Bundan bir süre evvel, iflah olmaz, devasa bir ev kuzusu kimliğiyle dünyada hiçbir yere değişmek istemeyeceğim evimden bir iş münasebetiyle ayrılıp Frankfurt'a gitmiş, oradan da biraz gezmek için Paris'e geçmiştim. Günlerden vagon dizerken, kah akşamları uyuduğum ciğer söken hoyrat çekyatlarda, kah oturmanın şaşırtıcı bir şekilde mümkün olduğu Frankfurt metrolarında (vallahi Frankfurt'taki tüm metrolarda hep oturarak gittik, İstanbul'da araç frenlerinde sazlık kamışı gibi ileri geri yatmaktan illallah eden garip trra için zikre değer bir nottur bu) bizim gocaoğlanı çıkarıp tıktıkı tıktıkı not dizdim. Bölük pörçük, birbirinden alakasız, darmadağın, özensiz, biraz da uzunca olan notlarımın Frankfurt'la ilgili kısmını okumaya tahammül gösterecekseniz buyurun, yoksa da insaniyetle rica ediyorum sizlerden, derhal çıkın gidin. Zira başlıyorum.
Almanya'ya uçakla gelmek zorunda olmak ruha acı veren bir mecburiyet. İnsanın 12 bin metre yukarıda olduğunu bilmesi, hadisenin dehşetini düşünmediği takdirde uçağın hareketsizlik hissi veren durgunluğu içinde bir sıkıntı ifade etmiyor fakat, o eşekliği bi kere ediverip de içinde bulunduğunuz ürkütücü hali bir düşünmeye başladınız mı çaresiz üç buçuğa başlıyorsunuz. Ben 6.5km ile 30 dakika yürüyünce canım çıkıyor, 3.5 kilometre yürüdüğümde yere yığılacak hale geliyorum. Bir de o hızla 2 saatte ancak ulaşabileceğim kadar yukarıda olduğumu bilince, hele de arada sırada uçak sallanınca tırsmakta haklı mıyım değil miyim? Arada, biraz daha korkalım diye olacak, uçağın ne kadar hızla gittiğinden de haberdar ediliyoruz. O sıralarda da 'Hmm, buradan 870KM hızla geçiyorsak 6 dakikada 87, 1 dakikada da 14.5KM yapıyoruzdur, 6 saniyede 1450M yaptığımıza göre 1 saniyede... Anam o ne, biz saniyede 241.6 metre mi gidiyoruz?' gibi psikopatolojinin ilgi alanına giren hesaplar yapıp, sonra da ürperiyorum. Müstehak benim gibi şaşkaloza. Uçağın arada düşer gibi olduğu (bazıları 'pilot tarafından bir miktar aşağı indirildiği' diyor ki kendilerine katiyen itibar etmiyorum), insanın içini dışına çekip ters-yüz eden iğrenç kalkış anı kadar iniş de zormuş, bunu bu uçuşta tekrar hatırladım. Bulutlar arasından geçerken, ileriye doğru eğimle değil de düşey bir hareket yapılması sevgi dolu yüreciğimi ağzıma getiriyor, uçak gürültü yaparak, toprak yolda ilerler gibi sallanır hissi vererek debelene debelene iniyor resmen. Bir nevi dik iniyor yani!
Uçağa beraber bindiğimiz arkadaşın, kendisinde emanet olan pasaportumu kontrollerde unuttuğu numarası bile beni kalkış öncesinde teskine yetmemişti. Eleman, uçak kalkmayı geciktirince bu sıkıcı geyik muhabbetinin yeterince uzadığı kanaatine varıp, üstünde olmadığına dair defalarca yemin ettiği pasaportun çantada olduğunu söyledi ama, zaten yutmamıştım. Zira bu tarz yemin kaypaklıklarını iyi bilir, kelimeleri iyi okurum ve yerden 12 km yukarı çıkacak olmanın dehşeti dahi bu kabiliyetimi silip süpüremez. Her neyse, uçakta soğuk bir tavuklu makarna verdiler, yanında da üstü çikolatalı, leziz bir kek vardı.
