SUYU ARAYAN ADAM: BİR DÖNÜŞÜMÜN ÖYKÜSÜ
Suyu Arayan Adam, Osmanlı’nın son dönemlerini, Meşrutiyet’i, Cihan Harbini ve sonrasında kurulan Genç Cumhuriyeti, dolayısıyla İnkılâpları yakından izleyen/gözleyen, yaşayan, yaşatmaya çalışan Şevket Süreyya Aydemir’in anılarının mükemmel tespitlerle aktarıldığı önemli bir eser niteliğindedir.
Bir sınır şehri olan Edirne’de doğan Şevket Süreyya’nın çocukluğuna ait ilk hâtırası bir yangınla başlar, öncesine ait bir daha eski bir iz yoktur. Bu yangın sonrasında hatırlayabildiği ilk manzara, kalabalık bir cenaze karışıklığıdır.
Edirne’nin sayılı zenginlerinden olan bir Beyin oğlu, eşkiyalar tarafından kaçırılıp fidye istenmiş; sonuçta da öldürülmüştü. Sonrasında ise memlekette bu ölümün öyküleri, türküleri çokça dillendirilmişti. Bu genç Bey’in ölümü Rumeli’de bu cins ölümlerin ne ilki ne de sonuncusu olacaktı.
Eserde Osmanlı’nın yaşlılığıyla ilgili doğrudan veya dolaylı olarak ufak tefek ipuçları bulmak mümkün. Mesela Şevket Süreyya’nın bir berber dükkânında hasır sandalyeye oturarak dişini çekmesi olayının, kendi ifadesiyle macerasının, mahalle çocukları arasında günlerce çalkalanması gibi.
Küçüklüğünde çetecilik faaliyetlerinin de etkisiyle en sevdiği ve heyecan duyduğu oyunun Hıristiyan mahalle çocuklarıyla yaptıkları çetecilik oyunları olduğunu belirten Şevket Süreyya, bu oyunların o devirde belirgin özellikleri gözlenmeye başlayan ayrılıkların ve bunların körüklediği kanlı hesaplaşmaların ipucu olduğunu şu sözlerle özetlemektedir:
“ (…) Bütün bunlar, aynı devletin uyruğu, fakat yüzyıllardan beri birbirine kaynaşmayan ırkların çocukları arasında, ileride olacak kanlı hesaplaşmaların küçük hazırlığıydı!’’
Yine çetecilik oyununun büyümesini ve işe büyüklerin karışmasını ele aldıktan sonra, “Sanki her iki taraf da, nasıl olsa girişecekleri son, kesin hesaplaşmaya, beklenmedik bir kıvılcımla şimdiden başlamışlardı!’’ ifadesiyle Perşembe’nin gelişini haber veren Çarşamba’ya vurgu yapmaktadır.
Çocukluk yıllarında mahalleliye Öykü, Hikâye, Destan gibi Edebî eserleri okuyan Aydemir, kendisini dinleyen yaşıtlarından farklı olacağını ve onların yolundan başka bir yol izleyeceğine inanmaktadır ve bu doğrultuda hareket etmektedir.
Zaman hızla geçecek ve Askerî Rüştiye’ye yazılacaktır. Sınıfların duvarlarına asılan haritalarda büyük imparatorluğun toz pembe gösterilen toprakları dünya kadar geniş gören ve bununla gururlanan Şevket Süreyya zaman zaman coşkuya kapılıp bütün dünyanın kendi devletinin sınırları olmasını arzuladığı da belirtmektedir.
Devamla Vatanın, devlet sınırlarının varabildiği her yer olduğunu belirtmekte, bu sırada orduyu temel dinamik olarak ele almakta; ülke sınırları içerisinde, İsyan olarak algılanan hareketlerin bastırılmasında orduya önemli görev düştüğünü belirtmektedir.
Süreç içerisinde fikirlerini netleştiren Süreyya, Bütün Ümitlerini Padişaha bağlamalarına rağmen Padişahın kılıcını çekip bayrağını açmamasına da değinmekte ve temeli Hürriyet, Adalet, Müsavat, Uhuvvet olan Meşrutiyet ile Kanun-i Esasi’ye geçiş yapmaktadır.
