Mehmed Niyazi

Başlatan: Eşref Bey Tarih: 30.08.2010 15:46 Cevap: 65

30.08.2010 15:46
#1

Bilge tarihçi

 

 

Bazıları Ziya Nur Aksun'u klasik tarih öğrenimi görmediğini söyleyerek eleştirirler. Dünyanın en ünlü tarihçilerinden sayılan Momsen ve milletçe iftihar ettiğimiz Ahmet Cevdet Paşa da Aksun gibi hukukçudurlar. Pek çok büyük tarihçinin hukukçular arasından çıkması tesadüf değildir, çünkü devleti hukuk kurar ve devleti iyi tanıyabilenler onun macerası olan olayları gerektiği gibi değerlendirebilirler.

 

Ziya Nur'un eski kelimeleri kullanması da tenkid sebebidir. Kelimeler kültür ve medeniyetin sembolleridir; altlarında kendilerine mahsus bir dünya uzanır. Ziya Nur'un gayesi, odağında insan bulunan bir medeniyeti çağdaşlaştırmaktır. Bu da ancak sembollerini canlı hale getirmekle mümkündür.

 

Prof. Dr. Saadettin Ökten dostumuz kapıldığı tatlı hayalde Ziya Nur'a hitap ederek tarihi hakkında şöyle bir değerlendirmede bulunur: "I. Murad'ın Kosova'daki savaştan bir gece önce çadırında yalnız kalınca okuduğu uzun münacaatı kim dinlemiş de kayda geçirmiş, diye sorsam gülümseyerek "Melekler" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Sonra ciddileşiyor, "Osmanlı ma'şeri vicdanı ve ma'şeri zevki" diyorsunuz." Bu sorunun cevabını elbette değerli Saadettin de biliyor. Çadırın etrafı muhafızsız kalmaz; padişahın okuduğu münacaat duyulur, nakledilir, kayda geçilir. Fakat burada Saadettin çok ciddi bir hususa işaret ediyor; ma'şeri vicdanı ve ma'şeri zevki bilinmeden bir cemiyetin tarihi yazılamaz. Yazılsa da ancak şematik ve mekanik bir tarih olur; olaylar kronolojisinden öteye geçmez; ne gerçeği ifade eder, ne de okuyana bir şey verir.

 

Osmanlı'nın vicdanı bilinmeden şu olayları anlamak kabil değildir. Viyana bozgunundan iki gün sonra Yanıkkale Konağı'na gelen Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa buraya ulaşan ilk beylerbeyinin Uzun İbrahim Paşa olduğunu öğrenince, ihanet ettiği zehabına kapılarak idamını emreder. Bu emrin yerine getirildiği esnada Uzun İbrahim Paşa, padişaha şu arzularının bildirilmesini vasiyet eder. Kendisinin haksız yere idam edildiğini belirttikten sonra, sonsuz hürmetlerini arz ettiği padişahtan diğer devlet ricalinin kışkırtmalarına kapılarak Kara Mustafa Paşa'yı azletmemesini ister, Devlet-i Aliye'yi içerisine düşülen muhataradan ancak onun çıkarabileceğinden kuşku duymadığını belirtir.

 

IV. Murad devletin buhranlı dönemlerinde tahta oturur. İsyan eden yeniçeriler on yedi devlet adamının kendilerine verilmesini isterler. Padişah vermek taraftarı değildir. Ziya Nur Bey hadisenin devamını şöyle anlatır: "Vezir-i azam Hafız Ahmed Paşa bu sırada iç kapının arkasında abdest alıyordu. Sultan'ın sözlerinin asker tarafından dinlenmediğini görünce huzura yaklaşıp "Padişahım, hezar Hafız gibi kulun yoluna fedadır. Ancak ricam şudur ki beni sen katletmeyip bırakasın şu zalimler haksız yere şehit etsinler..." der. Hafız Ahmed Paşa okuyarak yeniçerilerin üzerine yürür. Askerlerden biri öne çıkıp kendisine hücum edince paşa onu bir tokatta yere yuvarlar. Bu tokat o kadar şiddetlidir ki halk arasında uzun zaman "Hafız Paşa tokadı" tabiri dolaşır. Gerek Uzun İbrahim Paşa'nın gerekse Hafız Ahmed Paşa'nın tavırlarını onların vicdanlarına nüfuz etmeden anlamak mümkün mü? Vicdanlar gökten inmez; oluşmalarında en büyük pay cemiyete aittir.

 

Bugünkü sıkıntılarımızın çoğu son dönem tarihimizi yeterince bilmememizden kaynaklanmaktadır. 77-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nı gerektiği şekilde anlamamız için tarihçiler tarafından hürriyet kahramanı ilan edilen, caddelere adı verilen Mithad Paşa ve arkadaşlarını derinliğine tanımalıyız. Resmi görüş haline gelmiş konuları doğru olarak sadece dünyevi bir kaygıya kapılmayanlar yazabilir. Mithad Paşa'yı biz Ziya Nur'dan öğrendik ama iş Mithad Paşa ile bitmiyor. Ortalıkta Ziya Nur'un bir benzerini göremediğimiz gibi onun da hastalığı giderek ağırlaşıyor; Rabb'imden onun için şifa dilerken gözkapaklarımın altına bir sıcaklık yayılıyor.

 

 

30 Ağustos 2010, Pazartesi

30.08.2010 15:50
#2

Dersimiz Dersim

 

 

Tarihçiler bir mevzuu tahkik etmeye başladıklarında dönemin süper güçlerini nazar-ı dikkate almak zorundadırlar; çünkü bu güçler dünyada olup biten her şeyle ilgilenirler; perde arkasında kaldıkları için de meselelerin kavranması güçleşir.

 

Buna bir de belli hesaplarla örülmüş resmi tarihçilik eklenirse konu iyice çetrefilleşir. Toplumsal hadiselerde yeri gelir, mahkeme zabıtları bile zannedildiği kadar önemli olmaktan çıkar; çünkü olayın kahramanları dahi içerisinde rol aldıkları mizanseni tam anlamıyla kavrayamamış olabilirler. Pehlenen insanlar uzun zaman gözlenirler, hassas ve zayıf noktaları tespit edilir, mekanizma kurulur; kıyamet kitle psikolojisinin mahir elleriyle alevlendirilir.

 

Bazı hassas meseleler kesinlikle günlük siyasete alet edilmemelidir fakat gözümüzü hırs bürüdüğünden olsa gerek bizim için dur durak yoktur. Bugün sonuçları değiştirilmesi mümkün olmayan hususları tarihe havale etmeliyiz. Tarihçilerimiz, yaşanan dram ve trajedilerin tekrar edilmemesi için olayları etraflıca değerlendirip sonuçlar çıkarmalıdır. Siyasiler bu değerlendirmeleri okuyup anlamaya çalışmalı, hadiselerin bam teline duyarsızca dokunmak yerine, ibretler çıkarıp politik tavır belirlemelidirler.

 

Şeyh Said isyanının ardında Musul ve Kerkük meselesi vardı. Kanaatimce Şeyh Said'in kendisini de içine alacak şekilde tezgâhlanan oyundan haberi yoktu. Olaylar onun dini hassasiyetlerini hareketlendirecek şekilde hazırlanıp geliştirildi. Dersim İsyanı'nın arkasında ise Fransızlar vardı; zira o sıralarda Fransızlar ile Hatay için çekişmekte idik. İngilizlerin bir kargaşa çıkarıp Musul ve Kerkük'ü kapması gibi Fransızlar da Hatay'ı kapmak arzusunda idiler.

 

Olay, Pah bucağı ile Kahmut'u birbirine bağlayan Harçık Deresi üzerindeki köprünün 21 Mart 1937 gecesi Demenon ve Haydarabanlılar tarafından yıkılmasıyla başlar. Mahalli kuvvetlerin yetersiz kalması üzerine, 3 Mayıs'ta Hava Kuvvetleri'ne ait bir uçak filosu, toplantı halinde olan aşiret reislerine gözdağı vermek maksadıyla Keçiseken köyünü bombalar. Ardından kara harekâtı başlar. İsmet Paşa, 19 Haziran'da geldiği Tunceli'de harekâta, isyanın bütün kalıntılarını ortadan kaldırıncaya kadar nezaret eder. Anamuhalefet partisinin bazı yöneticilerinin, dönemin başvekili İsmet Paşa'nın bu işle bir alakasının olmadığını iddia etmeye çalışması beyhudedir. Herhangi bir ansiklopediye nazar etseler Paşa'nın 20 Eylül'e kadar bu işin de başında olduğu görülür. Burada mühim bir husus şudur: Dönemin İngiltere Maslahatgüzarı Morgan'ın kendi dışişleri bakanlığına gönderdiği rapor... Raporda, yapılan propaganda ve ayartmalar marifetiyle ortamın nasıl alevlendirildiği anlatılır. Gerek Şeyh Said gerekse Dersim isyanlarının arka planlarını bilmememiz ne kadar acıklıdır. Bilseydik günümüzdeki benzerlerini yaşar mıydık?

 

Rivayetlere gelince... Hastalığı iyiden iyiye ilerlemiş olan Mustafa Kemal Paşa'nın kulağına İsmet Paşa hakkında bazı bilgiler fısıldanır. Bunun üzerine Mustafa Kemal, İsmet Paşa'yı başvekillikten almak ister. Fikrini sorduğu Fevzi Çakmak, İsmet Paşa'nın görevden alınmasına ordunun tepki göstermeyeceğini söyler. Mustafa Kemal, İstanbul'a gidecektir. Kendisini uğurlamak üzere istasyona gelen İsmet Paşa'nın koluna girer, "Beraber gidiyoruz" diyerek emrivakide bulunur. Tren Sincan'a geldiğinde radyodan İsmet Paşa'nın sağlık sorunları sebebiyle bir ay süreyle başvekillikten ayrıldığına dair meşhur duyuru okunur. Aynı duyuruda İsmet Paşa'ya geçici olarak vekalet edeceği söylenen Celal Bayar, 25 Ekim'de resmen başvekil olur.

 

Recep Zühdü adlı bir serdergenin İsmet Paşa'yı vuracağına dair söylentiler yayılır. İsmet Paşa'nın, gözlerden kaybolarak Hatay'ın bir köyünde gizlendiği anlatılır. Hatta İsmet Paşa'nın vefatını duyuran tek nüshalık bir "Ulus" neşredilerek Mustafa Kemal Paşa'ya gösterildiği söylenir. Bu rivayette hakikat payı olabilir; şöyle ki Mustafa Kemal, hasta yatağında İsmet'in çocuklarına mal ve maaş bağışlar. Bu rivayetlerin hakikatleri ne kadar aksettirdiğini anlamak için Dolmabahçe Sarayı'ndaki ziyaret defterlerini tetkik etmek bir fikir verebilir. Yakınlarda yayınlanan Yassıada muhakemelerine dair ses kayıtlarında Celal Bayar'ın İsmet Paşa'yı koruduğundan söz ettiğini dinliyoruz. Mahkeme başkanının azarlamaya kalkışması üzerine Bayar, ısrar ediyor ve, "Önceki dönemden söz ediyorum." diyor. Bayar'ın sözünü ettiği dönem hangi dönem olsa gerek? İsmet Paşa'nın bu beyana bir izahat getirmemesini neye yormak gerek?

 

 

23 Ağustos 2010, Pazartesi

30.08.2010 15:51
#3

29 Mayıs Üniversitesi

 

 

En büyük hayır kurumlarımızdan biri olan Türkiye Diyanet Vakfı'nın hizmetlerini biliyoruz. Bunlardan özellikle eğitim ve öğretime yönelik olanları milletimizin geleceği bakımından ziyadesiyle göz dolduruyor.

 

Bugüne kadar yüz binin üzerinde öğrenciye burs verdi. Bu öğrencilerin barınma ihtiyacını karşılamak için yurtlar kurdu.

 

Televizyonun yaygınlaşması zaten olmayan okuma alışkanlığımızı daha da törpüledi. Birçok şehirde kitapçı dükkânları kapandı. Kitabın önemini bilen TDV ortaya çıkan boşluğu yurdumuzun değişik yerlerinde açtığı kitapçı dükkânlarıyla doldurdu.

 

Ansiklopediler bilgiyi biriktirip ilmi çalışmalara kaynaklık ederler; fakat hazırlanmaları zordur. Ancak farklı sahalarda çalışan bilim insanlarının emekleri bir araya getirilerek güvenilir bir ansiklopedi hazırlanabilir. Bu da hem maliyetlidir hem de ciddi bir organizasyon gerektirir. Devletimiz, bütün imkânlarını seferber ederek Türk Ansiklopedisi'ni kaç yılda tamamlatabildi ve ortaya çıkan eserden duyulan memnuniyet hangi seviyededir? Zaman durmaz; ilimde kültürde gelişmeler, değişmeler olur; konu ve eserlerin bazıları değerlenir bazıları değerinden yitirir. Ansiklopedi dalları her an yeşeren yahut kuruyan bir ağaç gibidir. Yeşeren dallar umumiyetle kuruyanlardan ziyade olduğu için ansiklopedi sürekli büyüyüp serpilir. Demokratik ülkelerde siyasi istikrarsızlık kültürel çalışmalara menfi yönde tesir eder. Kurumların bünyelerinde çalışan uzmanlar değişir, üsluplar farklılaşır, ansiklopediler yamalı bohçaya döner. TDV'nin 39. cildini hazırlamakta olduğu İslam Ansiklopedisi bu arızalarla malul değildir. Ortaya her aydının kitaplığında bulunması şart olan eşsiz bir hazine çıkmıştır. Yakınlarda bu ansiklopedinin beş farklı dile çevrileceğini duymak göğsümüzü kabartıyor.

 

TDV ayrıca Türk Kütüphaneciliği'ne yüksek kalite ve standartlar getirdi. İstanbul'daki İSAM Kütüphanesi temizlik, tertip ve atmosfer bakımından dünyanın en ileri kütüphanelerinden biridir. Personelinin adanmışlığı ve hizmet kalitesi bakımındansa onların katbekat üzerindedir. Köln Üniversitesi'nde bugün bile fiş doldurup talep ettiğiniz üç kitaba ancak ertesi gün ulaşabilirsiniz. Oysa İSAM Kütüphanesi'nde açık raf sistemi sayesinde istediğimiz kadar esere anında ulaşabilmekteyiz.

 

TDV'nin son büyük hizmeti geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan 29 Mayıs Üniversitesi olmuştur. Son yıllarda üniversitelerimiz çoğalıyor. Gelişmiş ülkelerde her iki yüz elli bin kişiye bir üniversite yahut yüksek okul düştüğünü hesaba katarsak bizlerin kat etmesi gereken mesafenin ne kadar uzun olduğu ortaya çıkar. Üstelik devlet üniversitelerinin siyasi iktidarla kurduğu sorunlu ilişki sebebiyle ideolojik yaklaşımların bilim yuvalarımıza verdiği zararlar ortadadır. Sırtlarını iktisadi oluşumlara dayayan özel üniversitelerin ise vakıf üniversiteleri ise kurucularına eleman temin etmek yahut sadece kâr etmek için mi kuruldukları tartışmalıdır. TDV'nin ne kendi bünyesi için eleman yetiştirmeye ne de bürokratik mekanizmalarla sıkı fıkı ilişkiler tesis etmesine lüzum vardır. Dolayısıyla sadece ve sadece millete ve memlekete hizmet etmek durumundadır.

 

İlim ve kültür hayatımızda birçok fırsatların heba edildiğini görmek üzücüdür. Bu fırsatlardan sonuncusu Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan imkanların değerlendirilememesidir. En azından fizik, kimya, matematik gibi bilim dallarında çalışan insanlar ülkemize davet edilip kendilerine elverişli çalışma ortamları sağlanabilirdi. Ortaya çıkarabileceği istisnai durumlar ve sebep olacağı siyasi tartışmalar sebebiyle bu fırsatın devlet üniversiteleri eliyle değerlendirilmesi kolay değildir. Vakıf üniversitelerinde ise bu imkanların getireceği değişiklikler bünye içerisinde çözülebilir.

 

Diyanet Vakfı tarafından kurulan 29 Mayıs Üniversitesi'nin Tarih, Felsefe, Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri önümüzdeki dönemde hizmete başlıyor. Balkanlar'a ve Orta Asya'ya dönük olan bu üniversitenin öğrencilerine yüzde doksan oranında burs imkanı sağlaması kararlaştırılmış. Öyle inanıyoruz ki bu kurum kısa zamanda bir ilim ve kültür merkezi olarak milletimize malolacak, zenginleşip genişleyerek milletçe yüzümüzü ağartacaktır. m.niyazi@zaman.com.tr

 

 

26 Temmuz 2010, Pazartesi

16.09.2010 13:04
#4

Kelimeler, kelimeler...

 

 

Shakespeare'in "kelimeler, kelimeler, kelimeler" diye yakındığı bilinir. Birbirimizle anlaşabilmek, hayatı ifade ve idame edebilmek için onlara mecburuz. "Kültür birikimdir" derken kelimelere ne denli ihtiyacımız olduğunu vurguluyoruz. Zaman ve coğrafyanın getirdiği ayrılıkları ancak onlarla aşabiliyoruz.

 

Geçen yüzyılın başlarına kadar İstanbul'da basılan bir dergi Taşkent ve Bişkent'te okunup anlaşılıyor, oralarda basılanlar da İstanbul'da hak ettiği alakayı uyandırıyordu. Belgrad'dan Çin Seddi'ne kadar Türkçe konuşarak gidilebiliyordu. Gün geldi; Balkanlar'da facialar yaşadık; Rusya, Doğu Türklerinin ekserisini pençesine düşürdü. Balkanlar'daki Türk nüfus giderek azaldı. Asya'daki Türklerin bir gün tekrar birleşebileceğinden endişe eden Rusya onları ancak dillerini birbirlerinden farklılaştırarak avucunda tutabileceğine kani oldu. Bunların merkezinde yaşayan bizler ise mazimizden ve coğrafyamızdan korkar hale geldik. Tabii sınırlarımızla alakalı iddialarımızın bilinmesinden, Turancı gibi sıfatlarla anılmaktan kaçındık. Hatta zamanla bunu bir ideolojik bağnazlığa dönüştürdük. Dilimizdeki enginlikten tedirgin olmaya başladık; bu varlık cevherini budamanın zaruretine inandık. Yüzyıllarca Türkçeleştirdiğimiz, bizi uçsuz bucaksız bir coğrafyayla sesteş yapan, buluşturan kelimeleri dilimizden attık, yerlerine uydurduklarımızı koymaya çalıştık, tarihten ve coğrafyadan koptuk.

 

Dil devriminin girdabına kapılmıştık bir kere; onu kendi haline bırakmamakta kararlı idik. Dilin tabii akışını bile içimize sindiremiyor, onunla durmaksızın didişiyorduk. Dünyanın basınç merkezleri dahi sabit kalmaz, değişir. Dün bu Avrupa iken bugün Amerika Birleşik Devletleri'dir. Bu durum dilimizi içinden çıkılmaz hale getirmeye yetmiştir. İlk gençlik yıllarımızda yazıhane diyorduk, sonra büro, şimdi de ofis oldu.

 

Altmışlı yılların başında ünlü iktisatçı Neumark, İstanbul Üniversitesi'nde konferans vermişti. Konferanstan sonra genç bir asistanın sorusuna verdiği cevap adeta bir tokat niteliğindeydi: "Ülkenizden on yıl önce ayrıldım. Maalesef güzel diliniz on yılda bir değişiyor. Sorunuzu anlayamadım. Benim anlayabileceğim bir Türkçeyle sorarsanız cevap verebileceğimi ümid ediyorum." Bizler dairesinde yaşadığımız için fark etmiyor olabiliriz fakat dilimiz çok kısa sürelerde çok büyük değişikliklere maruz kalıyor. Ciddi bir ilim yahut sanat eseri yıllarca çalışmayı gerektirir. Yıllar boyunca gece ve gündüz titizlikle çalışan bir kişi sürekli değişen bir dilde olgun bir eser ortaya koymakta zorlanmaz mı? Bu bir facia değilse nedir?

 

Dün Fransızca rağbette idi; ucuzluk pazarına "bonmarşe" diyorduk, bugün İngilizce revaçta; hastaneye "hospital" diyoruz. Doktor bir dostuma niçin bu kelimeyi tercih ediyorsunuz diye sorduğumda verdiği cevap beni derinden yaraladı: "İmajımızı güçlendirip, daha çok ve zengin müşteriler çekmek için." Demek ki kompleksimiz paraya tahvil edilmek isteniyordu.

 

Ekranlarda gördüğümüz, bazıları bize dünya üçüncülüğü yaşatan takımda olan futbol yorumcularını seviyoruz. Kişilik sahibi, mesleklerinde temayüz etmiş insanlar... Ne çare ki hücum ve müdafaa gibi kelimelerimize bir tekme vurup atıyor, yerine 'offense', 'defense' gibi kelimeleri sakil bir telaffuzla kullanıyorlar. Bu kelimeleri kullanacak kadar yabancı dil bilmelerini en tahsilsiz vatandaşımız bile tabii karşıladığına göre böyle bir malumatfuruşluğa kesinlikle ihtiyaç yoktur.

 

Dostumuz Özer Revanoğlu kütüphaneye ziyaretime geldiğinde Kırgızistan'da kalırken tanıştığı bir gençle karşılaştı. Konuşurlarken Kırgızların şemsiyeye "kolçadır", müzeye "mirasyeri", hemşireye "yardeş" dediklerini belirttiler. Dil insanın ürettiği canlı bir vakıadır. Bir köye uçak düşse altı ay sonra o köye giden uzmanlar çocukların uçağın bütün uzuvlarını anlatan ve Türkçemize yakışan isimler taktığını görebilirler. Koskoca bir Türk dünyası var; Anadolu da her şeye rağmen dil bakımından canlı bir havzadır. Türk dili uzmanları buraları tarayıp karşılaştıkları kelime ve kavramları dilimizin tabii akışına uygun şekilde kullanıcıların istifadesine teklif etseler ciddi bir hizmet yapmış olurlar. Bu, Türk dünyasıyla bütünleşmemizde, mazimizle buluşmamızda önemli bir rol oynayacaktır. Ah kelimeler!.. Sizlerin ne kadar canlı, ne kadar muktedir olduğunuzu anladığımız gün medeniyetimiz için ne çok şey değişecek.

 

 

06 Eylül 2010, Pazartesi

16.09.2010 13:05
#5

Bilge tarihçinin ardından

 

 

Niçin bir başka tarihçiyi değil de Ziya Nur Aksun'u "Bilge Tarihçi" olarak değerlendiriyoruz? Bu ona yakınlığımızdan mı ileri geliyor, yoksa hak ettiği bir vasıf mı? Hiçbir tarihçi Ziya Nur Aksun kadar Osmanlı hanedanının fonksiyonunu idrak etmemiştir. Tarihe derinliğine bakarsak, bunun sadece nostaljik bir olay olmadığını görürüz.

 

Doğu Avrupa'ya gelen Kuman, Kıpçak, Peçenekler birkaç milyondu. O zamanlar bu ciddi bir nüfustu. Geldikleri bölgelerde zayıf Lehistan ve Rus prenslikleri hüküm sürüyorlardı. Bunlar askerlik bakımından donanımlı oldukları gibi, süvarilikte de üstündüler. 1048'de on beş bin Peçenek süvarisinin memleketleri olan Tunaboyu'na dönmemeleri için Bizanslılar gemileri uzaklaştırınca Üsküdar'dan atlarıyla yüzerek Boğaz'ın Avrupa yakasına çıkışlarını bir temmuz günü İstanbul halkının seyrettiğini Kedranos ve Zoranos gibi Bizans tarihçileri nakletmektedirler.

 

Bozkırın sert ikliminde çelikleşmiş bu insanlar coğrafyanın uçsuz bucaksızlığından ürkmüyorlardı. Kumanlar Macaristan'dan Orta Asya'nın derinliklerine kadar hakimdiler; bu mesafe kuş uçuşu dört bin kilometreydi. Tarihçilerin "Dest-i Kıpçak=Kıpçak Bozkırı" dedikleri geniş topraklara hakim olan bu Türk boylarının dağılmalarında en önemli sebebin, başlarında Açinaoğulları'ndan bir hanedan bulunmamasında ciddi tarihçiler görüş birliğindedir. Fakat Oğuzlar ve Anadolu'ya gelen Türk boyları kendilerinden çok daha kalabalık olan Bizans ve Haçlılara boyun eğdirerek devletlerini kurup varlıklarını sürdürdüler. Her iki zümre de aynı kültürün insanıydı. Selçukluların, Osmanlıların başarıları yönetimlerinde meşruiyeti tartışılmayan bir hanedanın bulunmasıyla izah edilmektedir.

 

Hiçbir tarihçi metafiziğin hayattaki önemini Ziya Nur Aksun kadar idrak etmemiştir. Hayatın iki kaynağı vardır; biri ilim diğeri metafiziktir. Dostoyevski koyu bir Ortodoks olmasaydı "Karamazov Kardeşler"i yazamazdı. Mimar Sinan iliklerine kadar Müslüman olmasaydı insanlığın yüzakı olan Selimiye Camii'ni yapamazdı. Bütün kültür unsurları metafiziğin rengini ve derinliğini taşır; ilim ise tabiata hakimiyetimizi sağlar. Kısaca ilim bizde beyin, metafizik vicdan oluşturur. Beyin bize kendimizi, vicdan bize başkasını düşündürür. Vicdanı teşekkül etmeyen bir insanın, beyninin güçlenmesi ne büyük felakettir; toplum için azgın bir domuzdan daha tehlikeli hale gelir. İlim bize güç, metafizik bize sorumluluk verir. İlim cemiyette medeniyetin, metafizik kültürün oluşmasını sağlar. Özetle ilim ve metafiziğe sahip toplumlar, hem güçlü olurlar hem de geleceğin tarihini yazarlar.

 

Elbette ki daha pek çok özelliği Ziya Nur Aksun'u "Bilge Tarihçi" yapmaktadır. O bizler için sadece bir "Bilge Tarihçi" değildi; aynı zamanda arkamızda dağ gibi duran bir ağabeydi. Toplumumuzda etkili olan rahmetli Dündar Taşer'in, merhum Erol Güngör'ün de bilgi kaynağı idi, bu üç zirvenin arasındaki dostluğun benzerine herhalde gökkubbe çok az şahit olmuştur.

 

Kimileri, adında kullandığı "Nur" kelimesini Said Nursi Hazretleri'ne bağlılığıyla ifade etmektedirler. Ben de öyle tahmin ediyordum, halbuki gerçek adıdır. Nur adını taşıması, Said Nursi Hazretleri'ne talebe olması güzel bir tevafuktur. Tıpkı İstanbul'un fethi olan 29 Mayıs'ta doğup, Kadir Gecesi fani âlemimize veda etmesi gibi.

 

Ziya Nur ağabeyimiz hepimizin yüreğine ateş bırakarak göçtü. Ama onu otuz dört yıl şefkatle bakan kardeşi Belma Hanım'ın, ömrünü onun hizmetine veren Halil Duruk'un, yıllardan beri ihtiyaçlarının giderilmesinde yardımcı olan Cemal Aydın'ın elbette ki acıları daha derindir. Bütün sevenlerine sabırlar diliyor, yattığı yerin nur olmasını niyaz ediyorum.

 

 

13 Eylül 2010, Pazartesi

27.09.2010 10:59
#6

Pazarlık

 

 

Çocukluğumuzda kahvelerde, berber dükkânlarında şehvet azgını, kadın uzuvlarıyla resmedilmiş Sultan Abdülhamid portreleri bulunurdu.

 

Ermenilerin suikastından kurtulmasına üzülen Tevfik Fikret'in yazdığı "Avcı" şiirini okullarda okuyorduk. Gün geçmiyordu ki "Kızıl Sultan"ın kan dökücülüğüne dair bir olay dinlemiş olmayalım.

 

Hanımı lisede hocamız olan Nihal Atsız Bey'in romanlarını, yayınladığı dergiyi okuyor, onu büyüğümüz biliyor, zaman zaman ziyaretine gidiyorduk. Bir gün dergide bir makalesine rastladım, başlığı; "Gök Sultan"dı; II. Abdülhamid'i anlatıyordu. "Hoca çıldırmış mı!" diye zihnimden geçirirken terleyerek okuduğum makalede "Kızıl Sultan" sıfatını ona Yahudilerin taktığını, hangi iftiralara uğradığını anlatıyordu. Daha sonra Nizamettin Nazif, "İlan-ı Hürriyet ve Sultan Abdülhamit" kitabını kaleme aldı. Bu konuda Necip Fazıl'ın "Ulu Hakan" adlı eseri bir dönemeç oldu.

 

Nihal Atsız ve Necip Fazıl, fikirlerinin bayraktarlarıydılar. Bir milletin nasıl oluştuğunu gayet iyi biliyorlardı. Resmi makamlar ise bu unsurları kökten biçiyorlardı. Onlar da ister istemez bir mücadeleye girmek zorunda kalıyorlardı. Elbette kitaplarında ilmilikten ziyade hissilik ağır basacaktı, çünkü alçakça iftiralara cevap vermek durumundaydılar.

 

Sonraları Ahmet Uçar, Cezmi Eraslan ve daha pek çok tarihçi tarafından Abdülhamid Han'la ilgili kitaplar yazıldı. Bu günlerde de Prof. Dr. Vahdettin Engin dostumuzun Abdülhamid dönemine dair "Pazarlık" adındaki eserini okumak imkânına kavuştuk. Bu kitap Abdülhamid'i anlatırken yıllardan beri güncelliğini koruyan Filistin'e ağırlık vermektedir. Muhakkak ki sadece bu özelliği onu etkili hale getirmiyor. Son dönem tarihimizin ideolojiler uğruna nasıl katledildiğine dair de ipuçlarını bu kitapta bulmak mümkün. Theodor Herzl'in mektubu, bu konuda çarpıcı bir örnektir. 25 Temmuz 1902 tarihli mektubu araştırmacılar tarafından okunmak istendiğinde, Fransızca orijinali ile Latin harfleriyle daktilo edilmiş Türkçe nüshasının da verilmesinin ortaya çıkardığı vahim hatayı Engin şöyle anlatıyor: "Ortada bir tercüme olunca, bu mektuba çalışmalarında yer veren araştırmacılar orijinal Fransızca metne bakmadan Türkçe tercümeyi olduğu gibi kullanmışlardır. Böyle olunca da, farkında bile olmadan çok vahim bir hataya imza atmışlardır. Çünkü Türkçe tercüme yanlış yapılmıştır. Bu yanlışlık sadece bir cümledir, ama anlam itibarıyla meseleyi çok farklı boyuta getirebilmekte ve bu tercüme esas alındığında II. Abdülhamid'in Theodor Herzl'e Yahudilerin Filistin'e yerleşmesini önerdiği anlamı çıkmaktadır." Vahdettin Engin Bey'le yıllar önce aynı gazetede yazdık; ayrıca "Cumhuriyetin Aynası Osmanlı", "Kurtlar Sofrasındaki Osmanlı" gibi eserlerinden kendilerini tanıyorum; son derece iyi niyetli, saplantıları bulunmayan, ciddi bir ilim adamıdır. Elinde belki de somut belge olmadığı için bunu tercüme yanlışlığına bağlıyor. Şimdi kendime soruyorum; arşivden istenen kaç belge tercümesiyle veriliyor? Niçin Theodor Herzl'in mektubu Latin harfleriyle Türkçeye tercüme edilmiş? Çok değişik hususlardan tarihimizde bir yaban elin dolaştığına kani olduğum için bunun bir yanlışlıkla değil, kasıtla yapıldığına inanıyorum.

 

Vahdettin Engin'in bu kitabını bütün aydınlarımız, bilhassa Dışişleri Bakanlığı'mız personeli, siyasilerimiz okumalıdır. 1906 yılında Osmanlı ile İngiltere arasındaki Akabe meselesinde, Abdülhamid'in nasıl iki hamle sonrasını düşünerek adım attığını göreceklerdir. İngilizlerin gözünün Akabe'de olduğunu bilen Abdülhamid Han, Tabe'yi işgal ettirdi. Bir meselenin hallinde taraflar iyi niyet gösterisinde bulunmak için geri adım atmak zorunda kalınca, Abdülhamid önemsiz Tabe'den çekilerek Akabe'yi kurtardı.

 

Engin, yanlış bilgilerin giderek adeta iman haline dönüştüğünden, onları değiştirmenin artık mümkün olmadığından yakınmaktadır. Tespiti çok doğru; fakat bu durup dururken olmuyor; propaganda ile o hale getiriliyor. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın çıkmasında Mithat Paşa çok önemli rol oynamıştır. Hatta savaş kararını Meclis'ten geçirmek için sahte rapor düzenlettiği iddia edilmektedir. Ama kendisi hürriyet kahramanı olarak biliniyor; adı caddelere veriliyor. Buradaki sırrı çözünceye kadar Engin'in yakındığı husus ortadan kalkmaz.

 

Çok güzel, gerçekten okunmaya değer bir çalışma yapmış, ne yazık ki sütunumuz bu kadar, "Pazarlık" kitabını değişik vesilelerle ele alabileceğimizi ümit etmemiz bizi teselli ediyor.."

 

 

27 Eylül 2010, Pazartesi

27.09.2010 11:00
#7

Aziz dost Olcay Yazıcı

 

 

'Batı Düşüncesinde Mevlana', 'Tıp Felsefesi Etiği Üzerine' gibi telif eserleriyle; 'İbn-i Sina Felsefesi' gibi tercümeleriyle tanınan dostumuz Prof. Dr. İsmail Yakıt, İstanbul'dan ayrılıp Isparta'ya gitmeye karar verdiğinde üzülmüştüm.

 

Kütüphaneler diyarından ayrılmasının iyi olmayacağını düşünmüştüm. Kültürümüzde önemli bir mevkii bulunan "Ebced Hesabı" gibi layıkıyla bilinmeyen ve unutulmaya yüz tutmuş, konuları mesele ediniyor, haklarında kitaplar yazıyordu. Sadece nakil yapan bir bilim adamı değil aynı zamanda mütefekkirdi; olaylar arasında irtibat kurar, ufuk açıcı değerlendirmelerde bulunurdu. Rastlaşırsak, arefe günleri birlikte ecdadın mezarlarını dolaşırdık, o gül yüzlülerin gayretlerinden konuşurduk. Şairdi; bu husustaki yeteneğini en güzel kullandığı sahalardan biri tarih düşürme idi. "Yakut" mahlasıyla düşürdüğü tarihleri muhtevi hacimli bir eser bile neşretti.

 

İsmail Yakıt'ın bizi güldüren fıkralarından mahrum kaldık ama Isparta ona yaradı; hazırlıklarını peş peşe kitap haline getirmeye başladı. İstanbul'daki dostlarını elbette ki unutmadı; mutluluklarını acılarını paylaştı. Kısa bir süre önce ebediyete intikal eden Ziya Nur Aksun ağabeyimizin ardından aşağıdaki tarihi düşürme vefasını gösterdi:

 

"Bilge bir tarihçi hem de gönül adamı gitti/ Dilerim ukbada Rabbin rahmetini bol bol bulur/ Yakut teessürle düşürdü ona bir tarih: Eyvah! /Bu vefasız âlemde şimdi ne ziya kaldı ne nur."

 

Ziya Nur ağabeyimizin acısına alışamadan Olcay Yazıcı kardeşimizin vefatıyla sarsıldık. İsmail Yakıt, ona da bir tarih düşürdü: "Şair yazar bir dostumuz sekte-i kalple/ Göç etmiş bu dâr-ı rihletten bekaya/ İşitince Yakup duada dedi tarih:/ El-Muid, rahmetler kılsın Osman Olcay'a."

 

Uzun senelerden beridir tanıdığım Osman Olcay Yazıcı'nın rüyaları, sevdaları vardı; hiçbirisi kendisine ait olmayan; millete, ümmete, insanlığa ait. Lügatinde hülus çakmak, güçlülerin gölgesinde yer almak yoktu; kendi sanat ve tefekkür dünyasında yaşardı. Fabrika misali eser yayınlamaz ama durmadan çalışırdı. Kemmiyyetin değil keyfiyetin peşindeydi. Manasız kâğıtlar yığınını üst üste dizmek yerine okunmaya değer sahifeler kaleme almak elbette ki doğru bir iştir. Eserlerine bakınca bunu başardığını görüyoruz.

 

Muhtevası gibi Olcay Yazıcı'nın eserlerinin başlıkları da çarpıcıdır: 'Papatyalar Üşümesin', 'Erguvan Uğultusu', 'Tartışmayı Tartışmak', 'Eylül'ün Kırdığı Gül', 'Nemrut Ateşi', 'Yaralı Küheylan' gibi... Yazıcı, edebiyatın bütün dallarıyla ilgilenirdi; özellikle şiir ve denemede temayüz etti.

 

Olcay Yazıcı gibi duyup düşünenler çağımızda gariptir, kimsesizdir; çünkü onlar idealisttir, hakikati hesaba kurban etmezler, hak bildikleri yolda yalnız da kalsalar yürürler. Omuzlarım çeker mi çekmez mi düşünmeden bütün milletin hatta insanlığın meselelerini sırtlarlar. Yenilmiş ama hak ve insani liflerle dokunmuş medeniyetimizi insanlığın gündemine taşımaya gayret ederler. Bilirler ki güneşin sızmadığı yerlerde yaşayanların dahi ihtiyacı budur. Yazıcı gibi kalem erbabının sadece yazdıklarıyla geçinmesi mümkün değildir. Bunun için o gazetelerin kültür sanat sayfalarında çalıştı, 'Kültür Dünyası' dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı.

 

Yazıcı, 'Yaralı Küheylan' kitabının ilk bölümünü şu cümle ile bitirir: "Erdemlerimle var olacağım; yenemeyeceksin beni ey şehir." Olcay, değerlerine sıkı sıkıya bağlıydı; değerleri şahsiyetin biricik kaynağı olarak görürdü. Bir gün şehirlerimiz erdemlilerin yaşadığı yerlere dönüşürse bunda muhakkak onun da payı olacaktır.

 

Nemrut Ateşi'nin takdim bölümünde ise idealini şöyle ortaya koyar: "İnsanın yön haritası beşeri sistemler, dünyevi hırslar değil, uyarıcı kutsal metinler ve evrenin yaradılışından beri süregelen mistik tecrübeler olmalıdır." Mercimek beyinlilerin çoğu metafiziği sadece ahiret bileti zannediyor; pek az aydın onun esasında bu dünyanın mutluluğu için lüzumlu olduğunu anlıyor. Bunlardan biri de Olcay Yazıcı idi.

 

Beğendiğim bir şairdi; şiirlerini hassas duygularla, derin düşüncelerle örerdi. Şu dörtlüğünden kendi geleceğini ne kadar doğru okuduğu anlaşılıyor ki aslında bu yalnızca onun değil bütün beşeriyetin geleceğidir: "Kafesten kuş uçar gibi/ Bir çığlıktan kaçar gibi/ Gök yarılıp göçer gibi/ O size ansızın gelir."

 

20 Eylül 2010, Pazartesi

04.10.2010 20:01
#8

Vakıf medeniyeti

 

 

Her medeniyet, en değerli bulduğu şeyi esas alır ve ona göre şekillenir. Kimisi ırkı, kimisi soyluluğu önemser; bizim medeniyetimizin odak noktası ise insandır. Kur'an-ı Kerim'in pek çok yerinde "Ey insanlar" diye hitap edilmektedir.

 

İslâm'a göre insan, zübde-i âlem, yani evrenin özüdür. Ecdadımız, evrenin özü kabul edilen insanın ihtiyaçlarını gidermeyi mesele edinmiş, bunun için çeşitli vakıflar kurmuş. Bilgim doğruysa, vakfın ilk çekirdeğini Hz. Ömer zamanında görüyoruz; Selçuklular, bilhassa Osmanlılar vakıfların tüzel kişiliğini geliştirmiş, gayelerini çeşitlendirmişlerdir. Hizmetçinin ev sahibinden yiyeceği zılgıt medeniyetimizin meselesi olmuş, hizmetçi hanımların kırdıkları sürahi, çanak çömlekleri telafi etmek için vakıflar kurmuşlar. Hatta Osmanlı'da vakıfların hizmet konusu insanla sınırlı değildi. Sıcak bölgelere uçamayan kanadı kırık leyleklerin hizmetini görmek için vakıflar vardı. Bu, tabiata, canlıya bakışla ilgiliydi; Osmanlı'da bir atın nalsız kullanılması suçtu, buzağıya süt bırakmayan inek sahibi ihtar edilir, ihtara uymazsa, elindeki inek alınırdı. O büyük medeniyetin nabzı merhametle atardı; merhamet de bütün canlılara aitti.