Uçaktaki gümrüksüz mal ticareti efsanesi, sadece hediye almaya vakti olmayan garipleri avlamak için kullanılan bir tuzaktan ibaret sefil bir numara efendim. Yola çıkarken 'amaan, gümrüksüz mallardan bol bol kelepir düşürür, hediye diye millete iteleriz' gibi şark kurnazlıkları yapmaya sakın ha sakın yeltenmeyin. Kelepir beklerken yenen kazığın tadı daha bir acı olur. Zira oradaki mallar çok daha pahalıya geliyor, ucu bırakılmış balon gibi fısır fısır sönüyorsunuz. En kötü parfüme en az 19 euro verecek kadar paranızın düşmanı değilseniz o taraflar size yaramıyor. (Gerçi 19 euroyu beğenmezken sonradan Paris'te ne yaptığımı hiç karıştırmak istemiyorum, o parfümlerden forumdan birilerine de getirdiğim için çılgınlığımı itiraf edip hediyenin ruhuna Fatiha okutmayacağım.) Uçak havadayken bir ara bayılacak gibi oldum, içeriden zalımın biri gırtlağıma yumruğunu dayadı resmen. Neyse ki bir nefes sıhhatin ehemmiyetini, her hastalığımda olduğu gibi tekrar bellediğim o süre uzun sürmedi, basınca alıştım zahir. 3 saat boyunca uçakta giden adamın da aklına 'şimdi uçak tam düşerken ellerimle yukarıya asılıp zıplasam kurtulur muyum' zıpırlıklarından başka da bir şey gelmiyor ki, otur ha otur, saatler boyu Kurtlar Vadisi geyiği yapanların yanındaymışım gibi sıkıntıdan patlıyorum.
Frankfurt'a indiğimiz zaman baya bir yürüdük, hava alanları pek geniş. 15 bin çalışanın hava alanı ve çevresinde müstahtem olduğu gibi bir bilgi verdiler, ne kadar doğru, bilmiyorum. Sabancı Holding bünyesinde çalışan insan sayısının 2004'te 30 bin dolaylarında olduğu malumatından hareket ederek, varın siz hesap edin merkezin büyüklüğünü.
Hava alanının içinde S-Bahn dedikleri metro garları var. Dolayısıyla iner inmez şehrin her tarafına ulaşmak mümkün oluyor. 'Soldaki ikinci kapıdan çıktıktan sonra Yolun karşısına geçip Hüsameddinoğlu kebapçısının oradaki duraktan 1907FB numaralı otobüse bin, cehennemin dibinde in, sonra üst geçitten geçip minibüse bin, son durakta inip taksiye atla ...' nevinden Yol Tarifnamesi adında brifingler vermeye kat'iyen gerek yok. Ayrıca katılacağım fuarın yapıldığı Sheriton oteli de hava alanıyla bağlantılı olduğu için sokağa bile çıkmadan hoppadak, otele geçilebiliyor. Sistem o açıdan gayet iyi kurulmuş. Havalar güzeldi dün (buradan anlıyoruz ki ben bunları indikten bir gün sonra yazmışım), Dersaadet'in mübarek havasını en azından akşama kadar aramadık.
3 saat boyunca, Sheriton'daki tonlarca küçük toplantı odasından bir tanesinde, distribitörü olduğumuz Jim nam, çok afedersiniz hormonlu ayı yavrusundan (kalıbı tahminen 190cm boy ve 130KG civarlarında) ürünleri hakkında eğitim aldık. Bu adamlar, dışarıda ürettiği malların üstüne kendi markalarını yapıştırıp 'işte teknolojimiz!' diye hava yapıyor. Halbuki adamın ürettiği malı, Çin'de kedi köpekle beslenip burnunu karıştıran ucuz işçiler üretiyor. Şunu kitaplardan, sağdan soldan biliyordum fakat son aylarda bu gerçeğin aynelyakin farkına vardım ki, Çinli üretiyor, Avrupalı da markayı basıyor. Büyük firmalar zaten böyle ama, küçüğü de bundan farklı değil. (...) Her neyse. Oradan çıktığımızda metro istasyonu vasıtasıyla gideceğimiz yere geçtik.