Yukarıdaki kavramlardan Uhuvvetin, Rum, Bulgar vatandaşların 31 Mart sonrasında Hürriyet Hareketinin korunması amacıyla toplanan orduya katılmamasıyla zedelendiğini belirtmekte, sonra Adalet ve Müsavat kelimelerinin eskisi gibi sıkça kullanılmadığına değinmekte, ortada yalnız ‘Ya Hürriyet Ya Ölüm’ yazılı bayraklar özelinde Hürriyet kavramının kaldığını; ancak imparatorluğun kaderine Hürriyet değil ölümün yazıldığını dile getirmektedir.
Avrupalıların Statükonun korunmasına dair beyanları sonrasında yaşanan Balkan Savaşlarıyla bir kez daha açığa çıkan Zihniyet ve yaşanan toprak kayıpları sonrasında duyguların, Allah’ı bile mes’ul tutacak kadar azgınlaştığını ve bunun İzmir’de Müzik öğretmenliği yapan İ.Zühtü Bey’in; “Ey Bulgar vahşet ve canavarlığının en büyük âmili’’ şeklindeki sözleriyle dile getirildiğini görmekteyiz.
Yine Süreyya’nın bulunduğu Askerî Okul’a Yemen’den, Kürdistan’dan veya Çerkez köylerinden gelen gençlerin Milliyetleriyle övündüğünü, buna karşın kendilerinin Millet adı olarak Osmanlı, dil olarak da Türkçe yerine Osmanlıca kelimelerini kullandığını, yaygın kanaate göre Türk’ün kaba, görgüsüz, kabiliyetsiz varlık olarak görüldüğünü, süreç içerisinde Türk Yurdu Mecmuasında okuduğunu, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’na ait olan Üzümcü öyküsünden etkilendiğini, aynı mecmuanın Türk Tarihini Söğüt-Domaniç’ten öncesine dayandıran ve Türkün vatanını yaşanılan her yer olarak ele alan, Tarih, Irk, Dil,Dilek [Ülkü] birliğiyle uzun soluklu adımlar atılacağına olan inancını ve Müebbet bir ülke olarak algıladığı Turan İdealine ulaşmasına şahit olmaktayız. Bundan sonrası Turan İdeali yolunda atılan adımlarla devam edilecektir.
Asıl isimlerin yanına Alpler, Tekinler, Oğuzlar, Börteceneler [börte Çine] eklenmeye başlanacak, Cengiz’in Harzem Türklerini, ya da Selçuklu şehirleri halkını topluca öldürüşü, Timurlenk’in Anadolu’yu yakıp yıkışı, artık unutulması gereken birer kardeş kavgası sayılacaktı. Haritalara bakış açısı da değişecek ve Osmanlı Afrikası, Yemenler, Hintler, Bosna Hersekler yerine bir el Balkan geçitlerinde, Tuna-Meriç havzalarının üstünde olurken diğer el Kırım, Kafkasya, Başkırdistan, Türkistan’a, Altaylara, Çin Türkistanı’na, Çangari’ye, Altın Dağı’na uzanacaktır.
Birinci Dünya Savaşı’nın çanları çalıp da seferberlik ilan edildiğinde ise Kapitülasyonlardan kurtulma hedefinin yanında Rusya’nın yıkılması ihtimali belirecek ve Kafkaslar, Hazer Denizi öteleri, Altaylar, Altın Dağa varan ülkeler canlanmaya başlar göz önünde..
Tartışılır biçimde girilen Cihan Harbi’nin şartlarında, sıradanlaşan, ‘Hepiniz öleceksiniz, Hepimiz öleceğiz!’ ifadeleriyle açığa çıkan, ‘Vatan Kurtulacaktır!’ tesellisiyle daha anlaşılır olan ifadelerin belirginleştirdiği ‘Hak Yoktur, görev vardır!’ cümlesiyle tamamlanan savaş psikolojisi.
Şevket Süreyya’ya göre kısıtlı imkânlara rağmen Yemen, Hicaz, Irak, Sina, Filistin, Suriye Çölleri ile Dersim, Sason, Talori Dağlarının kurtulmasının sırrı yukarıdaki ifadelerde gizliydi.
