: ) M R A N

Başlatan: Ü.Y. Tarih: 09.03.2008 19:35 Cevap: 41

Ü.
09.03.2008 19:35
#1

Kulisteyim. Bu akşam çok heyecanlıyım. Neden? Bilmiyorum.. Kalbim yerinden fırlayacak gibi. Bakıyorum arkadaşlarım da benden farksız.. Herkes kendi aleminde, eksiklerini tamamlamak için çabalıyor.. Ben ise bir koltuğa çökmüş onları izliyorum.. Ne kadar sevimli ve de komik görünüyorlar.. Tebessümlerim bir süre sonra kahkahaya dönüşüveriyor.

"heyy o benim kolyem.."

"Ya ümran flower'a Cm'den girsek olmaz mı?"

"Bu akşam salon yıkılacak he :) "

"10 dk kaldııııııı"...

....

ilk konserim geldi aklıma. tıka basa yemiştim ve sahneye çıkmadan 5 dk. önce kusmuştum. tam zamanıydı sanki. arkadaşlarım "bir çuval inciri berbat ettin" der gibi acı acı yüzüme bakıyordu.. O bakışları gördükten sonra, konser anında ve sonunda yüzlerine bakmamıştım. bakamamıştım. Cesaretim nasıl da kırılmıştı..Coft tek destekçimdi. omuz silkerek "boşver kuzum" demiş olmasaydı bu utancı içimden atamazdım..

ve şuan herkes, ilk defa beş dakikayı bekleyerek geçiriyor. ilginç.. ben ise hazır mıyım hala bilmiyorum.. sanki biraz acıktım..

arkadaşlarım dua ediyor.. bir tanesi çalacağım müziği mırıldanıyor.. bir tanesi de yanındakini aman orda biraz bekle yetişemiyorum diye ikaz ediyor. Coft bizimle çıkmayacak. O varken sanki sahnede uçuyordum.. öyle biri ki varlığı büyük bir güven katıyor..şimdi onsuz yarımım..Endişeliyim.

omzumda bir el hissettim. "Sahne senin :)"

Adımlarım çırpınırcasına sahneye doğru koşuyor.. gülücüklerim tedirgin.. gözlerim yarı açık.. saçlarım hiç bu kadar ıslanmamıştı..tenime yapışan saçlarımı kendimden zor ayırıyordum..

...

Tıklım tıklım... alkış tufanı.. çığlıkla yıkılan bir salon..

ve her yer kapkaranlık...

 

Spanish Guitar/Esteban

 

gerçek gibi..

MI
09.03.2008 19:45
#2

:)

MI
09.03.2008 19:53
#3

ben devam ettireyim hayalini:

Daha sonra eteğine basıp,eteğin yırtılıyormuş.bütün o heyecanlar hazırlıklar boşuna...konser iptal olur.konsere gelenler seni yuhalarlar...ve sanat hayatın orda son bulur... :)

Ü.
12.03.2008 18:54
#4

hayırr.. bu hayalin sonu bu şekilde bitemez.. :) ne kadar olumsuz düşünüyorsunuz ! :) her şeyin güzel gitmesi gerekiyor o akşam..

 

ayrıca ben etek giymem :)

 

(bu arada linkini verdğim müzik indirildiği zaman hata veriyor mu? )

 

dua ile..

MI
12.03.2008 20:28
#5

hayal işte canım.ben nerden bileyim ne giydiğini???

MI
12.03.2008 21:20
#6

link sağlam,bi sorun yok.müzik de çok hoş.teşekkürler

Ü.
13.03.2008 16:00
#7

Bende neden bozuk çıktı anlamadım :)

 

Bu hayalin devamını getiremiyorum.. Orda tıkandım işte..

anca seneye :P

 

dua ile..

Ü.
23.03.2008 17:11
#8

Yağmurla beraber...

Parasını ödedikten sonra kağıtları eline aldı ve kapıya doğru yöneldi. Kağıtları ikiye katlayıp çantasına koymak istemiyordu.. Yuvarlayıp cebine koymak en iyisiydi.. Öyle yaptı.. Kapıyı açtı ve bir adım attı ki deli gibi yağan yağmurun altında buldu kendisini… Dün gece aklına geldi önce. Annesi tarafından tartaklanan sonra da yatağına fırlayan minik bir yavru gibi yorgana sarılmış, sessizce ağlıyordu… gözyaşları da bu yağmur gibi sağanak sağanak akıyordu…eli birden, cebindeki itina ile yuvarlanmış kağıtlarına gitmişti.. Islanacaklardı onlar da… yastığı gibi.. Katlayıp çantaya koymaktan başka bir şey yapamazdı… Katlarken, az önceki gösterdiği özeni bu sefer göstermiyordu. Üstelik elleri daha da bir kaba davranıyordu onlara.

Geç kaldığını hatırlamıştı. Gitmeseydi olmaz mıydı sanki… ? Bıkkınlık vardı halinde… Yağmur yağmasaydı bu beş dakikalık yol, ona 5 km gibi gelecekti. Adımlarını sıklaştırdı… Paçalarına baktı.. Islanıyorlardı. Sıçratmak için ayrı bir çaba gösteriyordu. Buna rağmen paçalarına “Bırakmam seni” dercesine yapışan bu inatçı damlaları tutkuyla seviyordu. Damlalar tarafından sahiplenmek… Ve kıskançlığın had safhada olduğu bu anda başkalarının saçlarına nazlı nazlı düşen bu yağmur tanelerini izliyordu. Delirircesine…

 

“Geç kızım” derken hoca, o da utangaç bir edayla yerine oturdu.“Nerde kalmıştık? Pythagoras’ı bitirmiştik? Şimdi Xenophanes’e geçiyoruz. O bir âşıktır çocuklar. Elinde saz, dilinde şiirler… Böyle İtalya’ya kadar gitmiştir...... ” Çantasından boş bir kağıt çıkartıp, not almalıydı. Bir an elleri o kağıtlara gitti. Hüzünle ve utançla baktı.