 

Osman Sezgin hocamız bu ulu ve kutlu medeniyetin çağımızdaki bir sembolüdür. Yüreği ecdat sevgisiyle çarptığı için kendisini hizmete adamıştır; ceddimize layık evlat yetiştirmek amacıyla okullar, vakıflar kuruyor, onların yürümesi için hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor. Sadakatinin, vefasının bir örneği olarak da başında bulunduğu 'Türk Gençlik Vakfı'na rahmete kavuşmuş saygıdeğer ağabeyimiz Prof. Dr. Asaf Ataseven hakkında nefis bir kitap yayınlatmış. Kendisinin muhtevalı bir önsöz yazdığı kitabı yayına Doç. Dr. Okan Yeşilot hazırlamış. Asaf ağabeyimizin çocukluk yıllarından başlayan eser, öğretimini, askerliğini, aile hayatını, akademisyenliğini, mücadelelerini anlatmasına resimlerle canlılık kazandırmıştır. Bu çalışmayı okuyan sadece Asaf ağabeyimizi tanımaz; nasıl yetiştiğini, hangi mahfillere girip çıktığını, İbnül Emin Mahmut Kemal gibi ustalardan neler aldığını öğrenip kendisine bir yol haritası çizebilir.

 

"Ateş Çemberinde Azerbaycan" adındaki kitabından yine Azerbaycan ve Kafkasya ile ilgili kitap ve ilmi makalelerinden tanıdığımız Okan Yeşilot, bir akademisyende bulunması gereken bütün özelliklere sahiptir; hizmet ehli, saygılı, gösterişten uzak, gayretli, idealisttir. Genç olmasına rağmen pek çok kalıcı esere imza atmıştır. Bilhassa "Ateş Çemberinde Azerbaycan" her aydının okuması gereken bir kitaptır. "İki devlet, bir millet" diyoruz ama oradaki kardeşlerimizin son dönemlerde yaşadıkları dramlardan, çektikleri sıkıntılardan ne derecede haberdarız?

 

Asaf ağabeyimizi üniversiteye geldiğim ilk yıllarda tanıdım. Anadolu'dan gelmiş bir genç olarak çevrem çok sınırlıydı. Damar tıkanıklığından rahatsız olan bir hemşehrim, üniversitede okuduğum için ona yardımcı olabileceğim düşüncesiyle bana gelmişti. Yardımcı olacak hiçbir tanıdığım yoktu; durumu Özer Revanoğlu'na anlattım, o da bana "Asaf ağabeye gidelim." dedi. Hastaneye gittik, çiçeği burnunda asistandı; bizlere gerçekten ağabey olduğunu gösterdi. İlgili uzmana muayene ettirdi. Hasta hemşehrimize, uzmanın tavsiyeleri arasında sigara yasağı da vardı. Asaf ağabey bizleri yolcu ederken arada bir hemşehrime dönüyor; "Bak, sigara içmeyeceksin; sana aynen domuz eti gibi yasaktır." diyordu. İslami bir haramı, hemşehrimi uyarmak için sık sık tekrar etmesi, dikkatimi çekmişti. Bu olaydan sonra Asaf Ataseven, ağabeylerim listesinde yerini aldı. Yıllarca yakınlığımız sürdü; ilk gördüğümden itibaren her geçen günle kendime daha yakın hissettiğim nadir insanlardan biriydi.

 

İslami şuuru olan, milli değerleri bulunan hizmet ehli bir insandı, ciddi bir bilim adamıydı. Meslek hayatıyla ilgili çok mücadeleler verdi; hiçbirisi kendi şahsıyla alakalı değildi; milletimizin biraz daha iyi gün görmesi içindi. Her ne kadar Necip Fazıl üstadımız; "Bu toprak çirkef oldu bu gökyüzü bodurum" diyorsa da çöllerde yetişen nadide çiçekler gibi olan insanlardan da mahrum değiliz. İşte onlardan ikisi; Osman Sezgin, Okan Yeşilot. Nur içinde yatmasını dilediğimiz Asaf Ataseven ağabeyimizi gelecek nesillerin tanıması için ellerinden geleni yapmışlar.

 

 

04 Ekim 2010, Pazartesi

12.10.2010 11:08
#9

Roman ve tipler

 

 

Normal olarak roman, olay ve tiplerden oluşur; elbette ki 'Bir Delinin Hatıra Defteri' gibi tek kahramandan oluşan istisnaları vardır. Romancı, anlattığı olaya uygun tipler kullanmak zorundadır.

 

Hiç okula gitmemiş, bir çiftlikte doğup büyümüş, hayvanlarla meşgul olan bir kızın estetiğin felsefesi hakkında görüşler ileri süren bir roman kahramanı olması, inandırıcılığını kaybeder; oysa romanın etkisi inandırıcılığındadır. Pek çokları tarafından ilk roman olarak kabul edilen Cervantes'in Don Kişot romanı inanılmaz olaylarla doludur; fakat bu inanılmaz olayları Cervantes, öyle bir kahramana yaptırıyor ki, olay ile kahraman arasında uyum gerçekleştiği için roman etkisini kaybetmiyor. Hatta uyumdaki başarı esere farklı kimlikler de kazandırabilir; nitekim Don Kişot'u çocuklar masal, gençler macera romanı, aydınlar felsefi bir eser olarak okurlar. Top icat edilmiş; düzenli orduların karşısında şövalyeliğin hiçbir önemi kalmamış olmasına rağmen şövalye figürünün İspanya, hatta Avrupa tarihinde önemli yeri var. Ne çare ki insan istediği an maziden kurtulamıyor; geçmişi de yaşamaya kalkarsa, başına olmadık işler geliyor. Eseri saçmalıktan kurtaran, Cervantes'in seçtiği Don Kişot tipidir. Bu romanda da görüldüğü üzere, yazar, tipi tasvir ederken olaylara canlılık katmalı, olayları anlatırken de tipe hayat vermelidir.

 

Okuyucu olarak bizim ondan beklemediğimiz bir işi olayın kahramanının yapması, onu sakil, iğreti duruma düşürmez; önemli olan o tipin, o işi yapacak kıratta olmasıdır. Yazar, olayını seçmekte hürdür; olayını seçtikten sonra tipini seçmekte hür değildir.

 

Yazar, romanın çeşnisiyle de bağımlıdır. Bir romancı toplumsal bir olayı ele alıyorsa, toplumda o olaya sebebiyet veren tipleri görmezlikten gelemez. Mutlaka o tipleri alıp romanına transfer etmesi gerekmez; ama söz konusu tiplerin özelliklerini kullanmak zorundadır; çünkü o özelliklerden mahrum tipler, o olaya sebebiyet veremezler; bunlar toplumsal tiplerdir; belli bir felsefenin, bir fikrin, sosyal bir cereyanın, bürokrasinin tipleri olabilir. Bir de psikolojik tipler vardır; cimri, gaddar, düzenbaz, diğergam... Yazar bu tipleri anlatmak istiyorsa, ona göre bir olay kurgulamalıdır.

 

Tarihî konularda romancı, ortaya bir tip çıkarmamalıdır; geçmişte bir olay cereyan etmişse, o olayın kahramanları yaşamışlardır. Bu konuda romancının öncelikli görevi araştırarak o olayı yaşayan kişileri bulup çıkarmak ve gerçeğe uygun bir şekilde anlatmaktır. Mesela son dönem romancılarımızdan rahmetli Tarık Buğra'nın 'Küçük Ağa' romanını okuyunca, tarihteki karşılığını buluyoruz; Küçük Ağa, Celal Bayar olmalıdır. Herhangi bir güzellik oluşturmak için bir gerçeği yok etmeye veya çarpıtmaya kimsenin hakkı yoktur. Ancak dönemin atmosferini vermek amacıyla tarihe mal olmayacak çapta tipler kullanılabilir. Buna güzel bir örnek Milli Mücadele'nin o çetin günlerinde halkı yüreklendirenlerden birisi olan Çolak Salih tiplemesidir. Tarih kitaplarında yer alacak bir pozisyonda değildir; fakat o günün atmosferini teneffüs ettirmek bakımından çok önemli bir figürdür. Tarihî romanlar estetiğin dışında önemli bir sosyal boyuta sahiptir. Tarih, ilim olarak ele alınırsa, en fazla olay seviyesine iner ve sıradan insanlar için oldukça kuru olur. Halbuki herkesin en azından belli bir seviyede de olsa tarih bilgisine, bilhassa tarih şuuruna ihtiyacı bulunmaktadır. Bu şuur vatan ve milletin geleceği ile ilgili çok önemli rol oynar. Almanya'da çeşitli mezhepler, birbirini anlamayan gruplar vardır; aralarına fitne sokup birbirine düşürmek mümkün değildir; teşebbüs eden granitten bir tarih şuuruna çarpar.

 

Bazı ortak özellikleri bütün insanlar paylaşmaktadırlar; severler, nefret ederler, kıskanırlar. Fakat bu insanlarda coğrafyanın ve tarihin özelliklerini görmezlikten gelemeyiz. Bir köy delikanlısına New York'ta gangsterlik yaptırmaya çalışan romancı, daha işin başında eserini katletmiştir. Seviyeli bir romancı İstanbul'un fethinde kılıç sallayan bir yeniçerinin heyecanıyla, Kunuri'de süngü hücumuna kalkan Mehmetçiğin heyecanlarının farklı olduğunun idrakindedir. İkisi de aynı dinin, aynı milletin çocukları olmalarına rağmen, değişik tarihlerin duygularıyla donanmışlardır. Ciddi bir romancı için ne olay tiplere, ne tipler olaya feda edilir; birinin sağlıklı olması diğerine bağlıdır.

 

11 Ekim 2010, Pazartesi

25.10.2010 10:52
#10

'Güneşli Gölge'nin düşündürdükleri

 

 

Önemine binaen "Önce kelam vardı" deniyor. Şiir kelamın en yoğun, en keskin halidir; adeta kılıçlaşmış şeklidir. Ne dikkat çekicidir ki bu haşinlik estetik ve zarafetle ortaya çıkar.

 

Bir başka söyleyişle o, kelimelerin mimarisidir; bu sihirli diziliş ne bir yanlışlık, ne de bir fazlalık kabul eder. Matematiksel bir mantıkla güzelliğe açılır; etkileyiciliği de buradan gelir; mantığı beynimize hitap ederken güzelliği yüreğimizi harekete geçirir. İnsanoğlu şiir kadar etkili bir silah keşfetmemiştir. Eksiksiz bir şiir, her şeyi yok edilmiş, yakılmış bir milletin küllerini silkeler, ona hayat verir. Kalevela'nın yaptığını hangi beşeri güç yapabilmiştir! Ufukları sislerle kuşatılmış bataklıklardan billur gibi bir Fin milleti ortaya çıkarmıştır. Böylesine etkili, sanatın en yüce dalı olan şiirin mekanı Doğu'dur; masalın, destanın olduğu gibi; nasıl romanın ve hikâyenin vatanı Batı ise. Mevlana'lar, Yunus'lar, Hafız'lar, Firdevsi'ler, Fuzuli'ler hep Doğu'dan çıkmışlardır. Goethe "Tanrım, ben Hafız gibi bir kulunla nasıl yarışabilirim ?" derken ulaşılamayacak zirvelerden birine işaret ediyordu. Ah ne talihsizlik ki, gün geldi, kader sanki yüzünü doğudan çevirdi; o güzellikler, o zirveler artık görünmez oldular. Sanatı da bundan nasibini aldı. Ama köklü bir geleneği olduğu için şiir damarı tam kurumadı; bize geçmişi çağrıştıran değerler sunmaya devam etmekte.

 

Almanların muzdarip çocuğu Nietszche; "İnsan yalnızlığını gidermek için gülmeyi icat etti" diyor. Gülmek insanî bir özelliktir; Rabb'imizin bir bağışıdır; onda gülenin bir emeği yoktur. Dışarıdan uyarılınca, fıtratımızda bir nimet olarak bulunan haslet devreye girer. Şiiri üreten duyguları ve idraki de o İlahi el insanoğlunun mayasına katmıştır. O mayadan nasibini almış şair de şiirini bize sunar; tıpkı bir heykeltıraşın ruhundaki heyecanları bir taşta gizli olan figürle ortaya çıkarmak için bütün yeteneğini, gayretini seferber edip bize bahşetmesi gibi. Elbette şiiri okuyanla üreten farklı şeyler duyar; bu durum bir çocuğu doğuranla, seven arasındaki farkı bize hatırlatır. Biri varlığıyla, kanıyla hayat verir, diğeri o güzelden nasibini alır. Şairlik yolu güç yoldur; taliplisinden hayatını ister; her babayiğit o yükün altına giremez; heveslisi çok, gerçeği pek azdır. Bizde şiir son dönemlerde adeta gençlik hevesine dönüştü; gençliğinde şiir yazmayan yok sanki; ama onu ömrünün sonuna kadar sürdüren oldukça nadir . Bu nadir insanlardan birisi de kanaatimce Rasim Demirtaş olacaktır.

 

"Güneşli Gölge" kitabı, fikir ve duygu ile örülmüş güzel şiirlerden oluşuyor. Dildeki hassasiyeti, kelimelerdeki seçiciliği hemen dikkat çekiyor. Modernlikle geleneği kelimeleriyle ne güzel kaynaştırdığını şu dörtlüğünde görüyoruz;

 

"Türkülerin renk renk çiçekli

 

Şarkıların kadar benekli

 

Ana sütü katıksız Türkçem

 

Yaşamak yaşatmak gerekli"

 

Diline bu kadar bağlı olması onu dünyadan koparmıyor; yüreğinin bütün Müslümanların derdiyle çarptığını şu güzel dizesi ne güzel anlatıyor; "Ey Filistinli oğul! İyi ger Ebabil sapanını" Bu mısrayı yeterince anlamak için İslam tarihini, Ebabil kuşlarının Kabe'yi nasıl koruduklarını bilmek gerekli. Şairin yüreği sınır tanımaz; bir Müslüman olan Rasim Demirtaş yüreğinin sadece İslam âleminin dertlerini duymakla kalmadığını, Berlin'e dair yazdığı şiirinden de anlıyoruz; "Nefret ederim 'u' dönüşünden" dizesiyle başlayan şiiri şöyle bitiyor: "Yıkılan duvarı gör / Güneşli günde / Berlin / Bir bomba yak sen de." İnsan, fıtratından getirdiği değerleri hürriyet ortamında günışığına çıkarabilir. Şahsiyetli insanlar da yaşadıkları vatanı güneşin beldesine dönüştürürler.

 

Çocukluğumuzda İstanbul'un nüfusu bir milyon civarında idi; bugün oniki milyondan fazla oldu. Demek ki şimdilerde İstanbul'da yaşayan pek çok insan taşrada doğmuş. İnsanın kültür seviyesi dağa taşa yansır; buraya pek çokları geçim sıkıntısından dolayı göçtüler. Onlar için İstanbul'un yaşanacak yer olmaktan ziyade ekmek kazanılacak bir şehir olduğunu şöyle anlatıyor:

 

"Bir acaip şehir oldu bu İstanbul

 

Böyle değildi yollar, ağaçlar, deniz...

 

Yaşıyorlar İstanbul'u İstanbul'suz"

 

Şairler zor severler, sevince de yüreğinden söküp atamazlar. İstanbul'u çirkinleşmiş bulmasına rağmen Demirtaş'ın onu yine de güzel bulduğunu "Yeni Cami Dörtlükleri" nden anlıyoruz:

 

"Vapurda Yeni Camii / Mavi karşılar bizi

 

İşte şehir gümüşten / Yine çok sevdim seni"

 

 

18 Ekim 2010, Pazartesi

25.10.2010 10:53
#11

Donuklar

 

 

Peyami Safa'nın "Bir Tereddüdün Romanı"ndan sonra beni ilk defa uzun uzun düşündüren, aynı zamanda heyecanlandıran "Donuklar" oldu. Peyami Safa, romanında son büyük harplerde dehşetli silahlarla düşmandan ziyade metafiziğin bombalandığını, bu durumun da insanlığı bir uçuruma sürüklediğini belirtiyor.

 

Koca Peyami, "Her şey yıkılıyor..." diye feryat ediyor. Savurduğu, sıradan kulakların alamayacağı korkunç bir çığlık. Ancak antenleri açık olanlar duyabildi; onların sayısı da bir avucu geçmediği için bu çığlıklar hiç kimseyi sarsmadı. O büyük sanatkârın haber verdiği dramı yaşıyoruz; İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bütün insanlığa hitap eden bir tek beynin çıkmaması, Hiroşima'ya atılan atom bombasından bin defa daha korkunçtu. Ne yazık ki bunu kimse fark etmedi.

 

Durali Yılmaz "Donuklar" adlı kitabında milli hayatımızı, son dönemlerde geçirdiğimiz baş döndürücü olayları ele alıyor; iki yüz yıllık tarihimizi adeta sigaya çekiyor. Diktatörün elinde her zaman kılıç, başında taç yoktur; o, kılıktan kılığa girer; bazen mabette yol gösterici, bazen büyük bir kurtarıcı bazen de dağa taşa can veren bir fikirdir. Onun biricik özelliği dokunulmazlığıdır. Zihin seviyesi düşük cemiyetler putsuz yaşayamaz; dokunulmazlığı olan fikir, şahıs onlar için hazır puttur; onu alabildiğine övmek serbesttir; hatta teşvik edilir; ama "Şu olay şöyle değil miydi?" diyenin başına nelerin geleceği belli olmaz. Onun adına gösterilen tahammülsüzlükle fikir hayatı çöle dönüşür. Yeni bir fikir, ezberlerini bozan husus, alışkanlıklarına çarpar; beyinsizlerin reaksiyonunu her zaman tahmin etmek güçtür. Herhalde bunun için Durali Yılmaz sembolleri kullanmak zorunda kaldı. Nietsczhe'nin dediği gibi "Benim sözüm bu kulaklar için değil" diyerek anlayabilene hitap etmenin yolunu tuttu.

 

Bu roman kültür seviyesi yüksek bir ülkede yayımlansaydı, ondan söz etmek için gazete sütunları dar gelir, manşetler kullanılırdı. Fikir ve sanat çevrelerinde ne demek istediği hakkında ne tartışmalar yaşanırdı. Romanda yazarın fikri şudur demek mümkün değildir; her karanlık kuyuya bir ışık damlası gönderiyor; okuyucuya adeta gör ve düşün diyor.

 

".... İşte göründüler... Sabahki ıssız evler, bomboş sokaklar; sesini yitiren kent. İnsanlara sevinçle bakıyorum. Onlara koşmak istiyorum. Fakat bu siyah şapkalar ne?.. İnsanlar bir şapka ormanının altında yürüyorlar. Şapkalar, çekilin oradan; insan kardeşlerimin gözlerini görmek istiyorum." dedikten birkaç sayfa sonra feryadı basıyor: "Evden kaçıyorum, bu kentten kaçıyorum; yalnızlıktan kaçıyorum. Dahası yitirdiğim belleğimden kaçıyorum; yeni bir geçmişi oluşturmak üzere. Kendimden kaçıyorum, yeni bir ben bulabilmek ümidiyle." İnsan kendisinden kaçabilir mi? Gittiği yere kendisini, dertlerini de götürmez mi? Yeni bir ben bulmak kurtuluşumuz mu, ölümümüz mü? Toplumsal felaketlerimizi inkâr kabil değil; ama yeni bir ben milli intihardır. İntiharla kurtulmak mümkün mü? Sosyal konularda çaresizlik yoktur, yeter ki hastalığı teşhis edebilecek beyne sahip olalım.

 

Bir milletin tarihinden kopması, milli hafızasını yitirmesi, ölümü demektir. Yazar bu durumu kabullenmek istemiyor: "Önümde uzanan ölüm. Bu benim kendi ölümse, konuşturabilirim onu. Ölmeden önceki günlerimi soracağım; geçmişimi konuşturacağım... Yüreğime düşen bir umut ışığı; bu ışığı söndürmemek için çırpınıyorum. Sönmemeli, büyümeli bu ışık. Konuş ey şapkasız ölü, konuş!... Hangimiz gerçeğiz sen mi ben mi?"

 

Millet bir bütündür; bugünkü durumunun işaretlerini bin yıl önceki varlığında bulamıyorsak, o bir sosyal varlık olamaz. Elbette ki odun gibi de değildir; değişirken de kendi olmak için değişir; kendinden kurtulmak için değil. "...Çevremde yerleşim yeri yok, ama okul yapılıyor. Mezardakilerle torunları ve daha sonrakileri birbirine bağlayan işaretler kaldırılıyor birer birer."

 

Durali Yılmaz'ın "Donuklar" romanında tebliğ, reçete, kötüleme, putlaştırma yok. Sayfalar elle tutulur bir ızdırapla dokunuyor. Bu roman Ahmet Haşim'in "O Belde" şiirinin nesirde karşılığıdır. O Belde'nin konusunu sorsak, edebiyatçıların çok çeşitli cevaplar vereceğinden şüphe yok. Neyi anlatıyor desek, yine farklı cevaplar alırız. Ama edebiyattan anlayan hiç kimse "O Belde"ye şiir değildir diyemez. İşte gerçek sanat budur; okudukça yenilenir, yenilendikçe okuyucuyu cezp eder; tıpkı "Donuklar" gibi.

 

 

25 Ekim 2010, Pazartesi

14.11.2010 00:00
#12

Ömer ağabey

 

Ömer Rasih Öztürkmen, neslimizin birkaç has ağabeyinden biriydi. Mehmed Emin Alpkan, İrfan Atagün, Vecihi Ünal, Ömer Öztürkmen, Türkiye Gazetesi'nin onlara tahsis ettiği odada çalışırlardı.

 

 

Bizler onları haftanın belirli günlerinde ziyaret ederdik. Ömer ağabey kalp ameliyatı olunca üçünün de dünyası kararmıştı. Ömer ağabeye sezdirmeden, birbirlerine ve yakın dostlarına sık sık, "Ömer ağabeyimizin durumu iyi değil; Allah gecinden versin." derlerdi. Üçü de birbirlerinin ardı sıra rahmete kavuştular. Onları bu dünyadan tek tek uğurlayan Ömer ağabeyimiz ise geçtiğimiz çarşamba günü bu fani âleme veda etti.

 

Ömer Öztürkmen'i altmışlı yıllardan beri tanırım. Gıpta edilecek bir İstanbul beyefendisiydi. Tercüman Gazetesi'ne büyük atak yaptırdığı için basın dünyasındaki lakabının 'mimar' olduğunu bilirdik. O dönemde içerisinde bulunduğumuz camianın en büyük arzularından biri, günlük bir gazete çıkararak dünya görüşünü ifade etmek ve milletin dertlerini gündeme taşımaktı. Mehmed Emin Alpkan'ın gayretleriyle Bab-ı Ali'de Sabah Gazetesi yayın hayatına başladı. İşin gerektirdiği birçok imkândan mahrum bir gazeteydi. Kendisine çok saygı duyduğu Mehmed Emin Alpkan, "Ömer! Gel gazetenin başına geç!" deyince Ömer Öztürkmen her şeyi bırakıp gazetenin sorumluluğunu üstlendi. Değer verdiği bir insanı kırmamak için pek çok şeyden bir anda vazgeçti. Kariyeriyle ilgili endişeleri bir kenara bırakıp hizmete koştu. Biz onun çıkardığı gazeteyi severek okurduk.

 

Ömer ağabeyle İrfan Atagün gençliklerinde komünizmle mücadele etmek için Kara Kedi adlı mizah dergisini çıkarmışlar. Ömer ağabey sonraları yıllarca Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'sunun yazı işleri müdürlüğünü yürüttü. Aziz milletimizin hak ettiği mevkiye gelmesi, yeni nesillerin iyi yetişmesi için ne çileler çekti. Kimlerle tanıştı, onlarla neler konuştu. Bir gün Büyük Doğu'nun basıldığı Yeni Gün Matbaası'nda kitaplarının tabı ile meşgul olan Burhan Toprak'la karşılaşır. Necip Fazıl'la aynı dönemde Paris'te bulunduklarını bildiği için Toprak'a o döneme dair hatırladığı bir anekdot olup olmadığını sorar. Burhan Toprak gülümser ve "Üstad söz konusu olur da anekdot olmaz mı?" der. "Anekdot, dahilerin hayat tarlasına farkında olmadan serptikleri tohumlardır. Anekdot neyse ama ben size tarihî bir hadise anlatayım. İhtiyarlığında Bergson'a sorarlar, 'Yerinize bırakabileceğiniz biri var mı?' diye. Bergson'un cevabı şu olur: "Ben klasik felsefe ile meşgulüm. İsteyen çalışarak bir bilim dalına hakim olabilir. Gayretli bir kimse felsefenin herhangi bir dalında da mesafe alabilir. Ama klasik felsefe bilimlerin vardığı sonuçlardan bir dünya inşa etme çabasıdır. Bu konuda çalışkan olmak gerekli ama yeterli değildir; yetenek de gerekir. Maalesef bugüne kadar bu ikisini birleştiren birine rastlamadım. Yalnız, Necip Fazıl isimli bir Türk genci var; olağanüstü yetenekli fakat derbeder."

 

Ömer ağabey Kerküklü olduğu için İngilizcenin yanında Arapça da bilirdi. Bir süre Londra büyükelçiliğimizde kültür ataşeliği yaptı. İzne geldiği günlerden birinde Necip Fazıl'ı ziyaret eder. Avrupa'nın kültür ve sanat hayatından söz ederlerken Ömer ağabey, "Üstad! Londra'da 20. yüzyılın önemli şairlerinin antolojisi hazırlanıyor. Türkiye'den de iki şaire yer verildi." deyince Necip Fazıl, "Öteki kim?" diye sorar. O da "Yahya Kemal, efendim." diye cevaplar. Necip Fazıl'ın özgüvenini bundan daha çarpıcı anlatan bir anekdot herhalde yoktur.

 

Süleyman Demirel, hayatı boyunca muhafazakâr insanların oylarıyla siyaset yaptı ama hep başkalarına hizmet etti. Önemli mevkilere birini tayin etmek gerektiğinde hep başka zümreleri memnun edecek isimler üzerinde durdu. Muhafazakâr zümrelere hoş görünmek için ise 'Çoban Sülü' ve aslında gizli bir dindar olduğu imajlarını hafızalarda canlı tutmaya çalıştı. Ömer ağabeyin Demirel'in bu ikiyüzlülüğünü anlatmak için kaleme aldığı 'Çoban Geldi Aşka, Şapkası Başka' yazısı o günlerde anlaşılabilmiş olsaydı milletimiz birçok derde düçar olmadan uyanabilirdi. Keza Ömer ağabeyin çok ciddi deneme ve makaleleri, 'Gözyaşı Medeniyeti' isimli bir kitabı da var. Üslup sahibi bir yazardı.

 

Bu fani dünyada bulunduğum sürece seni kaybetmiş olmanın verdiği boşluğu ta iliklerimde derin bir hüzün olarak duyacağım kıymetli ağabeyim. Nur içinde yatasın, mekânın cennet ola.

 

 

 

08 Kasım 2010, Pazartesi

23.11.2010 14:17
#13

Sosyal bilimler ve zihniyet

 

Batı'ya yöneldiğimiz dönemlerde boğuştuğumuz en büyük güç İngiltere idi; rakibimiz bize model olamazdı. O sırada Almanya bölük pörçüktü; Fransa'yı örnek almak zorunda kaldık.

 

 

Fikirler, dünya görüşleri, telakkiler sosyal bilimlerle çok yakından ilgilidir. Sosyal bilimler arasında sosyolojinin önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu bilim ülkemize iki kaynaktan geldi: Le Play'in görüşlerini Prens Sabahaddin, Durkheim'ın görüşlerini de Ziya Gökalp temsil etti.

 

Sabahaddin Bey'e Batılılar "Prens Sabahaddin" dedikleri için adı fikir sistemimize böyle geçmiştir. II. Abdülhamid Han'ın kız kardeşi Seniha Sultan'ın oğlu olduğuna göre hanedan mensubu yani prens değildir. Osmanlı teşrifat sisteminde bu gibilere "sultanzade" denirdi.

 

Le Play sosyoloji bilgileriyle cemiyeti ele almaz; anketlerle durum tespiti yapar; bu anketler değerlendirilirken sosyal bilimler devreye girer. Le Play maden mühendisi idi; insanları da "madeniyat" ilminin usullerine göre tetkik ettiği öne sürülmüş ise de bu doğru değildir. Ömrünü sosyolojik araştırmalara verdi; ilmi bir idrak kazandığı için sosyal meselelere hal çaresi vaz eden reçeteler hazırlamakla meşgul olmadı. Kanaatince de cemiyete materyalist bir görüşle bakılmamalıydı. Materyalist görüş cemiyetin ancak mekanik şartlarını değerlendirebilirdi. Asıl olan sosyal hayatın sebeplerinin irdelenmesiydi.

 

Prens Sabahaddin'e göre cemiyet hür bir faaliyet içinde olmalıdır; zira hür bir atmosferde şahsiyetini bulan insanlar, fıtratlarındaki değerleri gün ışığına çıkarabilirler. Cemiyetin gelişmesi de iyi yetişmiş insanlarla mümkündür. Bu bakımdan istibdad rejimi felakettir. Böyle düşünmek onu, öz dayısı Abdülhamit Han'la karşı karşıya getirdi. O da dönemin modasına uyarak mücadelesini sürdürmek için Paris'e yerleşti.

 

Prens Sabahaddin cemiyetleri "cemaatçi ve infiradi" olarak ikiye ayırırdı. Ona göre ilerlemiş cemiyetler gelişmelerini infiradcılığa, yani adem-i merkeziyet ve şahsi teşebbüsçülüğe borçlu idiler. Muhakkak ki iyi yetişme, hırs, nefis gibi amillerin ekonomide itici güç olarak kullanılması özel mülkiyetin esasını teşkil eder. Fakat o günün şartlarında adem-i merkeziyetçiliğin ülkeye ne kadar yararlı olduğu tartışmalıydı. Ziya Gökalp, İttihat ve Terakki'nin ideologuydu. Devlet gücünün de tesiriyle fikirleri aydınlar arasında kısa zamanda yayıldı. Buna mukabil Prens Sabahaddin, casuslukla suçlanıp bertaraf edildi. Adem-i merkeziyetçi fikirleri yanlıştı fakat görüşlerinin diğer kısımlarından pekala yararlanılabilirdi.

 

Laiklik ve Kilise arasındaki zıtlaşma Fransa'yı çalkantılı bir cemiyet haline getirdi. Laiklik ağır basınca metafizik dumura uğrar; dolayısıyla maneviyattan beslenen insan şahsiyetinde zaaf kaçınılmaz olur. Kilise ağır basınca da ilim tökezler. Fransa'daki fikir cereyanları ve sosyal bilimler de bu çekişmeden payını aldı. Fransa'yı örnek almayı çalışmamız bizi de benzer çalkantılara sürükledi. Böylece, Durkheim ya da Play'in yerine bu konuda çok daha fazla ciddiye alınması gereken Alman düşünür Weber'i göremedik.

 

Sosyal bilimciler Durkheim ekolünün Fransa'da sosyalizmin, komünizmin yaygınlaşmasına katkıda bulunduğu konusunda hemfikirdirler. Yurdumuzda da diplomalı zümrenin sosyalist meşrep ve sıkı devletçi olmasında aynı zihniyetin payının bulunduğunu kimse inkar edemez. Gökalp devletçi anlayışı milliyetçiliğin bir parçası olarak görüp gösterdiğinden, özelleştirme gibi konular gündeme gelince "vatan satılıyor" vaveylaları başlıyor. Hiç kimse düşünmüyor ki devlet sistemi düzenlenirken bürokrat zümrenin zaaflarını dikkate almak mecburiyeti bulunmaktadır. Bir yandan her gün rüşvet ve suistimalden yakınıyor, diğer yandan da devletçiliği savunuyorsanız burada bir problem var demektir. Sağcısı, solcusu hepimiz aynı toplumun çocuklarıyız; aynı özelliklere, aynı zaaflara sahibiz. Hangi iktidar gelirse gelsin aynı yakınmalar sürecektir; bundan kurtulmanın tek çaresi devleti ekonomik hayattan çıkarmaktır. Özelleştirme gündeme gelince aydınımızın vatanın satıldığını zannetmesi sıkıntılarımızın ana kaynaklarından birisidir

 

 

15 Kasım 2010, Pazartesi

23.11.2010 14:21
#14

Kardeşlik Projesi

 

Hukuk öğrenimine başladığı yıldan beri sayın Servet Armağan'ı tanırım. İlk tanıdığımda İslamî bir hayatı vardı; bugün de öyle. Almanya'da bir süre aynı şehirde bulunduk; İstanbul'daki hayatını orada da sürdürerek bizlere örnek oldu. Çevresindeki herkes, özellikle çalıştığı enstitüdeki mesai arkadaşları ona çok saygı gösterirlerdi; zira Avrupalılar kendilerine benzemek gayretinde olanlara değil, asli hüviyetini muhafaza edenlere hürmet ederler.

 

 

Her şey kafalardaki reçeteye göre anlamlandırıldığı için ideolojinin olduğu yerde mantık ve vicdandan söz edilemez; bilim de onlar için hiçbir anlam ifade etmez; çünkü bütün sorunları üç beş sloganla çözerler. İnsanları ikiye ayırırlar: Onlardan olanlar ve düşmanlar. Maalesef bizim dönemimizde üniversitelerimizde bu telakki hakimdi. Oralarda ilim adamı değil, ideolojik tipler yetiştirmek asıldı. Servet Armağan genç olmasına rağmen milletimizin sorunlarının ilimle çözüleceğine inanıyordu; idealistti; hayatını inandığına tahsis etmek istiyordu. Sınavları kazanarak asistan oldu. Dünya görüşünden dolayı çok sıkıntılar çekti. Fakat, ağırbaşlılığını, ilim yapma arzusunu hiçbir zaman kaybetmedi. Hak bildiği yolda yılmadan yürüdü.

 

Birkaç ay önce "Ey Hakimler" adlı bir kitap yayımladı. Hukuk; bilgi ve vicdan işidir. Vicdanı teşekkül etmemiş hukukçunun elinde kanunlar ideolojik maymuncuğa dönüşür. Bu gerçeğe Eskişehir'de Said Nursi ve öğrencilerinin yargılanması sırasında şahit oluyoruz. Kitapta olay gerçek bir hukuk hocasının soğukkanlılığıyla değerlendiriliyor. Kitabın en önemli yanı önyargının ne kadar kötü olduğunu göstermesidir. Kara düşünceli olarak tanıtılan bu insanları gerek götüren muhafızlar gerekse hapishanenin yetkilileri ve oradaki mahkumlar tanıdıkça düşünceleri değişiyor. Pek çoğu Bediüzzaman hazretlerinin ya muhibbi ya da talebesi oluyor.

 

Armağan'ın Nesil Yayınevi tarafından bir kitabı daha neşredildi: "Kardeşlik Projesi." Bu eseriyle son otuz yılımızı kana bulayan olayları Risaleler ışığında ele alıyor. Servet Armağan Urfalıdır. Dolayısıyla bölgenin meselelerini yakından bilmektedir. Bir insanın herhangi bir etnisiteye ait olması kaderdir; bir insanı kaderinden dolayı suçlamak yahut göklere çıkarmak ilkel bir telakkîdir. Armağan'ın ölçüleri İslamî'dir; insanları kaderlerinden dolayı değil tercihlerini esas alarak değerlendirmektedir.

 

Hepimiz ahkam kesmekte yektayız. Eski bir cumhurbaşkanı bunun Kürtlerin bilmem kaçıncı başkaldırısı olduğunu malumatfuruşlukla söyledi. Peki Türkler kaç defa baş kaldırdı? Konya'da Yozgat'ta da isyanlar olduğu için oraları da mı farklı göreceğiz? Bu baş kaldırmaların devlete mi yoksa mahalli yönetimin zulmüne mi karşı olduğunu hiç düşünmeyecek miyiz? Dış güçlerin melanetlerinin üzerinde hiç durmayacak mıyız?

 

Yüzyıllarca birbirlerini boğazlamış Avrupalıların bir araya gelmek için çeşitli formüller icat ettiklerini görmüyor muyuz? Bin yıldan beri her türlü tasada, kederde, sevinçte beraber olan bu toprağın çocuklarını birbirinden ayrıştırmak, şehitler diyarımızda gözü olanların ekmeklerine yağ sürmekten başka nedir?

 

Anayasa kitaplarında unsurlarını belirtirken laikliği ne olduğu bilinmeyen bir duruma getirdik. Bu tür kavramları adeta toplumumuzu dinden, metafizikten soyutlamak için bir vasıtaya dönüştürdük. Oysa cemiyetin çimentosu her şeyden önce dindir. İşte İran; etnik farklılıklar bakımından Babil Kulesi'ni andırıyor. Tahran'ın çevresinde on altı milyon Acem yaşamaktadır; yarısından fazlası Türk'tür; buyrun ayrıştırın bakalım İran'ı.

 

Yarınlarda bugünleri arayacağımızdan endişe edenler Prof. Servet Armağan'ın "Kardeşlik Projesi" kitabını mutlaka okumalıdır. Dinin, milletin hayatı ve ruhu olduğunu, bütünleşmesini sağladığını göstermesi bakımından bu eser önemlidir. Bu toprağın çocuğu olarak aziz ağabeyim Armağan'a ve kalemine sağlıklar dilerim.

 

 

22 Kasım 2010, Pazartesi

01.12.2010 20:23
#15

İki farklı bakış

 

Batılılar kendilerini insanlığın mihrakı kabul ederler; biricik arzuları da refahı elde etmektir. Bunun için başkasının çekeceği acıları hiç hesaba katmazlar. Düşünmezler ki, refahla huzur çok ayrı şeylerdir; birisi gövdemizin, diğeri ruhumuzun arzusudur. Ruhumuzda sıkıntı varsa, en son konfora ulaşmamızın herhangi bir önemi yoktur; ruhumuzun sıkıntısı gövdemizin cehennemi olur.

 

 

Ünlü medeniyet tarihçisi Rothaker, Roma İmparatorluğu'nun büyüklüğünü, ihtişamını, kendilerini evrenin merkezine oturtmalarıyla izah eder: "Biz dünyanın yüreğiyiz. Seçilmiş kavimiz; kavimlerin gözdesiyiz. Biz gerçek insanlarız. Gerçek medeniyet de, asıl hümanitas da bizdedir." Bu zihniyetin sahibi diğer insanları hesaba katar mı?

 

Menfaatleri için sadece insanlara değil, tabiata da acımasız davrandıklarını, Kızılderili reisi Seattle'ın topraklarını satın almak isteyen Amerika Birleşik Devletleri'nin başkanına yazdığı mektupta veciz bir şekilde anlatıyor: "...Gökyüzünün, toprağın sıcaklığını nasıl satabilirsiniz ya da satın alabilirsiniz? Beyaz adam, topraktan almak istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder... Toprak insana değil, insan toprağa aittir... Bir gün bakacaksınız, gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş... Her yer insan kokusuyla dolmuş. İşte o gün, insanoğlu için, yaşamın sonu ve varlığını sürdürebilme savaşının başlangıcı gelip çatmış olacak..."

 

Ciddi bir bilim adamı olan rahmetli Muhammed Hamidullah Bey'den Peygamber Efendimiz'in çevreye dair görüşlerini öğreniyoruz. Mekke ve Medine'nin belli bölgelerindeki ağaçları kesmeyi yasak eden Peygamber Efendimiz, Taiflilerle yapılan anlaşmaya da şöyle bir madde koydurmuştur: "Vadiler bütünü ile kutsaldır ve yasak, orada, Allah adına, vahşi ağaçlar ve av hayvanları üzerinde, her baskı, her tecavüz ve fenalık haramdır." Bununla yetinmeyip müminlere şöyle bir bildiri yayınladığını yine M. Hamidullah'ta okuyoruz: "Vace vadisinin ne dikenli ağaçları ne de çalıları tahrip edilmeyecektir. Av hayvanları da öldürülmeyecektir."