‘Türk Ocağını Mabet, Yüce, parlak Turan’ı Kabe’ yapan ve kendilerini bekleyen ülkelerin sayıldığı İhtiyat Zabitler Marşı’yla yürüyen Süreyya’nın Anadolu’yla tanışması, şiir ve mektep bilgilerinden arınmasına neden olacaktır; çünkü çağlayan sular, öten bülbüller, altın başaklarla süslü zengin ve dünyanın hazinesi imajı, ‘Dünya kabuğunun çoktan ölmüş bir parçası haline gelen’ Anadolu’nun içler acısı haliyle örtüşmemektedir.
Yine Savaşın olağanüstü şartlarında ölüme meydan okumak için Allah, Vatan duygusu ve Cihad’ın kudsiyeti düşüncesi ile, yapılan işin, yüz yıllar boyunca yalnız mal, can vergisi için aranan, bitmiş, bilinmeyen Anadolu’ya karşı İstanbul’un işlediği günahların borç olduğu tesellisinin işlevine değinilmektedir. Devamla da İmparatorluğun temeli ve mihveri olan Anadolu’ya birkaç yıkık Kümbet, birkaç harap Kervansaray, birkaç kale kırıntısından başka bir şey bırakılmadığını, bu büyük masalın sonunun hiçlikle bittiğini söylemektedir.
Eserde, Savaşlara mümkün olduğunca yer vermemeye çalıştığını belirten Süreyya, Sarıkamış Faciâsına değinmeden geçmemektedir. Bir tek düşman görmeden, bir tek düşman öldürmeden, olduğu yerde donan, eriyen binlerce binlerce yaralı ve yarasız askerin hazin öyküsü!
Ve hayalle gerçeğin buluşma noktasında çocukluk yıllarında rüyaları süsleyen muharebe masalları ile mevcut şartlarda yaşanan boğuşmanın apayrı şeyler olduğu itirafı. Ancak her şeye rağmen baskınlarda duyulan heyecan ve korkuların yerini alan bir nevi hafiflik, ferahlık duygularına da değinilmektedir. Devamla; yeni benliğin ihtirasları haline gelen düşmanı ateşlere boğmak, kesmek, parçalamak gibi düşüncelerin ardından gelen ölümle boğuşmak, ölümle haşır neşir olmak duygularıyla yaşıtlarından ayrıldığını belirtmektedir.
Savaş esnâsında alayın makineli tüfek bölüğüne geçen Şevket Süreyya’nın sorularına aldığı, daha doğrusu alamadığı yanıtlar, o devrin şartlarını gözler önüne sermektedir.
Dinimiz Nedir? Sorusuna İmam-ı Âzam’ın Dinindeniz, Hazreti Ali’nin Dinindeniz gibi [Dolaylı] cevaplar aldığını belirten Süreyya, Peygamberimiz kimdir? Sorusuna ‘Enver Paşa!’ gibi cevaplar aldığını, Peygamberimiz yaşıyor mu? sorusu sonrasında farklı cevaplar aldığını, O’nun oturduğu yer konusunda da ihtilaflar yaşandığını, İstanbul, Şam, Mekke gibi yanıtlar aldığını, Ezan okumayı, Namaz kılmayı bilen çok az kimsenin olduğunu, köyünde Cami bulunan kimselerin ayağa kalkmasını isteğinde boy gösteren kişilerin de Cuma’larda, bayramlarda ‘Adet yerini bulsun.’ kabilinden Camilere gittiğini belirtmekte, devamla köyünde okul olan kimseyi bulamadığını, Hangi Milletteniz sorusuna çeşitli cevaplar aldığını, buna karşın; ‘Biz Türk değil miyiz? Dediğini, Türklüğü Kızılbaşlıkla özdeşleştiren askerlerin kendisine ‘Estağfurullah!’ diye cevap verdiğini belirtmektedir. Aynı Bilgisizliğin ve bilinçsizlik Vatan konusunda da gözlenmektedir ve Vatanın neresi olduğunu bilen çıkmaz eserdeki ifadeye göre.
Devamla, askerlerini Dindar ve Mutaassıp sandığını; ancak umduğunun aksine Cehaletle karşılaştığını belirten Süreyya, bu Cehaletin nedenlerine ulaşmaya çalışır ve yaşanan Maddi-Manevî sefaletin ihmalden kaynaklandığını vurgulamaktadır.
