“ ‘Ah minel-aşk vel-hâlâtihi’ diyor Arap. Yaşamışlar, yaşamışlar, hepsini biliyorlar. Aşkın halleri sayısız. Fakat en büyük ıstırap, galiba, inanmak zorunluluğunda toplanıyor. Derece şüphesi. Elbette bana biraz bağlı. Sempatisi var. Buluşuyoruz. Her randevuya geliyor. Saatlerce konuşuyor, bazen geziniyoruz. Bu kadarı hangi dereceyi ifade eder? Sadece hoşlanmak mı? Daha yukarı ise kaç derece? Aşkın bitişik kaplardaki su gibi, sevişenlerde aynı hizayı bulduğu farz edilebilir mi? Böyle en kabalarından en yakalanmaz nüanslara kadar sevginin anları o kadar sayısız meseleleri düşündürüyor ki, üç paket sigara ve sekiz saat uykusuzluk bunlardan hiç birini halletmeye yetişmiyor. Simeranya’da aşkın tam psikografisini elde eden bir alet keşfedilmiş olsun mu? Yüz elli yıl sonra bile böyle bir şeyin mümkün olabileceğini umuyorum. Deminden beri, koltuğuma uzanmış, ilerleyen gecenin kulaklarımda ince ince vızıldayan derin sessizliği içinde, düşündüklerimin yüzde birine bu deftere kaydedecek kadar hatırlamama imkan yok. Bütün o teferruat kaynayışı içinde sabit kalan birkaç noktayı unutmadım. Biri;
….”
-Ne okuyorsun?
Asu, soğukkanlılıkla elindekini kapatıp, üstünü kendisine hediye ettiği kitapla saklamaya çalıştı.
-Hiç…
Samim, Asu’yu uzun uzun süzdükten sonra, her zamanki koltuğuna oturmuş, başını pencereye doğru çevirmişti.
-Hava yağmurlu. Tam senin havan. Çıkmak ister miyiz acaba?
Asu, okuduğu sayfanın devamını merak ediyordu. Bir yolunu bulup onu göndermeli ve kaldığı yerden devam etmeliydi.
-Sanmıyorum. Biraz rahatsızım.
-Neyin var?
-Midem bulanıyor birkaç gündür. Halsizim. Biraz uzanacağım.
-……
-Sen çık istersen. Hava alırsın.
Samim’i isteksiz gören Asu, onu dışarı çıkarmaya mecbur bırakacak bir şeyler bulmalıydı.
-Kitabım da bitmek üzere.
-……
-Kavuşacaklar mı?
-Evet. Her aşık gibi.
-Şu an için imkansız görünüyor.
-Kaç sayfan kaldı?
-Beş…
-Beş sayfa çok şeyi değiştirebilir.
Ve sessizlik… Günlüğünün okunmasından habersiz olan Samim, Asu’da meydana gelen değişiklikleri anlamaya, çözümlemeye çalışıyordu. Asu artık değişmiş, her şeyi ölçen-tartan bir kız oluvermişti. Sürekli dalıyor, kendisine seslenildiği zaman sırtına bıçak saplanır gibi irkiliyordu. Geceleri duyduğu ayak sesleri, Asu’dan başkasına ait değildi. Çöpte bulduğu sigara izmaritleri de Asu’nun dudaklarından çıkma olduğu ruj izlerinden belli oluyordu. İğnelerini de olmuyor, günden güne eriyordu. Ama neden? Bunu kendisine neden yapıyordu? Ya da ona bunu yaptıran şey neydi?
Sessizliği bozmak isteyen Asu:
-Kitapçıya da uğrar mısın?
-Tabii… İstediğin bir kitap varsa alayım.
-Var. “YALNIZIZ”..
Uzun uzun bakıştıktan sonra, Samim oturduğu yerden kalktı ve ağır ağır yürüdü.
-Güzel bir tercih. Diyerek kapıyı arkadan kapattı.
Asu’nun yüzü bir anda mahzunlaştı. Kitabı sakladığı yerden çıkartarak rastgelen bir sayfayı okumaya başladı.
