilseydim. O zaman, pislik temizliğinden, cadde imarına fırsatımız olurdu.

 

Efendim, dört hak mezhep, esasında tektir. Ehlisünnet itikadında birleşiyorlar. Daha öncesinde, İmam Maturidi ve İmam Eşari ile iki kola ayrılıyor, bu hak kollardan, diğer hak mezhepler de hâsıl oluyor, ihtiyaca binaen… Yalnız, Efgani ve Abduh’un tefrika unsuru olmasından çekindikleri mezhepler, esasında tümü Bir olan bu mezhep şubeleri değildir. Örneğin, şiadır, incelemenin bir yerinde ifade ettiğim, Cebriyedir, Hurufiliktir. Ayrılığını amelden ve teferruattan değil, doğrudan doğruya itiikatten olan mezheplerdir. Ehlisünnet kaynaklı dört hak mezhebimiz, itikadi değil, fıkhi ve ameli mezheplerdir. Efgani ise, kendisi de Hanefi mezhebine mensup olmakla birlikte, itikatta ehlisünnet dışında kalan, ayrılık noktasını fıkıh ve usulden değil, kaynaktan, yani itikattan alan mezheplerdir. Kendisi bu faaliyetlerini, İran ile Afganistan’ı İngiliz tehdidine karşı birleştirmek, siyasi planda bir ittifak kurmak için yapmıştır.

 

Efgani’nin bu mesele üzerinde durmasının sebebini anlamak istiyorsanız, on dakikanızı, Irak’ın şu anki vaziyetine ayırın. Orada, Şii ve Sünni mezheplerine mensup Müslümanların birbirileri içindeki düşmanlıklarını düşünün. Biri çıkıp, şia ve benzeri ehlisünnet dışı mezheplerin mahiyetlerini söz konusu yaparak, onları ıslaha kalkışsa, böylelikle mezhep taassubundan kurtardığı Müslümanları yeniden ehlsünnet itikadında birleştirmeye kalksa, ona da mı küfredecek, sapık diyecek, dinden aforoz edeceksiniz?

 

Efgani, şunları yazıyor;

 

İslam’ın doğuşundan sonra Müslümanlar yükseldikleri yere ulaştıktan, savaş alanında her türlü üstünlüğe sahip olup bütün askeri alanlarda zaferler kazandıktan, hatta savaş, kahramanlık ve fetihlerde bütün milletleri geçtikten sonra, aralarında din kisvesine bürünen birtakım kimseler çıktı. Bunlar ortaya bidatler çıkardıları İslam’ın esaslarını birtakım yabancı şeyler karıştırdılar. Böylece Müslümanlar arasına cebr anlayışı yayıldı, delerek yerleşecek biçimde zihinlere girdi ve amelden alıkoyacak kadar nefislerin dizginlerini elinle geçirdi. Bütün bunlar, hicri üçüncü ve dördüncü asırda zındıkların kattıklarından, alemdeki gerçekleri inkar eden ve onarın hakikat olmayıp hayallerden ibaret sayan safsatacıların uydurduklarından, Hz. Peygamber (s.av.)’e nispet ederek hadis uyduranların, kitaplara karıştırdıkları öldürücü zehirlerle dolu uydurma rivayetlerden ayrıdır. Bunlardan akılda kalanlar himmetleri zayıflatmakta ve iradeleri öldürmektedir. Hak ehlinin tahkik etmesi ve bütün bunlardan hak ile batıl olanı göstermeye çalışması, özellikle eğitimde eksiklik ve dinin gerçek temellerine ve sağlam esaslarına halkın vakıf kılınmasında yetersizlik baş gösterdikten sonra, toplumda kötü etkilerini giderememiştir. Selef zamanında dinin sahih ve sağlam bir metotla araştırılıp öğrenilmesi küçük bir zümre arasında ve belirli çevrelerle sınırlı kalmamıştır. Fakat gün geçtikçe işler ters gitmiştir. Herhalde duraklamanın sebebi ve gerilemenin etkeni bu olsa gerektir. Bu gün yüce Allah’tan şifa vermesini istediğimiz ve sıkıntısını çektiğimiz hastalık budur .

 

 

 

Mezhep hususunda da şunları kaydediyor;

 

“Kesin olarak inanıyorum k, Ebu Hanfe, Malik, Şafii ve Ahmed bin Hanbel’in ecelleri vefa edip bugüne kadar yaşasalardı, bugün gayretle içtihad ederek Kur’an ve sahih sünnetten her mesele için hüküm çıkarırlardı. Derinleşmeleri ve kavrayışları arttıkça da anlama ve araştırmaları artmış olurdu.

 

Evet, ümmetin imam ve alimlerinden oluşan o seçkin insanlar içtihat ederek, eşsiz hizmetlerde bulunmuşlardır. Ümmet için yaptıkları bu hizmetlerden dolayı Allah onlara sonsuz ecirler versin. Bununla beraber onların Kur'an'ın bütün sırlarını ihata ettiklerine yahut kitaplarında bütün sırlarını tedvin ettiklerine inanmamız caiz değildir. Gerçek şu ki, onlardan bize ulaşan ilimler, içtihat ve araştırmalar, Kuran'ı Kerim'in ve sahih sünnetin içerdiği ilimlere oranla denizden bir damla yahut zamandan bir saniye gibidir.)

 

İçtihat kapısının kapanması da ne demektir? İçtihat kapısı hangi nalsa kapatılmıştır? Hangi imam “benden sonra dinin anlamak için kişinin içtihat etmesi, Kur’an ve sahih sünnetin hidayetiyle yolunu bulması, Kur’an ve sünnet anlayışını geliştirmek ve geliştirmek için çalışıp çabalaması, çağdaş bilimlere, zamanın ihtiyaç ve hükümlerine uygun düşecek eyleri nassın özüne aykırı düşmeden kıyas ortaya çıkarması caz olmaz1 demiştir?”

 

 

 

 

Gördüğünüz gibi Efgan’nin uğraştığı mezhepler, ehlisünnet çzgisindeki hak mezhepler değildir. Ayrılık noktasını itikatten alan, bidat ve hurafeler içinde yalpalayan mezheplerdir. Efgani, bu mezheplere mensup Müslümanları, mezhep taassubundan arındırmaya çalışıyor.

 

 

 

Şimdi, Efgani hakkında yazılan kitaplardan ilki, bir İranlı’nın yazdığı ‘vesikalar’ adlı kitaptır. Bu kitabın yazılış amacı, İran İslam devrimini kötülemek, onun hakkında şüpheler oluşturmak, halkın devrime olan itimadını kaybettirmektir. Efgani’yi ümmetin gözünden iftira atmak suretiyle düşürmek isteyen bir diğer kalem, Luis Avad adında bir haçlı uşağıdır. Bir diğer ise, Nikki Keddie adlı bir gizli misyonerdir. Biz bunlara mı inanacağız, yoksa Mehmet Akif’e mi? Bunlara mı itimat edeceğiz, yoksa ona mı? Haydi, insanları dinden aforoz etme memurları, Akif’e de sapık diyin, onu da ehlisünnet düşmanı olarak takdim edin? Sizi bundan alıkoyan nedir? Tabii ki Akif’i tanıyışınız, safahatı okuyuşunuz. Peki, aracıları silerek, Cemaleddin Efgani’yi veya Muhammed Abduh’u tanıyor musunuz? Şu ana kadar, fikirlerinizi teyit etmek namına da olsa, onları doğrudan doğruya okudunuz mu? Şu an (Bir) yayıncılıktan çıkmış olan (Urvet’ül Vuska)nın kendisini okudunuz, bir göz attınız mı?

 

 

Gerçek şu ki, Abdulhakim Arvasi, İbni Teymiyye’ye sapık diyor, sizler de bunu alıyor, bir şekilde efgani ile ilişkilendiriyor, sonra aynı ithamdan ona da pay çıkarıyorsunuz. Ama Teymiyye ile Efgani arasındaki bağ nerde, nasıl, ben görmedim. Varsa söyleyin, ben de bileyim.

AL
18.09.2009 23:22
#20

İnanılamayacak kadar büyük bir taş kafalılık... Vehimlere dalmış kahramanlar yaratıyor, düşmanlar planlıyor, savaşıyorsun. Ne pislik yersen ye de bunu Üstad'ın fikri çatısı altında yapma. İslamın temel meseleleri üzerinde hangi fikir? Senin gibi adi sapıkların başvurdukları filozofya; fikre özgürlük! Abdülhamid Han hazretleri fikir babalarını zapt altına alınca aynı korkakça haykırışı yapmışlardı. Şu laflara bakalım:

 

İran İslam devrimini kötülemek, onun hakkında şüpheler oluşturmak

Nikki Keddie misyoner, Luis Avad haçlı uşağı...

Biz bunlara mı inanacağız, yoksa Mehmet Akif?e mi?

Haydi, insanları dinden aforoz etme memurları, Akif?e de sapık diyin, onu da ehlisünnet düşmanı olarak takdim edin?

Cemaleddin Efgani?yi veya Muhammed Abduh?u tanıyor musunuz?

 

Tam bir demogocya...

 

Sorularının tüm cevaplarını Üstad vermiştir zaten. Ayrıca Ahmed Davudoğlu Hoca'nın Din Tahripçileri kitabı...

 

Gelelim şu bana sorduğun vesikaya... Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin icazetli öğrencisi Hüsyin Hilmi Efendi... (Faydalı Bilgiler) Lafı geveliyorsun halbuki bal gibi biliyorsun, Üstada bu duruşu veren Büyük Veli... Neden vesika getirmekle uğraşalım? Kime?.. Taş kafalı anlamaza mı? Getireceğiz inşallah humeyni kaçkını...

 

Hakikat şu ki sen, tam da Üstadın belirttiği reformacı tipisin ve yalnızca Üstad'dan yediğin yumruklardan susmak yerine yüzsüzleşip görmemezlikten geliyorsun.

 

Bu konuda oradan buradan otlanıp eklediğin yazılara kendi imzanı atıyor, fikirle gel diyorsun. Komik... Hangi fikir? Ben hiç çekinmeden söyliyebilirim ki adı sapıklar yerine Büyük Doğu fikriyatına tabiyim. O ne derse o! Bu teslimiyet kamilliğine inandığım dünya çapındaki bir mütefekkiredir. Ve belime bağladığım bu ip BD çivisine bağlıdır!.. Yobazlık mı eyvallah. Yaşasın yobazlık...

 

Senin adi yazılarını nereden tutsam, nereden başlasam... Yorulmaya değmez de görüyorum ki sapıklığın hududu yok... Senin gibi tiplere haddini bildirmek adına Ehl-i Sünnet kaynaklarından derleyeceğim ve yayınlayacağım. Hoş dedik ya yukarıda var zaten: Üstad... Ayrıca görülüyor ki önüne sunulan her vesikaya 'iftira' deyip geçiyorsun.

 

Çok uzattık. Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorsun. Hakiki iman gençliğinin mensupları senin bu çığırtkanlığın karşısında ağzını kapayıp kusmamaya çalışıyor.

 

Artık tescillisin cihad efendi! Tescilli *****...

 

Son olarak, yönetime:

Nice adi sapıklarla yüzyüze geldik. Birçoğu hadlerini aştı, cevaplarını aldı sustu. Ancak hiçbiri cihad kadar hududu aşıp burada bulunma sebebimize müfteri demedi! Yalnızca bu yüzden bir refleks halinde had bildirilmesi gerekirdi...

 

Selametle...

SE
18.09.2009 23:36
#21
Söyle bakalım, Abdulhakim Arvasi, bunları nerede söylemiş, hangi eserinde, kimin şahitliğinde söylemiş?

 

burda zerre kadar saygı ibaresi yok.çünkü saygı duymuyorsun.çünkü ali nfknın doğru söylediğini biliyor ve o doğru söylediğini kanıtlayınca esseyyid abdulhakim arvasi hazretlerini de karalayabilmek istiyorsun.şimdi tüm tartışmaları hakaretleri bırakta tek şunu söyle bana.büyük velinin efganiye kafir dediğini kanıtlarsam bu sapığı savunmaktan vazgeçecekmisin geçmeyecekmisin.

 

vazgeçmeyeceksen(kaldıysa artık) şerefinle gitmeyi bilecekmisin

CI
19.09.2009 00:16
#22

Sen şuur bulandırma mesaini bırak da, şu vesikaları getir. Yalnız ben nasıl efgani’nin kendi fikirlerini, kendi kaleminden gösterdiysem, sen de öyle getir. Rivayetin rivayetinin rivayeti şeklindeki tekerlemelere ehemmiyet vermem.

 

 

Ahmed Davudoğlu’nun Din Tahripçileri adlı kitabını da okudum. İtibara alınacak bir eser değil. Tıpkı yukarda ifade ettiğim, (rivayetin rivayetinin rivayetini) ispat levhası olarak almış. Mesela, kitabın Efgani’ye tahsis ettiği kısmında, Efgani’nin Renan’la münazarasını, Cemil Meriç’in kalemine ayırmış. Cemil Meriç, acaba nerden faydalanmış, hangi kaynaktan emmiş o münazarayı? Bir oryantalistin kaleminden… Peki, Efgani’nin kendisine söz hakkı tanımış mı? Hayır… Bir idam mahkumuna bile asgari ölçüde söz hakkı tanınır. Efgani’nin Renan’a verdiği cevapları incelemeye dahil edecektim, hatta bir yerde mimledim ama unuttum. İnşallah, onu da ekleyeceğim.

 

 

Sen kimsin, hangi ehliyetle insanları belli yaftalarla tescilliyorsun. Skolastik kafa… Sana vakit harcadığıma inanamıyorum. Aynen sana da, serdengeçtik efendi. Önce kendi içinde bir şeref muhasebesine giriş, bu muhasebeden zararsız çık, sonra insanlar hakkında fikir yürüt.

IB
19.09.2009 00:27
#23

Yeter artık be kibir heykelleri.. sitenin tadını ve rahatını kaçırmak üzereseniz. Özelden devam edin birbirinizi karalamaya

HA
19.09.2009 00:38
#24

ya cihatın ballandıra ballandıra anlatmaya çalıştığı, saatlerce .... üşenmeden sıkılmadan kendince bilgiler topladığı , aklamaya çalıştığı bu adi bu adamların ehli sünnet itikadına aykırı görüşleri olduğunu ve dolayısiyle, herbirinin birer sapık olduklarını birçoğumuz biliyoruz. ve bunda hemfikiriz! şimdi hal böyleyken,

 

cihat biladerim sen neyin mücadelesini ne adına ve kim için veriyorsun??? bunları söylermisin

hangi bayrağa selam verdiğin belli değilki bilader senin! sap saman karmakarışık ama ısrarla mücadele ediyosun, boşa çalışıyosun. nafile çabalıyorsun...... bu adam sandıklarını elhamdulillah bizler biliyoruz. senin çizgin ehli sünnetin dışına çıkıyor . eniyisi dikkatli olmandır. beb burda hiçbir arkdaşımın bu saydığın adamlara pirim verceğini sanmıyorum! a cihat ugrasmış aa ne güzelde yazmış . aa bu adamlar öle değilmiş v.s bu modda kimse olmaz Allahın izniyle .

sana daha fazla bişey izahata lüzüm görmüyorum. arif olan anlar çünkü biliyorum.

daha fazla kendini yormamanı tavsiye ediyorum. Allah için anlatacağımız okadar Büyüklerimiz varken bu çapulcularla uğraşma-yalım

SE
19.09.2009 00:40
#25

aynı şeye devam.

hala soruma cevap vermedin.

 

rivayetin rivayeti meselesine gelince doğru kişilerden rivayet yerine göre gözle görülmüşden daha güvenilir olur.rivayetlerin rivayetleri diyerek bizi ezmeye çalıştın ama kaldıramayacağın bir söz etmiş oldun.

 

çünkü hadislerde rivayetler yoluyla gelmektedir.mühim olan rivayet olup olmaması değil kimin rivayeti olduğudur.ve biz kimin rivayetine değer vereceğimizi çok şükür senden iyi biliriz.

 

ve senin burda yazdığın efganinin tüm sözleri ve onun hakkında söylendiğini söylediğin sözler, hatta kendi sözlerin bile okuyan kişi için rivayet hükmündedir.sizin rivayetinize inanmaktansa hakikat yoluna baş koymuş,bu yolda üniverste hayatından çok hapis yatmış üstadımın rivayetine inanmayı tercih ederim.

 

e artık lafı kıvırmayı bıraksan da soruma cevap versen diyorum.ama nerdee?senin sorumu görmezden gelmen dağlar kadar edelil getirsek te senin için hiçbirşey ifade etmeyeceği anlamına geliyor.niye uğraşalım.yine aynı şeyi yapmakta devam edeceksin.

ZA
19.09.2009 00:41
#26

Evet, diyorsun ki, Afgani’nin söylediği tefrika hak mezhepler arasında değildi ve bilakis Afgani Hanefi idi. ‘’Efendim, dört hak mezhep, esasında tektir. Ehlisünnet itikadında birleşiyorlar. Daha öncesinde, İmam Maturidi ve İmam Eşari ile iki kola ayrılıyor, bu hak kollardan, diğer hak mezhepler de hâsıl oluyor, ihtiyaca binaen…’’ Ancak burada açık bir hatan var gibi geliyor bana… Şöyle ki, İtikat imamları senin dediğin gibi, hak mezheplerden önce meydana çıkmıyor. Tam dersine ilk önce dört hak mezhep, daha sonraki asırda da itikat imamları çıkıyor.