“Hapşuuu!!!”

“Ona göre Tanrı…Çok yaşa kızım.”

“Eyvallah hocamm =)” demek geldi içinden… Galiba hasta oluyordu. Gülüverdi… Aklından Devrim Tarihi hocası geçivermişti bir an. Bir gün onun dersinde, telefonundan Mehter Marşı açmak istemişti. Coğrafyacıya da “Aç oku da konuş. Mit mi bit mi anlarsın.” demek istemişti de, ... Diyememişti.

 

Hala gülüyordu. Ve bir an bir dostu tarafından tokatlanmasını düşledi. Ürktü… Başkası olsa, karşılık verebilirdi… Ama onun vurması demek, dilinin lal olması demekti… Gözlerine bitmeyen gecelerin çekilmiş olması demekti. Tüyleri ürperdi bir an. Bir düş, ancak bu kadar gerçekçi olabilirdi. Çok keyfi kaçtı. İzin isteyip çıktı dersten. Merdivenleri hızla indi. Binanın kapısından dışarıyı kestirdi. Yağmur devam ediyordu…

 

“Yağmur… Bugün yağmur benim saçımdır.. Yeryüzüne dökülen… upuzun.. ince ince.. Ve karanlık kokulu. Sen ki aşkta aldatıldın… Yüreğin taş parçası. Dinle! Yağmuru dinle… Teselli bu türküsünden. Her şey olur, her şey geçer.. Ve Hepsi biter O kalır…”

CI
23.03.2008 18:00
#9

Çok farklı...Günlük mü, yoksa Dadaist hikaye mi demeli bunlara? :) Kesin olan bir şey varsa, o da çok akıcı oldukları. Bir solukta bitiveriyorlar. Devamını bekleriz.. :P

Ü.
25.03.2008 17:27
#10

teşekkür ederim :) GÜnlük değil.. dadaist hikaye.. belki :)

 

umarın devamı gelir..

 

dua ile ..

RA
25.03.2008 21:02
#11

hakikaten müzik cok hoşşş warsa böyle farklı seyler link wer yafff paylaş bizlerle:)

Ü.
26.03.2008 14:07
#12

Çarşamba

 

Sevemedim ben günü,

Sevemedim başından

 

Üç senedir her Çarşamba, hemşire peşinde koşturuveriyorum. Sertleşmiş kollarıma bugün bir yenisi daha vurulacak.

Hazretin termozunu hazırlayıp, içine onlara hayat veren buzları yerleştirmem gerekiyor... Malum, ısınırsa bozulacak, yenilerini getirtmek icab edecek... Isınmaması gerektiği gibi donmaması da gerekiyor... bu yüzden buzla direk temas etmemeli, aralarına bir kağıt sıkıştırmak, diğer ince işlerden...

 

Hayatımın anlamı, seninle bir sene sonra ayrılacağız. Yasını şimdiden tutuyorum görüyor musun ? :) Ben alışkanlıklarımdan vaz geçemem bilirsin. Bu yüzden seninle nasıl ayrılacağız bilemiyorum... Son tüpleri çöpe atmayacağım bak, sonsuza kadar saklayacağım ;) Maceralarımızı da unutmam imkansız. Sapancaya giderken seni nasıl da unutmuştum. 1 saatlik yokdan geri dönmüş, tekrar eve gitmiş, seni alıp tekrar yola koyulmuştuk. Babam nasıl da kızmıştı. "Sorumsuz! Her şeyi anneniz mi düşünecek! şu iğnelerine bi sahip çıkamadın! " Senle arkada kıs kıs gülüyorduk:) hey gidi :) bir de seninle beraber elime yeşil bir kağıt veriyorlardı. neydi? takvim yahu... o takvimlerin enn fazla beşini teslim ettim doktora. Bir sorumsuzluk daha mı dersin.. Yok güzelim ya, valla tarihleri telefonuma yazıyordum... :) Hangi çağdayız :)

Ayy bir de kontroller vardı... İğne olduktan sonra bi yarım saat bekleyip kollarımı gösteriyordum. O yarım saatler.. :) Benim gibi bekleyen onlarca insanla muhabbet ederdik... Biri Erzurumdan gelmiş, biri Antalyadan, biri de Ankaradan... alıp gideceklermiş.. Allahtan İstanbulda oturuyoruz :) Yoksa nasıl gelirdik oralardan...

 

Vakit geldi...

Gel bakalım dünyalar güzeli :)

Ü.
28.03.2008 21:33
#13

Giderken

 

Yağmur sonrası, bulutların arasından sıyrılan güneş var bugün… Sıcacık, kıpır kıpır… Deli dolu… Yaz mevsimini andıran bir hava… Yazı mevsimini sevmezdi esasında. Ama sert geçen bir kışın ardından, onu ne kadar özlediğini hissetti. “Sevilmeyen her hangi bir şeyin özlemi duyulmaz. Neden duyulsun? O sevilmiyor ki.” kanısını, bu hissiyle çürütmüş oldu bugün. Kendisini mağlup etmenin sevinci…

 

Bugün, içine sığdıramadığı mutluluk var… Gülücükleri bir başka. İnsanlara bakışı ise bambaşka… En adi insan bile bugün gözlerine biraz olsun değerli, samimi gelmişti. Her zaman tartıştığı insanlarla tartışmak istemiyordu bugün. “Merhaba” deyip gülümsemek istiyordu, doyasıya.