 

Peygamber Efendimiz'in çevreye verdiği önemi medeniyetimizin diri olduğu dönemlerde bizde de görmekteyiz. Mevlânâ Hazretleri tabiata hakimiyete kalkışmanın yanlış olduğunu, tabiatın zılgıtını davet edeceğini belirtiyor. Sultan II. Mehmed İstanbul'u fethedince, alelacele Hızır Bey'i belediye reisi tayin etti. O da ilk icraat olarak Haliç sırtlarında hayvan otlatmayı, Boğaz'da balık tutmayı yasakladı; çünkü hayvan tırnaklarının yuvarladığı toprakla bir gün tabiat harikası olan Haliç dolabilirdi. Boğaz'daki balıkların cinslerine göre avlanma zamanları tespit edilecekti.

 

O zaman İstanbul halkının hemen hemen tamamı Hıristiyan'dı. Sokağa tükürüyorlardı. Hatta o dönemde Fransa'da "Müslümanlar niçin sokağa tükürmüyor?" diye bir kitap yazıldı; tabii bununla da kendilerinin tükürmeleri kınanıyordu. Herhalde şimdilerde aksinin yazılması gerekir. Fatih, sokaktaki tükürüklerin üzerine kireç serptirmek için bir vakıf kurdu. Buradan şunu çıkarıyoruz ki o zaman biz hem mikrobu, hem de kirecin mikrobu öldürdüğünü biliyormuşuz. Tıp tarihçileri bunun üzerinde durmalı, bugüne dek yazdıklarını gözden geçirmelidirler.

 

İngiliz, Fransız, Hollanda imparatorluklarının çekildikleri sömürgelerine, bir de kendilerine bakarsak, oraları nasıl talan ettiklerini idrak ederiz. Osmanlı Devleti de Avrupa'nın içlerine kadar yayıldı; dağılınca ana unsur kendinden kopanlardan fakir kaldı. Bunu amiyane tabirle "enayilik" olarak görenler var. Osmanlı, menfaatinin nerede olduğunu görmüyor muydu? Elbette görüyordu; fakat onu hak duygusu frenliyordu. Bugün Afrika'da açlık varsa, bunda yıllarca oraları sömürge olarak kullananların payını kim inkâr edebilir?

 

Günümüzde küresel ısınmanın insanlığı tehdit etmesi Peygamber Efendimiz'in, Seattle'ın bakış açılarının ne kadar doğru olduğunu ispat ediyor. Yaklaşan tehditten Batılılar da payını alınca, çevreciliği cereyan olarak gündeme getirdiler. Bunun bir moda hareket kalmaması, insanlığa zarar veren üretimlerini düzenlemeleriyle mümkündür. Bu da ancak dünya görüşlerini sigaya çekmeleriyle kabildir.

 

 

 

29 Kasım 2010, Pazartesi

13.12.2010 11:32
#16

Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri

 

Bir ilim adamı kitabında şöyle bir dipnot düşmenin ihtiyacını duyuyorsa, onun şahsiyeti ve yazdıklarının üzerinde durmak gerekir: "İslam dünyasında kütüphanelere dair kaynakların verdiği bilgiler başta Yusuf Eche, Filip Tarrazi, Yahya es-Saati olmak üzere birçok araştırmacı tarafından değerlendirilmiş ve bu konuda yüzlerce makale yazılmıştır.

 

 

Benim burada yaptığım, ağırlıklı olarak araştırmacıların ortaya çıkardığı bilgileri nakletmekten ibarettir. Bu bakımdan bu bölümün orijinal bir kıymeti yoktur." Bu satırlarıyla İsmail E. Erünsal bir neşter atıyor, ilim dünyamızın halini ortaya koyuyor. Yazdıklarının çağrıştırdıkları gerçek olmasaydı, ilim bakımından Nijerya ve Mısır'dan geri olur muyduk? Milletlerin hayatında ilim ve kültür dışındaki gayretler suyun üzerine işlenmiş nakış gibidirler. Bunun için geleceğimiz Erünsal gibi işin ciddiyetini kavramış ilim adamlarının çoğalmasına bağlıdır.

 

Bugünlerde Prof. Dr. İsmail E. Erünsal'ın "Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri" adlı eseri elimden düşmüyor. İlmi hüviyeti itibarıyla kuru olması lazım gelen kitabını alıntılarla, dipnotlarıyla öyle güzel beslemiş ki insanı alıp götürüyor. Önsözünde Osmanlı İmparatorluğu'nda kütüphaneler de dahil olmak üzere sosyal hizmetlerin hayır sahiplerinin kurdukları vakıflarca yürütüldüğünü belirtiyor. Osmanlı, İslami anlayış ve hassasiyetle düzenlenmiş devletti; nabzı merhametle atıyordu. Merhamet sadece insanlara değil, bütün canlılara hatta tabiata da gösterilmişti.

 

Çoğumuz Osmanlı'da ilk kütüphanenin Abdülhamid Han döneminde hizmete giren Bayezid Devlet Kütüphanesi olduğunu zannediyoruz. Halbuki saray kütüphanelerini bir kenara koyarsak, herhalde Bayezid'deki, devlet eliyle kurulan ilk kütüphanedir. Erünsal'dan, İstanbul'da, 1473'te Mahmut Paşa külliyesinde kütüphanenin hizmete girdiğini öğreniyoruz. II. Murad'ın Edirne'de, Saruca Paşa'nın Gelibolu'da kurdukları kütüphanelere işaretinden de bu kültür yuvalarının devletin çeşitli yerlerine serpildiklerini anlıyoruz.

 

Bugün bile kütüphanecilik denince kitapları rafa dizmek gibi basit bir işi algılıyoruz. Oysa kütüphane ilmin temelidir; kültür ve medeniyetin birikim ve üretim noktalarıdır. Ecdadımız bu gerçeği çok önceden kavramış, nasıl işleyeceğini kuruluş senetlerinde belirtmiştir. Vakfın en önemli kurumu 'Mütevelli Heyeti'dir. Devlet ricali de işin önemini idrak etmiş, bir bakanlıkla vakıfların kuruluş gayesine uygun yönetilip yönetilmediğini denetleme lüzumunu duymuştur. Kütüphane personelinin temel elemanı 'Hafız-ı Kütüp'tür. Pek çok vakıf senedinde tayin edilen Hafız-ı Kütüp'te bulunması gereken vasıflar zikredilmiştir. Kütüphanenin diğer personelinin seçimleri, azilleri ve ücretleri de vakıf senedinde belirtilmiş olmalıdır. Erünsal, Osmanlı dönemine ait vakıf kütüphaneleri hakkında genel bilgiler vermekle yetinmemiş, önemli kütüphaneleri ele almış; çalışan elemanlarına, maaşlarına, hizmet gün ve saatlerine dair bilgiler vermiş. Kullandığı kaynaklara bakınca, iğne ile kuyu kazdığını idrak ederiz. Kitabı okuyunca, insanın "İlmi eser böyle yazılır" diyesi geliyor.

 

Vitrinlerde kitaplar çoğalıyor; ne yazık ki çok azı okunmaya değer. Kıymetli bulunanların çoğu da makas ürünüdür. Bir allamemiz, bilim tarihimizle ilgili ciltlerce eser kaleme almış. Cümleleri, örnekleri tanıdık; Sigrid Hunke'yi teşhis etmemek mümkün değil; ne gariptir ki kitabın hiçbir yerinde Hunke'yi kaynak göstermemiş. Erünsal, sadece çalışkan bir bilim adamı değil, aynı zamanda bilim namusuna da sahiptir. İlim âlemimizin içinde bulunduğu durumdan rahatsızlık duymuş olmalı ki şunları yazmak mecburiyetini hissetmiş: "Meslektaşlarımın yaptıkları araştırmalar dolayısıyla haberdar olduğum arşiv kayıtlarının hangi çalışmadan alındığının gösterilmesinde elden geldiğince titizlik göstermeye çalıştım. Maalesef son yıllarda başkalarının eserlerinden yararlanılarak ulaşılan arşiv belgelerini, aradaki araştırmacıyı aradan çıkararak kullanmak yaygın hale gelmiştir."

 

Ümit ederim ki Türk Tarih Kurumu'nun yayınladığı Erünsal'ın "Osmanlı Vakıf Kütüphaneleri" eserini Kültür ve Milli Eğitim bakanlıkları görürler de geniş çevrelerin yararlanması için gerekeni yaparlar.

 

 

 

06 Aralık 2010, Pazartesi

13.12.2010 11:33
#17

İdeoloji ve hayat

 

Evliya Çelebi'nin Medine'ye dair yazdıkları hakkındaki Almanca doktora tezinden tanıdığımız genç ilim adamlarımızdan Nurettin Gemici, yakınlarda "Ahilikten Günümüze Meslek Eğitimi" adında dikkat çekici bir kitap yayımladı. Çarşı ve pazarda olup bitenlerden haberdar olan, mukayeseli bir mantıkla bu kitabı okursa, neleri kaybettiğimizin acısını derinden duyar. Bir zamanlar "Ben siftah ettim, komşumdan alın" diyen esnaf, günümüzde ancak menkıbelerde kaldı.

 

 

Ülkemizde meslekten mesleğe geçiş çok kolay; berber emlakçılıkta kâr görüyorsa, dükkânını kapatıp emlakçılığa başlıyor, hiç kimse de ona bu mesleği icra edebilecek niteliği olup olmadığını sormuyor. Ekonomik hayatın temelinin seviyeli mesleğe dayandığını ecdadımız fark ettiği için Ahilik teşkilatını kurmuştu. Meslek eğitimi sadece beceri kazanmak değildi; aynı zamanda o mesleğin gerektirdiği adab ve ahlakı da öğrenmekti. Adab ve ahlakın beslendiği temel esas metafizik âlemdir. Zaten etimolojik olarak meslek kelimesi 'suluki'den geldiği için manevi bir boyutu vardır. Aldıkları eğitimle bir mesleğe mensup olanlar branşlarıyla iştigal etmiş peygamberleri kendilerine pir kabul ediyorlardı. Birkaç örnek vermek gerekirse, Hz. Adem çiftçilerin, Hz. Şit hallaçların, Hz. İdris terzilerin, Hz. İbrahim sütçü ve marangozların, Hz. Yusuf saatçilerin, Hz. Zülküf fırıncıların, Hz. Lokman hekimlerin, Hz. Peygamberimiz bahçıvan ve tacirlerin piri idi. Peygamber Efendimiz'i, mesleğinin piri kabul eden bir tüccar bir başkasını nasıl aldatabilir?

 

Her şehirde meslek grupları kendilerine ait bir çatı altında toplanırlardı. Böylece oluşan organizasyonlar bünyelerindeki meslek erbablarının hammadde temininde, diğer ihtiyaçların giderilmesinde, zuhur eden engellerin aşılmasında yardımcı olurlardı. Aynı zamanda o meslek grubunun disiplinini, geleneğinin devamını sağlar, hem de kalitesiz mal üretiminden toplumu korurlardı. Ahlaka aykırı rekabet yollarına başvurana karşı dürüst esnafın zarara uğramasını önlerdi. Bu birlikler sayesinde kunduradan hasıra kadar, imal edilen her şey belirli standartlara bağlanırdı. Söz konusu standartlardan bir kısmı 'tavrı kadim' ve 'edeb-i kadim' olarak nitelendirilen üretim teknikleriyle, bir kısmı da doğrudan doğruya üretilen eşyayla ilgiliydi. Mesela bir santimetrekarelik kumaşta kaç ilmik bulunması gerektiği tespit edilmişti. Kaliteye dikkat etmeyen zanaatkâr uyarılır; aynı yanlışı yapmaya devam eden, meslekten men edilirdi. Ham ve mamul madde fiyatları, standartları Ahi birlikleri tarafından belirlenmesine rağmen devlet de sürekli denetlerdi. Çıraklık, kalfalık, ustalık ancak bu düzen içinde elde edilirdi. Her zanaat grubu şeyh, kethüda, yiğitbaşı ve iki ehl-i hibreden müteşekkil bir lonca heyetine sahipti. Bu heyet o zanaat mensuplarının işlerine nezaret eder ve devletle işlerini düzenlerdi.

 

Medeniyetimizin diri olduğu dönemlerde kaderini bir başka kişinin insafına bırakmış kimse yoktu. Ekonomik hayat öylesine düzenlenirdi ki, herkes yarınlarına umut ve güvenle bakardı. Sağlıklı bir vücudun organları gibi çalışan bu muazzam sistemin en önemli unsuru sorumluluğunun farkında olan insandı. Otorite ve hürriyet öylesine meze olmuştu ki, her meslek erbabı hem devlet otoritesini hisseder hem de mesleğinin gerektirdiği hürriyetin tadını duyardı.

 

Medeniyet oluşturmuş Roma, Osmanlı gibi büyük imparatorluklara bakınca önyargısız davrandıklarını görürüz. "Benim kurumlarımla kimse boy ölçüşemez, ilmimiz doruk noktasını aşmıştır." diyen, dünyaya gözlerini kapatır; böylece boğazına ölüm ipliğini atmış olur. Devamlı sahip olduklarını kötüleyenler ise millî özgüvenlerini yitirirler. Roma ve Osmanlı kendi değerlerinin şuurlarında bulundukları halde, gözlerini dışarıdan ayırmadılar. Nerede güzel, faydalı bir şey gördülerse, sosyal bünyeyi zedelemeden aldılar. Kendilerininkini hor görmedikleri için geliştirmenin de yollarını aradılar. Gün geldi bizde Batılılaşma, ideoloji haline dönüştü. Neyimiz varsa, hepsini paslı örgüler olarak gördük; onlardan kurtulup Batı'nın değer ve kurumlarını alınca yaşayacağımızı zannettik. Böylece kendi akıl ve tecrübemizi hayatımızdan attık. Şuursuz taklidin her şeyimizi kurutacağını unuttuk.

 

İdeoloji kalıp demektir; hayat ise her an kendini tazeler; hiçbir kalıpta ona yer bulunamaz. Kim ki hayatı kalıba dökerse, toplumun hürriyetini katleder. Oysa toplumun bünyesindeki değerler ancak hürriyet ortamında göğerirler. Nurettin Gemici, geçmişteki büyüklüğümüzün sebeplerini bize gösterirken, geleceğimizi de aydınlatıyor; yeter ki görebilen göze, düşünebilen beyne sahip olalım.

 

 

13 Aralık 2010, Pazartesi

KA
13.12.2010 11:48
#18

İdeoloji kalıp demektir; hayat ise her an kendini tazeler; hiçbir kalıpta ona yer bulunamaz. Kim ki hayatı kalıba dökerse, toplumun hürriyetini katleder. Oysa toplumun bünyesindeki değerler ancak hürriyet ortamında göğerirler. Nurettin Gemici, geçmişteki büyüklüğümüzün sebeplerini bize gösterirken, geleceğimizi de aydınlatıyor; yeter ki görebilen göze, düşünebilen beyne sahip olalım.

 

Kendimizi batıyla mukayese edip onlara özenene kadar ecdadımızı hatırlasak ve aynı anlayışı günümüze uyarlayarak yaşam şeklimizi belirlesek zannediyorum bu bulunduğumuz konumdan fersah fersah ileride olurduk .

13.12.2010 11:53
#19

Yeter ki görebilen göze, düşünebilen beyne sahip olalım. Daha başka ne denir ki...

06.01.2011 15:52
#20

Demokrasi ve zihniyet

 

"Demokrasi en az kötü olan idaredir" sözü Churchill'e atfedilir. Yirminci yüzyılın en büyük devlet adamlarından biri olarak gösterilen Churchill değil, kim söylerse söylesin, bu söz gerçeği ifade etmiyor. Şartları mevcut değilse, bazen demokrasi en kötü idaredir.

 

 

Rejimleri putlaştırmak son derece yanlıştır. Eğer bir rejim her bakımdan mutlak üstün olsaydı, dünyanın her yerinde, bütün dönemlerde o rejim tatbik edilirdi. Şunu da unutmamak lazım ki, hangi rejim olursa olsun, bir ülkede halkın kültür seviyesi düşükse, aydınında milli şuur, sorumluluk duygusu, hak kavramı yerleşmemişse, orada devlet hamam tasına döner; bir kirlinin elinden diğer kirlinin eline geçer.

 

Her rejim gibi demokrasi de bazı şartları gerektirir. İlk önce rejimi yürütenler, yani diplomalı zümre, demokrasiye inanmalıdır. 'Partim seçilirse' zihniyeti aydın kategorisine girenlere musallat olmuşsa, o ülkede diktatörlüğe gizli bir heves yatmaktadır. Maalesef uzun zamandan beri emekleyen demokrasimizi kesintiye uğratan bu hevestir. Yakın tarihimize göz atarsak, seçimi kaybedenlerin, demokratik rejimi zedeleyip zedelemeyeceğine bakmaksızın her türlü tahriki mubah saydıklarını görürüz. Sivil ayak bulamayan askerlerin darbe yapmaları hemen hemen mümkün değildir; ne yazık ki bizde zaman zaman darbeciler sivillerden yeterince destek bulmuşlardır.

 

Halkın değerleriyle diplomalıların değerleri uyuşmazlık halinde ise, demokratik rejim sağlam bir zemine oturamaz. Batı'da devleti değişik zümreler yönetmişti; aristokratlar, teokratlar, büyük toprak sahipleri, askerler. Günümüzde ise aydınlar yönetimi ellerinde bulundurmaktadırlar. Klod Farrer'in 'Türklerin Manevi Gücü' adlı kitabında belirttiği üzere klasik aydınımız Paris doğumlu bir Fransız'dan ülkemize daha yabancıdır. Halbuki demokrasi, millet hakimiyetine dayanır. Milletine yabancı olan bir zümre onun hakimiyetini nasıl temsil edecektir?

 

Demokrasi, asgari müşterekleri bulunan bir toplumun rejimidir. Bütün tahriplere rağmen, Allah'a şükür, halkımızda asgari müşterek vardır. Fakat gerek siyasi, gerekse bürokratik kadroları oluşturan diplomalılarımızın asgari müşterekleri var mıdır? Rejimin kalbi olan Meclis'e kulak verince, asgari müştereklerin temeli olan din, vatan, millet konularında mutabakat olduğunu duyabiliyor muyuz?

 

Bize demokrasi halk hareketiyle değil, dünyanın şartlarından dolayı tepeden geldi. Öncülerinin pek çoğu da gençliklerini komitecilikle geçirmişlerdi. İnsan istese bile gömlek değiştirir gibi zihniyetini değiştiremeyeceğinden bu vasıfları devam etti; telakkilerinin sonraki nesillere intikali de demokrasimiz için ciddi talihsizlik oldu.

 

Demokrasinin bir şartı da, hür ve dürüst basındır. Doğru haberlerle milletin sağlıklı düşünmesine yardımcı olmalıdır. Yalan haberlerle kamuoyu etkilenir, cemiyet kargaşalığa sürüklenirse, demokrasi anarşiye dönüşür. Her anarşi demir yumruklu bir kurtarıcıya davetiye çıkarmaktadır. Bunun örneklerine son dönem tarihimizde çok sık tanık olduk. Ayrıca basınımız, hiçbir zaman samimi olmamış, devamlı çifte standart kullanarak milletin güvenini yitirmiştir. Mesela hürriyet havarisi kesilen basınımız, askerî darbeleri 'Selam sana generalim' sloganlarıyla karşılamışlardır.

 

Muhalefetteki partilerimiz rejimin sağlıklı yürümesinden genellikle kendilerini sorumlu saymazlar. Oy koparmak, iktidarı yıpratmak için tedavisi mümkün olmayan tahriklere başvururlar. Ülkemizin menfaatini korumakla da sadece iktidarın sorumlu olduğunu sanırlar. Halbuki sağlıklı bir demokratik rejimde muhalefetin de iktidar kadar kendisini sistemin eksiksiz yürümesinden sorumlu saymaları gerekir.

 

Demokrasi ile insan haklarını, hukukun üstünlüğünü bir görmek mümkün değildir. Bir ülkede vatandaşın oylarıyla yönetim değişmeyebilir; ama orada insana verilen değer hakim olan zihniyet ve dünya görüşünden dolayı bu insani kavramlar yürürlükte bulunabilirler. Demokrasi, bunlara kontrol mekanizması getirir; bir anlamda emniyet supabıdır. Bunlara riayet etmeyen yönetimi vatandaş hür iradesiyle, kansız bir şekilde yönetimden uzaklaştırır. Ama bu ulvi müesseseleri yok etmek için demokrasi bir buldozere de dönüştürülebilir; bu bir niyet ve zihniyet meselesidir.

 

 

20 Aralık 2010, Pazartesi

06.01.2011 15:56
#21

İman ve ümit şairi

 

Yılın bugünlerinde kaybettiğimiz, yattığı yerin nur olmasını dilediğimiz rahmetli Mehmet Akif milletimizin en karanlık döneminde yaşadı; o dağdağalı yıllardan yüz akıyla çıkmamız için onu Necit çöllerinde, Almanya'da, Kurtuluş Savaşı'na halkı hazırlamak gayretiyle cami kürsülerinde, Mehmedcikle omuz omuza cephede görüyoruz.

 

 

Gün geldi bugünkü sınırlarla çizilen vatana sahip olduk; alınan sonuçta emeği geçenlerin başında Mehmed Akif de vardı. Yeni kurulan Cumhuriyet'te kravat takıp takım elbiseyi kendisine yakıştırabilen herkes ikbal mevkileri bulurken, onun, çoluk çocuğunun geçimini temin etmek uğruna Mısır'da Türkçe dersleri vermek zorunda kalması bize ne kadar şahsiyetli olduğunu gösterir.

 

Belki ülkemizde Kur'an-ı Kerim'den sonra en yaygın kitap Akif'in 'Safahat'ıdır. Bu, onun milletimizin şairi olduğuna delalet eder. Bir sanatkârı halk iki sebepten dolayı benimser; biri anlaşılır lisanla yazması, diğeri ise milletinin dertlerini, özlemlerini dile getirmesidir. Etkisi ve sevilmesinde o sanatkârın hayatıyla eserinin uyumlu olması da rol oynar; yani inandığını yaşamalıdır. Lekesiz bir hayatı olan Mehmed Akif'in fikirlerinde gelişme görmek mümkündür; fakat sapma kesinlikle söz konusu değildir. Zaten bunun için onun en büyük şiirinin hayatı olduğu söylenmiştir.

 

Her büyük sanatkâr eserlerini bir kaynaktan devşirir. Shakespeare varlığını şüpheye borçludur, Mevlânâ, Yunus, Fuzuli'yi feryat ettiren İlahi aşktı, Sinan göklerin hasretini duyduğu için o engin kubbeleri yaptı, Nietzsche hayatın mihrakına gücü oturttu, Beethoven tabiata tahakküm etmenin yollarını aradı, Baudelaire kutsallara hücum etmenin hıncını duydu, Namık Kemal vatan hasretiyle yanıp tutuştu, Mehmed Akif milletinin kurtuluşunu Kur'an'da gördü; halkının ruhunu ve hayatını kutsal kitabımızla yoğurmanın azmiyle yaşadı.

 

İnsan başkasından çok şey öğrenir; fakat dehanın beşiği yalnızlıktır. Bu yalnızlığın en fecisi kalabalıkların arasında olanıdır. Duyduğu sözler onun için bir anlam ifade etmez; söyledikleri kimsenin umurunda değildir. Bir başka muzdarip Nurettin Topçu, Akif'in yalnızlığı hakkında bizleri sarsan şu cümleleri yazdı: "Akif'in inzivası halk içinde idi. O, cemaatin içinde çilesini doldurdu; sonra bu cemaatten ona ne kaldı? Her parçasını birine 'Dostum' veya 'Kardeşim' diyerek veyahut bütün samimiyetiyle isimlendirerek ithaf ettiği eserini, bu kardeşleriyle dostları didik didik ettiler. Kimi onun inkılabı anlamadığını, kimi dindarlığındaki hulûsü ölümünden sonra tenkid ve tariz vesilesi yaptı. Dostları bakımından en talihsiz insan bu adamdı, denebilir."

 

Bir insanın büyük olmasının en önemli nişanı inançlarına sarsılmaz bir şekilde bağlanmasıdır. Kuvvetlilerin tavırlarına göre hayatını düzenlemez; cemiyetin dalkavukluğunu kesinlikle yapmaz; devirlere, iktidarların durumlarına göre değişmez; ortama uymaz; ortamı kendine uydurmaya çalışır; uyduramazsa son nefesine kadar mücadele eder. Şu beyiti onun ne kadar yüce ahlaka sahip olduğunu göstermektedir: "Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,/ Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem."

 

Büyük insan herkesin dizbağlarının çözüldüğü yerde dik durmasıyla kendisini belli eder. Diplomalılarımızın pek çoğunun mandacı olduğu, bir kısmının da güçlü fakat zalim olduklarını bildikleri milletlere yaranmak amacıyla söz söyledikleri bir dönemde onun vatanı ve milleti için haykırışları gök kubbede demir atıyordu: "Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz!/ Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz./ Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusu?/ Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun..."

 

Akif'in hayatını inceden inceye araştıran, onun bir beşeri gücün karşısında eğildiğini göremez. Ne pahasına olursa olsun, ister bir mevki uğruna, ister çoluk çocuğunun nafakası için, inandıklarından taviz verdiğini hiç kimse söyleyemez. Kendisinin ve milletinin onuruna ne kadar düşkün olduğuna ölümünden kısa bir süre önce yazdığı mektupta şahit oluyoruz. Batı'nın güçlü milletlerinin karşısında diplomalılarımızın ezilip büzülmelerinden duyduğu acıyı ne çarpıcı bir şekilde anlatıyor: "... Şu inziva aleminde muhitin, şuunun, zamanın, hadisatın, hülasa bütün kainatın sarih istiskalini (horlanmasını) gördükçe yaşamaktan adeta iğreniyor da, günden güne artan zaafımı, ihtiyarlığımı birer müjde-i halas telakki ediyorum."

 

Hasta ve ihtiyarlık günlerinde bunları söylüyor, ama sarsılmaz bir iman ve derin bir ümitle savurduğu çığlığı şimdilerde bile bizi ayakta tutuyor: "Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk'ın,/ Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın."

 

 

27 Aralık 2010, Pazartesi

06.01.2011 15:58
#22

Bu mücadeleyi kazanmalıyız

 

Kütüphanede bir genç yanıma geldi ve sordu: "İkinci sınıf bir millet miyiz ki dünyaca meşhur insanlar yetiştiremiyoruz? Bunun ille de büyük âlim ya da büyük sanatkâr olması gerekmez; şarkıcılarımızın, sporcularımızın da esamisi okunmuyor."

 

 

Üzüntüsü yüzünden okunan gencin cemiyeti bir bütün olarak görmediği belli oluyordu. Her şeyimizle küçüldüğümüz bir dönemden geçerken ona akvaryumda balina yetişmeyeceğini anlatmak istedim.

 

16. yüzyıla baktığımızda her şeyimizle büyük olduğumuzu görürüz. Devlet başkanımız Kanuni, başbakanımız Sokullu'dur. Amiralimiz Barbaros, mimarımız Sinan, şairlerimiz Baki ile Fuzuli, âlimimiz Zembilli... Bugünkü devlet adamlarımızın gayreti takdire şayan; onlar bir yana sanatkârlarımız Bülent Ersoy ve Şener Şen, âlimimiz Süheyl Batum, sporcumuz Derya Büyükuncu, şairimiz de Yaşar Kemal, mimarımız sayın bilmem kim bey.

 

İçerisinde bulunduğumuz zamanı ele alırsak delikanlı haklıdır; fakat Hindistan'dan Viyana'ya kadar olan coğrafyada gözlerimizi dolaştırırsak, tarihin alacalığından bugüne dek insanlığı etkileyen belli başlı olayları hatırlarsak bize de bir haklılık payı çıkar. Dünya medeniyetine tesir eden eserler, toplanıp oluşmasında amil olan milletlerin adedine bölünse milletimizin payına diğer milletlerin birkaç misli düşer. Orta Asya bozkır medeniyeti, destanları, masalları, hikâyeleriyle ilim âleminin yeni yeni dikkatini çekiyor. Veriler incelendiğinde belki de ünlü Homeros karşımıza bir sahtekâr olarak çıkacak. Çünkü onun anlattıklarına benzer birçok şeyin ondan çok önce Orta Asya'da anlatılıp söylendiği ortaya çıkacak.

 

Tac Mahal'den Drina Köprüsü'ne kadar atalarımız nice eserler vücuda getirdi. Sultanahmet, Süleymaniye ve Selimiye insanlığın hayranlığına sebep olmakta... İmam-ı Azam'dan Hoca Ahmet Yesevi'ye, Farabi'den İbn-i Sina'ya sayısız alim yetiştirdik. Mevlânâ ve Yunus hem bir kalabalığı millet yapacak güçte sanatkâr hem de onlara yol gösterecek incelikte birer mütefekkirdir. Tarihimiz o kadar önemlidir ki bizlere pek de dost olmayan Montesqiue bile İran Mektupları'nda, "Türk milleti olmasaydı, tarih olmazdı." hükmüne varmak zorunda kalmıştır.

 

Sosyal konularda yapılan hatanın faturasını ödemek zordur. Dünyayı dolaşan, nerede ortamını bulursa orada meyvesini veren insanlığın yüksek medeniyeti Yunanistan'da sükut ettikten sonra, İslam dünyasının kucağında kendisine geldi. Müslüman âlimler bu medeniyeti gerektiği gibi inceleyip alınması gerekenleri aldılar. Fakat ne onların ne de devrin insanlarının zihninde Yunanlaşmak gibi abuk bir düşünce geçmedi. Bilahare bizdeki bilimleri Batılılar aldılar, fakat Türk-ü perestlik gibi cereyanlar gelişmesine rağmen hiçbir zaman Doğululaşmak ya da Müslümanlaşmak gibi bir resmî ideolojileri olmadı. Tuhaflığa bakın ki Batılılaşmak iki yüz yıldır bizim resmî rüyamız; bu rüyayı gerçekleştirmek için neler yapmadık? Nasıl da acımasız davrandık, nasıl da kendi insanımızı kırdık, nasıl da üç gün okula giden çocuklarımızı kendi medeniyetine düşman yaptık? Batılılara benzediğimiz ölçüde medeni, Batı'dan uzaklaştığımız takdirde vahşi olacağımız hikâyesini uydurduk. Taklidin sadece aslını yaşatacağını ve mukallidin ruhunu öldüreceğini nasıl da anlayamadık? Heyhaat! Bu tehlikeyi görüp anlatanlara hayat hakkı tanımadık.

 

Gün geldi, ülkemizin kimi münevverleri kendilerine, "Ben kimim, bu hal de neyin nesidir?" diye sormaya başladılar. Palyaçoların dünyasından kaçarken kendi medeniyetleriyle karşılaştılar, oradaki inceliklerin farkına vardılar; oradaki insaniliği yeniden keşfettiler. Görüp öğrendiklerini gelecek nesillere aktarmak için gayret ettiler. Bu uğurda mağduriyetleri, mahkumiyetleri göze aldılar. Hiçbir şey yapamadılarsa ruh mayaladılar. Onların mayaladığı göller bugün yoğurt olmaya başladı.

 

Milletimiz kendi ruhunu anlayanlara, kendi duygularını paylaşanlara destek olmaya başladı. Bugün üniversitede, basında, bürokraside zorlu bir mücadele devam ediyor. Süreç böyle devam eder ve milli aydınlarımız dünyamıza ağırlıklarını koymayı başarabilirse insanlığa yeni boyutlar, yeni bir üslup ve zenginlik getiririz. Yeni Mevlânâ'lar, Yunus'lar yetiştiririz. m.niyazi@zaman.com.tr

 

 

03 Ocak 2011, Pazartesi

12.01.2011 01:50
#23

Akademik Araştırmalar Dergisi

 

Yazılı basının iki ana unsuru vardır; biri günlük gazete, diğeri dergidir.

Günlük gazete daha çok haberleri halka yansıtır. Batılı ülkelerde kamuoyunun bilinçlenmesi ciddiye alındığı için aktüel haberler uzmanlar tarafından yorumlanır. Mesela Frankfurter Algemeine Zeitung'da Prof. Dr. Hildegard Stausberg sadece Arjantin hakkında makale yazar; çünkü bütün akademik araştırmaları Arjantin'le ilgilidir. Kaleme aldığı değerlendirme gerçekten okuyanı doyurur. Aynı gazetede Dr. Lech'in Türkiye-İran hakkında makalelerini okumak mümkündür. Bizde ise bir köşe yazarı bugün futboldan, yarın ekonomiden söz eder. Yazdıklarının da ne kadar etkili olduğunu görüyoruz.

 

Bizim gibi ülkeler adeta dergi mezarlığıdır; zira dergi ilim, fikir ve sanata oturur. Batılı ülkelerde ilmi bir konferans dinlemek için bin kilometre yol katederek giriş ücreti ödeyenlere çok sık rastlanır. Bu Batılı ülkelerin düşünce seviyesini gösterdiği gibi dergi okuyucularına sahip olduklarına da işaret eder. Aksi takdirde "Der Spiegel" dergisinin milyonların üzerindeki tirajı izah edilebilir mi? Bizde ise en seviyeli bir konferansa bir avuç insan iştirak eder; dolayısıyla dergi okuyucumuz pek yoktur. Ancak bazı idealist insanlar imkânlarını riske ederek birkaç sayı süren dergi çıkarırlar. Gençliğimizde elimizden düşürmediğimiz rahmetli Necip Fazıl'ın çıkardığı "Büyük Doğu" zaman zaman kuyruklu yıldız gibi görünüp kaybolurdu. Ardından büyük gürültüler bırakarak maziye intikal eden merhum Osman Yüksel'in "Serdengeçti" dergisi yıllarca çıkmasına rağmen ancak otuzüç sayısı vitrinlerde yer alabildi. Başında Dr. Ali Bayram'ın bulunduğu "Akademik Araştırmalar Dergisi"nin ise 47-48. sayıları elimizde bulunuyor. On iki yıldan beri kesintisiz yayın hayatını sürdüren bu hacimli dergi Dr. Ali Bayram'ın organize ettiği ciddi bilim adamları tarafından hazırlanmaktadır. Elbette bir Batılı ülkede böyle bir dergiyi gün ışığına çıkarmak için idarehanesinde pek çok insan emeklerini birleştirirler. "Akademik Araştırmalar Dergisi"ni inceleyince, emeği geçen akademisyenleri bir kenara bırakırsak, Dr. Ali Bayram, yazı işleri müdürü Abdullah Uysal, abone ve halkla ilişkiler yetkilisi Abdullah Esin'in bu güzelim hakemli dergiyi bizlere sunduklarını görürüz. Herhalde bu da bize has bir olağanüstülüktür.

 

Bilim şüpheden doğduğuna göre, bilim adamlarının şüpheci olmaları gayet doğaldır. Zihinleri belli noktalara odaklanmıştır; onların dışındakileri pek görmezler, ilgilenmezler; adeta koza gibi ördükleri dünyada yaşarlar. Kamuoyundaki pozisyonlar, mevkiler onları hiç ilgilendirmez; rüyalarında bile zihinlerindekilerle meşguldürler. Aynı zamanda son derece müşkülpesenttirler; emeklerinin değerlendirilmesinden bir türlü tatmin olmazlar. Bu tip insanlara Almanlar "Welt fremd" yani "Dünya yabancısı" derler. Söz konusu karakter yapısına sahip insanların bir araya gelmeleri, müşterek gayretle bir ürünü halka arzetmeleri hemen hemen imkânsızdır. Yıllardan beri Ali Bayram'ın bu imkânsızlığı başarması her türlü takdirin üstündedir.

 

Avrupa'da her yıl kültür başkenti seçilir. Kanaatimizce bu seçim o şehrin, hatta o ülkenin turizmine katkı amacını gütmektedir. İstanbul'un ise gerek kültür, gerekse coğrafya bakımından farklı bir konumu vardır. Kültürü çok eskilere dayanan İstanbul, kadim Roma'nın önemli merkezlerinden biriydi. Bizans ve Osmanlı'ya uzun yıllar başkentlik yapması da adeta kültür kümelenmesine sebep olmuştur. Kazmayı vuran mutlaka tarihin bir boyutu ile karşılaşır.

 

Gençliğimizde şıkça uğradığımız Marmara Kahvesi'nde İstanbul'la ilgili sohbetler yapılırdı. İzzeddin Şadan, Bizans'ın başkenti olarak tamamının "Konstantinopolis" olduğunu, "İstanbul" kelimesiyle de Sarayburnu'ndan Edirnekapı'ya kadar olan bölümün kastedildiğini ifade ederdi. İstanbul'a ilk Müslümanlar fetihle girmemişlerdir. Daha önce yerleşenler vardı. Herhalde uzaktan bakan Müslümanların o şehrin kendilerine ait olduğunu ifade etmek için "orada çok Müslüman var" anlamında "İslambol" dedikleri rivayet edilmektedir. Cumhuriyetimizle bu bölgesel ad bütün şehre mal edildi.

 

"Akademik Araştırmalar Dergisi" her aydının sahip olması gereken bilgi ve kültür hazinesidir. Kütüphanemizi zenginleştirecek bu eser "Tarihte ve Günümüzde Medeniyet Şehri İstanbul" resimleri ihtiva eden bir cilt ile de güçlendirilmiştir.

 

10 Ocak 2011, Pazartesi

18.01.2011 20:45
#24

Yemen

 

Kalabalık bir heyetle Yemen'i ziyaret eden Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ü San'a halkının içten sevgi gösterileriyle karşılamasını milletçe gururla ekranlardan izledik.

 

 

Yemen, kültürü çok eskilere dayanan bir ülkedir. İmamların adeta başkent olarak kullandıkları stratejik bir harika olan Şerare'deki yaklaşık bin metrelik bir uçuruma yapılmış olan taş köprü, günümüzde bile medeniyet tarihçileri için soru işaretidir. Her bakımdan cazip olan Yemen, Etiyopya'nın işgaline uğrar. Etiyopya ordusunun kumandanı, Afrika'dan, Yemen'den, çeşitli bölgelerden insanların Kâbe'yi ziyaret ettiğini fark ederek, San'a'da Kâbe'ye benzer bir mabet yaptırır; buna rağmen ziyaretlerin adresi değişmeyince, Kâbe'yi yıkarak insanların sadece kendi yaptırdığı mabedi ziyaret etmesini sağlamak için kalabalık ordusuyla Mekke'ye hücum eder. Mekke'ye yaklaştığı sırada, kaybettiği develerini aramaya çıkmış olan Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdülmuttalip ile karşılaşır. Abdülmuttalip'in, develerini görüp görmediğini sorduğu Habeş komutanı şu cevabı verir: "Ben sizin Kâbe'nizi yıkmaya geliyorum; sen hâlâ develerini arıyorsun." Abdülmuttalip'in verdiği karşılık son derece düşündürücüdür: "Kâbe'nin sahibi var. O, orayı korur; ben develerimi bulmak zorundayım." Ertesi gün Etiyopyalıların Kâbe'ye yaptıkları hücum, ebabil kuşlarının devreye girmesiyle bozguna dönerek geri çekilmeleriyle neticelenmiştir.

 

Bizim Yemen'le ilgimiz, 1517 yılında Mısır'ın Osmanlı Devleti tarafından alınmasıyla başlar. O sıralarda Mısır'la birlikte Yemen de Memlüklerin hakimiyetindeydi. Osmanlı Devleti, üst düzey yetkililerinden bir grubu Yemen'e gönderip tespit edilen hususlara dair, dağlık bölgelerde Şia'nın Zeydiye mezhebi, Tehame denen çöl bölgelerinde ise Şafii ve Hanefi mezheplerine mensup insanların yaşadıkları gerçeğinden hareketle, her bölgede yaşayan insanların inançlarına göre bir düzen kurup çekildiler.