 

 

Afgani’nin İstanbul’a gelmesinde kimlerin önayak olduklarını burada da yazmanı isterim kardeşim. O zaman Afgani’nin de ne olduğu meydana çıkar…

 

Afgani Hanefi imiş. Teymiyye de Hanbeli olduğunu söylermiş. Halbuki bunların pek çok sözleri ortada ve üstelik içtihat kapısının açık olduğunu söyleyip, ne sabık fikirler saçıyorlar, e bu da ortada… Bu arada içtihad kapısı elbette açık. Asma hangi şartlarda. Unutmayalım ki, hak mezhep hocaları bilgiyi kaynağından yani sahabe ve onları görenlerden aldılar. Afgani içtihad yaparsa vay halimize.

 

Afgani’nin mezarını kim yaptırdı mesela. Buda önemli…

 

Son olarak da, tasavvuf ile Afgani arasındaki ilişkiyi hala öğrenemedim.

CI
19.09.2009 00:45
#27

Hangi birinizle uğraşayım. Benim derdim, rivayetin rivayetinin rivayeti olarak ifade edilenlerin kaynağı. Siz, tutup oryantalistlerin, gizli misyonerlerin fikirlerini temel alırsanız, ve bende o kaynağın sahibinin kendi ifadelerini yazarsam, kiminki daha dikkate şayan olur. Hiç düşündün mü, Nikkie Keddie nçin Efgani'ni hakkındda kitap yazsın?

 

Sorun, sanırım Abdulhakim Arvasi hz.'lerine dayandıracağın ispat mevzuuydu... Ben tamam dedim yukarda, getir okuyalım hele. Sorun bundan başka bir şey ise tekrarlamanı rica ediyorum.

CI
19.09.2009 01:00
#28
Evet, diyorsun ki, Afgani’nin söylediği tefrika hak mezhepler arasında değildi ve bilakis Afgani Hanefi idi. ‘’Efendim, dört hak mezhep, esasında tektir. Ehlisünnet itikadında birleşiyorlar. Daha öncesinde, İmam Maturidi ve İmam Eşari ile iki kola ayrılıyor, bu hak kollardan, diğer hak mezhepler de hâsıl oluyor, ihtiyaca binaen…’’ Ancak burada açık bir hatan var gibi geliyor bana… Şöyle ki, İtikat imamları senin dediğin gibi, hak mezheplerden önce meydana çıkmıyor. Tam dersine ilk önce dört hak mezhep, daha sonraki asırda da itikat imamları çıkıyor.

 

 

Afgani’nin İstanbul’a gelmesinde kimlerin önayak olduklarını burada da yazmanı isterim kardeşim. O zaman Afgani’nin de ne olduğu meydana çıkar…

 

Afgani Hanefi imiş. Teymiyye de Hanbeli olduğunu söylermiş. Halbuki bunların pek çok sözleri ortada ve üstelik içtihat kapısının açık olduğunu söyleyip, ne sabık fikirler saçıyorlar, e bu da ortada… Bu arada içtihad kapısı elbette açık. Asma hangi şartlarda. Unutmayalım ki, hak mezhep hocaları bilgiyi kaynağından yani sahabe ve onları görenlerden aldılar. Afgani içtihad yaparsa vay halimize.

 

Afgani’nin mezarını kim yaptırdı mesela. Buda önemli…

 

Son olarak da, tasavvuf ile Afgani arasındaki ilişkiyi hala öğrenemedim.

 

 

Ben, hak mezheplerin bağlı oldukları itikat mezheplerini ifade ettim. burada mana, ehlisünnet çizgisinde olan mezheplerin kendi içlerindeki bütünlüğü göstermekti. İmam Maturidi'nin İmam'ı Azam'dan sonra geldiğini ben de biliyorum.

 

 

Afgani'nin İstanbul'a gelişine ön ayak olanları şu yana bırak, onu İstanbul'a getirenin kendisi, Abdulhamid Han'dır. Daha sonra onu getirenlerin sicili, bize ne gerek. Mesele masonluksa, incelememin (masonluk) kısmında, masonluğun o dönemki halini tasvir ettim. üzerine bırakacak tek noktaya lüzum görmüyorum.

 

 

Ayrıca ben örnek istiyorum. Evet, Efgani ve Abduh'un sapıklığa uzanan fikirlerinden bir tanesini söyleyin. Bilirsiniz ki iddia mihrakı, iddiasını ispatla mükellef... Hep ben izah ediyorum.

ne sabık fikirler saçıyorlar, e bu da ortada

güzel kardeşim, bir tanesini söyler misin? İçtihat kapısının açık olduğunu söylemek, kimi sapık yapar? Aslına bakacak olursanız, kapalı olduğunu söylemek bir sapıklık belirtisidir. Efgani açık olduğunu söylemiş, bunu şartlara bağlamış. Bu şartları da ekliyeyim. Sen evvela, daha doğrusu siz, sapıklığa sebebiyet tekil edecek bir hüccet söyleyin.

ZA
19.09.2009 01:38
#29

Onu İstanbul'a getirden Ali Paşadır ve bu adam da masondur. Abdulhamid onu sınır dışı eden bir şahsiyettir. Bunu niye yazmıyorsun?

 

İçtihat kapısının açık olduğunu söyleyenin sabık fikirli olduğunu söylemedim, buraya dikkat.

''Afgani Hanefi imiş. Teymiyye de Hanbeli olduğunu söylermiş. Halbuki bunların pek çok sözleri ortada ve üstelik içtihat kapısının açık olduğunu söyleyip, ne sabık fikirler saçıyorlar, e bu da ortada… Bu arada içtihad kapısı elbette açık. Asma hangi şartlarda. Unutmayalım ki, hak mezhep hocaları bilgiyi kaynağından yani sahabe ve onları görenlerden aldılar. Afgani içtihad yaparsa vay halimize.'' Söyler misin, burada nerede demişim içtihad kapısının kapalı olduğunu söylemek sabıklıktır diye... Ha ben ne dedim, Afgani alır eline Kuran kitabımızı ve sünetlerimizi başlar kafasına göre birşeyler çıkarmaya. E ben buna içtihad diyemeyeceğimi söyledim. Neyse...

 

Şu sabık fikirlerden bir tane istemişsin. Söyleyelim... 'Peygamberlik, sanatlardan bir sanattır!' diyor bir konferansında Afgani...

 

Ya tasavvuf ile Afgani arasındaki ilişkiye ne diyeceksin?

SE
19.09.2009 02:02
#30

" torunun oğlu Taha:

- İbn-i Teymiyye ve reformacılar hakkında da sözleri:

<<dini içinden bozan kafir>>

bu ifadeye <<ler>> ilave edebilirsiniz."

(o ve ben)

 

 

 

Hangi birinizle uğraşayım. Benim derdim, rivayetin rivayetinin rivayeti olarak ifade edilenlerin kaynağı. Siz, tutup oryantalistlerin, gizli misyonerlerin fikirlerini temel alırsanız, ve bende o kaynağın sahibinin kendi ifadelerini yazarsam, kiminki daha dikkate şayan olur. Hiç düşündün mü, Nikkie Keddie nçin Efgani'ni hakkındda kitap yazsın?

 

Sorun, sanırım Abdulhakim Arvasi hz.'lerine dayandıracağın ispat mevzuuydu... Ben tamam dedim yukarda, getir okuyalım hele. Sorun bundan başka bir şey ise tekrarlamanı rica ediyorum.

 

ifadenin kaynağından kastın efganiyse güncel bir örnekle dikkate şayan olmadığını açıklarım.

ecevit geberdiğinde onu bile kahraman olarak gösterdiler.hatta islama saygısını(!) gösteren sözlerini yayımlayanlar bile oldu.bu dikkate şayanmıdır değilmidir.

 

 

o dediğin adamın neden kitap yazdığını bilmem.zaten bilmem de gerekmez.ama şunu sorayım sana.abduhla efgani çok yakındı değil mi.peki avrupalı neden abduha hayrandır.bini aşkın eseriyle avrupanın ortaçağ karanlığından kurtulmasına vesile olan müslümanı inkar eden avrupa nasıl oluyorda abduhu kabulleniyor.ayrıca bahsedilen yabancı eserlerde efganiyi kötülemek gayesi ve uslubu yok.bunu da dikkate almak gerek.peki efganiyi biri tarihi efgan ve diğeri RED aleddehriyyin adlı küçük reddiyeden ibaret esere sahipken batı neden onu bu kadar önemsiyor.

 

 

son olarak cemil meriç o mektubun kaynağını tarihiyle beraber verirken sen nasıl ve neye dayanarak inkar ediyorsun.elinde 1883 tarihli le journal des debats isimli gazete mi var.madem bu yazı efganinin değildi efgani niye bu yazının kendi imzasıyla yayımlanmasına hiç itiraz etmedi.

 

peki mehmed emin bey kendisine türkçülüğü aşılayanın efgani olduğunu neden söylüyor.

 

 

bide ismet paşanın başvekilinin onun peygamber kadar şayanı hürmet olduğu iddiası var.acaba neden bu bütün bu islam düşmanları onları bu kadar benimsemiştir.

 

 

bide uyarı yazayım:bir daha tek başına kalmaktan şikayet etmeye kaç kişiler nasıl uğraşayım demeye kalkma.müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkan sensin.

HA
19.09.2009 04:14
#31

Bahsi geçen şahısları tanımadığım ve Davudoğlu hocanın kitabını okumadığım için esaslı bir yorum yapamıyorum ama keşke Cihat'a cevap verilirken, onun onda biri kadar emek sarfedilseydi. Ama öyle tahmin ediyorum ki bu temenni de bir sapığın başka bir sapığa desteği olarak addedilecek, bu yüzden hiç bir itirazın bir değeri olmayacak tabi...

CA
19.09.2009 16:43
#32

Bu konu hakkında yorum yapabilecek kadar bilgi sahibi olmadığımın farkında olduğumdan sadece yazılanları okumakla yetiniyorum. Fakat bir site sakini olarak iyi niyetle şunu söylemek isterim ki haklı olduğumuzu düşündüğümüz, doğruluğuna inandığımız hususlarda saygı ve terbiye sınırını aşmadan bildiklerimizi paylaşabiliriz. Son zamanlarda sıkça rastladığım tabir-i caizse bayağı yorumlar bu siteye yakışmıyor, yakışmamalı.

CI
19.09.2009 16:43
#33

Zalim’e…

 

Ali Paşa’nın mason olup olmaması beni alakadar etmez. Zira incelemenin masonluğa ayrılan kısmında mason localarının tarihi evrelerini ifade ettim. Yani o tarihte mason olmakla Beşiktaş taraftar kulübüne üye olmak arasında bir fark yok. Gaye temeli ve düşünce amentüsü 1897’de atılmış, o tarihte Efgani hayatta değildi. Daha masonluğun manasını, tarihi evrelerini vesaire bilmeden, ondan öcü gibi korkmak pek akıl karı değil. Duvardaki gölgeye tekme atmak gibi…. Sultan V.Murad’da mason, Mehmet Talat Paşa’da mason, bütün ittihatçılar mason, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi mason, Şeyhülislam Hayri Efendi mason… Eğer masonluk, o vakitler şu anki çizgisinde olsaydı, fitne ve Siyonist temelli gayelere hizmet ediyor olsaydı, bir şeyhülislamın masonluğunu nasıl açıklayacağız? Üstelik bunu gizlememesini, hiç kimsenin de buna tepki göstermemesini nasıl anlayacağız? İttihatçıların mason localarına kayıtlı olduğunu biliyordu Abdulhamid, niçin mason localarını kapatmaya lüzum görmedi, sadece onu takibe aldı o dönem? Yapmayın, yormayın beni. Daha incelemeyi okumamışsınız bile. Allah rızası için, tepki göstereceğiniz meseleye vakıf olun, hiç olmazsa yabancı kalmayın. Ben incelemenin bir kısmını sırf şu (peygamberlik sanattır) meselesinin izahına ayırdım, şimdi ilk kez düşünmüş gibi soruyorsunuz.

 

 

Tasavvuf hakkında ifade ettiklerime değinmişsin. Ben incelemenin sonunda, Efgani’ye biçmemiz gereken esas kıymet hükmünü ifade ederken, onun tenkite müstahak yönlerini de mimlemiştim. Demiştim ki, kendisi, muhasebesi, izahı, ilmi, yüzlerce yıl sürmesi gereken meseleleri, kısa bir sürede ifade etmiş, gayeleştirmeye çalışmış. Burada mazurdur, çünkü İslam alemi fiili bir tehdit altında… Siz, cephede kurşunlara maruz kalmakta olan bir askerden, herhalde oturup yazı yazmasını bekleyemezsiniz, bir fikri sistemleştirmesini bekleyemezsiniz. Efgani’nin de meselesi böyle… Hizmet ettiği dava tam olarak bu, tasavvuf perdesi altına gizlenmiş bidat ve hurafeleri ayıklamak, böylece yeniden ona yol açmak. Bunu doğrudan doğruya ifade etmemiş, ama nasıl ki bir tarlayı yabani otlardan temizleyen biri, aynı zamanda tarlanın mahsul vermesine de hizmet eder, aynen öyle. Siz, Efgani’nin okuyacağınız makalelerinde bunu çok rahat tespit edebilirsiniz.

 

 

serdngeçtik'e...

 

 

Bir insan, hiç kendisine hayranlık duyan diğer insanların günahlarından mesul tutulabilir mi? Şu kadarını ifade edeyim, bilhassa İmam Rabbani, İmam Gazali’ye de hayrandır batı münevverleri. Bütün bunlar bir yana, Resullullah (s.a.v)in kendisine bile olan hayranlıklarını gizlemezler.

 

 

 

Abdulhamid’in onu kovmuş olduğu, cidden tam bir efsanedir. Rahatlıkla ifade edeyim ki, yalandır. Lütfen şuna cevap verir misiniz? Efgani, dediğiniz gibi, Darul Funun’daki konferansında peygamberliği sanat olarak ifade etti diyelim. Bu apaçık bir sapıklıktır. Bunun üzerine de Abdulhamid kendisini kovdu İstanbul’dan. Peki, tablo bu kadar açık ve vuzuh ise, Abdulhamid onu ikinci kez niçin İstanbul’a davet ediyor? Sapıklığı bu denli aşikar birini nasıl davet edebiliyor, nasıl fikirlerine danışıyor, onunla görüşüyor? Ve şunu da söyleyin, Mehmet Akif gibi bir adam, sapıklığı aşikar biriyle nasıl irtibatını koparmıyor, onun düştüğü iftiralardan mahzun oluyor? Ve şunu da söyleyin, dediğiniz gibi Abdulhamid tarafından kovulmuşsa, nasıl ve niçin davetine rahatlıkla icabet ediyor?

 

 

Artık hiçbirinize cevap vermeyeceğim. Böyle bir mükellefiyetim yok. İncelemem yukarda, ekleyecek tek virgülüm, silecek tek noktam yok. Ve hiçbirinizin hakkıyla okuduğunu da zannetmiyorum. Neyse, aranızdan sadece alinfk bir şeyler yazacağını söyledi, sadece onu bekliyorum.

 

Hamiş: Yazmayı unuttum. Cemil Meriç'in Umrandan uygarlığa adlı eserinde, beslendiği kaynağı tenkit etmiştim. Siz de diyorsunuz ki, o kaynak elinde yok, nasıl çatıyorsun? Nasıl çatmayayım, o kaynak elimde yok, bu doğru ama Efgani'nin o meseleler üzerindeki fikirlerini biliyorum. Bu mesele üzerine yazdığı makaleler ortada. Cemil Meriç, niçin Efgani'nin kendisine danışmıyor da, ikinci, üçüncü kaynaklardan besleniyor?

SE
19.09.2009 17:07
#34

tek bir noktada haklısın saçma sapan incelemeni tamamen okumadık.zaten gerek de yok.

 

yazacak birşeyin olduğundan değilde birşeyler yazmış olmak için yazıyorsun.cemil meriç meselesinde geri adım attın.daha doğrusu laffı kıvırarak konuyu değiştirerek unutturmaya kalktın.ve bu mesajıma cevap vererek yukarıda yazdığın "cevap vermeyeceğim " sözünüde çiğneyeceğini tahmin etmek pek zor olmasa gerek.önce meseleyi nasıl çarpıttığına bir göz atalım.

 

 

bizim yaptığımız başkasının günahından mesul tutmak değil.ilk sen sormuştun şu misyoner neden efgani için bu kitap yazar açıkla demiştin.bizde sana cevap olarak aynı soruyu yönelttik.başın sıkışınca o sözünden de geri adım atıp meseleyi kişi başkasının günahından mesul olmaza kadar getirdin.

 

ardından daldan dala atlayarak benim söylemediğim birşeye yazdığın cevabı bana cevap olarak yazarak yazacak hiçbirşeyin kalmadığını göstermiş oldun.zaten cevap vermeyeceğim sözünüde bu sebeple söylemiş olman kuvvetle muhtemeldir.cevap vermek yükümlülüğünde değilim.mehmet akif meselesini üstad açıklamıştır onu birde ben açıklamak zorunda değilim.merak eden okusun.ama siz bize niye mehmed akifi kalkan olarak kullanmaya kalktığınızı açıklamak zorundasınız.başı sıkışan lafı kalmayan mehmed akif diyor.hadisi inkar ederek, mezhep imamlarını hiçe sayarak ölünün ruhuna kuran okunup hediye edilmesinin yasak olduğunu iddia eden sapıklar da mehmed akifin arkasına sığınıyor.

