Üstad'a...

Başlatan: mukarrabin Tarih: 02.11.2008 15:56 Cevap: 175

MU
02.11.2008 15:56
#1

necip-fazil.jpg

 

 

Üstâd'a

 

Keskin, keskin bir akıl, kılıçlardan da ince,

Bir ölçü hayatında, ölçü; Onu görünce.

 

Onunla bilindi yol, perde gözden silindi,

Çöplük sayıldı mazi ve gölgeler delindi.

 

Hakikat anlaşıldı, haykırıldı her yana,

Korku çok uzaklarda, uzaktan uzak Ona.

 

Öyle sıradan biri, olamazdı O elbet,

Ki; bir kartal misali bakışlarında heybet.

 

Harf, hece ve kelime elinde bir oyuncak,

Ve hayat! Onun için sadece bir salıncak.

 

Sesler, zindanda sesler: Artık değilsin hür!...`

Üstâd kör kuyularda tutsak olsa da özgür.

 

Yaşadıkça öldü O ve ölünce dirildi.

Daha henüz ölmeden, büyük müjde verildi...

 

 

 

Ankara, Mayıs 2008

ÖZ
02.11.2008 18:18
#2

 

Üstat Fazıl

 

 

 

 

 

 

 

Aman üstat! Bu ne dünya, ne dünya?

 

Hayat dediği zanla insan güya,

 

Gülüp oynar, sanki mesut bir rüya;

 

Ruhlar dipsiz kuyuya, beşer aya…

 

 

 

Kandillere katrandır gece çile;

 

Beyin zarında çatlak, büyük hile…

 

Ense köküne balyoz darbesiyle,

 

Beyninin yırtıkları ve nafile…

 

 

 

Zamanın pençesinde üstat asi,

 

Çivi çaktı, bakışıyla Arvasi;

 

Öksüz kalmış davaya eşsiz vasi,

 

Çatlasın Babıâli ve hamasi!

 

 

Mukaddes yüke hamal üstat Fazıl;

 

Kahpe düşman: Artık çizil ve yazıl!

 

Yekûnu tırmaladı onda akıl;

 

Kaba softa çekemez asla tek kıl!

 

 

 

Aman efendim aman, sana bendim;

 

Sana bağlı, sana mıhlı kemendim!

 

Ejderha gecelerde, mühürlendim;

 

Fikriyat cümbüşünde nur yüklendim!

 

 

Bu şiir, Forumun gerçekleştirdiği yarışmada üçüncü oldu. Dereceye girebilen tek şiir... 'Üstad'a ' şiirinin de dereceye gireceğine eminim lakin, o yarışma böyle bir şiirden mahrum kaldı. İç dünyanızdan esen bu satırlar için teşekkürler.

MU
02.11.2008 22:00
#3

Başlıktaki diğer şiir çalışmaları:

 

Rakipsiz Sanat

Geçelim

Gelenler

Ölünce

Rüzgarlı'da Bir Kadın

Bir Var

Başa Dönmek

Dua

Geçersin

Kimse Görmesin

Ruh Depremi

Yâr Gülmesi

Mâverâ

Kür Pınar

Sac Ayağı

Kaldırımdaki Adam

Sonsuzluk

Lânetli Nesil

Vicdansızlar

İhtiyar

Şems'in Âh'ı

Dâvet

Ateşten Gömlek

Kapı Aralık

Tezat

Zaman

Vedâ

Ten Kafesi

O'nun İşleri

Aşkın Şârabı

Ocak Manzarası

Rahmet

Perdeler

Bayram

Yokluk Kapısı

Bekleyiş

Güya

Namaz!

Günbatımı

Konuk

Nazar

Tatlı Zehir

Eskiler

İç içe

Devir

Meçhul Kelime

Bir Adam

İbâre

Anne ve Ölümü

Hüner

Korkusuz Korkak

Çağır

Bekliyoruz

Kadın

Anla

Gölge

Müjde

Varılmaz

Beklerim

MU
06.11.2008 16:40
#4

Rakipsiz Sanat

 

Ve perde... diye bir ses,

Ve on karış bir surat.

Ey gerçekten de gerçek,

Huzurlarda hakikat.

Ötesi olmayan köy,

Geri dönüşsüz firkat.

Yankılanan çığlıklar,

Delicesine feryat.

Bozulmayan gelenek,

Ve yıpratılmış hilkat.

Şaşkınlığa tek sebeb,

Paramparça bir fıtrat.

Gereksiz gerekçeler,

Şey, ama ve de fakat.

Külahın kulak asmaz,

İstersen ona anlat.

Yıkılır dünya başa,

Yıkılır gökler kat kat.

Sağır olunan çağrı,

"Kurtarın beni, imdat!"

Uykusundan uyanır,

Ve horlayanlar; tezat.

Sırası gelen gider,

Bu iş böyledir, dikkat.

Boynu büyük gerçeklik,

Demek bitermiş hayat.

İnanmak istemeyen,

Kabristana bir göz at.

Kimisi için korkunç,

Afat üstüne afat.

Kimisine bir müjde,

Azat, ebedi azat!"

O bir kapıdır, kapı,

Hemen ardında necat.

Çıkışı olmayan yol,

Girene saklı fırsat.

Anahtarsız bir kilit,

Bir kördüğümdür memat.

Uğraşanlar habersiz,

Sayfa dürüldü, heyhat!

Öğüt almak istersen,

İşte sana nasihat.

Aldanılan bir nimet,

Haber verilen sıhhat.

Sanatkârdan habersiz,

Sanatçı(!) kimi zevat.

Binbir farklı çeşitle,

İşte rakipsiz sanat.

Arasalar bulunmaz,

Asla onsuz bir lügat.

Gerçi bir lügat var ya,

Yaşayanlara inat.

Bir de ebedî olmak,

İstemeyene ispat.

Ebedîlik tâcı ki,

Sorana yasak sıfat.

Konuşur içinden genç;

Söylenenler ne bayat.

Göz kırpar bir ihtiyar;

Kapat, perdeyi kapat.

 

 

Ankara, 2008

HA
06.11.2008 18:16
#5

Yüreğine sağlık gönüldaş. Çok güzel bir şiir.

ÖZ
06.11.2008 18:24
#6

Ötesi olmayan köy,

Geri dönüşsüz firkat.

 

Kardeşim şiirin çok güzel olmuş. ilhamına sağlık... Şu yukarıdaki mısrayı biraz açarmısın? Ben bir şeyler anlatım da, senin hisslerini de bilmek isterim.

MU
06.11.2008 19:49
#7

"Ötesi olmayan köy"den kasıt; ölümdür...(Dünya hayatını ruhsuz olarak yaşamış ve bu hayata bütünü ile maddî pencereden bakmış ve hayatını böylece noktalamış olan bedbahtlar için kabir de ayrıldıkları dünya itibari 'ötesi olmayan köy'dür... Dünyaperestler için dünyadaki son durak...)

 

Ve "Geri dönüşsüz firkat" da yine ölümdür... (Ruhsuz(!) zevatın ölümü ile başlayacakları hakîki hayattan bir bölüm olan (kabir hayatı) artık maddî hayata bir daha asla (O dilemedikçe) açılamaz bir kilit vurmaktadır. Bu cihetle ölüm; nasibsizler için bir daha dünya hayatına dönemeyecekleri kesin bir ayrılık ve kat'i bir vedâdır...)

ÖZ
06.11.2008 20:13
#8
"Ötesi olmayan köy"den kasıt; ölümdür...(Dünya hayatını ruhsuz olarak yaşamış ve bu hayata bütünü ile maddî pencereden bakmış ve hayatını böylece noktalamış olan bedbahtlar için kabir de ayrıldıkları dünya itibari 'ötesi olmayan köy'dür... Dünyaperestler için dünyadaki son durak...)

 

Ve "Geri dönüşsüz firkat" da yine ölümdür... (Ruhsuz(!) zevatın ölümü ile başlayacakları hakîki hayattan bir bölüm olan (kabir hayatı) artık maddî hayata bir daha asla (O dilemedikçe) açılamaz bir kilit vurmaktadır. Bu cihetle ölüm; nasibsizler için bir daha dünya hayatına dönemeyecekleri kesin bir ayrılık ve kat'i bir vedâdır...)

 

Ötenin ötesi cehennem. Tabi ki inanmayanlar penceresinden bakınca, onlara dünyanın ötesi yok. Ne var ki, bu dünyadan ayrıldıklarında da, onlara hakikat gösterilir. Bir daha dünyaya dönmek isterler ama, nafile...

İnamayanları yine onların penceresinden bakarak rezil etmenin güzel bir örneğini sunmuşunuz. Teşekkürler...

MU
07.11.2008 01:04
#9

Geçelim

 

Karanlık geceden haydi geçelim,

Kim bilir geçilmez belki bir daha.

Ererken, siyaha kefen biçelim,

Göz alan, aydınlık bir hoş sabaha.

 

Göçelim, çelenler aklı çelmeden,

Bir defa ölelim vakit gelmeden,

Ezelden gözsüzler yolu delmeden,

Gidelim, varalım güzel Allaha...

 

Ankara, Mayıs 2011

HA
07.11.2008 01:07
#10

Ruhuna yüreğine sağlık gönüldaş.

MU
07.11.2008 01:11
#11

Gelenler

 

Ne zaman aynada kendimi görsem,

Gözümün önüne bir resim gelir.

Bir adam, tutuşan resimde sersem,

O sersem adamı yeresim gelir.

 

Çare değil tuz buz olsa aynalar,

Üstümden üstüme gelir binalar,

Bir cam kırığında, taşta manalar,

Manadan maddeyi deresim gelir.

 

Akıl, derdi olan için vesile,

Mesele, aynada saklı mesele,

Saklı da aşikar bir nur silsile

Halkaya gönlümü veresim gelir.

 

Bir masum bebeğin sırrı ifade,

Şu cömert çocuklar gibi azade,

Ne varsa, gönülden bile ziyade,

Ruhumu yoluna seresim gelir.

 

Ecel, diriye gam, ölüye düğün,

Dün soldu, açmamış yarınlar ölgün,

Bugün, olmasa da mutlaka bir gün,

Erilmez olana eresim gelir.

 

Bilmek yetmiyor ki bilinmez hali,

Anlamak, anlamak lazım ahali,

Yükseklerden uçan kartal misali,

Alnımı, göğsümü geresim gelir.

 

Göresim, göresim gelir bulanı,

Yoktan bir yere bir yoku alanı,

Her şeyin zatına bir el olanı,

Aynasız ve gözsüz göresim gelir.

 

Ankara, Mayıs 2011

MU
07.11.2008 12:44
#12

Geçersin

 

Geçersin a gönül, geçersin bir gün,

Bir bakarsın bir an olur geçersin.

Geçilmez sandığın dağdan bir külün,

Üstünden bir duman olur geçersin.

 

Hissin, bir muhâlin olmaz muhâli,

Ve halin; kararsız bir suyun hâli.

Bir kaza bekleyen emir misâli,

Ansızın bir tufan olur geçersin.

 

Neden geçilmez ki, neden ve nasıl?

Nihayet delirir çıkmazda akıl.

Bir cinnet anında gelir son fasıl,

Ve yer ile yeksan olur geçersin.

 

Bir seraba doymuş gibi kanarak,

Bir vehme bir ömür vardım sanarak,

Bir hayal peşinden yalnız yanarak,

Herkese bir nişan olur geçersin.

 

Ankara, Temmuz 2010

ÖZ
07.11.2008 12:54
#13

ilhamına sağlık... Devamını dilerim.

ÖZ
07.11.2008 12:56
#14

müthiş... Devam...

AN
07.11.2008 13:48
#15

Ölüm bir kalım değil, demir almak limandan,

Ölünce başlar hayat, ölüm ölür nihayet.

Perdeler aralanır, kurtulunca zamandan,

Akrepler yokolunca, sona erer esaret.

 

ESARETİMİZİN MUTLU BİTMESİ DİLEĞİYLE...

MU
07.11.2008 14:21
#16
müthiş... Devam...

 

Dua...

MU
08.11.2008 18:14
#17

Rüzgarlı'da Bir Kadın

 

El açmış kadın,

Yaşlı mı yaşlı?

Sorulsa: "Adın?"

Kaçar telaşlı.

Kadın son demde,

Boğulmuş derde.

 

Ağlıyor kadın,

Bir iç çekerek.

Hâline bakın,

Öyle bakın tek.

Kadın efkârlı,

Yüreği hârlı.

 

Çekingen kadın,

Gözleri yerde.

Sorulsa: "Barkın?"

Ev, ocak nerde!

Kadın kimsesiz,

Bağırır sessiz.

 

Bekliyor kadın,

Bir şey bekliyor.

Birkaç paranın,

Yolun gözlüyor.

Kadın sabreder,

"Allah, Allah" der.

 

Bir garip kadın,

Bilmezler ki; kim?

Sorulsa: "Yarın?"

Der: "Allah kerim."

Kadın ümitvar.

Yarına çok var.

 

Zavallı kadın,

Hâli perişan.

Ölüme yakın,

Yaşamak bir zan.

Kadın diri mi?

Ölse yeri mi?

 

Ve yorgun kadın,

Derin yarası.

Sorulsa: "Varın?

Kefen parası.

Kadın ölecek,

Öyle giyecek.

 

 

Ankara, Ekim 2008

MU
08.11.2008 23:44
#18

Üstâd'ın geçenlerde Esselâm isimli eserinde "Annenin Ölümü" adındaki şiirini okuyunca (daha doğrusu görünce) sevindim...

Şeklen dahi benzemek güzeldi...

Elbette marifet ruhi benzerlik...

 

 

Bir Var

 

Bir.

Elde var.

Her şey çift, O bir.

Gör, O'ndan başka ne var.

Var tek ve bir tek diye tek(bir).

O bir yerde yok ve O her yerde var.

Yalnız var, bir, Bir'i îzahtan âciz ce(bir).

Birde bir, varda var, varda bir O ve bir de O var.

Sayısız sayı, varla yok hep O'nu muh(bir).

Her şey döner başa, en başta O var.

O'na bir başka adım ka(bir)

Sonra, yine hep O var.

Döneriz bir bir.

Elde var.

Bir.

 

Ankara, Ekim 2008

 

 

-------

 

 

 

Başa Dönmek

 

...

Yâr.

En başta.

Yalnızca O var.

O başlar en baştan tâ.

Yazılmadan bütün yazılar.

O'ndan önce ve de sonra, üç nokta.

O, başsız ve başlangıçsız var, yokken varlar.

Zaman ve mekan ki, O'na yokluk kadar uzakta.

Gözler O'nu buralarda hem görür, hem boşuna arar.

Her kim arar, o bulur ve de bulan arar, belki bir solukta.

O'nsuz olsa er ve şâh olsa ne olur, düşün O'nsuz ne, neye yarar.

O, her işin başında ve dâhi sonunda, O'nsuz her şey yokluk ve boşlukta.

Zamânın ve mekânın yâni her şeyin başında, sonunda ve ortasında O, Yâr.

Ve bir vakit sonra başa döner, zerreden kürreye her ne varsa varlıkta.

Ve döner yıldız, döner gök, ve döner bir bir bütün eşya ve insanlar.

Her şey aslına döner, aslolan O, O'nsuz asıl bile yokta.

Ve her şey su misali akar ve su dâhi durmaz, akar.

Durmaz âlemler bile, zîra dönmek var fıtratta.

İsterse "varmam" desin, nâfiledir inkar.

Varılacak en başa posta posta.

Her şey ancak bi yere kadar.

Sonra herşey yoklukta.

Sonra bir O var.

Ve nokta.

Yâr.

...

 

Ankara, Ekim 2008

MU
10.11.2008 19:32
#19

Dua

 

Bir kuşun ilminden, bir hâl ver bana,

Ver bana Allahım ver bir nebzecik.

Bildiğim ne varsa hepsi bir yana,

Nur bana Allahım nur bir zerrecik.

 

Bir nefeslik yolum varken uzağa,

Su gibi akarken bir an toprağa,

Sarmadan kefenim, baştan ayağa,

Sar beni Allahım sar bir kerrecik.

 

Ankara, Haziran 2010

MU
12.11.2008 23:13
#20

Olur

 

Dünya kölesi olur,

Allaha kul olanın.

Varmak çilesi olur,

Ona bir yol bulanın.

 

Karanlıktır yolları,

Adım adım hep ihtar,

Diken diken kolları,

Kucak etse hep batar.

 

Sahibinin gözünde,

Sivrisinek kanadı.

Kervancının sözünde,

O, bir lânetin adı.

 

Haydi yüz çevirelim,

Ki; maskesi yüzünden;

Düşsün de evirelim,

Gecesi, gündüzünden.

 

Altından ve üstünden,

Girerken, donsun zaman.

Geçenler var şu dünden,

Ve gidenler bir zaman.

 

Arayalım beraber,

Kayıp tahtı ve tacı.

Kurulanlardan haber;

Baldan tatlı bu acı.

 

Ona bir yol bulanın,

Varmak, çilesi olur.

Allaha kul olanın,

Dünya kölesi olur.

 

Ankara, Mayıs 2011

ÖZ
12.11.2008 23:16
#21

Her işi zarar-ziyan,

Hiç düşünmez sonunu.

Hakkı etseler beyan,

Bulamaz ki yolunu.

 

 

Çok hoş... Ama yine de 'İbrahim Ethem' daha iyi...

MU
12.11.2008 23:19
#22

Eyvallah...

Bir itiraf yapacak olur isem, bir matematik hatası yapmışım "İbrahim Ethem" şiirinde...

Belki bir düzenleme yapabiliriz...

Teşekkür ettik efendim...

Hissiyatınız için...

ÖZ
12.11.2008 23:25
#23

Bir de 'Aziz Mahmud Hüdayi' yazarsanız sevinirim.

MU
12.11.2008 23:38
#24

nasib...

nasib...

MU
15.11.2008 00:11
#25

Kimse Görmesin

 

Bir gece vakti gel, gözler görmeden,

Kimseler görmesin, sakın sevdiğim.

Aman ha vakitler tana ermeden,

Dikkat et!... Güneşten sakın sevdiğim.

 

Tahammül edemem, görmesem bile,

Ölüm değil inan, sensizlik çile,

Özledim hadi bul, beni acele,

Taşımda ismine bakın sevdiğim.

 

Ya bugün ya yarın kavuşacağım,

Seninle burada buluşacağım,

Sonsuza değin hep konuşacağım,

Biliyorum o gün, yakın sevdiğim.

 

 

Ankara, Ekim 2008

MU
16.11.2008 20:42
#26

Ruh Depremi

 

 

Boğuluyor gibiyim, aldığım her nefeste,

Ölsem de yaşayamam, kaldığım şu kafeste.

 

Sığamam yeryüzüne, kuşlar elimden tutun,

Beni tâ ötelere, sonsuzlara uçurun.

 

Yorganım kefen kokar, yastığım sanki taştan,

Ben tat alamam yesem, sultana layık aştan.

 

Ver ateşini kardeş, bir sigara yakayım,

Dipsiz düşüncelere dumanında akayım.

 

Ama yok, bir çıkış yok, sanki aklım tutulmuş,

Unutma yok, yok bir kul, dünyada unutulmuş.

 

Elbet gerçek olan bu, bu değişmez hakîkat,

Neden benim üstüme, yıkılır gökler kat kat.

 

Nasıl bir his bu, nasıl, yok mu getiren yorum,

Öyle sıkılır ruhum, sanki ben ölüyorum.

 

Dilim tutulur bazen, içim konuşur içim,

Nasıl bir hayattır bu, gayesiz ve ne biçim.

 

"Kaçma, kaçma uzağa, yaklaş kapıya yaklaş"

İçimin sesidir bu: "Yok bu kapıda telaş"

 

Anlaşılmaz olan bu, bu gerçeği bilirim,

Düğümlenir ve kalır, burda düşüncelerim.

 

Gelmeyiniz üstüme, tavanlar ve ışıklar,

Neden taş kesildiniz, siz ipekten yastıklar.

 

Herkes yabancı bana, annem, babam, hatta ben,

Neye dokunsam ateş ve neyi tutsam diken.

 

Yerde, herşeyim yerde, yıkılmış bir adamım,

Nem varsa parça parça ve uçmuş gibi damım.

 

Ne acaip bir durum, ne akıl almaz bir hâl,

Depremden farksız gibi yaşadığım bu ahvâl.

 

Ve sarsıntı bitince, dönerim ben eskiye,

Ve sorarım kendime, bunca hadise: "Niye?"

 

 

Ankara, Kasım 2008

16.11.2008 23:17
#27

BU SIIR SIZEMI AIT..

ISMI COK GUZEL SECILMIS.

ETKILEYICI..

KALEMINIZE SAGLIK

IL
16.11.2008 23:23
#28

Gerçekten hoş bir şiir. Kaleminize, yüreğinize sağlık..

ÖZ
16.11.2008 23:52
#29

Dua

 

Bıçak soksan gölgeme,

Sıcacık kanım damlar.

Gir de bak bir ülkeme:

Başsız başsız adamlar...

 

Ağlayın, su yükselsin!

Belki kurtulur gemi.

Anne, seccaden gelsin;

Bize dua et, emi!

 

Kardeşim bu güzel şiirinden sonra aklıma Üstad'ın Dua şiiri geldi, alakalı veyahut değil... Evet, böylesi bir ruh halinden sonra, eşya, insana bir başka görünüyor. Duacıyım...

MU
18.11.2008 20:25
#30

Yâr Gülmesi

 

I

 

Hep, hep bir gül bahçesi aradım yıllar yılı,

Oysa nur çehre imiş aradığım gülistan.

Ey gülünce yüzünde güller açan sevgili!

Bir dem tebessüm et ki; nasibini alsın can.

 

Ayrılmam artık asla, ayrılmam yüz çevrenden,

Bu bağın bülbülüyüm, ayrılamam çehrenden,

Ne olur bir defa gül, ne çıkar bir kereden,

Sarsılsın şu yeryüzü, öylece donsun zaman.

 

Bilirim istediğim, mutlaka bir felaket,

Senin bir an gülüşün, o beklenen kıyâmet,

Olsun sen yine de gül, zaten kopar nihayet,

Dökülürse dökülsün, parçalansın asuman.

 

Hakikat, âfet o ki, adın çıkar deliye,

Taşlanırsın her vakit, anlatamazsın niye,

Varsın hep çağırsınlar beni de mecnun diye,

Sen gül de gülüşüne, olsun bin aklım kurban.

 

Hastayım, tabib sensin, ilâcım gül yüzünde,

İltifatın beklemem, inan hiçbir sözünde,

Kıymetim olmasa da, o güzelim gözünde,

Bir an gül ki sevgili, artık bulayım derman.

 

Kaç vakit oldu bilmem, fırtınadan habersiz,

Rüzgar ki; esmem, diyor gülmeyince yâr sensiz

Şöyle hafifçe bir gül, hem sedasız hem sessiz,

Onca zamandan sonra, kopsun fırtına boran.

 

Gerçek mânâyı bulur, sen gülünce güzellik,

Mânâ tamam olunca, başlar ilâhî şenlik,

Savrulur sahte güzel, yokolur senlik benlik,

"Yâr gülmesi kıyâmet" böyle yazılmış ferman.

 

 

II

 

Yârin hüzünü bir dert, gülmesiyse bambaşka,

Bir gamze ve katliam, gülse kopar kıyâmet.

Yâr ağlasa üzüntü, gülüverse bir başka,

Yârin nazı musîbet, gülmesiyse kıyâmet.

 

Sevenler sevdiğinde ne ararlar ki aceb,

Nedir âşığı dertten öldürecek o sebeb,

Yârsız gündüzler gece, yâr varsa nur dolu şeb,

Yârin azarı nimet, gülmesiyse kıyâmet.

 

Âşığın ömrü hep gam, hep belâ ile geçer,

Yâr gülmesi ölümse elbet ölümü seçer,

Yâr gülse âşık güler, âşığa kefen biçer,

Yârin nazarı âfet, gülmesiyse kıyâmet.

 

Ağlar yer ile gökler, yâr ağladığı vakit,

Sarsılır dağ ile taş, karalar bağlar muhit,

Bir de gülse n'olur aman, el aman yâ Bâsit,

Yârin yergisi izzet, gülmesiyse kıyâmet.

 

Gül dedi bülbül güle, görmedin mi ne oldu,

Bülbül kıydı cânına, olan bülbüle oldu,

Bülbül öldü gitti de, bir bak güle ne oldu,

Yârin hayrı felaket, gülmesiyse kıyâmet.

 

Bekleme sakın ola, yârdan tatlı tebessüm,

Âşığa gıda keder, âşığa gülmek ölüm,

Böyle yazılmış yazı, böyle verilmiş hüküm,

Yârin hiddeti şerbet, gülmesiyse kıyâmet.

 

Âşk ve akıl bir canda taht kurmazmış bilirim,

Yoksa ne diye, niçin ben sonumu dilerim,

Kıyâmetse kıyâmet, hep yâr gülsün isterim,

Yârin lütfu ukûbet, gülmesiyse kıyâmet.

 

 

III

 

Geldi dünyanın sonu, geldi işte beklenen,

Bakın bakın yâr güldü, tazelensin şehadet.