 

Aradan bir süre geçtikten sonra, İran'la Portekiz anlaşarak Yemen'in güneyindeki Babü'l-Mendep Boğazı'nı işgal ederler ve işgali Kuzey Deniz boyunca kuzeye doğru yaygınlaştırırlar. Kâbe'yi ziyaret etmek isteyen Müslümanlardan adeta haraç almaya başlayan bu iki devletin zulmünden kurtulmak isteyen Müslümanların feryadı Osmanlı'ya kadar ulaşır. Orta Asya bozkırlarında tarihin olaylar teknesinde yoğrularak oluşan gövdesiyle bütünleşen Mekke ve Medine'den gelen ruhu, haşmetli Osmanlı'nın Yemen'den yükselen feryada bigane kalmasına izin vermezdi. Özdemir Paşa kumandasında, Süveyş kasabasında bir donanma inşa eden Osmanlı ordusu, harekete geçerek İran ve Portekiz işgalini sona erdirdi. Bugünkü Etiyopya ve Yemen'de Özdemir Paşa ve oğlu Osman Paşa, adil bir nizam kurup çekildiler. Bugün bile iki Etiyopyalı alışverişlerinde sözlerinden dönmeyeceklerini ifade etmek için Kanuni Sultan Süleyman'ı telmihen "Akt-i Süleymani" derler.

 

1848 yılında İngilizler Hindistan'a gidip gelen gemilerine ikmal yapmak için Aden hükümdarlığından bir yer kiralarlar. Bir gece kirayla ilgili bir ihtilaf bahanesiyle kalabalık bir orduyla Aden'i işgal ederler. Bunun üzerine Osmanlı buraya müdahale etmek mecburiyetinde kalır. Kapitülasyonların yürürlükte olduğu o dönemde Batılı ülkeler ve Ruslar hemen hemen bütün şehirlerde konsolosluklar açar ve muhtemel yeraltı kaynaklarını ellerine geçirmek için akıl almaz ölçülerde faaliyetlerde bulunurlar. Aleyhteki bütün propagandalara rağmen halkın çoğunluğu Osmanlı'nın yanında yer alır. Yemen'deki bu amansız mücadele her aklıma geldiğinde Üsküplü Osman'ı, Hakkârili Mehmed'i, Sudanlı zenci Musa'yı Fatihalarla anıyorum.

 

Yemenlinin iki sıkıntısı var; biri cahillik, diğeri ise fakirlik. Yüze fosfor sürmek, ateş yutmak gibi cambazlıklarla emperyalistler halkı kandırmaya çalışırlar. Osmanlı'yı çok uğraştıran Yemen İmamı ise 1910'da yapılan anlaşmayla Osmanlı'ya sonuna kadar sadık kalmıştır. Hatta Mondros Mütarekesi haberi gelince İmam şöyle demiştir: "Bu yalandır; devletimiz galiptir. Mağlup da olsa ekmeğimizi paylaşır yaşarız; korkmayın."

 

401 yıl Yemen'de kaldık; Mondros Mütarekesi gereğince oradaki askerlerimiz Hudeyde'ye gidip teslim olacaklardı. Atının üzerinde yol alan kolordu kumandanımız Tevfik Paşa'yı, kolunu, bacağını kaybetmiş gazilerimiz, aileler ve ordumuz takip eder. San'a'nın kalbi olan Şerare meydanına gelince gözyaşları içinde onları uğurlayan halkın arasından Recep Ali'nin sesi yükselir:

 

- Allah yansuru Âl-i Osman!

 

Bütün San'a halkı kendisine eşlik ederek gazi kolordumuzu "Allah yansuru Âl-i Osman" nidalarıyla uğurlarlar. Burası manidardır ki birçok Arap memleketlerinde bu slogan artık sonuna bugünkü devlet yöneticilerimizin adları eklenerek kullanılıyor. m.niyazi@zaman.com.tr

 

 

17 Ocak 2011, Pazartesi

29.01.2011 16:24
#25

Var olmanın sırrı

 

Bizde sosyal konularda anabilim dalı hukuktur, Batı'da felsefedir.

 

 

Elbette bu bir rastlantı değildir, bizim değerlerimizin temelini adalet oluşturur; çünkü kul hakkı ateşten bir parçadır. Kılı kırk yararak üzerinde durulmuş, tevzii de vicdanı teşekkül etmiş erbabına bırakılmıştır. Hükümet ve meclisin hakkın tayin ve tevziinde yetkisi yoktur; onlar sadece amme intizamını düzenlerler. Öyle zannediyorum ki, sistemimizin sağlamlığı, kuvvetlerin gerçekten birbirlerini dengelemeleri pek yakında Batılıların da dikkatini çekecektir. Zira her geçen gün o sisli ülkelerde hem gayrimemnunlar çoğalmakta, hem de hakkı düzenleyen özel hukukun ciddi bir uzmanlık gerektirdiği anlaşılmaktadır. Onlar sistemimizi uygularlarsa bizde de gündeme gelir.

 

Felsefenin temeli ise şüphedir. Batı, inancından genellikle memnun olmamış, devamlı kendisi ve çevresiyle mücadele halinde bulunmuştu. Bu da felsefî sistemlerin doğmalarına sebep olmuştur. Felsefe ilimlere ufuk açmakla beraber, filozoflar hayatın özüne dair vazgeçilmez kıratta hiçbir şey söylememişlerdir. Hayat canlı bir organizma gibidir; izmlerin kasvetli bodrumlarına sığdırılamaz; her an kendini yeniler; başka ufuklara boy atar. Filozoflar sadece birbirlerinin yanlışlarını yakalayarak kütüphanelerin raflarını doldurmuşlardır. Fakülte koridorlarındaki ihtiyar bunakla genç züppeye de tartışma malzemesi üretmişlerdir.

 

Batı toplumları sınıflıdır. Sınıfların oluşmasında güç önemli faktördür. Bunun için güç Batı toplumlarında belirleyici unsurdur. Mesela düello bu konuda dikkat çekici bir örnektir. Yüzyılımızın başlarına kadar haklının ortaya çıkarılması, yahut hakların iadesi için güçlülük mücadelesi yapılırdı. Düelloda kazanan, prensip olarak haklı sayılırdı. İslam toplumlarında ise hak sahibi, adalet anlayışından dolayı güçlüdür. Bu gerçeği Hz. Ebubekir'in şu sözü veciz bir şekilde ifade etmektedir: "Ey nas! En zayıfınız, hakkını alıncaya kadar nezdimde en güçlüdür."

 

Milletlerarası ilişkilerde Batılıların gücü daha da hoyratlaşır; hiçbir sınır tanımaz. Hedeflerine ulaşmak için kutsal saydıkları her mefhumu göz kırpmadan çiğnerler. Papa'nın "Müslümanlara karşı İncil'e edilen yeminin önemi yok" deyip Haçlı seferlerine önayak olduğunu tarihten bilmiyor muyuz? Devletler hukukuna, insan haklarına işlerine geldikleri yerlerde riayet ederler; hatta bunları iç işlerine müdahale etmek istediklerine karşı silah olarak kullanırlar.

 

Birkaç sebepten dolayı biz hâlâ Batı'nın boy hedefiyiz. Son çağlar, Batı ile mücadelemizin tarihidir; Batılılar ise tarihle iç içe yaşarlar; aramızda geçen dramatik olaylar zihinlerinde tazedir. Ayrıca İslam ülkeleri arasında sosyal yapımız, devlet tecrübemiz, stratejik önemi olan küçümsenmez toprağımız ile bir yerlere gelebilme ihtimalimiz var. Biz ne kadar, "Sizinle aynı medeniyeti paylaşıyoruz; tarihî iddialarımız yok" desek de ancak kendimizi inandırırız. Bir yabancı devlet adamının ziyareti sırasında protokol gereği söylediği medeniyetimizi övücü sözleri bizleri kandırmamalıdır. Bizden nasıl bir parça koparacaklarına dair devamlı hesaplar yapmaktadırlar. Ve bu gaye ile araştırma merkezleri, enstitüler kurmakta, bütün çifte standartları da mubah saymaktadırlar. Her ne kadar zaman zaman Batılılardan "Artık kutsal vatan yok, kutsal insan var; bu insanın dini, milliyetinin farklı olması ona bakışımızı değiştirmez" gibi kulağa hoş gelen sözler işitsek de, bunların siyasî manevralardan ibaret olduğunu unutmamalıyız.

 

Bu toprağın çocukları, Batılıların ağızlarından düşürmedikleri bütün insanî sloganların, kurbanını arayan satırlardan farksız olduğunu unutmamalıdırlar. Menfaat temin etmek, siyasî hedeflerine varmak için, boğazlamak ve boğazlatmak onlara göre meşrudur. Varlığımızın yegâne teminatı kuvvettir. Bunun da biricik yolu "düşmanınızın silahlarına sahip olmak"tır. Gerisi laf ü güzaftır. m.niyazi@zaman.com.tr

 

 

24 Ocak 2011, Pazartesi

09.02.2011 02:24
#26

Tarihe saygı

 

Bir milletin sanatkârlarının en önemli görevi, toplumun gelenek ve göreneklerini çağdaşlaştırarak devam ettirmektir; çünkü bu durum cemiyeti temel iskelete kavuşturur.

 

 

Aksi takdirde o milletin değerleri hamura döner; düştüğü avucun şeklini alır. Amerikalıların çevirdikleri kovboy filmlerine bakınca sözünü ettiğimiz gerçeği bütün canlılığıyla görürüz; zira kovboylar toplumlarının tarihî dokusunu oluştururlar. Bizim tarihî dokumuzda padişahların, devlet başkanlarının çok önemli payları vardır. Bunlara dair sanat eseri yapılırsa, mutlaka tarihî olaylar göz önünde bulundurulmalıdır. Üç gün okula gitmiş bir insanımız dahi, haremde de olsa padişahın açık başlı olamayacağını bilir. Sonra Kanuni sıradan bir devlet adamı değildir; Busbecq'in "Türkiye'yi Böyle Gördüm" kitabını okuyan, onun gerek bizim tarihimiz, gerekse dünya tarihi bakımından önemini idrak eder. Bugünün güçlülerinin, her şeyi kendilerine mal etmeye kalkışmalarına rağmen, dünyanın en önemli kanun adamlarından biri olarak Kanuni'yi saymaları bize çok şey anlatmıyor mu?

 

Celalzade ve Şehnameci Seyyid Lokman'a göre Kanuni Sultan Süleyman doğunca ona ad takmak için Kur'an-ı Kerim tefeül edilmiş (açılmış) ve "İnnehû min Süleyman" ayeti ile karşılaşılmış, Allah'ın bu ayeti takdir ettiğine inanılmış ve bebeğe Süleyman adı verilmiştir. Daha gençlik yıllarında halkın dikkati üzerindeydi, tavrından, hayatındaki olaylardan anlam çıkarırlardı. Mesela on rakamının onunla manevi bağı olduğuna dair inanç halk arasında yaygındı. Nitekim onuncu padişahtı ve on evlada sahipti. Yanında, onunla beraber milletin bekası ve devletin yükselmesi için çalışan on büyük dâhi vardı. Piri, İbrahim Lütfi, Rüstem ve Sokullu Mehmed Paşalar, alim olarak Kemalpaşazade, Ebussuud Efendi; şiirin iki büyük dâhisi Baki ve Fuzuli, taşa ruh veren Mimar Sinan ve Barbaros Hayrettin Paşa gibi bir cengâver. Süleymaniye Camii'nde on şerefe bulunmasının hikmetinin hem onuncu padişah olduğuna hem de bu on büyük yıldıza işaret ettiğine halk arasında inanılırdı. Dört minaresi de İstanbul'un fethinden sonra dördüncü padişah olmasıyla izah edilirdi. Bu devlet, ilim ve sanat adamları Kanuni'nin dönemindeki kültür seviyemizi de ortaya koymaktadır.

 

Kanuni, kelimenin tam anlamıyla gerçek bir yiğitti. Mohaç Savaşı'nda elli iki Macar şövalyesi Kanuni'yi öldürmeye yemin ederler. Savaşın cereyan şekli onları ilgilendirmeyecek, bütün fırsatları Kanuni'ye ulaşmak için değerlendireceklerdi. Vuruşma başlayınca şövalyeler Kanuni'nin savaşı yönettiği tepeyi tespit ederler; ona yaklaşmanın yollarını ararlar. Kan gövdeyi götürürken kırk dokuz şövalye safları yarmaya çalışırken ölür. Yeniçeriler de şiddetli bir savaşa tutuştukları sırada Kanuni ile üç şövalye tepede karşı karşıya gelirler. Dördünün arasında ölümüne bir mücadele başlar; kılıçlardan ateşler çıkar. Kanuni tek başına üç şövalyeyi de yere serer. Bu kapışmanın anısını canlı tutmak amacıyla Osmanlı bu tepeciğe köşk yaptırır. Sayısız savaşlarda gösterdiği kahramanlıkları, dirayetleri bir yana bırakılsa bile, sözünü ettiğimiz bu kılıç kılıca vuruşma onun nasıl bir yiğit olduğunu ispat etmektedir.

 

Kanuni'nin ne kadar büyük bir devlet adamı olduğunu işaret eden pek çok vakayı tarihin sayfalarında bulmak mümkündür. Üzerinde hiç durulmayan şu olay bile onun şahsiyetini gün ışığına çıkarmaktadır; bizim Preveze'den sonra kazandığımız en büyük deniz muharebesi olan Cerbe deniz zaferini takip eden günlerde Kanuni'den, muzaffer kumandan Piyale Paşa'yı vezirlik (büyük amirallik) rütbesiyle ödüllendirmesini devlet ricali istirham eder. Cihan padişahı, iki yıl önce beylerbeyi (oramiral) olduğunu, bu kadar çabuk yükselmenin kanunen imkân dahilinde bulunmadığını belirterek reddeder. Fakat Kanuni, Piyale Paşa'yı mükâfatsız bırakmak istemez; onu torunu Gevherhan Sultan ile evlendirir. Bir kanunsuzluğa başvurmamak için torununu yani ciğerparesini riske etmesi devlet düzeninin üzerindeki hassasiyetini göstermiyor mu?

 

Cihan padişahı olan Kanuni'nin 46 yıllık saltanatının 10 yıl 8 ay 11 gününü devletin şevket ve bekası için at üstünde seferlerde geçirdiği düşünülürse onun saltanatta bulunmasının ne anlama geldiği iyi anlaşılır. Sefer hazırlıkları, zaferlerden sonraki düzenlemeler göz önünde bulundurulursa, devlet işleriyle hangi ölçülerde meşgul olduğunu idrak ederiz. Bir mektupla kralları zindandan kurtaran, devlet kuran bir hükümdarın cephede, Zigetvar önlerinde can vermesini değerlendirebilirsek, onu dünyada kaç devlet adamıyla mukayese edebileceğimizi takdir imkânına kavuşuruz. Herhalde böyle ulu bir şahsiyetin anısına bizden başkası saygısızlık edemezdi.

 

 

31 Ocak 2011, Pazartesi

09.02.2011 02:28
#27

Bir yiğidi uğurladık

 

Haydarpaşa Lisesi'nin son sınıfında yatılı okurken öğretimin başladığı ilk günlerde en arka sırada oturan uzun boylu, aslan yapılı bir delikanlı dikkatimi çekti.

 

 

Dursun Ali Çemberci adındaki Rizeli bir gençti. O dönemde disk, gülle atma, güreş, futbol gibi konularda okullarda seçmeler yapılır, takımlar liselerarası müsabakalara katılırdı. "Vücudun müsait, niçin spor faaliyetlerine katılmıyorsun?" diye sorduğumda kıyafeti olmadığını söyledi. Durumdan haberdar ettiğim beden eğitimi öğretmeni, "Gelsin bakalım." dedi. Ne disk ne de gülle atmanın usulünü biliyordu. Hocanın verdiği gülleyi savurunca, en çok atanı iki misli geçti. Kısa bir sürede sadece bilekli değil, yürekli olduğunu da fark eden hocamız onu sık sık uyarırdı; "Oğlum, kendinden korkman gerektiğini sakın unutma; her an birisi elinde kalabilir."

 

Daha sonra hocanın tavsiyesiyle Fenerbahçe Kulübü'nde gülle atma çalışmalarına katılmaya başladı. Antrenmanda onu dünya güreş şampiyonlarımızdan Adil Atan görünce sanki bir hazine keşfetmiş gibi oldu. "Delikanlı sen gülle atmayı bırak, güreşe başla; seni dünyada kimse yenemez." Maalesef o sıralarda imkânları sınırlı bir gencin hem spor yapması hem de öğrenimine devam etmesi pek mümkün değildi.

 

Değişik fakültelerde okurken de yine aynı yurtta kalıyorduk. Yükseköğrenim gençliği adına Milli Türk Talebe Birliği'nin, Türk Milli Talebe Federasyonu'nun yetkilileri konuşuyorlardı. Menderes hükümetine yapılan darbenin ortamını hazırlamak için öğrenci kuruluşlarının oynadığı rol bilindiğinden yetkililerin burunları Kafdağı'nda idi. Kendilerinden olmayanları "Kuyruk, mürteci, gerici" olarak suçluyor, sindiriyorlardı. Hükümet ve basın onları destekliyordu. Bir grup genç olarak bunlarla kıyasıya mücadeleye giriştik. Birbirimize söylemiyorduk, ama hepimizin güvendiği Dursun Ali'ydi. Birkaç cedelleşmede karşısındakileri feci şekilde hırpalaması ona ve çevresindekilere şerirliğin işlemeyeceğini anladılar. Çok geçmeden başta Milli Türk Talebe Birliği, Türk Milli Talebe Federasyonu ve diğerleri milletimizin vicdanının sesini aksettirmeye başladı. O kurumlardan cemiyetimizin kaderinde etkili olan pek çok genç yetişti; bilinsin bilinmesin oraların bu atmosfere kavuşmasında Dursun Ali Çemberci'nin payı ölçülemez. Fakat herhangi bir vesile ile "Bu başarılarda payım çoktur" demedi; çünkü diğergamlık onun karakterinin asli unsuru idi.

 

Hiçbir zaman gücünü bir zavallıya, çaresize karşı kullanmazdı; kuvvetliyim, vurduğum yerden ses getiririm diyerek horozlanmazdı; devamlı iyilikten, dostluktan yanaydı. Yıllarca özel bir yurtta müdürlük yaptı. Ramazanlarda her akşam kuru fasulye pilavı kendisi pişirir, fakir öğrencilerle beraber iftar ederdi. Harçlığı olmayana, kitap alamayana yardım ederdi. Bunları yaparken de insan ayırmazdı; ne fikrine ne de zikrine bakardı; onun yönünden Allah'ın kulu olması yeterliydi.

 

Müdürlük yaptığı yurda Necip Fazıl sık sık uğrardı; hali tavrından dolayı Dursun Ali'ye "Yeniçeri" derdi; bazı öğlenleri de Dursun Ali'nin yatağına uzanır, uyurdu. Bir gün uyandığında, yatağın başucundaki dolapta bulunan kitapları incelemeye başladı. İki ünlü şairimiz "Şiirimizde Aşk", "Şiirimizde Tabiat" gibi beğendikleri şiirleri konularına göre tasnif edip kitaplaştırmışlardı. Necip Fazıl'ın "Sakarya Türküsü"nü de "Şiirimizde Tabiat" kitabına almışlardı. Bunu gören üstadın yüzünde hayret ifadesi belirdi; "İhtilal alevini tutuşturacak eseri tabiat şiirlerinin arasına koyanda tornacı kadar zevk ve sanat anlayışı yoktur."

 

Nihal Atsız Bey'le İzzeddin Şadan Bey çok iyi dosttular. Bir gün imzasız bir mektupla Nihal Atsız Bey'in şakasını tehdit olarak algılayan İzzeddin Şadan titreyerek elindeki mektubu; "Hayatım tehlikede" diyerek masaya koydu. Mektubu okuyup bakışlarını ona çeviren Dursun Ali; "Hocam bunu yazanın şaka yaptığı anlaşılıyor. Sonra biz sağken sen sadece Azrail'den kork; ben-i ademin hakkından geliriz." demesi üzerine İzzeddin Şadan'ın yaşlı yüzüne gülümseme serpti.

 

Çoluk çocuğunun geçimini sağlamak için kitap ve kırtasiye dükkanı işletmeye başladı. Orası da fakir ve fukaranın uğrak yeriydi. Bu yiğit ve altın kalpli insanı geçtiğimiz hafta kaybettik. Yattığı yerin nur olmasını diler, ailesine, Alaaddin Koçak gibi yakın dostlarına sabırlar niyaz ederim.

 

 

07 Şubat 2011, Pazartesi

18.02.2011 22:09
#28

Niçin roman yazar ve okuruz?

 

Mutlaka her insan rastladığı bir şeyin, olayın ardını merak eder; sıradan kişiler için bu merak kısa sürebilir; olayın ortadan kalkmasıyla ondaki merak da sona erebilir.

 

 

Fakat romancı, tecessüsüyle baş edemeyen, adeta ona yenik düşüp emrine girendir. Olaylar karşısında yüreği de ona kendini duyurur. Aksi takdirde Emile Zola, tanımadığı bir gencin suçsuzluğunu ispat etmek için üç yılını verip edebiyat dünyasına ünlü "Dreyfüs Davası"nı kazandırır mıydı?

 

Romancının sorumluluğu herkes gibi bireysel değildir; çevresinde olup bitenlerden de kendisini sorumlu sayar. Dolayısıyla insanların içinde bulundukları durumlarını tanımaya, dramlarını idrak etmeye kendini zorlarken, başkalarına verdikleri zararı fiil sahiplerine duyurmaya, onları sorumluluk sahibi yapmaya da çalışır.

 

Romancıyı ilim adamından ayıran en büyük özellik, sezgilerinin çok güçlü olmasıdır. Bu sezgilerle ilimle ulaşılamayan insan ruhunun girift, en karanlık dehlizlerini aydınlatır. Aksi takdirde Shakespeare'in kahramanlarının, Dostoyevski'nin resmini çizdiği Raskolnikov'un, Karamazov Kardeşler'in kişiliklerini yakından tanıyabilir miydik? İlginç kahramanlar bulup okuyucuya tanıtmak durumunda bulunan romancı bir yanıyla kâşif, diğer yanıyla da analizcidir.

 

Bilim insanı, şahsiyetinin oluşmasını ele alarak kişinin hal ve tavrını izah edebilir. Fakat mutlu veya mutsuz olması, tamamen subjektif bir olay olduğu için bilim adamının bu konuda söyleyeceği söz yoktur; çünkü aynı olayları yaşayanlar, aynı imkânlara sahip olanlar mutluluk bakımından aynı noktada bulunmazlar. Mutluluk konusunda kişinin özel bir hali vardır; bu tamamen ruh dünyasıyla ilgilidir. Bunun sebeplerini romancı ancak sezgisiyle kavrar, güzel, bize hoş gelen bir üslupla anlatır.

 

İyi bir sanatkârın antenleri uzun olduğu için herkesin göremediğini görür. Bazen içinde bulunulan veya yaklaşmakta olan tehlikeden dolayı çığlık atar. Ama çevresindekiler onun gördüklerinin, sezdiklerinin farkında olmadıkları için çığlığını duymazlar. Bu da romancıyı yalnızlaştırır. Yalnızlaşan romancı, kalemine sarılmaktan başka çare bulamaz.

 

Günlerimizin binbir güçlükle geçmesi, hayatta karşılaştığımız sıkıntılar bize yetmiyor mu ki, bir de benzer olaylarla dokunmuş roman okuyalım? Bu iddia doğru görünmesine rağmen gerçeği yansıttığı söylenemez; çünkü bir başkasına ait sıkıntılar, bize acı verirken, bizi kendi dünyamızdan koparır; farklı bir âlemde nefes almamızı sağlar. Okuduğumuz romanın sayfaları ilerledikçe değişik bir iklimde yaşamaya başlarız.

 

Gün olur ki hayatta hiç tanımadığımız tiplerle karşılaşırız. İnsan, komplike bir varlıktır; tavır ve davranışları zihnimizi kurcalar; fakat geldiği hayatı bilmediğimiz için izah edemeyiz. Bu da aramızda bir sır duvarı oluşturur; bizi birbirimize yabancılaştırır. Ama romanlarda öyle tiplerle karşılaşırız ki, bizim için muamma olan tipin aynısı olabilir. Romancı onun hayatını anlattığından zihnimizde düğüm olan problemlerin çözüldüğünü de hissederiz. Gerçek hayatta karşılaştıklarımızın haklarında şüphelerimizin giderildiğini, kanaatlerimizin doğrulandığını veya yanlışlandığını idrak ederiz. Dolayısıyla romanlar, kanaatlerimizin test edilmesi bakımından son derece önemlidir.

 

Peyami Safa, Panait İstrati gibi büyük romancılar, üsluplarını, eserlerini teknik bakımından zedelemeden anlattıklarıyla hayatın özüne dair derin görüşler ifade ederler. Mesela İstrati "Sokak Kızı"nda şöyle der: "Büyük ruhlar derin ırmaklar gibidirler; her an diplerini tazelerler." Romandaki olaylar bizleri sürüklerken, yazarın hayata dair görüşleri ruh ve zihin dünyamızı zenginleştirir.

 

Romancı, yüreği bir başkası için çarpan insandır; merhametin zorlamadığı, duyduğu acıların yönlendirmediği bir insan günlerce bir odaya kapanıp gece gündüz yazabilir mi? Böyle bir insanın hissettiklerinde sıradan insanlar engin nimetler bulmaz mı? Onun tespitleri bizler için hayatı daha cazip, daha renkli hale getirmez mi?

 

 

14 Şubat 2011, Pazartesi

22.02.2011 18:53
#29

Ahmet Kabaklı'yı rahmetle anıyoruz

 

On yıl önce bugünlerde, aziz büyüğümüz Ahmet Kabaklı'nın rahmete kavuştuğunu öğrenince, sanki felç bir tarafımı alıp götürmüştü.

 

 

Adının yaşayacak olması beni biraz teselli etmişti. Ardında bıraktığı eserlerin bir kısmı 'Yunus Emre', 'Mehmet Akif', 'Mevlânâ' ve benzerleri araştırma ürünüdür. 'Müslüman Türkiye', 'Mabet ve Millet', 'Kültür Emperyalizmi' gibi bazı kitapları makalelerinden oluşuyor. 'Temellerin Duruşması' ise Milli Mücadele yıllarının aydınlığa kavuşmasında önemli rol oynamış ve oynayacaktır. Mizahi bir roman olan 'Ecurufya' yazıldığı dönemde ciddi bir fonksiyon icra etmiştir.

 

Bazıları 'Türk Edebiyatı' çalışmasını yeterli bulmamaktadırlar; bu eseri için "Türk edebiyatı tarihi üzerine olan çalışmaları nesnel bir edebiyat tarihi olmaktan çok, edebiyat tarihi üzerine zaman zaman öznelliğin ağır bastığı bir yorum/deneme olarak değerlendirildi" denmektedir. Elbette bu değerlendirmeye katılmak mümkün değildir. Hacimli beş ciltten oluşan söz konusu eserin önsözünde rahmetli Kabaklı güttüğü gayeyi açıklıyor: "Türk edebiyatının bilinmeyen köşelerini aydınlatmak üzere sayın üniversite uzmanlarının yaptıkları araştırma ve incelemeler ancak 'ihtisas erbabı' olan dar bir kütleye seslenmektedir. Bunların konuları pek sınırlı olduğu için edebiyat meraklısı gençlere ve başka meslek sahiplerine cazip geldiği söylenemez." Demek ki eserini geniş çevrelere edebiyatımızı tanıtmak, sevdirmek amacıyla kaleme almış.

 

Kabaklı'nın en belirgin vasfı, milletimizin acısını duymasıdır. Ayağa kalkmamız, şanlı mazimize layık bir yere gelmemiz onun biricik gayesiydi. Bunun da ancak ilimle irfanla olacağını biliyordu. Edebiyat laf kalabalığı değil; kültürün özümsenmiş halidir. Bu sanatı geniş çevrelere sevdirirse, kültürümüzü, mazimizi de sevdireceğini biliyordu. Bunun için kalabalıklara hitap edebilecek bir üslup seçmiştir. Fakat muhtevasının ilmilikten uzaklaştığını iddia etmek yanlıştır. İlmilik kuruluğu gerektirmez; Stefan Zweig'in o güzelim biyografilerinin kimse gayri ilmi olduğunu iddia edemez; ama kullandığı üslup ilmilik adına yazılmış kitapları hiç andırmıyor. Hem geniş kitlelere hitap ediyor hem de ilmiliğin gerektirdiği değerleri bünyesinde barındırıyor. Bundan dolayı 'İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar' dünyanın hemen hemen bütün büyük dillerine çevrildi; milyonlar tarafından severek okunuyor. Kabaklı Hoca'nın da yaptığı budur.

 

Kabaklı, vatanı, milleti için ciğeri yanan bir aydındı. Öğretmenliği sırasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi; keskin kalemi vardı ve Türkiye'nin en yüksek tirajlı gazetesinde köşeye sahipti. Bu imkânlarla avukatlık yapsaydı, parada yüzerdi; ya da "Evet efendim" deyip boyun bükseydi milletvekili, bakan olurdu. Bunlara tevessül etmeyerek öğretmenlik mesleğini sürdürdü; çünkü problemlerin çözümlenmesinde kültür ve ilmin en önemli rolü olacağını biliyordu. Milletçe kökünden koparılmış, dünyanın yüksek sıklet merkezlerinden esecek rüzgârlara açık hale gelmiştik. Altmışlı yıllarda Sovyet Rusya'nın peyki olmak tehlikesiyle karşı karşıya idik. Komünistler eğitim ve öğretim yuvalarını propaganda merkezleri olarak seçmişlerdi. Kabaklı Hoca, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nda bunlarla kıyasıya mücadele etti; milli şuur ve hizmet aşkıyla donanmış binlerce öğretmen yetiştirdi. Bugün bayrağımız semada gururla dalgalanıyorsa, bunda Hoca'nın payı bulunduğunu kimse inkâr edemez. Onun için hizmette sınır yoktu; 'Türkiye Aydınlar Ocağı'nın kurulmasında önemli katkıları oldu. Alev gibi makaleleriyle Ülkü Ocakları'nın gelişmesini ve kökleşmesini destekledi. Günümüzde yeğeni Servet Kabaklı'nın devam ettirdiği 'Türk Edebiyatı Vakfı'nı kurdu; 'Türk Edebiyatı' dergisini çıkardı.

 

Altmışlı yılların fırtınalı günlerinde her sabah 'Tercüman' gazetesini alır, Kabaklı Hoca'nın yazdığı sayfayı açar, 'Gün Işığında' başlığındaki yazısını zevkle okurduk. Genç olarak bizleri toprağımıza güvenle bastıran Kabaklı Hoca'nın sesi sanki Yenisey, Orhun Abideleri'nden, Hira Dağı'ndan geliyor, bize ecdatla omuz omuza direndiğimizi hissettiriyordu. Kabaklı Hoca'nın adı geçince dostum Erdinç Beylem sık sık şunu söyler: "O dertli yıllarda gökkubbe karabasan gibi Müslümanların üzerine çökerdi. Ahmet Kabaklı adeta 'Siz kim oluyorsunuz' diye haykıran makaleler yazar, o mendeburlara haddini bildirdiği gibi, biz Müslümanlara da cesaret, güç verirdi."

 

En büyük dileklerimizden biri yattığı yerin nur, mekânının cennet olması, gelecek nesillerin de ondan istifade etmesidir.

 

 

21 Şubat 2011, Pazartesi

03.03.2011 01:40
#30

Romanın düşündürdükleri

 

Bizde amansız bir metafizik düşmanı zannedilen Nietzsche 'Tragedyanın Doğuşu' adlı eserinde şöyle der: "Sanat tabiatın bir taklidi değildir; tersine ona yapılan bir ektir; tabiatın kendisini aşmak üzere yanına dikilen fizik ötesi bir ekidir."

 

 

İdraki olanlar karanlık bir dünyada yaşadığımızın farkındadırlar; zihinlerinde devamlı sorular birbirini kovalar. Yaradılışımızın gayesi ve hikmeti nedir? Yaratılmış fert olarak Yaratıcı'ya nispetimiz ne kadardır? İnsan olmakla belli bir güce sahibiz; ama bunun evrende değeri nedir? Akıp giden zamanı niçin durduramıyoruz? Bizi de kurbanlık koyunlar gibi mezara sürüklüyor. Sahip bulunduğumuz gücümüzü nasıl kullanırsak, yaradılışımızın sırrına ve insanın mutluluğuna daha yarayışlı olur? İnsan olmak itibarıyla fiillerimizden ne kadar, ne derece sorumluyuz? Bir şeyi istemekte hür olduğumuzu sanıyoruz; aslında bizi ona zorlayan bir güç yok mu? Bu ve benzeri sorulara zihnimizde bir cevap bulduğumuz zaman huzura kavuştuğumuza inanırız. Dolayısıyla insanı anlamakta ilme olduğu kadar sanatçının sezgisine, ahlakçının iç müşahedesine, din adamının erdem anlayışına muhtaç bulunuyoruz. Bütün bunlar insanı anlamak için üzerinde çok cepheli araştırma yapmamız gerektiğini bize anlatıyor. Ama biz bunu alışılageldiği ilim ve sanat tarzında formüle ediyoruz. İlim teoriye dayanır, vasıtalı bir şekilde edindiğimiz bilgileri değerlendirir. Fakat unutmamak gerekir ki yanlışlamaya açıktır; ancak yanlışlanıncaya kadar hükmünü icra eder. Sanat ise ruh ve duygu dünyamızı işler; estetik yanı da bulunduğu için din ve ahlakı da kapsar.

 

Roman, insanı tanıtmaya en elverişli olan ve dolayısıyla en çok kullanılan sanat türüdür; çünkü diğer sanat formlarıyla mukayese edilemeyecek kadar imkânları geniştir. Ayrıca romanın tarihle, felsefeyle, sosyoloji, sosyal psikoloji, diğer bilim ve sanat dallarıyla çok yakından ilgisi bulunmaktadır. Bunlardan malzeme alır; onları hazmettiği ölçüde roman olabilir. Bir yönüyle hayata, diğer yönüyle hayale açıldığını da düşünürsek, kavuştuğu imkânları tasavvur edebiliriz. Edebiyatın öteki dallarıyla mukayese edince de romanın enginliğini hemen fark ederiz. Uzun olması, çeşitli konuların işlenmesindeki müsaitliği, olaylara göre kahraman üretmeye imkân vermesi, onu en etkin sanat türü haline getirmiştir. Şunu da belirtmemiz gerekir ki, ondan edindiğimiz insan hakkındaki bilgi, hiçbir zaman ilmi çalışmalardan elde ettiğimiz bilgiden daha az değildir. İlmin soyut kavramlarından çok, sanatçının ürünü olan romandaki tiplemelerden, yani müşahhas örneklerden insan hakkında çok şey öğreniriz.

 

Romancı, romanını tasarlarken kahramanlarını seçmekte hürdür. Tasarladığı romanı kaleme almaya başlayınca, hürriyeti kısıtlanır; bir yandan kahramanlarını eserinin konusuna uydurmaya çalışır, diğer yandan da kahramanlarının özgürlüklerini fazla sınırlandırmamaya dikkat eder. Romanlarda iki türlü tip bulunur: Birincisi sıradan tiplerdir. Bunların neleri, nasıl yapacaklarını tahmin etmek zor değildir; zira her köşe başında rastladığımız tekdüze insanları andırırlar. Bir de çok yönlü, ne zaman, ne yapacağı belli olmayanlar vardır; bunlar biz okuyucuları her zaman şaşırtabilirler. Bunlardan her türlü hareketin sadır olabileceğini düşündüğümüz için tavır ve davranışları romanı zedelemez. Fakat bu tipler romanın sürükleyici kahramanıdırlar.

 

Roman, olay veya olaylar yığınından oluşur; ama bunlarda merak unsuru yoksa, olay ve olaylar okuyucunun ilgisini çekmez; okuyucuyu romana bağlayan merak unsurudur. Roman toplumun ve romancının merceğine düşen kahramanların aynasıdır; romancı eserini işlerken, aynı zamanda toplumun hafızasını nakşeder. Balzac'ın Fransa'nın sosyal tarihini yazdığı boş yere söylenmemiştir.

 

İnsanlığın eline sunulan bu imkân XI. yüzyılda Japon Murasaki Shikibu'nun kaleme aldığı Genji hikâyesiyle başlasa da çokları tarafından 1605'te Cervantes'in yazdığı Don Kişot ilk roman kabul edilmektedir. Avrupalıların her şeyin ilkini kendilerine mal etmek işgüzarlığı burada da karşımıza çıkmaktadır. Ama Stendhal, Flaubert, Balzac gibi Avrupalıların roman sanatını geliştirdiğini inkâr edemeyiz. Bugünkü noktaya gelişinde Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Peyami Safa gibi büyük sanatkârların katkılarını da unutmamalıyız.

 

 

28 Şubat 2011, Pazartesi

08.03.2011 00:46
#31

Zoraki siyasetçi

 

Necmettin Erbakan daha lise öğrencisiyken aydınlarımız arasında milletimizin meseleleriyle ilgili anketler yapıyor, onları dergilerde yayımlıyordu.

 

 

Herhalde evlerinde milletçe ayağa kalkmamızın ancak ilim ve kültürle mümkün olabileceği konuşuluyordu ki Erbakan ve kardeşleri, derslerine çok önem veriyorlardı; aksi takdirde ailenin üç çocuğu, ün yapmış bilim insanları olamazlardı.

 

Erbakan, İstanbul Lisesi'ni çok üstün notlarla bitirdi. O dönemde öğretim üyelerinin çoğu Alman olan İstanbul Teknik Üniversitesi'ne girdi; beş yıllık fakülteden dört yılda mezun oldu. Almanya'nın Aechen Teknik Okulu'nda dikkat çekecek önemde doktora yaptı; döndü ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nde asistan oldu. Çocukluğundan beri hayatına hakim olan İslami çizgiyi öğretim üyesi olduğu zaman da sürdürdü. Ne gariptir ki o dönemde, hatta günümüzde bile İslami şuura sahip bir asistanın, doçentin bulunması kimilerini rahatsız ediyordu. Bir taraftan laiklik adına; 'Herkesin inancı kendine' demeyi, diğer taraftan da İslami şuur taşıyor diye önünü kesmeyi anlamak kabil değildir. Erbakan'ı bilim bakımından durdurmak imkânsızdı; profesör olurken sıkıntılar çektiği büyüklerimiz arasında konuşuluyordu. Meslektaşları onun bilim konusundaki üstünlüğünü övmekle bitiremezlerdi. Şu iki örnek, bu hususu çok net ispatlamaktadır; Münih Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine başlayınca, üniversitenin rektörü, Erbakan'ın derslerini takip etmesi için Tibungen'de okuyan oğlunu yatay geçişle Münih Üniversitesi'ne aldırdı. Yakın bir dostum, Erbakan'ın yanında asistan olarak doktora yaptı. Hoca ona şöyle demiş: "Malzemelerini eksiksiz topla; gerisi kolay." Arkadaşım malzemelerin tamam olduğunu söyleyince, "Onları alıp pazar sabahı bize gel o zaman." cevabını vermiş. Erken saatte başlayıp gece geç vakte kadar süren çalışmanın sonucunda ortaya mükemmel bir tez çıkmış.

 

Erbakan, ilmi elbette sükse olsun diye yapmıyordu. Milletimize faydalı olacağını düşünerek bu yolu seçmişti. Çocukluk yıllarımızda aydınlarımızın en büyük ideali motor imal etmekti. Lisede Nahit Cemal adında bir hocamız vardı; sık sık "Milletim motor yapmadan ölürsem gözlerim açık gider." derdi. Motor yapıp geri kalışımızın belini kırmak en büyük hayaliydi. Erbakan, motor fabrikası kurmak için yola çıktı. Ona inananlardan paralar topladı. Amca diyebileceğimiz kişiler Erbakan'ın bu girişimiyle yakından ilgileniyorlardı; dolayısıyla biz de haberdar oluyorduk. Başbakan Menderes'in de alâkadar olduğu bu teşebbüsle ilgili gerekli olan yüksek dereceli fırınlar Menderes'in talimatına rağmen gümrükten çıkamamış. Bunun üzerine Almanya'ya giden Erbakan, o fırınları üreten fabrikaları gezmiş, dönünce de tulumu giyip o fırınları üretmiş.

 

Fabrika üretime geçti; motopomplar yapmaya başladı. Ziraatımızda devrim gerçekleştirecek motor üretilmeye başlanmıştı. O dönemde döviz bulmak çok zordu. Ne hikmetse, dışarıdan motopomp getirmek isteyenlere döviz tahsis edildi. İthal ettikleri motopompları maliyetinden düşük fiyata satıyorlarmış. Milli bir sanayi kuruluşunun önü kesilmek istendiğinden çevremizde yakınılıyordu. Tabii devletin kademelerini ele geçirenlerle boğuşmak mümkün değildi. Erbakan, tırnaklarıyla kazıyıp gün ışığına çıkardığı fabrikayı devretmek zorunda kaldı.