Çok geçmeden Çar ordusu dağılacak ve Rus Ordusunun yerini Ermeni birlikleri alacak, savaş kör ve aman bilmez bir boğazlaşmaya dönüşecektir. Savaş sırasında bir de donma tehlikesi geçiren Şevket Süreyya’yı Aydemir yapan hikâye de savaş yıllarında şekillenecektir.
Müfide Ferit’in romanına konu olan, aşkını ülküsüne feda ederek İstanbul’dan Türkistan’a giden Aydemir’i örnek alan Şevket Süreyya yolunu bulduğunu sanmakta ve de çareyi silahına sarılmakta bulmaktadır artık!
Savaş yıllarında Kafkaslara yol alan Şevket Süreyya, dağlık Ermenistan’daki Türk köylerinden birinde Mehmet Emin’in ‘Ben bir Türk’üm, Dinim, cinsim uludur!..’ dizelerinin bir köy davulcusu vâsıtasıyla dillendirilmesinden çok etkilenir ve Milliyetçi Türk Şiirinin hızına hayret ederek edebiyatın işlevini bir kez daha anlar; ancak çok geçmeden Bulgarlar savaştan çekilecek, İstanbul tarassut altına alınacak ve Süreyya, tam bulduğunu sandığı anda suyu kaybedecektir.
Azerbaycan’da kendini Aydemir olarak tanıtan Süreyya, burada bazen Cuma günleri minberde, bazen de Cami avlusunda yüksek bir yerde ideâlleri doğrultusunda faaliyet göstermeye başlar ve ateşli nutuklarla ülküsünü anlatmaya çalışır; ancak içten içe muhasebe yapmaktan da geri durmamaktadır.
Yıllardan beri yaşattıkları hayal yapısının gerçekleşmesi için ortada pek çok unsurun olmadığı anlayan Aydemir* büyük Turan’ın gerçekleşmesi için nitelikl biri yazılı bir eserin olmadığını fark edecek ve aradığı Turan’ı bir türlü bulamayacaktır. Binlerce kilometrelik mesafelere dağılan milyonlarca insandan yola çıkarak Turan’ın Maddî bir inşa duvarı değil de yalnız bir Manevî ülkü olup olmadığını sorgulayan Aydemir, rüzgârları bütün memleketin üstünde esen esrarlı ve ağır bulutlarla, Bolşevizm, tanışacaktır çok geçmeden!
Süreç içerisinde yaşadığı fikrî değişimle birlikte Bakü’de toplanan Şark Milletleri Kurultayına delege olarak katılan Aydemir, Enver Paşa’nın Kurultaya katılmasına da değinmekte ve Kurultay sırasında gösterdiği tavırla karşılaştığı tavrın, Enver Paşa’nın aleyhine olduğunu, bu zatın oldukça silik kaldığını ifade etmektedir. Bir ayrıntı olarak da Enver Paşa’nın nutkunu okumadığını; bu nutkun başka birisi tarafından okunduğunu, dolayısıyla Ali Fuat Cebesoy’un Moskova Hatıraları adlı eserinde geçen bu yöndeki bilginin yanlış olduğunu kaydetmekte ve Enver Paşa’nın Rus İhtilaliyle İttihatçıların hareketini benzer bulduğunu, Bolşevik Partisini komitacı sandığını eklemektedir.
Devamla Türkiye Komünist Partisi’nin Bakü’deki kongresindeki beyanların Türkiye’yi Komünist Memleket gibi lanse ettiğini belirten Aydemir, Komünist konuşmacılar arasında fikir ayrılıklarından bahsetmekte ve Hilafetle Saltanatın korunmasından yana olanlarla, İstanbul’un devlet merkezi olmasını isteyenler ve Komünizmle Müslümanlığın farklı olmadığını iddia edenlerin varlığına değinmektedir.
Hayat Yolculuğunda, ‘Geride kalan çocukluk rüyalarını değil, çağın önüne serdiği serüveni yaşadığını’ belirten Aydemir artık Hazer Deniziyle Karedeniz arasında dolaşan bir Ortaçağ Şövalyesine dön-üş-müştür ve nerede bir çarpışma olursa orada yer almakta, korkusuzca, kaygısız biçimde sonunu aramaktadır.