Sevinsin mi ölsün mü, yıllar yılı bekleyen,

İşte güldü, yâr güldü, koptu kızıl kıyâmet.

 

Yâr, gönüllerin eşsiz ve benzersiz incisi,

Ben gibi her âşığı, aşkının dilencisi,

Gülmesi belâ ve gam yurdunun birincisi,

Güldü gül yüzlü yâr ve çattı asıl kıyâmet.

 

Yâr ki; şems-i âlemin, güldü ve soldu güneş,

Ay yüzlü yâr güldü ve artık ay yokluğa eş,

O'nun gülmesi ile, bakın göründü ateş,

Yâr güldü!... Gayrı kopar, bakın nasıl kıyâmet.

 

Soruşturma boş yere, niçin oynamakta yer,

Niçin kayıyor gökten, yıldızlar birer birer,

Cevap vermek bilene, aşkın ehline düşer,

Yâr güldü kopuverdi, bu anasıl kıyâmet.

 

Bilmez ki kimileri, yâr nedir, gülme nedir,

Kimisi sözlerime güler ve de eğlenir,

Yâr'a varınca anlar, lâkin artık pek geçtir,

Yâr güldü ya!... Sanma bu kopan bâtıl kıyâmet.

 

Arasalar bulunmaz, ne cenneti ne nârı,

Âşığın herşeyi yâr, budur ehlinin kârı,

Bir gamze ki âşığın, hem nurudur hem dârı,

Ve yâr güldü de koptu harıl harıl kıyâmet,

 

Anladım aşk ehlinin, o muamma gizini,

Anladım niçin ummaz âşık yâr gülmesini,

Ve aşkın İsrâfil'e uzak düşmemesini,

Yâr tebessümünde bir sır velhâsıl kıyâmet.

 

 

Ankara, Ekim 2008

KO
18.11.2008 23:40
#31

''Ah mine'l-ask ve halatihi,,

Ahraka kalbi bi hararatihi..''

Yüreğine sağlık..Kalemden kağıda döküldüğü ile kalmayacak güzellikte..

MU
23.11.2008 18:55
#32

Mâverâ

 

 

Görünmeyen bir âlem, göz değmemiş mâverâ,

Sayısız can verilmiş, giz vermemiş mâverâ.

 

Ölüm her ân peşimde, ölüm kanayan yara,

Ölüm sana varmaksa, azsın yaram mâverâ.

 

Neyin, neyin ardına takılsam peşisıra,

Alıp götürse beni, tül ardına mâverâ.

 

Bir ses: "Onu kendinde, ancak kendinde ara"

Yoksa içimde misin, söyle, söyle mâverâ.

 

Dayansam yıldız yıldız, simsiyah kapılara,

Bilmem ki orda mısın, arkasında mâverâ.

 

Yol ver madde, yol ver ses, bir yol zulmetten nura,

Maddesiz ve sessizce, bir yol alsam mâverâ.

 

Yırtsam bir kağıt gibi, şu göğü ki; kapkara,

Bulur muyum acaba, orda seni mâverâ.

 

 

 

Gitgide bir yakınlık, bende böyle bir his var,

Yalnızca bir adımlık gibi bir his mâverâ.

 

Bir duvar aramızda, görünmeyen bir duvar,

Bir vuruşla duvarı yıkanlar var mâverâ.

 

Nurdan yapılmış kapı, elimde bir anahtar,

Dün gece ben böyle bir rüya gördüm mâverâ.

 

Mesafeler yok gibi, kimine mesafe ar,

Bir nefeste gidipte, dönenler var mâverâ.

 

Gagalarında taşlar ve kaybolmakta kuşlar,

Sanki yolculuk sana, sana doğru mâverâ.

 

Ne yakınsın!... Ne uzak!... Ne muamma bir diyar,

Uçmadan sokağında gezenler var mâverâ.

 

Her gün daha yakından, işittiğim adımlar,

Sen çok yakınlardasın, diyor gibi mâverâ.

 

 

 

 

Yabancısı olduğum, yaban, yabancı şehir,

Tut ellerimden benim, çek kendine mâverâ.

 

Ruhum, zavallı ruhum, görüntülerde esir,

Gözlerden uzaklara, çağır beni mâverâ.

 

Doyum yok ve herkes aç, yemek pis ve su zehir,

Olsun da bir ân olsun, doyursan ya mâverâ.

 

Akıl kendine tuzak, şaşkın mı şaşkın fikir,

Ben ikisinden uzak, yaklaş bana mâverâ.

 

Sende o aradığım, bulunmayan o iksir,

Yalnızca bir yudumcuk, verir misin mâverâ.

 

Sana koşmak dururken, bu garip halde nedir?

Kır, parçala zinciri, kurtar beni mâverâ.

 

Er-geç ama mutlaka, buluşmamız bir emir,

Belki zamanız bir ân geleceğim mâverâ.

 

 

 

 

Nakış nakış işlenmiş, takınsam bir çift kanat,

Kanatlansam semtine, öyle uçsam mâverâ.

 

Ne imiş gerçek sanat, sanattan öte sanat,

Konaklasam bir yerde, biraz görsem mâverâ.

 

Var mı diye sorana, gerçekten gerçek hayat,

Şu kapını açsanda, bir göstersem mâverâ.

 

Karanlığı bilene, bilmem ne diye ispat,

O kalsın, ben geleyim, yalnızca ben mâverâ.

 

Seninle mânâ gerçek, sensiz mânâsız lûgat,

Sende sırrın sırrına, ulaşılır mâverâ.

 

Her şey hayâl burada, o civarda hakîkat,

Gir hadi düşlerime, al yanına mâverâ.

 

Sende ebedî rahat, sende hakîki azat,

Ruhum necat istiyor, acı bana mâverâ.

 

 

 

 

Ötelerin ötesi, bendeki büyük sancı,

Kıvranıp durmaktayım, buralarda mâverâ.

 

Gördüğüm her ne varsa, gerçek bana yabancı,

Tanıdığım birşeyler, sensiz uzak mâverâ.

 

Gerçek derdim; sonsuzluk ve sendedir ilacı,

Ebedîlik tâcını, uzat bana mâverâ.

 

?Ne ararsan burada!...? diyen adam yalancı,

Her yerde aradığım, bir tek sensin mâverâ.

 

Bu han daima sarhoş, ayık bulunmaz hancı,

Bambaşka bir sarhoşluk, benim arzum mâverâ.

 

Hangi âlemdeyim ben ve bu boyut kaçıncı,

Bu hile, bu bir hile, boz oyunu mâverâ.

 

Senin olmadan ölmek: ?Hayır, hayır!... Ne acı!?

Ölmeden öldür beni, kurtar kurtar mâverâ.

 

 

 

 

Âlem-i Halk; halka köşk, aslıma ise kafes,

Nurdan ele tutunup, kaçıversem mâverâ.

 

Sanki ölü misali, bu yaşamak ne abes,

Bir düş değil yaşamak, ölümsüzce mâverâ.

 

Küs diyor kalbim küs ve artık irtibatı kes,

Madde kumdan bir kale, yıkılmalı mâverâ.

 

Ve es diyor ruhum es, görünmeyen yöne es,

Akıl ötesi hızla, esmek gerek mâverâ.

 

Tadılacak bir şey yok, tattığım herşey heves,

Bir zevk var ki ötede, gelip geçmez mâverâ.

 

Üfürünce ruhuma, seni bildik bir nefes,

O nefeste kokunu, alıyorum mâverâ.

 

Kapayınca gözümü, yankılanmakta bir ses:

Sesten öte bir sesi, işit diyor mâverâ.

 

 

 

Düşsün perdeler gözden ve çekilsin aradan,

Ki; gerçekler dökülsün, ruhtan kaba mâverâ.

 

Tutulsun konuşan dil, donsun akan şu zaman,

Ândan da berî bir lâl, zuhur etsin mâverâ.

 

Senlik, benlik son bulsun, bir o kalsın; Yaradan,

Herşeyi bir gören göz, görsün, kansın mâverâ.

 

Katılsınlar cümbüşe, kim ki; varını satan,

Seni öyle rahatta, nerde bulan mâverâ.

 

Anka kuşu uçuyor, işte gidiyor kervan,

Hemen bir kanadına, tutunulsun mâverâ.

 

"Bırak eti, kemiği, bezmi hatırla insan!"

Ruh âfakında sâdâ, gece-gündüz mâverâ.

 

Bir el!... Bir çağrı!.. Ve ses!... Ses ki; tâ maverâdan,

"Uyan" diyor uykundan, "uyan ve gel" maverâ.

 

"Uyan" diyor uykundan, "uyan ve gel" maverâ.

 

 

Ankara, Ekim 2008

E-
24.11.2008 20:20
#33

dostum bu ne güzel şiirdir böyle, bu ne güzel duygudur.... Yaradan muvaffak eylesin..

ÖZ
24.11.2008 20:24
#34

Çok güzel... Yetenek başka bir şey...

MU
30.11.2008 15:35
#35

Bir Acâyip Kür

Bu ne hırgür, bu ne hırgür,

Orta yerde, ne bu har gür,

Sesi geldi, sonuçsuz kür,

Çağlar pınar, güldür güldür.

 

Sorma boşa, ona ündür,

Huzur uzak, gün bugündür,

Haddi aşmak, özgürlüktür,

Sınır bilmez, meşhur böndür.

 

Sorsan Rabbi; mahluk natür,

Dinsiz kullar, bu din ne tür.

Hem ağlatır, hem güldürür,

Bir acâyip karikatür.

 

Kandırmaca, şu manikür,

İçine bak, gör ve tükür,

Sözde evi, şu pedikür,

Yolu çıkmaz, rengi kömür.

 

Sorsan "nedir" der, tefekkür,

Ama yazar, hem düşünür,

Baksan, bir insan görünür,

Görsen, açık seçik gübür.

 

İçin aksi, dilde sözdür,

Gönle ayna, akis yüzdür,

Bugünler yaz, yarın güzdür,

Bir azık ki; ateş, közdür.

 

Türban öcü, çarşaf bücür,

Bir akılsız, akla müdür,

Rûhu mahkum, fikri özgür,

Utanıyor, literatür.

 

Başı açık, ne tekebbür,

Örten köle, açansa hür,

Garip resim, komik figür,

Ne zavallı, bir minyatür.

 

Tatsız-tuzsuz, küfür küfür,

Eser durur, işi böbür,

Taş mı desem, sanki bordür,

Değil desem, gözü kördür.

 

Fayda vermez, kurak çöldür,

Suyu acı, tatsız göldür,

Gül diyemem, ancak küldür,

İşi gücü, gafla zûldür.

 

Anlaşılır, bu tezahür,

Dünya yaşlı ve külüstür,

Elde boru, ölü sansür,

Öttür, biraz daha öttür.

 

Öfke boşa, camlar tüldür,

Anlaşılan, mâlum gündür,

Sona yakın, azar küfür,

Şüphe götürmez tevâtür.

 

Sür bakalım, az daha sür,

Sefâ dahi, bir gün ölür,

Senin olsun, tv, küpür.

Hoş, sana bayram, düğündür.

 

Gelen gelir, patır kütür,

Götürürler, paldır küldür,

Biter elbet, biter ömür,

Anlar, ağlar, hüngür hüngür.

 

Sözde modern, zirve kültür,

İsmi tezat, cismi pütür.

Ürür ürür, itler ürür,

Kutlu kervan, durmaz yürür.

 

 

Ankara, Kasım 2008

MU
21.12.2008 14:24
#36

Sac Ayağı

 

 

Bâtından bîhaber, cümle zâhire,

Bilinmez, çözülmez, sırdır hâlimiz.

Evvelle beraber, elbet âhire,

Eskimez, pörsümez, nûrdur kâ’limiz.

 

Cevherler üstünde, gezer durur da,

Tâ, tâ mâverâya, değer elimiz.

Toprağın altında, bir gün kurur da,

Yine de üstünde, söyler dilimiz.

 

Dalgalar göklerin, alnına değse,

Ne batar, ne çıkar, yüzer salımız.

Bir attar ne vakit, kendine eğse,

Her mevsim gül, lâle, kokar dalımız.

 

Gün gelir ve bir gün, kollar kırılır,

Kırılmaz, o güne, yürür kolumuz.

Yer oynar, şems düşer, gökler yarılır,

Dosdoğru dergâha, çıkar yolumuz.

 

Şeksiz ve şüphesiz, gündüz ve gece,

Bir lâhza kalb ile; (hây)dır derdimiz.

Kimseler duymadan, bir harf, bir hece,

Dilsiz ve sessizce; (hû)dur virdimiz.

 

...

 

Mânadan habersiz; gerçeğe uzak,

Nerden bilsin neler, görür gözümüz.

Bir ayna bulmayan, kimseye yasak,

Anlarsa bir cihan, eder sözümüz.

 

Nûr akar çeşmeden, donmaz, çekilmez,

Belli değil ne kış, ne de yazımız.

Atılır ummana, bir ân çekinmez,

Yüze yüze varır, (yok)a bâzımız.

 

Varlığın da bizzat, kendine mahrem;

Meçhûl âlemlerde, vardır izimiz,

Gelin!... İşte tabib ve işte merhem,

Tâlib olmayana, nârdır gizimiz.

 

Hayâl âleminde, hayâlden öte,

Apaçık ortaya, çıkar özümüz.

Rûhlara çekilen, her bir nefeste,

Âheste âheste, yunar yüzümüz.

 

O nûr’un emsâlsiz, aydınlığında,

Gören göz olunan, (dost)tur zikrimiz.

Gözlerin bembeyaz, karanlığında,

El-ayak olunan, (post)tur fikrimiz.

 

...

 

Ortada ne bir su, ne de bir lokma,

"Bismillah" diyerek, elsiz banarız.

Boğazdan bir dirhem, aş geçmez amma,

Her lokmada "Allah" deriz, anarız.

 

Hakîkat; yanana, uzaktır ateş,

Çırasız, dumansız, odsuz yanarız.

Gülleri diline, alınca güneş,

Bülbül olur daldan dala konarız.

 

Gökler gıpta eder ve niceleri,

Bağdâdî misâli, döner döneriz.

Gökler de ne imiş, en yüceleri,

Görüp vardan geçer, O’nda söneriz.

 

İkindi ardından başlar bir sefer,

Eğerinden tutup, nefse bineriz.

Anlamak bahsinde, aklı terkeder,

Aşkın deryasında, dibe ineriz.

 

Ananlar, anılır, hitâbı bize,

Bu yüzden katında, geçer ismimiz.

Gözleri kapayıp, verip diz dize,

Ölmez, eskimeze, göçer cismimiz.

 

...

 

Ankara, Aralık 2008

21.12.2008 19:26
#37

Şeksiz ve şüphesiz, gündüz ve gece,

Bir lâhza kalb ile; (hây)dır derdimiz.

Kimseler duymadan, bir harf, bir hece,

Dilsiz ve sessizce; (hû)dur virdimiz.

 

 

Şimdi vurdun mahrem yerimi!.. Müthiş!.. Uzun zamandır niye şiir yazmadığınız belli oldu böylece... Bu ruh haliniz var ya, kelimelere sığmaz, değil mi?

MU
21.12.2008 20:27
#38

arzumuz...

kelimelere sığmayası bir hâl...

âleme ve dahi onsekizbin âleme sığamayası bir rûh...

dua buyur...

muhabbetle...

MU
25.12.2008 20:31
#39

Kaldırımdaki Adam

 

Kaldırımda bir adam, saç sakala karışmış,

Güneş yakmış tenini, eti taşa yapışmış.

 

Sormadım da adını, bu adam kim, Hızır mı?

Öldü ölecek adam, bilmem kabri hazır mı?

 

Belli ki bu adamın, ne evi var, ne barkı.

Son demde yüz çevirmiş, ters dönmüş hayat çarkı.

 

O yorgun gözlerinde, dünyaya dair sitem,

Sâhi bugün bayramdı, bayramlar ona mâtem.

 

Çevresi bir kıyâmet, çeşit çeşit insanlar,

Göreni duyanı yok, zâten kim onu anlar.

 

Hemen yattığı yerde, yanıbaşında durak,

Bekleyenler az sonra, evlerine varacak.

 

Yazık ki bu adamın evi taş kaldırımlar,

Sohbet arkadaşları, takır tukur adımlar.

 

Bu ne zor iş, ne yaman, yalnızlık âh yalnızlık,

Çevre mahşer misali, ölmüş bir kalabalık.

 

Bekleyen kimsesi yok, beklediği bir şey var,

Bu adamı kim bekler, belki gassal ve mezar.

 

Tenhalaştı kaldırım, zaten tenhaydı adam,

Hava karardı burda, yorganı yıldızlı dam.

 

Ne diye uyur kişi, yalnız nasıl yatılır,

Niçin bana her yalnız, ölümü hatırlatır.

 

Kaldırımdaki adam, acaba uyuyor mu?,

Neden yalnızım diye, kendine soruyor mu?

 

Sorsa ne olur ki hem, kurtulamaz derdinden,

Ben kendime bir sorsam, hani şöyle derinden.

 

Biz de yarın böyle mi, böyle mi olacağız,

Yani bir başımıza, öylece kalacağız.

 

İbret bu adam ibret, o şimdiden kimsesiz,

Onun şimdiki hali, yarın ki ahvâlimiz.

 

Ankara, Ekim 2008

26.12.2008 19:16
#40

Kardeşim, Yüreğine sağlık... Senin kalemin tam bana göre vesselam...

MU
26.12.2008 21:14
#41

Sonsuzluk

 

Zamanın hiç olduğu nokta, akıl perişan,

Kelimeler yetersiz, tanımlar kifayetsiz...

O nokta düşüncenin de iflas ettiği an,

Herhangi bir resmi yok, renksiz ve de şekilsiz...

Zihinler karışık, dil peltek, düşünce hep zan,

Her neyi andım ise bütünüyle belirsiz...

Sonsuzluk işte; uçsuz, bucaksız, dipsiz umman...

 

Ankara, Haziran 2008

KO
26.12.2008 23:08
#42

dar-ı saadet,,

MU
02.01.2009 20:00
#43

Lânetli Nesil

 

İndinde sersefil, içinde asil,

İsrail... İsrail...

Köpekten canavar, domuzdan sefil,

İsrail... İsrail...

Apaçık katliam, kim sorma fâil,

İsrail... İsrail...

Huzura yabancı, barışa hâil,

İsrail... İsrail...

Kıyâmete değin, zulüme kefil,

İsrail... İsrail...

İtaate düşman, isyana mâil,

İsrail... İsrail...

İnsan görünümlü, alçak embesil,

İsrail... İsrail...

İnsanlıktan yana, nasibsiz goril,

İsrail... İsrail...

Kana doymak nedir, bilmeyen aç fil,

İsrail... İsrail...

Milletçe çağdışı, topyekün fosil,

İsrail... İsrail...

Hayırsız topluluk, her işi rezil,

İsrail... İsrail...

Geçmiş hep vukuat, kabarık sicil,

İsrail... İsrail...

Nerden çıktı sorma, atası Kâbil,

İsrail... İsrail...

Hayvandan aşağı, kudurmuş kâtil,

İsrail... İsrail...

Baş belâsı millet, lânetli nesil,

İsrail... İsrail...

 

 

Ankara, Ocak 2009

02.01.2009 22:34
#44

Duygularımıza, bu enfes şiirle lisan oldun. Allah'ım sen büyüksün...

NE
03.01.2009 01:32
#45

vay be, maşaallah çok beğendim. Yalnız cahilliğimi mazur görün, gerçekten lanetli bir nesil midir?

MU
03.01.2009 13:58
#46

lânetlenen esas olarak vasıftır...

lâkin bugüne bakıyoruz ki; zâlim atalarından hiç bir farkı yok bugünkü hayvanların...

isyanı, kanı, gözyaşını büyüklerinden aldıkları en mühim miras olarak gören bu peygamber katili insanların evladlarının da; büyüklerinin akıbetine uğrayacakları mâlum...

dün ne ise...

bugün o...

(istisnalar elbet olabilir...)

HA
03.01.2009 14:51
#47

Teşekkürler... Yüreğine sağlık gönüldaş. Maşalllah maşallah.

AD
04.01.2009 01:06
#48

Duygulara tercüman bir şiir.

Kaleminizi çok beğendim.

Konu ve içerik itibari ile kusursuz.

MU
12.01.2009 12:43
#49

Vicdansızlar

 

Çapsız, ipsiz, sapsızlar...

Ardan yoksun arsızlar...

Ne bu?... Ey ayarsızlar...

Kalbsizler, akılsızlar...

Ahlaksız, kaygısızlar...

Yuh size pervasızlar...

Aron'dan farksızlar...

Üç buçuk hayasızlar...

Nasibsiz, ezansızlar...

İpi kopuk, bağsızlar...

Vicdansızlar, kansızlar...

Esefsiz, kaygısızlar...

Rûhsuz ve duyarsızlar...

Sancısız, kayıtsızlar,..

İhlassız, hayâsızlar...

Topyekün anlamsızlar...

Elem'e fransızlar...

Size ne?... İnsafsızlar...

İbretlik vicdansızlar...

 

Ankara, Ocak 2009

MU
27.02.2009 10:17
#50

İhtiyar

 

 

Usta işi çizgiler, yanaklarında derin,

Rüya olmuş mâzinin, hüzünlü resmi gibi.

Ve alnında imzâsı, o derin çizgilerin,

Daha henüz doğmamış, bebeğin ismi gibi.

Ondan başka kim varsa, sanki herkes bahtiyar,

Bütün derdi tasayı, toplamış bir ihtiyar.

 

Gözleri geçmişine, geçmiş olana tanık,

Dinle bir çift şahidi, sana neler anlatır.

Gözlerinde o mâsum ve içindeki sanık,

Dinle sana dününü, yarını hatırlatır.

Düşer göz kapakları, bir suçlu gibi ağlar,

Her damla gözyaşında, tövbe kokar ihtiyar.

 

Eskimeyen Kitâb'ın, âyetleri okunur,

Çatlamış dudakları, aralanınca birden.

Rüzgar Karen?den eser ve rûhuma dokunur,

Ressamın adı hayat, bu tabloyu resmeden.

Kime sorsam cevap yok, nasıl akıyor yıllar,

Sorulsa; ancak bir gün yaşadım, der ihtiyar.

 

Elleri buruş buruş, sararmış yaprak gibi,

Kimisine mevsim yaz ve kimisine hazan.

Elleri vücûdundan, sanki kopacak gibi,

Ömrün sonbaharında, böyle olurmuş insan.

Benim yaşım yirmibeş, bana mevsimler bahar,

Güneş yaksa tenini, üşür titrer ihtiyar.

 

Bacakları kararsız ve adımları titrek,

"Yürüyecek yol yok!" der, ayağındaki nasır.

Ve yok rahat bir yer ki; oturup dinlenecek,

Kuş tüyü yastık diken, bütün yataklar hasır.

Gülü tutacak olsa, eline diken batar,

Artık gülmeler uzak, ağlar durur ihtiyar.

 

Baştan ayağa bir hâl, hâlin adı düşünce,

Baksa görmez ihtiyar ve çağırılsa duymaz.

Yemek yemez, su içmez, düşünür gündüz-gece,

Uyku geride kaldı, bir ân olsun uyumaz.

Sorsalar, cevabı yok, "tasan nedir bu kadar?"

Tasaların tasası, bildim tasan ihtiyar.

 

Histen ziyâde bir his ve sankiden de öte,

Yolculuk ne de yakın, sanki yakından yakın.

Mırıldanır sessizce, ölüm kokan bir beste,

Vasiyeti nakarat; "kabrimi geniş kazın."

Kaygı; nasıl sığılır, bu karanlık oda dar,

Ölmeden ölmek varmış, diyor gibi ihtiyar.

 

 

Ankara, Kasım 2008

27.02.2009 10:23
#51

Usta işi çizgiler, yanaklarında derin,

Rüya olmuş mâzinin, hüzünlü resmi gibi.

Ve alnında imzâsı, o derin çizgilerin,

Daha henüz doğmamış, bebeğin ismi gibi.

Ondan başka kim varsa, sanki herkes bahtiyar,

Bütün derdi tasayı, toplamış bir ihtiyar.

 

Gözleri geçmişine, geçmiş olana tanık,

Dinle bir çift şahidi, sana neler anlatır.

Gözlerinde o mâsum ve içindeki sanık,

Dinle sana dününü, yarını hatırlatır.

Düşer göz kapakları, bir suçlu gibi ağlar,

Her damla gözyaşında, tövbe kokar ihtiyar.

 

Eskimeyen Kitâb’ın, âyetleri okunur,

Çatlamış dudakları, aralanınca birden.

Rüzgar Karen’den eser ve rûhuma dokunur,

Ressamın adı hayat, bu tabloyu resmeden.

Kime sorsam cevap yok, nasıl akıyor yıllar,

Sorulsa: ’Ancak bir gün’, yaşadım der ihtiyar.

 

Elleri buruş buruş, sararmış yaprak gibi,

Kimisine mevsim yaz ve kimisine hazan.

Elleri vücûdundan, sanki kopacak gibi,

Ömrün sonbaharında, böyle olurmuş insan.

Benim yaşım yirmibeş, bana mevsimler bahar,

Güneş yaksa tenini, üşür titrer ihtiyar.

