Vizeler Yaklaşırken Ajan’da Zuhur Eden Tuhaf Sevda
Uzun zamandır onu izliyordum. Fakat bunu kimseler bilmiyordu. En yakın arkadaşlarım bile bu durumdan habersizdi. ‘Olay bir neticelensin, onlara da söylerim’ diye kendi kendime sürekli telkin ediyordum. Mevzunun odak noktası, hikâyenin başkarakteriyse olaydan tamamen bihaberdi. Ama bilmeliydi. Bildirmeliydim daha doğrusu. Ne yapıp edip söylemeliydim. Bu işin tehir edilecek tarafı yoktu. Ama nasıl söyleyecektim? Ne şekilde kendimi açacaktım? Durumu nasıl izah edecektim? Öyle ya onun zamanı dar ve hep bir meşguliyeti vardı. Hiçbir işi olmasa bile çevresinden ayrılmayan ve taramalı tüfek misali konuşan kızlar ona yetiyordu. Bir de o sümsük çocuk… İnsan bu kadar mı yağdanlık olur arkadaş?
Bu işi nihayete erdirmek için çok güzel bir plan yapmalıydım. Kusursuz olmalıydı planım. Yeri ve zamanı iyi tayin etmeliydim. En ufak bir menfi hadise herşeyi berbat edebilirdi. Kafamı kurcalayan ilk sual şuydu: Mevzuyu ona nerede söylemeliydim? Amfide mi yoksa koridorda mı? Koridorda söylemek en iyisi galiba.Tabii ya koridorda söylemeli…Hem zaten yalnız yakalayamazsam onu, mevzuyu asla ve asla söyleyemezdim.Yanından ayrılmayan ve taramalı tüfek misali konuşan kızlar da asla rahat vermezdi zaten.Bir de sümsük çocuk orada olursa...E tamam işte, buyurun cenaze namazına!..Bizim mevzu da böylece güme gider vesselam. Zamanım dardı. Risk alamazdım. Derhal en keyfiyetlisinden bir plan yapmam ve tatbik etmem şarttı. Tersini tahayyül dahi edemiyordum. Sonra sonra aklıma iyi fikirler gelmeye başladı. Mesela onun en sevdiği ders olan Anayasa Hukuku’na Giriş dersi zamanlama olarak biçilmiş kaftandı. Zaten aynı gün Siyaset Bilimi’ne Giriş dersi de vardı. Dersin hocası desen en matrak hocaların başında geliyordu. Dersten sonra söylemek en münasibi diye düşündüm. Evet, zaman ve mekân belli olmuştu artık. Anayasa Hukuku dersi akabinde koridorda söyleyecektim…
Ve beklenen gün gelmişti artık. Anayasa hocası yine matrak ve neşeliydi. Haliyle sınıfın keyfi de yerindeydi. Tabii onunda… Ders bitimi hiç teklemeden, savsaklamadan, arkama bakmadan ona doğru ilerledim. Hayret bugün kızlardan ayrı yürüyor. Sümsük çocukta yanında değil. İşte tam vakti, artık söylemeliyim diye düşündüm ve yüksek bir ses tonuyla seslendim ona:
—Bakar mısınız acaba? Size bir şey söyleyecektim, müsaitseniz tabii…
Damarlarımdan kanım çekiliyordu sanki. Gelecek cevabı merakla bekliyordum. Ve cevap verdi:
—Elbette müsaitim, sizi dinliyorum…
Artık o müthiş an gelmişti. Ve ben tüm cesaretimi topladıktan sonra dudaklarımdan şu kelimeler gayriihtiyarî döküldü:
—Acaba Siyaset Bilimi'ne Giriş ders notlarını sizden alabilir miyim? Malumunuz vizeler yaklaşıyor da…
‘Ohhh be dünya varmış’ diyordum içimden. ‘Artık ne derse desin’ diyordum. ‘İster notları versin, ister vermesin…’ diyordum. ‘Sonuçta ben elimden geleni yaptım, gerisi ona kalmış’ diyordum tüm rahatlığımla. … Ben bu duygularla karmakarışık bir haldeyken gelen cevapla adeta yıkıldım.
—Şeyyy, doğrusu ben notları X’e verdim. O da bugün fotokopi çektirecekti. Ondan alabilirsin.
Dünya başıma yıkılmıştı. Çünkü ‘X’ diye hitap ettiği bizim sümsüktü. ‘Vay sümsük vay!’ diye iç geçirdim. Neticede ders notlarına olan sevdamın sonu hüsranla bitmişti. Gidipte sümsükten notları isteyecek halim de yoktu.