 

Neydi bu mutluluk? Nasıl gelmişti, Karadeniz’in çılgın dalgaları gibi hırçın olan bu yüreğe? “Nedensiz” miydi her zamanki gibi… Bu cevabıyla anca kendisini mi kandırırdı?, bilemiyor… Sorgulamak istemiyor. “Ne bu içimdeki? Nereden geldi? Gidecek mi hemen?” Omuz silkti. Sormak istemiyor…

 

Eski, güzel anılarını getirdi gözünün önüne. Coft… Saat dokuz. Kimsecikler ortada görünmüyor. Deniz tertemiz… Ve buz gibi. Su altında birbirlerine bakıp, baloncuklar çıkararak gülüveriyorlardı. Nefesleri tükenene dek burada suyun tadını çıkartıyorlardı… Yorulduklarında kendilerini kumların üzerine atıveriyor, gözlerini kapatıp hayal kuruyorlardı… Ve çekildikleri fotoğraflar… O gün, mutluluklarının tek kanıtı bunlardı.

 

Anılar…

 

İşte yine ordaydı…Coft’suz.. Ve de başka bir şehirde.

Dalgaların ayaklarına kavuştuğu noktaya kadar ileri gitti. Ayakkabılarını çıkarıp, kumların içine batmayı ne kadar da isterdi… Fakat ötelere bakmakla yetinmeliydi bugün. Anıları silip atmalıydı kafasından. Anılar, ona kısa bir tebessümden sonra gözyaşından başka bir şey veremezdi. Bugün güneş sevimliydi. Fırtınalı bir yağmurun gelmesini hiç mi hiç arzu etmezdi…

 

Hayat ona göre, okyanuslar kadar derin, bir köpeğin sahibine olan bakışları kadar manalıydı… Limon kadar ekşi, çilek gibi tatlıydı. Yazın vazgeçilmez karpuzu gibi suluyken, ayakaltında gezen taşlar kadar sertti. Birbirlerine Seni Seviyorum diyen insanlar kadar yapmacıktı bazen… Fakat bazen bu güneş gibi samimiydi. Gerçekten sıcak ve de dürüst.

 

Devirmiş olduğu 7 ayın mutluluğu, bir o kadar da hüznü vardı içinde. Bulunduğu şehir, yaşanabilecek, güzel bir şehirdi. Çelişkili bir şehirdi… Düşünüyordu… Ve kendisiyle içten içe konuşuyordu… “ Buranın denizine bakarken bir an durgun olduğunu görürsün.. Masmavidir… Usul usul izletiyordur kendisini. Tadı damağında kalan bu güzelliğe, arkanı dönüp bir kere daha bakmak istersen ve bu sefer gözlerinin önünde hırçın, kapkara bir deniz görürsen, hiç şaşırma derim. Sabah günlük güneşlikken, bir anda delice yağan yağmurun getirdiği çelişkiyi yaşamaktan hiç usanma derim.”

 

Güneş batıyordu. Gitme vakti miydi? Evet. Ayrılıklar... Ama ayrılığı da seviyordu bugün. Çünkü kavuşmanın vermiş olduğu mutluluğu yaşamaktan mahrum kalmak istemiyordu. Bazı şeyler için vazgeçmeliydi.

Gözüne kestirdiği bir deniz kabuğunu eline aldı. Kulağına dayayıp, sesini dinledikten sonra cebine attı… Geri dönmeliydi artık...

Ü.
12.04.2008 17:22
#14

Konuşarak halledilemeyecek şeyler de vardır...

Ü.
14.04.2008 20:52
#15

Sev... Ama bağlanma :)

PU
14.04.2008 20:59
#16

Kesinlikle :)

DE
15.04.2008 02:11
#17

Kabul edersen bu verdiğin müzikle beraber bu yazdıklarını resimlerle birleştirip bir video hazırlamak isterim :) Tabi yardımlarınla

VA
15.04.2008 04:06
#18
Kabul edersen bu verdiğin müzikle beraber bu yazdıklarını resimlerle birleştirip bir video hazırlamak isterim :) Tabi yardımlarınla

:)

Ü.
15.04.2008 15:13
#19
Kabul edersen bu verdiğin müzikle beraber bu yazdıklarını resimlerle birleştirip bir video hazırlamak isterim :) Tabi yardımlarınla

 

Çok mutlu olurum.. :) (Yardım da ederim :) )

 

Dua ile...

DE
15.04.2008 20:21
#20

Müziğimiz 8 dakika. Hadi başlayalım.

 

8 dakikaya sığacak bir yazı hazırla, yazının konusuna uygun fotoğraflarıda ben bulayım.

 

Yalnız acele etmemiz gerekiyor. İnternetim kesildi kesilecek. Eee faturaları ödeyemeyince kesiyorlar :)

Ü.
16.04.2008 17:06
#21

resimler ve müzik tamam.. peki ben ne yapacağım? :) heyecan yaptım derviş kardeş:)

 

dua ile..

DE
16.04.2008 22:19
#22

Ya, önceki sayfada yazdıklarını derle istersen yada başka bir yazı yaz müziğe uygun şöyle hafif heyecanlı ve tebessüm ettirici :) Bende o yazdıklarına uygun fotoğraflar bulurum. Sonra birleştirir youtube'a atarız :)

Ü.
04.05.2008 16:28
#23

Edelweiss- Instrumental (piano & violin)

 

 