Burada mesafeye göre para ödemesi yapılıyor. Biletler, mesafeye göre otomatik cihazlar tarafından veriliyor. Tek bilet 3.5 euro'dan bile daha fazla para yiyor bazen. Ama burada öğrendiğime göre işsizlik maaşı bile 1.300 euro civarındaymış, ortalama milli gelir en az 20000 euro. Bu şartlar altında, karşılaştırıldığında bizim Türkiye'yle aynı hesaba geliyor. Olup biten zavallı turistin kesesine. Ayrıca nesle'nin gofretlerine 50 sent, yine iki çikolatayı içeren bir paket çikolata bundle'ına ise 1 euro verdik. dolayısıyla Nesle'nin her ülkede hemen hemen aynı fiyatlandırma stratejisini uyguladığı anlaşılıyor, her ülkeye aynı fiyatı az-çok çakıyorlar. Böylece Alman bebelerinin abur-cubur yeme şansları çok daha yükseliyor, çünkü adamlar bizden 4 kat fazla para alırken bu mallara bizimle aynı parayı ödüyor.
Yahudi yemeği meselesi de enteresan. Türkiye'deyken paketine bile bakmayı günah bildiğim o iğrenç markaları yurt dışında resmen fellik fellik aradım. Malum, bu elemanların helal-haram anlayışlarıyla Din-i Mübin'inki arasında şöyle-böyle paralellik var.
Buradaki arabalar, Türkiye'deki aynı model arabalara göre şaşırtıcı şekilde daha güzel görünüyor. Beyninizde şöyle 5 metrelik bir yer açıp, aynı arabanın buradaki ve Türkiye'deki modellerini yan yana koyunca, fıstık gibi arabaların Türkiye modellerinin birer paçozdan farksız olduğu dikkat çekiyor. Türk kökenli bir taksi şöförü de dün aynı tespiti onaylamıştı. Yalnızca kullanım değil, sanki dizayn da farklı.
Bir de metrolarda hiç ses çıkmıyor. bizim türkiye'deki liseli kızların bitmek tükenmek bilmez tramvay carcarından burada iz yok. Dün bindiğimiz metroda hiç ses yoktu, bugünkünde fırlamanın biri (tipi de Türke benziyor) takmış kulaklıkları, cânım metroda otobüs körüğü gibi tısırdıyor. başka hiç ses yok. Neredeyse herkesin elinde kitap, boş olan da kkonuşmuyor. Tabii bunun biraz da kültürle ilgisi var. Kültür derken Türk kültürünün Alman kültüründen daha aşağı bir seviyede olduğunu kastetmiyorum. Bizim kültürümüz Alman kültürü gibi kollektif olmamakla beraber, biraz daha interaction, biraz daha temas gerektiriyor. Ayakta gitme derdi olmayınca da açıp okuyorlar. Zaten trenler tam saatinde geliyor, hangi trenin hangi dakika içerisinde nerede olacağı yolcu sayısına göre belirlendiğinden herşey planlı. Bizdeki sistem de son birkaç ayda buna yaklaşmaya başladı ama hala eksiğiz. Ne diyordum, şehrin bir semtinden diğer semtine gitmek, en az yarım saat sürüyor ve ayakta da kimse olmuyor. Kültür farkıyla bunu birleştirince, bu kadar adamın kitap okumasının sırrı bir oranda çözülüyor. Çözülmeyen diğer oran ise, bizim milletle Alman milletinin eğitim düzeyi arasındaki farktan kaynaklanıyor olsa gerek. Bizdeki irfanın değeri bambaşka ama, yine de adamların hakkını teslim etmek lazım. Okuyorlar işte, biz okumuyoruz onlar okuyor.