 

Bacakları kararsız ve adımları titrek,

’Yürüyecek yol yok!’ der, ayağındaki nasır.

Ve yok rahat bir yer ki; oturup dinlenecek,

Kuş tüyü yastık diken, bütün yataklar hasır.

Gülü tutacak olsa, eline diken batar,

Artık gülmeler uzak, ağlar durur ihtiyar.

 

Baştan ayağa bir hâl, hâlin adı düşünce,

Baksa görmez ihtiyar ve çağırılsa duymaz.

Yemek yemez, su içmez, düşünür gündüz-gece,

Uyku geride kaldı, bir ân olsun uyumaz.

Sorsalar, cevabı yok, "tasan nedir bu kadar?"

Tasaların tasası, bildim tasan ihtiyar.

 

Histen ziyâde bir his ve sankiden de öte,

Yolculuk ne de yakın, sanki yakından yakın.

Mırıldanır sessizce, ölüm kokan bir beste,

Vasiyeti nakarat, ’kabrimi derin kazın.’

Kaygı; nasıl sığılır, bu karanlık oda dar,

Ölmeden ölmek varmış, diyor gibi ihtiyar.

 

 

Ankara, Kasım 2008

 

Aman ki, aman!... Bu şiiri ancak yaşlı birisi yazabilir. Yani bu kadar gerçekçi bir şiir olmuş, efendim. Sanki 25 yaşında bir genç yaşlanmışta, gençleşmiş yine. Ruhuna afiyet...

HA
27.02.2009 14:46
#52

Helal olsun gönüldaşım...

Allah razı olsun...

Yüreğine sağlık...

Vesselam...

AH
27.02.2009 17:25
#53

er yada gec su deli gönül usanip da , bacaklar titremeye baslayinca gencligin kiymetini anlayacagiz ammaaa ..

 

ammasi var iste ..!

 

is isten gecmis olmaz insallah ,hakki anip tövbe etmeye diyorum ..

 

ve siir harika olmus emeklerinize saglik kardesim ..

DI
28.02.2009 22:14
#54

esselam,bu mükemmel şiiri bizlerle paylaştığın için çok teşekkürler kardeşim.böyle bir şiiri bu yaşta yazabilmek takdire şayan doğrusu.kalemine ve gönlüne bereket vesselam...

E-
01.03.2009 22:47
#55

ya ne güzel bir şiir olmuş bu böyle... eyvallah

MU
03.03.2009 22:55
#56

Şems'in Âh'ı

 

Omuzlarında tabut, hüzünlü bir topluluk,

Yas tutmada eş ve dost, ağlamakta bir çocuk.

 

Omuzlar üstündeki, ne hâldedir kim bilir,

Ağlayıp inleyeni, nereden bilebilir.

 

Geldi dünyanın sonu, koptu işte kıyâmet,

Ölecekti ya bir gün, öldü işte nihayet.

 

Keşke, der gibi ölü, keşke Îsâ dirilse,

İlâhî nefesiyle, beni son kez diriltse.

 

Sorulsa bir ölüye, şu dünya mı kabir mi?

Cevabı ne olurdu, sır mı yoksa zâhir mi?

 

Ebedî yaşatalım, bu cihansa derdiniz,

Böyle denilse idi, peki siz ne derdiniz?

 

Elbette yaşayalım, hiç ölmeyecek gibi,

Görünürse görünsün, aman dünyanın dibi.

 

Kafaların gözünden, böyle görünür elbet,

Karanlık bir çukurdur, biraz sonra âkıbet.

 

Duyar konuşmaz biri, kimi görür bilemez,

Aklı olan, der kimi, şu ölümü dilemez.

 

Ve derinlerde saklı, bir iştiyâk cân bulur,

Merâsimi izleyen, Şems?in âh?ı duyulur.

 

Âh!... Keşke beyazlara, bürünen ben olsaydım.

Şu adamın yerine, tabuta ben dolsaydım.

 

Gel çık işin içinden, ne tür bir arzudur bu,

Kim açar, kimler okur, şu rûhânî mektubu.

 

Garip!... Kim bir ölünün, yerinde olmak ister?

Yükselir çevresinden, hayret arzeden sesler.

 

Asıl şaşılacak iş, hayret ehlinin işi,

Hayret ki; hakîkate, uzak kalmış bir kişi.

 

Mâdem ölümden sonra, o beklenen vuslat var,

Nasıl istemez seven, bekler durur iken yâr.

 

 

Ankara, Şubat 2008

AH
03.03.2009 23:45
#57

cok güzel olmus yüreginize saglik kardesim .

AH
05.03.2009 01:34
#58

süper olmus , utanmayana ne derseniz deyin .. allanmazlar iste ..

MU
09.03.2009 11:26
#59

Dâvet

 

Bu yol ikiye dar, (ben) için hayâl,

Eliyle kendine kıyanlar gelsin.

Yerinde kalsın baş, gövde ve mafsal,

Bu râha rûhunu, koyanlar gelsin.

 

Gül açtı, gün doğdu, buyurdu lâle,

Bir bakın güneşe, yıldıza, çöle,

İster sultan olsun, isterse köle,

Mânâyı maddeden, soyanlar gelsin.

 

Vardan öte bir var, bu yolda gâye,

Varlıkta yok olmak, ne güzel pâye,

Duyduğun ne masal, ne de hikâye,

Fenâyı sevenler, sayanlar gelsin.

 

Örtüler altında, gündüz ve gece,

Göklerin üstünde, hep hece hece,

Dilden de ziyâde, kalb ile nice,

Cismini ismiyle, yuyanlar gelsin.

 

Yok bir tek yabancı, birdir cümlesi,

Herkesin ezelden, ayrı hissesi,

"Belâ" diye O'na, ulaşan sesi,

Tâ bezmi elestten, duyanlar gelsin.

 

Bu yolda maksûdu, bulamaz akıl,

Korkar da ummana, dalamaz akıl,

Şu sırrı kabına, alamaz akıl,

Mecnûnun aklına, uyanlar gelsin.

 

Ne var ne yok perde, engel her bir şey,

Zaman ile sâki ve sunduğu mey,

Dinle!... Bak ne diyor, sırra sırdaş ney;

Ondan, bundan, şundan, üryanlar gelsin.

 

 

 

Ankara, Aralık 2008

09.03.2009 13:15
#60

ALLAH ALLAH BU NE DAVET BU NE MÜKEMMELLİK YARABBİM.......

SÖYLEYİN ÇABUK SÖYLEYİN BU MÜKEMMEL ŞİİRİN SAHİBİ KİMDİR

O BÜYÜĞÜ TANIYAYIM,SARILAYIM ZERRESİNE

KAVUŞUP İLHAMINA BENDE O HARMANINDA EREYİM

 

SÖYLEYİN ALLAH AŞKINA SÖYLEYİN

MU
10.03.2009 17:18
#61

Ateşten Gömlek

 

Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam,

İlâhî ferman Leylâ, Leylâ; ağır imtihan.

Ya üfleyene bir yol, ya kat kat perde endam,

Kolay mı ölmek mecnûn, Mecnûn!... Sabır, imtihan.

Leylâ; büyük imtihan, ya diriliş ya îdam...

 

Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar,

Şöhret ile şehvetin, kanat sesi duyulur.

Bir avuçluk âlemde, akıl almaz sancılar,

Kimileri kör olur, kimileri yol bulur.

Ya örtüler çekilir, ya açılır kapılar...

 

Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık,

Vuslat; ebedî azab, firkat; hakîki nimet.

Neşe üstüne neşe, çığlık üstüne çığlık,

Perde arkası doyum , düşse perde; sefâlet.

Yıldızlarda ziyafet, etten sofrada açlık...

 

Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem,

Bir çıkmaz sokak Arzu, Arzu; yokluğun başı.

Ya kor ya ay parçası, ya hastalık ya merhem,

Ölüm boyu güzellik, ömür boyu gözyaşı.

Arzu; ateşten gömlek, ya cennet ya cehennem...

 

Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır,

Dudaktan isyan akar, kalbden kalbe füyuzat.

Diz çökülür huzurda, rûh; gül gibi sararır,

Bakarsın onca gürûh, satılır haraç mezat.

Ya aydınlanır gözler, ya sineler kararır...

 

Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler,

Bir damla, binbir belâ, gülmek; uzak ihtimal.

Akıllılar zevk, sefâ, bayram eder deliler,

Nasıl sağ kalır bir er, varlık sırrına hamal.

Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler...

 

Betül; dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr,

Benim meselem betül, betül; benim misâlim.

Ya sonu gelmez zarar, ya bitip tükenmez kâr,

Ona mâlum bilinmez, çözülmez şu sır hâlim.

Betül; dönüm noktası, ya şehadet ya inkâr...

 

Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın,

Bir Leylâ ki; bin yıllık, ömrün ânlık kazancı.

Zâhirdeki sebebi, gözümdeki yaşımın,

Bir belâ ki; zamandan, kayıtsız büyük sancı.

Ya Mecnûn'un Leylâ'sı, ya belâsı başımın...

 

Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar,

Bu ışık Züleyha?nın, gözlerindeki ışık.

Bir düşürsem içime, dağılır karanlıklar,

Bir düşsem gözlerine, yalnız şöyle bir ânlık.

Gözlerinde bir ışık, güneş sönse ne çıkar...

 

Şirin; vâroluş sırrı, ya kölelik ya kulluk,

Herşeyden tatlı Şirin, Şirin; zehirden bir aş.

Ya maddelerde varlık, ya mânâlarda yokluk,

Her iki âlemdede, akıl almaz bir telaş.

Şirin; vâroluş sırrı, ya kölelik ya kulluk...

 

Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir,

Ve gönüllerde düğüm ve akın akın ölüm.

İstersen eğ başını, istersen arşa değdir,

Marifet; atabilmek, şu kalblere kördüğüm,

Ya varlığa ihanet, ya yokluğa bir seyir...

 

Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar,

Sevmek; neden ve nasıl, işte kadîm mesele.

Adam gibi sevmeli, sevilecekse zinhar,

İşte aşkın aslına, ermede ki vesile.

Dağ yamacında müjde, tepesinde intihar...

 

Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ,

Az biraz hisse Aslı, Aslı; yangın öncesi.

Ya karınca kararı, ya habersiz elvedâ,

Bilenesi bilmece, dervişin bilmecesi.

Aslı; kabûl durağı, ya merhaba ya vedâ...

 

Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu,

Katrede boğulanlar, ummana nasıl dalar.

Budur; henüz meclisin, kapısında ilk konu,

Nihâyetinde verilir, hayat pahası karar.

Ya irşâdın başıdır, ya hakîkatin sonu...

 

Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi,

Bir cadde ki; ateşten, cehennem görse donar.

Her adımda bin yangın, işte rûhun zaferi,

Yandıkça yürür kişi ve yürüdükçe kanar.

Yananlar sefer eder, yanan anlar seferi...

 

 

Ankara, Ocak 2009

AH
10.03.2009 18:26
#62

masaAllah ruhunuzu afiyet .

 

pek bir begendim ..

BA
11.03.2009 05:43
#63

 

Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler,

Bir damla, binbir belâ, gülmek; uzak ihtimal.

Akıllılar zevk, sefâ, bayram eder deliler,

Nasıl sağ kalır bir er, varlık sırrına hamal.

Ölenler kavuşur bir, ölü gezer diriler...

 

Ankara, Ocak 2009

 

Şiir çok güzel olmuş, ellerine yüreğine sağlık. En çok beyendiğim yeride burası oldu. Tekrar sağolasın :pc:

MU
13.03.2009 11:26
#64

Kapı Aralık

 

Oğul babaya düşman, ana kızına dargın,

Suratlar asık...

Akrabalar yabancı, karşı komşuda yangın,

Hissiyat ânlık...

Merhamet uzaklarda, af ve mağfiret sürgün,

Affeden sanık...

Mazlumlar zâlim başı, zâlimler mazlum bugün,

Sayısız tanık...

İnsanlar öfke seli, yüzden düşen bin parça,

Çehreler; çatık...

İsim sorana dayak, hatır sorana fırça,

Selam; ağırlık...

Akılsızlar akıllı, akıllımız zır deli,

Ölçü dünyalık...

Düşmanlar el üstünde, göz hapsindedir velî,

Mesut münâfık...

Mânadan uzak insan, maddeperest ahâli,

Kafalar kırık...

Yoktur biraz düşünen, şu; bir acâib hâli,

Akıllar kaçık...

Merak batıya dâir, doğu çoktan eskimiş,

Ne iş; çılgınlık...

Eskilerde gözyaşı, dillerinde serzeniş,

Zor iş; yalnızlık...

Yirmidört saat gece, nerde güneşi gören,

Nerde aydınlık...

Yıldızlar kayıplarda, ay nûrsuz, sorma neden?

Her yer karanlık...

Terâziler hileli, uzaklarda adâlet,

Hesap karışık...

Ceza; güçlüye yasak, zayıflara müebbet,

Berat mezarlık...

Esirler her yerde kral, efendi kimse köle,

Yok ki; uyanık...

Yaklaştıkça en sona, artar, eksilmez çile,

Heyhat!... İnsanlık!...

Fiyatlar tavanlarda, hakîkat sudan ucuz,

Rûhlar satılık...

Etraf suyla çevrili, insan ölüyor susuz,

Deniz bulanık...

Göklerle yer bir olmuş, âlem daralmış gibi,

Gökyüzü basık...

Cüce devler dört yanda, güyâ savaş gâlibi,

Delice çığlık...

Medeniyet nâmına, medeniler harcanır,

Elbette yazık...

Yakındır, batının da, bir gün tahtı sallanır,

Devrilir kayık...

Perdeler garîb, mahzun, köşe başında küfür,

Sineler açık...

İdrâk yabancı lafız, can çekişir tefekkür,

Düşünce çarpık...

Edebsize bol prim, küstaha alkış, tufan,

Hayâlar batık...

Bir garip devirdeyiz, zaman yaman mı yaman,

Gözyaşı katık...

Azınlıklar çok olmuş, çoğunluklar yok olmuş,

Düzen karmaşık...

Hesap içre hesaplar, dostluklar unutulmuş,

Düşman barışık...

Yüzlerde binbir maske, çirkin dünya güzeli,

Yok ki tanıdık...

Kulluktan habersizin, kulakları küpeli,

Sözde çağdaşlık...

Güneş dünyaya küskün, yıldızlar göçer gider.

Uzakta ışık...

Elinde kibrit çöpü, nûra sırtını döner,

Korkuya lâyık...

Sevgili ağlar durur, sevilende zevk-sefâ,

Gönüller kaçık...

Aldatmak mârifettir ve deliliktir vefâ,

Vefâkar alık!...

Kaptan prangalanmış, dümen başında çoban,

Gemimiz yatık...

Domuz eti raflarda, kedi, köpekten kurban,

Bulunmaz azık...

İt başköşede, evler; hayvanâtın bahçesi,

Ocak samanlık...

Fakir ağlar kenarda, yazık, çıkmaz da sesi,

Şöyle birazcık...

Alkışlanır arsızlar, edebliler yuhlanır,

Terbiye saçık...

Ciddiyetten uzağı, yolda herkesler tanır,

Çoğunluk cıvık...

Saflık çoktan kaybolmuş ve sâfiyet buruşmuş,

Çocuk yılışık...

Aşk dahi kirletilmiş, rezillik aşk sunulmuş,

Aşık sırnaşık...

Kavuşmalar birer film, planları acemi.

Hani ayrılık...

Çeşit çeşit duygular, muhabbeti, özlemi,

Sözde doğallık...

Çirkinden yana zengin, güzelden yana fakir,

Genel dağarcık...

Uzaya evler kurmuş, hemen kaçacak zâhir,

Âlem daracık...

Tâcir işin erbabı, iflas etse de yapar,

Râb?la pazarlık...

Hergün bir başka Râbbe, başka İlâh?a tapar,

Görme tuhaflık...

Kelle başı üç kuruş, özürler para ile,

Aydın kirâlık...

Biraz düşünüversen, nasıl düştük bu hâle,

Çöker fenâlık...

Tasa; belâsız ömür, dertsiz tasasız hayat,

Mahzun adamlık...

Keyfeder ehli hevâ, ağlar dertzede zevât,

Adam idamlık...

Ukba uzak bir hâyal, bütün kaygı bu dünya,

Hayır ahmaklık...

Bu devirde ölçü bu, öyle gerekmiş güyâ,

Yaşa hodkâmlık...

"Hey insanlar!... Dinleyin!... Yarın ölüm-hesap var!..."

Diyen dayaklık...

"Gün bugündür azizim!... Hem bak yarına kadar!..."

Lafı alkışlık...

İman; garîb emanet, yol bulmada tek rehber;

İz bilmez mantık...

Şu yaşadıklarımız, çok önceden bir haber,

Muhbiri sâdık...

İnsan olan ağlamış, hem de yüksek perdeden,

Sineler yanık...

Yokluk epey sevinmiş, yarınları görmeden,

Utanmış varlık...

Herşeye rağmen ümit; yine varolmuş, neden;

Kapı aralık...

 

 

Ankara, 2008

13.03.2009 13:44
#65

Kapı aralık...

 

Gönlüne sağlık...

AD
14.03.2009 01:25
#66

Üstadça.

Üstadane.

Üstadvari.

 

Her yol aynı kapı.

Her kapı aynı bahçe.

Her bahçe aynı saray...

 

Şiirlerinizi beğeni ile okuyorum.

Devam, hep devam...

 

Bu arada sizden küçük bir ricam, şiirlerinizi tek başlık altında toplarsanız, tarafımızca, şiirlerinize ulaşmak daha kolay olacaktır.

A.
14.03.2009 20:11
#67

tebrikler..

MU
17.03.2009 10:29
#68

Tezat

 

 

 

Bir gâye,

Ölmemek.

Ve pâye,

Hep gülmek.

 

Haydi at!...

Durma yat!...

 

Korkular,

Devamlı.

Korkaklar,

Evhamlı.

 

Bir ses; pat!...

Öldü zât!...

 

Göstersem,

İnanmaz.

Gel desem,

Yaklaşmaz.

 

İşte hat!...

Ve heyhât!...

 

Yaşayan,

Ölüler.

Yaşamdan,

Bihaber.

 

Bir hayat!...

Ne bayat!...

 

Bu kızmak?

Ne, niye?

Al!... Tokmak,

Vur diye!...

 

Durma, çat!...

Öldü lat!...

 

Duamız:

"Ölüm yok!..."

Rabbımız,

Birden çok.

 

Ve memat!...

Hakikat!...

 

Hep kaçmak,

O sondan.

Ve kaçmak,

Hep O'ndan.

 

Bir tezat!...

Şah ve mat!...

 

 

Ankara, Ekim 2008

17.03.2009 21:06
#69

Göstersem,

İnanmaz.

Gel desem,

Yaklaşmaz.

 

Bu şiirin çok hoş olmuş, kardeşim. Şairlikte tarzın pek hoş!

MU
18.03.2009 14:27
#70

Oldu

 

Bu geceye ererken,

Akşam saçını yoldu.

Ufuk kabre girerken,

Şehrin güneşi soldu.

 

Kin yumağı; siyahın

Dostu kara kediler.

Seherinde sabahın,

Neler neler dediler...

 

Neyin nesi bu kadar,

Uzayıp giden gündüz?

Neden herkes bahtiyar,

Niçin geceler öksüz?...

 

Ve bir suâl içinde,

Mânâ, mânâyı buldu.

Garip bir hâl içinde,

Günün vâdesi doldu.

 

Kaynayan sokaklardan,

Sessiz sedasız haber:

Cinler, sizindir mekan,

Evsizlerle beraber.

 

Ne Aliden bir cevap,

Ne de aç ve çıplaktan.

Ve yeryüzünde esvap,

Akşam akşam uzaktan.

 

Bu alemin çarkında,

Yelkovanlar hep yoldu.

Akrepler de farkında,

Bugün de olan oldu.

 

Ankara, 21 Haziran 2011

MU
19.03.2009 12:00
#71

Vedâ

 

Ufukta kızıllık, batmakta güneş,

Ruhum misali kan kesilmiş ufuk.

Her vedâ, her vedâ bir ölüme eş.

Ayrılık diyemem, belki bir yokluk.

 

Gün yine doğacak, doğacak elbet,

Şimdi tan vaktini haydi hayal et,

Gördün mü düşünde, doğdu nihayet,

Benim için dönüş, ölmüş bir çocuk.

 

Vedâlar, vedâlar, alnımda yazı,

Her gelen vedâya o günden razı

Olduğumdan beri, ruhumda sızı,

Yolculuk, yolculuk, sonsuz yolculuk.

 

Ankara, Ekim 2008

MU
24.03.2009 14:34
#72

Ten Kafesi

 

 

 

Bir kafes; toprak gibi, ten renginde bir kafes,

Ruhum boğulur gibi, esir edilmiş nefes.

 

Bu nefes ki; ruhumun, ruhumun nefesidir,

Nefesimi kesen şey, nefsimin hevesidir.

 

Bir varmış ve bir yokmuş, bir masal değil; heves,

Büyük kafes içinde, heves adında kümes.

 

Bilmezler de bu kümes, kimlerin kümesidir,

Aşağıdan aşağı, kimsenin kodesidir.

 

Özgürlük!... Ne özgürlük!... Alın apaçık kodes,

Nefs için böyle kodes, hint kumaşından metres.

 

Aldanan; aldatanın, zavallı metresidir,

Bakılsın bir varlığa, varlığın enfesidir.

 

Bir kafes ki; ne kafes, hükümlüsüne enfes,

Herkes esir içinde, sesten habersiz herkes.

AH
24.03.2009 17:19
#73

Ne kadar basarili siirler bunlar böyle ..ustada siradan yazmamissiniz belliki..

 

masallah ruhuna afiyet kardesim .

MU
25.03.2009 09:58
#74

Var(mış)!

 

Evvelce, eskimeyen hatıraları varmış,

Eskimez yenilerin hatırında kalmayan.

Adam, işitmediği bir çocuğa ağlarmış,

Saklı olana yakın yollarda ayan-beyan.

 

Gönüllere düşen şey yükselirmiş Allaha,

Herkesin çifti küfür, bir tek bir işi varmış.

İnsanlar; korka korka uzanırken sabaha,

Taş dolu yataklarda gurultular duyarmış.

 

Uykusuz gelip geçen geceleri hep yârmış,

Yananlarmış her sabah güneşi uyandıran.

Yalan bilmez, yanlışa uzak doğrular varmış,

Ve güzeller!... Yakını tebessümle kandıran.

 

Bir gayretle bezeli kemerler bellerinde,

Dudaklarda bir damla su ile yaşarlarmış.

Bugün ateş içinde savrulan küllerinde;

Hatır hatır hatırda kalanlarımız varmış.

 

Ankara, Haziran 2011

BE
30.03.2009 15:59
#75

olağan üstü bir şiiir her kelimesine başka bir anlam...tebrikler...

*K
05.04.2009 18:14
#76

TEBRİKLER KALEMİNİZE SES VEREN MISRALARA

*K
05.04.2009 18:26
#77

BİR TEK TEK OLANI TANIYANLAR ÜMİT EDEBİLİRLER BU SİİR BANA ÜSTADI HATIRLATTI EMEGİNİZE SAGLIK

BE
08.04.2009 17:02
#78

:(

MU
30.04.2009 09:52
#79

Söz

 

Geceler, indirin şu peçenizi!

Kaçmayın, biliriz biz içinizi!...

Kalbimiz kesilse akmaz kanımız,

Yakındır bir söze (En Yakın)ımız;

Gelin, anlaşalım; gelin diz dize!...

 

Dilimize on bir mühür vurulsun,

Ötede bir yerde sofra kurulsun.

Başlar verelim de sonra gidelim,

Esrarın vaktinde düğün edelim;

Gelin, sevişelim; gelin biz bize!...

 

Hayret etsin gökten misafir yıldız,

Biz yakınız, yakın; biz hep yakınız.

Gülmekten ölenler uyusun kalsın,

Siz dökülün; gönül bir murad alsın;

Gelin, ağlaşalım; mahremiz size!...

 

 

Ankara, Haziran 2011

30.04.2009 16:10
#80

''O'nun İşleri''

 

O güzel yüreğine sağlık...

MU
05.05.2009 11:24
#81

Ocak Manzarası

 

 

İsmine zıttır resmi... Bu ocak, başka ocak,

Ordan, burdan insanlar, tek ses, tek tip ve tek renk.

 

Ne garip bir hâldedir, her köşe ve her bucak,

Ve orkestra halinde, dilde küfür pelesenk.

 

Aynı anda kalkar kol ve eşlik eder bacak,

Görüntüden ibâret, büyüleyici ahenk.

 

'Su uyur' der ve ekler 'düşman uyumaz ancak',

Uyanık olmasa da kimse çekilmez kepenk.

 

Bıraksalar Türk'ü bir kaşık suda boğacak,

Manzarayı görenler zanneder ki; bu Frenk.

 

Yine de dalgalanır elbette şanlı sancak,

Ama çözemediğim şu hâl, bilmem neye denk.

 

Hüsran içindeyse genç, ararken sıcak kucak,

Ne dersin, kazanılır mı çıkıverse bir cenk?

 

 

Gaziantep, 2008 Ocak

MU
08.05.2009 16:59
#82

Rahmet

 

Çekilsem bir kuytuya,

Kuş uçmaz, kervan geçmez.