 

 

darulfunundaki konferansı sonucunda darulfunun kapatılmamışmıydı.madem sapıkça birşeyler söylemedi niye kapatıldı.

CI
19.09.2009 17:11
#35

Cemil Meriç meselesini unutmuştum, bak, aklıma geldi de yukarda hemen yazdım. :)

SE
19.09.2009 17:18
#36

eğer senin elinde aksini söylediği makaleleri mevcutsa bu onun ikiyüzlülüğünü gösterir.elinede kaynağın olmadığını kabul edip bide böyle saçmalıyorsun ya yuh diyorum.

efgani neden avrupa dergilerine farklı şeyler yazıyorda müslümanlara farklı şeyler yazıyor onu açıklaman gerekir.cemil meriçi iftirayla suçlaman değil.

AL
19.09.2009 18:06
#37

Biz, Efgani'yle beraber yaşamadık. Onun bulunduğu ortamlarda bulunmadık. Konferanslarına katılmadık. Kendi yazdığı kaç tane eser var ve eserlerinde 'bütün fikrin gerekliliği'ne uyarak davasını sistemleştirdi mi?.. Basılan eserlerinde tartışma konusu olan meselelerdeki hükmünü aşikar ortaya koydu mu?.. Hayır! Ne tam manasıyla bir Neden var ne de tam manasıyla Nasıl!.. Bunları tamamlayıcı olarak ortaya çıkan Abduh ve Reşid...

 

Cihadın da yazısında iktibas ettiği bölümlerin yer aldığı eserin kapağını kapatalım ve sokaklarda dağıtalım!.. Her müslüman zamanın kurtuluşu istedi ve yollarını aradı ve her müslüman az çok yakın şeyler söyledi. Bu gün Efgani'nin tekerlemelerini yazan-çizen-söyliyen rejim gazetesi yazarları bile var. İş mi bu?.. Marifet burada değil... Ne yaptı?.. Bu uğurda karşı karşıya geldiği insanlar kimler?.. Ya hu neden hep İslami ve itikadi bakımdan şüphe duyduklarımız bu adamı övüyor?.. Cihad Efgani'nin yaptıklarını açıklarken aynı cinsten ve bozuk olan talebelerine baş vuruyor. Aynı çevreden nakiller yapıyor. Ben her cümlesinin kaynağını göstermesini istemiyorum doğrusu... Efgani, ben bunu bunu yaptım bile dese eserlerinde kendini aklamak babında yalan payı bırakıp onun zamanında yaşamış tüm fikir ve devlet önderlerine bakmak gerekir. Acep onlar efgani hakkında ne diyor?.. Muteber olan zamanının alimleridir. Burada rivayet girecek işin içine tabi olarak... Bizim için ehl-i sünnet alimlerinin bu konulardaki fikirleri muteberdir ve zındığın tekini aklayacağız diye onlara yalancı diyemeyiz. Yahut müfteri...

 

İbn Teymiye, Seyyid Kutub, Mevdudi, Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Muhammed Reşit Rıza, Fazlurrahman ve Ali Şeriati taraftarlarınca neden hep aynı kefede? Ve neden üstad bu kefee tükürmüştür?

 

Bir mümin, yalnız ''bu adam ve arkasından gidenler neden sürekli olarak ehli sünnet imamlarınca eleştiriliyor ve zındıklıkla suçlanıyor'' diye düşünse bu meseleyi aşmakta büyük bir adım atmış olur. Zira ehli sünnet uleması bir hüküm verirken İslamın 4 basamağına ve cumhurun şimdiye dek gelen duruşuna bakar. Çorap söküğünü uzatmamak adına en tepedeki ismi aklamak cihadın kurnazlığı... Zira Efganin bizce kesin sapıklığını 'değil'e çevirmek, Bediüzzaman'ı, Akif'i, Abduh'u, Reşid'i hasılı Merdudi'yi, Baidullah'ı bu konularda şüpheden kurtarır.

Cihadın birine daha yaranma amacını birkenara koyarsak asıl gaye ortaya çıkıyor.

 

Büyük Doğu'nun beslendiği Tasavvuf'a ve son Büyük Veli'sine taban tabana zıt olduğunu bağıran bu tipi aklamak... Cihadın aynı cinsten olduğu için yapacağı yegane iş...

 

Üstad, bu sapıklara karşı neden bu hükümleri veriyor? Yahu Üstada bu dini, tasavvufun inceliklerini gösteren kim? Teymiyye'ye kafir dedirten kim? Bu sorular gündeme gelince 'rivayet' deyip işin içinden kaçıyor. Hadislerin sağlamlığı rivayet edenin sağlamlığına bağlıdır. Bu rivayetlerin de sağlamlığı şahısların sağlamlığına bağlıdır. Abdülhamid Han'ın bir tarikat ehli olarak bu tiplere ve açtıkları büyük yaralara göğüs germesi manidar değil mi? Biz kime güveneceğiz? Neden kitaplarıyla sahihliği ve ehli sünnet olduğu sabitleşmiş tek bir zat dahi bu kafiri ve öğrencilerini övmüyor. Tasavvuf ehli neden bu tiplerden uzak duruyor ve uzak durulmasını istiyor? Bu kadar alim-veli manidar değil mi? Efgani'nin yararlanabileceğimiz tek kitabı var. Yani bir o basılıyor. Zaten kitapla ve fikir örgüsünü kitaplık hacme dökmekle uğraşmamış... Onun yetiştirdiği öğrenciler Ehli sünnet müslümanlara birşey ifade etmiyor mu? Dedim ya amaç çorap çöküğünü önlemek adına başını tutmak... Şu an elimde 10dan fazla reddiye ve 20den fazla makale var bu kafirle ilgili. Dün gece birdaha inceledim. Efganin kitaplarına reddiyelerle bebare zamanın ulemasına itibar edilmiş. Nasıl edilmesin?.. Bunu tartışma konusu yapmak dahi nekadar adice?

 

Cihad bize tasavvuf ehlinden bir destek getirebilir mi? Tasavvuf ehlinin kurtuluş yolunda bir önerisi olmamış mı? Neden asıl itibar edilen Efgani? Cihada hangi kaynak sunulduysa ya yalancı ya iftiracı yahut kaynak bakımından yalan... Bu tavır epey şüphe uyandırıcı!..

 

Bana yönelttiği ithama güldüm. Skolastik ne demektir?.. Bundan böyle cihad, bu tabiri teslimiyetinden ötürü her müride yapıştırma hakkına mı sahip oldu? Ne kadar adice bir yol...

 

Hele masonlarla ve locayla ilgili söyledikleri... Meseleye hiç girmeden söyliyeyim ki aşikar olan; kurtuluşu İslamın bünyesinde cumhurdan aramayan tam tersi dış mihraklara ne olur ne olmaz deyip bakan şüpheli tiplerin mason localarına kaydolduklarıdır. Ancak Efgani'yi daha da öne atan onun localardaki resiliğidir ki Üstadın kaynağı yukarıda. Aptallık edip kaynak göster demek gülünç... Çık yukarı bak!

 

Ben Cihaddan cevap beklemiyorum. Gerçekten beklemiyorum. Cihadın Üstad ve cumhura iftirasına ve takkiyesine sinirlenip yazdığım yorumları bir kenara koyup Üstadın muteber kitabından iktibas ettiğim bölümü dahi okumak vicdanlara ve akl-ı selime yetecektir.

 

Es-Selamun Aleyküm...

CI
19.09.2009 23:15
#38

Ve aleyküm selam

 

Cevap veriyorum;

 

Benim de sıkıntım, senin ifade ettiklerinin manasından kaynaklanıyor. Diyorum ki, bu adamların mücadele ettikleri, fikirlerini beyan ettikleri dönemde hiç (ehlisünnet) alimi yok muydu ki, bunları tenkit edecek? Mehmet Akif, Said Nursi ve dönemin diğer alimlerinin feraseti, basireti sizinki kadar derin değil miydi ki bu adamları fark edemediler? Bediüzzaman niçin Abduh için (mısırdaki alim) ifadesini kullanıyor, Akif niçin ömrünün sonuna kadar Abduh ve Efgani’ye bağlı yaşıyor, ömrünün sonuna doğru Mısır’a gidiyor? Niye, çünkü onlar Urveül Vuska’yı okumuş bulunuyorlar, bu adamların fikirlerini oryantalistlerden, gizli misyonerlerin kitaplarından öğrenmiyorlar, doğrudan doğruya kendilerinden alıyorlar. Bunun için Mehmet Akif, Afgani’ye isnat edilen (vehabilik) yakıştırmalarından duyduğu üzüntüyü ifade ediyor. Allah aşkına, kimmiş Efgani’ye (sapık) diyen ehlisünnet alimi? Siz, ehlisünneti nasıl bir çerçeveye hapseder, şu bu imamın görüşlerine ehlisünnet mührünü vurabilirsiniz? Bu salahiyeti nerden, kimden alıyorsunuz? Abdulhakim Arvasi hz.’lerinin Efgani ve Abduh için (sapık) dediğine kesinlikle inanmıyorum. İbn Teymiyye için yapılan bir ithamı alıyorsunuz, teymiyye ile efgani’yi bir şekilde ilişkilendiriyorsunuz, sonra aynı suçlamadan ona da pay çıkarıyorsunuz. Ne ucuz bir pazarlık...

 

Keyfiyetler üzerinden yürüyelim… Örneğin, (ehlisünnet) alimi diye ifade ettiğiniz bir imamın, Efgani ve Abduh’a (sapık) diyişini, onun (ehlisünnet)lik makamına bağlar, bu yüzden şüphelenmeyi aklınızın ucundan bile geçirmezsiniz. Ama aynı imamı, bu zehaba bağlayan nedir? Efgani ve Abduh hakkında bildikleri… Örneğin Cübbeli Ahmet hoca… Ne der Efgani ve Abduh için; vahhabi, teymiyyeci, reformist… Bunun ardından ne söyleyecekse, bu ithamlara müsavi olarak söyler. Eğer bu ithamlar doğru olmuş olsa sorun yok, o hocanın her dediği (ehlisünnet) dairesindedir. Çünkü, ilk önce tespit eder, bir kanaate varır, ehlisünnetin öngördüğü ölçüleri, ondan sonra yürürlüğe koyar. Eğer, Efgani ve Abduh’un bu ithamlara bir yakınlığı, komşuluğu olmuş olsa, yerden göğe kadar haklıdır hoca… Ama burada bir sorun var. Çünkü hocanın, bu isimler üzerindeki kanaati hatalıdır. Bu, hocanın ehlisünnet imamlığı yönüyle alakalı değildir. Tamamen kendi şahsiyeti, araştırması ve kanaat mekanizmasıyla ilgilidir.

 

Bir zanlıyı düşünelim… Bir iddiayla yakalanıyor. Örneğin, hırsızlıkla suçlanıyor… İslam fıkhını uygulayan kadı, ilk önce, hırsızlık hadisesini araştırır, zanlının gerçekten hırsızlık yapıp yapmadığını mütalaa eder. Bu, onun mesele üzerindeki kanaat merhalesidir. Kadının baz aldığı deliller, zanlının hırsızlık yaptığını teyit ediyor diyelim. Kadı, bunun üzerine İslam hukukunun bu mesele üzerindeki hükmünü irca eder. Burada düşünelim, hırsızlık isnadı gerçekten doğru olmuş olsa, kadının hükmünün isabetinden söz edilebilir. Çünkü kadının uyguladığı hüküm manzumesi tamdır, eksiksizdir (ehlisünnet) ölçülerindedir. Ama hırsızlık gerçekten işlenmediyse, Kadı, kendi mütalaasında yanılgıya düşmüş, delillerin azizliğine uğramış, zanlıyı haksız yere cezaya müstahak görmüş olursa, sorunu irca edilen cezai müeyyidede değil, kadının şahsi hatasında aramak lazım gelmez mi. Çünkü yanlış tespit etti, deliller onu yanılttı. Burada, kadının uyguladığı hükümlerin sıhhatini, doğruluğunu, muteberliğini delil olarak alıp, hatasını maruz görebilir miyiz? Elbette ki hayır…

 

 

 

Yukarda saydığım ithamlar üzerinden yürüyorum şimdi; ilk olarak Efgani’nin, dinin mahiyetini bozmaya, kim bilir hangi dava uğruna, başka bir şekle sokmaya gayret eden, bir reformist olduğu iddiasını ele alalım. Bu itham doğru olsa, hocamızın efgani ve Abduh’a sapık deyişi, mühre bile gerek kalmayacak bir vesika olur. Ama ya hocamız yanlışsa, (bakın, tespitten sonra uygulanan ehlisünnet ölçülerini kastetmiyorum, ehlisünnet hükümlerinin irca edilmeden evvelki tespiti kastediyorum), bu adam aslında, onun zannettiği şekilde reformist değilse, reformdan muradı, İslamiyet’in özünden uzaklaşmış Müslümanları, sünnete yeniden sarılmak suretiyle, topyekun bir ıslah ise? O zaman ne olacak? Hocanın verdiği hüküm, tespitin yanlış oluşundan, geçersiz olmayacak mı? Siz, Efgani’nin reformdan ne anladığını, nasıl ölçülere dayandırdığını, bundan muradının ne olduğunu biliyor musunuz?

 

İkinci mesele, Teymiyyecilik… Gene aynı şekilde, Efgani ve Abduh’u teymiyyeci olarak tespit ediliyor. Bunun üzerine, ehlisünnet hükümleri devreye sokuluyor… Ehlisünnet ölçülerinin bu mesele üzerindeki billurluğuna tek laf etmek için ya deli olmak lazım, ya kafir… Ama tespitin doğruluğunu, yanlışlığını pekâlâ tetkik edebiliriz. Siz bana Efgani’nin teymiyyeciliğini, çok küçük bir örnekte ispatlayın bakalım… Ondan sonra konuşalım…

 

Üçüncü mesele, Vehhabilik… Efgani ve Abduh’un teymiyyeciliğini (elde bir) olarak, tartışmasız kabul ettiğimizde, karşımıza bu mesele çok doğal olarak çıkar… Ama, Efganinin de Abduh’un da teymiyyeciliği bile sadece bir iddia, bir zan iken, vehhabiliğine hüküm vermek ne derece doğrudur? Akif’in bu mesele, (Efgani’nin vehhabiliği iddiasına) gösterdiği tepkiyi bir okuyun isterseniz.

 

 

Burada mesele şudur; ehlisünnet hükümlerinin sıhhatine, doğruluğuna ve muteberliğine sizden daha aşığım. Ama hâkimin tespiti ve kanaati yanlış olunca, uyguladığı hükümler, buna nispetle isabetsiz olur.

 

 

Hocamız, efgani’yi kendinden değil de, hakkında oryantalistlerin ve gizli misyonerlerin kitaplarından tanımışsa, yukardaki örnekteki gibi, delillerin azizliğine uğrar.

 

 

Ben, Necip Fazıl’ı veya başka bir ehlisünnet alimini yalancılıkla, iftiracılıkla itham ettim mi hiç? Böyle bir beyanım var mı? Şunu iyi belle ki, ehlisünnete senden daha aşığım. Ama, necip Fazıl olsun, başka bir ehlisünnet kalemi olsun, bu mesele üzerinde yanlış delilleri ölçüt alırsa, yanlış hüküm kendiliğinden çıkar. Üstad’ın, vehhabilik, teymiyyecilik, kuru mantıkçılık üzerine yaptığı tenkitleri gözüm kapalı kabul ederim. Altına imzamı, okumadan atarım. Ama ki, Efgani ve Abduh, bu iddialardan masumsa, onlara sıçrayan suçlamaları kabul edemem. Örneğin, Efgani’nin hiçbir yerde barınamadığını, her yerden kovulduğunu, bunun da onu (güvenilmez) kıldığını kabul edemem. Çünkü Efgani’nin mücadele döneminde, niçin hiçbir ülkede durmadığını gayet iyi bilirim. İran şahı Nasıruddin, acaba çok mu masumdu, çok mu doğruydu ki, efgani onun yanında durmadı diye kötülensin. Efgani’nin iran’daki faaliyetlerini biliyorum, niçin orada barınamadığını da… Aynı şey Mısır için de geçerli. Acaba, dönemin Mısır hıdivliği çok mu mülayim, çok mu ehlisünnet çizgisindeydi ki, efgani orada barınamadı diye tenkit edilsin. Gerçek şu ki durum bunun tam tersiydi. Efgani, gittiği her yerde, Müslümanları sünnete çağırdı, yazdığı ve İslam beldelerine gönderdiği dergide, sürekli Asrı saadet ve dört halife dönemindeki keyfiyeti baz aldı, ideal yönetim ve cemiyet ahvalini bunlarda gösterdi. Ben şimdi buna ilişkin makalelerini yazsam, site kaldırmaz. Ama size okuyun diyorum, arkadaşım, yazının başında demişsin ki, kaç tane eseri var, kaç tane eserinde fikirlerini ifade ediyor? Ben de diyorum ki, sen kolaycılığa kaçıyorsun. Bak, bas bas bağırıyorum, Urvetül vuska var, üstelik geçtiğimiz aylarda kitap halinde çıktı, hiç bakma zahmetinde bulundun mu?

