Evet dostlar. Bundan bir süre önce aklıma bir fikir gelmişti. Öyle bir fikir ki neden daha önce kenarından geçmedi diye aklımdan şüphe etmeye başlamıştım. Sonra bu fikrin ne olduğunu unuttum. Hatta şimdi bile aklımda değil. Fakat konumuzun bu olmadığı konusunda hemfikir olduğumuz kanaatindeyim. Hayat ne kadar tuhaf. Aslında tuhaf olan hayat mı yoksa hayatı tuhaf bulan mı (her ikisi mi) diye kara kara düşünceler sarar ya zihni.. Kara kara düşünceler Düşüncelerin rengi olur mu yau! Eğer böyle bir şey varsa, daha çok hangi renk ile düşündüğümü biliyorum sanırım. Pembe pembe. Toza bulanmış pembe Demek düşüncelerin rengi oluyormuş ki siyah siyah düşünüyor insan. Hayat mı, hayatı tuhaf bulan mı tuhaf? Burası henüz açıklığa kavuşmuş değil. Ara sıra hayattan zevk almıyorum tarzı teraneler tutturur, yaşamaya küsmüş penguenler gibi (penguenler beni dava etmeli) her şeyden elimi eteğimi çekmek ister, hayatta kalmayı fakat hayatta kaldığımı kimsenin hissetmemesini, bilmemesini arzular, konunun seyrinden saptığını düşünürdüm. Düşünürdüm değil de düşünüyorum sanırım. Ne fark eder, düşünüyorum da gün gelip düşünürdüme dönüşmeyecek mi! Hep bu hayat yüzünden. Hayattan zevk almıyormuş. Oldu cicim. Ne verdin ona da ne bekliyorsun karşılığında. Bir ünlünün konserine mi gittin bugüne dek. Sana hayranım, elini tutmak.. Ah, bırakın yamyam herifler diye zırlayarak çılgınca üstünü başını mı yırttın orada. Ve o konserden sonra bakın ben bir insanım diye üstünde bir ok işaretiyle dolaştın mı şehrin sokaklarında. Ne verdin bu hayata da ne bekliyorsun. Hem nedir bu karşılık bekleme isteği. Neyse.. Konumuz bu değil aslında. Fakat sen Bu hayat midemi bulandırıyor derken, ne demeye çalıştığını senden başka kimsenin bilmediğinin, bir senin bildiğinin, aslında bu lafının doğrudan hayata olmadığının, kötü saydığın ve nefret ettiğin onlarca şeyi tek bir kelimede hayat ta topladığının ve bunu yaparken de, bir kötü nasıl olur da kötülüklerden nefret eder diye, enteresan düşüncelere daldığının farkındayım. Geçen yılı hatırla : Ben kötülükleri sevmeyen bir kötüyüm.
Evet dostlar, bir türlü toparlayamadığımı, asıl konuya hala gelemediğimi fark ettiniz sanırım. Eee ne demişler, konu konuyu açar, konu konuyu açınca doğal olarak konudan konuya geçme ihtimali doğuyor ve evet dostlar. Son günlerini yaşayan İpolit gibi kopuk kopuk yazmaya başlarsam (hatta öyle yazdığımı da düşünmüyor değilim) lütfen kusuruma bakmayın. Hayat demiştik. Hayat. Zorluklarla dolu, çileli bir yol. Aslında biz fark etmesek de, hayatı güzelleştiren, ona bir değer biçen o zorluk diye nitelediğimiz arayışlar, çırpınışlar, kaybedişler, vazgeçmeyişler değil mi? Kavuşmak mı, kavuşana kadar geçen arayış, çırpınış, vazgeçmeyiş mi? Olmak ya da olmamak. Bir kitapta okuduğum kayda değer bir söz vardı : Kolomb Amerikayı keşfedince değil onu ararken mutluydu Evet dostlar. Bu fikre ek olarak dile getireceğimiz bir husus varsa o da, Kolombun Amerikayı keşfedince değil de onu ararken daha mutlu olduğuna bizimde katılmamız; fakat Kolombun bu mutluluğu Amerikayı keşfettikten sonra fark ettiğine inanmamız ve kitabın yazarına saygılar sunmamızdan ibarettir. Bu arada bir süre önce aklıma gelen fikri hatırlar gibi oluyorum. Konu hayli dağıldı galiba.