Taş koridorun akustiği başkadır. Çalınan her bir melodi, söylenen her bir söz, taşıdığı anlamın doruk noktasına ulaşır burada. Yalnızlığını paylaştığı bu dar ve uzun koridorun sert ve soğuk zemininde oturmak ve burada bir şeyler çalıp söylemek, geceyi uyuyarak geçirmek kadar huzur veriyordu. Buraya, yazın kuruyan dudakların, suyu arzuladığı kadar, kışın buz tutan bedenlerin, bir tas sıcak çorbayı düşlediği kadar muhtaçtı. Kimilerini ürküten bu yarı karanlık koridorun kokusunu önce içine çekip, yavaş yavaş çömelir ve burada bağdaş kurar otururdu. Gözlerini kapatır, bir süre açmazdı. Dostlarını düşlerdi. Mutlular mıydı? Evet… Birlikteyken ikisinin de kahkahaları gök gürültüsü kadar keskindi. Bakışları kimi zaman bir katilin bakışları gibi sert, kimi zaman bir yavrunun boynunu büküp çekip gittiği anki kadar hüzünlüydü. Dostuna dönüp baktığında, uzaktan gönderilen bir öpücükle karşılaşır, öylece durur, malum sözcüklerin dökülüp dökülmeyeceğini beklerdi. Onun tarafından sevildiğini biliyordu. Ama O öyle biriydi ki iki kelimeyi bir araya getiremeyecek kadar da çekingendi. Bambaşkaydı. Kimsenin görüşleri onunki kadar hür olamazdı. Ona göre her şey mümkün, her şey doğaldı. Mutlulardı, rahattı onun yanında. Çimlerde uzanıp, karşılarında okul yerine denizin olmasını hayal edip, derin bir of çekerlerdi…

Bir an, üzerinde bir ton hesap kitap yapılmış lale bahçesinin çizildiği kağıda gitti. Lale bahçesi onların hayaliydi. Gülümsedi.

Anılar güzeldi. O günlere, zamanında ne kadar çok lanet de etse, şimdi gözlerini yumup düşündüğü zaman “iyi ki…” Diyordu.

 

Gün batmış, koridora karanlık hâkim olmuştu. Uzaklardan gelen bir keman sesi koridorda yankılandı… Ses, gittikçe büyüyen tatlı bir çığlığa dönüştü. Bir şeyin eksikliğini hissetti. Piyano. Eşlik etmeyi yürekten istiyordu. Her zamanki yaptığı şeyi yaptı. Pozisyonunu, önünde piyano varmış gibi ayarladı. Ellerini uzattı ve parmaklarını oynatmaya başladı. Tıpkı sigara içme isteği belirince, kalemi ağzına götürüp içer pozisyonuna girdiği gibi… Şimdi kendisini müziğin ritmine kaptırmış gidiyordu.

 

Huzur dedikleri şey buydu herhalde... Yalnızlığın vermiş olduğu müphem bir kareydi yaşadığı huzur.

 

Daha fazlasını istemiyordu…

 

Çünkü biliyordu ki; bu kadarı bile ona fazlaydı…

 

Ü.
24.05.2008 20:10
#24

Telefon

 

Bir telefon… Çalıyor. Yine o. Gecenin bu vaktinde başka kim arayabilir ki beni…? Halimi, vaktimi kim sorabilir ki? Bu sabah konuşmuştuk onunla. Aradığıma çok sevinmişti. Sesi, hayatın bütün zorluklarına rağmen çok tatlı geliyordu. Tatlı, sevimli… Neşe dolu… Arıyordu. İzlediğim filmi durdurarak, bilgisayarı sol tarafa bıraktım. Uzattım elimi telefona. Açtım ve:

 

-Alo?

-Abla?

-Annem sanmıştım lan =) Ne haber?

-Sana bir şey söyleyeceğim. Ama…

-Evet??

-Ama lütfen heyecanlanma.

-Şeyma söyler misin?

 

Sesi titriyordu. Bir şeyler olduğu kesin. Fena halde canım sıkılmıştı. Ne olmuştu? Netleri falan mı düştü ne? Ne var sanki ben 7. sınıftayken 45 neti zoru zoruna yapardım. Ki Şeyma 65’in altına düşmedi hiç. Bu onun için kötü bir sonuçtu fakat çalışmadığı da bir gerçekti hani. Gayret etse, en azından şu 1 ayı güzel bir şekilde değerlendirebilse…

 

—Abla?

 

Ağlamaya başladı… Hayır Hayır… Daha ciddi bir mevzu var… Birine bir şey mi oldu acaba… Babaannem mi hastalandı… Normaldi aslında… 85 yaşında bir çınardı… Anneannem? O daha gençti… Ve daha hasta. Kalp, kolesterol, romatizma, tansiyon, gribal enfeksiyonlar… Babaannemde hiçbiri yoktu… Sade ve sadece kulakları pek işitmiyordu. O kadar...

 

—Ablaaa?!

 

Ve hıçkırıklara boğuldu. Evet… Biri ölmüştü. Kesin. Ama kim… Konuşamıyordum. Dilim tutulmuş, vücudum kaskatı kesilmişti. Dişlerimi hiç ama hiç böylesine sıktığımı hatırlamıyorum. Ardından gözyaşlarım… Ateş gibi yanan yanaklarımdan aşağı hızla boşaldı.

 

—Ne oldu söylesene Şeyma!

 

Hıçkırıkları tükenmek bilmiyordu. Abla kardeş ağlaşıyorduk. Oda arkadaşım okuduğu kitabı bırakmış, dikkatle bana bakıyordu. O da korku ile

“Ne oldu?” “Ne oldu… ” “Ne oldu!” “Ü… ne ol..?”

“Bilmiyorum” diyebildim nihayet. “Bilmiyorum…”

 

Madem bilmiyorum o halde niye ağlıyorum. Belki de biri ölmedi… Şeyma’nın her zaman ki hali. Babam “hööt” dese kapıları yüzümüze çarpar, kendisini odaya kilitler, ağlar.. Ağlar .. Ağlardı… Çok ama çok hassas bir çocuktu. Kime çekmiş bilmem… Ama yok… Hali bu sefer başkaydı… “Heyecanlanma” demişti. Demek ki benim de üzüleceğim ya da kızacağım bir durum vardı ortada…

 

—Şeyma…

 

Şeyma artık ağlamıyor, sadece burnunu çekiyordu. Ve gülümseyerek…

 

—Abla miras üçe bölünecek.