 

Şunu iyi bellemeni isterim. Cihada, hiç kimseye yaranmak gibi bir gaye yoktur. Cihad, birilerine yaranmak için, (sapık) olarak yaftalanıp tescillenmeyi göze almaz. Böylesine büyük bir mesuliyeti, birine yaranmak gibi hurda bir muaşeret için yüklenmez. Cihad, gerçekten tetkik etmediği bir mesele üzerinde fikir beyan etmez. Bu ithamını senin suizannına veriyorum. Cihad, Filzilali Kuran gibi muhteşem bir tefsiri yazan adama kuru kuruya (sapık) demez, Cihad, davasına kellesini veren bir adama (zındık) demez, Cihat, islamdaki sosyal adaletin, esasında dünyadaki bütün iktisadi sistemlerden daha mükemmel olduğu tezine ömrünü adamış bir adama (kâfir), (Marksist) demez. Cihat, senin yaptığın gibi, fikir adamlarını, Pazar filesine sebze doldurur gibi doldurmaz, onların hepsini bir inceleme mevzuu olarak görür, haklarındaki iddiaları, ithamları okuduğu kadar, kendilerine de söz hakkı verir, eserlerine de bakar. Cihad, birine sapık demeden evvel, eğer yanılıyorsa, boynuna bineceği yükün farkındadır. Bir değil, belki yüz kere düşünür.

 

Ayrıca şunu ifade etmek istiyorum, şahsına yönelttiğim bütün hakartlerden ötürü senden özür diliyorum. Cidden dün geceden beri rahat edemedim. Ama ben her gün (sapıklıkla) itham edilmiyorum, o sıradaki ruh halime bağla bunları. Seni bilmiyorum ama, ben hakkımı helal ediyorum, vesselam...

HA
19.09.2009 23:20
#39
Artık hiçbirinize cevap vermeyeceğim. Böyle bir mükellefiyetim yok. İncelemem yukarda, ekleyecek tek virgülüm, silecek tek noktam yok.

EMEKLİ YÖNETİCİ ADI ALTINDA BURAYA YAZDIĞIN MALÜM KONU AYIP OLARAK BİZLERE YETECEK CİHAT SEN ÜZÜLME!

ben bulunduğum yeri tam olarak bilmesem asıl sorumluları tanımasam site yönetiminde senden başka varmıydı diye düşünürüm. başka bişey dememe lüzüm yok artık.

KİM KİMİ SEVİYORSA , ARIN MAHŞERDE ALLAH AZZEVE CELLE ONU O KİŞİYLE BERABER HAŞR ETSİN!

AL
19.09.2009 23:27
#40

Son yorumlarına hiç girmeyeceğim. Öyle zannediyorum ki ne denecekse dendi.

Hakkımı helal ediyorum...

TR
22.09.2009 14:47
#41

Yazıyı baştan sona okudum. Çok uzun yazıları tenkit etmeyi sevmiyorum. Prensip olarak tüm iddiaları tek tek incelemeyi tercih ederim, yalnız yazı bu kadar uzun olunca sadece birkaç nokta üzerinde durmak mecburiyetinde kalıyorum. İnceleme hakkında genel bir fikir beyan etmem gerekirse, bunun çok da ciddiyeti olan ve hakikatle örtüşen bir inceleme olmadığını kayıt zorundayım. İnceleme, modernist/pozitivist/rasyonalist İslamcıların kaçak dövüşen iddialarıyla örülü bir müdafaanameden farksız gibi duruyor. En basitinden Cemaleddin'in İran'lı olduğuna dair oldukça ciddi iddialar varken bunlara hiç değinilmemesi, şüphelere rağmen beyefendinin zart diye Seyyid ilan edilmesi ve nesnenin bazı yönlerinin setri, tetkik kelimesinin ağırlığına rağmen muhtevanın ciddiyetinden de, niyetinden de şüpheye düşürüyor. Bu yazının ilmi bir kıymeti olduğunu söylemek pek mümkün değil. Her neyse, umumi fikirden sonra ilerleyelim:

 

Birincisi ilk kısımda Cemaleddin'in neredeyse tamamen siyasi bir aktör olarak resmedildiğini görüyoruz. Kimse direkt olarak onun bu yönünden dolayı kendisini sapık ilan etmiyor zaten. 'Sağır' denilen bir adamın gözlerinin güzelliğini iddia eden şeyler yazmışsınız (o gözler de aslında kusurlu kabul edilebilir). Muhammed İkbal de (hatta gelin bir de Gandhi diyelim) aynı amaç uğrunda, aynı İngilizlere karşı, aynı topraklarda, çok daha muvaffak bir mücadeleye girişmiş olmasına rağmen, onlara karşı duyulan genel sevginin Cemaleddin'e karşı hissedilmemesini sadece oryantalistlerin yalanlarla topumuzu kandırıklamasına vermeyi akıllıca bulmuyorum. Daha da öte, bunları resmen müdafa sevdası ile ortaya atılmış paranoyakça fikirler olarak görüyorum. Cemaleddin'i sevmeyen Arvasi hz. gibi, olayları çevresindeki genel tavırlardan bağımsız olarak kavrayabilen geniş zihinli şahısların (Abdülhamid'e herkes söverken o herşeyin farkındaydı mesela), Cemaleddin'in yolunu 'tehlikeli' gören İkbal'in, bu akımın insanları dinden uzaklaştırdığını söyleyen Mustafa Sabri Efendi'nin veya Cemaleddincilerle dolu olan Ezher'de kabul edilen tezinde bu adamı harcayan Dr. Hasib es-Samarrai'nin oryantalistlerle hiçbir alakası olduğunu da sanmıyorum. Bu kimselerden çoğu esas oğlanımızın çağdaşı olduğu gibi, Afgani'nin tüm İslam aleminde sempati toplaması da esasen ölümünden sonraki yıllara tekabül eder. Hatta 'döneminde bunlar nerdeydi bakalım' çıkışına bir cevap da, onun Mısır'dan sürülmesinin ulemanın ayaklanışına binaenliğinin hatırlatılmasıyla ve dönemdaşı olan El-Ancûri'nin tercime-i hâlinden Cemaleddin'i eleştiren bir bölümün aşağıya alınmasıyla geliyor:

 

'Dinler tarihi konusunda o derece ilerledi ki, bir taşkınlık haliyle ilhada vardı. Nitekim o, âlemin kıdemini iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Ona göre fezada dağılmış bir takım canlı cisimler, tabiatçıların dediği gibi yıldızların tutuşması ve havanın cezbesi sonucu gördüğümüz âlem ve canlılar oluşmuştur. İlk ve hâkim bir muharrikin varlığı kanaati ise insanın tapınma ve bir ilâha saygı duygusunun tekâmülü sonu ortaya çıkmıştır. Yani insan henüz kişilik ve şuur yönünden tam gelişemediği eşyayı, gerçeği ile kavrıyamadığı dönemlerde, taşlara, ağaçlara tapınıyordu. Medeniyetin çeşitli dönemleri aşılıp terakki edildikçe, aklı geliştikçe meselâ: gözüyle algıladığı en üstün gördüğü ateş, yıldız, bulut vesaireye tapmaya başladı.'

 

Yazıda emperyalizme karşı savaştığı vurgusu bol bol yapılan, ama her ne hikmetse en rahat nefesini ömrü bahasına savaştığı emperyalizmin merkezlerinden Paris'in kucağında alan yüce mücahid Afgani'yi tefe yerleştiren; onun İslam'ı ruhani yönünden ayırıp yalnızca siyasi bir planda müdafa etmeye kalkması ve bu esnada da Selefî ağzıyla nasipsizce eleştirilere sarılmasıdır. Nitekim yazının tasavvufla ilgili kısmı da tamamen nâdan ağzıyla yazılmış malesef. Tasavvufun en ileri derecesi ıstılahta bizzat 'hakikat' olarak anılır. Tasavvufu İslam'ın kaymağı olarak görmek ve onu İslamiyetten koparılıp atılabilen bir sos olarak anlatmaya çalışmak; böyle olmasını istemezdim ama nâdanlıktan, müsteşrik ağızlılıktan gayri bir tabirle izah edilemez. Tasavvuf İslam binasının iki kolundan hâle hitap eden ruhani yanıdır. Altın silsilenin Harezm bölgesinde zuhur eden ve tabiri caizse radikal tasavvufçu olan kol başları, tüm maiyyetiyle beraber döneminde yapılan savaşlara aktif ve belirleyici rolde iştirak ederdi. Alperenlerimize değinmek bile gereksiz. Tekkeyse tekke, şehadetse şehadet. Hz. Ebubekir ile Rasul-i Ekrem'in mağaradaki zor durumlarında bu işin temeli atıldı. 19. yüzyılda denge değişmişse, bunun kabahati tasavvufta değil, tasavvufi telakkilerin halkta yozlaşmasında aranmalıdır ki çözüm onu reddetmek veya askıya almaya kalkışmak değildir, koca bir dini sözümona tüm yönleriyle ihya etmeye kalkarken onu da yerli yerine oturtmak, aslına uygun hale getirmek en azından lafta, iddiada pek namümkün olmasa gerektir. Ayrıca tasavvufun ilmileşmesi tam, tam, tam bir safsata... Aşkı ne kadar ilmileştirebilirseniz tasavvufu, yani Allah rasulünün batınî cephesini de aynı oranda ilmileştirebilirsiniz. Kaynak işin başını ilgilendirir sadece. Sonrası kelimenin tam manasıyla haldir, gayrı kıyl-u kâldir.

 

Tekke dışına taşmayan İslam ne kadar eksikse, siyasal İslam da en az o kadar güdüktür.

 

Ve bir notu daha sıkıştırayım, modernizmi İslamiyet'in ortasına bir kazık gibi sokan Efgani ve saz arkadaşlarının çalışmaları en çok da Arap'ların Osmanlı'ya karşı ayaklanmalarını tetiklemiştir ki bu iş en çok emperyalistlerin işine gelmiştir. Bir başka not, bu adamın masonluktan ayrıldığını Reşid Rıza'dan nakletmeden söyleyen başka biri var mı? Bir de siyonizmin 1897'de ceee diye piyasaya çıktığı söylenmiş galiba, bana mı öyle geldi? Masonluğun, öncesinde pek bilinmemekle beraber, son halindeki amacı kuruluşuna, hatta daha da evveline kadar uzanır. Girmesi zor olan bu gizli teşkilatın Mısır'da milli locasını kurup buna reislik edecek kadar ileri derecelere fırlayan bir adamın bunlardan bihaber olabileceğine inanılmasını kimse ummasın. 1897'den evvel, 1897 kongresinin neticelerini kabul etmeye nazır şartlar ve anlayış geçerli değil miydi sanki? Koskoca Masonluğun koca riyaset çevresi bir anda mı ikna oldu, büyülendi yahu?

 

İçtihat ve fetva meselesi de yazıda birbirine karıştırılmış gibi geldi bana. İlmî yetkinliği olan herkes yeni meseleler karşısında fetva verebilir, fakat içtihat daha farklı bir meseledir ve daha temeldedir. Zira müçtehid, İmam-ı Azam gibi, hüküm koyabilen kimsedir. Bu kapının kapalıya yakın oluşunun farklı sebepleri var, oraya girerek meseleyi daha da fazla dallandırıp budaklandırmak istemiyorum, yazım zaten daldan dala sekmekten yeterince dağınık oldu. Mesela Abduh'la Cemaleddin musavi kabul edilmiş ve başlıkta Abduh lafı geçtiği halde sadece sonlarda 'işte bu da bunun talebesi...' diye geçiştirilmiş. Kendisi ahlaksızın hası olan; melekleri tabiat kuvveti, cinleri mikrop ve bakteriler, şeytanı da yeryüzündeki tüm şerler olarak tespit ettiği mütakibi Reşit Rıza tarafından kaydedilen ve Kur'an'da bahsedilen sihri 'Canım olur mu öyle şey, koğuculuktur o koğuculuk' diye izaha çalışan, İslam pozitivistleri triosunun ikinci ayağı neo-mutezilî Abduh'un müçtehidliğe soyunmasından geçtim, bu meselede fikir beyan etmesi bile yakışık almaz, bu da ayrı bir husus... Bu lavukların eleştirilme sebebi bunlardır işte. İslam için çalışan mücahidlerin müsteşriklerce karalanmasıyla alaka yok yani.

 

Kuran ve sünnete dönüş vurgusunun sıklıkla yapılmışş olması da, 14 yüzyıl boyunca biriken bir İslami sermayenin reddine vardırılmıştır ki bu en büyük irticadır. Aslolan Kuran ve sünetin ışığında ortaya konmuş olan temiz ve büyük birikimi reddetmektense doğruyla yanlışı ayırt etme yolunda çaba harcamak ve insanları şevklerine kavuşturmaktır; çünkü 'Kuran ve sünnete dönelim' martavalının günlük siyasette sağlayacağı başıboş faydanın iman noktasında ortaya çıkaracağı pozitivistleşme, uzun vadede onarılmaz tahribatlara yol açar (Lozan'da yediğimiz tokatın şeklini hatırlayalım). Nitekim Reşid Rıza gibi has sapıkların da bu yolun yolcusu olduğunu dercetmek gerek (Tefsirülmenar'dan bir yığın rezalet gösterilebilir). Sapık fırkaların, Kuran ve sünnetin insanların kendi nefsaniyetlerince yorumlanmasından ortaya çıktığını unutmamak lazım. Aslolan binlerce parıltılı ve nurlu zekanın ilmî katkısıyla oluşan birikimi bırakıp 14 yüzyıl ötesine zoom yapmak veya remote access ile asr-ı saadete ulaşıp akıl kargasının kılavuzluğunda hüküm devşirmeye çalışmak değil, doğruyla yanlışı çerçevelemektir ki bu işin usülünü bize öğreten de, tasavvuf bilincini bizlere verirken mücadeleyi de muhteşem bir şekilde ortaya koyan, bir mutasavvıfın yetiştirdiği -Allah razı olsun - Üstad olmuştur. Demek istediğim, bid'atleri atarken veya siyasi bir dirilişi örgütlerken illa da sağlam bir kökten dosdoğru uzanan bir gövdeyi budamak durumunda değiliz. Üstad'ın yetiştiği şartlar da Cemaleddin'in şartlarından öyle çok farklı değildi. Bunun için mezardaki müçtehidlere seslenme şaklabanlıklarına hiç gerek yok.

 

Ha ha haa bi dakika, şu sanat meselesinde yazdıkların beni hayli güldürdü :) Efendim neymiş, 45 gün içerisinde bir dili öğrenmiş Efgani de, o yüzden demek istediğini diyemeyesiymiş, yanlış anlatıvermiş. Kargaları çağırsam onlar da bana eşlik ederdi kahkahalarımda herhalde. Böyle bir savunma dünya yüzeyinde yok Cihat, nerden çıkardın bunu? Evvela bu adam 45 günde öğrendiği bir dil ile konferans vermeye kalkıyorsa dikkate alınamayacak derecede gayriciddi bir geri zekalıdır. Dil işi oyuncak mı? Dalga mı geçiyorsunuz? Hem de yapısı itibarıyla diğer dillerden çok farklı olan bir lisanda, 45 günde öğrendiğiyle konferans verecek haa? Böyle bir şey olamaz. İkincisi sanat kelimesi Arapça'da da, Türkçe'de de aynı manaya sahip, yani kelimeler sebebiyle cereyan eden bu hadisede bu galatı Efganlının lisanî cehaletine vermek im-kan-sız. Üçüncüsü, modernist Müslümanımızın genel temayülü bu hatayı yapmaya müsait. Dördüncüsü de 'elimizde cümleler var' dedikten sonra o cümleleri vermeden kendi ağzınla olayı tasvir etmen ve lisanî cehalete verdiğin işi bir anda 'vay anam, aynı yerde peygamberlik ve sanat dedi lan adam, vay zındık' diye fırladığını söylediğin bir kişinin üzerine (sallanır da bu kadar mı sallanır be abi, yapma Hayrettin etme Hayrettin, ahahahaahahha) ihale etmeye çalışman şüpheleri arttırıyor. Bu hadiseyi arada kaybedip gündeme getirildiğinde de 'nerde demiş he hani kaynak kim demiş hangi sayfa?' filan diye entellektüel mastürbasyona başlasaydın emeğini rezil etmez, kendin ve 'tetkik'in için daha isabetli bir iş etmiş olurdun (tavsiye ettiğimden değil, bir kısım kimsenin adeti budur) :) Bu komik tevil, malesef niyetini zora sokuyor. Konusu sanatlar olan bir konferansta hacı bombayı tam da yerinde patlatmış. Konferansın verildiği mekanın bir ilmiye merkezi olması ve Afgani'nin kendisini savunmak için ağzını açıp tek kelime söylememesi de bu meselede aleyhinde. 'Adam hakikat yamyamlarından korkmuş yahu' denir mi? Madem cümleler zapta geçmiş, bu kadar açık bir tavra karşın ortaya çıkan bu gereksiz infiale pabuç bırakılmaz, sadrazam destekli Cemaleddin de derdini pek güzel anlatırdı. İnsanın bir temize çıkarma davası uğrunda neleri dahi savunabileceğini bir 'Devrim arabasının benzini yoktu' meselesinde, bir de burada gördüm; ne diyeyim.

 

Cemaleddin İstanbul'a ikinci kez neden geldi? Burada dikkat çekilmesi gereken iki nokta var. Birincisi Sultan'ın Afgani'nin fikirlerinden istifade etme niyeti taşıdığına dair ortaya sürdüğün iddia, onun Efgani'den nefret ettiği iddiasından daha az desteklenmiş bir iddia şu an için. İkincisi de, Abdülhamid'in maslahat dehası onu Herzl ile dahi görüştürmüştür, hatırlatmak isterim.