Efendim, bu çetrefilli, çetrefilli olduğu kadar marazi, marazi olduğu kadar hususi ve hususi olduğu kadar şehrin neredeyse tüm sokaklarında, tüm köşe başlarında bayrağını dalgalandıran konuya değinmeden önce, başlıkta belirttiğimiz cümlenin içerdiği manayı izaha çalışma gayreti içinde bulunacağımızı, fırından yeni çıkmış bir pide hararetinde ilan eder; konunun bir daha seyrinden sapmaması için elimizden geleni yapacağımızı vaat ederiz. (Büyük laf ettin Horatio! Pek ihtimal vermesem de umarım dediğin gibi olur..)
Serçe sandım karga çıktı (eee neresini izah edeceksin bunun? Gün gibi ortada zaten) Madem başlığı izaha yeltenmiyoruz, o zaman bu başlığı vücuda getirme sürecinde hangi iklimlere yol aldığımızı göstermesi için; düşündüğümüz, kayda değer bulduğumuz ve son anda vazgeçerek kendisini hayal kırıklığına uğrattığımız bir başlıktan, Kartal sandım karga çıktı başlığından biraz olsun bahsetmeliyiz. Evet efendim, serçe mi olsun kartal mı? diye karar vermesi zor düşüncelere dalarken, kendisi bakan yeğeni olduğundan yedek kalmayacağını bilen ve bir köşede bize kıs kıs gülen karganın, tahammül sınırlarımızı Hüseyin Bolt hızıyla aşması sonucu Serçe de karar kıldık Yalnız, Neden kartalı seçmediğin için sende böyle bir ukde kaldı? diye sorduğunuzu varsayarak, hemen bu merakınızı Puşkinin (Yüzbaşının Kızı) adlı eserinde geçen şu hikayeyle gideriyorum efendim :
Bir kartal kargaya sormuş : Karga kardeş söyle bana, sen nasıl olur da 300 yıl yaşarsın da benim ömrüm topu topu 33 yıldır? demiş. Karga da : Çünkü sen canlı kanı içersin, bense leşle beslenirim. demiş. Kartal düşünmüş, bunu bir de ben deneyeyim demiş kendi kendine. Bir gün kartalla karga uçmuşlar. Birden yolda ölü bir at görmüşler. İnip üzerine konmuşlar. Karga bir yandan gagalamaya koyulurken, öbür yandan da yediklerini övüyormuş. Kartal bir kere gagalamış, iki kere gagalamış; sonra, kanatlarını çırparak kargaya : Hayır, karga kardeş demiş. Leşle beslenip 300 yıl yaşayacağıma, taze kan içer 33 yıl yaşarım daha iyi.