 

Bugün geçirdiğim şokların arasına bir yenisi daha eklenmiş oldu. Gözlerimi bir hamlede sildim. Gayri ihtiyari elimi alnıma götürdüm. Ateş gibi yanıyordu. Yutkundum. Boğazım da acıyordu biraz.

Kendime gelmiştim. Ve tebessüm ederek:

 

—Kız mı erkek mi… ?

PU
24.05.2008 21:10
#25

Gözünüz aydın mı denir,hayırlı olsun mu bilmem :) Ama sen anladın beni Ü.Y.'ciğim :)

 

Bu arada büyük bir heyecanla okudum yazını,sonu da tahmin edemeyeceğim şekilde oldu,kalemine sağlık :)

Ü.
25.05.2008 15:49
#26

Teşekkür ederim :) Benim de hiç beklemediğim şekilde sonlandı... Hala inanamıyorum.. :)

Ü.
30.05.2008 18:06
#27

Saatler geçmek bilmiyordu. Onu, onun için kurulan platformun bulunduğu arazide bekliyordum… Tam altı saat sonra, her taraf sisle kaplanacak ve o bu esnada merdivenlerden çıkarak bizlerle buluşacaktı. Yüzlerce kişi haykıracak, ıslıklar ise hiç kesilmeyecekti… Ve o sahnedeyken herkes onu hayran hayran izleyecekti… Duruşuyla, gülüşüyle, bakışıyla herkesi büyüsüne kaptırıp, yüzlerce kişiyi peşinden sürükleyecekti gene bu gece…

Haftalardır beklediğim, efsane diye adını koyduğum kadın… Altı saat sonra, sadece beş-on adım ötemde olacaktı. Şaka gibi geliyordu böyle düşününce…

Ne yazık ki sahneye çıkış anını göremeyecek kadar sağdaydım. Nedense benim için bir sanatçının sahneye çıkış anı, her şeyden çok daha özel. Koşarak mı gelecek. Yoksa yürüyerek mi… Yüzündeki ifade nasıl olacak? Gülümseme mi, yoksa eksikliğin vermiş olduğu sıkıntının somurtusu mu? Göğsünü şişirip derin bir nefes alarak mı çıkacaktı? Yoksa yanındaki arkadaşlarıyla şakalaşarak mı? Kim bilir? O anı görmeyi, onu adım adım izlemeyi gerçekten de arzu ederdim…

 

Saatler… 22.15 i gösterdiğinde… Bir sis… Müzik… Çığlıklar. Ve o. Karşımdaydı, simsiyah

Ü.
30.05.2008 19:07
#28

Geçmişe Yolculuk

 

Bugün kendimi kuru yapraklarla kaplı

Çıkmaz bir sokağa benzetiyorum

Sadece o sokakta yaşayanlar üzerimden

Gelip geçiyor.

 

Bugün kendimi odalarından çoğu boş

Bazen dolan bir otel gibi hissediyorum

Içimden ne hayatlar ne hikayeler ne aşklar

Geçip gidiyor.

 

Bugün kendimi parktaki bir bank gibi

Sessiz ve sabit hissediyorum

Geceleri üzerimde şehrin ışıkları

Yatıp uyuyor.

 

Bugün kendimi tonlarca yük taşıyan

Gemilerin denizi gibi hissediyorum

Kaldırma kuvvetim var ama şehrin atıkları

İçime akıyor

 

Ben böyle değildim ne zaman kayboldum?

Rüzgarla dans ederdim ne zaman savruldum?

Bir ses duydum geçmiş zamandan.

Bir ses duydum küçük bir kızdan.

 

Bir bilet istiyorum.

Sadece gidiş olsun.

Çocukluğun saflığına

Gidip orda yaşamam gerek

 

Bilet istiyorum.

Tek kişilik olsun.

Yarına çıkabilmem için.

Heyecanı hatırlamam gerek.

 

AAh Ahh! Tabii ki de ben yazmadım :) Ama bunu yazan ben olmak isterdim... :unsure:

Ü.
28.06.2008 22:06
#29

Yazıp siliyorum. Bitiyor, tekrar açıyorum. Merak ediyor, denemiyorum. Düşünüyor, Unutamıyorum…

 

Gelip gidiyorum. Dokunuyor, tekrar çekiyorum. Tutunamıyor, düşüyorum. Sayıklıyor, ezberliyorum…

 

Akıp, sürükleniyorum. Üşüyor, tekrar ısınıyorum. Koşuyor, yoruluyorum. Düşlüyor, öyle uyuyorum.

 

Kıskanıyor, kanıyorum…

Ü.
08.07.2008 20:34
#30

%&+!/

 

Bir kız… Çarşının ortasında… Bir eli başında… Telefonu olan diğer eli kulağında. Endişeli ve kızgın... Ara sıra terleyen alnını siliyor. Ve kendisine bir eksen çizmiş, o eksende dönüp duruyordu. Telefonun ucundaki kişi, telefonu açmış olacak ki kız direk hücum etti.

 

-Neredesin?!

 

O an bütün hakikatleri öğrenme arzusu doğdu içine… Yıllardır zihnini meşgul eden ve cevaplanamayan, cevaplanmayı bekleyen soruları geldi aklına. Bir anda hepsini sormak ve cevap almak istedi.

 

Sesini biraz daha yükselterek tekrar sordu.

 

-Neredesinn?!

 

Neden kızmış bu kız, bu kadar? Neydi sıkıntısı? Peki ya telefonun ucundaki? Neden cevap vermiyordu kızın sorusuna... Ya da neden istediği cevabı vermiyordu, veremiyordu?