Burada biletler bir makine aracılığıyla alınıyor demiştim. İnsan koymamışlar, insanlarla temas bilet alırken de yok. Gideceğin yolu makineye giriyorsun, saçmalığa bakın ki 10 eurodan büyük olmamak kaydıyla paranı makineye atıyorsun, kaç tane bilet alacağını vs. makineye bildiriyorsun. Makine işlemin sonunda alttaki hazneye paranın üstünü ve biletleri fırlatıyor. Paralar, hazne kapağının arasındaki boşluktan şangır şungur yere de düşebiliyor. Düştü de zaten. Yemişim teknolojinizi sizin, para ulan o, insan biraz saygılı davranır. Dereye çakıl taşı fırlatıyor sanki eşek sıpası. Babanın parasını mı atıyorsun ulan, sen hiç hayatında 2 Euro kazandın mı? Neyse, biletler belli bir zaman aralığını kapsayacak şekilde çıkıyor. Aktarma olayını bu şekilde çözmüşler. Bileti o saat aralığı içinde kullandın kullandın, yoksa at çöpe gitsin, yahut da koy cebine ki Almanya hatırası olsun. Makinelere Türkçe dilini de koymuşlar. Kullanılan kelimelerin imkan, vasıta gibi hakiki Türkçe'den seçilmiş olması çok hoşuma gitti. Tercümeyi yapan şahsı, angı-kungu-mengi-bengi gibi gudubetlere tenezzül etmediği için sağ kulağını çınlatarak ödüllendirdim.
Trene binerken hiçbir bilet kontrolü yahut turnike uygulaması yok. Trende giderken de, 'bazen' kondüktör gelip biletlere bakıyor. Bedava binmek mi, tavsiye etmem! Enselendin mi bittin. Kendi ellerinle imzalattıkları büyük bir ceza verdiklerinden mada, bütün millet tetikte, hemmen 'Sen misin bakayım o hırsız?' diye bakıyor adama. Gerçi insan trafiği zaten olmayan şehirde, bu trafiği azaltmak için bilet kontrolünü cihazlara yaptırmaıp trenlerde adam istihtam etmek, verimsiz kaynak kullanımının muhteşem bir misalidir. Süreden tasarrufsa, o paranın kıymetini bilmez, terbiyesiz, akılsız makineler insanın vaktini zaten yeteri kadar alıyor. Bir bilet alacağım diye beş saat uğraşıyorsun. Ne olursa olsun, ben akbil sistemini çok daha iyi buluyorum. İleride 'gittiğin kadar öde' sistemini de uygulayabilirlerse (ki Topbaş'ın kafasında bu var), o zaman en iyisi bizde olacak. Ankara'nın kart okuyan kontrol sistemi de enteresan mesela. Elindeki kağıdı cihazın içine soktuğunda bir anda mübarek uzay mekiği gibi vuut vuut, bızzt bızzt filan edip kartı yarım dakika kadar sonra geri veriyor ki bu sistemin İstanbul'da uygulanışının hayalini bile kurmak istemiyorum, Allah'ım başımıza Ankaralı musibetleri verme, amin ya rabbelalemin!
Ha, nereye gideceğimizi tam bilmediğimiz için dakikalarca bilet makinesiyle oynadığımızı gören bir alman vatandaşı gelip bize yardım teklif etti. eminim kendisi de pişman olmuştur. Dietzenbach mı diyip diyip durdu, fakat biz Marktplatz üzerinden aktarmayla gideceğimiz için Marktplatz dedik. Anlaşılmadı, adam bize 10 dakika boyunca asıl gitmek istediğimiz yere gidip gitmeyeceğimizi sordu, biz ise bir evet, bir hayır dedik. Adamın yerinde olsam çok afedersiniz 'soranın da ........' diye türkü çığırıp kaçardım herhalde, 10 dakikadan aşağı olmamak kaydıyla adam bize sabırla laf anlatmaya çalıştı. Valla helal olsun, bizim memlekette onun kadar sabırlısını bulmak zordur. Sonunda "eee yeter ulan" der gibi, fakat asla nezaketini bozmadan bizi bir merdivenin başına koydu, gideceğimiz yolu tarif etti, biz de trene bindik, gittik. Ne yalan söyleyeyim, kendimi embesil gibi hissettim. Bizim memlekette böyle bir adam bulmak zor olur. Makineleri oraya koymuşlar ama, yine bir insanın yardım etmesi gerekiyor. E ne anladım? (... Sonradan bu adamı aynı yerde 2 defa daha gördük ve daha kötüsü, yardım aldık. MİT mi dikmiş bu Alman dervişini buraya yahu?)