 

Cemil Meriç meselesinde ise serdengeçtik haklı. Cemil Meriç'in yorumlarıyla en çok eğlenen belki de benimdir bu sitede ama adam Efgani'ye ait bir kaynak gösteriyorsa 'aman efendim, oryantalistler şaapmıştır' diye geçiştirmek olmaz. Yenen bu gol böyle gevelemelerle bu kadar kolay çıkmaz. Burada da iflas bayrağını fena çekmişsin abiciğim. Malesef.

 

Akif'in inatla huccet gösterilmesi de çok gereksiz. Akif bu hususta asla bir mihenk taşı filan değildir. Üstad'dan gösterilen delilin eleştirilmesine karşın Akif'in inatla ileri sürülmesi, hiç de tutarlı değil. Akif'i bu fikirlerinden dolayı zaten tenkid ediyoruz. 'Akif bu hatayı nasıl yapar' demek de şu halde hiçbir kıymeti haiz değil. Aynı şekilde Eski Said'in, bir kısmı halis niyet fakat sığ bakıştan gelen fikirleri de bu noktada benim için ehemmiyetsiz.

 

Son olarak, usulle ilgili bir mesele daha var. Bir insanı illa basılan eserleriyle tanımak zorunda değilizdir, hele hele bu kişi tebliğini kaleminden ziyade çenesiyle yapıyorsa kendisi ile ilgili olan, döneminde de gündeme gelen ve reddedildiğine rastlanmayan yaygınlaşmış iddiaları peşinen red, bütünü parçalamakla neticelenir. Bir insanı tanımak için ille de onu kendinden (daha doğrusu mütercim kaleminden) okumanın mecburi olmadığını ifadeyi bile aslında lüzumsuz görüyorum da hadi neyse. Bu adamın zırt pırt burnumuza sokulması da artık kabak tadı vermeye başladı. Piyasada adam kalmadı, aylardır dönüp dolaşıp en hafif tabirle bir lüzumsuzlukla uğraşıyoruz. Midemiz ekşidi, ağzımızın tadı bozuldu. Kendi adıma fazlasıyla bıktım.

 

Yep, that's all for now.

CI
23.09.2009 02:05
#42

Ah üstadım, bir kördüğüm oluşturmuşsun. Şöyle ki, izahı mümkün ve mevcut bir meseleyi almışsın, izahsız ve ispatsız gibi göstermişsin. Sonra aynı metodu başka meselelerde de yapmışsın. Sonra bunları birbirine bağlamışsın, ahenkten tezat, safiyetten karmaşa çıkarmışsın. Çözülmesi kabil düğümler, birbirileri içinde kaosa girmiş, neticede bir kördüğüm hasıl olmuş. Meselenin bu boyuta gelmesi, diğer arkadaşların da beyanları göz önünde bulundurduğumda beni şaşırtmadı. Neyse, ben gücüm yettiğince çözmeye çalışacağım.

 

 

 

İlkin Efgani’nin soyuna dair şüphelere değinmiş, benim onu takdim edişimden rahatsız olmuşsun. Buyurun;

 

Efgani, bizzat şunları kaydediyor, doğduğu yere dair:

 

“Ben Hicri 1254 yılında doğdum. Yarım asırdan fazla yaşadım. Memleketim Afganistan’ı, kararsız olduğu ve heveslerle arzuların orayı dilediği gibi kullandığı bir zamanda, terk etmeye mecbur kaldım.” (1)

 

Ve Urvetül Vuska’da şunları not ediyor, aynı meseleye istinaden:

 

“ Dağınık düşünceleri topladım, tasavvurun her türlüsünü devşirim, Doğu’ya ve insanlarına baktım, ayağımın yere ilk bastığı yer olan Afganistan’da kaldım. Sonra Hindistan’a gittim. Orada eğitim gördüm. Ardından, komşu olması ve birçok bağın bulunması sebebiyle İran’a gittim. Daha sonra Arap Yarımadasında vahyin beşiği olan Hicaz’a…”(2)

 

Mr. Arnold adlı bir gazetecinin, “İran’la ilişkilerinizin ve bağlarınızın aslı nedir” sorusuna, şöyle cevap veriyor: “Ben Afganlıyım. İran, ari ırkının en saf üyelerinden sayılır. İslam ülkelerin birbirine bağlayan bağın İslam olması sebebiyle İran’ın bazı emir, müçtehit ve liderlerinin dikkatlerini üzerime çektim” (3)

 

“Vali, Efgani ile görüşmek için beni uygun gördü. Aracı oluğum sezdirmeyecek şekle aslını ve soyunu sormamı rica etti. Ne var ki Efgani zekâsıyla maksadımdın ne olduğunu kavradı ve aslen Afganistan’lı olduğunu, soyca ve vatandaş olarak İran’la bir ilişkisinin bulunmadığını, İran’a çekip kendisinden intikam almak ve kendisini ortadan kaldırmak için bu dedikoduları Şah’ın yaydığını söyledi. Nitekim Safvet Paşa’nın Milli Eğitim Bakanlığı zamanında, hicri 1287 yılında, Afganistan vatandaşı olduğu ve Afgan asıllı bulunduğu için Milli Eğitim Yüksek Şurasına üye tayin edildiğini söyleyerek şöyle dedi: “Saray erkânı arzu ederlerse bakanlığa sorabilirler.” (4)

 

Emir Şekip Arslan: “Cemaleddin’i tanıyan herkes, onun Kunar eşrafından ve meşhur Huseyni ailesinden bir Afganlı olduğunu bilir. Babası Safdar’dır. Kunar yakınlarındaki Esadabat’da hicri 1254 yılında doğmuştur. Aynı şekilde Afgani’nn yazdığı er-reddu ala’dehriyyin adlı kitabına önsöz yazan Mısır müftüsü ve en büyük öğrencisi üstad Muhammed Abduh da, onu bu şekilde tanıtmıştır. Birinci Dünya savaşından az önce Medine-i Münevvere’de Kunar’ın seçkinlerinden olan ve Afganistan’da vali bulunan es-Seyyid Hüseyin ile görüştüm ve Cemaleddin Efgani’nin onlardan olduğunu kendisinden öğrendim. Kaldı ki Afganistan’da Efgani ailesinin makamı, açıklamaya ve tanıtmaya ihtiyaç bırakmayacak kadar ünlüdür.” (5)

 

 

 

 

Cemaleddin Efgani’nin doğduğu yer de, mensup olduğu soy da aşikardır. İran’da, şah’ın yönlendirmesi, Efgani’yi kötülemek amacıyla (incelememizde Efgani’nin dönemin İran şahıyla olan ilişkilerini kaydetmiştik. Bunlara istinaden Şah’ın Efgani’ye düşman oluşunu anlamak zor değildir) bir İran’lıya “vesikalar” adlı bir kitap yazdırıyor. Amacı şu; Afgani’yi İranlı bir şii olarak tanıtmak, itibarını zedelemek ve Abdulhamid’in onu İran’a teslim etmesini sağlamak. Meselenin tarihi cephesiyle ilgilenenler bilirler ki, Abdulhamid Şah’ın isteği doğrultusunda, kendisine muhalefet eden üç İran’lıyı teslim ediyor, ama efgani’yi Şah’ teslim etmiyor.

 

 

Efgani’nin mensup olduğu soy ve doğduğu yeri incelemeye dâhil edecektim. Çünkü hakkındaki (Şiilik) iddiasının beslendiği en büyük kaynak bu idi. Ama lüzum görmedim, bence yeterince açık ve vuzuhtu onun soyu, Afganistan’ın başkenti Kabil’in yakınlarındaki Kuner kasabasının Esadabad köyü… Böyle diyor, Muhammed Abduh’da, onun hakkındaki en derinlemesine incelemeleri yapan Muhammed Mahzuni Paşa da… Peki, İran’lı olduğunu iddia eden eserler, hangi delilleri gösteriyorlar bunun için? İlkin, onun Farsçaya olan vakıflığını ileri sürüyorlar. Efgani’nin, ilk eğitimini babasından aldıktan sonra, İran’a gittiğini, bir müddet orada kaldığını, oranın âlimleriyle görüşmeler içinde olduğunu biliyoruz. Farsça’ya hakkıyla vakıf olmak, İran’lı olmaya delil teşkil etmez. Bundan hareketle, Efgani’yi Şii olarak itham etmeye çalışmak ise, yahudivari bir iftiradır, başka bir şey değil. Bir diğer iddia ise, Efgani’nin İran pasaportuna sahip oluşuyla beslenmeye çalışılıyor. Ben bunu da izaha medar görmedim. Bir diğer iddia, İran’da akrabalarının oluşuna bağlanıyor. Afganistan ile İran arasındaki coğrafi yakınlık, bu iddiaya itibar etmemize mani oluyor. Bir diğer iddia, Afgani’nin İran’a olan aşırı ilgisine dayandırılıyor. Bu iddianın izahı, Afgani için yüz akıdır, bir övgüdür. Çünkü dünyanın neresinde bir Müslüman varsa, Efgani orayla alakalı olmuş, Hindistan, Mısır, Osmanlı… Onun soyunu Hindistan’a hatta Osmanlı’ya dayandıran iddiaları da gördüm. Ama bu vaziyet tutulup da, Efgani’nin soyunun meşkuk olduğunu, onun İran’lı olabileceğine dayandırmak, cidden utanç verici.

 

 

Ben Efgani hakkındaki düşüncelerinizin henüz olgunlaşmadığını, onu idrake bir türlü yanaşmadığınızı görüyorum. Mesela demişsiniz ki;

“Yazıda emperyalizme karşı savaştığı vurgusu bol bol yapılan, ama her ne hikmetse en rahat nefesini ömrü bahasına savaştığı emperyalizmin merkezlerinden Paris'in kucağında alan yüce mücahid Afgani'yi tefe yerleştiren; onun İslam'ı ruhani yönünden ayırıp yalnızca siyasi bir planda müdafa etmeye kalkması ve bu esnada da Selefî ağzıyla nasipsizce eleştirilere sarılmasıdır.”

 

Birincisi, Efgani’nin Urvet’ül Vuska’yı niçin Paris’te çıkardığını incelemede yazmıştım. Fransa da o dönemde bir sömürge gücüdür. Bu doğru, fakat Paris, dönemin fikir hürriyetinin tesis edildiği bir yerdir. Aynı zamanda, özellikle Mısır ve Afganistan’da, bilhassa İngilizler sömürge güçlerinin aktifliğini görüyoruz. Efgani’nin Paris’te faaliyet yürütmesinin bir diğer sebebi de, Fransa’nın İngiltere ile olan rekabetinden faydalanmak istemesi, bir nevi denge politikası… (En rahat nefesini) orada almış demek, meselenin mahiyetini, gerçekliğini bir kenara itip, pire boyutundaki bir iddiayı deve yapmanız değil midir? Nitekim Urvet’ül Vuska sadece 18 sayı çıkabiliyor, derginin kapanmasından sonra Efgani Paris’i derhal terk ediyor. Bu süre zarfı mıdır, ömrünün tümü sürgünde geçmiş bir adamın en rahat dönemi?

 

Sonraki iddianız daha vahim. İncelemenin bütününü okuduğunuzu söylemişsiniz. Okumadan sonra gelmesi iktiza eden idrak merhalesinden geçtiğinize şüphe duydum doğrusu. Çünkü bilhassa üzerinde durmuştum, mesele tasavvufun saf yapısı değildir, onun dönemin Müslümanlarınca yanlış telakki edilmiş, (örneğin tevekkülü tedbirsizlik; kanaati tembellik ve miskinlik olarak telakki etme) yapısında olduğunu ifade etmemiş miydim? Buna müsavi olarak, kaza-kader inancının Cebriye, Hurufilik gibi mezheplerce yanlış telakki edildiğini, bu yanlış telakkinin de tasavvufa mal edilerek gizlendiğini, Efgani’nin de bunları ayıklamaya çalıştığını ifade etmemiş miydim? Söyler misiniz, bu tasavvufu inkâr mıdır, İslam’ı ruhani yönden baltalamak mıdır? Tasavvufun aslında olmayan, ama tasavvuftanmış gibi gösterilen hurafelerin ayıklanması, nadanlıksa, evet, ben nadanlığımla iftihar ederim. Yoksa siz de mi, tasavvufu bir şuur afyonu, dünyanın hakkını vermeden dünyadan el etek çektirme müessesesi olarak görüyorsunuz? Sizce tasavvuf, kanaati tembellik olarak mı takdim eder? Sizce tasavvuf, tevekkülü tedbirsizlik ve hareketsizlik olarak mı telkin eder? Sizce tasavvuf, kaza ve kader inancını, insanın dünya üzerindeki mesuliyetini inkar etmek suretiyle, onu ilimden, irfandan, araştırmadan, keşif ve icatta bulunmadan men mi eder? Siz bunların tasavvufun saf yapısında olduğunu söylerseniz, onu aslında hiç tanımamış olursunuz, size dinlediğiniz ve yarısında esnediğiniz ney dinletileriyle baş başa bırakmaktan başka elimden ne gelir? Madem tasavvuf bunları istemez ve madem bunlar (miskinlik, tedbirsizlik, hareketsizlik vesaire) Müslümanlara musallat olarak onların ilim, hikmet, arayış cephelerini dondurmuş, madem dünyadaki bütün ilim şubelerinin temellerini atmış olan Müslümanlar, hareketsiz kalmış, ilmi unutmuş, matbaaya küfür icadı diyecek raddeye gelmiş ve madem bunların sorumlusu tasavvufun eteklerine gizlenmiş olan hurafelerdir, o zaman yapılması gereken şey, tasavvufu bunlardan arındırmak değil midir? Müslümanların şuurlarına musallat olmuş, onları ilimsiz ve fikirsiz bırakmış hurafelerle mücadele etmek, (modernist)lik ise, ben İslam alemi için bundan güzel bir reçete bilmiyorum. Kavramların mahiyetlerini sorgulayalım biraz. O zaman anlarız gerçeği, sahteyi. Sizce, bir zamanlar dünyanın en güzel en gelişmiş şehirlerini kuran, ilimde batının hocalığını yapan, dünyanın en kuvvetli ordularına sahip olan, en dayanıklı kaleleri inşa eden Müslümanlar, yanlış bir iş mi yaptılar? Akla verdikleri ihtimam, tasavvuftan uzaklaştırdı mı onları? Elbette ki hayır, peki Efgani bunları istedi diye, sapık modernist mi oluyor?

 

 

 

Masonluğun o dönem tasvir ettiğim yapısına inanmadıysanız, sorduğum sorulara cevap verin. İki şeyhülislam nasıl ve niçin mason oluyor, kimse niçin bunlara bir şey demiyor, niçin masonluklarını gizleme gereği duymuyorlar? Ayrıca bütün ittihatçıların mason olduğunu bilen Abdulhamit, o dönem niçin masonların faaliyetlerine mani olmuyor, mason localarını tasfiye etmiyor? Bunların cevabını almadan, masonluk hakkında tek kelime daha etmeyeceğim.

 

 

Efgani’nin İslam’ı sadece siyasi planda müdafaa ettiği de tamamen kendi vehminizdir. Çünkü o siyasi planda izlediği yolu, İslami temellere dayandırır, bilhassa (tevhid)i serlevha olarak kabul eder. Gerçek şu ki, İslamiyet siyasete uzak duracak gibi bir ölçü yoktur. Bu, İslam’ı dünyadan soyutlamaya kadar gider. Ama İslamiyet’in temsil ve gaye olunacağı siyasi atmosfer, harcını batının attığı siyaset anlayışı değildir. İslam, siyasi atmosferi ve siyaset ahlakını kendisi oluşturur, onun üzerinden yürütür siyasi hareketini. Efgani’nin yaptığı da budur, idrakleri fert ve cemiyet çapında İslamiyet ile ihya etmeye çalışır, o İslami atmosferi oluşturur, ondan sonra yürütür mücadelesini. Onun niçin siyaset ile fazla haşır neşir olduğunu da sorabilirsiniz. Bunun cevabı, İslam dünyasının o dönem maruz kaldığı fiili tehditlerdir. Belki de Cemaleddin Efgani’yi anlayamamanızın sebeplerinden biri de budur; siz daha bir coğrafya atlasında Sudan’ın nerede olduğunu bilmezsiniz, ama o adam bir gece yarısı bütün rütbelerini terk ederek oraya gider, Müslümanlarla hemdert olur. Siz, Hindistan’da kaç tane Müslüman yaşar, bunu bile bilmezsiniz, Afgani başbakanlık rütbesini terk ederek oraya gider, sorunlarına yarımcı olmaya çalışır. Sizin için İran’daki Şiilerin ve Sünnilerin düşmanlığa soyunması, böylece batılı güçlerin ekmeklerine yağ sürmesi bir şey ifade etmez, ama o adam (Şiiler tarafından Sünni, Sünniler tarafından da şii olarak damgalanmak pahasına) oraya gider, iki tarafı birleştirmeye, düşmana karşı ortak mukavemete davet eder.

 

 

 

(Peygamberlik sanattır) meselesini, teessüf ve şaşkınlıkla okudum. “Bu hadiseyi arada kaybedip gündeme getirildiğinde de 'nerde demiş he hani kaynak kim demiş hangi sayfa?' filan diye entellektüel mastürbasyona başlasaydın emeğini rezil etmez, kendin ve 'tetkik'in için daha isabetli bir iş etmiş olurdun” demişsiniz.