 

-Ne-re-de-sin diyorum sana, bunu soruyorum! Ne? Hayır! Geleceğim. Neden? OFf.. Ne zaman? Sabahtan beri arıyorum. 12.00. Bağırtma beni !!! Cevap ver. Geliyorum. Hayır, gitmiyorsun ya!

Ağzını burnunu kırmaya geliyorum tamam mı? Canımı sıkma! Ne zaman ya ne zamannnn!!!!

 

Telefonu hışımla kapadı. Çantasına koydu. Dişlerini sıktıkça sıkıyordu. Yere çöküverdi. Sırtını duvara yasladı. Ellerini yüzüne götürerek ağlamaya başladı. O an diyorum, acaba koca İstanbul’u ona verseler, kabul eder miydi? Çözemediği sorunları var belli…

 

İki adam da kaldırımın diğer ucunda, bu ağlayan kıza bakıp, onun hakkında konuşuyorlardı. Kızın birdenbire hıçkırıkları kesilmiş, başını ağır ağır kaldırarak kendisinden bahseden bu iki adama baktı. 35- 40 yaşlarında olan adam, 19-20’lerinde olan genç adama:

 

-Gene heyheyleri üstünde.

-Nesi var ki acaba?

-Anlayacağız.

-Sen git, akşama görüşürüz. diyerek, genç adamın sırtını sıvazladı.

 

Bir an göz göze geldiler. Kız, ıslak, şişkin, kızarmış gözleriyle ona bakıyordu. Ağır adımlarla nihayet yanına gelmiş, kızın yanına çökmüştü.

 

-Merhaba…

-Merhaba abi.

-Abi olduk şimdi? : ) Ama amca demediğine sevindim.

-Ne zamandır uğradığın mı var yanıma. Araya ister istemez resmiyet giriyor.

-Hmm…

-Neden geldin?

-Ağlıyordun küçük kız…

 

Kız bir an duraksadı. Keder ile:

 

-..Çok bedbahtım…

-Bahtiyar olmak için bedbaht olmaya ihtiyacın var. Her insan böyledir. Fakat senin gibi galeyanlı tiplerde bu daha açıktır: “Başının belasını arıyor.” der halk. Her insan arar bunu. Farkında değildir. Sanatkârlar hissederler. Fuzuli’yi hatırla. “Yani ki çok belalara kıl müptela beni.” Hamid de Makber’in önsözünde “Kederimin artması için sevinmek isterim” der. Aynı şeydir: Sevincin artması için kedere ihtiyaç var.

 

- ....

 

-Anlamıyor muyum seni? Haykırmak istiyorsun. Belki de ölmek (!) istiyorsundur… Yok olmak… Ne acı… Ya da aksine var olmak… Belki de sen bu sıkıntıya, en büyük felaketlere karşı mücadeleyi tercih edebilirsin. Çünkü buradaki çarpışma, sende varlaşma hamlesini kırbaçlar. Ve seni yoklaşma hamlesinin korkunç sezgisi içinde bunalmaktan kurtarır.

 

- ....

 

-Soruları yerinde ve zamanında sor küçük kız. Herkesin doğruları vardır. Yalnız unutma sadece bir hakikat vardır. Bu hakikata ulaşman için doğru soruları, doğru yerde ve doğru zamanda sormalısın. Bizim hatamız budur. Kurnazlık denilen küçük zeka ile büyük halleri karşılamaya çalışırız..

 

-Samim :)

-Ne? Neden güldün? …

-Hakaret etmezdin sen.

- Karıştırma… Şimdi söyle bakalım telefonun ucundaki kimdi?

-…

- Bir isim, değil mi sadece. Tek bir kelime. Ama Bak söylemek istemiyorsun. Rahatsız oluyorsun. Telefonun ucundaki de aynı rahatsızlığı duymuş olamaz mı? Haksızlık ettin ona. Semra mıydı yoksa? Lütfen rica ederim…

 

-Evet oydu.

-Yazık olmuş.

-Olaya biraz da benim penceremden bak, nasıl olur?

 

Adam, kızın gözlüğünü göstererek:

 

-Senin penceren kirli. Oradan bakamam, baksam da göremem.

-Espiri! : ) ,

-Bana müsaade.

-Nereye ya. Konuşuyorduk.

-Artık gideyim.

-Senin de mi işin var. Bir fuzuli yaşayan ben miyim acaba.? Ya Samim söylesene. Birini unutmak istersen ne yaparsın?

- : ) Maddesiyle alakanı kestikten sonra onu ne kadar çok düşünürsen o kadar çabuk unutursun. Elverir ki unutma arzun samimi olsun...

....

 

09.07.2008 00:15
#31

:D :)

Ü.
22.08.2008 22:05
#32

KOŞ

 

Bir doktor, üç hemşire dokuz saattir uyuyan genç kızın uyanmasını bekliyordu. Bu bekleme esnasında biri, kızın açılan üstünü örtüyor; biri ateşini ölçüyor; biri aynanın karşısında patlayan dikişlerini tedavi edip kıza küfürler savuruyor, diğeri ise büyük bir dikkatle kızı inceliyordu… Dokuz saat öncesi…

 

“Alo diyemeden eline tutuşturulan kalemle bir adres yazmış, kâğıdı hemen görevlilere vermişti. Aynı anda birçok hastayla ilgilenen genç doktor biraz sonra hastaları kontrole gidecek… Sinir nöbeti geçiren bir hastaya iğne yapmaya çalışırken giriş kapısından gelen sesleri işitmiş, “işte bir tane daha..” diye mırıldanmıştı.

 

- Koş, sen de koş… Herkes koşuyor, ben bu gece uyuyacağım ahahah =) dilsizim…

- Sus dedim sus SUS, çarpacağım ağzına!!

- Ali! deliyle deli olma, tut şu kızın kolunu adam gibi..!