 

Sanayileşmek, kalkınmak her şeyden evvel şuur meselesidir. "Beni engellediler, fakat ülkemizdeki sermayedarların önünü kesemezler." düşüncesiyle, onlarda sanayi şuuru uyandırmak için Milli Prodüktivite Merkezi'nde görev alıp bu zümre ile temas kurmaya çalıştı. Sonra Odalar Birliği'ne sekreter, ardından başkan seçildi. Fakat dönemin başbakanı Süleyman Demirel, Erbakan'ı oradan polis gücüyle attırdı. Erbakan inançlı insandı; hayatı inancına lazımdı. Hizmet için bir yol kalmıştı, o da siyasetti. Solun karşısındaki kesimi bölüp istikrarsızlığa sebep olmamak için muhafazakâr kesimin partisi olan Adalet Partisi'ne girdi. Erbakan'ın yeteneklerinden endişe eden Demirel, onu veto etti. Hoca da parti kurmak zorunda kaldı. Milli Nizam Partisi'nden günümüze kadar kurduğu partileri herhalde yakın dönem siyasi tarihçilerimiz ezberden sayamazlar. Önünün niçin ve kimler tarafından kesildiğini bilmeyen yoktur. Fakat hiçbir zaman anayasal düzenin dışına çıkmadı, mücadelesini hep hukuki zeminde sürdürdü. Bugün öncelikle kendilerini Müslüman olarak niteleyenler "Bu devlet benim devletim" diyorlarsa, bunda Erbakan'ın payını kimse inkâr edemez. Biz de milletçe devletsiz yaşayamadığımıza göre sadece bu hizmeti, onu şükranla anmamıza yeter. Yattığı yer nur, mekânı cennet olsun.

 

 

07 Mart 2011, Pazartesi

19.03.2011 03:04
#32

Bahaneler ve sebepler

 

"Hanım Sultanlar", "Osmanlı'da Abidevi Şahsiyetler" gibi tarihî eserlerinden tanıdığımız Can Alpgüvenç, "Sultan Abdülaziz Han ve Darbeci Paşalar" adında yeni bir kitap kaleme aldı.

 

 

Darbecilik, yeniçeriliğin bozulmasıyla gündemimize girdi. Bu tarihî ocak ortadan kaldırıldıktan kısa bir süre sonra Tanzimat ilan edildi. İş başına gelen paşaların gayretiyle istikrarlı yıllara kavuştuk. Hüseyin Avni Paşa'nın ihtirasıyla tekrar darbeler dönemi hortladı. Cumhuriyet'in kurulmasıyla kapanan bu kapı 27 Mayıs 1960'ta yeniden açıldı. Tabii bunda Alpgüvenç'in işlediği tarihî kesitin payı çok büyüktür; çünkü yakın yıllarda yaşadığımız darbelerin kökleri bu olaylara dayanıyor.

 

Güçlü milletler menfaatlerinin bulunduğu veya geleceklerinden endişe ettikleri milletlerde para ve mevki karşılığında muhipler edinirler; ihtiyaç duyduklarında bunları devreye sokarlar. Yüzyıllarca dünyada gıpta edilecek bir noktada bulunuyorduk; gün geldi takatten düştük. Kendi kaynaklarımızdan medeniyetimizi yenileyip ayağa kalkamadık. İlim ve kültür adamlarımız bekleneni veremeyince, meselelerimizin çözümü devlet adamlarımıza kaldı. Devlet adamları pratik zekâlı insanlardır; bir anlamda akılları gözlerindedir. Batı'nın eğitimini, kurumlarını alırsak, sorunlarımızın hallolacağına inandılar.

 

Batı ile aramızda din farkı olduğu için eğitimlerindeki metafizik unsuru alamadık. İnançtan arınmış eğitim ve öğretimle çocuklarımızı yetiştirmeye başladık. Bilgi ve inancın eğitim üzerindeki etkileri farklıdır. Bilgi bize beyin, güç kazandırır. Din ise vicdanımızı, şahsiyetimizi, sorumluluk duygularımızı oluşturur. Beyin bize kendimizi, vicdan bize başkalarını düşündürür. Ortaya şahsiyeti, sorumluluğu olmayan bir zümre çıktı; ama bu zümre menfaatini gayet iyi bilmektedir. İşte bunlar dış güçlerin arayıp da bulamadıkları tiplerdir.

 

Değerlerimizi hayatımıza katmaya çalışmamız, vicdanlı, sorumluluk sahibi olmaya gayret etmemiz, dış güçleri ürkütüyor; irticayı gündeme taşımaları için muhiplerini harekete geçiriyorlar. İrtica kavramı siyasi literatürümüze İkinci Meşrutiyet'le girdi; Abdülhamid Han taraftarlarını mürtecilikle suçluyorlardı. Cumhuriyet kuruldu; Batı'ya dönük okullarımızdan nüfusumuzun büyük bir kısmı gıdasını aldı; ne çare ki irtica gündemimizden düşmedi.

 

Yakın yıllardaki darbelerden ilki rahmetli Menderes'e karşı yapıldı. Söz konusu darbenin önemli bahanelerinden birisi elbette ki irtica idi. Bir başka bahane Demokrat Parti iktidarının 'Vatan Cephesi'ni kurması, milleti kamplara ayırması iddiasıydı. Vatan Cephesi'ni Menderes durup dururken kurmadı; başını İsmet Paşa'nın çektiği muhalefetteki partilerin oluşturdukları 'Güç Birliği'ne karşı bir tavırdı. Bir başka bahane 'Tahkikat Komisyonu'nun kurulmasıydı. Yürürlükteki anayasaya dayanarak oluşturulmuş bir kuruldu. Bugün de meclisler lüzum gördükleri takdirde araştırma komisyonları kurmaktadırlar. Bir başka bahane öldürmek kastıyla İsmet Paşa'nın Himmetdede'de, Topkapı'da yolunun kesilmesi idi. Bu konuda Cumhuriyet Halk Partisi'nin genel sekreteri Kasım Gülek Yassıada Mahkemesi'nde verdiği ifadede; "Paşa'nın yanındaydım, böyle bir şey söz konusu değildi." dedi.

 

Menderes, emperyalistlerin İslam ülkelerini sömürmelerinin acısını duyduğundan dayanışma içine girebilmek amacıyla Bağdat Paktı'nı kurdu. Bu pakta imza atan devlet adamlarının idam sehpasına götürüldüğünü düşünürsek, bunun gerçek bir sebep olduğunu idrak ederiz. Menderes Hükümeti, Fransa'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir'e yardım etti. O sırada Libya'nın başbakanı olan Mustafa Bin Alim hatıralarında mealen şöyle diyor: "Türkiye olmasaydı Cezayir bağımsızlığını rüyada dahi göremezdi. Son dönemde Menderes gibi bir devlet adamı İslam ülkelerine gelmemiştir. Akşam karanlığında silah dolu Türk takaları Libya sahillerine yanaşıyordu. Biz de o silahları develerle Cezayir'e naklediyorduk." Menderes'in bu tutumu emperyalistleri korkuttu.

 

Bu darbenin bir başka sebebi Menderes Hükümeti'nin Lozan'da tamamen verdiğimiz Kıbrıs'ı sahiplenmesidir. Böylece dış Türklerle ilgilenmeme tabusu yıkılıyordu. Akşamleyin İskenderun'dan kalkan silah yüklü takaların nereye gittiği Yassıada Mahkemesi'nde sorulduğunda Menderes şu cevabı verdi: "Devlet sırrıdır, söyleyemem." İdam ilmiği boğazına geçti. Darbelerle halka anlatılan sebepler bahanedir. Gerçek sebepleri emperyalistlerle içerideki yardakçıları bilirler. Tarihçiler de izlerini sürerler; Can Alpgüvenç de bunlardan birisidir.

 

 

14 Mart 2011, Pazartesi

30.03.2011 12:05
#33

Çanakkale'ye dair yeni bir kaynak

 

Ciddi bir bilim adamı olan Prof. Dr. Osman Koçkuzu, Müderris Abdullah Fevzi Efendi'nin hatıralarını derlemiş, toparlamış ve Latin harfleriyle yayınlamış.

 

 

Koçkuzu, bununla da yetinmemiş, hatıraları yorum ve değerlendirmelerle açıklamış. Yazılanların, bakkalda leblebiye sarılırken kurtarılan kâğıtlar olduğunu düşünürsek, yapılan işin önemini kavrarız. Kim bilir ne kadar hatırat böyle kaybolmuştur?

 

O dönemde, medresede ders verenler askerlikten muaftılar. Buna rağmen Abdullah Fevzi Efendi, gönüllü olarak orduya yazılmış, Çanakkale Savaşı'na iştirak etmiş, sonra da yine gönüllü olarak Irak Cephesi'ne gitmiştir.

 

Haydarpaşa Lisesi'nde öğrenciydik. Tarih öğretmenimiz bir konuyu izah ettikten sonra şöyle demişti: "Bu anlattıklarımız, bugünkü bilgilerimize ve resmî tarihe göredir." O zamanlar tarihin resmisi ya da gayri-resmisi hakkında bilgimiz yoktu. Resmî tarih adı altında anlatılanların gerçeklerden uzak, sanal bir dünya oluşturduklarını zamanla anladık.

 

Kitabı incelediğinizde görüyorsunuz ki Osman Koçkuzu, Abdullah Fevzi Efendi'nin hatıralarını aslına sadık kalarak yeniden yazmış. Müderrisimiz yeri gelmiş Arapça, yeri gelmiş o günün Türkçesiyle yazmış. Koçkuzu, Arapça bölümleri çevirmiş, Türkçe bölümleri sadeleştirmiş, bir dil ve anlatım bütünlüğü sağlamış. Giriş bölümünde ve devamında gerekli bilgileri okuyucuyla paylaşıp değerlendirmelerde bulunmuş.

 

Abdullah Fevzi Efendi'nin yazdıkları sadece Çanakkale ve Irak cepheleri hakkında değil. Aynı zamanda yakın tarihimizin karanlık bir dönemine ışık tutuyor. Koçkuzu da bunu vurgulamak ihtiyacını duyuyor: "... İdare değişmiş, herkes yeni idarenin borazanı olmuştur. Kanunlar da ona göre tanzim edilmiştir. Buradaki ifadelerin, elbette, tam tersi inançta olan insanlar, bugün olduğu gibi o gün de vardır. Onların da karşı fikirlerini yazmaları halinde ülke insanı ve tarihçiler, meseleyi daha iyi görüp anlayacaktır." Bu cümleden de anlaşılabileceği gibi Koçkuzu'nun amacı bize bir görüş dayatmak değil, ifade edilen ve karanlıkta kalmış bir görüşü gün ışığına çıkarmaktır. Tepetaklak edilmiş olayların doğru anlaşılmasını dert edindiğini, haksızlığa karşı susmamayı bir borç bildiğini şu cümlesinden de anlıyoruz: "Ama benim asıl korktuğum husus: Yüz seneye yakın zamandan bu yana Bozkır Olayları ya da geniş ve haksız adıyla 'Konya Olayları' diye anılan hadiselerin resmî ve düzmece anlatımlar dışında, araştırmaya bağlı olarak yeniden tanzim ve tespit edilmemiş olmasıdır."

 

Muhakkak ki sosyal konularda mükemmellik yoktur, tekamül vardır. Bir hususun mükemmel olarak kabul edilmesi gelişmenin önündeki en büyük engeldir. Elbette, medreselerin de eksikleri vardı; hatta tamamen kaldırılmaları da gerekli olabilirdi. Fakat yeni yönetime yaranmak amacıyla medreseleri objektif olarak değerlendirmeyip, onları adeta vebalı gibi göstermeye gayret eden kalem erbabı toplumsal vicdanı yaralamıştır. İnsaf sahibi bir insan kendisine şu soruyu sormayı da unutmamalı: Bugünkü üniversitelerimizden kaç tane Ankara Yıldızı'nı bulan Fatin Hocalar, kaç tane Fuat Köprülü yetişmiştir?

 

Koçkuzu'nun Abdullah Fevzi Efendi'nin hatıralarına dayanarak hazırladığı birinci kitap ağırlıklı olarak Çanakkale Harbi'ne dair. Kendi ifadesinden de açık bir şekilde anladığımıza göre Abdullah Fevzi Efendi'nin tek amacı Allah'ın rızasını elde etmektir. Medreseden ayrılıp orduya katılmasını şöyle özetliyor: "Benim öyle bir hizmet şevki ve ağırlığı içinde olmam gerekir ki, bırakıp geldiğim işten başladığım yeni işim, Allah katında daha üstün olsun." Çok iyi niyetli bir mümin müderris olduğu her halinden belli olan Abdullah Fevzi, eserin çeşitli bölümlerinde ordumuzdaki eksikleri değerlendiriyor. Mektepli subayların alaylıları ciddiye almamalarından yakınıyor. Alaylı subayların ordudan tasfiye edilmesinin subay kıtlığına sebep olduğuna, düşük rütbeli subayların büyük birliklere kumanda etmek zorunda kalışlarına ve bu durumun verdiği zararlara değiniyor. Tespit ve tenkidi doğrudur; yalnız, alaylı-mektepli kargaşasının bize nelere mal olduğunu yakın geçmişteki olayları düşünerek değerlendirse idi sayın müderris daha sağlıklı hususları gündeme getirebilirdi. I. Balkan Savaşı'nda 720 bin kişilik ordumuzun, 540 bin kişilik Balkan orduları karşısında yenilip 24 günde Manastır'dan Çatalca'ya çekilmesi bize çok şey anlatır. İki yıl sonra Çanakkale'de, Kuttu'l-Ammare'de Galiçya'da elde ettiğimiz zaferleri nasıl izah edebiliriz? Müderris Abdullah Fevzi Efendi'yi rahmetle anıyor, Ali Osman Koçkuzu'yu tebrik ediyoruz.

 

21 Mart 2011, Pazartesi

30.03.2011 12:10
#34

Lider ve devlet adamı idi

 

İki yıl önce bugünlerde Hakk'ın rahmetine kavuşan Muhsin Yazıcıoğlu, lider ve devlet adamı vasıflarını haizdi.

 

 

Lider olan devlet adamı olmayabilir, aksi de mümkündür. Bu iki vasfa sahip olan çok az insan fani âlemimize gelmiştir. Liderliğin ilk özelliği yiğit olmaktır; herkesin diz bağlarının çözüldüğü yerde dik durması gerekir. Fırtınalı bir dönemde gençlerin önderliğini yaptı; hapishanede dünyanın en alçak zulümlerine maruz kaldı; sonra milletimizin netameli günlerinde siyaset sahnesinde bulundu. Ne gençlere önderlik yaptığı dönemde, ne Mamak'ta yapılan zalimliklere, ne de silahların gölgesine sığınıp milleti tehdit edenlere karşı korkaklığına işaret eden herhangi bir tavrına kimse şahit olmadı. "Halkıma namlularını çeviren tankları selamlamam", "Türkiye İran, Cezayir olmayacak, ama Suriye de olmayacak" diyebilen siyaset platformunda bir tek o çıktı. Seksen öncesindeki ihanetin kol gezdiği yıllarda "Başkanım" diyerek hiçbir dava arkadaşını tehlikeye sürmedi; eğer gerekiyorsa, onu bizzat göğüsledi. Liderliğin bir vasfı da gösteriş kabilinden güç gösterisinde bulunmamaktır. Onu gereksiz yere böyle bir tavır içinde hiç kimse görmedi.

 

O, büyüklerine karşı kesinlikle saygıda kusur etmezdi; büyüklerine hürmet ederken küçüklerinden sevgisini esirgemezdi. Kelimenin tam anlamıyla vefalıydı. Cezaevinden tahliye edildiğinde, ilk işi imkânı nispetinde mağdur dava arkadaşlarının hizmetlerine koşmak oldu. Bunun için bir vakıf kurdu; mesaisinin tamamını o vakfa harcamak niyetindeydi. Fakat "Başbuğum" dediği büyüğü, "Vakfı bırak, partiye gel" deyince hiç düşünmedi, isteğini emir telakki etti. Bu, sadakatinin ifadesiydi. Gün geldi Başbuğ'uyla ters düştü, partiden ayrılmak zorunda kaldı; ama hiçbir zaman ne gençlik yıllarını verdiği partinin, ne de 'Başbuğum' dediği genel başkanının aleyhinde tek kelime konuşmadı. Partide kalan eski dostlarını hep övgüyle andı. Liderde bulunması gereken vefa, onda fazlasıyla vardı. Potansiyeli olan partilerden çok sık teklifler geliyordu. İstifa edip onların saflarına geçseydi, bakan, bir süre sonra belki de başbakan olabilirdi; fakat o, kendisine güvenip yola çıkanları yalnız bırakmamak için teklifleri elinin tersiyle itti; bunları hiçbir yerde dile getirmemesi de onun faziletiydi.

 

Fazilet denince akla mutlaka Yazıcıoğlu gelmelidir. Avukatı ona "Bu celsede beraatını isteyeceğim." deyince cevabı şu olmuş: "Beni beraat ettirmezler; fakat bu mahkeme karakuşi kararların alındığı yerdir; ezkaza ettirebilirler de. Pek çok gencin ülkücülüğü benimsemesine vesile oldum. Onların bazıları bu zulüm kalesinde yatmaktadır. Beraat edip çıkarsam, onlar kendilerini yalnız hissederler; bir talepte bulunmayalım." Yedi yıl yatıp beraat ettikten sonra başkaları gibi devletinin aleyhine Avrupa'nın kapılarında hak aramadı. Hiçbir zaman kendisi için yaşamadı; milletinin, ümmetinin, yeryüzündeki bütün mazlumların dertlerine çare olabilecek ülküsü uğruna yaşadı. Ülküsü yüksek ahlaklı insan tipini gerekli görüyordu. İlkin kendisi yüksek ahlakı zırh gibi kuşanmalıydı; bunu tam anlamıyla gerçekleştirdi; gençliğin deli rüzgârlarına kapılmadı; inancı nasıl bir hayat öngörüyorsa öyle yaşadı.

 

Eski Yunan'da "Siyaset adamı gelecek seçimi, devlet adamı gelecek nesli düşünür" diye bir söz vardı. O hiçbir zaman gelecek seçimi düşünmedi; gelecek nesli düşündü. Uçuk vaatlerde bulunup oy peşinde koşmadı; eğiterek ve öğreterek sağlam karakterli, bilgili nesiller yetiştirmek onun biricik gayesi oldu. Hükümetler gelip geçerdi; nesiller, yeni nesillere örnek olur, milletin kaderi değişirdi. Siyaset adamları milletin arzularını kanalize ederek oy toplayıp iktidara gelmenin peşindedirler; devlet adamları ise fikir dünyalarını halka mal etmenin arzusunu taşırlar. Bu açıdan bakınca Yazıcıoğlu'nun eksiksiz bir devlet adamı olduğunu görürüz.

 

Refah ve Doğru Yol partilerinin sayıları hükümet kurmaya yetmiyordu. Bunlardan başka da Meclis'te milli hüviyete sahip koalisyon kuracak bir imkân görünmüyordu. Yazıcıoğlu istese başbakan yardımcısı olur, istediği bakanlıkları da arkadaşlarına alırdı; fakat o hiçbir şey istemeden bu koalisyonu dışarıdan destekledi. Çünkü onun nezdinde parti, amaç değil; vatana, millete hizmette araçtı. Siyaset adamı olsaydı, partisi onun için amaç olurdu.

 

Yiğitliği, vefası, sadakati onun liderliğini; partiyi amaç olarak görmemesi, vatana, millete hizmeti asıl kabul etmesi de onun devlet adamlığını ortaya koymaktadır. Özetle o hesap adamı değil, inanç ve dava adamıydı. Yattığı yer nur, mekânı cennet olsun.

 

 

28 Mart 2011, Pazartesi

08.04.2011 01:01
#35

Çanakkale Savaşı gerekliydi

 

Kısa bir süre önce doksan altıncı yılını idrak ettiğimiz Çanakkale Zaferi için bazıları "Bu savaş gerekli miydi?" diye sorup ilave ediyorlar: "Alman ittirmesiyle Birinci Dünya Savaşı'na bulaştık. Hiç sebebi yokken İttihatçıların aptallığıyla o cehennemin içine düştük, bir daha da derlenip toparlanamadık."

 

 

Kimileri de "Bu kadar okumuş gencimiz orada öldü de ne oldu? Üç yıl sonra müttefikler İstanbul'a girdiler. Üç yıl kazanmak için bu kadar evladımıza kıymaya değer miydi?" serzenişinde bulunuyorlar.

 

Demir ve kömür ekonomideki stratejik değerini petrole bırakmıştı. O dönemde en çok petrol rezervinin Osmanlı topraklarında bulunduğu biliniyordu; Kerkük'te, Musul'da, Kuveyt'te. Bu savaş, petrollerimizin paylaşılması için çıkmıştı. II. Abdülhamid Han petrolden dolayı çıkacak dünya savaşını sezmişti. Savaşta okyanuslara hakim olan İngiltere'nin yer alacağı blokun galip geleceğini de tahmin etmişti. İngiltere'den gemi alıp onlardan daha güçlü donanma oluşturmamız mümkün değildi. Donanma kıyılarda iş yapar; iç kısımlar için kara ordusuna ihtiyaç duyulur. Bu gerçekten hareket eden Abdülhamid Han şöyle düşündü: "Güçlü bir kara ordusu hazırlayabilirsek, kopacak dünya savaşında İngiltere, Rusya'yı tercih etmeyip bizimle ittifak yapar. Kuvvetini pahalıya satmak istemesi, İngiliz İmparatorluğu'nun can damarı olan Hindistan yolunu tehdit eder duruma gelmesi, Rusya için handikap oluşturur." "Donanmayı İstinye'ye çekti"; "Zırhlılarımıza yosun bağlattı" yaygaralarına aldırmadı; kara ordumuzu modernize ederken İngiliz subaylarından yararlandı; aramızda doğacak uyum sorununu azaltmak istiyordu.

 

Abdülhamid Han'ın en büyük korkusu İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya'nın bir araya gelerek bizi haritadan silmeleriydi. Bunların arasına İstanbul-Bağdat, İstanbul-Medine demiryollarının imtiyazıyla bir bomba atmak istedi. İmtiyazı İngiltere'ye vermek arzusundaydı; fakat İngiltere istekli olmayınca Almanya ile anlaştı. Hiç değilse böylece dört büyük devletin bize karşı ittifak yapmaları riski azalıyordu.

 

Bölüşülmemizin planını çok gizli bir tarzda İngiltere, Fransa ve Rusya yapmıştı. Güya bundan haberimiz yokmuş gibi, Kırım'a dinlenmeye gelen Rus çarına, hükümetimiz 21 Mayıs 1914'te İçişleri Bakanı Talat Paşa'yı ittifak yapmak için gönderdi. Çar, "Rus milletinin İstanbul'a ihtiyacı var" diyerek reddetti. Ertesi gün Talat Paşa, hükümetin 'B' planını devreye sokup saldırmazlık paktı teklifinde bulundu, Çar buna da yanaşmadı. Talat Paşa eli boş dönünce, Fransa ve İngiltere'ye Cemal Paşa'yı gönderdiler. Onlar da "Rusya sizi yanımızda görmek istemiyor" bahanesiyle bizimle ittifak yapmadılar. Bu sırada Saraybosna'daki suikastla I. Dünya Savaşı başladı. Sivil ve askerî yetkililerimiz şöyle bir değerlendirmede bulundular: Savaşa girmezsek, İngiltere, Fransa ve Rusya, Almanya'yı bir yılda yenerler, üzerimize gelirler, yeryüzünde tozumuzu bırakmazlar. Almanya'nın yanında yer alırsak, yenilebiliriz; fakat savaşı iki veya üç yıl uzatır, savaş aleyhtarları çoğalır, muhalefetler hareketlenir, bir şeyler kurtarma imkânımız doğabilir. Savaşa girdik.

 

Lenin, Rusya'dan kaçmış İsviçre'de yaşıyordu; onunla anlaşma yapıldı; Alman marklarıyla Rusya'ya girmesi sağlandı. Rusya'daki Müslümanlar da Osmanlı'nın rahat nefes alması için Lenin'e destek verince, komünizm, Çarlığı sarsmaya başladı. İngiltere ve Fransa komünistlere karşı kalabalık ordusundan yararlanmayı düşündükleri Çar'ın yardımına koştular. Çanakkale geçilseydi komünizm devrimi olmazdı. Trabzon'a, Erzincan'a kadar gelmiş Rusları kim durduracaktı? Irak, Filistin cephelerinden de İngilizler, Fransızlar üzerimize geliyorlardı; Anadolu'da buluşmaları nasıl önlenecekti?

 

Şunu da gözden kaçırmamalıyız; üç yıl sonra İstanbul'a gelen müttefiklerle, o gün gelecekler aynı değillerdi. Müttefikler, Çanakkale'de 282 bin askerini kaybetmişlerdi. Şuaybe'de, Kutü'l Amare'de, Filistin'de, Galiçya'da, Batı cephesinde Almanlara karşı zayiatlarını da göz önünde bulundurursak, ne derece takatsiz düştüklerini idrak ederiz. Müttefikler güçsüz kaldıklarından, arzu ettiklerini elde etmek için Yunanistan'ı üzerimize saldırttılar. Milli Mücadele'de kiminle savaştığımızı düşünürsek, Kurtuluş Savaşı'mızın, I. Dünya Savaşı'yla başladığını idrak ederiz.

 

Evet, binlerce gencimiz hayatlarının baharında biçildiler, analar, babalar gözyaşı döktüler; milletçe bunun acısını hâlâ çekiyoruz; aydın çocuklarımızdan mahrum kalmamız acımızı daha da derinleştiriyor. Ama neylersin ki ölmesini bilmeyen milletlerin vatanı yoktur.

 

 

04 Nisan 2011, Pazartesi

14.04.2011 11:22
#36

Erol Güngör'ün yetiştiği çevre

 

Yıllarca önce genç yaşta Hakk'ın rahmetine kavuşan Erol Güngör'ü yeterince tanımıyoruz; dolayısıyla yetişen nesillerin ondan ne alacağını bilmediğimiz için tanıtılmasına da önem vermiyoruz.

 

Hâlbuki o toprağımızda son dönemlerde ender yetişen idraklerden biriydi; hem ilim, hem de fikir adamıydı. Kitapları sadece araştırmaya dayalı bilgi vermekle kalmıyor; analizleri, yorumları da içeriyor. Kavuştuğu istikrar döneminde ülkemiz bizlere gurur verecek ölçüde kalkınıyor; ümit edelim ki hangi parti iş başına gelirse gelsin kalkınmayı popülizme kurban etmesin. Fakat unutmamamız gereken bir husus var; evet, zenginlik bir nimettir; ama o zenginliği hazmedecek kadar kültüre sahip değilsek, o nimet ateşe dönüşür, bizi yakar. Mevcut durumumuz yorumlanmalı, geleceğimiz için nasıl kültür politikaları oluşturmamız gerektiği ortaya konmalıdır. Bunun yapılması zannedildiği gibi kolay bir iş değildir; bulunduğumuz noktada yol gösterici olabilmek için sosyal bilimcilerimiz, Erol Güngör gibi, ilmi rehber edindikleri kadar mütefekkir de olmalıdırlar.

 

Elbette Erol Güngör'ler yetiştirmek sanıldığından da güçtür. Her şeyden önce çevre gerekir. İnsanoğlu yaşadığı ortamla diyalog kurar. Sabahları bir eğlence pavyonunun önünden geçenle, bir türbenin, bir üniversitenin önünden geçen bir değildir. Hele bu olay insanın şahsiyetini bulduğu dönemlerde gerçekleşirse, daha bir ciddiyet kazanır. Erol Güngör, Kırşehir'de dünyaya gelmiş; ilk ve orta öğrenimini burada yapmıştır. Kırşehir, Orta Anadolu'da hak ettiği kadar büyüyememiş bir ilimizdir; fakat bu Selçuklu şehrimiz derin bir kültür mirasına sahiptir. Âşık Paşa'nın, Ahi Evren'in, Gülşehri'nin burada yaşadığını düşünürsek, bu tarihî şehrimize nasıl bir atmosferin hâkim olduğunu tahayyül edebiliriz.

 

İnsanın içinde bulunduğu ortamı değerlendirmesinde ailesi önemlidir. Evde sözü edilmiyorsa, şehrin mezarlıklarının birinde yatan uludan çocuğun ne haberi olabilir? Bu bakımdan Erol Güngör şanslıdır. Büyükbabası Hafız Osman Efendi, Ahi Evren Camii'nin imamıydı. Çocukluğundan beri tecessüs sahibi olduğu anlaşılan küçük Erol'un Ahi Evren'e dair büyükbabasına çok şeyler sorduğu muhakkaktır. Dedesi de aşırı düşkün olduğu torununu misafirlerine, dostlarına "Benim oğlum profesör olacak" diye tanıtır, onu adeta motive edermiş.

 

Erol Güngör lisede okuduğu yıllarda engin bir kültür adamı olan Lütfi İkiz'in Kırşehir'de kütüphane müdürü sıfatıyla görev yapması da onun için ayrı bir şans olmuştur. Lütfi İkiz'den eski yazıyı, Arapçayı öğreniyor, okulda da Fransızcayı ders olarak okuyordu. Onun anlayışında bir insan lisede yabancı dili sınıf geçmek için değil, öğrenmek için okur. Eski yazıyı öğrenmekle zaman boyutunda ilerleyen Erol Güngör, Arapça ve Fransızca ile de farklı bilim ve kültür dünyalarından haberdar olur.

 

İstanbul'a gelip Hukuk Fakültesi'nde öğrenime başlayınca Marmara Kahvesi'nin müdavimlerini tanımak imkânını bulur; Mükrimin Halil Yinanç, Saip Atademir, Nuri Karahöyüklü, Ziya Nur Aksun ve daha pek çok bilge ile yakınlık kurar. Bir gün büyükbabasına eski yazıyla mektup yazarken masasına Fethi Gemuhluoğlu gelir. Bir üniversite öğrencisinin eski harflerle inci gibi mektup yazdığını gören Gemuhluoğlu hemen onu Edebiyat Fakültesi'nde sosyal psikoloji kürsüsü profesörü Mümtaz Turhan'a götürür. Mümtaz Hoca'nın Edebiyat Fakültesi'nde tahsilini sürdürmesinin yerinde olacağını söylemesi üzerine branş değiştirir. Tabii o sırada ülkemiz bugünle mukayese edilemeyecek kadar fakirdir; ancak bahçıvanlık kadrosunda istihdam edilerek üniversitenin bünyesinde yer alır.

 

Eski yazıyı okuması, yazması, iyi bir Fransızcaya sahip olmasına karşılık aynı kürsüde bulunan Doğan Cüceloğlu İngilizce bilmesiyle ona karşı durumu dengeleyeceğini zanneder. Fakat Erol Güngör'ün kısa zamanda sosyal psikoloji kitabını Türkçeye tercüme edecek kadar İngilizce öğrenmesi Cüceloğlu'nu şaşırtır. Bugün sessizliğe gömülmüş Asya, geçmişte uçsuz bucaksız bir ummandı; çağımızda canlılık Avrupa'dadır; Batı'nın köklerinin tamamı değilse de büyük bir kısmı Asya'ya dayanır. Gazali olmasa, Descartes, Muhyiddin-i Arabi olmasa Pascal, Malebranche olmazdı. İyi bir sosyal bilimci olmak, bu iki dünyaya açılmak, tarihte derinleşmekle mümkündür. Bunun için de önyargıdan arınmış idrak gerekir. Günümüzde pek çok bilim adamımızda göremediğimiz bir özellik Erol Güngör'de vardı. Onun için rahmete kavuşmasından beri yıllar geçmesine rağmen yokluğunu hissediyoruz.

 

 

11 Nisan 2011, Pazartesi

29.04.2011 21:51
#37

Erol Güngör'ün bilim ve fikir yönü

 

Erol Güngör'ün 'Kelami Sahada Estetik Yapı Organizasyonu' adındaki doktora tezini okuyanlar, büyük bir bilim insanının doğuşunu müjdeleyen şafak vaktini sezebilirler.

 

 

Roman, hikâye, deneme, fıkra yazanların kalıcı ürünler vermek istiyorlarsa, bu tezi okumaları şarttır. Hacmi küçük, fakat muhtevası büyük olan kitapçığında ele aldığı konuya şu soruya cevap aramakla başlamaktadır: "Bir resimde güzelliğin renkler veya şekiller arasındaki, bir heykelde nispetler arasındaki, bir musiki eserinde sesler veya melodiler arasındaki muayyen münasebetlerden doğduğu hakkında çeşitli iddialar ortaya atılmakta ve estetik organizasyon muayyen prensiplere istinat ettirilmektedir. Acaba kelami yapılarda -manalı sözlerden terettüp eden eserlerde- bu organizasyon hangi prensiplere dayanmaktadır?"

 

Rahmetli, değişik gazete ve dergilerde makaleler yazardı; bazen hikâye, roman tahlil ve tenkitleri yapardı. Ne güzel şeyler yazıyor, gerçek bir sanat eserinin sahip olması gereken özellikleri nasıl da gün ışığına çıkarıyor diye zevkle okurduk. Ötüken Yayınevi'nin kitap olarak yayınladığı doktora tezinden haberimiz olmadığı için bu güzelliklerin nereden geldiğini bilmiyorduk. Meğer sanatın özünü kavramış; eline aldığı ürünü ölçülerine vurup bize sunuyormuş. Yazılarında, aynı zamanda bir makalenin nasıl yazılacağını da gösteriyordu. Güngör'ün de belirttiği üzere anlatıya dayalı eserlerde olay ek unsurdur; tasvir ve tahliller önemlidir; ortaya çıkarılan karakterler eserin taşıyıcısıdırlar; merak unsuru okuyucuyu sürükler; fakat bir eserde aranacak en önemli unsur muvazenedir, ölçüdür.

 

'Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar' adındaki kitabını profesörlük tezi olarak kaleme almıştır. Bunda 'Ahlak Psikolojisi, Ahlaki Değerler ve Ahlaki Gelişmeler' üzerinde durmuştur. Ahlak denince akla iyi olmak, çevredekilerin iyi bulduğu şekilde hareket etmek gelir. Eserine felsefenin temel meselelerinden biri olan 'İyi nedir?' sorusunu ele alarak başlamış. Bu konuda görüş ileriye süren filozofları elinin tersiyle itip şöyle demiş: "İyi, tarife gelen bir şey değildir; yani kendinden başka bir şeyle tarif edilemeyip sadece sezgi ile kavranabilir."

 

Bilim insanı olan Erol Güngör'ün branşı sosyal psikolojidir. Bu konuda dışarıdaki literatürü ne denli takip ettiğini eserlerindeki kaynaklardan anlıyoruz. Söz konusu bilim dalının alanında yer alan 'Nazariye ve Problemler'i ihtiva eden David Krech'in 'Sosyal Psikoloji' kitabını da dilimize kazandırmıştır. Ülkemizin sorunları onu meşgul etmeseydi, branşında dünyada mutlaka başvurulması gereken bir isim olurdu. 'Dünden Bugünden; Tarih, Kültür, Milliyetçilik', 'Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik', 'Türk Kültürü ve Milliyetçilik' gibi makalelerinden oluşan fikri eserlerine dikkat edince, insanda makalelerin ileride kitap olacağını düşünerek kaleme aldığı izlenimini uyandırmaktadır. Çünkü konularda bütünlük var; eserlerde tekrara rastlanmadığı gibi, makalelerin birbirine lehimlendiği de hissedilmiyor. Bu eserleriyle Ziya Gökalp'ten başlayan milliyetçiliğin klasik çizgisini sürdürmektedir.

 

"İslam'ın Bugünkü Meseleleri", "İslam Tasavvufunun Meseleleri", "Tarihte Türkler" ise onun araştırmaya, aynı zamanda da yoruma dayalı eserleridir. Adı "İslam'ın Bugünkü Meseleleri" değil de "Müslümanların Bugünkü Meseleleri" olsaydı muhtevasını daha iyi izah etmiş olacağını önsözündeki şu cümlelerden de anlıyoruz: "İncelediğimiz meseleler arasında siyasi konular yoktur. Biz siyasete meslek olarak yabancı bulunduğumuz gibi, İslam davasının öncelikle siyasi bir dava olduğuna da inanmıyoruz. Müslümanlar yeni bir medeniyet kurarak varlıklarını korumak ve yüceltmek mecburiyetinde bulunuyorlar. Bu ise her şeyden önce fikir ve sanat alanında yoğun gayretler sarf etmekle mümkün olur." Erol Güngör'ün fikir yanından söz edince tercümelerini görmezden gelmek mümkün değildir. Avrupa medeniyetini inşa eden Paul Hazard'ın 'Batı Düşüncesinde Büyük Değişme', Robert B. Downs'un 'Dünyayı Değiştiren Kitaplar', John U. Nef'in 'Sanayileşmenin Kültür Temelleri', Kenneth Boulding'in 'Yirminci Asrın Manası' gibi kitaplarını dilimize kazandırmıştır. Bunları okuyan, tercüme kokusu almaz. Rahmetli aynı zamanda bir tercüme üstadıdır.

 

Yahya Kemal'in "İsmail Safa'nın en güzel eseri Peyami'dir" esprisini hatırlayanlar, bunu Mümtaz Turhan'a uygulayarak şunu söyleyebilirler: Mümtaz Hoca'nın 'Garplılaşmanın Neresindeyiz', 'Kültür Değişmeleri' gibi ciddi eserleri var, ama herhalde onun en önemli eseri Erol Güngör'dür.

 

18 Nisan 2011, Pazartesi

29.04.2011 21:53
#38

Hikmetler yumağı

 

Dostum Yaşar Değirmenci, zamanın eskitemediği, insanlara yol gösteren hikâye, anekdot, hatıra, nükte, güzel sözleri bir araya getirerek gün ışığına bir kitap çıkarmış.

 

 

Eğitimci olduğu için bir insan yorulmadan nasıl öğrenebilir düşüncesiyle bu hikmetler yumağını hazırlamış. Sadece kitabın arka kapağındaki yazısının başladığı şu cümleleri göz önünde bulundurursak, çalışmanın büyük bir emek ürünü olduğunu teslim ederiz: "Sevgisiz zekânın bizi küstah yaptığı, sevgisiz adaletin bizi zalim yaptığı, sevgisiz diplomasinin bizi ikiyüzlü yaptığı, sevgisiz başarının bizi kibirli yaptığı, sevgisiz zenginliğin bizi hasis yaptığı, sevgisiz gücün bizi zorba yaptığı, sevgisiz inancın bizi bağnaz yaptığı bir dünyada yaşıyoruz."

 

"Fırtına Çıktığında Uyuyabilmek" adını verdiği kitabı okurken dudaklarımızdan gülümseme eksik olmuyor; sık sık da bizlere "Ne güzel söylemiş" veya "Olmaz böyle şey" dedirtiyor. Olayları, anekdotları, veciz sözleri öyle başarılı derlemiş ki, insan kültürler, yüzyıllar arasında dolaştığını bir an bile unutmuyor.

 

Kitabında bir dünya aradığını vurguluyor, bu biraz da Peyami Safa'nın 'Simerenya'sını andırıyor; ama azıcık derin düşünürsek, arzuladığı dünyanın hayal âleminde kalmasına sebep bulamayız. Yüreğimizi dinler, ihtiraslarımızı vicdanımızla sigaya çeker, acizin, çaresizin yerine kendimizi koyabilirsek, onun arzu ettiklerini bu yalan dünyada gerçekleştirmememiz için bir sebep kalmaz: "Komşuların, dostlukların, arkadaşlıkların, akrabalıkların, vefakârlıkların hayatımıza yansıdığı bir dünya... Nefsiyle, inadıyla, öfkesiyle değil, aklıyla, idealiyle, yüreği ile düşünenlerin dünyası."