Evet dostlar, fazla söze ne hacet Bir kutu var, kapalı bir kutu Gökkuşağının renklerine boyanmış, dış çizgilerine tonlarca parfüm sıkılmış, görünümü harika, göze hoş gelen cazibeli bir kutu Bu, insanı yapıştırma ahengiyle cezbeden kutunun yanına gidip, onu hayranlıkla seyredip, bir kuzuyu okşar gibi narin temaslarla okşayıp, kapağını açtığımızda Çöp kutusuymuş lan bu! dediğimiz kim bilir neler var neler
İşte ele aldığımız bu mevzuunun mahiyetinin hacmi de bu noktadan feveran ediyor.. Her şey bir sene kadar önce, soyadı bana eski telefonumdaki (Hurdy gurdy) melodisini hatırlatan Thomas Hardy adlı İngiliz yazarın (Adsız Sansız Bir Jude) ismindeki kitabını okumamla başladı.. Bir tepeden yuvarlanan kayanın, yüzlerce metre yuvarlanarak son sürat hızlandıktan sonra birdenbire bir kulübeye çarpması ve bu kulübeyi yerle bir etmesini andıran bir sertlikle diyebilirim ki : Bu kadar iğrenç, bu kadar basit, bu kadar sığ, aklıma gelmeyen yüzlerce (bu kadar) la müteşekkil; bunca saati, şunca dakikayı buna mı ayırdım? diye insanı boşa geçmiş zamanların inkisarına iten bu kitabı, yüreğimin sadağındaki bütün şiddet oklarıyla kınıyorum. Ah.. Bu kitap Yani dostlar, bu kitap yüzünden başıma gelenleri bilseydiniz, sadece kınamakla mı yetiniyorsun tembel herif! diye bana sitem ederdiniz. Kitap baştan sona bu Judenin, yavuklusuyla beraber sürdükleri dost hayatından müteşekkil, dersek tek cümleyle özetlemiş oluruz sanırım. Bu, desti izdivaç programlarından bile utanması gereken sevgililerin bir de evlenememek diye, yanlış duymadınız aynen böyle bir sorunları var. İkisi de daha önce birer evlilik geçirdiklerinden pişman, evlenirsek büyü bozulur, biraz daaa düşünelim, büyük büyük babam da evlenmişti ama bak şimdi toprağın altında, ya da evlensek mi yahu! gibi derin fikirlerle aynı evi paylaşıp, üç tane falan çocuk peydahlayıp, tam da okunması gereken bir kitaba konu olurlar! Evliliğin, meşru ilişkinin kökünü kesmeye çalışması, ahlak adına dile getirilecek bütün cümlelere nokta koyması, zaten batıda dibe vurmuş olan ahlaki değerlerin kulaklarına yapışıp onu daha da aşağılara sürükleme denyoluğu muydu canımı sıkan? Tam olarak değil. Dedik ya, batının meşru ilişki çerçevesinde sırıtan ablak yüzünü de az çok biliyoruz. Neyse, bu ayrı bir mevzuu. İşin, aynı zamanda hem enteresan olan, hem de enteresan olmayan tarafı; Jude piyasaya çıktıktan sonra, yazarının büyük tepkilerle, protestolarla, geniş halk kitlelerinin sokakları savaş alanına çeviren eylem yürüyüşleriyle (bunu kafamdan uydurdum) karşı karşıya kalmasıdır. Aferin İngilizlere, demek de ne derece doğru olur bilmiyorum. Cemiyeti kucakladığı halde, çatı katına saklanmış aykırı davranışların, sokak ortasında, Thomas Hardy adındaki bir işportacı tarafından sergilenmesi miydi Manchester Unitedlileri kızdıran? (Dur bakalım Jude, seni övmeye kadar gideceğe benziyor konu!) Her neyse. Durgun suyun bile yanında daha akıcı kalacağı ve bir asır sonra meydana gelecek olan (Pembe Dizi) faciasına önayak olan derin eserlerden biri olduğundan, gözler yarı uykulu; ağız, dünya esneme rekoruna namzet; kulak, iki kapılı han; burun, oralı bile değil, diyebileceğimiz bir halde okunacağı muhakkak olan bu kitabın bir de D.H Lavrence adında bir yazarın yazdığı son sözü vardır ki; 400 küsur sayfayı hadi öyle böyle okursunuz, buna dayanmayı başarırsınız fakat 15 sayfalık bu son sözü, midenizin de kaldırmayacağını göz önünde bulundurarak, okumaya katlanmanız muhal diyebiliriz. Şahsen, 400 küsur sayfayı kelime atlamadan, 15 sayfayı ise sayfa atlayarak okuduğum için, ejderha ile boğuşup, fare yavrusundan kaçtığımı zannetmeyin. İkisi de aynı büyüklükte bu deve dikenlerinin. Yani dostlar, Anahtar şarkısında geçen, Sınıfın en güzel kızı o yalnız geziyor, kimse ona yaklaşamıyor, yine koltuğunda koca koca kitaplar, yine kütüphaneden geliyor diye tasvir edilen kızın koltuğunda bu bahsi geçen Adsız Judede bulunsaydı şayet, Barış Manço dinlemeyi bile bırakırdınız. Zorumun adı neydi de bu kitabı okudum hala anlamış değilim. (Zorumun adı ne acaba?)