 

Siz niçin beni uyarmadınız; oraya mimlemiştim, Efgani’nin o konferansta sarf ettiği cümleleri yazacaktım, bu doğru. Ama unutmuş olduğuma niçin hiç ihtimal vermediniz? Ben o cümleyi yazdıktan sonra, yaklaşık bir saat içinde neredeyse on sayfa kadar yazı yazdım, onlarca soruya cevap vermek zorunda kaldım. O da arada kaynadı gitti, nasip olmadı. Ama bir kez uyarabilirdiniz, “o cümleleri görelim hele” diyebilirdiniz. Bunun üzerine ben yazmayacak olursam, istediğinizi söylemekte hür olurdunuz. Ama bu zaafı pençeleriniz arasına aldınız, sanki benim adıma bir hüsran, sizin adınıza da bir zafer levhası gibi neşeyle, gururla, kahkahalar arasında teşhir ettiniz. Bir de demişsiniz ki, Reşit Rıza’dan Muhammed Abduh’dan başka kimse yok mu, kaynak gösterecek. Buyurunuz, bizzat Mehmet Akif’in şahadetiyle, meseleyi naklediyorum;

 

Mehmet Akif anlatıyor;

(Cemaleddin Efgani için) "Geldikten altı ay sonra eğitim meclisi üyeliğine seçildi. Bu memuriyeti sırasında eğitim için düşündüklerini açık bir dille ifade etti. Fakat meclisin diğer üyeleri söylediklerini benimsemiyorlardı. Zamanın Şeyhülislamı onun fikirlerini şahsi menfaatlerine uygun görmediği için ona şiddetli bir biçimde kızıyor, onun gözden düşmesi için elinden geleni yapıyordu. 1871`de (1287 Ramazan) üniversite müdürü Afgani`den fenne ve sanayiye teşvik mahiyetinde bir konferans vermesini istedi.

Üniversitenin açılacağı gün konuşmasını irad için kürsüye çıktığında, dinleyiciler arasında hazır bulunan Şeyhülislam Hasan Fehmi tüm dikkatini onun bir yanlışını bulmaya hasretmiş ve iki cümlesini kötüye kullanmak için mimlemişti bile. Cemaleddin konuşmasında diyordu ki: “insanın maişete ihtiyacı hayatın en önemli konusudur, Her türlü sanayi maişete yardımcı olması bakımından beşerin uzuvları gibidir. Mesela mülk edinmek iradenin merkezi olan dimağın aynıdır. Demircilik kol, çiftçilik ciğer, gemicilik ayak gibidir,.. İnsanın bedeni saadeti ve maddi varlığı bu şekilde gelişir. Cismin hayatı ruh ile mümkün olduğuna göre, cismin yani beşer saadetinin ruhu ya nübüvvettir yahut da hikmettir. Bu iki şey birbirinden farklı şeylerdir.

Nübüvvet bir ilahi hediyedir ki, bu nimete çalışmakla ulaşılamaz. Cenabı Hak kulları arasından kimi isterse ona verir bu nimeti (En`am, 124). Hikmet işi düşünmeyle, fikir ve düşünce gelişmesiyle, malumat zenginliğiyle elde edilir. Bir de nübüvvet hükümleri iğrenç batılın hücumundan uzak olan ilahi ilim üzerine oturmuştur ki, insanoğlu ona inanmakla mükelleftir. Hikmet sahiplerinin ileri sürdüğü fikirlere gelince, bunlar ilahi hükümlere uydukça kabule şayandır, hepsini kabul etmek mecburiyeti yoktur. Akla uygun olmayanlar reddedilir.”

 

 

İşte Cemaleddin`in nübüvvete ait sözleri bundan ibarettir ve tüm İslam alimlerinin itikadına tamamen uygundur. Buna rağmen Şeyhülislam merhumdan intikam almak için Cemaleddin`i nübüvvetin bir çeşit sanat olduğunu iddia etmekle suçladı. Daha sonra kendisine bağlı tüm cami hocalarıyla üzerine yürüdü.

Biçare Cemaleddin aleyhindeki sözlerin birer yalan olduğunu ileri sürmesine rağmen, kendini bu iftiralardan kurtaramadı. Hatta bu konuda Şeyhülislamla münakaşaya hazır olduğunu bildirmesine rağmen, kimseye dinletemedi... Merhumu sevenler ona sabır tavsiye ettiler... Fakat dini asabiyeti çok ileri derecedeki şeyhi hiç bir şey tatmin etmiyordu. Şeyhülislamla yüzyüze tartışmakta ısrar etti... Sonunda kamuoyu sükunet buluncaya kadar olmak üzere İstanbul`dan gitmesi için padişah iradesi çıktı. Şeyh Cemaleddin tamamen zulme uğramış bir insan olarak Mısır`a gitmek zorunda kaldı.(6)

 

Keyfiyetleri, fikirleri bıraktık, nelerle uğraşıyoruz. Arşiv dedektifliğine döndü iş. Açıkça ifade etmek istiyorum ki, siz ve diğer arkadaşlar yazılarımda zaaf avcılığına çıkmak yerine, meselenin mahiyetine ilişkin sorular sorsaydınız, düşünceye biraz hayat hakkı tanısaydınız, bu başlık çok verimli olurdu, hiç kimsenin kalbi kırılmazdı. Aynı melodiyi farklı enstrümanlardan çalmak zorunda kalıyorum. Çünkü muhteva ile değil, kalıpla uğraşıyorsunuz. Cemil Meriç meselesinde, serdengeçtik hanesine (gol) yazmışsın üstadım. Cidden çok yazık etmişsin. Cemil Meriç’in o mesele hakkındaki kaynağı bal gibi meşkuktür. Ben diyorum ki, o münazara (Müslümanların geri kalış sebepleri)ni ihtiva ediyor. Cemil Meriç’in incelemesinde kullandığı ifadelerin Efgani’ye ait olması imkansız üzerine imkansızdır. Çünkü Efgani’nin mücadele hayatının en büyük meselelerinden biri budur. Bu konuda yazdığı makaleleri siteye aktarmak isterdim, ama aktarmayacağım, okuyan okusun, kaynağı belki yüz defa söyledim.

 

Yazının sonunda, Akif’i de Said Nursi’yi de boşuna saf dışı bırakmışsın. Eski Said’i, incelemenin sonunda ifade etmiştim. O dönemi, Said Nursi hesabına (sığ) olarak ifade edemezsin. Said Nursi’nin o dönemdeki faaliyetlerini tasilatla yazdığı (Divan’ı Harb-i örfi)’yi okudun mu? Bediüzzaman Said Nursi hz.’lerinin (eski said) dönemi hatalar çağı değildir. Onun aktif siyasetten çıkmasının sebebi, o dönemde tuttuğu yolun yanlış veya senin ifade ettiğin gibi (sığ) olması değildir, Said Nursi sadece dönemin siyasi atmosferinin metodunu eleştirmiş, amentüsünü batılıların yazdığı diplomatik mücadelede ümmete gerekli ve yeterli yardımı yapamayacağını düşünerek bırakmış siyaseti, hikmet ve irfan depolamak için inzivaza çekilmiş. Yoksa onun (ittihad’ı İslam) fikrinde bir mahiyet değişikliği yoktur, belki metot değiikliği vardır.

 

Son ifade ettiklerine kesinlikle katılmıyorum, (Bir insanı illa basılan eserleriyle tanımak zorunda değiliz) de ne demek… Fikrin namusunu Üstad’dan emen birinin bunu söylemesine inanamıyorum. Burada bir adam muhakeme ediliyor, hakkında bir sürü iddia dolaşıyor, neticede bu adam için bir kıymet hükmü biçilecek. Hal böyleyken, bir hâkimin, davası dürülmüş, dosyası kapatılmış, çarmıhı hazırlanmış bir idam mahkumuna bile, (son olarak söyleyeceğin bir şey var mı) demesi gibi, asgari ölçüde de olsa söz hakkı tanınmayacak mı? Bu ne adalete ne fikir namusuna yakışır. Benim elimde bir mühürleme selahiyeti olsaydı, okumadan, mahiyeti araştırmadan itham peydahlayanların dillerini mühürlerdim…

 

 

Bazı özel vaziyetlerden dolayı bir müddet internete uzak kalmak zorunda olacağım. Sorularınız olacaksa cevap vermeye çalışacağım. Gerçi bu sözlerimin (sapıklığı tescilli) birinin firarı olarak telakki edeceğinizi sezer gibiyim. Olsun, Allah’ın adaleti kafidir…

 

 

Dipnotlar

1- Muhammed el- Mahzumi

2- El-Urvet’ul Vuska

3- Dr. Asgar Mehdevi, Mecmuatu Esnad ve Medarik

4- Zikrayat ve Ahadis, Milli Eğitim yayınları

5- Hadıru’l-Alemi’l İslami

6- M. Akif Ersoy, Modernleşmek mi, İslamlaşmak mı, s. 19-21, İhya Yay., İstanbul, 1983

SE
23.09.2009 16:53
#43
Artık hiçbirinize cevap vermeyeceğim.

 

yukarıda yazdığın "cevap vermeyeceğim " sözünüde çiğneyeceğini tahmin etmek pek zor olmasa gerek.önce meseleyi nasıl çarpıttığına bir göz atalım.

 

evvela beni haklı çıkardığı için teşekkür eder, şükranlarımı sunarım.keşke yazdığın cevap sözünü çiğnemene değseydi.

 

cevabımıza daha önce sorulmuş bir soruyla başlayalım.acaba efganinin mezarını kim yaptırmıştı.

 

abdulhamid meselesine fazla takılmışsın.oltayı sarıp seni sudan çıkarmak gerek.

 

abdulhamid döemi kolay anlaşılacak bir dönem değildir. niye masonlara engel olmamıştı diyorsun.bazı şeyleri istemeden yapmak ve bazı şeylere göz yummak zorundaydı da ondan.

 

 

 

kendi arkasından çevrilen onca oyuna ses çıkarmamış, kendisini esir etmek için tahta çıkarken şartlar sunan mithad paşayı birkaç kez sadarazam yapmış, amcasının katili olduğu kanıtlanıp herkes ölümünü istediği halde kendi cebinden beslemiş, kendi düşmanlarına hediyeler vererek, nasihat ederek onları doğru yola getirmeye çalışmış birisinin siyasetini anlamak ve bu adama şöyle yaptıysa bu adam iyidir tarzında hüküm vermek seni aşar cihat efendi.unutma ki onun hal edilmesi fetvasını da zamanın şeyhülküfürü vermişti.

 

 

mehmed akife gelince.mehmet akif neyzen tevfiğide seviyordu.hatta abdulhamid han gaziyi sevmiyordu zamanında.hatasını çok sonra anladı.onun için mehmet akifi ikiye bi gündeme getirme. oda çok karmaşık bir mesele.ama illa ondan konuşmakistiyorsan önceki mesajımda sorduğum soruya cevap ver.niye siz sapıklar sürekli akifi kalkan yapıyorsunuz.

 

 

 

 

said nursiyi demişsin.onun neden içtihad yapılamayacağını anlatan yazısını okumadın galiba.ama dur

! sen ahmed davudoğlunun kitabını okuduğunu söylemiştin.demekki bu yazıyı okuduğun halde birşeyleri gizlemeye çalışıyorsun.

 

 

efganiye söz hakkı vermeye gelince zaten biz onun sözlerini tartışıyoruz.ama sen herşeye bir bahane buluyorsun.işine gelmeyen yerleri geçiştiriyorsun.

 

 

bu arada ben tartışmada abduhtan bahsetmeyi unutmuşum galiba.sen bize onun fil suresi tefsirini bi getir görelim o nun tefsir konusundaki görülmemiş yeteneklerini.

 

aslında bu mesajı yazmama gerek bile yoktu trradomir seni yerden yere vurmuştu ama.utanmadan bide cevap yazabildin ya dayanamadım.

 

yine daha önce sorduğum bir soruyu soruyorum. madem efganiye ait değildi o mektup niye efgani kendi ismi ile yayımlanan bu mektuba itiraz etmedi.

TR
25.09.2009 10:53
#44

Cemaleddin'in doğum yeri hakkında kaydedilenler onun kendi ağzına ve onun başyalakası, trionun ikinci ayağı, durup dururken pozitivist kafasına göre nassı tevile kalkacak tiynetteki Abduh'un Cemaleddin'den nakline dayanır. Bense, tıpkı Muhsin'ül-Emin gibi, temiz olduklarına inanmadığım bu adamların naklini seçmektense diğer iddiaları daha muteber buluyorum. 'Yaa yazacaktım da yazamadım, koyacaktım da koymadım, kıl oldu tüy oldu' falan diye mazeret imalatına sarılmandan, yaptığın işe verdiğin önem ve amacın belli oluyor. Ben bunu sadece sarıldığın işteki ciddiyetsizliğini göstermek için ortaya atmışken yazının genelinde düştüğün ad hominem'den bir örnek daha sunarak 'Bak ben bütün delilleri biliyorum, aha bak bunları bunları diyolar' diye sadece pekiştirici mahiyetteki bilgileri kaydetmiş; sıraladıklarının arasındaki eksiklerin ya farkına varamamış, ya delil karartmış, ya da 'biliyorum kii' emniyeti içindeki bilgisizliğinin farkına varamamışsın. Arada kaynatılan ve meselenin temelini oluşturan iddialara, alınan ayarlara karşı elde tutulan sükunet payını hesaba bile katmamak gerek. Bu kadar tevilden ve 'ney meselesi'ndeki idrak-u kelam fesadından sonra senden herşeyi bekliyorum. Meseleyle doğrudan alakası olmadığı halde çantayı sen açtın madem, bakalım bizde neler varmış:

 

1. Namıssız İran şahı adamın kendi ülkesine iadesini sağlamak için Cemaleddin'i İran'lı göstermek istiyorsa, pek ala Cemaleddin de İran'lıdan paçayı yırtmak için 'Ben ordan değilim' diyebilir. Her ikisi de zanna dayanır. Nitekim ikinci durum onun hareket serbestiyetine ve tesir avantajına kavuşmasını sağlamış, istediği yerde cirit atmasını kolaylaştırmıştır (Abdülhamid'in iade etmemesine 'delil'indi). Aşağıdakilerle birleştirince bu madde, hareket sebebi olarak yerini buluyor.

 

2. Cemaleddin'in babasının Safder olan ismine ne bir sünnide, ne de Afganistan'da rastlanır. Afgan Esadabad'ında doğduğu söylenen birisinin, İran'ın Esadabad'ında sürüsüne bereket akrabasının bulunmasını ve bir sünnide rastlanması neredeyse imkansız olan bu isimde bir babaya sahip oluşunu tesadüfle açıklayan, gitsin tüm eski artistler daha ölmemişken iki tane Yeşilçam filmi çeksin de izleyelim be abi. Bu kafadan bu beklenir. Bu kafa kendi hülyalarına bizim inanmamızı beklemesin, başka ihsan istemez...

 

3. Yönünün İran'a doğru olması onun yüz akıymış abiler. Yok yaa? dünya İslâm İlmi Birliği'ne merkez olarak Şia'nın kalesi olan memleketi, şahı 'denge politikasıyla :)' kazanmak için mi tavsiye etti o zaman? İlmî bir merkezin yatağı olarak Şia yuvasını önermek ya masumca değildir, ya da gerzekçedir. Gerçi ilmini Şii mahfillerinde, Murtaza el-Ensari'den falan alan birisi için bu çok da şaşırtıcı değil.

 

4. Bahsedilen görevi alması Afgan vatandaşı olmasını mecburi kılar mı, Afgan yönetimi tarafından aktif olarak dahil olduğu iç siyasetin amaçları uğrunda sahiplenilmediği ne malumdur, kandırılmadıkları ne malumdur, Cemaleddin'in yalanını tamamlamak üzere yapılmayacak bir kontrole dayanmadığı ne malumdur, bunlar bir tarafta dursun; kızkardeşinin oğlu ve talebesi Mirza Lütfullah Han şahtan yıllar sonra bir kitap yazıp onun Hemedan Esedabad'ından olduğunu söylerken bize bunca sözümona 'tesadüf'ü de birleştirip ne demek, ne yemek düşer acaba? İran şahı Seyyid'i kendisinden ve Cemaleddin'in ölümünden sonra bu iddiaları yazması için satın almıştır di mi? Naihahahaha, bi gidin işinize arkadaşım ya. Adamın yeğeni bunu söylüyor, hem de ortada ne şah kalmış ne ayaklanma tehlikesi, size ne oluyor?