 

Ali, yarılan kaşının verdiği acının siniri ile kızın kollarını tutuyor, tutarken de tırnaklarını kızın kollarına batırıyordu.

 

- Koş, sen de koş… Herkes koşuyor, ben bu gece uyuyacağım ahahaha =) dilsizim…

 

Merdivenleri koşarak inen doktor, sesin geldiği tarafa bakıp güldü… Kaşı yarılan Ali ne kadar sinirli. Kızı tutarken arkadaşı Ali’yi sakinleştirmeye çalışan Hasan ne kadar çaresiz. Hergün onlarcası getirilen bu hastanenin kapılarını açıp kapatan görevliler ise ne kadar sıradan bakıyorlar bu gidip gelişlere…

 

Ve nihayet beş kişi kıza gömleği giydirmiş, yatırmışlardı… İğne vurulduktan beş dakika sonra derin bir uykuya dalan kıza, şimdi daha dikkatli bakıyordu. Bembeyaz yorgun bir yüz… Kaşları sanki kalemle çizilmiş. Kirpikleri ömrü gibi kısa… Saçları uzun ve dalgalı… Pembe dudakları hep ısırılmış, yaralı…

 

Kızın gözlerini aralamasıyla doktor ve diğer üç hemşire hareketlendi. Gözler defalarca açılıp kapandıktan sonra, tek tek dört adamın yüzüne baktı. Ara ara yanıp sönen bir ışık, boyasız duvarlar, demir parmaklıklar, sert bir yatak…

 

Doktor yemek getirmesi için Hasan’a seslenip, diğer hemşireleri yolladı. Kendisi de sakinleşen kızın gömleğini çıkarttıktan sonra odasına gitti. Asu, etrafına mana kazandırmaya çalışırken gözleri koridorun karşısındaki parmaklıkların ardında olan genç adama takıldı. biri başında, diğeri koltuğundan aşağıya sarkan ellerin sahibi olan bu genç adam koltuğunu kurulmuş oturuyordu. Onun hemen sağ tarafındaki odada, otuz yaşlarında bir kadın birbirine doladığı çarşafı kollarında “yavrum” diyerek okşuyordu. Elli beş yaşlarındaki bir kadın da diğer bir odada aynaya bakıp saçlarıyla oynuyordu. Elindeki kalemin ucunu dudaklarına temas ettirerek, “kırmızı dudak, kırmızı dudak!” deyip yerinde hopluyordu.

 

Yemeği getiren hasan, soğukkanlılıkla içeri girdi.

 

- Yemek saati..

- Ben bu gece uyuyacağım..

 

Geldiğinden beri aynı cümlelerle konuşan bu kıza çok acımıştı.

 

- Tamam, yemeği yiyelim; benim de uykum var, ben de uyuyacağım.

- Herkes koşuyor…

- …..

- Sen de koş…

- Aç bakalım ağzını.

 

Kız ağzını açmıyor, karşıda koltukta oturan genç adamı süzüyordu.

 

- Hadi ama bak ne kadar lezzetli.

 

Hasan kızın, karşı parmaklıklarda kalan çocuğa baktığını fark edip:

 

- O da birazdan yiyecek, ama önce sen.

 

Asu, masadaki tepsiyi alıp parmaklıklara doğru yürüdü… Ayakta bir süre elinde tepsi bekledi ve çömelip tepsiyi parmaklıkların arasından geçirmeye çalıştı. Geçiremeyince, tabakları tepsiden alıp teker teker itmeye başladı. Uzatabildiği kadar uzattı ve geri dönüp yatağına oturdu. Genç adam şaşkınlıkla yerdeki tabaklara bakıyordu. Hasan ise oturduğu yerden kalkmış, tabakları toplamaya başlamıştı. Genç adamın kapısını açmış, tepsiyi oraya bırakmıştı.

 

Gece bitmek bilmiyordu. Asu, yorgana sıkı sıkı sarılmış, masaya bakıyordu. Sessizlik hâkimdi hastanede. Bütün deliler uyuyordu… Uykusunda konuşanlar oluyordu bazen. Bazen ağlamaklı bir ses “gitme…” diyordu çatlak duvarların ardından. Ali, hastanenin koridorlarında turluyordu. Alaycı bir ifade ile “Koş ali sen de koş, herkes koşsun… Ha bu deli kız uyusun, aman uyusun…

 

Gecenin aksine kıyamet kopuyordu şimdi hastanede. Kimi zıplıyor, kimi dans ediyor, kimi ağlıyor, kimi zırlıyor… Asu, gözlerini sabaha delilerin kahkahalarıyla uyandı… Yataktan bir hamleyle kalkıp ortama ayak uydurarak arkadaşlarını alkışlamaya başladı…

 

 

- Koşşş, sen de koş… Herkes koşuyor, ben bu gece uyuyacağım ahahah =) dilsizim… diyor orada tıkanıyordu… Dilsizim derken, sanki devamını getirecekmiş gibi uzatıyordu son harfi.

 

Bütün bu delilerin arasında biri vardı ki, hiç konuşmuyordu. 3 4 senedir buradaydı ve bu zamana kadar tek kelime etmemişti. Doktorlar onu, şartları daha iyi olan bir odaya almak istemişlerdi. Fakat hastanenin imkânları kısıtlı olduğu için onu burada bırakmak zorunda kalmışlardı. Bu yarı akıllı, Asu’nun dikkatini ilk günden itibaren çekmeyi başarmıştı. Özellikle Asu, genç adam yemek yemeden önce katiyen ağzına lokma koymuyor, önce onun yemesini bekliyordu…

 

Altı ay geçmişti burada. Doktorlar her zamanki gibi yeni hastalara hoş geldin diyor, iyileşenleri uğurluyordu.