 

Ne Doğu'ya ne de Batı'ya gözünü kapamış. Eserine Hölderlin'in "Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve onun kadar alçalamaz." sözüyle başlamış; bir Çinli filozofun anekdotuyla bitirmiş. Lili adında Çinli bir gelin aynı evde yaşadığı kaynanasıyla geçinemez; onu zehirlemek için bir bilgeye başvurur. Bilge, ona hazırladığı zehri verir ve sıkı sıkıya tembih eder: "Bu zehirden her gün azar azar yemeğine atacaksın; fakat kimsenin bir şey fark etmemesi için hem kaynana çok iyi davranacak hem de yemeklerini lezzetli pişireceksin." Söyleneni yapan Lili'ye kaynanası çok iyi davranmaya başlar, Lili de onu sever. Yaptığından pişman olduğundan, panzehir almak için gittiği bilge ona şunu söyler: "Sana verdiklerim vitamindi. Gerçek zehir beyinlerinizdeydi. Sen ona iyi davrandıkça, o sana karşılığını verdi ve nefret yerini sevgiye bıraktı."

 

Kitapta Gandi'nin şu sözüne de yer vermiş: "Yasalara dayanan adli yargılamadan daha büyük bir yargılama vardır ki, bu da her kişinin kendi vicdanıdır." Vicdan, kanunları yaparken ve uygularken vazgeçilmez bir unsurdur. Sofokles 'Antigone' piyesinde kanunların milletin vicdanını aksettirmesi gerektiğini haykırır, aksi takdirde onun zulüm vasıtası olacağını belirtir. Bilhassa uygulayanlarda vicdanın teşekkül etmesi şarttır. Yine eski Yunan'da bir söz var: "En beğendiğin sözü söyle seni idama mahkûm edeyim." Tatbik edenlerde vicdan teşekkül etmemişse, o ülkede kanunlar adaletin anahtarı olmaktan çıkar, ihtirasların, ideolojilerin maymuncuğu haline gelir.

 

Kitaptaki bazı olaylar beni yıllar öncesine götürdü. Lisenin son sınıfında seksenden fazla öğrenciydik. Her yerde okul olmadığı için aileler çocuklarını okula geç yaşlarda gönderirlerdi. Arkadaşlarımızın pek çoğu yirmili yaşlarındaydı. Bir hocamız günün birinde "Gusül abdestini bilenler el kaldırsın" dedi. Üç el kalktığını hatırlıyorum. Değirmenci'nin anlattığı şu olay da pek farklı değil: "... Kenan Evren devlet başkanıdır ve Kurban Bayramı yaklaşmaktadır. Evren, eşi vefat ettiği için kızı ve damadıyla yaşamaktadır. Bir akşam yemeğinde damadına 'Oğlum Kurban Bayramı yaklaşıyor, yakınlarda bir imam bul, kendisine vekâlet ver, kurbanımızı kesiversin.' diye tembih eder. Evren, ertesi akşam damadına sorar: 'Kurban işini hallettin mi?' Cevap Evren'i şoke edecek mahiyettedir: 'Hayır baba, bugün cumartesi, noterler kapalı, onun için imama vekâlet veremedim."

 

Bu cehaletin önüne geçmek amacıyla din dersleri mecburi yapılır. Sözü edilen konuda Paşa'nın damadı yalnız değildir; "Hac mevsimi yine Kurban Bayramı'na denk geldi" diyen mi, "Teravih nedir?" diye soran mı toplumumuzda eksik? Aydınlarımızın zihinlerindeki soruları burçlarla, fallarla halletmeye çalıştıklarını gazetelerde görüyorum. İnsanoğlu ya dine, ya hurafeye inanacaktır. Unutmayalım ki, hurafenin yegâne panzehiri dindir.

 

25 Nisan 2011, Pazartesi

05.05.2011 17:10
#39

Şiirde duygu ve fikir

 

Hiç kimse şiirin ne olduğunu tekeline alamayacağı gibi, şiirini beğenmediğine "Sen şair değilsin" diyerek, onu şairler zümresinin dışına çıkaramaz.

 

 

Ahmet Haşim'in, Asaf Halet'in şiirleri yayınlandıkları dönemlerde yadırganmış, pek çok sanatsevere de "Bunlar şair mi?" dedirtmiştir. Fakat zaman geçtikçe, onların şiirleri sevildi, hatta örnek olarak gösterildi. Her dâhi beraberinde üslubunu getirir; bu üslup yenilik içeriyorsa, alışkanlıklara çarpar, bazılarını rahatsız eder. Ama onun sanat eserinde tat, derinlik varsa, erbabı bunların farkına varır. Mesela Asaf Halet'in "Siddharta" şiirindeki "Om mani padme hum" mısraı hafife alınmasına sebep olacağı umulurken, tam aksine şiire bir ahenk, bir musiki kattığı sezilmiştir. "Koskoca bir ağaç görüyorum/ Ufacık bir tohumda/ O ne ağaç ne tohum/ Om mani padme hum".

 

Bir kişi kalemi alıp şiir yazdığını iddia ediyorsa, o kendince şairdir. Yazdığını okuyan şairdir diyorsa onun için de şairdir. Bir başkasının onu şair sayması sadece kendisine ait sübjektif bir değerlendirmedir. Aslında sanat bizatihi sübjektif bir vakıadır; fakat onun bu durumu bazı özelliklerinin olduğunu inkâr etmeyi gerektirmez. Hiç şüphesiz şiir kişisel bir eserdir; çünkü hammaddesi duygudur. Fakat bu duygu sübjektifliğin sınırlarını aşıp estetik bir anlayışla objektif bir kimlik kazanamazsa, o eser başkalarına hitap etmek yeteneğinden mahrum kalır. Bunun için bir sanatkârın, ferdi hasletlerini bir kültürün ve aynı zamanda evrenselliğin değerleriyle mezcetmesi gerekir.

 

Şair başkaları tarafından yaşanmamış, sadece kendisine has duyguları ifade etmeye çalışırsa, anadan doğma bir âmâya kırmızıyı anlatmak gibi bir duruma düşer. Ancak iç bükey bir sanat ürünü ortaya çıkarır; kendisi heyecanlanır; fakat okuyan hiç umursamaz. Sanatkârın malzemesi kolektif duygular olmalıdır; elbette kendi duygularını da eserine yansıtmalıdır; ama şahsına ait duygular şiiri kendisinin yapacak oranda olmalıdır. İşte bu noktada sanat eserinde ölçü karşımıza çıkmaktadır. Öyle an gelir ki şair yaşanabilecek duygular da keşfedebilir; yalnız bu duygular o tarzda işlenmeli ki okuyan kendisinde de mevcut olduğunu zannetsin. Aslında insanların mayasında ortak payda pek fazladır. Mesela Yahya Kemal'in "Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin/ Bir çare yok mudur buna ya Rabbülalemin" beyitindeki duyguların varlığını sıradan insanlar farkına varmaz; ama okuyunca "şair beni anlatmış" der.

 

Sanat milli bünyede üretilir; evrensel bir boyut kazanırsa, insanlığa hitap eder. Bir sanat ürününün evrensel olması için milli özelliğinden arınması gerekmez; zaten evrenselliğin kökü milliliktedir; milli ortamlarda bizatihi insana hitap eden unsurlar toplanarak evrenselliği oluştururlar. Yalnız milliliğin damgasını taşıyan sert çizgiler evrenselliğe açılabilmesi için yumuşamalı, ama özünü yitirmemelidirler. Milliliğini yitirmeden evrensel olabilmek romanda, hikâyede, sanatın pek çok dalında bir nebze kolaydır, şiirde zordur. Roman ve hikâye, şiire oranla daha fazla olaya, düşünceye dayanır; şiirin oluşmasında ise birinci faktör hissetmektir. Bir milletin bünyesinde şahsiyetini bulan sanatkâr, diğer milletlerin tarihi gelişmesini, onlarda olup bitenleri, nasıl düşündüklerini analiz edebilir, anlayabilir. Fakat o sanatkârın diğer millet gibi hissetmesi hemen hemen mümkün değildir; hissederse kendisi ortada kalmayabilir. Özü duyguya dayandığı için şiirin en milli sanat olduğunda şüphe yoktur. Milletlerinin Yunus, Fuzuli, Hafız, Shakespeare, Goethe gibi dâhileri yabancılara oranla daha iyi anladıklarını düşünürsek, şiirin mahiyetini ciddi bir şekilde kavrayabiliriz.

 

Hemen belirtmek gerekir ki, hiçbir emek, sadece duyguyla dokunan sanat eserini sabun köpüğü olmaktan kurtaramaz. Fikir, şiirin kemiğini oluşturur. Duygusuz fikirlerle gün ışığına çıkarılanlar da estetikten yoksun kalır. Her sanat eseri gibi şiirin de en belirgin özelliği duygu ve fikrin dengeli bir şekilde karılmasıdır.

 

Ama kesinlikle şiir öğretici bir mahiyet taşımamalıdır; didaktik olması bir yana, hatta Haşim gibi sembolistler şiirde anlam aramanın bile yanlış olduğu kanaatindedirler. Onlara göre şiir, ses ve musikidir; istenen bunlarla anlatılmalı, çağrışımlara sebep olmalıdır. Değişik kimseler bir şiirden farklı anlamlar çıkarabilirler; kanaatlerince bu şiirin eksikliğinden ileri gelmez; doğasının ürünüdür. Şiir nasıl telakki edilirse edilsin, diğer sanat türleri gibi o da tebliğ yapmamalı, telkinde bulunmalıdır.

 

 

02 Mayıs 2011, Pazartesi

13.05.2011 18:14
#40

Romanda üslup

 

Aynı anlamı ifade eden cümle farklı şekilde söylenebilir veya yazılabilir.

 

Söz konusu maksat bir olmakla beraber farklı anlatmanın etkileri değişik olur; çünkü cümle kuruluşları, kelime seçimleri, vurgulamalar birbirinin aynısı değildir. Muhatabındaki algı öznenin karakterini de yansıttığı için "Üslup aynıyle insandır" denmiştir. Bir konuyu ilmi bir idrakle ele almak, aynı hususu romancı olarak işlemek birbirinden farklı dili kullanmayı gerektirir; zira ilim adamının niyeti başka, romancınınki başkadır. İlim adamı bir konuyu gün ışığına çıkarmak, muhatabını ikna etmek ister; romancı ise okuyucusuna ufuk açmanın, konuya farklı şekilde bakma yeteneği kazandırmanın peşindedir. Bu konuda Don Kişot çarpıcı bir örnektir; yaşadığı döneme intibak edemeyen Don Kişot, bir akıl doktorunun nezdinde hastadır; durumunu tıp ilmine uygun bir tarzda açıklar. Cervantes ise onu bir roman kahramanı olarak ele almış, dikkat çekici yönlerini öne çıkaracak maceralarını anlatmıştır. Vakıa Cervantes'in naklettiği olaylar Don Kişot'un akli dengesinin yerinde olmadığını bize göstermekle beraber, bu iki anlatım arasındaki fark, aynı insanı iki ayrı tip olarak algılamamıza sebep olmaktadır.

 

Romancılar da konuları farklı şekilde ele alırlar. Bazısı olaylarla, kahramanlarının ruh hali ve karakterleriyle bir tezi işlerken, bazısı da olayları anlatarak okuyucuya farklı bir atmosfer solutmanın peşinde görünürler. Bu ikinci tip romancıların sanat anlayışları portakalı andırır. Hiç kimse vitamin almak için portakal yemez; ama portakal yerken vitamin alır. Herhangi bir gaye gütmeyen, sadece okuyucularını eğlendirmek isteyen Mişel Zevako gibi romancılar da vardır. Hemen belirtmek gerekir ki, seviyeli bir romancı ele aldığı konuya göre üslup kullanır. Mesela Don Kişot'u yaşatan, bizlere sevimli yapan Cervantes'in kullandığı üsluptur. Cervantes'in kahramanına uygun o güzelim üslubu olmasaydı, sıradan bir akıl hastası olan Don Kişot kimseyi ilgilendirmezdi.

 

Aynı anlama gelen kelimelerin uzunluğu, kısalığı, musikisi etkisini değiştireceği için dikkatli bir sanatkâr bunların üzerinde durur. "O Belde" şiirindeki kelimelerin yerlerine eşanlamlılarını koyup okusak, bir komediyle karşılaşırız. Ayrıca söyleyene göre aynı cümle farklı anlamlar kazanabilir. Bir romancının, bir hanımefendiye "Vay alçak!" dedirtmesiyle, babacan bir adama aynı şeyi söyletmesi okuyucuda aynı etkiyi yapmaz. Hanımefendi "Vay alçak!" derken karşısındakinin seviyesine işaret eder; babacan ise çoklarının düşünmediği hususları hesaba katmış, bir hinoğlu hinle karşı karşıya bulunduğunu da anlatmış olabilir.

 

Üslupta yazan veya konuşanın içinde bulunduğu ortam da etkili olur. Bir başka söyleyişle kahramanın pozisyonu üslubuna yansır. Bir savaşı yöneten kumandanın karargâha çektiği telgrafta kullandığı üslupla, o savaşın atmosferini okuyucularına teneffüs ettirmek isteyen romancının üslubunun bir olmayacağı açıktır. Aynı savaşı anlatmak isteyen romancıların da üslubu başka başkadır; burada yazarların yetişmeleri, edindikleri edebi tecrübe, yetenek ve mizaçları devreye girer.

 

Üslup konusunda Tolstoy şöyle bir olay nakleder: "Turgenyev'e ölümünden uzun bir zaman önce sordum: 'İvan Sergeyeviç niye artık yazmıyorsun?' Bana şu cevabı verdi: 'Yazmam için biraz âşık olmam gerekir. Şimdi yaşlandım ve artık âşık olamam, işte bunun için de yazmayı bıraktım.'" İyi bir üslup analizcisi, aşkın Turgenyev'in üslubunda oynadığı rolü herhalde teşhis eder. Kanaatimce aşk, coşkunluk demektir; edebi eser de sadece beyinle değil, aynı zamanda yürekle yazılır. O coşkunluğu duymuyorsa, kaleme alacağı eser "Babalar ve Oğullar"ı gölgeler diye düşünmüş olabilir.

 

Tolstoy, üsluptan ne anladığını şu cümle ile izah ediyor: "Bir kimse kalemi mürekkep hokkasına batırdığı zaman kendi vücudundan bir parça hokkada bırakmadıkça yazmamalıdır." Arnold Bennette'nin "Yazar, yaşadığı dakikadan başka şey görmeyen, mazi hakkında hiçbir şey hatırlamayan bir bebek veya çılgın gibi görmeli." cümlesinden romancının nötrleşmesi, olayı aynen nakletmesi gerektiğini anlıyoruz.

 

Üslup, olay hakkında kullanılan yöntem, cümlelerin kuruluşu, seçilen kelimelerdir. Olay, "Ardında ne olacak?" sorusuna cevap aradığımız süreçtir. Plan, olayın nasıl anlatılacağına dair yapılan tasarıdır. Tez, yazarın bu olayı niçin kaleme aldığının tespitidir. Bütün bunlar eserin etini, kemiğini, ruhunu oluşturur.

 

 

09 Mayıs 2011, Pazartesi

24.05.2011 01:00
#41

Ya bir ya da yok olacaksınız

 

Özel bir organizasyon için İstanbul'a gelen Müslüman basketbolcu Kerim Abdülcabbar, Osmanlı hakkında şu değerlendirmede bulunmuş: "Dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar devlet hizmetine girerdi; kriter başarılı olmalarıydı."

 

Abdülcabbar, ABD'de ırkçılık probleminin olduğunu, Osmanlı Devleti'nde böyle bir problemin bulunmadığını belirtmiş. Ünlü basketbolcunun sözleri Prof. Neumark'ın hatıralarında geçen bazı olayları hatırıma getirdi. Almanya'da Yahudileri giyim kuşamlarından, tavır ve davranışlarından hatta şivelerinden teşhis etmek mümkün değildir. Fakat Almanlar, soyadlarından kimin Yahudi asıllı olduğunu bilirler. Devlet felsefeleri ırkçılık üzerine bina edildiğinden soyadı değiştirmek mümkün değildir. Bu nedenle komik hatta müstehcen soyadlarına çok sık rastlanır.

 

Neumark Almanya'da doğmuş, büyümüş; Alman okullarında okumuştu. Belki Yahudi dilini bile bilmiyordu. Sinagoga gidip gitmediğini yazmıyor; gitmiyorsa büyük ihtimalle Yahudi asıllı olması da kendi hatırına bile gelmiyor, davranışlarını pek etkilemiyordu. Nazi fikriyatı devlet sistemine hakim olunca kendisine, "Sen Yahudisin, tehlikelisin!" denmiş, devlet hizmetinde bulunmasına son verilmiş.

 

Almanya'dan dışlanan bu bilim adamlarının fizikçi, kimyacı, matematikçi olanlarını ABD aldı. Einstein, Eisenberg gibileri de bunların arasındaydı. Böyle bilim insanlarından mahrum olmayı göze almak cinnet değil de nedir? Almanya'dan kaçan tıpçı, hukukçu, iktisatçı bazı bilim adamları da ülkemize geldi. Bunlardan biri de Neumark'tı.

 

1933 yılı... Memleketimiz çok fakir; milletimiz savaşlardan çıkmış; eli iş tutan insanımız az. Okuma yazma oranımız çok düşük. Üstelik Neumark'ın muhatap olacağı insanlar Müslüman; onların da fanatik olmasından ürküyor, çünkü İslamiyet hakkındaki düşüncesi peşin hükümlerle yoğrulmuş. Onu kabul eden bir başka devlet de yok. İlk gün göreve başlamak üzere endişeli bir şekilde üniversiteye gider. Üniversitenin bahçesine adım atınca soldaki postaneyi görür; oraya yönelir. Çalışanlar arasında bir zenci görünce şaşırır. Kartını yazarken zenciyi ve çalışma arkadaşlarının ona nasıl davrandığını izler. Yanındakilerle şakalaşarak, gayet dostane bir muameleye tabi tutularak çalıştığını görür. Neumark rahat bir nefes alır; kartını, "Demek ki bu topraklarda ayrımcılık yok, ben de burada yaşayabilirim." diye sevinerek yazar.

 

Bu konuda Batı'nın ölçüleri ilkeldir. İnsanları kaderlerinden dolayı dışlayabilir, yeteneklerini önemsemeyebilir. Kendisinden olmayanı düşman kabul eder. Avrupa'nın bu hastalığını, ABD de farklı bir şekilde devşirmiştir. Hepsi de yabancı oldukları için beyazlar kendi aralarında pek ayrımcılık yapmadılar ama ayrımcılığı kendi renklerini taşımayan zencilere yönelttiler.

 

Osmanlı'nın ölçüsü İslamî idi. Anne-babamızı, milletimizi seçmekte en azından beşeri ölçülerimize göre hür değiliz, bunlar bizim kaderimizdir. Allah'a inanan bir insan, onun takdir ettiği kadere nasıl düşmanlık besler?

 

Batılıların aklı başında, vicdan sahibi olanlarının kurtulmak istediği ayrımcılığı bu topraklara taşımak vebal değil midir? Kader beni Sakarya'nın Akyazı ilçesinde dünyaya getirdi. Abdülhamid Han zamanında kanallar açıldığı için bu bölge bataklıktan kurtulmuş, göç almaya başlamış. Müslüman olan pek çok kavim yaşamaktadır; hiçbirini ayrı milletler olarak görmeyiz. Amcamıza gösterdiğimi hürmeti yaşlı bir Boşnak'a, Çerkez'e, Kürt'e gösteririz. Rahatça kız alıp veririz. Bu dokuyu bozmaya kimin ne hakkı var? Sosyal bünyemizi dinamitleyenlere Batı'nın kucak açması neden aklımızı başımıza getirmiyor? Sorulsa, bütün yetkililerinin teröre karşı olduklarını söyleyecekleri Belçika'da Sabancı'nın katillerinin kollarını sallayarak dolaşmaları bizlere çok şey anlatmıyor mu?

 

Ne gariptir ki ırkçı olan Avrupa'nın dinî körlüğü yoktur. Yüz binlerce Boşnak, gözlerinin önünde şehit edilirken sadece seyretmediler; katillere yardım ettiler. Bu zavallıların onlara göre Müslüman olmaktan başka suçları var mıydı? Avrupalı, dininden ve kültür havzasından olmayanı düşman görür. Müslüman olduktan sonra Türk ile Kürt'ün hiçbir farkı yoktur. Bugün onların değirmenine su taşıyanlara yardım edebilirler. Onlardan umdukları bitince, onlara duydukları dostluk da biter. Tarih bize bunu anlatıyor.

 

Varlığımızın teminatı ecdadımızın şu sözünde gizlidir: Ya bir olacaksınız ya da yok olacaksınız.

 

 

16 Mayıs 2011, Pazartesi

24.05.2011 01:05
#42

Kitap okuma yarışması

Kitap okumadığımızdan hepimiz dertliyiz. Geri kalışımızda en önemli unsur gördüğümüz bu konuda makaleler yazar, bir Müslüman olarak Kur'an'ımızın "Oku" emrinden söz eder; ama okumayı bir türlü sevemediğimizden yakınırız.

 

Hâlbuki ilmihal kültürünün çocuklarıyız, yani kitap hayatımızın asli unsurudur; sonradan keşfettiğimiz bir meta değildir. Diğer alışkanlıklar gibi kitap okuma alışkanlığı da çocukluk yıllarında kazanılır. Hiç kimse ilmi, felsefi bir eserle okumaya başlamaz; okumanın zevkine varmamızda roman, hikâye, şiir etkili olur. Bu zevke erenin hayatından kitap eksik olmaz; belli bir mesleğe yönelirse kendisini ilgilendiren konulardaki eserleri de rahatça okur.

 

Maalesef diplomalılarımız genellikle ideolojik tiplerdir. Bütün doğruların düşüncelerinde, güzelliklerin telakkilerinde bulunduğuna inanırlar. Öğretmenlerimiz de bu zümreye dahil olduğundan çoğunlukla ideolojik kitaplar tavsiye ederler. Belli bir gözlükle dünyaya bakan, bütünlüğünü kavrayamaz. Sanata ideoloji girdi mi, tabiiliğini kaybeder, lezzeti kaçar. Sanatta telkin olmasına rağmen, bu tip yazarlar tebliğde bulunurlar; dolayısıyla kalemlerinden kötü ürünler çıkar. Bunlardan birini okumak zorunda kalan öğrenci eline aldığı romanın ilk sayfasını çevirirken ne kadar kaldı diye sonuna bakar. Ensesindeki saçları çekerek birkaç sayfa okur ve atar. Yine öğretmeninin tavsiyesiyle babasının verdiği harçlığa kıyarak bir roman daha satın alır, aynı serüveni yaşar; kitap okuyamadığı kanaatine varır; bir daha da eline almaz.

 

Bizde savaşa gidenler dini, milli merasimlerle uğurlanırlar; giden dönerse gazi, ölürse şehit olacaktır. Gazi, şehit anası, babası, eşi olmak her kula nasip olmaz. Savaşlar birbirini kovaladığı için Anadolu dullar memleketi haline gelmişti. Batılı ve doğulu seyyahlar kadınımızın iffetini göklere çıkarmalarına rağmen, ünlü bir romancımız, çocuklarını dualarla askere gönderen bir köyü ele almakta, orada yaşayanları yerin dibine batırmaktadır. Cephede vatanı, namusu için çarpışanların eşleri, sağlık sorunu dolayısıyla askere alınmayan bir genci paylaşamazlar. Bir başka romancımız ise, bir askerine sığınan subayı ele alarak, halkımızı akla hayale gelmeyecek tarzda aşağılamaktadır. Bu tip romanları okumamakla milletimiz kendisine saygısını belirtmektedir.

 

Van Öğretmenler Derneği'nin düzenlediği "Kitap Okuma Yarışması"nın sonuçları açıklanacağı büyük salonu pırıl pırıl öğrenciler, heyecanlı anne ve babalar doldurmuştu. Beni okuttukları kitaplar ilgilendiriyordu. Çünkü Peyami Safa'nın, "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu"nu, Refik Halit'in "Sürgün"ünü, İstrati'nin "Sokak Kızı"nı okumak isteyip de yarıda bırakanla hiç karşılaşmadım. Bizde okunmaya değer kitaplar tanıtılmadığı için bir kenarda unutuluyor. İlköğretimde dünya çocuk klasiklerinden "Yürekdede ile Padişah", Tolstoy'un "İnsan Ne ile Yaşar" , "Benim Küçük Dostlarım", "Mutlu Prens" ve benzeri çok önemli kitapları okutmuşlardı. Liseliler için ise listelerinde "Beyaz Gemi", "Faust", "Gülistan", "Gençlerle Başbaşa" gibi kitaplar yer alıyordu. Aytmatov'un "Beyaz Gemi"sini , Sadi'nin "Gülistan"ını, Oscar Wilde'ın "Mutlu Prens"ini okuyan çocuk, kitabın ne olduğunu tanır, okuma zevkini tadar.

 

Takdimleri yapan o kadar başarılı idi ki, profesyonel bir spiker getirdiklerini zannetmiştim. Fevzi Demirağ adında bir öğretmen olduğunu öğrenince şaşırdım. Yarışmada mutlaka objektif ölçüler kullanılmış olmalı ki, hiçbir itiraz olmadı; sonuçlar ilan edilirken salon alkışlarla dolup taşıyordu. Başarılı öğrenciler madalyalar, çeşitli eşyalar, bilgisayarlarla ödüllendirildiler. Milli Eğitim Müdürü Ali İhsan Sayılır ile Vali Münir Karaloğlu okumanın önemini belirten veciz konuşmalar yaptılar.

 

Van, görülmeye değer bir ilimizdir. Beni havaalanında karşılayan emekli öğretmen Suphi Ertaş ile öğretmen Mehmet Emin İnan günlerini bana ayırdılar. Van'ın tarihi yerlerini, Edremit, Gevaş ilçelerini dolaşırken Anadolu insanının konukseverliğindeki sıcaklığı yüzlerinden hiç eksik etmediler.

 

Ertesi gün Van Öğretmenler Derneği Başkanı Adnan Şen bizlere Van'ın nefis kahvaltısını ikram etti. Şehitliği, göl kıyılarını dolaştık. Havaalanına Adnan Şen ve Fevzi Demirağ'la beraber geldik. Uçağa binerken bir gün önce tanıştığım insanlardan değil de yıllardan beri dost olduğum kişilerden ayrılıyormuşum gibi yüreğime hüzün doldu.

 

 

23 Mayıs 2011, Pazartesi

31.05.2011 04:38
#43

Necip Fazıl'ın şiirimizdeki yeri

 

Her büyük şairin şiir anlayışı ve şiirden beklediği farklıdır. Mesela Mehmet Âkif şiirde aruz veznini asıl kabul eder; sanatı sanat için yapmayı lüzumsuz bulur; yararlı olmasını ister.

 

Sanatını milletimizin ayağa kalkmasında, kültür ve medeniyetimizin inşasında kullanır. Büyük bir tevazu ile "Şiirimde sanat arayan bulamaz." der ve ilave eder: "Benim mecazla, hayalle işim yoktur." Elbette ki şiirini kalıcı kılan sanatıdır; "Çanakkale Şehitleri", "İstiklal Marşı", "Bülbül" şiirlerindeki mecazları, hayalleri, şiirdeki diğer bütün unsurları kullandığını nasıl görmezden gelebiliriz. Fakat şiirinde en önemli gaye milletini, ümmetini dertlerinden kurtarmaktır: "Ey dipdiri meyyit, iki el bir baş içindir / Davransana! Bak el de senin baş da senindir."

 

Yaşadığı yıllar gerçekten milletimizin en dramatik dönemidir; ama imanı ümitsizliğe engeldir. Bundan dolayı onun şiir anlayışını faydalı olmak ve ümit aşılamak tarzında özetlersek yanlış olmaz. Milletimizin ceddimize layık bir yere gelmesinde doğru olarak iki unsurun meczolmasını zaruri görüyor; ilim ve faziletli insan: "Çünkü milletlerin ikbali için evladım / Marifet bir de fazilet, iki kudret lazım."

 

Ahmet Haşim'e göre şair, Mehmed Akif'in tam zıddında duran insandır: "Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belagatlı insan, ne de bir kanun koyucudur. Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında sözden ziyade musikiye yakın, ortalama bir dildir." Kanaatince şiirde önemli olan ahenktir; mana değildir, hatta bir adım daha atarak anlamı şiirin katli sayar: "Mana araştırmak için şiiri deşmek, şakıması yaz gecelerinin yıldızlarını ürperme içinde bırakan kuşu (bülbül) eti için öldürmekten farklı olmasa gerek."

 

Yahya Kemal'in dünü, bugünü, yarını hakkında düşüncelere sahip olduğu bir medeniyet anlayışı vardır. Bu yönünü gerektiği gibi analiz etmeyen şiirini anlayamaz. Medeniyetin vatanda kurulduğunu belirttikten sonra fikrini şöyle açıklar: "Vatan hiçbir zaman bir nazariye değil, topraktır. Toprak ceddinin mezarlarıdır. Camilerin bulunduğu yerdir." Medeniyetteki devamlılık unsurunu ünlü Süleymaniye şiirinde şu benzetmeyle anlatır: "Ta Malazgirt ovasından yürüyen Türk oğlu bu nefer miydi?" Osmanlı'da doruk noktasına varan medeniyetimiz gücünü yitirdi. Şiirinde o medeniyete özlemini derin bir hüzünle ifade etmektedir. Âkif'teki ümit, onda hüzne dönüşür.

 

Nazım Hikmet'in hamurunda güçlü bir şiir özelliği bulunmaktadır. Çok genç yaşlarda ideolojinin dar kalıplarına girdiğinden maalesef lirizmini yeterince eserlerine yansıtamamıştır. Hayatını verdiği komünizm milliyeti, dini reddeder; her şeyi emekle, madde ile açıklar. Ne gariptir ki bu noktada ideolojisine ters düşmüştür: "Oğlumuzun gözleri böyle kuzey mavisi / Belki de bu yüzden bu ova bana / bizim ovaları hatırlatıyor / yahut da bu yüzden bu Leh türküsü / içimde, derinde, yarı aydınlık / uyuyan bir suyu kımıldatıyor / Lehistan'dan gelmiş dedelerimizden biri / gözlerinde karanlığı yenilginin / Saçları al kana boyalı." Milleti milletinden, dini dininden olmayan bir cemiyet ceddine kucak açmış. Ondan aldığı "Ran" soyadını bırakıp "Borzenski" soyadını almakla, ırkçılığı aşamadığını göstermiştir. Irkçılığı aşamayan, insanlığın türküsü olan şiiri gerektiği gibi söyleyemez.

 

Necip Fazıl ise şiir anlayışını şöyle açıklar: "Şiir derin bir çiledir... Üstün bir nizamın sırrına ermeyenler onu başaramazlar. Bizce şiir mutlak hakikati arama işidir. Mutlak hakikat Allah'tır." Bu aynı zamanda kâinatın sırrına erişme gayretidir; söz konusu husus ne akılla, ne ilimle başarılabilir; akıldan ve ilimden öte bir şey gerekli olduğunu şu dörtlüğünden anlıyoruz: "Yalvardım gösterin bilmeceme yol / Ey yedinci kat gök esrarını aç / Annemin duası düş de perde ol / Bir asa kes bana ihtiyar ağaç."

 

Bütün sanat dalları gibi şiirin de samimiyet istediğini üstadın şu çarpıcı ifadelerinde net bir şekilde görüyoruz: "Sırtına bal sürüp tavus tüylerinin üstünde yuvarlanan ve sonra tavuslar meclisine girmeye yeltenen meşhur karganın talihine güven yoktur. Böyle talihler, malik bulundukları hilkat ve tabiat ifadesinin dış planda taklitçisi sahte özenişlerle bilhassa şiir sahasında hemen enselenmeye mahkumdur."

 

Üstadın yolu çetindir. Ne çare ki elindeki asa, sırtındaki heybeyle bu yolu aşmak zorundadır. Bütün engelleri aşması, ancak bütün zıtları bir araya getirerek ifadesini güçlendirmesiyle mümkündü. Dünyada şu zıtlarla bir vakıayı izah edebilen bir başka şair var mıdır: "Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim, / Minicik gövdeme yüklü Kafdağı / Bir zerreciğim ki arşa gebeyim / Dev sancılarımın budur kaynağı."

 

30 Mayıs 2011

06.06.2011 15:14
#44

Demokrasi Müzesi

 

Yılın bugünleri gelince 27 Mayıs darbesini hatırlarım; milletimizin sevgilisi olan Menderes'in, idam gömleğiyle sehpaya götürülüşü gözlerimin önünde canlanır, "Silahların gölgesine sığınan efendilerinize ayaklarım titremeden idam sehpasına gittiğimi söyleyebilir misiniz?" cümlesiyle başlayan sözlerini duyar gibi olurum.

 

 

Demokrasi, milletin iradesini ve vicdanını yönetime taşımaktır; darbe ise bunlara tahammül etmemektir.

 

Bütün milleti karşısına almaktan endişe ettiği için hiçbir ordu sivil bir dayanak bulmadan darbe yapamaz. 27 Mayıs darbesini fişekleyen İnönü idi. O sırada Güney Kore'de huzursuzluk vardı; İnönü, bir konuşmasında mealen; "Türk milleti Güney Kore milletinden daha az şerefli değildir." diyerek, darbeyi tahrik etti. Meclis kürsüsünden "Sizi ben bile kurtaramam." demekle darbecilere moral verdi; oysa İnönü, demokrasinin eşitlik rejimi olduğunu bilecek kültüre sahipti. "Ben bile" derken ayrıcalığına vurgu yapmıyor muydu?

 

27 Mayıs darbesinin bahanelerinden birisi Menderes'in diktatörlüğe yeltenmesidir. Diktatörlük, her şeyden önce mizaç meselesidir. Nazik bir insan olan Menderes'in diktatörlük düşündüğünü iddia etmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Ayrıca bizim gibi ülkelerde diktatörler askerler arasından çıkar; sivilden diktatör görülmemiştir.

 

Bir başka bahane Menderes'in "Vatan Cephesi"ni kurup milleti ikiye bölmeye kalkışmasıdır. Menderes, Vatan Cephesi'ni durup dururken kurmadı; ona karşı muhalefet cephesi "Güç Birliği" oluşturmuştu; o da Vatan Cephesi'ni teşekkül ettirdi. Sebep olanı değil de, kendini savunanı suçlamak ne kadar vicdani ve hukukidir?

 

Tahkikat Komisyonu'nun kurulması da darbenin sebepleri arasında sayılmaktadır; bu başka bir bahanedir. Meclisler istedikleri zaman, diledikleri konuda araştırma komisyonu kurarlar; vardıkları sonuçları Genel Kurul'a sunarlar. Niçin o dönemdeki Tahkikat Komisyonu darbe sebebi sayılsın da, diğerleri anayasal bir kurum kabul edilsin?

 

Diğer bir bahane de İnönü'nün Himmetdede İstasyonu ve İstanbul Topkapı'da öldürüleceği iddiasıdır. Yassıada Mahkemesi'nde CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek, verdiği ifadede; "Paşanın yanındaydım; ne böyle bir şeye şahit oldum ne de sezdim." dedi. Zaten ondan sonra bir daha İnönü ile yıldızları barışmadı; CHP'den ayrılmak zorunda kaldı.

 

27 Mayıs darbesinin tetikçileri CHP ile basındı. Anamuhalefet partisi, gençleri sokağa döküyor, basın da bilmem kaç gencin öldürüldüğünü, kıyma makinelerinde doğrandığını yazıyordu. Suiistimal iddialarını da dillerinden düşürmüyorlardı. CHP'de bu suiistimal yalanları uyduruluyor, gazeteler de manşetlerine taşıyorlardı. Darbeden sonra ne öldürülen gençlerin cesetleri ne de kimlikleri bulundu. Belki de dünyanın en tarafgir mahkemesi Yassıada'da kuruldu. On yıllık Demokrat Parti icraatı didik didik edildi. Hiçbir suiistimal çıkmadığı gibi, on yıl başbakanlık yapan Menderes'in maaş almadığı anlaşıldı. Maaş çeki tahakkuk ettirilir, Menderes imzalar, Hazine'ye devredilirdi.

 

Bizdeki darbeler dış desteklidir; dışarıda hazırlanır, basınımız ordunun hassas yönlerini göz önünde bulundurarak tezgâha koyar. 27 Mayıs darbesinin asıl sebebi Bağdat Paktı'dır. Paktın diğer üyeleri Irak ve Pakistan'da da darbe yapıldı. İkinci sebep ise hükümetimizin Kıbrıs'ta hak iddia etmesidir. Lozan Anlaşması'yla Kıbrıs'ı tamamen İngiltere'ye verdik. Dış Türklerden söz etmek tehlikeli bir durum haline getirildi, basınımız her gün durmadan buna vurgu yapardı. Menderes hükümetinin Kıbrıs'a sahip çıkması, dış Türkler tabusunun yıkılmasıydı. Bir başka sebep de Fransa'ya karşı bağımsızlık savaşını sürdüren Cezayir'e silah yardımı yapmamızın emperyalist ülkeleri ürkütmesiydi.

 

Maalesef balık hafızalı bir toplumuz; çok çabuk unutuyoruz. Yassıada, Demokrasi Müzesi haline getirilirse faydalı olur. Müzenin Yassıada'da unutulmaması için Dolmabahçe'deki irtibat bürosunda bir prototipi kurulup halkın dikkati çekilmelidir. Milletimiz ünlü savcı Egesel'in 1957 seçimlerinde Demokrat Parti'den aday adayı olduğunu, seçilemeyince kin beslediğini bilmelidir. Tabii aynı zamanda Yassıada Mahkeme Başkanı Salim Başol'un, verdiği idam cezalarından dolayı Anayasa Mahkemesi başkanlığına getirilmekle ödüllendirildiğini de unutmamalıdır.

 

 

06 Haziran 2011, Pazartesi

14.06.2011 13:51
#45

Peyami Safa'nın fikir dünyası

 

Romancılığımızda ve fıkracılığımızda Peyami Safa'nın müstesna bir yeri vardır. Okunan, sevilen, güvenilen pek çok köşe yazarı gelip geçmiştir; günümüzde de ciddiye alınması gereken kalem erbabı az değildir.

 

 

Fakat basın tarihimizde tiryakisi olunan, okunmadığı gün eksikliği duyulan birkaç köşe yazarından biri Peyami Safa'dır. Romanımıza fikri, tahlili sokan yine odur. "Yalnızız" romanı, o dönem dünya görüşlerinin değerlendirmesidir, kesinlikle didaktik mahiyet arz etmeyen bu eserde fikirler eritilmiştir. Romanda söz konusu hususu hakkıyla başarabilen iki sanatkârdan biridir; diğeri Dostoyevski'dir. Peyami Safa'ya kadar romanlarımız daha çok olaylara oturmakta idi; "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu" adlı eserini okursak, psikolojiyi, tahlili ön plana çıkardığını görür, kaleminin kudretini idrak ederiz. Küçücük fıkrasında bile üslup hassasiyetine, bilgiye, fikre rastlıyoruz. Fakat onun fikrî eseri denilince, makalelerinden oluşan "20. Asır Avrupa ve Biz", "Doğu Batı Sentezi" akla gelmekle beraber bu konudaki asıl eseri hiç şüphesiz "Türk İnkılabına Bakışlar"dır.

 

Fikir, ihtiyaçtan doğar; memleket güllük gülistanlık ise hakim olan hayat düzenini değiştirmek kimsenin aklına gelmez. Osmanlı zaferden zafere koşarken, zekat verecek insan bulmak zorluğu yaşanırken Müslümanlar arasında İslamiyet'in dışında bir hayat düşünmek cinnet hali olmalıdır. Fakat yenilgiler başlayınca, gidişata dur demek ihtiyacı duyulur; yeni fikirlerin kapısı çalınır. Yenilgilerimizin önüne geçmek için ilk önce askerî konularda sınırlı yenilikler yapıldı. Bu yoldaki gayretlerimizden ciddi bir sonuç elde edemeyince, hayatımızdan, değerlerimizden şüphe etmeye başladık. On dokuzuncu yüzyılın başlarından, Milli Mücadele yıllarımızın sonuna kadar olan dönemin fikir hayatımızı Peyami Safa, "Türk İnkılabına Bakışlar" adlı eserinde özetler ve analiz eder.