Sonra dalsam uykuya,

Öncekine benzemez.

Ve uyansam aniden,

Kalbime sarılarak.

İman etsem yeniden,

Utanca karılarak.

Evvelimi düşünsem,

Düşse başım toprağa.

Bir başıma dövünsem,

Bölünsem bin yaprağa.

Gelmese hiç kimseler,

Hatrıma ki; bir anlık.

Sağır olsa hasseler,

Duyulmasa bir çığlık.

Gözbebeğim kararsa,

Kurusa pınarlarım.

Bilmem, ne kadar varsa,

Yıkılsa duvarlarım.

Ve unutsam herşeyi,

Hatta kendimi bile.

Sonra yırtsam perdeyi,

Kan rengi yaşlar ile.

Tamam, tamam deseler,

Karışsam yedilere.

Dünyaları verseler,

Uzatsam kedilere.

Gelse altı üstüne,

Dönüp bakmasam, yerin.

Saplansam diplerine,

Boğulsam, şu kederin.

Ne feryat etsem orda,

Ne de imdat beklesem.

Seslenseler ardarda,

İhtiyacım yok, desem.

Ağlasam, ben ağlasam,

Herkes gülüp dururken.

Karaları bağlasam,

Köpeğim kudururken.

Anlasam, ağladıkça,

Anlaşılmaz olanı,

Rûhumu dağladıkça,

Yalnızca Vârolan’ı.

Bir dost görsem ağlasam,

Benzi biraz sararmış.

Arayanlar tastamam,

Ağlayarak ararmış.

Hıçkırsam korka korka,

Hiçbir şey istemeden.

Bir âsa ve bir hırka,

Lütfetse kereminden.

Ama evvel erise,

Taşa dönen servetim.

Eğer O dilemezse,

Neye yarar halvetim.

Peygamber hatırası;

Gözyaşı, nerdesiniz?

Âh ile aşk arası,

Uzak yerde misiniz?

Gelin, ağlatın beni,

Ben kendime ağlayım.

Düşünüp ölmeyeni,

Sular gibi çağlayım.

 

Ankara, Mayıs 2009

08.05.2009 18:01
#83

Rahmet... Rahmet olmasa ne yaparız? Gönlüne sağlık...

MU
12.05.2009 21:49
#84

Perdeler

 

Rengârenk ışıklar, pencerelerde,

Evlerin içinde, hayatlar; renk renk.

Yırtılsa âniden bembeyaz perde,

Görsem de şaşırmam, siyah bir çelenk.

 

Düşünürüm bâzen, çok uzakları,

Tahta ocakları, damsız evleri.

Bir çocuk düşlerim; benzi sapsarı,

Bir anne; kederli, titrek elleri.

 

Hayâlden ziyâde, düşündüğümü,

Orada burada, er-geç görürsün.

Perdeler ardında, bir kördüğümü,

Yorganın altında düşünür müsün?

 

İncecik bir örtü, neleri saklar;

Cinâyet, hıyânet, öfke ve çile.

Ne güzel baksana, derken ışıklar,

Kan ağlar evinde, belki aile.

 

Alt katta bir bebek, oyun oynarken,

Üst katta ihtiyar, en sonundadır,

Habersiz, bir yanda, kazan kaynarken,

Dışardaki sesler, evi çınlatır.

 

Takılır gözlerim, gördüğü şeye,

Aklımsa kurcalar, ötelerini.

Acaba ilerde, ne var ki diye,

Gezinir zihnimim, köşelerini.

 

Ve gün gelir düşer, bütün perdeler,

Sıyrılır idrâkim, sanki kınından.

Hakîkat; ok gibi, rûhumu deler.

Şahidim olurum, en yakınından.

 

 

Ankara, Şubat 2009

MU
19.05.2009 16:28
#85

Bayram

 

Öldüğüm gün bayram ilan edilsin,

O’nun kapısında ölürsem eğer.

Ne tâziye ne de salâ verilsin,

Yürüsün bir kortej benle beraber.

 

Sevinsin görenler benim ölümü,

Bandolar çalınsın hep benim için.

Bilmeyenler duysun ne gördüğümü,

Kutlansın her sene bayramı hiçin.

 

Her neşesi fâni, burada varın,

Her bayramı kısa, bir ömür kadar.

Hakîki sevinç ki; o işte yarın,

Sevinsin yokluğu burda bulanlar,

 

Sevinsin ölümü bayram olanlar...

 

 

Ankara, Mayıs 2009

19.05.2009 17:19
#86
Bayram

 

Öldüğüm gün bayram ilan edilsin,

O’nun kapısında ölürsem eğer.

Ne tâziye ne de salâ verilsin,

Yürüsün bir kortej benle beraber.

 

Sevinsin görenler benim ölümü,

Bandolar çalınsın hep benim için.

Bilmeyenler duysun ne gördüğümü,

Kutlansın her sene bayramı hiçin.

 

Her neşesi fâni, burada varın,

Her bayramı kısa, bir ömür kadar.

Hakîki sevinç ki; o işte yarın,

Sevinsin yokluğu burda bulanlar,

 

Sevinsin ölümü bayram olanlar...

 

 

Ankara, Mayıs 2009

 

Ben ne anladım, bu şiir ne anlatıyor? Bayram, hangi bayram? Şiirin ilk iki mısrası var ya, ah o iki mısraının başlığı bende saklı... Yüreğine sağlık kardeşim. Beni aldın nerelere götürdün.

MU
20.05.2009 11:05
#87

Yokluk Kapısı

 

Yokluğun peşisıra, sıra sıra insanlar;

Dizildiler kapıya, ne fazla ne noksanlar.

 

Kapılar bilinmeden, yazıları yazıldı,

Ölmeden mezarları, bir gönüle kazıldı.

 

Varlığıyla tek olan, vârolsunlar istedi,

Varlığı isteyenler, yoku bulsunlar, dedi.

 

Yokluk kapısı; O’na varmak için bir durak,

Bu kapıdan girenler, varlığına varacak.

 

Kimler gelip geçmedi, bu yokluk kapısından,

Kimler, kimler içmedi; o görünmez tasından.

 

Mevlânâ’sı, Yûnus’u, hep bu kapıdan geçti,

Nesîmi’si, Hallac’ı, nûrdan suyundan içti.

 

Varlığını silenler, geçtiler akın akın,

İşte varlık, dediler, gelin, görün ve bakın.

 

Gelmek ama ayaksız ve görmek ama gözsüz,

Ve işte varlık demek, sessiz, harfsiz ve sözsüz.

 

Yokluk kapısı; varmak isteyenlere Burak,

Ben varım, diyenlere, yokluklar kadar uzak.

 

Diri geldi gelenler, bir gölgede öldüler,

Siyahları giyinip, içten içe güldüler.

 

Varlığını öldürmek, işte en büyük zafer,

Ve savaşın galibi, yok olan bir muzaffer.

 

Ölenler anladılar, her şeyin içyüzünü,

Yokluğun kapısında, vâroluşun özünü.

 

Bu kapıda; vardılar vârolmanın sırrına,

Çekince nefisleri, hakîkatin dârına.

 

Ve dediler: Doğru ya!... O’ndan önce kim vardı?

Sonrasıyla beraber, dilediği kadardı.

 

Ne önce ne de sonra, yok O’ndan bir başkası,

Yalnız, yalnız Allah var!... İşin perde arkası.

 

 

Ankara, Mayıs 2009

20.05.2009 14:18
#88

İşin perde arkası...

Ruhuma serinlik verdin, ruhuna sağlık...

MU
20.05.2009 15:38
#89

Bekleyiş

 

Yükselir anbean sükûtun sesi,

Çatlatırcasına kafatasını.

Kuşatır korkusu ve endişesi,

Gitgide rûhunun her noktasını.

 

Cevapsız sorular, sorulur durur;

Beklenen nerede ve ne hâldedir?

Bilmemek; karanlık, bir dipsiz çukur,

Bekleyen, bilmez ki; o nerededir?

 

Bağlanır insanın eli ve kolu,

Resmidir bu hâli çaresizliğin.

Bekler bilmediği, bir meçhul yolu,

Kaygısı içinde belirsizliğin.

 

Bekleyiş; habersiz, sessiz sedâsız,

Çıldırası gelir, insanın bir ân.

Bir belâ, öyle ki; dertsiz devâsız,

Artar sancıları, geçtikçe zaman.

 

Unutulur derdin, mutlak ilacı,

Bir ağaç; meyvesi şifa kaynağı,

Kökleri zehirden daha da acı,

Sabır… Bekleyenlerin tek dayanağı.

 

Alt-üst olur akıl, her şey karışır.

Merak, öfke, sabır, sükût ve çığlık.

Bir bilinmezlikte, hisler yarışır,

Bu bilinmezlikte, bitmez karanlık.

 

Bekleyenler bilir ızdırâbını,

Beklemek ne demek, yalnız beklemek,

Rûhun bitmek bilmez o azâbını,

Tâ ki beklenenler dönünceye dek.

 

Ankara, Mayıs 2009

SA
20.05.2009 21:16
#90

Vallahi çok güzel şiirler yazmışssınız hepsini okuma fırsatım olmadı henüz ama hepsi de birbirinden güzel :)

MU
24.05.2009 01:09
#91

Güya

 

Bir uykudayım ki ben, sabahında ölüm var,

Gecesi gündüzünde, bitmek bilmeyen rüya.

Uyansam çözülecek, bir incecik düğüm var,

Güya yaşamak için, dalıyorum uykuya.

 

Ankara, Haziran 2008

MU
25.05.2009 21:33
#92

Namaz!

 

Yat ve kalk, kalk ve yat,

Arkada atlılar;

(Kaçınız, kaçınız!...)

Allah, Allah, Allah!...

 

Her türlü fikriyat,

Sehven ispatlılar.

(Şaşınız, şaşınız!...)

Allah, Allah, Allah!...

 

Musalli ve heyhat!...

Sanki azatlılar.

(Açınız, açınız!...)

Allah, Allah, Allah!...

 

Ankara, Mayıs 2009

MU
01.06.2009 14:23
#93

Günbatımı

 

Gözlerim takılıp öylece kaldı,

Uzun uzun baktı, battığı yere.

Ufuktaki renkler, içime daldı,

İçime, kalbimin attığı yere.

 

Bin yıllık uykudan uyanmış gibi,

O gün uzun uzun gerileceğim.

Renklerin içinde o yanmış gibi,

Ben de bir gün ölüp dirileceğim.

01.06.2009 18:55
#94
Günbatımı

 

Gözlerim takılıp öylece kaldı,

Uzun uzun baktı, battığı yere.

Ufuktaki renkler, içime daldı,

İçime, kalbimin attığı yere.

 

Bin yıllık uykudan uyanmış gibi,

O gün uzun uzun gerileceğim.

Renklerin içinde o yanmış gibi,

Ben de bir gün ölüp dirileceğim.

 

 

Üstad gibi oldu, efendim...

SA
07.06.2009 00:28
#95

Maşallah, kıskandım bu güzelliği.

Zeval görmesin kaleminiz.

Muhammedli Kelamlarla...

MU
16.06.2009 13:07
#96

Dilerse

 

Allah dilerse; zorlar, kolayca kolaylaşır,

Yüküyle bir dünyayı karıncacıklar taşır...

F.
16.06.2009 13:18
#97

Cidden çok güzel... Şiir yazmak ayrı bir yetenek..... Devamını bekliyoruz.. Başarılar..

FU
16.06.2009 14:02
#98

 

Üstat Fazıl

 

 

 

 

 

 

 

Aman üstat! Bu ne dünya, ne dünya?

 

Hayat dediği zanla insan güya,

 

Gülüp oynar, sanki mesut bir rüya;

 

Ruhlar dipsiz kuyuya, beşer aya…

 

 

 

Kandillere katrandır gece çile;

 

Beyin zarında çatlak, büyük hile…

 

Ense köküne balyoz darbesiyle,

 

Beyninin yırtıkları ve nafile…

 

 

 

Zamanın pençesinde üstat asi,

 

Çivi çaktı, bakışıyla Arvasi;

 

Öksüz kalmış davaya eşsiz vasi,

 

Çatlasın Babıâli ve hamasi!

 

 

Mukaddes yüke hamal üstat Fazıl;

 

Kahpe düşman: Artık çizil ve yazıl!

 

Yekûnu tırmaladı onda akıl;

 

Kaba softa çekemez asla tek kıl!

 

 

 

Aman efendim aman, sana bendim;

 

Sana bağlı, sana mıhlı kemendim!

 

Ejderha gecelerde, mühürlendim;

 

Fikriyat cümbüşünde nur yüklendim!

 

 

Bu şiir, Forumun gerçekleştirdiği yarışmada üçüncü oldu. Dereceye girebilen tek şiir... 'Üstad'a ' şiirinin de dereceye gireceğine eminim lakin, o yarışma böyle bir şiirden mahrum kaldı. İç dünyanızdan esen bu satırlar için teşekkürler.

üstadın şiirlerini tamamen özetleyen ve üstadla ilgili okuduğum en güzel şiirdir nerdeyse her şiirden her şirden olmasa çilenin her bölüm başlığından bir kelime bir bağlaç bir harf var dereceye girmeyi de fazlasıyla haketmiş

MU
17.06.2009 16:23
#99

Nazar

 

Bir bakış ve bir dua ve ebedî kurtuluş,

Dost nazarında azat ve nefesinde doyuş.

 

Geçmiş koyu karanlık ve günahlar hesapsız,

Bir bakışa mukâbil, sonsuz hayat; azapsız.

 

Nimet bu olsa gerek, sahibi olunacak,

Köşe bucak aranıp, muhakkak bulunacak.

 

Yalnızca bir bakışla, alt-üst olurmuş hayat,

Ölüyü diriltirmiş, yaşayanlara inat.

 

Bakandan öte biri, bir baktıran var elbet,

Bakılmaz gözlerine, ne ilâhî bir heybet.

 

Başka kim sevdiğinin, gören gözleri olur,

Böyle bir göz sahibi, nerelerde bulunur?

 

Arananlar bulurmuş, belki adı günahkar,

O’nun göz attığı kul, nasıl olur da yanar.

 

Ankara, Ekim 2008

FU
17.06.2009 17:14
#100

çok güzel bi şiir olmuş yüreğinize sağlık

MU
20.06.2009 01:11
#101

Tatlı Zehir

 

Nerede hani bin yıl,

Hayat süren kimseler.

Burnundan bir tane kıl,

Aldırmayan cüsseler.

 

Hayat tatlı bir iksir,

İçinde binbir zehir,

Birden unutuverir,

Tekrar başa dönseler.

 

Ankara, Temmuz 2008

20.06.2009 11:26
#102

Sen bu cihan mülkünü Kaf’tan Kaf’a tuttun tut!

Ya bu alem malını oynayuben yuttun yut!

Süleyman tahtına şah olup oturdun bil!

Dev’e periye düpdüz hükümleri ettin tut!

Ömrün senin ok gibi, yay içinde dopdolu

Dolmuş oka ne durmak, ha sen onu attın tut!

Bu dünya bir lokmadır ağzında çiğnenmiş bil!

Çiğnenmişe ne yutmak ha sen onu yuttun yut!

Çün denize gark oldun, boğazına geldi su,

Deli gibi çırpınma, hey biçare, battın tut!

Yüzyıllar hoşluk ile ömrün olursa Yunus

Son ucu bir nefestir, geç ondan, unuttun tut!

 

Kardeşim, şiirin bana Yunus Emre'nin bu şiirni hatırlattı. Ruhuna afiyet...

MU
21.06.2009 16:17
#103

Eskiler

 

Eskiler!... Âh eskiler!... Eskimeyen eskiler,

Uzak değildi size, üçler, beşler, yediler,

Şu kıymetli mirası, kimler kimler yediler,

Bu mevsimler yeniler, eskiden de eskiler.

 

Bir akşam vakti idi, aklıma siz düştünüz,

Bir mezarlık önünden geçerken ağır ağır,

Şehir bir kabire dar, ölüm ağırdan ağır,

Anlaşılan o ki; siz, bir hayal, bir düştünüz.

 

Ölümle haşır neşir yedi asırlık devlet,

Ve adım başı taşlar ve fâtiha ruhuna,

Kim yabancılaştırdı bu milleti; ruhuna,

Çok mu ağır geldi ki; taşınamadı devlet.

 

Hayatın ortasında, memâtın soğuk yüzü,

Gaflet uzak, nefs bitap, zevk kayıp, kalp uyanık,

Koca şehir uykuda, birkaç kişi uyanık,

Bir ölüm korkusu ki; kaplamış mahzun yüzü.

 

Sâlâ sesi duyulur, belki düşer hatıra,

“Evet!... Ölüm denilen bir şey vardı hakîkat!”

Sonra bitince sâlâ: “Ölüm var mı hakîkat?”

“Geçen yıl öldü annem, ne acı bir hatıra”

 

Nesil asla yabancı ve geçmişe çok uzak,

İnsan uzak ölüme ve ölüme pek yakın,

Ölüm kokuyor kabir, yakın kabiri yakın,

Bu şehirde dirilmek, belki ama çok uzak.

 

Kaçınız ey insanlar!... Biraz daha kaçınız,

Ölüleri gömünüz Kaf Dağı’nın başına,

Biraz olsun koyarak, ellerini başına,

Bize n’oluyor diye, düşünür ki kaçınız.

 

Ankara, Kasım 2008

21.06.2009 22:44
#104

''Şu kıymetli mirası, kimler kimler yediler''

 

Ben de Ali NFK kardeşim gibi sesleneyim...

 

murai_muhib gönüldaş, şu kıymetli mirası kimler yedi?

Aman aman, ben sordum diye sen söyleme onların kim olduğunu? Bir kaç 50 yıl daha beklemek lazım, bunun için. Yoksa kuruma şeyleri... tamam tamam sen anladın onu...

Yüreğine sağlık. Gayet güzel olmuş...

SA
22.06.2009 00:19
#105

''Kim yabancılaştırdı bu milleti; ruhuna''

 

Kim, kim, kim?!!

 

kelama bereket...

MU
22.06.2009 22:16
#106

İç içe

 

Bu âlem, bu âlem, başka bir âlem,

İç içe, iç içe, her şey, pâk ve kir.

Eğrisi, doğrusu, binlerce kalem,

Hak ve bâtılıyla, sayısız fikir.

 

Nurlusu, nursuzu, onca adamlar,

Kahkaha, şamata ve derin âhlar.

Arlısı, arsızı, işte madamlar,

İç içe sevaplar ve de günahlar.

 

Kimler ayırt eder, ne türlü bir his,

Kim görür, kim anlar, bilenler var mı?

Kafa yorulası, işte bu bahis,

Düşünce kulvarı, öcü kulvar mı?

 

Düşün biraz düşün, nasıl bir iş bu?

Kaçma gerçeklerden, kaçma uzağa.

Yıkılsın "düşünmek suç" diyen tabu,

Kendinden kaçanlar, düşer tuzağa.

 

Nûr-zulmet, dost-düşman, tabloya göz at,

Elbette fânidir, yıkılır bu han.

İlâhî adalet ve işte hayat,

Herkesin başında, mâlum imtihan.

 

Arama, arama, bulunmaz Çin’de,

İlimden ziyade, bulunası sır.

Sır; bilmekten öte, senin içinde,

Değer düşünsen de, yüzlerce asır.

 

Bu hayat; tiyatro, seyirci akıl,

Çekilir son perde, biter bu oyun.

Ey akıl sahibi!... Bir rûha takıl,

Ve gerçek rolüne, çabucak soyun.

 

 

Ankara, Kasım 2008

MU
23.06.2009 22:27
#107

Devir

 

Bir ses kollarında saniyelerin,

Adım sesleri gibi; tik, tak, tik, tak.

Yolculuk nereye, bir cevap verin,

Nereye akmakta, bu sessiz ırmak?

 

Derken bir ses geldi, saniyelerden;

Nerden başlıyorum akmaya bir bak?

Sordum; saniyeler, söyleyin nerden?

Başladığım yerden, nerden olacak.

 

Deyince, anladım, yolculuk O’na,

Her yolcu zamanla, zinhar varacak.

Bir zandan ibaret, varınca sona,

Başladığı yere, tekrar varacak.

 

Ankara, Mayıs 2009

SA
23.06.2009 22:54
#108

hoştur...

devamına...

MU
26.06.2009 22:20
#109

Meçhul Kelime

 

Doymak; lügatında meçhul kelime,

Bin yıl yaşasan da, bir ân sayarsın.

Pek çok şey elinde, hep lime lime;

Olsa da gözünü, ona dayarsın.

 

Verseler ne varsa şu yeryüzünde.

Yetmez bu kadarı, daha diyorsun.

Ebedî açlığın tozu yüzünde,

Ey nefsim gözünü, toprak doyursun.

 

 

Ankara, Mayıs 2009

MU
28.06.2009 02:51
#110

Ey nefsim gözünü, toprak doyursun.

...

Eyvallah...

MU
28.06.2009 23:20
#111

Bir Adam

 

Bir adam; Karadeniz’de,

Bütün gemileri batmış.

Ve ateşten bir denizde,

Gözü kara kulaç atmış;

Bir adam…

 

Bir adam; benzeri okun;

Dosdoğru, hedefe tutkun,

Azabı içinde yokun,

Kaşını kendine çatmış;

Bir adam…

 

Bir adam; eli dizginde,

Bineği morun renginde,

Cenklerin büyük cenginde,

Her şeyi önüne katmış;

Bir adam…

 

Bir adam; için için,

Ağlayan, peşinde hiçin,

Biricik gayesi için,

Yatağı yorganı satmış;

Bir adam…

 

Bir adam; âşık namzeti,

Davası, bütün izzeti,

Eşi olmayan lezzeti;

Kalbi ve ruhuyla tatmış;

Bir adam…

 

Bir adam; yolcu ezelden,

Gayreti varmak tez elden,

Yüzünü sahte güzelden,

Çevirip, gerçekte batmış;

Bir adam…

 

Bir adam; evet, hülasa,

O adam ki; olsa olsa,

O’ndan başka her ne varsa,

Öylece geriye atmış;

Bir adam.

 

Ankara, Haziran 2009

MU
30.06.2009 17:00
#112

İbâre

 

Bilmem, kaç gün, kaç hafta,

Kaç yıl daha yaşarım?

Nerde, diye sorarım,

Kimde, hangi sahafta?

Ölümsüzlük kitabı,

Söyleyin, hangi rafta?

 

Ecel, henüz uzakta,

Düşüncesi ki; bir zan.

Nasıl uzak, der insan,

Ölü varken kundakta.

Böylesi bir hesâbı,

Yapanlar hep tuzakta.

 

Tadacaktır her nefis,

Lezzetini ölümün.

Neşesidir gönlümün,

Herşeyidir bu bahis.

Bu ölümsüz hitâbı,

İşittin mi ey habis?

 

İşitirim bu sesi,

Yalnızca işitirim.

Ben dirimi bilirim,

Bitene dek nefesi,

Derken, Hakk’ın gazabı!

Yarılır ten kafesi.

 

Hani ölmeyecektim,

Derken, salâm verilir.

Ve kefenim serilir,

Bağlanır çenem, elim.

Sonra kabir azâbı,

Unuttuğum emelim.

 

Fânilerin şehrinde,

Ölüm yoktu sanırdım.

Sözünden usanırdım,

Yaşıyorken içinde.

Ben geçmişken serâbı,

Şimdi kimler peşinde?

 

Ölümsüzlüğe çâre,

Arayan kimse gelsin.

Yüzü yerde gelinsin.

Eşiğine biçâre.

Sensin, ölümün Rabbı!

İşte bütün ibâre.

 

Ankara, Mayıs 2009

MU
30.06.2009 19:00
#113

devamına inşaallah...

MU
06.07.2009 22:00
#114

Anne ve Ölümü

 

Çocuktur, annenin gözünde adı,

Yavrusunun yaşı, kırka da değse.

Kırılır yavrunun, kolu kanadı,

Başında beklerken, annesi ölse.

 

Anne ve ölüm ve yokluk öncesi,

Sanki ölen anne değil de çocuk.

Sır… Evlâdı ölse, duyulur sesi;

Yerine ölseydim, güzel yavrucuk.

 

Çağlayanlar gibi, çağlar pınarlar,

Akıllarsa sanki, hiçte durulur.

Devrilir, devrilmez koca çınarlar,

Yavru; bir kardelen gibi burulur.

 

Ne olur bilense, ağzı bıçağın,

Bağlanmışken çene, gözler önünde.

Bugün olmasaydı ve asıl yarın,

N’olurdu kalınsa, hep dünkü günde.

 

Gördüğüm ne varsa, üstüme gelir,

Benim için artık koptu kıyâmet.

Öksüzlük ne demek, yaşayan bilir,

Allahım el-aman, ya Râb merhamet.

 

Kâr etmez, en yakın, etse teselli,

Var mıydı acaba, anneden yakın?

Bir rüya olsa ya, mutlak tecelli,

Bir vehim!... Her ölüm, fermanı Hakk’ın.

 

Yaşlansa da çocuk kalırmış insan,

Hele bir annenin ölümü ile.

Bütün görünse de, kalırmış noksan,

Bir eksiklik, gelmez târifi dile.