Çeşitli fikrî bunalımlarla Komünist Partisi’ne giren Aydemir, Komünistlerle İttihatçılar arasında, Enver Paşa’nın Şark Milletleri Kurultayındaki beyannâmesine rağmen, Sosyal eğilim, Politik hedefler ve İdeolojik formasyon bakımından hiçbir bağıntı olmadığını ifade eden Aydemir, Moskova’nın Milliyetçilik ve Millî devlet nizamıyla mücadele ederek dünya Sosyalizmi için çalıştığını, İttihatçıların ise Monarşik bir Meşrutiyet rejimini Türkiye’de tesis etmeye çalıştığını dile getirir.
İttihatçıların İstibdadı yıkması yönüyle takdire şâyan olduğunu belirten Aydemir uyandırdıkları ümitten sonra yaşattıkları hâyal kırıklığı nedeniyle kırgınlık duygusu oluştuğunu söylemekte ve vatanseverlik gayretinden doğan cemiyetin yöneticilerinin Kaba bir Alman Militarizmine alet olarak Tarihimizin en idealist gençliğini bir kumarda kurban ettiğini ve pek çok konuda tecrübesizce hareket ettiklerini vurgulamaktadır.
Devamla Rusya’nın dünyada Sosyalist nizama en elverişsiz memleket olduğunu belirten Aydemir, Sovyetlerde yapılan toplantılardaki diyalogları, konuşmaları ele alır ve mesela muhtemel Alman İhtilâli konusundaki hesaplaşmaları, iç muhasebeleri aktarır ve Almanya’da ihtilalin gerçekleşmemesini belirtir.
Yine Sovyetlerin meşhurlarından Lenin’in ölümünden sonra Stalin ile Troçki gibi zatların faaliyetlerini, tasfiyeleri ele alır.
Çok geçmeden Türkiye’ye dönen Aydemir, çevreye daha farklı bakmaya başlamıştır artık!.
Kendi ifadesiyle, dünyaya artık klişeleşmiş kavramların ardından bakmaktadır ve İstanbul’u dünya kapitalistlerinin birbiriyle çarpıştığı yarı sömürge şehri olarak görmekte ve burada yabancı sermayedarlarla işbirliği yapan komprodorlarla tatlı su frenkleri yaşadığını düşünmekte, her rastladığı Rum, Ermeni mağaza sahiplerine Kapitalist Uşağı, büyüklerine ise Kapitalist sıfatı yakıştırmakta, geri kalan insanlara ise proleter veya yarı proleter gözüyle bakmaktadır.
Beşiktaş’ta bir okulda öğretmenlik yapan ve Aydınlık dergisi vâsıtasıyla Marksizmi anlatan yazılar yazıp çeviriler yapan Aydemir, derginin kapatılmasıyla bir yargılama sürecinin içinde bulmuştur kendisini! Şefik Hüsnü, Nazım Hikmet gibi Aydınlık dergisi yazarları yurdu terketmesine rağmen Aydemir, memlekette kalmaya karar vermiştir.
İstiklal Mahkemelerindeki yargılama sürecinde bazı trajikomik olaylar yaşanmıştır. Şapka giymenin henüz kanunlaşmadığı; ancak bazı atılganların şapka giydiği günlerde Hikmet Şevki adlı gazetecinin şapkayla gittiği mahkemede;
“Nedir bu kepazelik, bu şapka da ne oluyor? babanda mı şapka giyerdi? Anandan şapkalı mı doğdun? Gibi tahkir cümlelerinin ardından kuvvetli bir tekmeyle merdivenden aşağı yuvarlanması ve soluğu dışarıda alması olayı gibi.
Yine yargılama esnâsında Miladi Takvimi kullanılması sonrasında Başkanın küplere binerek muhatabını azarlaması olayı yaşanmıştır.İşin ilginç yanı, çok geçmeden eski tarihi kullanmak yasak olacak ve Miladi Takvim kullanılmaya başlanacaktır!
Bir başka ilginç diyalog ise İnkılap kelimesinin kullanılmasına verilen tepki sonrasında yaşanmıştır. Ali Çetinkaya’nın sorusuna cevap verilirken İnkılap kelimesi kullanılınca azar işitilmiştir:
“İnkılap mı, bu ne mugalata? İnkılap bitti! Bu memleket İnkılabını bitirdi! Artık yapacak İnkılap yok! Ne demek İnkılap, hepsi hayal, hepsi saçma!...