 

Bilindiği üzere bu dönem fikir hayatımızda üç büyük cereyan görülür. İslamcılık, Türkçülük, Batıcılık. Eğitim ve öğretimi ele alarak Peyami Safa bu üç cereyanı şöyle değerlendirmektedir; milli eğitimde medresenin karşısında mektebin açılması hata mı, yerinde bir hareket mi idi? Türkçülerin bu konuda ne söyledikleri net değildir; sadece ikiliğe karşı olduklarını belirttiler. İslamcılar mektep açılmasına karşı idiler; medresenin ıslahını istiyorlardı; "Mektep açacağına, medreseleri ıslah etmeli, ulumu fünunu oraya ithal etmek gerekli" diyorlar ve ilave ediyorlardı: "Bugün, bütün dünyanın iki büyük darülfünunu olan Oxford ile Sorbonne da vaktiyle birer medreseden başka bir şey değildi. İcabat-ı zamana göre tekemmül ede ede bugünkü hal-i kemali buldular." Batıcılar bu iddiaya şöyle itiraz ediyorlardı: "Unutmayalım ki bu değişme ve gelişme ancak dört beş yüzyılda olabildi. Bizim o kadar beklemeye vaktimiz var mı?"

 

Bu üç fikrin mensuplarının meselelerimize çare bulmak, vatanımızın bütünlüğünü korumak için çırpındıkları aşikâr. Araplar bizden ayrılınca İslamcılık resmî düşünce dünyamızdan koptu. Birinci Dünya Savaşı ve sonraki olaylar bizi Batı ile karşı karşıya getirince "Garpçılık" da gündemimizde silikleşti; geniş kitleleri harekete geçirmek için elimizde Türkçülük kaldı. Fakat Lozan Antlaşması'ndan sonra Batı ile münasebetlerimiz normalleşince "çağdaşlaşmak", "muasırlaşmak" gibi sloganlarla Batıcılık resmî gündemimize oturdu. Türkçülük ise Batıcılığın tatbikinde hamasi sözlerden ibaret bir manivela olarak kullanıldı.

 

Yapılan inkılâpları Peyami Safa şu şekilde değerlendirip savunuyor: "Artık Türk maarifi yarı mektep, yarı medrese içinde bilgi dağıtmayacaktı; artık enveriye, şu bu gibi yarı şapka, yarı külah acayip serpuşlar aranmayacaktı; artık yarı alaturka, yarı alafranga musiki olmayacak ve Türk kadını yarı tavuk, yarı insan halinden çıkacaktı." dedikten sonra ulaşılacak sonucu ilan ediyor: "Milliyeti ve medeniyeti tereddütsüz tercih ettiren kararı vermek ve Türk düşüncesini Siyamlı kardeşler gibi birbirine yapışık iki fikir ve temayül halinde sürükleyen iki idealden kurtarmak lazımdı."

 

Geçen yüzyılda yaşayan ciddi aydınlarımızın başında gelen Peyami Safa bile şekil ve şemaili çok önemsediğine göre, demek ki olayların mihrakına insanımızı oturtmak şansımız yokmuş. İnsan yaşadığı dünyaya ruhunu, zevkini, bilgisini yansıtır. Vicdanıyla uyumlu, beyniyle çağımızda yaşayan, ilmi idrakiyle olayları değerlendiren fedakâr insana kavuşmadıktan sonra alınan bütün tedbirlerin palyatif olduğunu bugün bile idrak edemiyorsak, milletimizin muzdarip evladı Peyami Safa'yı eleştirmeye hakkımız olabilir mi?

 

 

13 Haziran 2011, Pazartesi

21.06.2011 14:45
#46

Çileli bir hayat

 

Yılın bugünlerinde kaybettiğimiz Peyami Safa, hayatının hangi şartlarda başladığını şu cümlelerle anlatıyor: "Benim şuurum bir facia atmosferi içinde doğdu. Ben iki yaşında iken babam ve kardeşim Sivas'ta on ay içinde öldü. Böyle kısa aralıklarla hem kocasını hem de çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmaya başladım. Belki bütün kitaplarımı dolduran bir facia beklemek vehmi ve yaklaşan her ayak sesinden bir tehlike sezmek korkusu, böyle bir başlangıcın neticesidir."

 

 

Dokuz yaşında yakalandığı kemik hastalığı, onu on yedi yaşına kadar esir alır. Hastadır, ama hayatını kazanmak zorundadır: "Ayaklarında delik pabuçlar, üzerinde eski bir elbise" bulunan on iki yaşındaki Peyami, Posta-Telgraf Nezareti'nin açtığı sınavı üstün başarı ile kazanarak memur olur. Bir yıl sonra ilkokul öğretmenliğine başlar. Dört yıl süren öğretmenliğinden, zamanını kalemine vermek için ayrılır. Yıl 1918; I. Cihan Savaşı'nda yenildik; Milli Mücadele'nin arefesinde bulunuyoruz; ekmek aslanın ağzında değil midesinde; böyle bir günde hayatını kalemiyle kazanmayı göze almak, alkışlanacak bir özgüvenle mümkündür.

 

Bir taraftan roman, hikâye yazıyor, diğer taraftan da geçimini temin etmek için Akşam, Cumhuriyet, Tasvir, Milliyet gibi günlük gazetelerde fıkra, başmakale kaleme alıyordu. Nebahat Hanımefendi ile evlendi; Merve adını verdikleri bir oğulları dünyaya geldi. Çok geçmeden eşinin felç olması, zorluklarla dolu hayatını daha da ağırlaştırdı. Merve'nin yedeksubay öğretmen olarak Erzincan'da askerî görevini yaparken ölmesi, herhalde Peyami Safa'yı sona yaklaştıran darbe oldu.

 

Ömrü boyunca hastalıktan kurtulamayan, yakınlarının acılarına tahammül etmek zorunda kalan Peyami Safa, milleti için de boğuşmak durumundaydı. Balkan, I. Dünya, İstiklal savaşlarından çıkan ülkemiz yetimler, dullar memleketiydi. 1929 ekonomik buhranı, II. Dünya Savaşı milletimizi kasıp kavuruyordu. Güçlü kuzey komşumuz milletimizin bu durumundan yararlanmanın peşindeydi. Devletin nimetleriyle yaşayan Vedat Nedim Tör, Yakup Kadri ve arkadaşları "Kadro" dergisinin çevresinde toplanmışlardı; adeta devletimizin imkânlarıyla sosyalist sistem adına milletimizin kuyusunu kazıyorlardı. Peyami Safa, bu kadroyla mücadele etmek için "Kültür Haftası" dergisini çıkardı. Sosyalizme zemin teşkil etmesi için inkılapların yapılmadığını, milliyetçilik ve medeniyetçilik gibi iki önemli sebebi bulunduğunu belirtmek amacıyla "Türk İnkılabına Bakışlar"ı kaleme aldı. "Aramızdaki müfritler müstesna, hepimiz hem Doğulu hem de Batılıyız. Doğu-Batı sentezi, bizim, yani bütün insanların tarih ve ruh yapısı kaderimizdir. Doğu ile Batı arasındaki mücadele, her insanın kendi nefsiyle mücadelesine benzer. Bunların sentezi, insanın var olmak için muhtaç olduğu vahdetin ifadesidir." cümlelerinden de anlaşıldığı üzere ne körü körüne Batıcı ne de Batı düşmanı idi. Her büyük idrak gibi sentezci idi.

 

Sosyalizmi ülkemizde hakim kılmak isteyen Nazım Hikmet'le, Sabiha ve Zekeriya Sertel'lerle, Kemal Tahir, Kerim Sadi, Suat Derviş'le, Ankara'daki Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde kümelenen Pertev Naili Boratav, Mediha ve Niyazi Berkes, Behice Boran ve müttefikleriyle kıyasıya mücadeleye girişti. Ona hücum eden Aziz Nesin'i birkaç darbeyle sindirdi. Resmi makamlar, devletin ve milletin bekasını düşünmeden "ilericilik" adına sosyalistleri destekliyorlardı. Profesörler, utanmadan öğrencileri tahrik edip aleyhine nümayişler yaptırmışlardı. Milliyetçi olduğu için komünistler, sentezci olduğu için de Batı taklitçileri tarafından şiddetli hücumlara uğradı. Çoğu zaman basında tek kaldı; bazen de yazacak gazete bulamadı; fakat yılmadı; bütün kapışmalardan galip çıkmayı başardı. Bir eski tüfeğin; "Peyami'yi ikna edebilseydik, Türkiye'yi komünist yapardık" yakınması boşuna değildir.

 

Bugün bayrağımızın egemenlik rüzgârıyla dalgalanmasını biraz da Peyami Safa'ya borçluyuz. Bize bağımsızlığı çok görenler ülkemizde matbuat umum müdürü, milletvekili, diplomat, profesör, rektör oldular. Peyami Safa ise geçimini temin etmek için her gün sütununda yazmak zorundaydı; öldüğü gün dahi gazetesinde yazısı yayınlandı. Ne yazık ki resmi makamlar cenazesine ilgi göstermedikleri gibi örfi idarenin baskısı altında defin merasimi yaptırdılar. Ancak merasimi uzaktan nemli gözlerle seyreden sevenlerinin duygularını; "Beni Peyami'nin mezarı başında konuşmaktan kimse men edemez" diyerek emrivaki ile söze başlayan Nizamettin Nazif dile getirdi. Onu da Fatihalarla anıyoruz.

 

 

20 Haziran 2011, Pazartesi

05.07.2011 12:55
#47

İlim ve metafizik

 

Sığlığımızdan bunaldıkça çare aradığım birkaç idrakten birisi rahmetli Peyami Safa'dır.

 

Bugün bile konu edilemeyen meselelere altmış yıl önce el attığına şahit olmak, insanı şaşırtıyor. Balfour'un "İnancın Temelleri" adlı kitabına Brunitier'in yazdığı önsözdeki şu satırları Peyami Safa'nın "Doğu-Batı Sentezi"nden alıyorum: "İlme hayranız, fakat artık o, uğruna her şeyi kurban ettiğimiz müstebit bir put değildir. Hizmetlerinden faydalanıyoruz ve ona minnettarız, fakat artık ona bütün ümitlerimizi bağlamıyoruz. O daima bir kudret ve kuvvettir, fakat onun her tarafı sarmasına rağmen bir tek ve en tesirli kudret olduğunu kabul etmiyoruz. Onun gözünden kaçan meseleler olduğunu biliyoruz. İlim bize kâinatın kabule değer bir izahını veya tefsirini yapmaktan acizdir. Bir ahlak tesis etmekten acizdir. İnsanlığın sosyal evriminde dinin veya dinlerin yerini almaktan acizdir."

 

Batı'da düşünce hayatı kilisenin inhisarındaydı. Kilise ile akıl arasında yüzyıllarca kanlı mücadeleler sürdü. Akıl hayatlarında yer aldıkça eşyaya hâkimiyetleri arttı; düşmanlarına galip gelmeye başladılar. Söz konusu başarılar onları kiliseye, metafiziğe tamamen sırt dönmeye zorladı. Bu yol onları pozitivizme götürdü. İnsanın tecrübe ve müşahedesi dışında kalan, ölçülmesi mümkün olmayan, belirli sebepler ve sonuçlar zincirine bağlanmayan hiçbir gerçek yoktur, telakkisi ilim prensipleri oldu.

 

Fakat bu kabulün doğru olmadığı yine Batılılar tarafından ileri sürüldü. Kant'ın pozitivist görüşü sarsması Batı dünyasına yayıldı; sanatında, felsefesinde yer aldı. Bergson'un sezgiyi bilginin kaynakları arasına katması pozitivizmin yetersiz olduğunu gözler önüne serdi. Olay çok geçmeden tabii bilimlerde de ispatlandı. Planck pozitivizmin esasını teşkil eden fizikte süreklilik ilkesinin doğru olmadığını ortaya koydu. Ardından gelen Einstein Newton fiziğinin dayandığı zaman ve mekan kavramlarını yıktı. Onu takip eden Heisenberg, "Karanlık prensibi" olarak anılan buluşuyla çekirdek fiziğin dünyasında realitelerin her türlü ölçülerden kaçtığını ispatlayınca pozitivizmin dayandığı ölçü kavramının, tabiat bilimlerinin ve maddeci felsefenin sarsılmaz gerçek olarak benimsediği determinizm, yani sebeplerle sonuçlar arasındaki değişmez ilişki de yanlışlandı. Dolayısıyla ilmin despotizmi çöktü ve sonra onun kılavuzu olan akıldan da şüphe edildi.

 

Batı'nın eksiğini, yine Batılılar gördü; ilim âlemini farklı bir yöne yelken açtırdılar. Fakat göklerden bağını koparması Batılının gururunu okşadı; onu kâinatın merkezine oturttu; alabildiğine bir özgürlükle de karşılaşmasına sebep oldu; sadece aklıyla kendisine sınır çizecekti; çok geçmeden nefsi ile aklı karşı karşıya geldi. Kendisini kontrol edecek iç dinamikleri zayıfladığı için nefsi aklına ağır bastı. Hayatına beyni değil, nefsi yön verir oldu.

 

İkinci Dünya Savaşı, Avrupa'da cılızlaşmış metafiziği bombardıman etti. Dahiler diyarı, o günden beri tüm insanlığa hitap edebilen bir beyin yetiştiremedi. Maneviyatın eksikliğini duyanlar onu ele geçirmek için büyük gayret sarf etmeye başladılar. Maalesef metafizik armut gibi istendiği zaman manavdan satın alınabilecek bir nesne değildir. Bir kere idrakten silindi mi, o toplumun çocukları tarafından yerine konulması hemen hemen imkansızdır. Koymak isteyen de aynı toplumda yaşadığı için bir şeyler kaybetmiş, yeterli donanımı kalmamıştır.

 

Bir zamanlar Batı'da olduğu gibi şimdilerde bizde de ilimle metafiziğin birbirine zıt olduğu zannediliyor. Oysa bunlar birbirini tamamlayan iki fenomendir. Batı'nın "Felsefenin Çözülmez Problemleri"ne dikkat edersek, İslam inancında metafiziğin başladığı noktalar olduğunu görürüz. İslam dünyasında "Ne akılla olur, ne de akılsız olur" denirken aklın lüzumuna işaret ediliyor, ama akıl putlaştırılmıyordu. Akıl, sonsuzluğu ifade eden aklın içine oturtulunca anlam ifade ediyordu. Allah'tan başka her şeyin fani olduğuna inanılması, ilme tapılmasını engelliyor, ancak yanlışlanıncaya kadar doğru olduğu kabul ediliyordu. Metafizikten özümüz beslenirken, yitik malımız olan ilmi hayatımıza katarsak, sadece ecdadımıza layık olmakla kalmayız, insanlığın eksikliğini de gideririz.

 

27 Haziran 2011, Pazartesi

05.07.2011 12:56
#48

Avrupa ve biz

 

Avrupa'yı Valery, Asya kıtasının burnu olarak tarif eder.

 

Suares'e göre Elbe'den Urallar'a kadar yayılan bir ruhtur. Thiboudel için o bir hayat tarzıdır. Peyami Safa ise Batı'yı hem bir kıta, hem de bir kafa olarak görür. Avrupa'nın ne olduğuna dair Doğulu ve Batılı pek çok aydının değerlendirmeleri insana "Zenginin atı rahvan, oğlu akıllı, kızı güzel olur" atasözünü hatırlatmaktadır.

 

Geçen iki yüzyılımız Batılılaşma gayretleriyle doludur; ne yazık ki onun hakkında ilmi bir tahlil yapılmamıştır. Son dönemlerde yetiştirdiğimiz ciddi birkaç idrakten birisi Peyami Safa'dır. Gündemimizde Batılılaşma bulunduğundan, ne olduğunu tahlil etmeye çalışmıştır. Bu konuda başka gayret eden varsa da, hiçbiri Safa kadar emek verip kafa yormamıştır. O, kanaatini şöyle özetliyor: "Beş asır evvel, insan, üstünde yaşaması için Allah'ın kendisine verdiği bu arzın ne olduğunu bilmiyordu. Onun büyüklüğünden, biçiminden ve üstünde kimlerin olduğundan haberi yoktu... On beşinci asırda Avrupalılar toprağa hakim olmaya başladılar... İnsanlık yavaş yavaş kendini buluyordu. İlk üç yüz yılda bu fetih hareketi ağırdır. On dokuzuncu asırda Garbın makine medeniyeti bütün kıtaları sarınca, insan tabiatın uşağı olmaktan çıkarak efendisi oldu."

 

Kanaatimce üstadımız Peyami Safa'nın sadece son cümlesi doğrudur. O da insanlığın bugünkü sıkıntılarının kaynağıdır; çaresi bulunmazsa giderek artacağı da aşikârdır. İnsan tabiatın uşağı olmaktan kurtulmalıydı; fakat kesinlikle efendisi olmamalıydı. Mevlânâ'nın dediği gibi tabiatla beraber yaşamasını öğrenmeliydi. Ne yazık ki Batı'nın iç denetiminden yoksun kalmış insanının nefsi hoyratlaşmıştı, doymak bilmiyordu.

 

Medeniyeti ilimden ayırmak mümkün değildir. Son dönemlerde ilimler Batı'da büyük gelişmeler kaydetti. Pek çokları bugünkü duruma bakarak ilmin ve medeniyetin beşiği Avrupa'yı kabul ediyor, oradan dünyaya yayıldığını zannediyor. Halbuki ilmin yol göstericisi olan tefekkür ilk insanla başlamıştır. Hz. Adem'in çocuklarından birinin diğerini öldürdüğünü, cesedi gömmeyi yeri eşen kargadan öğrendiğini Kur'an-ı Kerim'de okuyoruz. O günden beri insanoğlunun dağarcığında bilgiler birikmeye başladı; milletler değerini kavradıkça bilgiyi üretmek, muhafaza etmek için kurumlar oluşturdular.

 

Her milletin ilim seviyesi ve medeniyeti mutlaka vardır; ama insanlığın yüksek medeniyeti dönem dönem farklı sebeplerden dolayı çeşitli coğrafyalarda kümelenir; bu yüksek medeniyet diğerlerini etkiler; tıpkı içinde yaşadığımız yüzyıllarda Batı medeniyetinin diğerlerini etkilediği gibi. Tarihe bakan ilmin ve medeniyetin yeryüzünde gezen bir nesne olduğunu, nerede şartlarını bulursa, orada konaklayıp dölünü verdiğini görür. Şimdiki bilgilerimize göre insanlığın yüksek medeniyeti Çin- Hint, Orta Asya, Sümer, Mısır, Yunan, Latin, İslam dünyasında bulunmuş, rönesansla da Avrupa'ya geçmiştir.

 

Hiçbir din ve beşeri ideoloji İslamiyet kadar ilmin lüzumunu belirtmemiş, alimi övmemiştir. Kur'an'ın alimi övmesi, Hz. Peygamber'in "Bilgiyi aramak için yurdunu ve ocağını terk eden, Allah'a giden yolun yolcusudur." gibi hadisleri Müslümanları ilim yolunda ateşlemiştir. Böylece İslam ülkeleri ilim ve irfanda Batı ve diğer coğrafyalarda mukayese edilemeyecek kadar ileri gitmiştir. Halife El-Hakem'in kütüphanesinde altı yüz bin yazma eser olması, ondan dört yüz yıl sonra 5. Charles'ın Krallık kütüphanesi için ancak dokuz yüz eser toplayabilmesi bize ciddi bir ölçü vermektedir.

 

Dokuz yüz yıl insanlığın yüksek medeniyeti ve ilmin İslam dünyasında demir atmıştır. İlim öğrenmek isteyen Avrupalıların İslam dünyasına, Endülüs'e gittiğini biliyoruz. Fakat Farabi Aristo'dan aldıklarını "Kale Aristotales" diyerek belirtmesine rağmen Batılılar İslam dünyasından öğrendiklerini gizlemişlerdir. Felsefeden haberdar olanlar "Şüphe Hakka götürür" prensibiyle Gazali'nin Descartes'ın ve Kant'ın esin kaynağı olduğunu bilirler. İbn-i Arabi'nin Pascal ve Melbranch'ın rehberi olduğu inkâr edilemez. Mikrobu ve çiçek aşısını Akşemseddin'in bulduğunu Batılılar kendi adına konuşur, ama yazmazlar; çünkü insanlığın Batı'ya yönelmesi, Batı emperyalizmine zemin hazırlar. Mevlânâ'nın şu dörtlüğü gerçeği ifade etmek bakımından insanlığın idrakine bir tokat gibi inmektedir; "İçinde her bir atom bir güneş saklar/Derken, eğer atom ağzını şöyle bir açar/Bu güneş bir çıkarsa şayet o pusudan/Gökler ve yer tuz buz olur ışıltısından."

 

04 Temmuz 2011, Pazartesi

11.07.2011 14:09
#49

Hukuk ve vicdan

 

Siyasilerimiz, aydınlarımız, bilim adamlarımız yapılacak yeni anayasa ile sorunlarımızın çözüleceğine inanıyorlar; bu onlar için adeta sihirli değnek.

 

Amerika Birleşik Devletleri bir defa anayasa yaptı; zaman zaman değişikliğe uğrasa da iskeletini koruyor. İngiltere'nin anayasası ise devlet gelenekleridir. Biz ilk anayasayı 1876'da yürürlüğe koyduk; sonra değişik anayasalar yaptık; fakat hâlâ huzuru ve istikrarı bulamadık.

 

Bir topluma nasıl bir anayasa yapılacağına dair kararı hukukçuların vermeyeceğinin altını çizmek lazım. Toplumun yapısını sosyologlar, sosyal psikologlar tespit ederler; şu tip bir anayasa gereklidir diye karara vardıktan sonra devreye hukukçular girer; yani hukukçular bu konuda teknisyendirler. Ne gariptir ki bugüne dek anayasa yapmak için kurulan komisyonlarda bir tane sosyolog, sosyal psikolog bulunmamıştır.

 

Batı gelişmiş, biz geriyiz. Gelişmişliği ve geriliği sadece yönetimle ilgili görüyor, oradaki bir kurumun veya bir metnin bizde bulunmamasını sorunlarımızın kaynağı sanıyor, ona sahip olmak için adeta histeriye yakalanıyoruz. Anayasamızın olmadığını fark edince, bütün sorunlarımızın buradan kaynaklandığına inandık; ona sahip olmakla kurtuluşa ereceğimizden şüphe etmedik. En yeninin en güzel olduğunu kabul ettiğimizden de 1832 tarihli Belçika Anayasası'nı aldık; ona Prusya Anayasası'ndaki devlet başkanlığı maddesini monte ettik. Parlamentomuz iki meclisten oluştu; birisi halkı, diğeri zadeganları temsil edecekti. Oysa biz milletçe ayrılıkların milli bünyeyi dinamitleyeceğini bildiğimiz için doğmaması uğruna azami dikkati tarih boyunca gösterdik. Hatta böyle bir zümreleşmenin gerçekleşmesini önlemek maksadıyla hanedan mensuplarının tanınmış ailelerin kızlarıyla evlenmelerini yasak etmiştik. Bu anayasa ile sosyal bünyemize farklılıkların tohumu ekiliyordu. Osmanlı-Rus Savaşı, anayasanın yürürlükten kalkmasına sebep oldu; 1908'de bazı maddeleri değiştirilerek tekrar yürürlüğe konuldu.

 

İlk ve son milli anayasamız Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin yaptığı kısa, özlü anayasadır. Onunla milli mücadele yıllarını geçirdikten sonra 1924'te meclis hakimiyetini öngören anayasamızı Almanya'dan adeta iktibas ettik. Atatürk'ün, İnönü'nün döneminde meclis sisteminin hakim olduğunu aklı başında bir insan söyleyebilir mi? Süper başkanlık sistemi yok mu idi? İşin garip tarafı milli şeflik sisteminin kurulmasını sağlayan anayasanın kılına dokunmadan çok partili hayata geçtik. Aynı anayasa ile hem milli şeflik sistemini, hem de çok partili demokrasiyi uyguladık. Sonra da Menderes'i, anayasayı ihlal etti bahanesiyle idam ettik. 27 Mayıs darbesinin ardından, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki Alman Anayasası'nı esas alıp anayasa yaptık. Fakat onu tanınmaz hale getirdik. Demokratik bir rejime "Tabii senatörlük", "Kontenjan senatörlüğü" gibi kavramlar ilave ettik. Almanya savaştan yeni çıkmıştı; devlete, vatandaşına iş bulmak mecburiyeti yüklenirse, yerine getiremez düşüncesiyle projedeki maddeyi metne geçirmemişlerdi. Fakat biz o maddeyi metne aldık; milyonlarca işsizle devletimiz anayasamızı ihlal etmek zorunda kaldı. İdeolojik gayretlerle içtihatlar yaparak da kanun koyucuyu ve yürütmeyi yargının, yani bürokrasinin denetimine aldık; ona da "Hakimiyet milletindir" dedik. 1982 Anayasası'nın sıkıntılarını yaşadığımız için yeni bir anayasanın ihtiyacını duyuyoruz.

 

Atinalıların kanununu yapan Solan'un "Üstün kanunlar yaptığına inanıyor musun?" sorusuna şu cevabı verdiğini unutmayalım: "Hayır, Atinalıların ihtiyacı olanı yaptım." Ve sonra ideal yasayı yapmanın kolay, uygulamanın zor olduğunu zihnimizden çıkarmayalım. Bu da ancak uygulayıcılarda vicdan teşekkül etmesiyle mümkündür. Vicdanın temel kaynağı dindir; metafiziktir. Elbette ateistlerin arasında da yüksek ahlaklı insanlar çıkabilir; ama bunlar istisnaidir. Tatbikatçılarda vicdan oluşmazsa, en adil kanunlar ideolojinin, menfaatin maymuncuğuna dönüşürler. Nitekim 367 yorumu buna somut örnektir. Bir adayın son gün mahkûm olduğunu, ama bir başkasının iki buçuk yıldır tasdiki bekleyen cezasına ait dosyanın ele alınmadığını gazetelerde okuduk. Ünlü bir yeğenle ilgili evrakın da zamanaşımından bir gün sonra bulunduğu yine yayın organlarına yansımıştı. Bir başsavcıyı kurtarmak için neler yapıldığını milletçe ibretle seyrettik. Beynini hukuk bilgisiyle donattığımız evladımızı dinî bilgilerle, eğitimle vicdan sahibi yapmazsak, daha çok ucubeliklere şahit olur, şehitler diyarı ülkemizde huzuru, güveni bir türlü bulamayız.

 

 

11 Temmuz 2011, Pazartesi

24.07.2011 21:11
#50

Stratejik derinlik

 

Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik" adlı eseri ilk yayımlandığında haklı bir ilgiyle karşılanmıştı.

 

Maalesef bu kitap çeşitli kesimler tarafından ele alınıp yeterince değerlendirilemedi; arzu edilen oranda yaygınlaştırılmadı. Elbette ilmi bir eser roman gibi okunmaz; bir seviye ister. Ama unutmamak gerekir ki milletçe bu eserin açtığı ufka ihtiyacımız var. Dünyanın kalbini andıran bir bölgede yaşamaktayız. Tarihî, coğrafî ve dinî sebeplerden dolayı da çeşitli tuzaklarla çevriliyiz. İç sıkıntılarımızın pek çoğunda dışarının parmağı bulunmaktadır. Son yüzyıllarda yaşadığımız dramatik olaylar sebebiyle de milletçe politikaya çok düşkünüz. Bütün bunlar için Davutoğlu'nun eseri aydınım diyen her insanımızın başucu kitabı olmalıydı. Eser çok önemli boşluğu dolduruyor; ilmî bir idrakle realiteler dünyasını değerlendirmesi, durgun suya atılan taşın dalgaları gibi geniş çevrelere lüzumunu duyuruyor. Arapçaya çevrilmesi, şimdi de İtalyanların üzerinde çalışması bize çok şey anlatmalıdır.

 

Son dönemlerde Batı ile aramızda birkaç ciddi fark belirmiştir. Bunların en önemlilerinden birisi, Batı'da ilimden siyasetin çıkması, bizde ise siyasetten ilmin çıkmasıdır. İnönü bir paşadır; Osmanlı döneminde eğitim ve öğretimini almış bir askerin solculukla ne ilgisi olabilir? Fakat dünyanın şartlarından dolayı "Ortanın solundayım" deyince, onu siyasi lider kabul eden bilim adamları kaleme sarıldılar; ortanın solunun milletimiz için önemini anlatmak amacıyla makaleler, kitaplar yazmaya başladılar. Çünkü siyasî önder hedefi göstermiştir; ilim adamlarının görevi ise ona gerekçe bulmaktır. Muhafazakâr, millî kesim bakımından da durum farklı değildir; zira aynı toplumun çocuklarıyız; zaaflarımızın da bir olması tabiidir. Oysa ilim adamlarımız ülkemizin durumunu, imkânlarını değerlendirip uygulanacak politikayı proje olarak öne sürmelidirler. İşin pratik yönünü sürdürecek siyasiler de konumlarına ve dünya görüşlerine göre, bunlardan birini tercih etmelidirler. İlk defa bilim adamı olarak Davutoğlu'nun siyasilerden önce ilgi alanındaki konuya dair analizler yaptığına, ihtimalleri sergilediğine, tabir caizse onlara yol gösterdiğine şahit oluyoruz.

 

Yazı zekânın fotoğrafıdır, derler; fakat "Stratejik Derinlik" kitabı, Davutoğlu'nun bilgisini, tarih şuurunu, değerlendirme yeteneklerini de göstermektedir. Eserde Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya, Avrupa, Amerika, Afrika hatta Uzakdoğu ile ülkemizin arasındaki ilişkileri irdelemektedir. Elbette ki dünyanın şartları stratejik değildir; zamana ve zemine göre dış politika değişecektir; fakat önemli olan bunu bir çerçeveye oturtmak, uygulayıcılara bakış açısı kazandırmaktır. Bu özelliklere sahip bu eseri bazıları "Kutsal Kitap" diyerek hafife almak istemektedirler. Kim ne derse desin "Stratejik Derinlik" muhtevası itibarıyla dünyada kaleme alınmış birkaç jeopolitik kitaptan biridir. Yalnız diğerlerinden farklı olarak yazan ve uygulayanın aynı şahıs olması teori ve pratiği birleştirmektedir. Bu durum görebildiğim kadarıyla son dönemlerdeki dış politikamızın geniş ufuklu bir vizyona taşınmasında ciddi rol oynamıştır.

 

Sürdürülen dış politikanın meyveleri sadece milletlerarası kuruluşlarda mevki elde etmek değildir. Dış politika bizi dünyadaki yalnızlıktan kurtarmalı, tabii müttefiklerle buluşturmalı, ihracatımızın önünü açmalı, bizi ekonomik dinamizme kavuşturmalıdır. Son dönemlerde uygulanan politika sayesinde kültür havzamızdaki problemlerden arınmaya, ekonomimizde gözle görülür bir hamle yaşamaya başladık. On yıl önceye göre ihracatımız yüz milyar dolar arttı. Payın çoğunu gelişmiş ülkelerden almamızın onlarla bizi karşı karşıya getirmesi tabiidir. Bu devletler ve içimizdeki uzantıları önümüzü kesmek için Türkiye'nin Osmanlı rüyası gördüğünü her vesileyle işlemektedirler. Davutoğlu, böyle bir şey olmadığını, politikamızın eşitliğe, karşılıklı menfaate dayandığını konuşmalarında dile getirmektedir. Ne yazık ki bazı akademisyenler de köşe yazılarından örnekler vererek aynı iddiayı sürdürmektedirler. Köşe yazarlarının sırtında yumurta küfesi yok; istedikleri fikri öne sürebilirler. Onların anlayışlarını esas alıp sürdürülen dış politikayı izaha çalışmak maksatlı değilse gaflettir. Osmanlı ceddimizdir; fakat ayrı dünyalarda yaşadığımızı idrak edebilecek donanıma Davutoğlu fazlasıyla sahiptir.

 

Davutoğlu, konusunda otoriter bir bilim adamıdır. Devletin gücü ile gayesi arasında orantı bulunması lazım geldiğini bilmektedir. Bir devletin gücünden büyük gayelerin peşinde koşması, mumdan gemi ile güneşi fethetmeye gitmeye benzer. Bir milletin, gücünden küçük gayeleri hedef alması, o milletin aktivitesini pasifize eder; o da uzun vadede milletin başına dertler açar; önemli olan güç ile gaye arasında denge kurmaktır; bu da ilimle mümkündür.

 

18 Temmuz 2011, Pazartesi

28.07.2011 18:49
#51

Vakıf insan

 

Rahmetli Ahmet Şişman'ı uzaktan tanırdım; müşterek dostlarımız olduğu için yaptığı işlerini, gayretlerini bilir, takdir ederdim.

 

 

Bir araya gelince beraber geçirdiğimiz uzun yıllar varmışçasına samimi sohbetlerde bulunurduk. Son defa Bayezıd'deki kitap fuarında karşılaşmıştık. Bir tanıdığımızın, milletimize, ümmetimize hatta insanlığa büyük hizmetlerde bulunan bir cemaatin önderini haksız, insafsız eleştirilerinden yakınmış, bunalım çağında yaşadığımızdan bizatihi insanın kurtuluşuna gayret etmemiz gerektiğinden söz etmişti.

 

Gençlerimize ufuk kazandırmak, milletimizin irfanını güçlendirmek için ciddi kitaplar basan yayınevleri kurdu. Öğrencilere hizmet veren, kültürümüzün gelişmesine katkıda bulunan Ensar Vakfı'nın gün ışığına çıkmasında emeklerini cömertçe harcadı. O vakfın temellerini okul sıralarında dostlukları başlayan idealistler atmıştı. Ne var ki vakıf para, maddi güç demekti. Vakfın kurucuları genellikle Anadolulu imkânları sınırlı gençlerdi. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Şişman o vakfın adeta imamesiydi; çok az insana nasip olacak ölçüde hayırseverliğini ortaya koydu.

 

Önlerde görünmek istese hakkıydı; ama böyle bir arzusuna kesinlikle kimse şahit olmamıştır. Izdırabın, acının adamıydı; bir gencin imanının zedelenmesi, milli şuurun eksikliği onu yaralardı. Çünkü idrak sahibiydi; insan olmanın sorumluluğunu taşırdı.

 

Görebilen için insanlık bir gayya kuyusuna doğru sürükleniyor. Bu dramatik gidişin kökleri çok eskilere dayanıyor. İnsanlığın yüksek medeniyeti son iki yüz elli yıldır Avrupa'da kümelendiğinden orada olup bitenler bütün milletleri etkiliyor. Batı'ya Endülüs'ten ilimler intikal etmeye başlayınca manevi değerlerinin yara alması kaçınılmazdı; zira metafizik anlayışları sorunluydu; ilimle donanmış bir idraki tatmin etmesi mümkün değildi. İlmi başarıların karşısında metafizik anlayışları mevzi kaybetmeye başladı. Birinci Dünya Savaşı ise Batılıyı tereddüt girdabına soktu. Bu konuda bir roman yazan Peyami Safa şunları söylüyor: "Tereddüt! İnsanlık 1918'den sonraki kadar hiçbir zaman tereddüt etmemiştir. Bu muhakkak; büyük harpten sonra bütün dünya bir ağaç gibi sallanmaya başladı. Her şey yıkılıyor; fakat yerine hiçbir şey konulamıyor..."

 

Metafiziğin bıraktığı boşluğu ancak metafizik karakterli kabuller doldururdu. Bu bakımdan Batı çaresizdi; çağın kaygılı insanını tereddütten kurtarmak için beşer beyninin ürünleri olan izmler gündeme geldi. Onların uygulanması uğruna milyonlarca insan öldürüldü. Almanya'da nasyonel sosyalizm, İtalya'da faşizm, Rusya ve Çin'de sosyalizm hakim oldu. İnsanın beyni üç boyutludur, ürettiği düşünceler de bu özelliğin damgasını taşır. Gelecek ise meçhuldür. Şartları dinamik olduğu için dünya devamlı değişmektedir. Belli şartlara göre kurulan izmler yıllar geçince adeta insanın boğazındaki idam düğümüne dönüştü.

 

İkinci Dünya Savaşı sanki metafiziği bombardıman etti. İnsana sorumluluk hissi veren, bilhassa hak duygusunun esasını teşkil eden, saygının köklerini taşıyan metafizik Batı'da berhava oldu. Onun silinmesiyle daha büyük özgürlüğe kavuştuklarını zannettiler. Halbuki özgürlük başka, azadelik başkadır. Özgür olduğunu zanneden Batılı çok geçmeden vahşi bir yalnızlığın içinde buldu kendini. Alkol, uyuşturucu hayatının en vazgeçilmez unsurları haline geldi. Asıl kötüsü, Batılı, kendisine idrak bahşeden, derinlik kazandıran fenomenleri yitirdi; ne sanatta, ne ilimde, ne de tefekkürde Batılı İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra insanlığa hitap eden bir beyin yetiştiremedi. On dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyılları mukayese eden, metafiziği yitirmenin Avrupalılar için neye mal olduğunu görür. Toynbee gibi idrakler vahameti fark edip eğilim programlarını değiştirmeyi teklif ettiler; kiliseler, hükümetler manevi çoğalmanın gayretine düştüler. Ne çare ki metafizik beyinlerden silindi mi onun yokluğunu hissettirmek hemen hemen mümkün değildir. Sonra metafizik istendiği zaman satın alınan eşyaya benzemez.

 

Batı'daki sarsıntı tüm insanlığı etkilemektedir. Bu selden çocuklarının yüzde onunu kurtarabilen milletler geleceğin tarihini yazacaklardır; çünkü evlatları midesiyle toprağa basmayacak, nefsinin zebunu olmayacak, sorumluluklarını idrak edeceklerdir. İşte bunun farkına varan Ahmet Şişman ülkenin çocuklarını kendi çocukları kabul etmiş, ömrünü hizmete vermiştir.

 

Yattığı yerin nur, mekânın cennet olmasını dilediğimiz Ahmet Şişman bir vakıf insandı; toplumumuz da değerini bildi. Yüksek mevkilerde bulunmamış, kamunun tamamına mal olmamış hangi insanın cenazesinde o kalabalığı görmek mümkün! Devlet erkânımızın iştiraki de sabırlar dilediğimiz yakınları için ciddi teselli vesilesidir.

 

 

25 Temmuz 2011, Pazartesi

11.08.2011 15:20
#52

Dört güzel kitap

 

Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatını haremden ibaretmiş gibi gösteren malum diziye halkımızın tepkisini bazı köşe yazarları yersiz buldular.

 

Anlatılanların uzaktan yakından gerçekle ilgisi olmadığı halde, haremin kapısı aralanınca oradan ne yürek paralayıcı çığlıklar geleceğini, söz konusu edilenlerin az bile olduğunu belirten makaleleri ibretle okuduk. Oysa ilimden nasibini almış Bernard Lewis'in Osmanlı ve Kanuni hakkındaki hükümleri şöyledir: "Osmanlılarda, İslam tarihinde eşsiz olan hizmet ve vazifeye bağlılık duygusu vardır. Abbasi halifelerinden hangisi ilk Osmanlı sultanlarını harekete geçiren manevî ve dinî ideal keskinliğine sahipti? İhtiyar ve ölümün döşeğindeki Kanuni'yi yeni bir Macaristan seferinin zahmetlerine zorlayan, onu taht şehri İstanbul'un konforundan ordugâhın sıkıntılarına ve sonunda muhakkak bir ölüme götüren hangi duygudur?"

 

Bu kendini bilmezlere cevap sadece Batılı bilim adamlarından gelmiyor. Bu toprağın çocuğu olan Mehmed Emin Gerger de araştırmalarıyla konulara açıklık getirmiş. Muhteşem Süleyman adlı dikkat çekici eserinde hamasete kaçmamış, ceddi olan Kanuni'yi savunmaya yeltenmemiş, öfkesine kapılmayıp ilmin gerektirdiği soğukkanlılığı korumuş.

 

Kanuni sadece ülkesinde değil, gücünün elverdiği ölçüde tüm insanlık için adalet ve özgürlük sağlamaya çalışmıştır. Bundan dolayı da oturduğu tahtın arkasında "Veliyyun külli mazlumin" ifadesi yazılıydı. Bu yüzdendir ki Fransa Kralı François'nın annesi Kanuni'den oğlu için yardım istediğinde "bana ne" demedi. Yardım etti, çünkü onun vicdanı tüm insanlığı kucaklıyordu.