 

Neye benzer insan, annesiz kalsa?

Bir şeyler söyleyin, bir misâl verin.

Ben söyleyim; hemen, kenarda varsa,

Annenin yanına, bir kefen serin.

 

Kaç yıl, kaç gün, kaç ân, geride kaldı,

Ve kaç saat bilmem, şu önümüzde.

Geçmiş günler sanki, sanki masaldı,

Bu gerçek adamlar, kim evimizde?

 

Tâziye, dualar, sonra merasim,

Bu, bu ne acıklı, hazin bir tören.

En çetin mevsimi, ömrün bu mevsim,

Başıma yağanı var mı bir gören?

 

Neden tek kişilik, bu kabir neden?

Ne olurdu sanki, ben de girseydim.

Hiç değilse küçük bir pencereden,

Çağırınca gelip, onu görseydim.

 

...

 

Ankara, Mayıs 2009

MU
15.07.2009 11:04
#115

Hüner

 

Sen dahi anlarsın, nedir mârifet,

Bülbülün kastını, bilirsen eğer.

Ayık gezmek bir âr, yaşamak âfet,

Gül için kendinden, geçmekmiş hüner.

 

Küll var mâdem, cüzü, çıkar aradan,

Bırak, icrâ etsin, hükmünü kader.

Ben olsaydım, deme, sakın ha, aman,

Yâr ne derse onu, seçmekmiş hüner.

 

Bil ki; bir esirsin, nefs zindanında,

Firar ise derdin, gönüldür rehber.

Şu yaşlı cihânın, son devrânında,

Aşkın dergâhına, kaçmakmış hüner.

 

Gün gelir ve bir ân kesilir zaman,

O dem artık her şey, aslına döner.

İşte o dem, o ân, gelip çatmadan,

Vahdet âlemine, göçmekmiş hüner.

 

Âşıkların kalbi, kana boyandı,

Sevene ölüm var, ezelden haber.

Mansur’dan bugüne, hatıra andı,

Ya yâr, ya dâr diye, içmekmiş hüner.

 

Hakîkat yolunda, yürü dosdoğru,

Anlarsın zamanla, düşer perdeler.

Varlığın aslına; yokluğa doğru,

Kolsuz ve kanatsız, uçmakmış hüner.

 

Kapat gözlerini, kalbini dinle,

Korku ile yalvar, ersen her seher.

Gözden de habersiz, bir kırık gönle,

Kan rengi yaşları, saçmakmış hüner.

 

Ankara, Şubat 2008

MU
17.07.2009 21:23
#116

Korkusuz Korkak

 

Gece, uykusunda bir şeyler görse,

Âniden dehşetle açılır gözü.

Karşıda birden bir gölge belirse,

Beyazdan da beyaz, kesilir yüzü.

 

Dilde, eskimiş bir isimdir ihsan!...

Duyarım (evet)ler, daha çok gibi.

Var gibi bir yoktan korkar da insan,

Korkmaz, tek bir Var'dan, sanki yok gibi.

 

 

Ankara, Mart 2009

MU
21.07.2009 19:30
#117

Çağır

 

Ağzımın tadı yok, ne tatsam zehir,

Yok, yok bu dünyada bir tatlı lokma.

Her tâze bayatlar, her yeni eskir,

Her neye baktımsa, sayısız yama.

 

Ruhum bir tutuklu, zindanı beden,

Nasıl ağlamayım, geldim nereden,

Çağır beni çağır, yoku Vâreden,

Gerçekten ibaret gerçek dünyama.

 

 

Ankara, Kasım 2008

MU
22.07.2009 19:14
#118

Korkusuz Korkak, hakkaten pişmiş bir şiir olmuş.

Zevalden uzak ola O'nu anlatan şiirler.

MU
08.08.2009 21:29
#119

Bekliyoruz

 

Şu zamanın haline,

Sabır Allahım sabır.

Bu nasıl bir zaman ki;

Taşı çatlatır asır.

Şimdilerin insanı,

Dansöze taş çıkartır.

Aman kime ne ya hû!

Kıvır hemşerim kıvır.

Sokak köşelerinde,

Köpek insanı tanır.

Ne olacaktı sanki,

Ha evimiz ha ahır.

Nerde kaldı bu yağmur,

Yağdır Allahım yağdır.

İsteyene bakınca,

Bulut bile utanır.

Paran varsa cebinde,

Her bir kapı açılır.

Lûgattan çıkarılmış,

Yitik kelime hatır.

Kalplerin üzerine,

Kapaklanmış bir nasır.

Mescid uzaktır bize,

Bulunur bir manastır.

Büyüğünde edeb yok,

Küçüğü zaten zıpır.

Yaratılış gayemiz,

Bir döngüdür ki; kısır.

Hayvanlarla yarışta,

Vasfımız ya muasır.

Günümüz insanının,

Adamlık notu sıfır.

En favori yarışma;

Kimde en güzel baldır?

Yakın saklayanları,

Boşa yanıyor tandır.

Sevab bize uzaktır,

Ve kayıplarda hayır.

Eyvah başım ağrıyor,

Yetiş, yetiş ey Hızır!

Yasak kelime "Allah"

Kime niçin bu tavır?

Kul Allahın kulu da,

Bilsen nasıl uzaktır.

Akıl alan saraylar,

Ki; şahsına münhasır.

Bir saray ki, ilerde,

Doğdu doğalı hazır.

Değil burası değil,

Öteleri bayındır.

Sen burda yaşa, dense,

Kabul etmez bir katır.

Nerde kahramanımız?

Nerde yiğit bahadır?

Artık geliversin de,

Açılsın yeni çığır

Hep böyle devam etmez,

Bir gün biter bu kahır.

Meryem oğlu İsa’yı,

Bekliyoruz çoktandır.

 

Ankara, Temmuz 2008

09.08.2009 00:07
#120

Üstad gibi olmuş, doğrusu...

 

''Kime niçin bu tavır?

Kul Allahın kulu da''

09.08.2009 15:33
#121

Nerde kaldı bu yağmur,

Yağdır Allahım yağdır...

 

-bugünler yarınlardan daha güzel olacak inşallah benim umudum var ...

MU
10.08.2009 10:26
#122

Kadın

 

Bacakların yerde, başınsa gökte,

Yerle gök arası bir yerdesin sen.

Sendedir iki uç arası nükte,

En güzel için iz, ilâhî desen.

 

Ve sen ki; gözlerin görmeyeceği,

Allah’ın nurundan bir basamaksın.

Gördüm, diyenlerin mutlak gerçeği;

Karanlık ve korkunç çıkmaz sokaksın.

 

Gün gelir ve bir gün toprak olursun,

Gidersin de kalır dillerde adın.

Anlaşılmaz için idrâk olursun,

Susar, anlatırsın, sırları kadın.

 

Ankara, Ağustos 2009

MU
10.08.2009 19:26
#123

Anla

 

İçimde bin korku ve bir ihtimal,

Aklımda, aklımı kemiren vehim.

Cevabı; muamma, çıldırtan sual;

Resmini çizdiğim bu adam da kim?

 

Şekilsiz yüzüyle kuşkularımın,

Doğurduğu adam belki bir hayal.

Ya gerçekse!... İşte korkularımın,

Ardında saklanan hayali masal.

 

Sanki boğazımda korkunç elleri,

Beni öldürecek gibi çocuğum.

Sahi şimdi ölsem, aslında yeri,

Burada bitmeli bu yolculuğum.

 

Dilimden kalbime inmeyen dilek,

Önümde uzayıp giden yollar var.

İçimde, kalbimde ateşten gömlek,

Yetişsin gerçeğin taşıyan rüzgar.

 

Birden fısıldasın göğsüme doğru,

Duymak istediğim, gerçek haberi.

Toz olsun, yok olsun, dehşetli soru,

Bozulsun şüphemin fena ezberi.

 

Kaygılarım duman gibi yükselsin,

Dağılsın ruhumun derin kasveti.

Derinden derinden hep sesler gelsin,

Doğrudur, desinler doğru saffeti.

 

Her şey olur evet ama sen olma,

Gerçeği bir azap şüphe içinde.

Anla, hiç olmazsa bir sen kaybolma,

Hiçlerin içinde, hiçin hiçinde.

 

Ankara, Nisan 2010

MU
14.08.2009 19:07
#124

Gölge

 

Her yerde gölgemin ayak sesleri,

Bir vakit uykuya dalsam, düşümde.

Ardımdan gel, diyor bana, dön geri...

Gece-gündüz, adım adım peşimde.

 

Parmağı var düşsem hangi günaha,

Bütün çıkmazlarda hep onun sesi.

Gölgemin yüzünde birden kahkaha,

Yakarken göğsümü ateş nefesi.

 

Birden kayboluyor, bir nûr görünce,

Ama sonra tıpkı bir sırtlan gibi,

Koşuyor ardımdan olunca gece,

Sokuyor rûhumu bir yılan gibi.

 

Gölgemin dişleri geçiveriyor,

Kalbimin içine, rengi simsiyah.

Gölgemin içinde bir şey eriyor,

Gözümün önünde, akşam ve sabah.

 

Işık kesildikçe, gölgemin boyu,

Uzuyor tâ arşın ötesine dek.

Son noktada kör ve dipsiz bir kuyu;

Bir ışık kesilip, hep bekleyecek.

 

Ve diyecek; işte buraya kadar,

Burası her şeyin, kaçılmaz sonu.

Yakılacak birer birer ışıklar,

Ve sona erecek gölge oyunu.

 

Gölgem ayrılınca kof nesnesinden,

Düşman kesilecek, öz kaynağına.

Tanıyacağım o gün gerçek sesinden,

Bilerek düştüğüm halde ağına.

 

 

Ankara, Ağustos 2009

EM
18.08.2009 17:35
#125

çok güzel şiirlerininz yüreğinize sağlık...selametle

MU
03.09.2009 20:59
#126

Müjde

 

Günahın bulut olsa,

Tüm göklere yayılsa.

Ve kararsa yeryüzü,

Unutulsa gündüzü.

Kapkaranlık bir zindan,

Kesilse de her bir yan.

Gün doğmasa içine,

Güneş kaçsa da Çin’e.

Geceyi Ağartan var,

Günahı Karartan var,

Müjde!... Gelene kadar!…

 

Şu dilinde eyvahın,

Bulut bulut günahın;

Yahut bir deniz olsa,

Bütün kuşlar boğulsa.

Tepeden bakan güneş,

İçini yakan güneş,

Yıldızlarla beraber,

Yüzüverse, ne keder!...

Tufana Aldıran var,

Suları Kaldıran var,

Müjde!... Dolana kadar!…

 

Çelen aklı çelmeden,

O beklenen gelmeden,

Haydi uykundan uyan,

Açık kapıya dayan,

Henüz dolmadan vade,

Sırılsıklam seccade,

Senin şahidin olsun,

Şeytan saçını yolsun.

Şu halinden haberdar,

Seninle alakadar,

Müjde!... Müjde!... Allah var!...

 

Kuşatılsan her yönden;

İçten, üstten ve önden.

Ölmüş kalksan her sabah,

Seni katleden günah;

Yahut bir duman olsa,

Dört tarafa dağılsa.

Ve tutulsa nefesler,

Tırmalansa kafesler.

Rüzgarı Estiren var,

Demiri Kestiren var,

Müjde!... Kalana kadar!…

 

Tüm geçmişin vebâli,

Bir kıvılcım misâli,

Tutuştursa âlemi,

Yansa binlerce gemi.

Suyu yaksa şu vahın,

Ve işte onca günahın,

Say ki; bir ateş olsa,

Her yer onunla dolsa.

Ateşi Söndüren var,

Dünyayı Döndüren var,

Müjde!... Bulana kadar!…

 

Bir uzun seferdesin,

Bir bak şimdi nerdesin?

Kalanlara takılma,

Baş üzeri çakılma.

Kaybolmayanı ara,

Sana gelmeden sıra.

Ve bul!... Geçmeden zaman,

Aranan bulunmadan.

İçin gibi varlık dar,

Ve ne kadar manidar,

Müjde!... Müjde!... Allah var!...

 

Ve var da var, var da var!...

Günah olsa da duvar,

Vâreden’e sen yalvar!...

Bırak yuhlasın civar,

Sen daha yakına var!...

O’ndan başka nemiz var,

O’ndan onca remiz var,

Peygamber’den bir iz var,

Tövbeyi Yaratan var,

Kendini Aratan var,

Müjde!... Ölene kadar!…

 

Ankara, Ağustos 2009

RA
04.09.2009 21:23
#127

Ve var da var, var da var!...

Günah olsa da duvar,

Vâreden’e sen yalvar!...

Bırak yuhlasın civar,

Sen daha yakına var!...

O’ndan başka nemiz var,

O’ndan onca remiz var,

Peygamber’den bir iz var,

Tövbeyi Yaratan var,

Kendini Aratan var,

Müjde!... Ölene kadar!…

 

 

 

..... Ne güzel mısralar bunlar, yüreğinize sağlık. Rabbim kaleminizi doğru yönde sabit kılsın inşAllah.

MU
14.09.2009 19:36
#128

Varılmaz

 

 

Gecenin evvelinde yorganını satmadan,

Güneş batmayan şehrin sabahına varılmaz.

 

Vardım kuruntusunu bir kenara atmadan,

Varılmaz’ın yolcusu bu dünyadan ayrılmaz.

 

Gözyaşını sofraya gece-gündüz katmadan,

Ölmeyen Adamlar’ın ervâhına varılmaz.

 

Ebedîliğin sırlı şarabını tatmadan,

Ölmeden ölünmeden bu rüyadan ayılmaz.

 

Kapı açılana dek eşiğinde yatmadan,

Uyku bilmeyenlerin dergâhına varılmaz.

 

Hiçliğin denizinde boydan boya batmadan,

Her şeyi serap olan bu hülyadan sıyrılmaz.

 

Aklını ve rûhunu birbirine çatmadan,

Aşk denilen sebebin izâhına varılmaz.

 

Ankara, Ağustos 2009

MU
23.11.2009 10:43
#129

Beklerim

 

Sen uyusan dahi baş ucunda ben,

Masmavi bir rüya olur beklerim.

Rengârenk gökyüzü kararsa birden,

Yanında bir ziyâ olur beklerim.

 

Kalmasa bir kimse; seni tanıyan,

Yalnız, yalnız bir ân, kesilse zaman,

Darmadağın olsa öylece cihan,

Ben başka bir dünya olur beklerim.

 

Uyanacağın gün gelene kadar;

Beklemekten taşa dönsem ne çıkar,

Anne gögsü gibi yumuşacık yar,

Baş koyduğun kaya olur beklerim.

 

Ankara, Ağustos 2009

MU
21.03.2010 19:23
#130

Ağlamak

 

Çocukluktan öte içimde hasret;

Yok yere gözünü döken bir çocuk.

Haline nispetle halime hayret;

Gözümde bir hayal birkaç yudumcuk.

 

Yanağında ince ince çizgiler,

İçinde yaşlarla, dertli, bahtiyar;

Ses verse uzaktan, tatlı ezgiler,

Yaramı kanatır, dertsiz ihtiyar.

 

Kanadı kırılmış bir kuşum da ben,

Sanki Kafdağı’nda konacağım dal.

Bir denizdeyim ki; hep diken diken,

Varılmaz ufukta, sulardan sandal.

 

Gözsüz, bir toprakta yatanlar gibi,

Çekilmiş çekilmiş hep damarlarım.

Ne acı, gülmekten görünmüş dibi,

Kurumuş kurumuş gözpınarlarım.

 

Oysa denizde kum, bende bahane,

Gereksiz sorular; neden ve niçin.

Bir siyah noktacık yalnız bir tane,

Yeter, ömür boyu ağlamam için.

 

Dahası, zifiri bir gece kalbim,

Yıldızlardan aşkın derdi, kederi.

Hıçkıra hıçkıra değil mi Rabbim,

Her vakit üstüne kapansam yeri.

 

Bir histen ziyade, garip halimi,

Bilmem ki ne zaman, anlayacağım.

Ruhumun başına, değip elimi,

Bir bilsem ne zaman ağlayacağım.

 

Ankara, Mart 2010

MU
28.03.2010 18:40
#131

Gidelim

 

Gidelim buralardan,

Az gidelim bu ara.

Geçelim karalardan,

Sulardan sıra sıra.

 

Gidelim akın akın,

Göğsümüzde bir çıkın,

Bir ölüm kadar yakın,

Çok uzak diyarlara.

 

Ankara, Mart 2010

MU
24.04.2010 15:37
#132

Akis

 

Dilimde bir şarkı, günlerden beri,

Kalbimde bir akis, su gibi derin.

Azgın sular gibi, ağlasam yeri,

Ardından, geçene inat kederin.

 

Ayrılık, ayrılık benim kaderim,

Bugün değilse de bir gün gelince.

Vuslat ümidiyle ben de geçerim,

Bu akşam, olmadı belki bu gece.

 

Bir şarkı, gecenin tam ortasında,

Ruhumun içinde harf harf eriyor.

Ben varmışım gibi her notasında,

Bu şarkı halimden haber veriyor.

 

Ankara, Şubat 2010

 

(Fonda Üstad'ın bestelenmiş şiirlerinden Yattığım Kaya'yı, Aykut Kuşkaya'nın ruha işleyen sesinden dinlemeniz tavsiyedir...)

MU
12.07.2010 22:33
#133

Çağrı

 

Haydi kuşlar, haydi insanlar gelin,

Misâli delice akan bir selin;

Hâliyle dağların ve denizlerin,

Durmadan üstünden esen bir yelin.

 

Haydi sular, haydi insanlar gelin,

Aşıp üzerinden bin bir engelin.

Haberi var; varın, göğün ve yerin,

Çağırısı orta yerde ezelin.

 

Haydi taşlar, haydi insanlar gelin,

Suyu fazla, harcı eksik temelin.

Uyanın, uyanın, uzanıverin,

Hemen altına üç kollu pergelin.

 

Haydi günler, haydi insanlar gelin,

Yaklaşmakta günden güne ecelin.

Karanlığa nûrdan bir perde gerin,

Batarken ufuktan güneş; yücelin.

 

Haydi cinler, haydi insanlar gelin,

(En Güzel)e saf saf, saf saf yönelin.

Her şeyi ayaklar altına serin,

Başların üstüne öyle yükselin.

 

Ankara, Haziran 2010

MU
01.10.2010 19:45
#134

Kolay

 

O var… O varsa kolay;

Var yok, az çok her bir zor.

(Nasıl)sa bütün olay;

Her şey O’ndan geçiyor.

Geçmez lafı vesvese,

Aksi, küfürbaz vehim.

Sabır imandan hisse,

Şüphesiz Allah Kerim.

Akıl sırdan habersiz,

Gönül sırlara gebe.

Aklın aklı yetersiz,

Esrar sonsuz alfabe.

Çekilir başa gelen,

Çekilmez; hep kuruntu.

Bir Kitaba dökülen,

Ayet sonsuz avuntu.

Taşınmaz yük bulunmaz,

Gelip geçmeyen ferman.

Son noktaysa bir çıkmaz,

Nokta noktadır zaman.

Beklemek beklemeden,

Çâresiz ere çâre.

Yaşamak, ölmek dünden,

Çâresize emâre.

Perde ardı hep rahmet,

Ve merhamet çoktan çok.

Bir zamanlık her zahmet,

O varsa bir zorluk yok.

 

Ankara, Eylül 2010

MU
11.04.2011 08:38
#135

Bir parça hakîkatten bir nebzecik nasiplenişin ardından...

İkinci Milat: 25 Mart 2011

 

 

Sesler

 

Uykusuz geceler bekliyor beni,

Gecelerde bilmem neler bekliyor.

Gözümde esrara dair senfoni,

Kalbimi görünmez sesler deliyor.

 

Kulağımda sesler bir kaç gecedir,

Doksan aylık gebe binbir annenin.

Bu, cevabı meşhur bir bilmecedir;

Sevinin ey kalbim!... Ruhum sevinin.

 

Karanlık içinde kat kat karanlık,

Kat kat karanlıkta nur ötesi nur.

Varmak bir gecede elbet bir anlık,

Hakikat sımsıcak tenden okunur.

 

Uzakta görülen bir duman sesler,

Yaklaşan bir yangın, küllenmeyen kor.

Kıvılcım kıvılcım iman ki sesler;

Göğsüme değdikçe beni yakıyor.

 

İçimde, ateşe daha dalmadan,

Bir dipsiz deryanın serinliği var.

Aklın kârı o an zarar ve ziyan,

Yanmadan nereye, nereye kadar?

 

Denize kan ile yazılmalı söz,

Ve gecelere harf alev misali.

Kulak sağır sonra kör olmalı göz,

Ta ki gören bulup, bilsin bu hali.

 

Gönlüm, geçtim binbir masaldan, diyor;

Ve ölüden sesler: Kapıda Yeni.

Gecelerde bilmem neler bekliyor,

Uykusuz geceler bekliyor beni

 

Ankara, Nisan 2011

MU
11.04.2011 09:00
#136

Mustalem

 

Aktı kan, kan aktı meşhur meydana,

Bir sır damla damla döküldü elhak.

Kol düştü, baş uçtu, gövde bir yana,

Bir nida hatiften: Sana müstahak.

 

Bir kadeh sunarız, ezeli serin,

Bir yaygı ve kılıç senin kaderin,

Esrarımızı faş eden bir erin,

Sonu işte budur, buyurdu el-Hakk.

 

Darağacı; miraç, buse; inancı,

Ne bilsin zahire mahkum yabancı,

Görünmezi gören gönülde sancı,

Davalı Hüseyin, dava Enel-Hakk...

 

Ankara, Nisan 2011

 

http://www.dailymotion.com/video/xelsqq_shams-ensemble-hallac-y-mansur-anys_music#from=embed

 

Ve hikayesi:

 

26 Mart Hüseyin bin Mansur Hallac Hazretleri'nin dünyayı terkinin yıldönümü; 26 Mart 922...

Yukarıdaki cümleyi yazmak zor oldu...

Zira "katledildi" ifadesini ne gönül ne de baş kulağım kabul etmiyor...

"Öldü"yü ise ruhum...

Onun ki büsbütün bir terkten başka bir şey değildi hakikat...

Her şeyi, kendini, "ben"ini dahi terk...

 

"Ben" mevzusu ile ilgili İblis ile bir konuşmasından bahsedilir bu arada Hallac'ın... Ve bir gönül ehlinin mana aleminde Allah ile konuşmasından; yine aynı mevzu fakat İblis yerine Firavun kıyası ile... Merak edenler bir şekilde ulaşabilir...

 

"Şiirimin hikayesi" kısmı için aşağıdaki şiir çalışmasının hikayesi noktasında; Hallac'ın yürüyüşünün yıldönümü vesilesi ile O'na dair bir kardeş ile biraz dertlenmenin ve zevklenmenin bir meyvesi olduğunu yazmak idi arzumuz yalnızca... Velakin bahis O olunca, olan kendiliğinden olmakta...

 

Ziyadesi ile konuşulmaya, anılmaya, yazılmaya değer bir Muhterem diyelim velhasıl...

Noktayı koymadan ve asıl şiirin asıl hikayesine geçmeden evvel Hz. Ebubekir (radıyallahu anh) Efendimizin de bir sözünü aktarmış olalım: "Sırrın senin kanındır, onu akıtma..."

 

Evet!...

 

Üç noktanın peşisıra aşağıdaki videoda yer alan Hallac-ı Mansur anısına bir topluluğun seslendirdiği (hiç, yok'tan iyidir ismindeki) eserin sebep olduğu ilaveli hikayeyi kaydedelim.. Zira şiir çalışmasının okunması için gerekli olan zaman, eserin dinlenmesi için geçecek zamanın yanında pamuk misali... Hem O'ndan bahsetmekle "şiirin hikayesi" noktasında biraz daha detay vermiş olalım, hem de O'nun sohbeti ile muhabbete vesile... Asıl vesile elbet O ve mutlak gaye ise muhabbet sebebi ile yine O... Sonrası bana, sana, O'na kalmış...

 

Siz eseri dinlerken yahut dinlemek için videoyu harekete geçirirken biz de diyelim ki:

 

Evet Hallac-ı Mansur yahut Hüseyin b. Mansur ya da tam ismi ile Ebu Abdullah Hüseyin bin Mansur El Beyzavi el Hallac...

 

Tezkiratü'l Evliya (Feridüddin ATTAR) isimli eserde müellif Mansur'un hayatını, hallerini ve sözlerini yazmaya başlamadan evvel O'nu anarken: "Allah yolunda Allah'ın maktûlü, (Hakk'ın şehidi), tahkîk ormanının arslanı, saflar yaran, cesur, sıddîk ve dalgalı deryaya batmış olan Hüseyn b. Mansur Hallac'ın (ra) işi acaib bir iştir, kendisine has birtakım garib vakalar vardır. O hem gayet hararet ve iştiyak içinde idi. Hem de şiddetli firak alevleri içinde mest, kararsız ve hali perişan bir vaziyette idi. Samimi ve bağrı yanık bir aşık idi," der...

 

858 yılında İran'ın Beyza şehrinde, Tur Kasabası'nda doğan Hüseyin'in Dedesi mezdek inancına sahip olsa da babası müslümandır. Çocuk denecek yaşta Kuran'ı hıfzeden Hüseyin bin Mansur zamanla, bir İlahî hüküm neticesinde kendisini tasavvufi bir hayatın içinde bulur.