Bir de, evet Konunun en can alıcı noktası Bu kitaba bu kadar düşmanlık beslememin, farklı ve ateşi oldukça yüksek bir sebebi daha var. Kitabı okumadan 3 ay kadar önceydi Hiç rahat değildim. Ne şatomda, ne sokakta, ne de aliceyi incir dalıyla dövüp, yeter be, bunca vakittir buradasın dingil diye evine gönderdiğim harikalar diyarında Buz gibi bir kış gecesinde, üstünden, zaten incecik olan yorganı çekip alınmış bir kedi yavrusu gibi titriyor; yol yordam bilmeyen bir buzağının ağzında, rengarenk ve narin bir çiçek gibi, henüz tam olarak açmadan hunharca koparılmış olmanın dikkatsizliğe kanca atan münasebetsizliğiyle, sakız gibi çiğneniyordum. Hiç rahat değildim. Bunu az önce de söylemiştim. Yaşlanıyorum galiba. Unutkanlıktan ziyade aradaki birkaç satırın birkaç dakikayı uçurduğundan söylüyorum. Hiç rahat değildim, demiycim artık. Hiç rahat değildim, diyerek, hiç rahat olmadığımı kast edeceğime; dilimi toprağa gömer, toprağa gömdüğüm dilimin başında, ölene kadar sessiz ağıtlar yakarım daha iyi. Ölene kadar dedim de; hakikaten bigün öleceğiz ulan. Yani, cidden, şu nefes alan, hayal kuran, zırlayan, takla atan, şınav çeken, manasızca gülüp nedensizce ağlayan, gelen aramaya evet diyip telefonu açacağına hayıra basan, Metin, Mine, Hasan, herkes ölecek dostlar. Kendine gel, silkelen, derin bir nefes al, cama çık, atla aşağı, dur atlama, düşün artık. Öleceksin ulan. Üstadın, Yanarım, sorarlarsa ne getirdin değerli? cümlesini düşün. Çıldır, yapabilirsen. Dur bi sepetine bakiyim, naz yapma aç işte. Hah. Oha lan, bu ne? Canına kıymadığın hiçbir güzellik kalmamış. Bi kendini öldürmemişsin bu hayatta. Rahmanın o sınırsız rahmeti olmasa, düşün ne olurdu. Haa, bu rahmete güvenip diye bi açıklama yapmana gerek yok zaten. Konuyu saçların gibi dağıttın gene. Kızlar, dağınık saçlı erkekleri sever derdi zibidinin biri. Ne hallere kaldık. Kaldık ne hallere. Hallere ne kaldık. Nerde kalmıştık. Evet, tam, hiç rahat değildim, demiştim ki, yoğun bir tepki almıştım kimliği belirsiz, karanlık gölgelerden. Hiç rahat değildimden devam edelim. Ne şatomda, ne sokakta Hoop, gazdan çek elini acemi şoför. Diğer, hiç rahat değildimden başla. Tamam abi kızma. Bak senin için paragraftan başlıyorum şimdi.