 

5. Muhtemelen Abduh'tan nakil yapan ve mahut şahsın 'kırk yıllık dostu' olan Emir Şekip Arslana karşılık, bir de S. Salih Şehristanî'nin İran menşeini savunduğu yazısından şu ifadesine bakmak gerekir, madem öyle: 'Bugün hâlâ, Cemaleddin'in kabile fertleri, yani amca ve hala çocukları, kardeş ve bacı çocukları kadın erkek elliyi aşkını hayattadır. Bunlardan birisi, Cemaleddin'in (1300 H. de ölen) kardeşi Seyyid Meşînin torunu ve Kemâl'üd-Din'in oğlu S. Mahmud'dur. Cemaleddin'in kardeşi, Safderi'n oğlu olan bu zat ise 1251'de köyünde müderris idi. Şöyle demişti: S. Cemaleddin'in doğduğu oda Seyyidan mahallesindeki evlerinde halâ ayaktadır...' Bu mahalle Hemedan'daki Esadabad'da bulunuyor ve Cemaleddin'in akrabaları da orada ikamette. Ayrıca sonradan Afgan Kralı Emanullah Han'ın amcası Emir İnayetullah Han da bir İran ziyaretinde bu köyü ziyaret ediyor, Cemaliye ailesini derliyor, gerekli bilgiyi alıp adamın dedesinin mezarlarını filan ziyaret ederek neticede İran menşeine kanaat getiriyor ve Afganistan'da 'Afgani benim halamın amcasıydı' falan gibisinden hiçbir şekilde tekzib edilmiyor. Gulam Hüseyin Han, Abdülkerim Dicli ve daha pek çok akademisyen de bu fikirdedir. Senin için bu soy hala açıksa, seni İran'lı şah masallarınla başbaşa bırakıyorum. Benim için bu adamın nesebi ikincil derecede önemliyken, bunun bile 'Canım İran şahı diyoruz işte, şarkiyatçıların halt yemesidir, Miki yapmıştır, kedidir yahu' diye geçiştirilemeyecek derecede karmaşık olduğu ortada. Hatta düpedüz İranlı işte adam, akrabaları böyle derken daha neyin muhabbetini yapıyoruz?

 

Masonluk meselesinde 'ee ama onlar da masondu, nolacak şimdi, hadi anlat bakalım' diyerek kaçak dövüşmekten başka bir dala tutunulamazdı zaten. (Böylelikle Cemaleddin'i uzaktan sevenlerin sapıtıklıklarının ona yüklenmesine karşı çıkacak argümanını kendi ellerinle çöpe attın ya, her neyse). Zira hem tarihi köken, hem de 1897'deki dönüşün cemiyette herhangi bir çatlağa sebep olmadan gerçekleşebilmesi, işi çenelere bırakmadan vakıayı konuşturur. Bizimkilerin masonluğuna gelirsek, evvela Abdülhamid'in halline fetva verebilenlerin dahi şeyhülislam sıfatını taşıdığı zamanlardan bahsediyoruz. 'Dönemin dini makamlarını işgal edenler' adını verdiğin bir güruha sen de sallamışsın zaten. Tıpkı bizim diyanet işleri başkanlığımız gibi, o dönemin şeyhülislamlık mevkii de pek güvenilir değildi. Ayrıca, bu dönemde masonluk teşkilatına giren herkesin cemiyetin içyüzünü bilmediği doğru olmakla beraber; biraderliğe, riyasete çıkabilecek ve teşkilatı bir ülkede loca loca bina edecek güveni sağlayabilen bir adamın bu kadar kör ve temiz olabileceğine, biraderlerin bu adama göz yumabileceğine ihtimal vermek, ancak müdafa içgüdüsüne bağlı olabilir. Ama o da girmiş, ama bu da girmiş diye bir aklama mekanizması olamaz. Abdülhamid'in, topu Mason olan İttihatçılar tarafından maruz bırakıldığı vatan hıyanetini bir tarafa koyalım; onun teşkilatı denetim altına almaya çalışması tutumunu gösteren yeterli bir delil olarak kabul edilebileceği gibi, teşkilatın lağv edilmemesi koca sultanın emniyetteki nadir zaaflarından birine yahut etrafını saran masonlarca yeterince bilgilendirilmediğine, veya bu durumdan dolayı itidal politikasını takip etmek durumunda kaldığına da verilebilir.

 

Gelelim Fransa'ya. Burası da yazının sosundandı, fakat madem buraya geldik, pek ala buradan devam edelim. Yazzında Cemaleddin'i emperyalizme karşı birliğe çağıran bir kimse olarak takdim etmişsin, buranın kaydedilmesi de bu tespite karşı ileri sürülüyor. Evvela hiçbir devletin, kendi sisteminin başdüşmanını hiçbir yerde bulamadığı neşir organlarıyla donatacak serbestiyeti kolay kolay sağlamayacağını belirtmek gerekir. Alfred Dreyfus vakasında bile, devletin temel politikası eleştirilmemiş olmasına rağmen, vaka-yı adiyeden olan bu hadise üzerine serbest fikrin ninnilerle uyutulduğu fransa beşiğinde Emile Zola'nın bertarafına yönelik çabalar da kaydedilmeli. Cemaleddin, saf emperyalizme karşı değildir, Fransa'nın tahammül edebileceği ve faydalanabileceği bir şahıstır. En rahat ettiği yer ise Fransa'dır evet, yalan değil. Fransa'nın politikasını belirleyecek mevkiide bir insan mıdır ki Fransa'yı denge unsuru olarak kullanmış olsun? Tersi olmasın sakın? Masonluk teşkilatında Fransız locasının desteğiyle iş görmesi olsun, Riyaz ve Nobar paşa gibi karanlık ve yabancı hayranı insanlar tarafından himayenin kralını görmesi olsun, birincil ehemmiyete eremeseler ve tek başlarına huccet olamasalar da hep birer istifham olarak yaşamayı hak edecek ehemmiyeti haizdir.

 

Tasavvuf meselesinde idrak arızası gösterdiğimi söyledikten sonra elli tane alakasız soru sorup kilobytelarca alakasız yazı döşenmişsin be eleman, inşallah kilo problemin vardır da sarfettiğin çaba, yaktığın kalori bir işe yaramıştır. Kafayı çekip de mi okuyorsun bilmiyorum ama, benim senin tasavvuf telakkinde neyi eleştirdiğime tekrar bir bakıver istersen. Hayır yani, ayık kafayla benim yazımı okuyan biri 'Yoksa siz de mi, tasavvufu bir şuur afyonu, dünyanın hakkını vermeden dünyadan el etek çektirme müessesesi olarak görüyorsunuz?' diye soramaz, o yüzden diyorum. Gerçi sarhoş biri bile bu kadar yazıya kastığının dörtte birini yazılanı anlamaya kassa o da anlardı ya her neyse, fazla kurcalamayalım, bozarız mozarız mazallah. 'Zaman, tasavvuf gibi nadide bir ilmi şuurlarda yaşatacak, tarikat gibi hikmet şebekelerini cemiyete döşeyecek keyfiyette değildi'. Miydi? Müsait olmayan zaman mıydı, zamane insanı mı acaba? Evvela yapılması gereken tasavvufu hakikatine döndürürken zihinleri temizlemektir, tasavvufu pozitivizme boğdurmak veya çıkarılıp atılabilecek bir süs haline getirmek değil. Bunu zaten yazmıştım. Pozitivizm isnadımızın altı ise yeterince dolu. 'Alevilik hazret-i Ali'yi sevmekse ben herkesten daha Aleviyim abi' nevinden, cahillerin vazgeçilmez ortamalı artistliğine tenezzül ederek ortaya konan 'şehir yapalım, ordu yapalım demek modernistlikse ben de modernistim birader!' tavrı ancak adam güldürür. Batıya zahirde ve siyasi planda karşı çıkarken, İstikbal-i Greenwich ile, 'aklu ekber' diye tekbir alıp namaz kılar gibi onların fikir ve metodlarını Kur'an ve din yorumlarında kullananları, İslam'ın ruhaniyetine kastedenleri temelde siyasetleri sebebiyle eleştirmediğimizi de yazmış, diğer yanın ise gerekli temellendirmesini zaten yapmıştık. Hala siyasete sarılmanın neden gerekli olduğunu anlatıyorsun. Aksini söyleyen mi oldu? İslam'ı siyasi planda da müdafa etmek, İslam'ın siyaseten de uygulanması için çaba sarfetmek bir kulluk vazifesidir zaten. Bunu yapan pek çok mücahide de kimsenin tan ettiği filan yok. Sıkıntı İslamın ruhî zaviyesinin budanarak siyasallaştırılmasında ve kaynaklarının kaynaklarla değil, batıcı metodla ele alınır hale gelmesinde. Asıl tehlike de budur. İslam'ın Budizm'den olduğu kadar, komünizmden, faşizmden de bir farkı var. Müslümanın yeni hükümler çıkararak dinini upgrade etmesi lüzumsuz. Müslüman Müslüman olsun yeterli. Kuran ve sünnete dönüş, mucizeleri reddetmekle, materyalistleşmekle, faizin helalliğiyle ilgili soru işareti oluşturmakla filan olacaksa olmasın zaten. Dini ele alış metodu, yanlış bir metodla değiştirilmediği sürece bir gün bir Necip Fazıl çıkar, öbür gün Said Nursi çıkar, Gazali falan çıkar, seni kafana vura vura uyandırır. Bir Necip Fazıl'la şu adamların arasındaki fark görmezden gelinemez. Din modernist bir bakışla incelenmesin, vecdsizleştirilmesin. Günümüze ulaşan bu çığırı açanlar Abduh'la Cemaleddin sapıklarıdır. Vay efendim sen sudan'ı bilmezken o oralara gitti, yok efendim sen Ganj'ı kitaplarından okurken o onun diplerinde Müslümanları ilmiylen suladı filan olayları da Cemaleddin'in ithamıyla ilgili değil, sadece laf kalabalığı, sadece meseleyi saptırmak yahut konuşmak yoluyla cehaletin perdelemesi. Sen burada çene çalarken Ebu Cehil de savaşıyodu ona bakarsan, hadi bakalım. Eleştiri noktalarımızdan birisi de tasavvufa, Kur'an ve sünnetin aslında yokmuş da sonradan bu kaynaktan türetilmiş gibi sütlaçtaki tarçın muamelesi çekilmesiydi ki o cümleleri de, önceki mesajda gerekeni yaptığımdan dolayı tekrar yorumlamaya gerek duymuyorum. Tasavvuf meyve, tezahür veya mahsül değildir, gövdeye dahildir, yani olmazsa olmazdır, şeriatin ekürisidir, zahirin batınıdır. Tarikat tasavvufun meyvesidir ama, tasavvuf sünnetin şeriatle beraber bizzat kendisidir, onun garnitürü veya aksesuarı değildir. Kaynağını da beşeri tefekkür mihrakı olan hikmetten filan değil, nübüvetten alır. Sanki bu söylediklerimi yazmamışım gibi bir sürü başka şey anlatmışsın. Gaza gelip bir yığın alakasızlığı döşemeden, meseleyi çarpıtıp çarpıtıp 'nadanlık buysa ben nadanım' deyuben fakiri tebessüme mecbur bırakmadan evvel git ne yazdığını bi oku istersen nadanım benim. Ne yazdığını da ben mi göstereceğim sana? İstersen gösteririm ama yazım şişiyor.

 

Afgani, has çömezi Abduh ve onun çömezi Reşid Rıza, hadiseleri hiçbir bilgiye dayanmadan sırf pozitivist anlayışa yaklaştırabilmek, sözümona bilimle barıştırabilmek için nass'ı aklına göre yorumlayan, böylelikle Kuran ve sünnetin ehemmiyetinin altını çizen ve tasavvufun yanlış anlaşılmasından şekvada bulunan onca kimseden ayrılarak bu sebeple eleştiriye maruz kalan, sırf modernist takıntıları sebebiyle genel manada mucizeyi reddetmeye eşdeğer şekilde normalleştiren (ki bu mucizeyi ve icmâı düpedüz reddir evet, yok 'efendim buradaki mucize aslında bunu demeye çalışmıştır da yüzyıllarca müslümanlar saf gibi Kur'an'ın tasvirine inanmıştır' benzeri sözler sadece sizin korkunç bir kibir, İslam'ı pozitivistleştirmeden gayrı sebebi olmayan bir gayret ve nefs emniyetiyle uydurduklarınızdır, haşa her gece Allah'la empati kuruyosunuz anasını satiim, utanmasanız Allah'a da müteşabih diyeceksiniz), melekleri, şeytanları bile maddeyle açıklayacak noktaya kadar materyalistleşen, bırakın Fil suresinin bilimsel(!) tefsirini, ayın ikiye yarılmasına bile olmamıştır diyen (haşa Allah'ın yalanını enselemiş abiler...), evliyalar hürmetine edilen duaları sırf bu takıntıları sebebiyle şirk olarak niteleyen, bu yaklaşımlarıyla da İslamiyet'e en büyük tahribi veren kimselerdir (her birinin kaynağı bizzat kendilerinin kaleminden mevcut). Yollarından giden modernistlere açtıkları çığır İslam alemi açısından bir yüz karasıdır, İslam'ı siyasal bir tefrik vasıtası olarak sivriltirken batıya ruhta teslimiyettir (siyasal İslamcılık hareketi). Bu hareketlerine rağmen bir kısım İslam militanının (mücahid değil) aklamak için attığı taklaları, paranoyalarını, tevillerini izlemek trajikomik... Sadece 'Bilimle barışalım' gibi bir iddiayla geldikleri için onları bir sürü aklı başında adama eşlik ederek eleştirdiğimizi, modernist/pozitivist/rasyonalist şeklinde sıfatlandırdığımızı sanacak kadar salak olmadığını düşünüyordum. Sen benim için bir yanılgı oldun ve bunun için gerçekten çok üzgünüm. Kendi düşene yapacak bir şey yok malesef...

 

Şu ney dinleyerek uyuma olayı ise apayrı bir çıldırma. Ben sana 'defol git İngiliz büyük elçiliğini patlat o zaman', 'Yuri Gagarin uzayda tanrıyı bulamamış, bi de sen baksana bi lan' veya 'git de peygambere postacı muamelesi çek' desem, yahut 'Faiz helalmiş abi, koş git vadeli hesap açtır da alacağımız paraylan Cihat yapak' diye dalga geçsem, fikirlerini yarı gerçek yarı yalan çarpıtsam ancak bu iğrençliğe yaklaşırım. Okuduğunu anlamamakla kalmayıp bir de apalakasız bir dalga geçme girişimi nahoş ötesi. Buradan sonra iyice keskinleştim zaten. Hmm, bu ney meselesini ikinci defa tekrarladığına göre sen buraya fena saplanmışa, büyük bir ehemmiyet atfetmişe, sağlam bir istinad noktasını bulduğunu düşünen bir hale giriftar olmuşa benziyorsun. Pek ala, buranın derinlerine inelim biraz. Yazıda diyorsun ki 'ney dinleyen kendinden geçmemeli, kendini bulmalı'... Arkadaş sen tasavvuf meselesinde bir müsteşrikten daha da cahilsin. Dur dur, sakin ol az. Kendinden geçmenin tasavvuftaki manası nedir, kendinde olmak nedir, 'Kendinden geçmek iman, kendinde olmak küfür' buyuran veli (kimliğini hatırlamıyorum, bakabilirim) ne demek istemiş, kendinden geçen mutasavvıflar kılıcı ve ilmi bir tarafa mı atmış, bunlar hakkında gram kavrayışın yok. Kendinden geçmek değil, kendini bulmak esastır haa? Ne kadar da güzel görünüyor di mi uzaktan? Ne fikir ama, di mi? Nasıl sade, nasıl ucuz, nasıl 'akıllıca', ne kadar rasyonel! Yapma hoca, bilmediğin konuda kalem oynatmak zorunda olduğunu mu söylediler sana? Bir kısım nâdan ayyaş sarhoşluğuna düşüyor diye tasavvufun temel hâllerinden birine bu yapılır mı? Ney'in inlemeleriyle kendinden geçen nice büyük bu dini aslıyla taşıdı. Entelliğin çakmacı işportacıları gibi her meseleye laf yetiştirme içgüdüsüyle, olanca ıstılah ve bilgi fakirliğinle yalan yanlış düstur yumurtlamak, ahkam kesmek, işkembeden gazel okumak zorunda olduğuna mı inandırdılar seni? Haa, bir gram fikir namusun varsa; Cemaleddin aşkına, Abduh aşkına, bak Cemaleddin'in adını verdim, 'kendinden geçmek bysa ben hiç kendimde olmadım ki abi' pespayeliğine tenezzül etme. Istılahı katlederken nereye çeksen oraya gelir kelimelerle dengeleme yapmak basit bir tavır. Sen üzerinde fikir beyan ettiğin disipline saygı göstermezken, cehaletinden sadır olan fikre utanmadan saygı mı bekliyorsun? Kusura bakma, bu halinle anca gidersin. Bunu seni harcama niyetiyle filan söylemiyorum. Cemaleddin hakkında, mütakibi siyasal İslamcılardan doğru yanlış, eksik-gedik bilgi toplamadan, hatta hadi bundan da geçtim de, tasavvufu 'tetkik'e kalkmadan önce şu bilgisizlik ve kalem oynattığın disipline saygısızlık, ecnebilik halini çözüme kavuştursan daha iyi edersin.