 

Gençlik yaşlarında evvela; Sehl bin Abdullah Tüsterî'nin, bir zaman sonra ise Amr bin Osman Mekkî'nin sohbetlerinde bulunur ve onların feyzinden, Allah'ın Onlar'a ihsan ettiği nûrdan, hikmetten ve Onlar'da tecelli eden sırlı güzelliklerden istifade eder. Zamanının büyüklerinden Ebû Ya'kub Akta', O'nu kızı ile evlendirir. Bir vakit sonra ise birtakım sebeplerden ötürü yolu Bağdat'a düşer ve Cüneyd-i Bağdadî'nin kapısına bendolur. İçinde yaşadığı hâle ve bazı meselelere dair sorduğu sorulara Bağdadî'den cevaplar alamadığı gibi bir de Cüneyd'den: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya (kana) boyaman galiba yakındır!" hitabı ile karşılaşan Hüseyin, Cüneyd-i Bağdadî'ye: "Bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyadığım gün sen suret ehlinin kisvesini giyeceksin," der ve Bağdat'tan da ayrılır. Anlatılan o ki; Hallac'ın katline dair imamlar fetva verdiklerinde Cüneyd-i Bağdadî ehl-i tasavvufa has bir giysi içinde idi. Zamanın Abbasi Halifesi Muktedir: "Hüseyin bin Mansur hakkında verilen bu hüküm için Cüneyd'in hattı da gerek," diye emredince; emir üzerine Cüneyd, zahiri alimlerinin giyinme tarzı üzre giyindi ve: "Biz zahire hükmederiz, yani katl zahir hale göredir, fetva zahir üzredir. Ancak bâtını Hudâ bilir," dedi ve evvela Mansur'un daha sonra yönetimin kendisine söylediği işi yerine getirdi.

 

Seyyah velîlerden olan (ki hangi veli sefere biganedir ve hangi insan yolculuktan uzaktır) Hüseyin, pek çok ülkeye rıhlelerde, seyahatlerde bulunur. Hindistan'dan, Çin'e; Türkistan'dan Horasan'a kadar pek çok yerde gider ve ora ahalilerine "Ehl-i sünnet vel cemâ'at" inancını aşılar, tasavvufu anlatır. Anadolu'nun, Türklerin İslam'a ve tasavvufa meylinde Hüseyin bin Mansur'un da büyük bir etkisinin olduğu söylenir. Hakikat öyledir. Hali, söyledikleri, yaşadıkları sebebi ile gezdiği, gördüğü pek çok yerde kendisine ilgi duyan, O'nu seven kimseler peyda olur. Dört bir yandan mektuplar yazılır Hallac'a. Ve onlarca isim verilir. Çinliler Ebû Muin adını takarlar. Horasan ehli O'na Ebû Mihr diye hitap ederken, Fârisliler Ebû Abdullah Zâhid diye çağırırlar O'nu... Basra'da Muhbir, Huzîstan'da Hallâc-ı Esrâr diye nam salar. Ve Bağdat'ta O'na "Mustalem" ismi verilir... Yani, "kendinden büsbütün geçmiş, kendisinden tamamen kopmuş adam..."

 

İlâhi sırlardan bahseden Hüseyin'i sevip, kabul edenler olduğu gibi O'nu düşman belleyip, zındıklıkla itham ederek reddeden hasımları da olur. Öyle ki halkına anlattığı fakat halkının anlatılanlardan yana nasipsiz olduğu onlarca şehirden binlerce hakaret ile kovulur.

 

O'nun, zahir ehlince reddi; makbul oluşuna zarar vermez. Zira zamanında yaşamış büyükler, O'nun hali hususunda kabul bayraklarını dalgalandırırlar; devrin Allah dostlarından Ebû Abdullah bin Hafîf, Hüseyin için: "Hüseyn bin Mansur Rabbâni bir âlimdir," derken yine Hakk'ın yakınlarından Ebû Bekir Şıbli: "Hallac'la ben aynı meşrepteniz. Şu var ki bana deli, dediler ve kurtuldum. Onu ise aklı mahvetti..." buyurur. Her ne kadar Ebû Kasım Kuşeyrî'nin dışında kalan şeyhlerin ekserisi O'nu reddetmiş olsa da O'nun bâtını yani aslı Ehl-i Sünnetce makbul olarak görülür ve böylece iman edilir.

 

Hüseyin bin Mansur'un lakabı olan Hallac sıfatı ise zuhur eden bir olayın ardısıra verilir. Şöyle ki: Bir zaman pamukçuluk işi ile meşgul olan bir arkadaşının dükkanına uğrar. Ondan bir işinin hallini isteyerek bir yere gitmesini rica eder. Arkadaşı; işinin olduğunu, pamukların temizlenmesi gerektiğini söylese de, Hüseyin, pamukları temizleme işini halledeceğini belirterek adamı gönderir. Dükkan sahibi Hüseyin'in kendisine söylediği işi görüp tekrar dükkanına döndüğünde bir de görür ki pamuk yığınları bıraktığı gibi durmakta. Bunun üzerine: "Ya Hüseyn!... Bu ne iş, hani ben hallederim, demiştin..." der. O böyle der demez Hüseyin bin Mansur parmakları ile pamuk yığınına doğru bir işarette bulunur ve yığınla pamuk o anda harekete geçer. O'nu sihre nispet eden bir kısım "zavallı taife"yi tırnak içinde anarak, Hallac'ın Allah'ın izni ile gerçekleştirdiği bu kerameti ile pamuklarının işi yarayan kısımları bir yana; çekirdek ve çöplerinden ibaret kısmı ise başka bir yana dökülür. İşte bu hadiseden sonra Hüseyin; "pamuk atan" manasında Hallac adı ile anılmaya başlar.

 

Kendisine her mezhebin en zor hükmü ile hareket etmeyi esas kılan Hallac-ı Mansur'un insanın aklını hayrete, ruhunu ise muhabbete düşüren pek çok hikayesinden bir tanesi şu ki: Tasavvuf işine gönül verdiğinde evvela riyazet ile meşgul olur. Bu yüzden üzerinde yimri yıl boyunca yalnızca bir aba ile gezer ve o abayı hiç çıkarmaz. Günlerden bir gün boynunda bir akrebin olduğunu gören çevredekiler, akrebi öldürmek için harekete geçince Hallac-ı Mansur: "Durun, der. Elinizi ondan çekin. Zira o; oniki yıldan beri boynumuzda dolaşan bir ahbabımızdır..."

 

Yukarıdaki menkıbeyi biraz açmak noktasında: Evliyaullah bahsinde insanlardan olduğu gibi hayvanlardan da bir kısım leyhte ve aleyhte taraftarlar vardır. Hayvanlardan da bahtiyar olan bir kısım vardır ki; "Velîleri" bir takım özel işaret ve hallerinden dolayı tanır ve onlara hürmet gösterirler. Ademoğlu'nun çoğunun hüsran içinde kaldığını ve kalacağını ve sonunun da mahrumiyet olduğunu ve olacağını haber veren Rabbani hükümler gerçek olduğu gibi, bir kısım hayvanatın da cennete mesken tutacağı Rasuli bir hakikattir. Aklın teslim bayrağını çektiği noktada mevziyi vicdana ve kalbe bırakmak akıllı kişinin alametidir, diyelim ve üç noktayı yavaş yavaş koyalım. Herhalde şu okunan son satırlar, hadiseler, Hallac-ı Mansur için O'nun anısına sunulan eserin de sonunun gelmesi ile aşağı yukarı aynı zamana tekabül eder.

 

O'na dair bir başka hadise ise şudur ki: Anlatıldığına göre Hüseyin bin Mansur, malum söz ve uydurma birtakım suçlamalardan dolayı tutuklanarak zindana atılır. Zindanda mahpus olarak tutulan hür adam Hallac, zindan arkadaşlarının ve görevlilerin gözleri önünde her gece bin rekât namaz kılar. O'nun bu halini görenler sorar: "Ben Hakkım, dediğine göre bu namazı kim için kılıyorsun?..." Cevap verir: "Biz kadrimizi biliriz..."

 

Ve bir başkası (burası için sonu): Artık hükmün infaz gününün gelip çattığı o dem, Hüseyin bin Mansur zindandan çıkarılır ve onbinlerce insanın döküldüğü Bağdat'ın meydanına, kalabalığa yara yara ilerler. Bu esnada Bâbu't-Tâk'ı dolduran insanların, hepsinin gözlerinin içine bir bir bakarak davasını haykırır. Nihayet muallak taşı bildiği darağacına varır. O esnada kalabalıktan bir ses duyulur, bir sual: "Ya Hallac!... Aşk nedir?..." Hüseyin bin Mansur gözleri ötelerde seslenir: "Aşkın ne demek olduğunu bugün, yarın ve öbür gün göreceksin..." Rivayet o ki; Hallac'ı o gün öldürürler, ertesi gün ise ateşe verip yakarlar. Ve öbür günde külünü bir rüzgarlı bir anda havaya savururlar. Bu manzara "aşk işte budur..." demektir.

 

Ve evet... Yukarıda kaydettiğimiz bir kaç menkıbenin Hallac-ı Mansur denen deryadan bir damla olduğunu not düşerken bir de tavsiye de bulunalım: O'nu okuyun... Ve dinleyin: Sabah Türküleri/Hallac-ı Mansur...

 

Hayatı ve yaşadığı haller sebebi ile Hüseyin bin Mansur'a benzediği rivayet edilen bir mutasavvıfın sözleri sonun başlangıcı olsun: Şu son devrin Mansur'u Enel Hak sözünü aşikare söyler. Şimdi idam sehpası aşk vuslatının sembolü haline gelmiştir. Aşıklar her saat darağacına meyleder. Çünkü Mansur'u darağacına çıkaran bu alev, aşkın alevidir. Aşkın mertebesi dar ağacıdır. Ölümü göze alıp buna azmetmek aşk erbabı için esastır..."

MU
11.04.2011 09:01
#137

Vesile

 

Her belada gizli saklı bir yol var,

Dışa açılır bir kapı her afet.

Kabahat; topraktan ibaret duvar,

Toprağın üstünde sonsuz merhamet.

 

İş, bir kadîm yolun peşine düşmek,

Geri geri adım atarak bir an.

Taşları eritip kumla öpüşmek,

Bir dua sonrası belki bir zaman.

 

Sebepler, gerçeği gizleyen maske,

Ne var ne yok her şey yalnız vesile.

Bir vakit, geç kalıp demeden keşke,

Saklı Olan Şeye varmak mesele.

 

Ankara, Nisan 2011

 

Şiirin hikayesi:

 

"100 yıl yaşamış ve bu yüzyılın 99 yılı, 11 ayı, 30 günü, 23 saati, 59 dakikası, 59 saniyesi hep isyan ile geçmiş amma bir an için "Hû!..." demiş bir atanın nesline rahmet etmek ve kendine çekmek için, o bir anlık kendisini anışı vesile kılan Allah; bir kulunun kurtuluşu için bir Seyyid'in gözyaşlarını ve yakarışlarını sebep kılmaz mı?..." diye kendi kendine sordu genç. Kendi, kendisine cevap verdi: Pek âla kılabilir. Amennâ...

 

Ve: "99 (+1) kişiyi öldürdükten sonra içine sızı düşmüş, kalbinin meylettiği menzile varamadığı halde yolda ölüvermiş bir kimse için (Melekler vesilesi ile) murad ettiği yöne bir adım yakınlığını bahane ederek o kimseyi bağışladığını, Her Şeyin Vesilesi dili ile alemlere duyuran Allahım..., dedi sonra genç...Sen ne güzelsin...

BE
11.04.2011 09:24
#138

Özlettiniz kendinizi abi. Bu buluşmaları ara ara olmaktan çıkaralım sık sık yapalım inşallah :)

MU
11.04.2011 09:48
#139

İnşaallah güzel kardeşim...

Allah, Güzel'in hasretine düşen ve İyi'yi özleyenlerden eylesin...

Mayıs yaklaşmakta...

Büyük doğum, kutlu ölümün habercisi...

Nasip olur ise bir buluşmada görüşürüz ki; geçen yıllarda sevgili kardeşlerimizin, Ankara/Hamamönü'nde tertip ettiği buluşmanın tadı ruhumuzun damağında kaldı... O gün bizimle beraber o güzel topluluğa eşlik eden ağabeyimizin, o günden duyduğu zevk hala dilinde...

Nasip...

Ama nasip için vesile Mayıs...

Muhabbetle vesselam...

MU
11.04.2011 13:10
#140

Havatır

 

Yıllardan bir yıl,

Günlerden bir gün;

Diyor ki akıl:

Solgun ve ölgün

Bir yaprak gibi

Olursun sende.

Olmayan Gaibi,

Nihayetinde

Görürsün bir an.

Yer ile yeksan

Olur bütün zan.

İşte o zaman

Düşünce perde

Sahne görünür.

Gökte ve yerde

Gözünü bürür

Olan ne varsa,

Çıkar meydana

Ömürlük tasa;

Her şey bir yana

Elbet anlarsın

Nedir hakîkat?

Sonra ağlarsın,

Yanarsın fakat;

Geçer iş işten.

Dönmek nafile

Çünkü bitişten

Evvel kafile

Dönmüştü zaten

Varmadan önce.

Nasıl ki dersen;

Gündüz ve gece

Tanıktı mekan,

Azıktı figan;

Yılmadan bir an

Önde bir çoban;

Aklın kârını

Teslim bildiler,

Varın Varını,

Bildim, dediler.

Nedir bir gözün

Görmekten yana

Nasibi, sözün

İçinde mânâ;

Söz ki, En Emin

Olanın sözü.

Her şeye yemin,

Kaymadı gözü.

Evet, O gördü,

Görmesek ne gam.

Defterin dürdü,

Mantıkta tamtam.

Şimdi vaktidir;

Önde bir yavuz

Her şeye kadir

Şaşmaz Kılavuz.

Şahidi Ceddi;

Aleyhisselam,

Selam hep selam,

O ki el verdi,

O olsa derdi:

Bütün elemi,

Kederi, (derd)i,

Çekmek âlemi;

Ateş bataktan,

Onca tuzaktan,

O çok uzaktan,

Binbir zikzaktan

Ve sonra sefer,

Dosdoğru yolda.

Her an beraber,

Sağda ve solda.

Ki; şaşmasın kul,

Doğru hedefe

Yürüsün mâkul,

Sonsuz mesafe.

Baş gözü kaba,

Damakta diller;

Sırtta bir aba,

Yolda kandiller.

Sefer her seher,

Bir yok sona dek.

Kalsak da zafer

Orta yolda tek;

Bizimdir bizim.

Âleme hizmet,

Bu yolda azim;

Benlik hezimet.

Ve işte maksat;

(Ben)i bildirmek.

Sonrası hasat,

Evveli emek.

Âlem sebepler

Âlemi elhak;

Sırrı edepler,

Sonra muhakkak.

Kalkar vesilen,

Bir O kalır; Bir

Kendini bilen

Rabbini bilir;

Ölse dirilir

 

...

 

Ve sonra zaman,

Görürsün bir an,

Rahmana kurban,

Tekrar en baştan,

En Başa devran.

Yani hep Ondan,

Baştan ve sondan

 

Ankara, Nisan 2011

MU
12.04.2011 23:13
#141

Bir Adım

 

Rıza tahtı yerle bir, sanki düşman kaderi,

Ve akıl!... Nefes kesen, nedenlerin tutsağı.

İnsan ruhsuz nedir ki; bir kemik ve bir deri.

Ne olur şimdi birden toz olsa şu Tûr Dağı.

 

Gözlerindeki cennet, şimdi alev renginde,

Bir kuş; tam ortasında, dehşetli bir denizin.

Göğsüne dalga dalga taşlar her değdiğinde,

Yuvarlanır yüreğin, dibine bir dehlizin.

 

Çekilse sular yerin tâ yedi kat dibine,

Toprağa karışmadan, dirilse ya şu toprak.

Bir rüzgar okşar gibi, dokunmalı kalbine,

Toplanmalı bulutlar; şimşek gibi koşarak.

 

Karanlık deryalarda, susuzluktan çatlarken;

Bir çöl gibi serapa, o masum dudakların.

Balondan damlalara dokunmalı bir diken,

Kefenler sarılmalı ağarmış şakakların.

 

Nurdan kanatlar takıp, şu dipsiz vadilerden,

Yükselmelisin kırk yıl evveline zamanın.

Doymayan; köpek dostu o kara kedilerden,

Küçüldükçe vaktidir, hızlıca uzamanın.

 

Sahte kahkahalarla, hiç durmadan ağlayan,

Gönlüne bir tebessüm hüznü değmeli artık.

Bir avaz duymalısın: Dayan yüreğim dayan,

Kulağında bir nişan; ezele dek bir yırtık.

 

Balçık balçık rengine, kulaç kulaç yüzmeli,

Yaratılış sırrını serperek bataklığa.

Akıl, akıldan yoksun; akılsız bir zır deli,

Bir adımlık mesafen, o sonsuz uzaklığa.

 

Ankara, Nisan 2011

 

Ve hikayesi:

 

Şiirin Hikayesi

 

Genç adam zaman zaman gelip güya bir an için rahatlamak arzusu ile gezintiler yaptığı kara denizin sahilinde yine günlerden bir gün paçalarını dizlerine kadar sıvamış bir halde, ayakkabıları ayağında ağır ağır sahili adımlamaktadır. Her gelişinde uzaktan izlediği sandal, yolcusuz ve sanki bilmediği bir yöne doğru ağır ağır yol alır gibi, bir o yana bir bu yana, yata yata ve bata çıka denizin ortasında sürüklenirken görünür gözlerine yine...

 

Genç adam, topraktan yapılmış sandalın: "Yeşil rengimle, bu karanlık sularda ne işim var benim?!...Neden bu acı sular içindeyim ki; neden, neden, neden?!..." dediğini duyar gibidir her seferinde... Bir meçhul sefere çıkan bu sandalın sesini yakından duyar gibidir... Ama nafile... Hep duyduğu ile kalmıştır yıllar yılı her gelişinde ve her görüşünde. Derken günlerden bir gün o malum sandal, görünür gözüne yine bir akşam ve büyür gözünde deniz...

 

İçin için kaynayan ama dışarıdan hep sakin görünen deniz dalgalanmaya, çalkalanmaya başlar. Dalgalar kendi içinde gitgide yükselir, yükselir, yükselir... Ve sandalın bir ucunda bir ateş belirir, taş kömürü renginde... Bir yandan tutuşan sandal öte yandan dalgaların dayağı altındadır... Genç adam gördüğü manzaraya daha fazla seyirci kalamaz ve yüzme bilmediği halde atlar çılgın denize... Ve yüzer, yüzer, yüzer...

 

Nihayet sandala ulaşır... Dehşetli bir denizin, dehşetli dalgaları arasında sandalla başbaşadır... Beline kadar içinde olduğu denizden avuç avuç su alır ve serper ateşin üstüne... Serper, serper, serper...

 

Genç adam yanıp batmasın diye ateşe su serptikçe, her avuç dolusu suda sandalın daha çabuk battığı farkeder... Farkeder ama olan olmuştur... Sandal tam batarken gözü ateş almayan diğer ucuna takılır... Sandalın ucunda büyük bir delik!...

 

Ben ne yaptım diye ağlar, dövünür genç adam... Ama olan olmuştur. Sandal suların içinde kaybolurken, dalgaların sürüklediği genç sahile çıkmıştır... Ayağını kuma basar basmaz dua eder: "Allahım!... Her şey Sen'den ve Sen'in elinde... Yüzmek nedir bilmeyen beni böylesi azgın bir denizin, hırçın dalgaları arasında boğulmaktan kurtaran Sen, elbet kaybolmuş bir sandalı da dilersen bir gün bir kıyıya çıkarırsın... İman ediyor ve Senden diliyoruz... Çıkar, çıkar, çıkar Allahım!..."

 

Genç kara denizi arkada bırakıp, sandalın peşisıra gözyaşı döke döke evine doğru yol alırken kendi kendine söylenir: "Yangına su ile gidilmezmiş demek!... Hele yangın bir de delik delikse..."

MU
12.04.2011 23:14
#142

Eyvallah

 

Dünyanın ucuna sürseler ne gam,

Burcuna âlemin, tutkun olanı.

Boğsalar bir kaşık suda bir akşam,

Ne çıkar, sel gibi çoşkun olanı.

 

Kalbin esrarına yemin ederek,

Bir sonsuz lütuftur düşen bahtına.

Bir nasip!... Öyle ya daha ne gerek,

Çıkmak varsa bugün, Mansur tahtına.

 

Rahmet yağmuruyla arınır solun,

Delince kalbini bir dil kurşunu.

Bir bilsen, nereye çıkar bu yolun,

Bu yolun, bilseler, olmayan sonu.

 

Bilmeyen, nasipten yana nasipsiz,

Ne bilsin ne demek, bir anlık nazar.

Ya bilen!... Her sözü öyle tarifsiz;

Ok gibi göğsünü delen bir azar.

 

Sen yürü, ardına bakmadan yürü,

Davası hâk olan, batmaz çamura.

Ve ağla!... Geride aç-susuz sürü,

Hasret kalacaklar, nurdan yağmura.

 

Buluta neşteri vuran kahraman,

Bilirim, âşina gözlerin, derin.

Manzara haykırır: Ah ahir zaman,

Bir yargısız infaz, şimdi kaderin.

 

Hüznüne ilâhi bir müjdedir ki;

Kalbi kırıklarla beraber Allah.

Bir gün tekrar yollar kavuşur belki;

Sürgüne bismillah, hükme eyvallah.

 

Ankara, Nisan 2011

 

Ve hikayesi:

 

Şiirin Hikayesi

 

(Fonda; Grup Genç - Kuşandım Aşkını...

 

Kavgam karanlığa, güneş adına,

Bir önder var önümde, yürür çağlara.

Tahtı hasır, izleri kaburgasında,

Zindanlar durağım olsa ne olur?

 

Yüreğim dünyayı taşır sonsuza,

Zindan duvarları okşar başımı,

Hicret yollarında çıplak ayakla,

Düşerler düşüme, çöller yol olur.

 

Miracın konuğu Kutlu Haberci,

Gözyaşına secdelerle yön veren Elçi,

Gönülleri muştulayan Yüce Müjdeci,

Kuşandım Aşkını, çile ne olur? ...)

 

Ve genç adam hatiften işitir gibi:

-"Sen yüzünü Allah'a çevir sonra Mansur'dan dem vur... Yetmezmiş gibi bir de bela iste...Al sana o halde... Al!..." diye bir ses duydu ve:

-"Eyvallah... Eyvallah..." dedi, sonra:

-"Elhamdülillah..."

 

Gaibin aksinin resmi; şekli yani hikayesi ise şöyle idi:

 

Azgın bir denizin, kapkara sularını geride bırakan genç, kendini meydana attı ve haykırdı:

"Gelin, gelin!... Benim ardımdan gelin!... Peşisıra gittiğim Nûr'un ardından gelin!...Bu Nûr, sonsuza açılan kapı, sonsuza giden yol!... Bu Nûr sonsuzun ta kendisi!..."

 

Meydanı dolduran binler hayrette, bir yandan gözlerini oğuşturan kalabalık öte yandan söylenmekte... Onu az bilen, biraz bilen, çok bilen ve hiç bilmeyen ama herkesten, her ağızdan sesli-sessiz sesler:

-Bu, o genç mi?...

-Vay genç vay!... Ne güzel!...

-Helal olsun sana!... Helal!...

-Hayır, hayır!... Ona benziyor ama o olamaz!... Çünkü...

-Çünkü biz onu biliyoruz... O, o...

-Bu o değil!... Olamaz, olamaz!...

-Yürü genç yürü!... Senin ardın sıra gitmek gibisi var mı?... Senin ardına düştüğün şeyin ardına düşmek gibisi var mı?...

-Vay sahtekar vay!...

-Bir ampül ışığına dayanamazken, şu göz alan Nûr'un peşisıra giden o genç mi?...

-Hayır, hayır bu imkansız!...

 

Gözler oğuşturulur, eller yanaklara iner, hayret had safhada... Sesler uğultu halinde bütün bir meydanı kaplamış vaziyette... Göklerden göz kırpanlar, yerin altında inleyenler ve sesler ve sesler ve sesler...:

-Evet, evet o!...

-Tabi o!... Bakın bakın yüzündeki ben!...

-Aaa!... Hayret, inanılacak gibi değil ama o!... Gerçekten o!...

-Allah Allah!... Bu nasıl iş, bu nasıl sır!...

-Vallahi garip!... Aklım sırrım ermedi ama bu genç; o genç!...

 

Elleri tekrar gözüne gidenler, genci tanıyanlar, Nûr'dan kaçanlar derken gencin sesi tekrar yankılanır meydanda:

 

-Gelin, gelin!... Peşimden gelin!... Beni bilmeyen koşarak gelsin, bilenler uçarak... Ben ben olsa idim burda olur, böyle der miydim?... Ben, ben değilim... O halde gelin, Nûr'a gelin, İyi'ye gelin, Bir Güzel'e; En Güzel'e gelin... Gelin, gelin!... Çağrıma icabet edin... Bu çağrı bitmez zevkin, geçmez şevkin, solmaz yüzün, tatlı sözün, baldan aşın, paktan sütün, sonsuz neşenin, sevincin, mutluluğun çağrısı!... Gelin sesime gelin!... Sözüme gelin!... Özüme gelin!... Haydi gelin aslıma, nûrdan neslime!... Her şeyin aslına gelin!...