Şehirde enfes yerler var. Bir tarafta vızır vızır arabalar asfalt yollardan akıyor, fakat aynı yerde ormanlar, köy havası ve bir kısım hayvanlar bulunuyor. Dışarıda tavuk gibi gıdaklayan çocuklar da kendilerince oynamaya çalışıyor. İlk akşam yemeğe, üçüncü sabah ise kahvaltıya gittiğimiz bölge; köy ve şehrin birbirinin içine girip şirinleştiği nadir yerlerdendi. Offenbach'ın Dietzenbach ilçesi...
Burada sanayi malları genel itibarıyla ucuz. Güzel bir Mercedes 13 bin euro'ya satılıyor, Türkiye şartlarında canavar kabul edilebilecek jiplerin fiyatı 17 bin eurodan başlıyor. Söküp parça parça Türkiye'ye kaçırmak lazım belki, bilmiyorum. Uyuşturucu kaçakçısı tanıdığı olan varsa yazsın, onlar bilir bu işleri!
Akşam bir dershanede kaldık, Nurcu dershanesi. İç içe geniş odalardan müteşekkil bir ev. Ev bu gibi işlerde kullanılmak için yapılmış olmalı, çünkü iki adet WC'si ve yan yana üç lavabosu var. Türkiye'dekilerden bahsedeceğim farkı dışında pek bir farkı yok bu yerin. Evet, taharet musluğunun olmaması. Bu memlekette Türkler şu ihtiyaçlarını bir türlü kabul ettirememiş, yazık. Bu yokluk ortamında ne yapacağımı bilemiyorum. Korkuyorum, çünkü belimdeki çuvalın artık dolduğunu hissediyorum. Endişeliyim. Sanırım ev sahipleri kullanıcıların ev üzerinde değişiklik yapmasına izin vermiyor. Sen İslami faaliyet yapmak üzere kiraladığın bir alanda bile bu modifikasyonu yapma hakkına sahip değilsin. Tecrübelilerden bu hususu nasıl çözdükleri hakkında malumat devşirmem gerekiyor. Sefil olacağım bu gurbet ellerde, Piedra ırmağının kenarında oturup ağlasam derdimi duyan olur mu? Tuvalet kültürünün bu ülkelere 150 yıl önce girdiği düşünülüyor, mesela bir zamanlar bu çevrelerde tek tuvaletli evin Goethe'nin evi olduğu söylenir ki doğrudur. sokağın ortasına mı ihracat yapıyordu bu hayvanlar, bilmiyorum. (Sonra öğrendim ne yaptıklarını, yazıyorum ileride) Her neyse.
Yürüyen merdiven sistemlerinin bizden daha iyi olduğunu söyleyebilirim. yürüyen merdiven, İstanbul'umda zaman kaybetme amacıyla kullanılan bir aksesuardan ibaretken burada gayet hızlı gidecek şekilde ayarlanmış, bir anda hop diye aşağıya iniyorsun. Bazı merdivenler tek kişilik olduğu için sol taraftan çıkmak gibi bir faaliyet mümkün olmuyor, trafik tıkanıyor. Ayrıca yürüyen merdivenleri baya kısa.
Frankfurt metroları kah yer altına saklanarak, kah gün yüzüne çıkarak şehrin her noktasına ulaşıyor. Delik deşik bir şehrin, İstanbul metrosuna göre külüstür kaçan metro trenlerinde vakit geçiriyoruz.
1300 euroluk işsizlik maaşı olayının yalan olduğunu öğrenmek beni sevindirdi. Teknik konularda çalışan, programcılık eğitimi almış Halim adlı, Trabzon kökenli, Almanya doğumlu adamdan öğrendiğime göre 1300 euro'yu çalışmadan alan adam hayatta çalışmazmış. Bu paranın içinde bir de kira yardımı varmış. Eğer kira vermiyorsan, senden evini satmanı beklerlermiş.