 

Hasan odasına giderken, hastaların ne yaptığına bakıyordu. Hızla yürürken Asu’yu masada oturmuş ellerini incelerken gördü. Durdu… İyice sessizleşen Asu’nun durumu pek hayra alamet değildi. Artık hiç gülmüyor, hiç konuşmuyordu… Bir ay önce bir gece çığlıklar atarak uyandırmıştı herkesi… Bir şeyler söyleyecek gibi oluyor, tıkanıyordu. Doktorlar, Asu’da beliren bu nöbet karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Ali, elini ağzına götürerek kızı susturmaya çalışırken, Hasan arkadaşının bu yaptığının doğru olmadığı söylüyor onu odadan uzaklaştırmaya çalışıyordu… Diğerleri ise iğneleri hazırlıyordu… O haykırış dolu gecenin ardından Asu, bir daha hiç konuşmadı…

 

Herkes yorgundu bu gece. Herkes yatmış, kimseden çıt çıkmıyordu. Hasan ışıkları kapatıp odasına kapandı. Ali sigarasının dumanında boğulmaya mahkum etmişti kendisini.. Doktorlar hastaların son durumunu konuşmak için bir odada toplanmış, bazı kararlar alıyorlardı.

 

Doktorlardan biri yüzünü buruşturmuş “yanık kokuyor” demişti. Diğer doktor onu onaylamış, ayağa kalkmıştı. Kapıyı açtı ki her yer cayır cayır yanıyor… Doktorlar uyuyan hemşireleri uyandırarak, hastaların kapılarını açmaya koyuldular... Deliler uyanmış, ortalık bir anda cehenneme dönüşmüştü. Herkes demirlere yapışmış bağırıyordu. Asu tedirgin gözlerle izliyordu hadiseyi… Ve sabırsızlıkla bekliyordu kapısının açılmasını. Artık alevler büyüyordu. Doktorlar ve hemşireler hastalarla beraber kendilerini dışarı atmıştı. Bir tek Ali kalmıştı hastanede… Ali, Asu ve Asunun Asu’nun komşusu olan genç adam… Genç adam da Asu gibi demirlere tutunmuş çıkarılmayı bekliyordu. Ali, sessizi çıkarttıktan sonra koşarak gitti. Genç adam ile Asu göz göze geldiler. Bir süre böyle kaldıktan sonra Asu demirleri sallamaya başladı… Genç adam, kıza son kez bakmış:

 

- Ben senin yerine de koşacağım… Diyerek alevleri arkasına almış, koşarak uzaklaşmıştı.

 

Asu, onun arkasından bakarak, hüzünle:

 

- Koş, sen de koş… Herkes koşuyor, ben bu gece uyuyacağım… Ve dilsizim artık konuşuyor.

 

 

 

Not: Dostlar... Size güzel bir haber vereyim :) "Koş" ile : ) m r a n başlığı altındaki berbat yazılarıma son veriyorum... Mutlu sonlarla başlayıp, kötü bir son ile bitirmek istemezdim elbette. Ama olması gereken buydu.. Düşük cümlelerim, yanlış yazdığım sözcüklerim için ve bunları düzeltmediğim için özür dilerim... Yazdıklarımı ikinci defa okumaktan hoşlanmadığım için bunlara kayıtsız kalıyorum.

 

:graduated: Bir gün başka hayatlarda karşılaşacağımıza inanıyorum.

 

Hoşçakalın.

YG
23.08.2008 01:50
#33

Umran sen beni bir kez daha farketmeden hayata cektin bu hikayelerinle.. Sana cok tesekkur ederim. Iyi ki varsın!

YG
23.08.2008 01:58
#34

" : ) Maddesiyle alakanı kestikten sonra onu ne kadar çok düşünürsen o kadar çabuk unutursun. Elverir ki unutma arzun samimi olsun... "

 

 

:) :graduated: :)

NE
26.08.2008 18:50
#35
resimdk6.jpg
Ü.
27.08.2008 00:46
#36

Ellerinize sağlık Neretva.. :graduated: Çok ama çok teşekkür ederim.. Bayıldım desem, yeridir..

 

Dualarla..

YG
27.08.2008 01:10
#37

Gerçekten ellerinize saglık. Çok hoş olmuş. Umran boylece hikayelerinin ilk canlandırmasına da sahip oldun:)

DE
04.10.2008 22:25
#38

Efendim fotoğrafları ve yazıları birlikte seçemediğimiz için ben kafama göre seçtim birşeyler de fakat hiç güzel olmadı.

 

Sırf sözümü tutmak için yaptım videoyu. :)

 

Hem yine yazılar net okunmuyor. Movie maker'ı bırakacağım bu gidişle. Proshow gold'a dönüş yaşarım sanırım.

 

neyse video linki

KE
05.10.2008 09:40
#39
Efendim fotoğrafları ve yazıları birlikte seçemediğimiz için ben kafama göre seçtim birşeyler de fakat hiç güzel olmadı.

 

Sırf sözümü tutmak için yaptım videoyu. :)

 

Hem yine yazılar net okunmuyor. Movie maker'ı bırakacağım bu gidişle. Proshow gold'a dönüş yaşarım sanırım.

 

neyse video linki

 

Müzik ve resim seçimlerin güzel olmuş...:) ama üzerindeki yazı seninde dediğin gibi biraz okunmuyor...yazı rengi biraz daha farklı olsa, okunabilecek bi şekilde olsa....Ellerine sağlık ,emeklerine sağlık çok güzel olmuş :P

 

selam ve duayla..............

06.10.2008 12:06
#40

HARİKA OLMUŞ ELLERİNE SAĞLIK DERVİSH

(BU ŞARKI BU KADAR GÜZEL MİYDİ? HİÇ FARKETMEMİŞİM)

Ü.
13.10.2008 16:01
#41

Video için teşekkür ederim.