Devamını Aydemir’den dinleyelim:
“Halbuki o tarihlerde Türkiye hiç şüphe yok ki bir inkılap yaşıyordu. Bu İnkılap bitmemişti. Fakat görünüyordu ki bazı insanlar İnkılabın önünde değil ardında koşuyorlardı. Çankaya’ya yerleşen insan, bu İnkılapların listesini, bu insanlara ne çare ki evvelden bildirmemişti…’’
Çok geçmeden karar gelecek ve 11 kişi mahkûm olurken Aydemire on yıl hapis cezası verilecektir.
Hapiste çeşitli muhasebelere girişen Aydemir, Türk İnkılabını farklı coğrafyalarda gerçekleştirilen İnkılaplarla kıyaslamakta ve Türk İnkılabında Çin, İtalya, Rusya’daki gibi kitle idamlar olmadığını belirtmektedir.
Hapisteki beyin fırtınası esnâsında Komünist bir nizamdan ve bu nizamı getirecek, kendi imkânlarıyla getirilemeyeceğine inandığı Komünist Usullerden Devletçi bir iktisat görüşüne varan ve İhtilal bağlılığından ayrılan Aydemir, Cihan Harbi’nden sonra Türkiye’de cereyan eden olayların yalnız bir Kurtuluş Savaşından ibaret olmasını kabullenemez ve yalnız Ferdî teşebbüse dayanacak klasik bir Liberal İktisat Ülküsünü de yeterli görmez. Bütün bu işler için gizli bir ihtilal partisine değil, normal yollarla gelişecek Millî bir fikir hareketine, yapıcı bir iktisat zihniyetine ihtiyaç olduğunu düşünür ve disiplinli, Millî Devrimci ve aynı zamanda teşkilatlı bir görüşe, Millî bir fikire ulaşır.
1926 yılında, bir Cumhuriyet Bayramı yıldönümünde serbest bırakılan Aydemir, Ankara’da ictimai hayata atılır. Ankara’nın yalnızca bir devletin merkezi değil, etkileri dünya ölçüsünde bir İnkılabın merkezi olduğunu dile getiren Aydemir, Ankara’nın basit günlük hayatı arkasında büyük mânalı bir inkılabın nabzının arttığını düşünmektedir; ancak Ankara’da önemli çoğunluk için İnkılabın kabul edilmiş, fakat izah ve idrak edilmemiş bir şey olduğu tespitini yapmakta gecikmeyecektir. Süreç içerisinde bulunan, ‘Biz Bize Benzeriz!’ formülü ve CHP eski sekreteri Saffet Arıkan’ın tespitiyle, ‘Türkiye yumurtaya benzemektedir. Her şeyimiz bu yumurtanın içindedir. Bu içerideki şeylerin dışındakilerle bir ilişkisi yoktur. İnkılaplarımız, davalarımız hep bu yumurtanın içinde!’ sözleriyle anlam kazanan bakış açısı…
Ancak Aydemir, İnkılabın yalnız hayatı değiştirmekle kalmayan ve hiç olmazsa İnkılapçı bir azınlığın şuuruna inen bir fikir sistemine dayanmasının zarurî olduğuna inanmaktadır.
Dünyanın, tarihinin en büyük buhranını yaşayan Liberal Demokrasi ile planlı bir kuruluş ve kalkınma tecrübesine girişen Sosyalizm arasında iki karargâha bölündüğünü belirten Aydemir, Batı tekniğinden ayrılmamak, ondan faydalanarak onun seviyesine ulaşmak için Liberal bir inkişaf ümidinin uyuşturucu tesirinden çıkılması gerektiğini belirtmekte ve gelinen noktada iki seçenek olduğunu eklemektedir:
Manevî bakımdan Türk İnkılabının heyecanını harekete getirmek [Geçirmek], Maddî bakımdan hem Millî gücü seferber etmek, hem Cihan buhranının sudan ucuz hale düşürdüğü teknik vasıtaları ve personeli vadeli olarak çekerek kendi teknik gelişmemizi sağlamak.
Bunun için herkesin kendi görüşünü ve düşüncesini yazıp söylemesi gerekecekti ki Aydemir de bunu yapacaktı.