Nefes almamı güçleştiren boğucu duyguların soluğunu rüzgar gibi ensemde hissederken, kitaplarla teselli ediyordum biraz olsun kendimi. Bilhassa romanlarla. İşte o sıralar, bir roman arıyordum. Öyle bir şey olmalıydı ki, içinde tam manasıyla kendimi, hayatımı, öfkemi, hüznümü, hayallerimi, kaybettiklerimi, kısacası bana ait olan her şeyi bulmalıydım. Biraz olsun bulsam da yeterdi gerçi. Yeter miydi? Tam manasıyla olsa da yetmezdi ya İşte bu düşüncelerle birkaç ay dünyayı dolaştım. Birkaç hafta Londra, sonra Milano, ardından Madrid Ne o, inanmadınız değil mi? Ne yani, evimdeki odalara bu şehirlerin isimlerini yakıştırmamın neresi gerçeği yansıtmıyor? En sonunda, bir yerde, bir şekilde bu kitabın varlığından haberdar oldum. Adsız sansız bir Jude Mükemmel, dedim birden. Harika, diye tazeledim. İşte bu, diye not düştüm. Sonra, balkonda beslediğim devekuşunu okşadım. Jude, benim için bambaşka bir mananın habercisi gibiydi. Judeden çok, adsız ve sansız oluşuydu beni cezbeden. Öyle şeyler düşünmüştüm ki, hepsini anlatsam mı acaba, diye düşünmüyor değilim. Bir kere güçlü bir karakterdi bu. Kendi başına ve dimdik ayakta. Kalabalıkların bomboş yapısına uymayan asil bir yalnızlığı vardı. Güçlüydü fakat hiçbir şeydi. Kendisi hariç hiçbir şeye tutunamayan, ıstıraplar içinde kıvranan beyninin ıstırabını kimseye anlatamayan, cinnetiyle baş başa biriydi. Fakir ama gururluydu.( Ühü ühü, burayı hemen geç Ayy yazamiycim. Geçel Olmuyor ühü. Geçe, geçi, keçi, keçe, geçel, geçelim) Daha böyle, şuan aklıma gelmeyen trilyonlarca düşünce Çok büyütmüştüm gözümde. Kitabın ismi güzeldi be mübarek. Ben napiyim. Bu kadar esrarlı ve güzel bir isim, böylesine saçma bir kitaba nasıl verilir, diye, yazarına tekme tokat giresim, mezarı başında sabah akşam torpil patlatasım var. (Aynı münasebetsizliği 'Çılgın Kalbalıktan Uzak' ta da yapmış mıdır acep?) Olmadı be Hardy. Bak bu hiç yakışmadı gerçekten. Sana dava açmıştım ya hani, heh, aferin, unutmamışsın, işte o sonuçlandı. Mahkemenin kararını dinle şimdi : Sanığa verilen, 2543 ay 17 gün 21 saatlik top sektirme cezası; kendisi öbür dünyayı boyladığından, mezarı başında kıyamete kadar, bir salise bile ara verilmeden, son ses Gülşen şarkıları çalınmasına çevrilmiştir. Al bakalım Hardy. Bundan büyük ceza olamaz. Dur açiyim bi tane de, ne tür bi acı çekeceğini zevkle müşahede edeyim. İğğğğğğ kapat kapat Yalvarırım hakim bey, düşmanım da olsa, acıyın şu adama. Affet beni Hardy.
Buldum buldum; Dinazor
Hayrola komşu ne buldun; Dinazor da ne?
Zorumun adı.
Evet dostlar. Sizin de serçe zannettiğiniz fakat karga çıkan kitaplarınız olmuştur illaki. Sobada yaktığınız, sayfalarını hınçla yırttığınız, balkondan ok gibi fırlatıp, yoldan geçen masum bir kedinin başına çarpınca, korkuyla içeri kaçtığınız, televizyonu açıp saftirik programları bile izlesem bu kadar sıkılmazdım dediğiniz, gıcık kaptıklarınıza hediye etmeyi düşündüğünüz kitaplar geçmiştir elinize. Piyasadaki milyonlarca kitabı düşününce, yanan sobaya dokunma ihtimali sebebiyle korkuyor, uyuyamıyor, yerinde duramıyor insan. Bu konuda birbirimize yardımcı olmamız gerektiğini düşünüp; yapacağınız paylaşımları, kana susamış bir vampir iştiyakıyla beklediğimi söyleyerek, huzurlarınızdan, bu pek de güzel olmayan benzetmeyle ayrılıyorum efendim.