Ben hayatımda bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum. Üzerimde 3 kat giysi olduğu halde yattım. Sabah kalktığımda her tarafım buz kesmişti. Hiçbir gece bu kadar soğuk bir uyku çekmedim. Ulan 'Yorgan altında donarak öldü' diye haberimiz çıksa öldüğümüz yetmez gibi elaleme rezil kepaze oluruz. Bir de sabahleyin, evde daimi kalanlardan birinin "dershanede kalmak bir ayrıcalıktır" mealli lafını duyunca şartellerim attı. Mazoşizm ayrıcalık olabilir mi? Yaban ellerde derin dondurucu hissi yaşamak mı o ayrıcalık? Yorganın altında katılaşmak mı iftihar sebebi? Bunlar davalarına inanmış insanlar, ama dünyayı ve gerçeği kendi zanlarından ibaret sanıyorlar. herkes öyledir, fakat en azından çektiğim acıya saygı göster be adam! Deplasmanda olmasam ben ona gösterirdim gününü de otelde söğüşlenmemek için kapa çeneni trra, pragmatik ol, çaren yok. Balkondan bozma bir yerde kalıyoruz sanırım. Soğuk olduğu gibi içeriye doluyor. yüzümden ayaklarıma kadar bir katılaşma sezmiştim. İnşallah hasta olmam, ki bu duamdan çok da umutlu değilim. sanki boğazım yanıyor. Allah muhafaza buyursun. Ben bu ayrıcalıktan hoşnut değilim, günahtır be kardeşim. (Onca sızlanmaya rağmen sonraki gecelerde de kaloriferi yakmadılar, ben de kalan 2 gecede bildiğin yün kazakla löpbedek yattım aşağı, ne yapayım). Neyse, Allah razı olsun yine de. Bunun dışında gayet iyilerdi, Müslüman adamın yanında olmak ayrıca güven veriyor.
Bu memlekette her taraf içki kokuyor. Artık üzerime mi sindi, yoksa beynime mi kazındı, tam bilemeyeceğim ama sanki sokaklarda, yatakta, asansörlerde bile o iğrenç kokuyu alıyorum. Andreas diye doktoralı bir adamla görüştük, adamın ağzı tekel fabrikası gibiydi. Nasıl içmiş, nasıl çekmişse burnuma burnuma konuştukça ben sarhoş oldum. İlk defa bu kadar iğrenç bir halle yüzyüzeyim. Burnumun direği çürüdü. Zaten gavur diye etraflıca sövüp kendimi tatmin edemiyorum da. Hafif kendinden geçkin bir tonla, ihtiyar ve çatallı bir halde konuşuyordu. Has ayyaşa benziyor.
İnsanlar buralarda köpeklerle geziyor. İnsanın arkadaş olarak bir köpeği seçmesi nasıl bir rezalettir anlamak güç. Kılavuzu köpek olanın burnu rahat nefes alamaz diye tevekkeli söylememiş Atatürk. Sheriton otelindeki fuar alanının kaymak gibi koridorlarına pervasızca pisleyen bu utanmaz, arlanmaz, aile terbiyesi almamış hayvanları değil, onları yanlarında taşıyan elemanları yok etmek daha doğru olacak herhalde. Asansöre bile köpeklerle giriyorlar, insan korkuyor yahu.
Nimeti değil de yapılışını kastederek, buranın yemeklerinin de pek iğrenç olduğunu söylemek zorundayım. Distribitörlüğünü yaptığımız bir firmanın 20. yılı münasebetiyle bir açık büfe yemeğe çağrıldık. Pirinç pilavı dedikleri tatsız tussuz, içinde arpa gibi farklı maddeler bulunan yemeğe uyuz oldum, Allah affetsin. Hatır hutur ses çıkarıyor yerken. Çiğ gibi, taş gibi, ot gibi. Bu memleketlerde domuz eti probleminin yanında, hayvanların kesimi problemi de var elbette. Buraya gelmeden önce, 'domuz değilse yuvarla gitsin, yarasın tosunuma' fikrinin beni kurtaracağını düşünüyordum, fakat besmelesiz kesilen hayvanın helal olmadığı da atlanmaması gereken bir hakikatti ve jeton yemek esnasında düştü. Çareyi balık yemekte buldum. Bazı çiğ balıklar vardı, pişmişinden yedik. Gerçi kılçığı yoktu ama o da çiğ gibi tatsız, lezzetsiz bir balıktı. İçinin, bizim balıklar gibi iyi pişmiş olmadığı hemen dikkat çekiyordu. İstanbul'u özledim. Gurbette olduğumu bir ezan sesinin yokluğunda, bir de duvarları mızrak ve asırlık tüfenklerle süslü, mahzen gibi mutfağından yemek alınan bu açık büfe restoranda hissettim. Tuvaletlerinde sensörlü musluklar var ama bir tane taharet musluğu yok. O kadar para verip bi işe yaramayan sensörlü musluklardan yaptıracaklarına, muslukları normal yaptırıp bi tane de tuvaletlere taktırsalardı ölürlerdi sanki. Necaset herifler. Bu restoranın tuvaleti de, Sheriton'ınki gibi enteresan bi şekilde buram buram şeftali kokuyor. Manava mı geldik birader? Böyle bir esans kullanıyorlar demek ki. Komik ama biraz düşününce mide bulandırıyor. Şeftali yerken eminim tereddütte kalacağım.