1926’da Afyonkarahisar Cezaevinde iken başladığı ‘Muasır Türkiye’nin İktisadî İnkişaf İstikametleri’ adlı eserini Ankara’ya gelmeden Maarif Vekâletine gönderen Aydemir, Ankara’da ilk konferansını Türk Ocağı merkez salonunda verir ve Türkiye’nin bir inkılap içinde olduğunu, İnkılabın devam ettiğini belirterek İnkılabın son sözünü henüz söylemediğini belirtmiştir.
Vaktiyle okulda ateşli bir Turancı olarak yetişen Aydemir için artık mezkur bu davanın bir çekiciliği yoktur ve artık Turancılığı Fantezi yahut Ütopya olarak tanımlamaktadır.
Turanla başlayıp Komünizmle devam eden yolculuğunda sona yaklaşmaya başlamıştır Şevket Süreyya.. Çok geçmeden Kadro Hareketine atılacak ve İnkılapların anlaşılıp yerleşmesine katkıda bulunmaya çalışacaktır.
İnkılabın ideolojisinin bir doktrin temeline dayandırılarak bu doktrinin İnkılapçı ve Önder kadronun memleket ve dünya görüşü haline getirilmemesi durumunda İnkılabın er geç Oligarşiye kayabileceğini düşünen Şevket Süreyya, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, İsmail Husrev Tökin, Vedat Nedim Tör, Burhan Belge, Şevki Yazman gibi zatlarla birlikte Kadro Dergisi vâsıtasıyla neşriyata girişecektir. Kadrocular olarak tanınacak olan bu ekibe şiddetli eleştiriler gelmeye başlayacak ve Komünist, Faşist hatta Nihilist olarak suçlanacaklardır. Özellikle eski Komünist Yoldaşların eleştirileri yüksek dozda olacaktır.
Şevket Süreyya’nın ifadesiyle Kadro Hareketi, biri Tarihî, diğeri Jeopolitik bir temel görüşten hareket ediyordu:
Bir Millî kurtuluş hareketi olarak Türk İnkılabının Sosyal ve Ekonomik karakterinin ve istikametlerinin izahı ve Ortadoğu’da Millî Kurtuluş hareketlerimizin Uluslar arası mânası.
Kadroya göre Millî Mücadele hareketleri ne başka bir hareketin uydusu ne de başka bir hareketin yardımcısıdır. Yani Millî Kurtuluş hareketleri ne peyk ne de yardımcıdır. Milli kurtuluş hareketine girişen memleketlerle Rusya arasında başlangıçta işbirliği safhası olduğu doğrudur; ancak bu işbirliğinin dönüm noktası, Millî Kurtuluş hareketinin cereyan ettiği memlekette Millî Nizamın kurulmasıyla başlamaktadır.
Öte yandan İstiklâlin kazanılması, Millî Kurtuluş hareketinin yalnız bir safhasıdır. Asıl dava memleketin Siyaseten özgür olduğu kadar İktisaden de kalkınmasıdır. Sosyal bakımdan da, aşırı sınıf mücadeleleri tehlikelerinden korunmuş, muvazeneli bir memleket haline gelmesidir. Bunun için, memleketin gelişmesinde tekniğin ve sermayenin hâkim bir kısmını devletin elinde tutarak başıboş yabancı uşağı bir Kapitalizmin ayrılmaz neticesi olan sınıflaşmadan memleketi korumaktır. Yoksa milletin ağır fedakârlığı pahasına, müstemleke veya yarı müstemlekelikten kurtuluş şeklinde elde edilen zaferi, bu defa memleketi sosyal çatışmalara ve sınıf kavgalarının içine düşürerek yeni ve öldürücü bir tehlikeye maruz bırakmak, elbette ki kazanç sayılmayacaktır.
Sözün özü, Milli Kurtuluş hareketinin ve gelişmenin amacı ferdin standartlaşmasına ve Hürriyetin bir azınlığın inhisarı şekline girmesine meydan vermeden, milleti keskin sınıf farklarından koruyan bir Millî Düzene götürmektir anlayışı hâkimdir Kadro Hareketinde.
Hem sınıf mücadelelerini besleyen Liberal Demokrasinin hem de kanlı bir sınıf diktatürlüğünün ağına düşmemek, Sosyal Devlet yapısında planlı, disiplinli bir karma ekonomi modeli oluşturmak.