“Ne istiyorsunuz? Aşkta musiki, sevgilinin vesika fotoğrafını kainat ebadında bir agrandismana çıkaran muhayyilenin objektifini bir anda açıyor. Meseleye bir türlü dönemiyorum. Neydi? İki ihtimal: Aptallık veya aşkta yetersizlik. Veya ihanet ki o demektir. Bunlar kestirme hükümler. Beni tatmin etmiyor. Fakat aralarındaki yakalanmaz inceliklerin sezilmesi için hareket üsleri hazırlıyor.
Daha doğrusu her aşkın köhne ve ebedi meselesi içindeyim: ‘Beni seviyor mu?’ ve ‘ne kadar?’ Büyükanne, hala, teyze, koskoca insanlar bunun cevabını beş yaşındaki çocuktan bile isteyecek kadar zayıftırlar. Bambino küçük ellerini derece derece açar, ‘Beni ne kadar seviyorsun?’ sualine ‘Oda kadar’, ‘Ev kadar’, ‘Dünya kadar’ cevabını verir. Sevgisini adamına göre derecelendirmesini ve ölçmesini beş yaşında öğrenmiştir. Koketrisi de vardır. Her zaman doğruyu söylemez. Cevabını menfaatine veya merhametine göre ayarlandırır. Büyüklerden daha büyük olacağı anı yaşamaktadır. Tahtından aşk ihsanını dağıtır.
Bu çocuktan daha küçüğüz.”
Asu, bütün bu okuduklarını bir araya getirmeye çalışırken, gözüne bir yazı ilişti.
“Anlamadığım nokta, Asu’da bana karşı bir aydan beri başlayan değişmenin on günden beri farklı surette artmasıdır. Benim ihtirasımın çapı önünde bu fark, günden güne kaçınılmazlığa mahkum bir dramın tohumunu şişirir. İçimde böyle bir felaketin sıkıntısını duyuyorum. Rakibe karşı değil, her türlü gizliliğe ve suikaste karşı bir canavarım. Bu karanlık noktada gizlenen hareket veya his yalanının öfkesi ve nefretiyle dişimden tırnağıma kadar silahlanıyorum.”
Asu, defteri kapadı ve ayağa kalktı. Defteri aldığı yere, Samim’in kitaplığına koydu. Elleri kitaplığın kenarında, başını öne eğmiş, bazı şeyleri itiraf etmesi gerektiğini düşünüyordu. Fakat zihni, bunlara dair bir fikir yürütemeyecek kadar yorgundu. Beş yaşındaki çocuğu düşünüyordu. Samim’i seviyor muydu? Evet seviyordu muhakkak. Peki ne kadar? Oda kadar , ev kadar, dünya kadar mı? Beş yaşındaki çocuk kadar olamadığını düşünen Asu, kendisine sorular sormaya başladı.
Oda kapısının önünde ürkek ayak sesleri geziniyordu. Asu kulak verdi. Samimdi bu.
-Burada mıydın?
-Evet kitaplarına bakıyordum. Özeniyorum sana. Böyle bir kitaplığı oluşturmak kolay olmasa gerek. Bu arada kitabımı aldın mı?
-Aldım. Bu kitap bende vardı. Okumuştum.
-Sahi mi? Söyleseydin, seninkini okurdum.
-Kütüphaneme duyduğun alaka kitaplarım için olsaydı, bu kitabın orada var olduğunu görürdün… Hem dışarı çıkmamı o kadar çok istiyordun ki, söylememeyi yerinde buldum.
Asu kızardığını hissediyordu. Samim, onu daha fazla sıkıştırmak niyetinde değildi.
-Daha sonra konuşuruz bunları, eğer istersen. Ben hep buradayım. Ve bu kitabın içinde.
Samim kitabı Asu’ya doğru uzattı.
Asu odasına girip, kapıyı kitledi. --Müziği-- açtıktan sonra yatağına uzandı ve ağlamaya başladı.