Mercimeği zeytinyağlı yapmışlar. bildiğin kuru mercimeği yağlamışlar. ama tadı fena değildi. zeytinyağlılarının tadı hep aynı, sadece zeytinyağı tadı geliyor. top şeklinde yumuşak mantarlar, kuru fasülye tanecikleri, mercimek gibi zeytinyağlıların lezzeti aynı.
Bu açık büfeli uluslararası dealer toplantısına biz 3 kişi katıldık. Yaklaşık 40 kişi kadar vardı. Hemen hepsi kafayı çekiyordu. Bizim ne işimiz vardı burada? Off of.
Bu toplantıda Çek Cumhuriyeti insanını gözümden düşüren bir hadise gelişti. Yemek sırasında bir Çek'li ayağa kalktı, "Efendim biz şu anda mühim bir toplantıdayız, sattığımız ürün bizim canımız ciğerimiz, fakat Çek Cumhuriyeti'nde malesef çok popüler değil, elimizden geleni yapacağız, ah, ne mutlu bir gün bu Allah'ım ya rabbim, her neyse, bugün çok anlamlı bir gün ve yıldönümlerinde hep hediyeler verilir, biz de sevgili tedarikçimize bir hediye getirdik (sonradan bu hediyenin bir şişe şarap olduğunu öğreniyorum), aferin bize" manasına gelen bir nutuk patlattı. Üstüne tedarikçi şirketin eşbaşkanı söz alıp, 'benim için asıl hediye, Türkiye'li arkadaşlarımızın PC World dergisinin CD'sine programımızın demosunu koymasıdır, olay budur kardeşler' demesi oldu. O dealer toplantısında ayağa kalkıp gelin beni rezil edin davetinde bulunan, sonra da ancak bizim muvaffakiyetimizle neticelenen bir işe vesile olmaktan başka bir muvaffakiyet devşiremeyen fırlama Çeklinin kafasında o şarap şişesi manen parçalanmışdı. Aferin lan bize, terbiyeli durarak 0tl harcadığımız bir iş sayesinde müthiş bir sükse yaptık.
Bu seferki elma suyunun tadı iğrençti, ot gibiydi. Viyana'dakiler tıpkı Türkiye'dekiler gibi lezzetli. Yine kalorisi yüksek de olsa kolayı seçtim. Patates kızartmasını iyi yapıyorlar, yemeğin tek güzel parçasıydı. Yolu düşen olursa tavsiye ederim. Sularının tadı bile acı. Bizim terkos kadar bile güzel değil.
İlk defa bu kadar yakından bir mızrak müşahede ettim. Ucu kalın baya, onun insana girmesi zor gibi duruyor ama bir girdi mi de paramparça etmeden çıkacak gibi değil. Dümdüz bir sopadan ziyade, kavisli bir sopa şeklinde. Hızlı hareket edebilmesi için o kavisi vermişler. Boyu ise yaklaşık olarak 2 metre kadar. Kullanmak maharet ister, belli.
Lions yemek yediğimiz restorana bir laptop hediye etmiş galiba. Onların adı görünüyordu. bu herifler belli ki dünyanın her yerinde reklamdan ibaret. Bir de iş yapsalar.. her yerde aynılar.