Sanayileşmeyle ilgili Kadroda yayınladığı ‘Makinelerin Muhacereti’ adlı yazısında Avusturya’da bir sanayi kasabasında elden çıkarılan son makinenin vagona yüklenmesi esnâsında düzenlenen cenaze alayı sırasındaki ruh halini anlatan, genç yaşında ölen bir gelin gibi tüller ve beyaz çiçeklerle süslenen makinenin ardından yürüyen yaslı kalabalık tasviri yapan Aydemir, öte yanda bir otel terasının kenarında Çinli bir komisyoncunun sırıttığını, bu tören vesilesiyle bir bakıma yüzyıllardır Çin’den Avrupa’ya aktarılan kıymetlerin ödeşmesi olduğunu belirtmekte ve bu vesileyle önemli mesajlar vermektedir.
Yine Fabrikalar açılmasını teşvik ve tavsiye ettiklerinde Fabrikaların açılmasıyla istihdam edilen işçiler vâsıtasıyla Komünizmin getirileceği türünden yorumların yapıldığını görmekteyiz.
Yeni bir Emperyalizm şeklinde yükselen Faşizmin yükselişi ve İkinci Dünya Savaş Yılları.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında devlet kadrosunun Birinci Dünya Savaşındaki gibi dar görüşlü zihniyetin aksi istikamette hareket ettiğini ve bu militarist olmayan, hayalperest olmayan, savaşın ne olduğunu bilen, barışın kıymetini bilen Hükümetin Türkiye için şans olduğunu belirtir.
Harp sonrası için de öngörüleri vardır Süreyya’nın. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin İki Siyasî ve İktisadî düzenin, Batı Demokrasisi ve Güdümlü Totatliter Sosyalizm, çatışma hattı üstünde bulunacağını belirten Yazar eserin sonunda Epiktetos’un sesine kulak veriyor ve diğer uyarılarıyla birlikte ‘Huzurun bir pahası var!’ ifadesini rehber edinir.
Huzurun bedelini ödeyen Aydemir, ödediği bedelin sonucunda kendini bulduğunu ifade etmektedir.
Anlattığı hikâyeye ‘Suyu Arayan Adam’ adını vermesinin sırrı da onun şu satırlarında gizli:
“Şimdi, size anlattığım bu hayat hikâyeme bir isim bulmak lazım. Buldum: Suyu Arayan Adam.
Hikâyem bir yangınla başlamıştı. Ama şimdi, serin bir su başındayım. Ağaçların gölgelediği, çiçeklerin açtığı, kuşların ötüştüğü bir su başında. Hatta şimdi bana öyle geliyor ki, bütün ömrüm boyunca aradığım su belki de buydu.
Bu su bazen masum bir hayal, bazen bir gençlik rüyası, bazen ideal, bazen aşk şeklinde beni arkasından koşturdu. Bazen onu kaybettim, bazen buldum sandım. Ama her zaman aradım. Bu arayışta aldanışlarım da inanışlarım kadar güzeldi…’’
SONUÇ ve DEĞERLENDİRME
Cumhuriyet Tarihi’nin önemli şahsiyetlerinden olan, Tek Adam ve İkinci Adam’ın yazarı Şevket Süreyya Aydemir’in bir yangınla başlayıp serin bir su başında biten serüvenlerinin, inanışlarının ve aldanışlarının yer aldığı Suyu Arayan Adam adlı kitap, Cumhuriyet Tarihi’nin anlaşılmasına önemli katkıda bulunabilecek bir eser niteliğindedir. Suyu Arayan Adam’ın Öyküsü, her ne kadar fazlasıyla inişli çıkışlı ve dönüşümlü olsa da aslında Meşrutiyet’le başlayan veya açığa çıkan süreçte Türk Aydınının yaşadığı dönüşümlerle geçtiği dönemeçler hakkında önemli ipuçları vermektedir. Aydemir’den başka Suyu Arayan Var mıydı bilinmez; ancak hemen her Türk Aydınının arayışta olduğu ve zamanla şartlara uyum sağlama şeklinde ortaya çıkan farklı dozda ve içerikte de olsa kaçınılmaz dönüşümleri yaşandığı da bilinen bir gerçektir!
M.Fatih Akbay, 16 Mayıs 09 VAN
*Yazar bundan böyle Aydemir olarak anılacaktır.