 

Ve yüzbinleri bulan kalabalığın içinden akın akın gencin peşine takılanlar... Davete kayıtsız kalmayıp, nûr ırmağına gözü kapalı dalanlar... Sözlerinin sırrı ile tutuşup ateş ateş ardına düşenler... Nasip sahipleri, Bir Sahip tarafından nasibe kavuşturulanlar...

 

Ve...

Ve kalabalık içinden sinek misali kaçanlar, eşek gibi çifte ata ata kalabalığı terkederek, uzaklaşıp bir boşluğa dalanlar, köpek gibi havlaya havlaya uzayanlar ve onlara eşlik eden arsızlar, hırsızlar, nursuzlar, nasipsizler... Nasipleri için nasipsizliği seçenler... Ve dalkavuklar...

 

Dalkavuklar eşeklerden daha eşek!... Köpeklerden daha köpek!... Sivrisineklere yoldaş dalkavuklar meydanı terketmez... Kalabalık içinden bir iblis tavrı ile süzülerek vilayet binasına doğru akarlar... Bir çamur gibi, bir irin gibi, kan gibi...

 

Meydana bakan bina... Vilayet binası... Ve pencerenin önü... Perde çekilmiş ve vali ile dalkavuk sahneye çıkmışlar... Söz dalkavukta:

-Bakın!... Bakın sayın valim!... Şu gencin yaptıklarına bakın!...

 

Valinin gözlerinde emniyet... Zira genci en iyi bilenlerden... Evvelini ve şimdiki haline şahitlerden... Şehirde, dalkavuk da dahil pek çok kimse bilmese de genç ile akrabalık bağı da bulunan valinin hali, dalkavuğun sözlerine aldırış eder gibi görünmese de bir anda gözleri... Evet sükûn ve takdir hisleri ile dolu gözleri birden faltaşı... Bir kurşun misali cümleler... Nişan tahtası, kalbinin ortası:

-Sayın valim!... İnsanları peşine takıp, şehri birbirine katacak!... İnsanları dert edindiği filan yok!... Bütün derdi kendi... Şöhret olmak, adam toplamak ve... Ve sizi yerinizden etmek istiyor!... Sonra vur patlasın çal oynasın!... Meydan benim olsun!... Bu meydanın atını ben koşturayım!... Bütün derdi bu ve sizin aleyhinizden yana olan her şey!... Sizi temin ederim!...

 

Vali'de hışım... Hiddet valide... Öfke, öfke, öfke... Gözlerinde gazap ateşi... Başında hışım dumanları... Akrabalık bağı, kem sapına kör sözler işli kılıçlarla kesili; yerde paramparça... Ve ayak altında... Ve emir... Sinir sinir ve kor kor cümleler ve kahır yüklü seslerle:

-Hemen yanıma gelsin... Derhal!... Derhal!... Ona, bunun ne demek olduğu göstereceğim!... Ne duruyorsunuz?... Çabuk!... Çabuuuk!...

 

Dalkavuğun yüzünde şeytani bir tebessüm!... Alçak bir eda ve yüksek bir ses tonu:

-Hemen sayın valim!... Derhal derhal!...

 

Dalkavuk odadan yıldırım gibi çıkar, yanına iki adam alır ve meydana ok gibi düşer Ve nûr kalabalığın önünde üç karanlık gölge Daha karanlık bir ses Dalkavuk:

-Haydi gidiyoruz!... Sayın valim çağırıyor seni!.. Hakkında şikayetler var!...

 

Genç sakin!... Tavrı, Allah ve Rasulü'nün davasına (bir nebevi nefes, bir ilâhi nimet ve bir karınca edası ile karıncalar çapında) sahip çıkan ve çıktığı sahiplik kadar davasına inanan (büsbütün Allah'ın ihsanı ve Dostu'nun himmeti ile inandırılan) bir inanmış tavrı:

-Pek âlâ!... Gidelim!... Bir duyalım ne imiş şikayet ve kimmiş şikayetçi!...

 

Genci takip eden nurdan kalabalıkta hayret!... Ve olacakları sezen, sezmeyen; valiyi bilen, bilmeyen Kaf Dağı'nın yolcusu binlerce nûrdan kanatlı (anka) kuşlar(ın)dan sesler:

 

-Allah Allah!... Vali bey niye çağırsın ki?...

-Eyvaaah!... Gencin sonu geldi!...

-Ne güzel gidiyorduk ne oldu ki şimdi?...

-Neden çağırmış acaba?...

-Yazık oldu gence, gence yazık oldu!...

-Bu adamlar da kim?...

-Ne oluyor?... Olan ne?...

 

Dalkavuk ve iki görevli ve genç Kat kat kat karanlık arasında ay gibi parlayan genç, vakar ile nûr yumağı kalabalıktan ayrılır ve binaya doğru yol alır

 

Genç ve diğerleri binaya yaklaşırken vali, yardımcısına dönerek:

-İşte geliyorlar

-Evet sayın valim!...

-Şu edasına bak!... Delireceğim!... Şu hali, şu yapıp ettiğinden emin duruşu beni dinden imandan edecek!...

-Evet sayın valim!...

-Sanki şehri kurtaracak!... Şehir sanki onunla nûr kesilecek!...

-Evet sayın valim!...

-Çok sinirliyim!... Çok da ne demek!... Ahh Ah!...

-Evet sayın valim!...

-Neyse!... Bir şekilde kurtulmak lazım bu beladan

-Evet sayın valim!...

-Ne yapalım, ne dersin?... Ben diyorum ki; daha fazla başımıza ip örmeden, iş açmadan, yerimizden yurdumuzdan olmadan uzaklaştıralım

-Evet sayın valim!... (İçinde bir gizli tebessüm Dalkavuktakine benzer, binbir entrika fısıldar gibi bir tebessüm... ve bir saklı söz: O uzaklaşındaa..)

-Nereye sürelim peki?... Dünyanın bir ucu olmalı ama neresi?... Çok uzak olmalı Çok uzakta olmalı Çoook!...

-Evet sayın valim!...

-Neresi, neresi, neresi?.... Hımmm Heh, tamam buldum!... Dünyanın bir ucu işte: Çin Çin'e sürelim

-Evet sayın valim!...

-Evet, evet!... Çin, en güzeli!... En güzeli Çin!... En uzağı!...

-Evet sayın valim!...

-Evet, Çin!... (Bir ince tebessüm, alabildiğine derin Çok hafif bir alay tonu ile:) Ama ne de olsa akrabalık bağı var değil mi?...

-Evet sayın valim!...

-Ona bir güzellik yapayım o halde!... Olmayan kan bağı ki; görünmese de bağ, bağdır

-Evet sayın valim!...

-Hem orayı, o da sever!...

-Evet sayın valim!...

-Sözüm ona güya kendince güttüğü davanın asıl pirî orda: Ahmed Yesevi!... Bu davayı asıl dert edinen O

-Evet sayın valim!...

-O'nun (Ahmet Yesevi Hazretlerinin) rüzgarı hala oralarda esmektedir

-Evet sayın valim!...

-Sürün gitsin oraya: Çin'e Ama doğusuna; Doğu Türkistan'a yani Sincan'a

-Evet sayın valim

 

Plak susar ve valinin odasının kapısı açılır Genç, dalkavuk ve figüranlar Genç adam başına geleceklerden haberdar!... Çünkü biliyor ki; Güzel'in dostu kadar en az düşmanı da var; çirkinseverler... Mideleri nûrdan değil; nârdan anlayan çirkin taraftarları... Nûr Irmağı'nın önünü açanlardan daha çok O Irmağın akışını kesmek isteyen nasipsizler!... Mekan (dünya) gereği ve (ahir) zaman icabı.

 

Yardımcısı(!) ile konuştuktan sonra biraz öfkesi geçen Vali'de, genci görür görmez yine eski hal: Öfkeden bir yumak!... Vali:

-Bunu, bunu Sincan'a gönderin Derhal!... Vali Yardımcısı:

-Evet sayın valim!...

 

Genç!... Dimdik ve emin!... Genç adamda yine aynı eda ve yine aynı tavır... Vakar ve sükûnet Valinin masasına oturur ve:

-Efendim!... Madem ki; bir şikayet var, yani davalıyım, o halde malum dava hakkında (beni dava edeni, davacıyı bilmek en doğal hakkım olsa gerek!... Çünkü hakkımda söylenenler bir yalandan ve uydurmadan ibaret Her kimse yüzleşelim Şayet şikayetinde haklı ise amenna Değilse, yüzüne tükürüp: Sen yalancı, hilekâr, düzenbaz, nasipsiz, uğursuz, nursuz, onursuz bir müfterisin diye haykırayım...)

 

Vali'nin öfke kusan ses tonu:

-Yeter kes!...

 

Genç söylemek istediklerini söyleyemez "() hakkında " der ve kalır

 

Bir infaz Yargısız, mahkemesiz, insafsız bir infaz

 

Odada valinin sesi çınlamakta:

-Sanki şehri, insanları sen kurtacaksın!... Sana mı kalmış, seninle mi kurtulacak millet?!...

 

-Ama, der genç: ve devam eder birkaç kelimecik: Efendim!... (Elbet bu iş bizim işimiz değil!... Beni siz de tanırsınız ki; bırakın insanları bir şeye çağırmayı, ben borç verdiğim adama, "borcunu öde" diye dahi çağıramam, bağıramam İnsanları bir şeye ben çağırıyorsam, gürül gürül bir şey için bağırıyorsam, hakikatte o ben, "ben" değilim demektir Bu iş benim işim değil demektir O'nun ve O'nun işi İşin hakikati bu!... Üstelik bu öfke, bu korku neden?... Bu şartlar ve bu zaman içinde ne diye?... Güzel'e düşman kesilenlerin Allah korkusuzluğu kadar, Güzel'e ben dostum, ben Güzel'i seviyorum, diyenleri Allah korkusu yok mu?... Yoksa yazıklar olmasın mı?...)

 

Yine gencin sesi kesilir "Ama, efendim!..." der ve söylediği iki kelime ile kalır Ama ne geri bir adım ne de bir usanma Yalnız, yalnız bir kırgınlık göğsünün sağ tarafında. Bir ince sızı Zira vali, genci biliyor Onu tanıyor... Bilmeyenlerin yapıp ettikleri, sayıp döktükleri neyse de bilen birinin bu tavrı....

 

Yine sesler Sesler, valinin sesi:

-Tamam, tamam!... Kes sesini!... Şimdi çık dışarı!... Gözüm seni bir daha görmesin

 

Genç:

-Eyvallah der ve odadan çıkar, için için yanarken... İçinden için için yanarken, içinden kendi kendine söylenir (Bir kendi duyar, bir O, bir de O):

 

-Yazıklar olsun!... Yazıklar olsun!...

MU
12.04.2011 23:16
#143

Ağla

 

Ağla kalbim ağla, gözlerim yansın,

Duman duman yaşlar, aksın ruhuma.

Feryâdın, figânın arşa dayansın,

Hayat suyu aksın derin uykuma.

 

Bir rahmet bulutu olur bakarsın,

Bir vakit öncesi nârdan inciler.

Sen ağla, tutulur bir zaman yasın,

Bir gece, hatrına kör dilenciler.

 

Görünmez yollardan, olduğun yerde,

Yürü, kan dökerek, kimse görmeden.

Bir yol ayrımında, belki taş perde,

Dağılır kum gibi, hüzne inceden.

 

Ve saçılır bir gün sonsuz muştular,

Semâsına damla damla âlemin.

Örtülür karanlık ve kör kuytular,

Hikmetten bir kaya olur mâtemin.

 

Anlarsın bir fener kesilince, sen,

Nedir karanlıkta saklı o ışık?

Bu ışık, ne demek bilmek istersen;

Ruhun tâ ezelden beri kamaşık.

 

Taşı eritsin de, rahmet gözyaşı,

Toğrağa ve suya hiç dokunmasın.

Daha çok şaşılmaz dokunsa başı,

Bir buluta bir gün bir karıncanın.

 

Kimin umurunda bir kırılmış diş,

İncitilen gönül, kan revan yanak.

Bir dua: Allahım, n’olur bu gidiş,

Rahminden dökülür, titrerken dudak.

 

Sen, sen (En Güzel)den yana işaret,

Belki ruhsuz ceset, simsiyah kefen.

Ama bil her zerre mutlak kefaret,

Ağlamak, haşre dek senin vazifen.

 

Akıl tezgahında dokunan kumaş,

Akla perde çeken bir sır ki; kader;

İnsanda ne bir göz kalır ne de baş,

Çatlak kafasıyla bu ne demek der?...

 

Teslim olmak, işte kazadaki sır,

Tel tel şimdi elde, en sırlı yumak.

Yaşayacak olsan belki bin asır,

Sana düşen yalnız yalnız ağlamak.

 

Ağlaya ağlaya büyürmüş başak...

 

Ankara, Nisan 2011

MU
13.04.2011 23:20
#144

Arayış

 

Çok uzaktan bir ışık, gözlerinde parladı,

Her kıvılcım bir ıslık; gel, der gibi ağladı.

Sanki rüzgar misali, esti gitti genç adam.

Zîya ile visâli, tamam oldu tastamam.

Gerçeklik oldu tasa, gerçeğin de gerçeği.

Duydukları hep posa, şimdi gözde merceği;

Yakın tuttu, yaklaştı, hakîkat ateşine.

Akıl uçtu, göz şaştı, düştükçe hep peşine.

Tılsım, tılsım doğruluk; tutar kaldırır dağı.

Ona doğru yolculuk, sırra değmek parmağı.

Yetmez dedi, genç adam, doğru dedi, doğrusu.

Yandıkça sırılsıklam, kesildi her sorusu.

(Nasıl)da ve (niçin)de, takılmadı, kul oldu.

Alevlerin içinde, yandı bitti kül oldu...

 

Ankara, Nisan 2011

MU
14.04.2011 11:30
#145

Nûr Bebek

 

Baba Âdemden yana ak pâk olan Nûr Bebek,

İnsanlar kaçıyorken, melekler öbek öbek;

Altında ve üstünde, sağında ve solunda,

Hem her iki yanında, soluğunda, yolunda;

Dizilmişler hepsi de sanki birer divâne,

Sen sönmeyen bir ışık ve onlar da pervâne.

Yetim oluşun kader, sırrından bir parçacık,

Bilerek yüz çeviren bir delidir apaçık.

Seni bırakıp bulan, buldu nasibi neyse,

Sensizlik ve nasip mi?... Bulunmaz neredeyse.

Gelenler yanlarında döndüler bebeklerle,

Bir anne kaldı yalnız, hısım kelebeklerle.

Belki (Sen)den habersiz yakınında bir o var,

Kucağında bir boşluk, (Sen)le dolana kadar.

Melek yüzlü bir kadın, adı Halime Hatun,

Seni görmeden Sana ezelden beri meftun.

Gözlerinden semaya fışkırana o şahit,

Güneşi utandıran gözler, açsan ne vakit.

Göğsün bir gül bahçesi, bir fark ile âşikar,

Ne çalı var ne diken, tâ ki ruhuna kadar.

Her güzelin sebebi ve her sırra bahane,

Asıl sır (Nûr Bebek)te, çünkü diyor sütanne:

Gariptir, sol yanımdan beslenmedi Nûr Bebek,

Hep sağ, hep sağdan emdi, sütten kesilene dek.

Evvelin, bebekliğin ve bambaşka âhirin,

Bâtınında neler var, böyle ise zâhirin.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
14.04.2011 11:31
#146

Gelin

 

Gözümün önüne bir güzel serin,

Gelin, gelin masum bebeler gelin.

Arşa değen minberlerden ses verin,

Dalga dalga kutlu hutbeler gelin.

 

Bildiğim ne varsa miras dünümden,

Aşikar ve saklı hepsini tümden,

Evvelce, burada en son günümden,

Tuzla buz edecek cezbeler gelin.

 

Kaldırımlar mezar, taşları diken,

Bir ölü misali güya yaşarken,

Minarede sesler tam dikkat derken,

Beni diriltecek tevbeler gelin.

 

 

Ankara, Nisan 2011

MU
14.04.2011 11:33
#147

Korkunç Merhamet

 

Tutuşturunca bir vehmin alevi,

Zavallı aklımı orta yerinden;

Sökülür sükûta mıhlı bir çivi,

Sesler gelir yerin derinlerinden.

 

Beynimin içinde şimşekler çakar,

Gözümden fışkırır ateş topları.

Sanki, sanki bir sel içime akar,

Kusar bir lağımdan beter suları.

 

Etten ve kemikten bir tas içinde,

Çalkalanır fikrim, bir an durulmaz.

Kan bürür göğsümü, cevap peşinde,

Deli olsam da her soru bir açmaz.

 

Karanlık gölgeler çöker üstüme,

Yol keser ufukta siyah kargalar.

Görünmez semada, ziftten bir küme,

Katran yüklü yağmur ruhuma dolar.

 

Biz azap yaşarım, belki boş yere,

Belki hiç olmayan bir hiç uğruna.

Var olsa ne çıkar haydi bin kere,

Yangına ateşle gitmek boşuna.

 

Ve durulur bir gün esince rüzgar,

Dağılır, toplanmaz bildiğim başım.

Merhamet istemem, ölene kadar,

Siz gelin rahmete nişan, gözyaşım.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
14.04.2011 11:42
#148

Marifet

 

Bir şapkadan maymun çıkardı adam,

Alkış tufan, gökler inledi birden.

Ancak budur hüner, elbet tastamam,

Ses geldi; çığ gibi, sesler her yerden.

 

Göz çıktı yerinden, patladı boğaz,

Binbir gece tebrik, çöktü omuzlar.

Az gelir, dedi halk, ölsek bile az,

Düştüler peşine, elde topuzlar.

 

Gezdiler âlemi meşalelerle,

Alay alay her gün, en önde mahir.

Maharet yolunda işte merhale,

Ne akıl işi bu ne başka zahir.

 

Akıl bu, bir zaman sonrası perde,

Aslı da az toprak, hava, su, ateş.

Takılır ardına görse her nerde,

Ufukta bir esrar topağı güneş.

 

Bir gün, bir gün anlar anlaşılmazı,

Ahali, bir oyun, her şey berhava.

Görünmez harflerle tahtada yazı,

Ne varsa hepsi zan, hep hava civa.

 

Dağılır, yutulur yerde yılanlar,

Ve çıkar pazara, ip ile asa.

Hayretin ardından elde kalanlar;

Hayrete hayret ki; değişmez yasa.

 

Ve bir pazartesi büyük işaret,

Belirir, nişanı besbelli baştan.

Her şeyden ziyade asıl marifet,

Asasız bir kuşu çıkarmak taştan.

 

Ankara, Nisan 2011

 

Şiirin Hikayesi:

 

Anlamak da arifin kârı ya!...

Lâkin onların ki bambaşka bir biliş!...

Bambaşka bir buluş ve çekip çıkarış...

Taşa dönmüş bir insandan, Kaf Dağı'na kanatlanan Anka'yı çıkarmak...

Acayip iş!...

Ah ya Şafii!...

Ah İmam!...

Adınla yaşa!...

Bilmeyen, duymayanlar için not edelim, der ki, (Habib-i Acemi'yi kasıtla) bir soru sormak isteyen İmam Hanbel'e: "Sakın sorma!... Zira bunlar acayip bir taifedir..."

 

Hikayesinden bir nebze idi...

MU
18.04.2011 19:29
#149

Çâre

 

Varılmaz, oraya gitmek istesem,

Varsam da nihayet o bir son durak.

Yollarda şaşkınım, bir yolda sersem,

Her mekân karanlık, hep çıkmaz sokak.

 

Ayağımda bir çift pranga zaman,

Ve kollarımda kör akrebin dişleri.

Uçsam, kanatlarım, tüy tüy kan revan,

Gövdemde ağır yük, incecik deri.

 

Ne vakit varılır kim söyler bana,

Evet, nerelerden geçilerek, kim?

Ne varsa her şeyi bırak bir yana,

Der, gibi zamansız, mekânsız Hekim.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
18.04.2011 19:32
#150

Eşikteki Adam

 

Eşikteki adam bir çocuk gibi,

Çökmüş iki dizi üstüne gece.

Saçı sakalında korkuluk gibi,

Tutmuş kapıları öyle bilgece.

 

Yüzünde zamandan hatıra izler,

Dilinde bir şeker, zehir tadında.

Meczup sözlerinde bir şeyi gizler,

Sanki gizli kalmış bir sır adında.

 

Gözleri, aklının gördüğü yerde,

Aklı, anlaşılmaz güzele mahkum.

Anlatamaz, hani o güzel nerde,

Diye sorsa biri, yalnız bir yudum.

 

Ve açılır ağır ağır bir kapı,

Göz alan bir ışık düşer eşiğe.

Genişler, daracık aklının çapı,

Ayrılık vakti der, zandan beşiğe.

 

İşte aradığım bin yıllık iksir,

Şuur, şuur diye yandığım gâye.

Esrara bir çağrı, sırdan bir şiir,

Bu henüz eşikte verilen pâye.

 

Sonrası için ne harf ne kelime,

Tek noktayı izah edemez bir an.

Kitaplar, kağıtlar hep lime lime,

Ve akıl ve zanla beraber zaman.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
18.04.2011 19:34
#151

Yollar

 

Ufukta, ufukta sonu yolların,

Bir ufka varınca başka ufukta.

Kuşatın her yönü, her yanı sarın,

Her taraf tutulsa, eller boşlukta.

 

Az gittim, uz gittim bitiremedim,

Zamana, zamanı yetiremedim,

Sonunu bir türlü getiremedim,

Bu yollar, bu yollar sonsuz yoklukta.

 

Pozantı, Nisan 2011

MU
18.04.2011 19:35
#152

Yakışan

 

Başına umulmaz bela gelince,

Er olan adama niyaz yaraşır.

Kalbini ok gibi ateş delince,

Kurşun kurşun kuru ayaz yarışır.

 

Sonsuzu isteyen talibe sefer,

Huzuru arayan gönüle keder,

Kader kitabından ölüye haber;

Kefensiz diriye beyaz yakışır.

 

Çağlayancerit, Nisan 2011

 

MU
23.04.2011 00:49
#153

Kalan

 

Gönül mevsiminde soldu baharlar,

Türküler gelmeyen kışlara kaldı.

Umut masalına daldı rüzgarlar,

Öyküler ötüşen kuşlara kaldı.

 

Işığın ardından onca yitene,

Bir izah istemez olan bitene,

Esasen, doğrusu, yani zatene...

Çünküler, sabırdan taşlara kaldı.

 

Mirası tüketen variste hava,

Tütmeyen ocağın sahibi (tav)a,

Davası olmayan mahkuma dava,

Ülküler, ülküsüz başlara kaldı.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
28.04.2011 17:32
#154

Atlı

 

Yanarsın; rüzgârın, suyun aksine,

Mahmuzu vurdukça tahta atına.

Çıkarım sanırsın göğün üstüne,

Battıkça yedi kat yerin altına.

 

Seyiste, atadan kalma ihanet;

Gözünde, atından ödünç emanet,

Evvel nal toplamak sonra nihayet;

Bozgundur atlının düşen bahtına.

 

Eyerinden in!... Ve asıl gemine,

Atlı!... Sür dört nala, Vâris Emine,

Kefaret gerekmez büyük yemine;

Geçer, er geç adın, gönül tahtına,

Atınla yürürsün bir gün, katına...

 

Ankara, Nisan 2011

 

 

Şiirin Hikayesi:

 

-Sevgili mair, nedir hikayesi?...

-Bir atlı!...

-İyi ama hangi atlı?...

-En malum ve hep meçhul bir atlı!...

-Maiiir!... İyi de kim?...

-Soran, yoran, süren, duran, yaran, saran, eren!...

-Eee!... İsim?...

-Sen, ben, o!... İsim yok!... Biz, siz, onlar!...

-Tamam, tamam neyse sormadım!... Ben işime gücüme, atıma bahtıma bakayım!... Görüşürüz!...

-Eyvallah!... (İnşaallah) Görüşürüz!...

 

...

 

Ve görüşmeden evvel:

 

İnsan, bir süvâriyi andırır, olduğu günden beri!... Ruhuna üflenmeden, "ol" denilmeden evvel bir savaşın çığlığı kopmuştur: "Ben, ondan hayırlıyım (ene hayrun minhu)..." Ateş gibi bir düşmana karşılık duman gibi bir at verilmiştir ve meydana salınmıştır!... Bu, bütün bir varlığın cengi!... Bu, cihad-ı ekber!... Bu; Her Şeyi Hakkı ile Bilen'in hükmünün hakîkatinin tasdik savaşı... El mi yaman, Bey mi yaman?... İşte bütün mesele...

 

Ve savaş hız kesmeden devam etmekte ve edecek de...

Zamanın genişliği oldukça bu cenk, bir kurban vaktine dek sürüp gidecek...