 

Akiften yapılan alıntılara bakılırsa abinin lisanı da pek fasih, pek temizmiş azizan, 45 günde bülbül gibi şakımaya başlamış vallahi, herif Türkçe'yi benden güzel konuşmuş şerefsizim. :) Ahahahaahah. Bu adam mı Türkçe bilmediği için yanlış anlaşılmış, yoksa birileri bunları sonradan mı uydurmuş? Toplantıdan 2 yıl sonra doğan Akif'in yıllar sonra yazdıklarını itimada şayan bulmuyorum. Madem bu yazılar zapta geçmişti de bu kadar netti, bu o sırada bu infiali oluşturmaz, sadrazam desteğini alan bu adamın sesi yüksek çıkar, koca ilmiye toplumundan birisi kalkıp da hop kardeşim derdi. Harbiden derdi. Aynı şekilde, olayın gerçekleştiği dönemde bu kadar net bir hatanın ilmiyenin kalesinde yapılamayacağını, yapılsa bile bu etkiye sahip olamayacağını düşünüyorum. Mesela Peygamberliğin Fıtrat ve cibilliyetin bir neticesi olduğunu, esas oğlanın çömezi Abduh da iddia etmiştir; bu mesele de aynı paraleldedir ve İslam dünyasında pek tartışılmış bir mevzudur. İsterseniz onu da açarız. Kanaatimi bir önceki mesajımda detayıyla yazdığım için bunları tekrarlamak lüzumlu değil aslında, uzatmayacağım. Aynı cümlede sanat ve nübüvvet geçti diye bu adamın bu tepkiyi aldığını, 45 günde öğrendiği bir dilde konferans verebildiğini, bu yüzden yanlış anlaşıldığını sanan sanmaya devam etsin de bizi bunlarla keklemeye çalışmasın azizim. 'Bak kuş geçiyo!' deseniz belki bakarız da, bu ne böyle lan? :) :) Gerçi koca mektubu, gösterilen çağdaş kaynağı oryantalist uyduruklamasıdır canım diye geçiştiren birinin bu meselede 45 günde konferans mucizesinden bahsetmesi yadırganacak şey mi allasen? Elbette değil, bunun yapılabilmesi için iki adımdan müteşekkil, oldukça verimli işleyeceğini sandığım bir prosedür var:

 

1. Sert bir kaya parçasını nişan al,

 

2. gerilip bütün gücünle kafanı oraya yapıştır. Hadi geçmiş olsun.

 

Divan-ı Harb-i Örfi'yi okudum mu? Bu soruya evvela sualle cevap vereceğim: Pardon da sana ne? Bu şahsın bütün verimi Divan-ı Harb-i Örfî'dekilerden ibaret midir de sen bana bilgimi tespit için bu suali sorabiliyorsun? Bu kimse hakkında fikir sahibi olabilmek için başka eserlerine, başka şahitlere, başka kayıtlara itibar etme hakkımız yok mu? Sen okudun da sırf bu kitap sayesinde mi bu kişi hakkında fikir beyan etme rütbesine erdin? Misal okumamış olsam, 'git oku o zaman' diyerek meseleyi halletme ucuzculuğuna kaçma kolaylığı var ucunda di mi? Bu kaynağa itibar etmeden fikir devşiremez miyiz, nedir bu kitap tabulaştırması? Sen Kütüb-ü Sitte'yi, Sahih-i Buhari'yi, Sahih-i Müslim'i vesaire baştan sona okudun mu da İslam hakkında fikir sahibi veya apaçık Müslüman olabiliyorsun o halde demezler mi adama (ki bunlar bile güvenilir ağızların naklidir hacı, telif değil!)? Halbuki bu İslam hakkında fikir sahibi olabilmek için mecburi bir iş değildir, zira buradaki verimler iktibaslarla, tahlillerle, hatta tenkitlerle bize ulaştırılmıştır. Tefsir bir mecburiyettir. Mein Kampf'ı okumadan Hitler'i, Nutuk'u okumadan M.kemal'i tanıyamayan birine 'kazma' derler. Hatta böyle düşünürsek, bir kimsenin bir başkası hakkında fikir beyan etmesinden veya malumat nakletmesinden boş bir iş olup olmadığı sorusu da akla gelir. Bir küçük risaleciği okuyup da fikirde kemale ermedikten sonra ne işe yarar o kişiyi tanımak ve anlatmak için harcanan bunca gayret? At çöpe gitsin, o kadar basit(!). Hayat herkesin her kitabını okumaya müsade edecek kadar uzun değil. Haa, çok merak ediyorsan, söylemezsem merakından öleceksen hızlı nurcu dönemlerimde Hutbe-i Şamiye ve Tarihçe-i Hayat'ın bir kısmıyla beraber bu eseri de okuduğumu ve Eski Said'in bu kitapçıkta bir yandan doğudakilere 'siyasetle uğraşmayın' nevinden telgraflar attığını söylerken, diğer taraftan siyasi macerasını anlattığını ve 'İttihat-ı İslam'da üstadlarım Cemaleddin, Abduh, eşkiyabaşı Ali Suavi'dir' gibisinden talihsiz bir cümle sarfettiğini de hatırlıyorum. Eski Said neden sığcadır ve onu gerçekten Bediüzzaman kılan, gözümüzde kıymetlendiren ve onu bu ülkenin büyük bir ruh hamurkarı haline getiren etken neden Cumhuriyet sonrasında girdiği çığırdır? Buraya da hem kendi delillerimizle, hem de onun ağzından nakillerle gireriz bir yerde; burada fazla uzatmak istemiyorum (sadece Eski Said, sırf o desteklediği için bazı fikirlere itimat etmeyi gerekli kılacak birisi değildir, hatası da pardon ama boldur diyip geçeceğim şu an). Bir insan yalnızca eserlerinden ve kendi bakış açısından, kendi ağzından ibaret değildir. Hele hele kendi veriminin az bir kısmı matbu ise hiç değildir. Tekrarlayacağım, sağır denen adamın gözleriyle ilgili yazdıkları da onun sağırlığını devredışı bırakmaz. Bize gelen bilgilerin bir tenkit ve malumat süzgecinden geçirilmesi kafidir. İş gelip de 'onu okudun mu, bunu okudun mu'ya varırsa bu dünyada hiçkimse hakkında fikir sahibi olamazsınız. Belki Müslümanlığınız bile taarruza uğrar. Altı doldurulmamış entel ezberlemeleri, cahilin cehaletinden daha saçma sapan oluyor kimi zaman. Onu anlamak için birçok kimsenin kaynak gösteren tenkidlerini bilirken, mesela Abduh'un leş kokan ağzına katlanarak vaktimin canına kıymaya mecbur değilim. Kitap yazmamış olan insanlar hakkında, Peygamber dahil, fikir sahibi olmak durumundalığımız, bu adamın tercümanının kalemini inceleme mecburiyetini ortadan kaldırır; aslolan kaynağın itibar derecesidir. Sözlükte 'yalan' diye bir kelime, tercümelerde nice tahrifat yahut idrak faciası, psikolojide ise elli çeşit savunma mekanizması var. Kamil malumat için, sağlam istinadlarla kanaati kesinleşmiş insanların, nesne konumundaki şahsı okuması kimi zaman doğru olabileceği gibi kimi zaman da yanlış olur. Üstad'ı da entel saplantına kalkan yapma istersen, onu ve kendi yaptıklarını senden daha iyi tanırım sanıyorum.

 

Allah selamet versin efendi. Gerisi yalan dolan.

FU
27.01.2015 10:10
#45

İKİ PALYAÇO VE...

 

 

Osmanlı İmparatorluğunun birkaç asırlık ham yobaz ve kaba softa devrinde bataklığa çevrilen İslam, Tanzimattan sonra, uçurum yönüne döndürülünce, daha ziyade yurtdışı birtakım ıslahçı palyaçoların sökünü başladı. Suratlarını Batılı ressamların boyadığı sarıklı palyaçolar... Ve bu devirde artık bedbaht planında ortaya çıkan Batı hakimiyetine karşı zaafı ruhlarında aramak yerine İslam'da bulan biçareler...

 

Maddeye tahakküm dehasının timsali Avrupa karşısında, bozgunu n sırlarını çözmek ve İslamı kainat çapında yeni ha­yata tatbik etmek fikriyatından mahrum bu tipler, daima ol­duğu gibi, ne Batıyı ne de Doğuyu muhasebe edebilmiş, pal­yaçolar olarak, güya İslam'a yenilik getirme sevdasıyla, kalplerinin görünmez bir köşesinde, onu budamak, destekle­mek, ufalamak ve düşman dünya anlayışına tabi kılmak küf­rünü beslediler. Sabitliği ezelde ve her an yeniliği ebedde gerçek İslam çağını açmak değil de, onu, Batı maymunları­nın fani ve her an zevale mahkum çağına uydurmak...

 

Bu arada, Yahudilik ve Hristiyanlık stratejisinin ve em­peryalizma tuzağının istismar hedefi olmaktan da geri kal­madılar. Sistem getirici büyük bir tefekkür adamı olmayan, zaten makamı bakımından böyle bir hüviyete uzak bulunan ve sadece deha çapında bir ileri görüşle her şeyi sezen ikinci Abdülhamid Han uzun zaman durdurabildiği fakat dünya şartları hesabile elbette yenemeyecek olduğu felaket çığırı ve dalalet iklimi içinde işte bütün bu muzahrafat mütefekkirler­le mücadele zorunda kaldı.

 

Bu çöplük fikircilerin başında Cemaleddin Efgani ile Mı­sırlı Muhammed Abduh vardır.

 

Efganı, Türkiye'de Tanzimat ilanı sıralarında Efgan ille­rinde doğdu. Felsefe okuyarak yetişti ve rivayete göre mem­leketinde Ruslar hesabına casusluk yaparak efendilerinden hayli paralar aldı. 30-31 yaşlarındayken Mısır'a gitti, orada Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh ile tanıştı, onunla sımsıkı kenetlendi. Daha doğrusu, İslam'a yeni bir şevk ver­mek temayülündeki bu çürük adamı büyüledi ve peşine tak­tı.

 

Birçok kitapta ikisinin birden Mısır'da mason çemberine girmiş oldukları yazılıysa da bu yerinde suçlama vesikasına kavuşturulmuş değildir. Vesikasını biz verelim:

 

- « Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh İngiliz ve Fransız masonlan tarafından çizilen daireye dahil kılınmış ve İslam modernistIeri geçinen bu adamların elde edilmesiy­le Batı dünyası (politika-relijyöz; dini siyaset)lerinin temini­ni düşünmüştü.»

 

Bu şartlar kelimesi kelimesine aslına uygun bir tercüme olarak şu kitabın 127. sahifesinden:

 

Les Francs - Maçon

 

Serge Hutin

 

Editions du Seuil

 

Bourges 1960

 

o sıralarda mahut sahte inkılapçılar müsellesinin ikinci çizgisi Ali Paşa -ki o da aynı müsellesin öbür çizgileri gibi masondur- bu eşsiz sermayeyi İstanbul'a davet ve baştacı ediyor. O sıralarda «Darülfunun-u Osmani» ismiyle ve gizli bir İslam nefretinden başka hiçbir müdir fikre malik bulun­maksızın kurulan üniversitede -bugün Hamidullah nam-ı di­ğer Baidullah'a yapıldığı gibi -Cemaleddin'e bir konferansçı kürsüsü veriliyor. Rektör makamındaki Hasan Tahsin - o da mason - Cemaleddin'i himaye ediyor; ve İslam ile haç dün­yası arasında bocalayıcı esfel bir cereyanın gençliğini telkin altına almak vazifesini bu adama veriyor.

 

İlk konferansı bu adamın, gizli yollardan tüneller açarak

 

İslamı kökünden bombalamaktır.

 

Nitekim bir konferansında aynen şöyle diyor:

 

-«PEYGAMBERLİK, SANATLARDAN BİR SANAT­TIR !»

 

Yani, tenekecilikten, aktörlüğe kadar insanın çalışma yo­liyle elde edebileceği bir sanat... Peygamberlerin Allah tara­fından gönderilmiş olmalarının reddi, Allah'ın reddi... Eğer tarihi materyalistler ve komünistler Cemaleddin Efgani'nin bu sözünü bilmiyorlarsa en büyük müttefiklerinden mahrum bulunuyorlar demektir.

 

Devrin Şeyhülislamı hemen Cemaleddin'i küfürle suçlu­yor; aynı kafanın adamı Ali Paşa da adamını Türkiye'den dehlemek zorunda kalıyor.

 

Bu defa İran... Orada da her şeyi allak-bullak ediş... İran­lılar onu zincire vurup Osmanlı hududuna bırakıyorlar... Bağdat, Londra, Paris, «Dinde Reform» başlığı altında bir sürü neşriyat, tekrar İstanbul ve Ulu Hakan tarafından acı bir istiskal, uzaklaştırılış; ve nihayet tutulduğu kanser hastalığı sonunda 60 yaşlarında, fesadına devam edemeyecek hale ge­liş, dünyadan ayrılış...

 

Onu Maçka mezarlığına gömdüler, bir Amerikalı -her halde misyonerlerden- ona mezar yaptırdı; bir müddet sonra da kemikleri bir çuvala doldurulup Efgan topraklarını kirlet­meye götürüldü.

 

Böylece, Muhammed Abduh'un «onu görmeden meğer gözüm görmüyor, kulaklarım işitmiyor ve dilim işlemiyor­muş!» dediği sözde diyanet yolunda denaet dehası, İbn-i Teymiyye mektebinin 19. Asır yenileyicisi, kendisini takip edecek 20. Asır reformcu maymunlarına «buyrun!» diyerek ve dünyamızı hayli bulandırarak, layık olduğu mukabeleyi bu dünyada görmeksizin, bastı gitti.

akif diyorki:1287 Ramazınında idi ki Darulfunun müdürü Tahsin efendi [Mösyö Tahsin] merhim Şeyh’denfenlerin ve sanatların teşviki yolunda bir konuşma yapmasını istemişti. Cemaleddin türkçesinin o kadar iyi olmadığını ileri sürerek mazur görülmesini istemişse de berikinin ısrarı üzerine muztar kalarak etraflı bir konuşma tertip etmiş, bununla beraber zemen ve zamana uygun olup olmadığın anlamak için önceden memleketin ileri gelenlerine göstermişti.

Darülfünun açılacağı gün Cemaleddin’in konuşmasını dinlemek için İstanbul’un emirleri, alimleri, eşrafı kamilen toplanmıştı. Şeyhülislam da cemaatin içinde bulunuyordu. Cemaleddin konuşma kürsüsüne çıkınca olanca dikkatini konuşmanın içinde kötüye yorulmaya müsait bir iki cümle yakalamaya hasretmişti.

Cemaleddin konuşmasında diyordu ki;

“İnsani kazanımlar canlı bir bedene benzer. İnsanoğlunun ürettiği sanatların her biri o bedenin bir uzvu mesabesindedir; mesela iktidar bir yönetim için, bedende iradenin merkezi olan beyin gibidir. Demircilik kol, çiftcilik ciğer, gemicilik ayak gibidir...”

Cemaleddin bu gibi basit benzetmelerle bütün uzuvları saydıktan sonra şu neticeyi veriyordu;

“ İnsanoğlunun saadeti bu suretle teşekkül eder. Cismin hayatı ise ruh ile kaim olmasına nazaran bu cismin, yani insanoğlunun saadet ruhu ya nübüvvet ya da hikmet [felsefe/bilim/sanat] ile olur. Lakin bunlar başka başka şeylerdir. Nübüvvet [peygamberlik] bir ilahi lutüftur ki çalışmakla elde edilemez. Cenab-ı Hak mahlukları arasında her kimi isterse bu lutfa mazhar kılar; “Allah peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir.” [En’am, 6/124] Hikmete [felsefe/bilim/sanat] gelince bu fikir üretmekle, bilgi öğrenmekle olur. Sonra nebi hatadan masumdur, hâlbuki filozof hataya düşebilir. Bir de peygamberin hükümleri batıl vesveselerin hücumundan ilahi ilimle korunmuştur. Bunları kabul etmek imanın temel şartlarındandır. Filozofların görüşlerine gelince, bunlara tabi olmak kesinkes şart olmayıp, ilahi şeriata ters olmamak şartıyla ve akla uygun olanları kabul edilebilir...”

İşte Cemaleddin’in nübüvvete ait olmak üzere söylediği sözler bundan ibarettir ki İslam alimleri icmaıyla sabit olan hakikata tamamıyla uygun olduğu halde şeyhülislam, merhumdan intikam almak için “Cemaleddin nübüvvet bir nevi sanattır diyor” şaiyasını çıkardı, bunu teyid için de “nübüvveti sanatlara dair verdiği bir nutukta zikretti” dedi. Daha sonra camilerde vaizlere Şehy’in aleyhinde yürümelerini emretti. Zavallı Cemaleddin aleyhindeki sözlerin sırf iftira olduğunu, hakikatin meydana çıkması için şeyhülislam ile muhakeme edilmesi lazım geleceğini söylediyse de kimseye dinletemedi. Mesele gazetelerin ağzına düştü, bunların bir kısmı şeyhülislamı, bir kısmı Şeyh’in lehinde idare-i kelam etti.

Nihayet merhumun sevdiklerinden bir kısmı ona sabır ve sükûnet tavsiye ettiler. Zaman bu gibi haksız şayiaları hükümden düşürür, hakikati meydana çıkarır dedilerse de dini gayreti ilmi kadar yüksek olan Cemaleddin bir türlü duramadı. Herhalükarda şeyhülislamla muhakeme edilmesini ısrarla istedi. Sonuçta, ortalık durulunca kadar daha sonra isterse geri dönmek üzere İstanbul’u terk etti. Zavallı Cemaleddin her manasıyla mazlum bir halde İstanbul’u terk ederek Mısır’a gitmeye karar verdi.

İşte merhumun ne zaman bahsedilse “ilmine, faziletine, siyasetine söz yoksa da ne yazık ki mülhid [dinsiz] idi, nübüvvete inanmazdı” derler ki anlamadan, dinlemeden söylenen bu sözlerin nereden çıktığı görülüyor...”[1]

EM
27.01.2015 19:05
#46

kurban hele bir kaynak ver ardından cevaplayalım inşaallah.