Atını terbiye edenlere müjde; terbiye için ehlinin peşinden gidenlere:

Zafer onlarla beraber vesselam...

MU
28.04.2011 17:35
#155

Kollar

 

Uykumu kaçırdılar; kollar, gövdesiz kollar,

Gözlerimin önünde çıplak, perdesiz kollar.

Görünmeden aktılar göğsüme kulağımdan,

Kaldırdılar gecenin sonunda yatağımdan.

Ben hayatta oldukça sana uyumak haram,

Yaşamak azap sana, sana zehir her bayram,

Bir sen varsın bir de ben, uyusun efendiler,

Ya sen benim olursun, ya ben senin, dediler.

Kaçmak istedim, boşa, sesler içime doldu.

Ondan saklı hevesler kollarında boğuldu.

Gözlerime mil çeksem karanlıkta bir hayal,

Ne bir yalan görülen, ne duyulan bir masal.

Kaçırdılar uykumu, yollar, kısaldı yollar,

Saklı emellerime dal budak saldı kollar.

Kuşatıldım uykunun ortası altı yönden,

Kesilmedi sesleri, ne arkadan ne önden.

Durmadan gürül gürül su gibi akıyorlar,

Kor gibi damla damla aktıkça yakıyorlar.

Ve nihayet, ruhumun yakaladı boynundan,

Seslendi, hazineler sunar gibi koynundan:

Bir daire içinde, her bir adım bir sene,

Bir devirlik adımın toplamı kaç desene?!...

Görülmeyen rüyadan yana apaçık tabir:

Ölüm, uykular sana, sana yataklar kabir.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
28.04.2011 17:37
#156

Geldiniz ve Gittiniz

 

 

.

 

.

.

.

 

Geldiniz...

Dost diye bilirken, siz düşman gibi

Geldiniz ve bir an kalıp gittiniz.

Yeller esti sanki bir boran gibi,

Açıldı başımdan göğsüme dehliz;

Aklımı başımdan alıp gittiniz,

Gittiniz...

 

.

.

.

 

Geldiniz...

Bir serabı buhar buhar uçuran,

Susuz deryalara salıp gittiniz.

Hicran kustu meltem, dalgalar buhran,

Boydan boya beni yuttu yok deniz;

Bir avuç ummana dalıp gittiniz,

Gittiniz...

 

.

.

.

 

Geldiniz

Tertemiz ruhumun pâk aynasına,

Çakarak, bir nokta kalıp, gittiniz.

Büsbütün zevklerin öz mânâsına,

Has rengini yolcu ederken beniz;

Kalbime karalar çalıp gittiniz,

Gittiniz...

 

.

.

.

 

...

 

Ankara, Nisan 2011

MU
28.04.2011 17:39
#157

Arzuhal

 

İncecik tebessümün perdeleri açılsa,

Saçılsa, sakladığı neler varsa saçılsa...

Karalara bürünse kahkahalar sessizce,

Delilerle beraber herkesten habersizce;

Dursa insan!... Ve insan sorsa kendi kendine,

Gelip geçen ne varsa her bir şeyin aksine.

Geçmişin, geleceğin hapsolduğu bir anda,

Sanki artık zamanın olmadığı zamanda:

Bu gülmek neyin nesi, bu gülmek neyin nesi,

Dört duvarı güldüren seslerin bahanesi?!...

Nedir nedir kalbimi patlatan gür çığlıklar,

Ne demek hürriyetten habersiz hür çığlıklar?!...

Evet biz mahkumuyuz, biz yine kendimizin,

Kendimizin mahkumu, buyruğu nefsimizin:

Yalnız bir kez geldiniz şu ölümlü dünyaya,

Gülün, gülün ve geçin gördüğünüz rüyaya.

Haydi geçtik diyelim bir şekilde ölümden,

Açlıktan, sefaletten, beladan ve zulümden;

Ama yok mu düşünen ölecek dünya diye,

Yokluk varsa bu varlık, bu hayat niçin, niye?...

Baş kulağına haram neler söylüyor sesin,

Gurbetteyiz gurbette sılası var herkesin.

Ayrılık olur da hiç kavuşmamak olmaz mı,

Yoksa her sabah güneş fecir gibi solmaz mı?...

Doğar doğmaz ağlayan bir bebeğin gözyaşı,

Her hayat için baştan sona bir mihenk taşı.

Hep, hep uzaklığından şu çocuksu halimiz,

Yine ve yalnız bir tek Sana arzuhalimiz:

Allahım bir yakınlık versen bize yakından,

Ağlasak hep ağlasak tâ haşre dek aşkından...

 

Ankara, Nisan 2011

MU
28.04.2011 17:40
#158

Geçmeden

 

Ölünün ardından ağlar da insan,

Gariptir, içinden güler kendine.

Dil tutulur amma hâl ile lisan,

Küfreder, bir âdet sözün aksine.

 

Kalbin kârı ibret, gözünse seyir,

Akıl, yakasından çekilen çocuk

Yahut bir davete koşan misafir,

Ölünün evinde garip maymuncuk.

 

Yanaklardan iner, iner de yaşlar,

Hayret eder inci mercana gönül.

Hayrete ne hacet, ağlasın kuşlar,

Ağlamak ibadet, ağlamamak zül.

 

Ölümsüz ölüler şehri kabristan,

Ne gideni eksik ne de geleni.

Aslından uzağa bir kurak bostan.

Toprağa yakına, esrar madeni.

 

Kabir, derinliği bir insan boyu,

Köşesi oyulmuş lanetli bina.

Daracık ve dipsiz karanlık kuyu,

Bir taşın yüzünde beliren mânâ.

 

Ve telaş!... Kürekler kalkar ve iner,

Ve alçalır sesler: Ölmüşse ölmüş.

Bir korku, bir arzu göğüse siner,

Olmasın olmasın böylesi bir düş.

 

Hüznü perde perde örter hakîkat,

Günyüzüne çıkar, keşke, keşkeler.

Soğuk bir manzara sanki bir tokat

Gibi çarpıyorken düşer maskeler.

 

İşte, en nihayet çıplak yüzümüz,

Bulutsuz gün gibi çıkar ortaya.

Etse ne halini inkar sözümüz,

Taşa, topraktır der sinede kaya.

 

Ölen ölür, gelen gider gider de,

Geçip gitmez bizim korkularımız.

Tatlı olmaz, talip olmadan derde,

Zehirden de zehir uykularımız.

 

Çare var, kaygılar gelse üst üste,

Olsa da hem şimdi halimiz riya.

Ağlamaktan ve hem ölmekten öte,

Ağlamak ve ölmek!... Gerisi rüya.

 

Evet! Bu dehşetli korkunç rüyadan,

Bir gün uyanmadan ağlayamayız.

Geçmeden dünyada iken dünyadan

Ölmek ne demekmiş, anlayamayız.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
28.04.2011 17:41
#159

Yazık

 

Sayarak görünmez öteyi yalan,

Her şeyi bir tasın içinde bulan;

Dar şiara yazık, şiara yazık!...

 

Kalemin sırrına ermeden bir an,

Yalnızca hevesten ibaret kalan;

Her şiire yazık, şiire yazık!...

 

Harf harf eriyorken hecede zaman,

Hikmetten büsbütün habersiz olan;

Bir şaire yazık, şaire yazık!...

 

Bir lahza durmayıp daim yol alan,

Hakîmden çok uzak yollarda solan;

Kör şuura yazık, şuura yazık!...

 

Ankara, Nisan 2011

AB
28.04.2011 20:54
#160

Muazzam,muazzam...Başka söze ne hacet.

 

Yüreğinize ve elinize sağlık.

MU
30.04.2011 14:52
#161

Yürüyen Cenazeler

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Sağımda solumdalar,

Sağımda solumdalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Dizilmiş yolumdalar,

Dizilmiş yolumdalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

İnceden uzaktalar,

İnceden uzaktalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

İncecik tuzaktalar,

İncecik tuzaktalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Evimde, odamdalar,

Evimde, odamdalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Çatıda ve damdalar,

Çatıda ve damdalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Güneşten kaçmadalar,

Güneşten kaçmadalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Gölgeden saçmadalar,

Gölgeden saçmadalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Uzakta yakındalar,

Uzakta yakındalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Kanatsız akındalar,

Kanatsız akındalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Çatlamış kafadalar,

Çatlamış kafadalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Cünunsuz safadalar,

Cünunsuz safadalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Haybeye emekteler,

Haybeye emekteler.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Helvasız yemekteler,

Helvasız yemekteler.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Önümde ardımdalar,

Önümde ardımdalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Ölüye yardımdalar,

Ölüye yardımdalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Ağlarken gülmedeler,

Ağlarken gülmedeler.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Güldükçe ölmedeler,

Güldükçe ölmedeler.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Vitrinde aynadalar,

Vitrinde aynadalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Manidar manadalar,

Manidar manadalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Görünürde yazdalar,

Görünürde yazdalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Görünmez ayazdalar,

Görünmez ayazdalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Asılsız hesaptalar,

Asılsız hesaptalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Aslında azaptalar,

Aslında azaptalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler,

Rahmetsiz yatırdalar,

Rahmetsiz yatırdalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler,

Hatırda hatırdalar,

Hatırda hatırdalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Nefretle nefretteler,

Nefretle nefretteler.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Fetrette fetretteler,

Fetrette fetretteler.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Altımda üstümdeler,

Altımda üstümdeler.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Balımda sütümdeler,

Balımda sütümdeler.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Yalancı sevdadalar,

Yalancı sevdadalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Bir orda hep burdalar,

Bir orda hep burdalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Diriden habersizler,

Diriden habersizler.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Pîrlerden ezbersizler,

Pîrlerden ezbersizler.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Gurbetsiz sıladalar,

Gurbetsiz sıladalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Gurbette beladalar,

Gurbette beladalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Yorumsuz rüyadalar,

Yorumsuz rüyadalar.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Hayırsız dünyadalar,

Hayırsız dünyadalar.

 

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Aklımda fikrimdeler,

Aklımda fikrimdeler.

Yürüyen cenazeler,

Yürüyen cenazeler;

Duamda zikrimdeler,

Duamda zikrimdeler...

 

Ankara, Nisan 2011

MU
01.05.2011 01:15
#162

Dua

 

Şimdi bir yakınlık bildiğimiz hal,

Sana uzaktan da uzak Allahım.

Zâtına âşikâr büsbütün ahval,

Uzaklarda onca tuzak Allahım.

 

Güneşe mesafe göze bir karış,

Ne var ki her gören derviş sayılmaz.

Yüzünde esrarı; yangın, yakarış,

Sırrına ermeyen ermiş sayılmaz.

 

Gündüz sandığımız kör gecelere,

Adın düştü ve nûr oldu karanlık.

Bir yâdınla vardık bilmecelere,

Seninle gece ve gündüz seyranlık.

 

Edilen tövbeye tövbeler olsun,

Her günah hakîkat ve âhlar vehim.

Herkese, herkese müjdeler olsun;

Sevinin, Rabbiniz rahmân ve rahîm.

 

Böyle sarılmışken köşe ve bucak,

İnsan zalim yine, zalim ve cahil.

Allahsız bir hale neyse ki ancak,

Yine yalnız Allah, Allah müdahil.

 

Şahdamarından da yakın der yakın,

İnsan; ve inandık, yalnız o kadar.

İnanmak yetmiyor, yetse bu akın,

Ne demek isyana hep damar damar.

 

Şahidi bir Sensin her saklımızın,

Ört bizi ebed ve ezel Rabbim.

Yakından habersiz şu aklımızın,

Sen çapını daralt, ey güzel Rabbim...

 

Ankara, Nisan 2011

MU
01.05.2011 01:19
#163

Bizim Köy

 

 

Ne benim ne de senin,

Herkesin dizim dizim;

Gelen, giden, görenin,

Bizim köyümüz bizim.

 

Suyu, ekmeği şifa,

Bilin, yeyin ve için.

Havası kalbe sefa,

Gelin, alın ve geçin.

 

Geçin, benlikten geçin,

(Ben) diyene bir yer yok.

Geçen onbinler seçin.

Yastık, yorgan, döşek çok.

 

Sığarız, sığınırız,

Hepimiz boncuk boncuk.

Ağlarız, yakınırız,

Eş, dost ve çoluk çocuk.

 

Merhamet durağımız,

Sofrası hep gözyaşı,

Sonsuza burağımız,

Bir el muallak taşı.

 

Toprağı nûrdan maden,

Ölüsü hayat dolu.

Hoş kokusu maziden,

Ki; yolu Onun yolu.

 

Bizim köyümüz bizim,

Taşı sanki kuş tüyü.

Rahmet öykümüz bizim,

En Güzel'in hoş köyü.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
01.05.2011 01:20
#164

İsteyeni

 

Yakınında iken aktı bir mühür,

Ve sen aldın beni uzağa attın.

Arasında iki hüznün bir ömür,

Kastını bileyim diye yaşattın.

 

Bir istemek verdin öyle azade,

Ve istekler serdin binden ziyade,

Seni isteyenleri dolmadan vade,

Öldürdün de ölmez kendine kattın.

 

Ankara, Nisan 2011

MU
19.05.2011 12:24
#165

Perdeler

 

Perdeler şu perdeler,

Dükkanlar ve fantalar.

Perdeler hep perdeler,

Gözlerde avantalar.

 

Perdeler o perdeler,

Ruhsatsız acentalar.

Perdeler hep perdeler,

Taşlar, kuşlar, suntalar.

 

Perdeler bu perdeler,

Topluluksuz cuntalar.

Perdeler hep perdeler,

Tasdiksiz cirantalar.

 

Perdeler de perdeler,

Yemeksiz lokantalar.

Perdelerde perdeler,

Ayarsız pırlantalar.

 

Ankara, Mayıs 2011

MU
07.06.2011 07:02
#166

Nazar Ber Kâdem

 

Gözüm ayak ucunda,

Ayaklarım burcunda;

Görünmez ufukların,

Var eden yoklukların.

Adım adım adımlar,

Kimi adamlar kimi.

Şahittir kaldırımlar,

Kanuna; gökçekimi.

Yerdekiler yerdeler,

Yerdeler ya, perdeler;

Takıldığım ne varsa,

Kadın, kumar ve arsa.

Günümüz kumarbazı,

Şu kızlarla dövüşmez.

Jokerken kışı, yazı,

Papazlara laf düşmez.

Kağıtlardan başka iş,

Etten ve taştan geçiş;

Adama toslamadan,

Geçmek, geçmek anbean.

Ya da kalmak öylece,

Uçarken gökyüzünde.

Koşmak koşmak günlerce,

Hiç durmadan sözünde.

Ey yolcular, yolcular!...

Bu yol Sıddîk'in yolu.

Ne varsa hep sizde var,

Bırakın sağı-solu.

Ben, yeterim kendime,

Yetmezken (Efendim)e.

Yeterim, ben yeterim,

Ben, herkesten beterim.

Biz duralım, duralım,

Ezelde o gün gibi.

Sözümüze varalım,

Sanki bir düğün gibi.

İçimizden geçelim,

En Güzel'i seçelim.

Bakalım aynalara,

Yerdeki manalara.

Hep Hakk ile olalım,

Halkın içinde iken.

Herkesi gül bulalım,

Kendimizi bir diken.

 

Yoksa yakınlar tuzak,

Yoksa (En Yakın) uzak;

Yoksa yaklaşmak yasak,

Yoksa yaklaşan tutsak;

Yoksa bir yoktur imsak,

Oktur yoksa her misak.

 

Yoklar yerle bir olsun,

Var içiniz biz bir Var.

Sokaklarda hep yosun,

Dikkat etsin nazarlar.

Bakalım bir bakışa,

İtiş ve hem kakışa;

Sinir, küfür ve nefret,

Bir hal ki; hale hayret.

Bakar bakmaz bir nasip,

Göze takılanlardan.

Bana da bu münasip,

Ben de hep kalanlardan.

Bir farkı yok, yok farkım,

Farklı değil ki arkım.

Kanun, hep aynı kanun,

Benim, onun ve bunun.

Meşgale hep meşgale,

Olan biten ne varsa.

Hikmetine havale,

Şu gözler bir duyarsa.

Doymadan duymak da ne?!...

Boş söz, boş söz terane.

Duyurmaya seferber,

Doyurmaya her seher;

Bir ölçü, ölçülerden,

Meşale bir meşale.

Bir an evvel en erden

Varmak için menzile.

Büyüklerden nasihat,

Bir yol, bir yol ki; hat hat;

O'ndan O'na erdiren,

Bu yol, bu yol son tren.

Duraksız duraklarda,

Hep rahatta yolcular.

Ve dilsiz dudaklarda,

O var, O var hep O var.

Hep olsun diye tasa,

O'ndan gayrı ne varsa;

Geçmek hep geçmek için,

Gözlerden kalbe perçin:

Esaslardan bir esas,

Nazar, nazar ber kâdem.

Bir ölçü ki; ihtisas,

Bunun için var âdem.

 

Ankara, Haziran 2011

MU
11.06.2011 02:15
#167

Ağaç Gölgesi

 

Güneş düşmüş ağacın gölgesine kış günü,

Ve alnında ateşle buz kesmiş bir yabancı.

Yüzükoyun devrilmiş hakikatin sürgünü;

Koynunda katarlarla rüyalarda kervancı.

 

Uykusunda huzursuz bir hali var besbelli,

Kabus görüyor gibi göğsünü tırmalıyor.

Sanki gördüğü her şey onun malı temelli,

Gözünü bir an açıp sonra yine dalıyor.

 

Kolu kanadı kırık yabancı uyan uyan,

Bu gölge yeri sana bırakmazlar bilesin.

Aç şu gözlerini de dayan birazcık dayan,

Ki dileyen bir arşın gölgesini dilesin.

 

Ankara, Haziran 2011

MU
11.06.2011 02:17
#168

Aman

 

Bir sinek kanadı olan (Yakın)ın;

Bucağına düştük amanın aman.

Mevsimi güneşsiz hayat çarkının;

Sıcağına düştük amanın aman.

Yollardan habersiz bir susuz arkın;

Kucağına düştük amanın aman.

Emanet uzakta, biz en yakının;

Bacağına düştük amanın aman.

Dilemezsen, sonu gelmez akının;

Ocağına düştük aman da aman.

 

Ankara, Haziran 2011

MU
11.06.2011 02:23
#169

Giderler

 

Sabah dallarımda ötüşen kuşlar,

Bir öğlen neşemi çalıp gittiler.

Kuşların ardından baharlar, kışlar,

Beni ateşlere salıp gittiler.

 

Kah yerinde sayıp duran bir arsa,

Kah şu boğazımdan geçmeyen parsa,

Bir akşam, (Diri)den gayrı ne varsa,

Benden, beni benden alıp gittiler.

 

Ankara, Haziran 2011

MU
11.06.2011 02:24
#170

Kurban Ol

 

Sönmeyen yangınlar canına minnet,

Sen, bir kuduz köpek; sular, kül nefsim.

Sana çirkin güzel; en güzel, mihnet,

Hayat; çıkmaz sokak, ölüm; yol, nefsim.

 

Yakınken en uzak olmak ne acı,

Gözümde bir zehir derdin ilacı,

Başı bir secdeye değen baş tacı,

Firavuna kurban, kurban ol nefsim.

 

Ankara, Mayıs 2011

MU
11.06.2011 02:28
#171

Selam

 

Selam edeyim pekala selam,

Zira derler ki ey anam babam:

Selam etmeli evvela elbet,

Edilecekse bir kelam şayet.

Selam, sabrın ve şükrün ehline,

Selam, Ona ve ehl-i beytine.

Has ümmetine Rasulden haber,

Selamet müminlerle beraber.

Tesbihi selam, gökte meleğin,

Direği selam, selam feleğin.

Ahretten yana talim dünyada,

Hanyada selam, selam Konyada.

Ondan sonradır büsbütün kelam,

Selam Ondandır, Odur es-Selam,

Selam velhasıl selam vesselam

 

Ankara, Mayıs 2011

MU
11.06.2011 02:30
#172

Gelenler

 

Ne zaman aynada kendimi görsem,

Gözümün önüne bir resim gelir.

Bir adam, tutuşan resimde sersem,

O sersem adamı yeresim gelir.

 

Çare değil tuz buz olsa aynalar,

Üstümden üstüme gelir binalar,

Bir cam kırığında, taşta manalar,

Maddeden manayı deresim gelir.

 

Akıl, derdi olan için vesile,

Mesele, aynada saklı mesele,

Saklı da aşikar bir nur silsile

Halkaya gönlümü veresim gelir.

 

Bir masum bebeğin sırrı ifade,

Şu cömert çocuklar gibi azade,

Ne varsa, gönülden bile ziyade,

Ruhumu yoluna seresim gelir.

 

Ecel; diriye gam, ölüye düğün,

Dün soldu, açmamış yarınlar ölgün,

Bugün, olmasa da mutlaka bir gün,

Erilmez olana eresim gelir.

 

Bilmek yetmiyor ki bilinmez hali,

Anlamak, anlamak lazım ahali,

Yükseklerden uçan kartal misali,

Alnımı, göğsümü geresim gelir.

 

Göresim, göresim gelir bulanı,

Yoktan bir yere bir yoku alanı,

Her şeyin, zatına bir el olanı,

Aynasız ve gözsüz göresim gelir.

 

Ankara, Mayıs 2011

MU
11.06.2011 02:41
#173

Sabır

 

Bir (Var)ın önünde, kollar, bacaklar,

Ellerle beraber dudak büzermiş.

Hep (yok)un peşinde, başsız ayaklar,

Bir ömür boyunca gezer gezermiş.

 

Bir an olmayan bir hiçin ardında,

Perişan bir halde, şu garip insan.

Beladan da büyük (bela) adında,

Bir isim haykırır, dudaksız lisan.

 

İmtihansız iman, çocuğa mahsus,

İman ettim, diyen adam hazır ol.

Aynı şey; bir saray yahut bir mapus,

Bir günah ve hayır, hepsi aynı yol.

 

Sonu olmayan bir şeyin yarısı,

Şükürle beraber sonsuza refref.

Başına, her seven erin darısı,

Belalı güzelden yeminle şeref.

 

Şu işittiğinden herkes bîhaber;

Ermiş muradına sabreden derviş.

Kendini yoluna serenden haber:

Sabreden kulunu Allah severmiş...

 

Ankara, Mayıs 2011

MU
11.06.2011 02:42
#174

Dua

 

Şimdi bir yakınlık bildiğimiz hal,

Sana uzaktan da uzak Allahım.

Zâtına âşikâr büsbütün ahval,

Uzaklarda onca tuzak Allahım.

 

Güneşe mesafe göze bir karış,

Ne var ki her gören derviş sayılmaz.

Yüzünde esrarı; yangın, yakarış,

Sırrına ermeyen ermiş sayılmaz.

 

Gündüz sandığımız kör gecelere,

Adın düştü ve nûr oldu karanlık.

Bir yâdınla vardık bilmecelere,

Seninle gece ve gündüz seyranlık.

 

Edilen tövbeye tövbeler olsun,

Her günah hakîkat ve âhlar vehim.

Herkese, herkese müjdeler olsun;

Sevinin, Rabbiniz rahmân ve rahîm.

 

Böyle sarılmışken köşe ve bucak,

İnsan zalim yine, zalim ve cahil.

Allahsız bir hale neyse ki ancak,

Yine yalnız Allah, Allah müdahil.

 

Şahdamarından da yakın der yakın,

İnsan; ve âmenna, yalnız o kadar.

İnanmak yetmiyor, yetse bu akın,

Ne demek isyana hep damar damar.

 

Şahidi bir Sensin her saklımızın,

Ört bizi ebed ve ezel Rabbim!

Yakından habersiz şu aklımızın,

Sen çapını daralt ey güzel Rabbim!...

 

Ankara, Nisan 2011

MU
13.06.2011 19:04
#175

Fotoğraf

 

Yalnızım, yalnızım; yapayalnızım,

Gariplik, apaçık alında yazım.

Annem bile bana sanki yabancı,

Tulumba kafalar, hepsi yalancı.

 

Yanlışım ben de bir yanlışım evet,

Doğrunun içinde yanmışım evet.

Ateşle dökülür bendeki kirler,

Bir ocakta pişer serin fikirler.

 

Pervaneler benim eşim ve dostum,

Anlamaz halimden sular bir yudum.

Çırpınıyorum göz bilmez deryada,

Bir umman yetişir yalnız feryada.

 

Ve alır da mosmor kesilmiş beni,

Bir zafer bağışlar, sil baştan yeni.

Dua: Ulaşırsın Allah dilerse!...

İstemem, yerine dünyayı verse.

 

Az konuşunca; sus, diyorlar tamam,

Diyorum ya; beni, ben de anlamam

Ne sır küpü şu iş ne de kıyamet,

Hakîkat mucize, haktır keramet.

 

Yok, yok!... İnanın ki, ben bir aynayım;

Velîden tarafım, dosttan yanayım.

Odur düşen Odur, sırlı camlara,

Gönül verilmez mi şu adamlara?!...

 

Feda olsun aklım, ruhum ve kalbim,

Ayırma yolundan ey güzel Rabbim!

İki göz bebeğim, sana hep selam,

Ne göz var arada ne de bir kelam!...

 

Ankara, Haziran 2011