 

Adalet ve özgürlüğü bütün dünyanın dikkatini çekmemiş olsaydı Güneş Ülkesi'nin yazarı Campanella hapishaneden Kardinal Berul'a yazdığı mektupta şu satırlara yer verir miydi: "Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Osmanlı Türklerinin varlığı bana hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin kurulabileceğini zannettiriyor." Bu dizi filmde ve makalelerde suçlanan kişi işte böyle bir insandı.

 

Gerger, Kanuni'nin ve Osmanlı'nın niçin hedef alındığını çok iyi biliyor. Bu kişiler ecdat düşmanlığı yaparak milleti namlunun ucuna koymak istiyorlar. Milli varlığımıza saldırıp onun köklerini kurutmak istiyorlar. Kökünden koparılan hangi ağaç canlılığını koruyabilir?

 

Mehmet Emin Gerger sadece güzel ve doyurucu kitap yazmanın peşinde değil; aynı zamanda tarihe not düşmek istiyor. Yazdığı bir diğer kitapta yakın geçmişte ahirete yolcu ettiğimiz rahmetli Necmettin Erbakan'ın 'Milli Nizam'dan Başbakanlığa' uzanan serüvenini anlatıyor. Erbakan'ı haksız ve hukuksuz olarak iktidardan uzaklaştıran kurumların yetkilileri ya cenaze merasimine iştirak ettiler ya da üzüntülerini bildirdiler. Milyonlarca insanın oyuyla oluşan bir iktidarı gayri meşru yollarla devirmek böyle bir özürle filan geçiştirilebilir mi? Ayrıca bu olay gazete haberleriyle ve hınç dolu makalelerle tarihe havale edilip üstü kapatılacak kadar basit ve önemsiz değildir. Yakın tarihimizde, sözüm ona demokrasi ve rejim adına ne zorbalıklar yapıldığını gelecek nesiller mutlaka okumalı ve anlamalıdır. Gerger'in kitabı bu yüzden önemli. Milli tecrübe ancak bu şekilde oluşur. Bunlar etraflıca anlatılıp milletin idrakine ve vicdanına yerleştirilmezse aynı ceberrutluk ve maskaralıklar sürüp gider.

 

Gerger, daha önce de rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu hakkında bir kitap yazmıştı. Gün geçtikçe Yazıcıoğlu'nun vefatına yol açan hadisenin masum bir kaza olmadığına dair şüpheler artıyor. Yazıcıoğlu önemli bir insandı. Gençlerimize hitap ediyor, onlara kim olduklarını ve sorumluluklarını hatırlatıyordu. Yürekli, vicdanlı ve yüksek idrak sahibi, yetişmiş bir insan, toplumun varlığını sürdürmesi için en lüzumlu araçtır. Aynı insan toplumun düşmanları bakımından fena emellerine mani olan bir silahtır. Yazıcıoğlu, milletimizin ayağa kalkmasını istemeyenlerin uykularını kaçırıyordu.

 

İçerisinde bulunduğumuz mübarek Ramazan milli şuura sahip olanlar için sadece on bir ayın sultanı değildir. O, yüzyılların teknesinde iftarlarla, sadakalarla, dualarla yoğrulmuş kültürümüzün en renkli ve semavi parçasıdır. Gerger kaleme aldığı Asr-ı Saadetten Günümüze Ramazan ve Oruç adlı eserinde hayatımızdaki Ramazan'ı bütün boyutlarıyla anlatıyor. Yazın bu sıcağında bile kitabı eline alan kişi içinde karşılaştığı bilgi ve şiirlerle farklı bir havayı teneffüs ederken damağının kuruduğunu unutuyor. Edebiyatımızdan Ramazan'la ilgili şiirleri okurken rahmetli Dilaver Cebeci'nin Kadir Gecesi adlı şiiri beni duygulandırdı. Gerger'in kitabına aldığı şiirden bir bölüm şöyle: Bu gece her tarafta kandil kandil feyiz var / Yerde Cibril-i Emin gökte nurdan deniz var / Şefaat ümidiyle şu meclise doluşan / Her müminin alnında Peygamber'den bir iz var / Beka yurduna gelin olmak için nineler / Yakmışlar kınaları yanlarında çeyiz var.

 

08 Ağustos 2011, Pazartesi

15.08.2011 19:31
#53

Roman tekniği

 

Romanı, başı, gelişmesi, sonu olan bir olayın derli toplu bir şekilde anlatılması diye tarif etmek mümkündür.

 

Söz konusu olayı okuyucuyu sıkmadan, severek okumasını sağlayacak, hatta kitabı kapayınca damağında bıraktığı tatla "Keşke bitmeseydi" dedirtecek tarzda anlatabilmek için de roman tekniği icat edilmiştir.

 

Diğer sanat dallarında olduğu gibi romanda da bazıları kendi anlayışlarına göre teoriler, ilkeler ileri sürmüşlerdir. Bir romanı ele alan eleştirici, olayın tertip ve düzenlenmesinden başlayarak, akıcılığın temin edilmesinde roman tekniğinin kusursuz kullanılmasının etkili olduğunu söyler. Eleştiricilerin kimisi romanda olaya önem verir; değerinin çarpıcı bir konuya sahip olmasından ileri geldiğini belirtir. Kimisi olayı ek unsur kabul eder; güzel hikâye edilmesinin önemli olduğunu vurgular. Bazıları romanda bir tezin bulunmasını arar; tezsiz romanın sabun köpüğü gibi eriyip gideceği kanaatindedir. Ama bunların açısından baktığımızda "İnsancıklar"ı, "Karamazof Kardeşler"i, "Ecinniler"i kusurlu bulmamız mümkündür. Dostoyevski ise dünyanın en önemli romancılarından birisidir ve yazdıkları da örnek roman olarak gösterilmektedir. Değişik kültüre mensup insanların zevkle okudukları romanlar çoğunlukla ne büyük bir olayı ihtiva eder, ne de tez iddiası taşır. Cengiz Aytmatov'un "Beyaz Gemi"si bunlardan birisidir. Dede ile torununun hikâyesini işliyor; fakat ona öyle bir yürek yerleştirmiş ki eline alan, hüzünlü atmosferinde kayboluyor. Gorki'nin "Ana"sı ise tepeden tırnağa teze sahip. Onu "Beyaz Gemi" ile mukayese etmek mümkün mü? O zaman bir olayı anlatan kitabı roman yapan eleştiricilerin, teorisyenlerin ortaya koydukları ölçüler değil; başka bir şeydir.

 

Romancının doğuştan yeteneğe sahip olup olmaması tartışılan bir husustur. Bu konuda karara varmak zordur; nice yazarlar var ki ilk romanları beş para etmez; ama çalışarak daha sonraları şaheserlere imza atmışlardır. Fakat şurası bir gerçektir ki şair, ressam, heykeltıraş gibi romancı da acısı olan insandır. Duyduğu acının çaresinin de onu başkalarına, topluma mal etmekte bulunduğunun şuurundadır. Derdi ne kadar tedavi kabul etmez cinstense, sanatında o derece başarılı olur. Meselesini ne kadar romanla dile getirmek isteyen varsa, o kadar romancı vardır. Her romancının bütün eserleri aynı olmadığına göre roman sayısı kadar, roman çeşidinin bulunduğunu söylemek daha doğrudur. Bunun için romanın nasıl olacağına dair kaide koymak mümkün değildir.

 

Roman hocaları, eleştiricileri kendilerine göre teoriler, usuller vaz ederek bu sanat dalına şekil vermek isterler. Maalesef bu noktada çelişki içinde bulunduklarının farkında değildirler; bir yandan sanatın özgürlükte göğerebileceğinin iddiasında bulunurlar; diğer taraftan da kendi beğendikleri bir form içine, arzu ettikleri özelliklere romanı hapsetmek isterler. Bu roman teorisyenlerinin dünyalarına inildikçe, idraklerinin bir hapishanede bulunduğu müşahede edilir; yakalandıkları ideolojik illeti roman anlayışına yansıtmalarından daha tabii ne olabilir? Evreni üç boyuttan ibaret zanneden, sebepleriyle beraber her şeyin gözler önünde olup bittiğine inanır. Bunların roman sahasında naturalist Zola'yı rakipsiz kabul etmeleri normal değil mi? Onun romanlarındaki özellikleri bütün romanlarda aramaları eşyanın tabiatı gereği olmaz mı? Peyami Safa ruhçu bir dünya görüşüne sahiptir; eşyanın ötesinde, onu var eden bir varlık olduğuna inanır; onun için de dünyaya, hayata derinliğine bakabilir. Dolayısıyla böyle bir idrakin kaleminden "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu" gibi dev bir eser çıkabilmiştir.

 

Roman genellikle hayalin ürünüdür; fakat romancı hayal kurarken gözlerini çevresine kapamaz. Yaşanmış bir olayı roman konusu edinmesinde de bir sakınca yoktur. Romancı hayalden ve hayattan yararlanır. Çoğu kere bunları sentez yapar veya hayattan aldığı bir kıvılcımla hayal dünyasında bir yangın oluşturur. Önemli olan anlatılanın yaşanabilir, ikna edici olmasıdır. Kaleme alınan olayın roman olup olmamasını belki de sadece üslup belirler. Her konu, hatta konudaki kahramanlar kendilerine göre üsluba ihtiyaç duyarlar. İşte burada romancılık devreye girer. Romancı o üslubu yakalamalıdır. Üslup bir elbise misali kahramanlara giydirilmemeli, onların etini, kemiğini oluşturup şahsiyetlerini günışığına çıkarmalıdır. Buna en çarpıcı örnek Cervantes'in "Don Kişot"udur. "Don Kişot"ta konu ile üslubu birbirinden ayırmak mümkün değildir. Cervantes o üslubu yakalamamış olsaydı, anlattıkları bizi cezbetmezdi; yazdıkları bir delinin saçmalıklarından öteye gitmezdi.

 

15 Ağustos 2011, Pazartesi

23.08.2011 00:54
#54

Niçin geri kaldık?

 

Geride bıraktığımız yüzyılda en ciddi aydınlarımızdan birisi şüphesiz Peyami Safa'dır.

 

Ona göre Avrupa'nın idrakini Yunanlılardan daha çok Romalılar doldurmuştu. Belçikalı Dumant Wilde'nin "Avrupa Kafasının Tekamülü" adlı kitabındaki şu satırların kanaatinde rol oynadığını belirtiyor: "Avrupa'nın Roma'da bulduğu en büyük miras şudur: Devletin bölünmezliği; Asya monarşilerinde devlet, hanedan sülalesinin mülkü telakki edilirdi. Hükümdar onu büyütebilir, ötekine berikine dağıtabilir; çocuklarına verebilirdi. Roma devleti ise herkesin malı, Res Publica'dır."

 

Wilde'nin düşüncesini paylaşması Peyami Safa'nın yeterince tarihimizi bilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu hata aslında onun değildir; tarihçilerimizden gelmektedir. Kitaplarını okuyunca büyük romancımızın ne kadar bilgili olduğunu anlıyoruz; fakat bir kişi ne denli gayret ederse etsin, her şeyi bilmesi mümkün değildir. Geçmişe dair konularda haklı olarak tarihçilerimizden faydalanmaktadır.

 

Sultan ölünce Doğu'daki devletlerin bazıları mirasçılar arasında paylaşılır, bazıları paylaşılmazdı. Mesela Hulefa-i Raşidin dönemindeki İslam Devleti ile Emeviler, Abbasiler halifelerin mirasçılarının arasında taksim edilmemiştir. Eski Türk devletleri de hakanın çocukları arasında paylaşılmazdı. Ölen hakanın çocuk ve kardeşleri tahtta hak sahibi idiler; bunların arasında mücadele başlar; diğerlerini bertaraf eden en liyakatli sayılır, tahta oturur, ötekilerini bölgelere vali tayin ederdi. Bu durumun zafiyet oluşturduğu devlet büyük bir sarsıntı halinde parçalanırdı. Osmanlı ise daha kuruluşunda bu zafiyeti görmüş, devletin teşkilatlanmasını ona göre yapmıştı. Devletin bütünlüğü için "ekser ulema kardeş katlini dahi" caiz görmüştür. Sonra telakkilerince arz Allah'ındır; padişahın sahipliği ise sembolikti; çünkü o topraklarda padişahın da yetkilerini sınırlayan kanunlar hakimdi. Vatandaş da "Vediatullah"tı; yani Allah'ın emaneti.

 

Roma'da devletin vatandaşın olduğu sonradan yakıştırılan bir husustur. Wilde'nin iddiası doğru olsa bile, bu kültür Batı dünyasına intikal etmemiştir. Aksi takdirde Verdun anlaşmasıyla devletleri bölünebilir miydi? Roma-Cermen İmparatorluğu'nda evliliklerle ülkelerin hakimiyeti el değiştirir miydi? Kaldı ki Roma'da vatandaşlık hakkına çok az insan sahipti; uzun yüzyıllar sadece Roma şehrinde doğanlar vatandaştı. Daha sonra vatandaşlık hakkı bugünkü İtalya topraklarında doğanlara da tanındı. Ancak imparator Caracalla döneminde vatandaşlık medenileşme yetenekleri bulunmuyor gerekçesiyle Cermen ve Anglo Saksonlar hariç diğer milletlere tanındı.

 

Ayrıca Peyami Safa Yunan'ın hendese (geometri) kafası olduğu için ilmin teşekkülünü sağladığını iddia ediyor. Matematiğin doğması için geometrinin yanı sıra aritmetiğin de bulunması lazımdır. Modern medeniyetin ihtiyaç duyduğu idrakin yarısını Yunan, Batı oluşturmuşsa, diğer yarısını Hintliler, Araplar oluşturmuştur. Şu unutulmamalıdır ki geometri, aritmetik ilim kafasına sahip olmak amacıyla değil, ihtiyaçtan doğmuştur. Kayalıkların arasında hayatlarını sürdüren Yunanlıların yaşamaya elverişli toprakları azdı; bundan dolayı gözlerini yere dikmişlerdi. Toprağı ölçmek geometrinin esasını teşkil etmiştir. Steplerde ve vahalarda yaşayanların geçim kaynakları hayvancılıktı. Hayvanların sayımının, etin tartılmasının rakam fikrinin oluşmasına sebep olan insanların, yağmur damlalarına çok ihtiyaç duyduklarından gözleri göklerde idi. Göklerin dipsizliğinin, yıldızların esrarının metafiziği davet etmesi, tecrit kabiliyetini de oluşturup aritmetiği gün ışığına çıkardı. Yer ve göğe ait elde edilen bilgilerin evreni, hayatı izahta birleştirilmesi İbn-i Sina, Farabi, Biruni ve onların kültür havzalarında yetişen beyinler tarafından gerçekleştirilmiştir; yani bugünkü insanlığın kavuştuğu medeniyetin harcının karılmasında en önemli rolü bunlar oynamıştır.

 

"Türk İnkılabına Bakışlar" adındaki eserinde Peyami Safa şöyle diyor: "Fatih'in İstanbul'u alarak açtığı büyük devrin kapısından içeriye Avrupa girdi; fakat kendisi giremedi. Biz yeni zamanın kapıcısı halinde kaldık." (sayfa 183) Tabii aziz üstadımızın vardığı bu hüküm kesinlikle doğru değildir. 1500 yılında Latin dünyasının beyni Sorbonne, Germen dünyasının beyni Frankfurt üniversiteleriyle Fatih Medresesi'ni mukayese edersek çok farklı gerçekle karşılaşırız. Mesela o tarihte Sorbonne'da tıpla ilgili 11, Frankfurt'ta 12 eser vardı; her ikisindeki kitapların 7'si bizden, İbn-i Sina'dan, Biruni'den tercüme edilmişti. Fatih Mederesesi'nde ise tıpla ilgili 926 kitap bulunuyordu. İbn-i Sina'nın eseri Batı üniversitelerinde 400 yıl ders kitabı olarak okutuldu. Bazıları daha ileri giderek, Fatih'in İstanbul'u almakla Batılılaşmamızın kapısını açtığını söylerler. Halbuki o devirde Fatih'in İstanbul'a diktiği fener Avrupa'yı da aydınlatıyordu; onun ışığında Batılı biçareler yönlerini tayin etmeye çalışıyorlardı.

 

Evet bugün geriyiz; Batı ile aramızdaki açığı kapatmanın biricik şartı, geriliğimizin sebeplerini doğru tespit etmemizdir.

 

22 Ağustos 2011, Pazartesi

03.09.2011 14:20
#55

Tarih tekerrür mü ediyor?

Piri Reis'in "Trablus halkı devletlu Hünkar'a bir kâğıt gönderip bir sancak beyi ister." kaydından Libya ile ilişkimizin Kanuni döneminde başladığını biliyoruz.

 

 

Bu sırada Libya, İspanya'nın işgali altındaydı. İspanyollar, Osmanlılarla karşı karşıya gelmemek için bu bölgenin yönetimini Malta Şövalyeleri'ne devrettiler. Kanuni'nin gönderdiği Hadım Murad Ağa, bir filo ve bir miktar askerle Tacura'ya yerleşti; Malta Şövalyeleri'yle kıyasıya bir mücadeleye girişti. 15 Ağustos 1551'de Turgut Reis, Trablus şehrini ele geçirdi.

Osmanlı, İslam anlayışına göre düzenlenmiş bir devlet olduğu için sömürü peşinde koşması mümkün değildi. Trablusgarb da diğer Garb ocakları gibi birer üretim ve gelir kaynağı olmaktan ziyade Devlet-i Aliye için İslam dünyasının savunulmasında adeta ileri karakol sayılıyordu. Her üç yılda bir İstanbul'dan gönderilen beylerbeyi tarafından merkezden gelen emirlere göre yönetilirdi. Anadolu'dan devşirilen Türk çocukları, yeniçeri olarak güvenliğin sağlanması için beylerbeyinin en önemli yardımcılarıydı. İlke olarak evlenmemeleri gereken yeniçerilerin, yerli kadınlardan doğan erkek çocuklarına "Kuloğlu" adı verilirdi. Zamanla buradaki beylerbeyine "Dayı" denmiş, Kuloğulları da yönetimde ciddi görevler üstlenmişlerdi.

"İttihat ve Terakki"nin halkı kendilerine karşı kışkırttığını iddia ederek İtalya, Osmanlı'nın Libya'ya asker göndermesini protesto etti. 29 Eylül 1911'de burayı işgale kalkıştı. Miralay Neşet Bey'in kumandasındaki Osmanlı askeri İtalyanlara karşı koydu; Bingazi'deki Sunusiler de bütün imkânlarıyla Osmanlı birliklerine yardımcı oldular. Enver Bey'in komutasında Osmanlı'nın genç subayları da yardımlarına geldi. Büyük şaşaalarla Libya'ya çıkarma yapan İtalyanlar, karşılaştıkları direnç sebebiyle kıyılara çakılıp kaldılar. Görünüşte İtalya Kralı'nın kayınpederi olan Karadağ Kralı'nın çabalarıyla Osmanlı'ya karşı Balkan Savaşı organize edildi; aslında bu savaşı Rusya ile Almanya tezgâhlamıştı. İtalya ile Osmanlı Uşi (Qouchy) Andlaşması'nı imzalamalarına rağmen, Libya'nın savunması için arkada Yüzbaşı Aziz Bey'i bırakıp Sunusilerin de rızasını alarak Enver Bey, diğer genç subaylarla birlikte geri döndü.

I. Dünya Savaşı'nda İngilizler tarafsız olması şartıyla Libya'da bir devlet kurup Sunusi'yi kral yapmak istediler. Şeyh Sunusi, onların teklifini reddederek İngilizlere karşı silaha sarılıp Osmanlı'nın yanında yer aldı. Trablus bölgesindeki savaşı yönetmesi için Enver Paşa, kardeşi Nuri Bey'i gönderdi. Şehzade Osman Fuad Efendi de Afrika Grupları Kumandanlığı'nı üstlendi. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine buradaki mücadeleye Türkler son verdi. Sirte'de direnişi sürdüren Ömer el-Muhtar'ın yakalanıp idam edilmesiyle işgal tamamlandı. İtalyanlar, Libya'yı ana vatan yapmak için ziraate elverişli olan yerlerine köylülerini yerleştirmeye başladılar.

II. Dünya Savaşı'nda Afrika'daki çarpışmaların büyük kısmı Libya topraklarında cereyan etti; yakıldı, yıkıldı. İtalyan-Alman kuvvetleri yenilip Libya'dan çıkınca, İngilizler Trablus ve Bingazi'de, Fransızlar Fizan'da askerî yönetimlerini oluşturdular. Birleşmiş Milletler'de Libya'nın kaderi tartışılırken son derece fakir olduğu için ne Araplar ne de bir başka devlet yanlarında yer almıyordu. Türkiye, her türlü riski üstlenerek mücadeleye girişti. İtalyan kolonilerinin kaderini belirlemek için oluşturulan komisyonda Türk delegesi, Libya'nın galiplerin himayesine verilmesine karşı olduğunu ve bütün olarak bağımsızlığının tanınmasını, bu husustaki kararın Libyalılarca alınması gerektiğini savundu. Bu sırada Berka'da geçici hükümet kuran Şeyh İdris Es-Sunusi, bürokrasisi için Türkiye'den uzmanlar almaya başladı. "Hizbul-İttihadi Trablus-ı Turki" adında kurulan parti, Libya'nın bağımsızlığı, bu gerçekleşmezse Türkiye'ye iltihak etmeleri gerektiğini savunuyordu. Bütün bu çabalar sonucunda Birleşmiş Milletler 1 Ocak 1952 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere bağımsızlığını tanıdı.

1959'da zengin petrol yatakları bulundu; Arap Birliği ve Avrupa tarafından ciddiye alınmaya başlandı. 1 Eylül 1969'da darbe yapıldı; dört yıllık subay olan Kaddafi, kendisini hem albay hem de ihtilal konseyi başkanı ilan etti. Daha sonra "Yeşil Kitap"la dünyada üçüncü yolu temsil etmeye kalkıştı. Petrol zenginliğiyle kabına sığmaz bir hale geldi ve ülkesini bugünkü duruma sürükledi.

Son dönemlerde petrol gelirleri düştü; Batılıların ilgisine bakılırsa, yeni rezervleri mutlaka vardır. Batı'nın sırtlanlarından birisi Libya'yı bir kuklasıyla ele geçiremezse, aralarında paylaşacakları anlaşılmaktadır. Araplar en fazla bir iki bildiri yayınlarlar; fakat Türkiye, mutlaka ağırlığını koyacaktır. İnancım odur ki; tereyağından kıl çeker gibi, bu hengâmeden Libya'yı bir bütün olarak çekip çıkaracaktır. Ne dersiniz, Libya için tarih tekerrür mü ediyor? ma-16.png

29 Ağustos 2011, Pazartesi

 

18.09.2011 16:37
#56

Plevne'de bayram sabahı

Üzerinde çalıştığımız "Plevne" romanına dair bilgilerin doğruluğunu kontrol etmek için ceddimizin yiğitlik örnekleri sergileyerek savaştığı topraklara gittik.

 

 

Bu savaşın en önemli düğümlerinden biri olan Şıpka, yolumuzun üzerindeydi, görmeden devam edemezdik. Balkanların kuzeyi ile güneyini birbirine bağlayan sarp Şıpka Geçidi Rusların eline geçtiğinden, ordularımız birbirinden kopmuştu. Hersek'te Süleyman Paşa'nın emrindeki kolordumuz, Adriyatik'teki Bar Limanı'na gelmiş, donanmamız onu oradan alıp Ege'de bulunan Dedeağaç'a çıkarmış; trenlerimiz de Şıpka Geçidi'nin güneyindeki Kızanlık'a getirmişlerdi.

Doğuda, Mehmet Ali Paşa'nın kumandasındaki ordumuz vardı. Batıda, yani Plevne'de Osman Paşa'nın birlikleri kale gibi duruyorlardı. Güneyden de Süleyman Paşa'nın Kolordusu Şıpka'yı yararsa, Rusları üçlü kıskaca alacaktık. Süleyman Paşa, Bulgar çetelerini temizlemek bahanesiyle bir aya yakın bir zaman Balkan dağlarının güneyinde oyalanınca, Ruslar Petersburg'dan, uçsuz bucaksız ülkelerinin değişik yerlerinden taze kuvvetler getirdiler. 20 Ağustos'ta Şıpka Geçidi'ni geçmek için hücum ettiyse de başarılı olamadı. Ruslar kazandıkları zaferin anısına Şıpka kasabasına gösterişli bir kilise yapmışlar.

Savaş cereyan ettiğinde Plevne'nin on sekiz bin olan nüfusunun sekiz bini Türk'tü; günümüzde üç bin civarında kalmış. Komünizmin ferdi mülkiyeti tanımazlığından istifade ederek geniş caddeler açmışlar. Bayram namazını eda etmek için "Çifte Kahve Camii"ne gittik. On dokuzuncu yüzyılda Plevne'de on iki büyük cami vardı. O dönemde yapılan resimlerde de bu camilerin büyük kısmı şehrin siluetinde kendilerine yer bulmuştur. Hepsini yıkmışlar; en küçükleri, belki de yıkmaya değmez bulduklarından "Çifte Kahve Camii" kalmış. Vakit namazlarında az cemaati bulunan cami bayram sabahı doluydu. Tekbirlerle hüzünlenirken Yahya Kemal'in "Süleymaniye'de Bayram Sabahı"nı hatırladım. O ebedi şiirin, "Gökte top sesleri, bir bir nereden geliyor / Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor" dizeleri zihnimde canlanırken kulaklarım Gazi Osman Paşa'nın, Adil Paşa'nın, Sadık Paşa'nın, yiğitler yiğidi Miralay Yunus Bey'in heybetli kükremelerini arıyordu. 143 gün süren bu boğuşmanın her günü ve her gecesi bir destandı. Tekbirler devam ederken şöyle değerlendirmelerde bulunuyordum: "Bu savaş sonucunda kaderimiz değişecekti; ya cihangir olacak, ya da sıradanlaşacaktık. Allah şahit ki ceddimiz beşerin yapamayacağı çok şeyi yaptı ama Plevne'de bizim için gurup göründü. Artık burası bize göre ne bir belde, ne şehir ne de kaledir; vatan sevgisinin, onurun, yiğitliğin abideleştiği mekândır."

Gezimize şehrin kuzeydoğusundaki Yanık Bayır'dan başladık. Burada "Baş Tabya" ile "Kanlı Tabya" adında iki büyük, iki de küçük tabyamız bulunuyordu. Tabyaların elden çıkması halinde, arkadaki muhkem siperlerde savaşa devam edecektik. Bölgede tabyalarımızdan eser kalmamış, ama Kanlı Tabya'nın bulunduğu yerde Bulgarlar kadirşinaslıklarını ifade etmek için Romenlerin anısına abide dikmişler; küçücük bir müzeyi kumandanlarının resimleriyle donatmışlar. Sembolik de olsa orada ölen Romen askerlerinin kemiklerini müzenin bodrumunda muhafaza etmeleri dikkatimizi çekti. O tabyamızın kumandanı Kara Ali Paşa idi. "Ölüm Takımı"yla, Romenlerin "Hurra! Hurra!" naralarına karşı "Allah! Allah!" sayhalarıyla kılıç sallamasını görmüşçesine gözlerimin nemlendiğini hissettim.

Gazi Osman Paşa'nın kılıcını verip teslim olduğu bağ evi maalesef korunamamış. Çar'ın Osman Paşa'ya kılıcını iade ettiği evi görmek istedik. Yedi basamaklı taş merdivenle çıkılan tek katlı bir evdi. Gazi Osman Paşa yaralandığı için yürüyemiyordu. Bir koluna doktor Hasip Bey, diğer koluna maiyet ağası Yunus girmişti. Evin bulunduğu geniş bahçeye adım attıklarında yüzlerce Rus subayının alkışlarla "Yaşa Osman Paşa! Bravo!" tezahüratlarında bulunduklarını yazdığımda bazı dostlar bunu biraz abartılı bulmuşlardı; müze müdürüne söz konusu olayın doğru olup olmadığını sorduk. O da bütün hatırat ve kaynaklarda aynen anlattığımız şekilde mevcut olduğunu söyledi.

Çar, Osman Paşa'yı merdivenlerde karşılamış, basamakları beraber çıkmışlar ve evin girişinde hemen sağ taraftaki odada Çar, Osman Paşa'ya kılıcını iade ederken; "Bu, ancak size yakışır, buyurun." dedikten sonra ülkesinde bir Rus mareşali gibi saygı göreceğini ilave etmiş. Osman Paşa bu saygıyı fazlasıyla hak etmişti, fakat Çar'ın hürmetkar bir tavır göstermesi de elbette büyüklüğündendi.

05 Eylül 2011, Pazartesi

MU
24.10.2011 14:24
#57

Tarih, emperyalizmin anahtarıdır

 

 

İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) ile Arap Eğitim Kültür ve Bilim Teşkilatı (ALECSA) arasında tarih ders kitaplarında uyum sağlamak amacıyla ortaklaşa çalışma yapıldığı gazetelerde yer aldı.

 

 

 

Yenilgiyle çıkmamıza rağmen 1. Cihan Savaşı İslam dünyasını birbirinden uzaklaştırmadı. Daha sonra İngilizler İslam topraklarını cetvelle bölüp, devletler kurdular. O devletler varlıklarını sürdürmek amacıyla tarihler yazdırdılar; okullarda okutarak emperyalistlerin menfaatlerine hizmet ettiler.

Okullarımızda "Araplar bizi arkadan vurdu" diye okutulurken, onlar da Osmanlı sömürüsünden dolayı geri kaldıklarını, silaha sarılmakla hürriyete kavuştuklarını çocuklarına öğretiyorlar. Bizi Şerif Hüseyin'in arkadan vurduğu doğrudur; ama askerinin toplamı sekiz-on bin civarındaydı. Oysa üç yüz elli binden fazla Arap Sarıkamış'ta, Çanakkale'de bizimle aslanlar gibi dövüştüler. Arap gençlerinin Osmanlı saflarında yer almaları için Şerif el Tunusi'nin, Şeyh Sunusi'nin hizmetlerini inkâr nankörlük değil de nedir? Savaştan sonra İslam âleminin ileri gelenleri İstanbul'da toplanınca, Anadolu'da harekâtın başlamasına dair en hararetli konuşmaları yapan Şeyh Sunusi değil miydi? Kurtuluş Savaşı sürerken o mübarek zatın Anadolu'yu köy köy dolaşarak gençlerimizin orduya katılmasını teşvik etmesini nasıl unuturuz! Savaş bittikten sonra Mustafa Kemal Paşa, Şeyh Sunusi'yi Adana'ya kadar uğurlamadı mı?

Muhammed Esed, Sunusi'nin Anadolu'daki gayretlerini anlattıktan sonra Batı'ya yöneleceğimizi sezip çok üzüldüğünü yazar. Yahudi asıllı Muhammed Esed, Müslüman olduktan sonra Kur'an ve sünneti esas alarak yeni bir medeniyet filizlendirmek gayesiyle belli bir gücün çevresinde toplanmak gerektiğine inanır. Önce Suudilere yaklaşır; onlarda umduğunu bulamayınca, Sunusilerle işbirliği yapmak ister. Sunusiler ihlaslı Müslümanlardı; ama Osmanlı'ya, Türklere aşırı bağlılıklarını zaafları telakki eder. Ülkemizden üzüntüyle ayrılan Sunusi, Şam'a gider. Ünlü olduğu için Arap şeyh ve kabile reislerinin ziyaret hücumuna uğrar. O sırada Fransa'nın işgalindeki Suriye bağımsızlık hareketleriyle kaynamaktadır. Sunusi'nin onlara "Batılıları buradan kovun; fakat sakın devlet kurmayın; Türkiye'ye iltihak edin. Kuracağınız devlet emperyalistlerin oyuncağı olur." deyişini Muhammed Esed hayretle kaydeder. Türkiye'de umduğunu bulamayan bir insanın bu sözlerini de sevgi zaafı olarak telakki eder. Halbuki Sunusi önemli bir idraktir; Müslümanların ancak büyük, güçlü bir devletin bünyesinde kendilerini bulabileceğini biliyordu.

Yıllarca önce Almanya'nın bir televizyon kanalında Filistin Kurtuluş Teşkilatı'nın yetkilisiyle program yapılıyordu. Konuya başlayan Alman, tarihteki Arap ve Alman dostluğundan söz ederken Teşkilat'ın yetkilisi ona garip garip bakıyordu. Sıra kendisine gelince şöyle dedi: "Geçmişteki Alman-Arap dostluğundan haberim yok. Sadece Harun Reşid'in Şarlman'a bir çalar saat gönderdiğini biliyorum. Avrupalılar bize; 'Osmanlılar sizi sömürüyor' dediler. Biz de sömürülecek neyimiz var diye düşünemedik. Batı'nın teşvik ve yardımı ile silaha sarıldık. Meğer kumun altında petrol varmış; Avrupalılar gelip onu götürmeye başlayınca sömürünün ne olduğunu anladık."

Her beyin ve vicdan sahibi, Osmanlı olmasaydı Kuzey Afrika'nın Hıristiyan olacağını, günümüzde de Fransızca veya İspanyolca konuşacağını teslim eder. Irak da Şiileşir, İran'a yamanırdı. İslam dünyasının meseleleriyle hemhal olan Mısırlı profesör Muhammed Harb ile konuşurken laf arasında şöyle demişti: "Arap dışişleri bakanları Osmanlı'ya haksızlık, Türklere lüzumsuz düşmanlık yaptıkları kanaatiyle okullardaki tarih kitaplarını değiştirmek lüzumuna inanmışlar. Okutulacak kitapların hazırlanması görevini bana verdiler. Türkiye'ye kaynak bulmak için geldim. Fakat sizin tarih kitaplarınız bizimkilere göre daha çok Osmanlı düşmanlığı yapıyor; sanki milletine karşı insan yetiştirmek maksadıyla hazırlanmışlar."

Avrupalılar ilk çağı Roma'nın ikiye bölünmesi veya Batı Roma'nın yıkılmasıyla sona erdirirler. Roma'nın varlığından Çinlinin, Güney Afrikalının haberi yoktu. Ama onlar insanlığın geçmişini, yani hafızasını ele geçirmekle, geleceklerini de şekillendirme imkânına kavuşacağının şuurundadırlar. Emperyalistler her zaman sınırları süngüyle geçmezler; değişik kılıklara girerler. Zihnine bir yerleştiler mi, pençesine aldıklarının veyl haline!..

 

24 Ekim 2011, Pazartesi

MU
24.02.2012 12:29
#58

Rönesansın şartları

Rönesans, önceden düşünülmüş, hangi şartlarda gerçekleşeceği hesap edilmiş ve planlanmış bir olay değildir.

 

 

Muteber kabul edilen İnciller, Hz. İsa'dan yaklaşık olarak yetmiş ila yüz on yıl sonra kaleme alındılar. İnsan ne kadar iyi niyetli olursa olsun, duyduğuna bir şeyler ilave eder veya ondan bir şeyler eksiltir. Kaleme alanların üslubunun, kişiliğinin, dinî kaygılarının, yaşadığı toplumun geleneklerinin de gün ışığına çıkan İncillere yansıması tabiidir. Copernicus'a kadar Batı'da dünyanın sabit olduğuna, güneşin onun etrafında döndüğüne inanılıyordu. Böyle yanlış bilgiler de İncillere girince, o sisli diyarlarda ilim irfan sahipleri mukaddes kitaplara şüphe ile bakmaya başladılar. Zamanla kutsal kitaplardaki yanlışların çok olduğu anlaşılınca, onlara tavır alan aydınlar hür düşüncelileri oluşturdular. İbn-i Sina, Farabi ve diğer İslam alimlerinin geliştirdikleri müspet idrak ve eski Yunan kültürüyle tanışınca da bambaşka bir dünya önlerine serilerek rönesansları zemin buldu.

Biz de rönesansımızı oluşturmak için dinimize soğuk bakmaya başladık. Dinin gelişmeye engel olduğunu ilim dünyamızın ana ilkesi haline getirdik. Materyalizmi, felsefenin esası olarak öğretim kurumlarımızda okuttuk. Avrupa'ya öğrenciler gönderdik; oralardan ilim adamları getirttik. İlim akademileri, darülfünunlar, üniversiteler kurduk. Ne yazık ki rönesansımıza doğru bir arpa boyu yol alamadık. Almamız da mümkün değildi; çünkü Batı'nın şartları başka, bizimki başka idi.

Batılılar mukaddes kitaplarında maddî hata bulunca Kur'an-ı Kerim'i de incelemeye aldılar. Yüzyıllarca üzerinde araştırmalar yaptılar; bir tane maddî hata bulamadıkları gibi karşılaştıkları bazı bilgilerle de şoke oldular. Mesela bunlardan biri olan Bucaille şöyle diyor: "Kur'an'da ilmin alanına giren öyle beyanlar keşfediyoruz ki bunların Hz. Muhammed devrindeki bir insanın eseri olabileceği düşünülemez. Çünkü şimdiye kadar yeterince yorumlanmamış bazı ayetler ancak bugünün bilimsel verileri sayesinde anlaşılmaktadır." Kur'an'da tasviri yapılmış, çocuğun ana rahmindeki gelişim safhalarıyla, modern embriyoloji verilerini karşılaştırınca, Kur'an ayetlerinin son dönemlerde yapılan ilmî tespitlere tıpatıp uygun olduğunu Bucaille belirtiyor.

Din alimlerinin işaret ettikleri üzere Kur'an'ın gayesi tabiat kanunlarını izah etmek değildir. Ancak Allah'ın bir ve kâdir-i mutlak olduğunu anlatmak için yeri geldiğinde yaratılanlara atıflar yapılmaktadır. Vahiylerde yanlış örneğin verilmesi mümkün değildir. Söz konusu atıfların bir bölümünü anlamakta güçlük çekilmez; fakat bir bölümünü anlamak için insanoğlunun öğrettiği bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır. Örnek vermek gerekirse, Enbiya Sûresi'nin 33. ayetinde şöyle buyuruluyor: "(Allah) O'dur ki geceyi, gündüzü, Güneş'i, Ay'ı yarattı. (Bunların) her biri kendilerine has hareketleriyle bir yörünge üzerinde yüzerler." Halbuki Kur'an nazil olduğu zaman yerin sabit olduğu, Güneş'in dolaştığı kabul ediliyordu. Bir başka örneğe En'am Suresi'nin 125. ayetinde rastlıyoruz: "Allah kimi doğru yola itmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar, kimi de sapıtmak isterse, onun göğsünü göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar." Bin dört yüz yıl önceki teknik imkânsızlıklar düşünülürse, göğe doğru yükselmekle solumakta güçlük çekilmesinin bilinmesi mümkün değildir; bu gerçek son yüzyıllarda keşfedildi. Zariyat Suresi'nin 147. ayetindeki kâinatın genişlemesine değinilmesi bir başka örnektir. Halbuki günümüzde bile çağdaş bilimin bunu tespit etmesi büyük başarı kabul edilmektedir.

Söz konusu örnekler çoğaltılabilir; bunun için rönesansımız Kur'an'ı çok iyi bilmekle başlayacaktır. Bu aynı zamanda metafizik kâinatla bizi tanıştırır; hayatımıza derinlik katar; insanımızı sorumluluk sahibi yapar. Görevlerinin farkında olup onun sorumluluğunu taşıyanlar vatanını ne duruma getirirler, gelecek nesillere hangi imkânları hazırlarlar!..

Batı, eski Yunan'la tanışınca, bağnazlığından dolayı bunun Ege kayalıklarından fışkırdığını kabul etti. Halbuki bu medeniyet Girit, Mısır yoluyla Hindistan'a uzanmaktadır. Biz eski Yunan'ı, kökleriyle beraber kültür dünyamıza katabilirsek, işte o zaman rönesansımızın bir ayağını daha oluştururuz. İslam dünyasının ilme hizmeti, sadece insanlığa eski Yunan'ı tanıtması değildir. Akşemseddin çiçek aşısını buldu; nice alimlerimizin buluşlarını Batılılar kendilerine mal ettiler. Mimar Sinan, abidevi eserlerinde meçhulümüz olan nice kanunlar kullanmıştır. Bunun için kendi dünyamızı da didik didik etmemiz rönesansımızın bir başka asli şartıdır.

Son yüzyıllarda Batı ilimde büyük hamleler yaptı. Eğer biz gerçekten rönesansımızı oluşturmak istiyorsak, Batı'yı en mükemmel şekilde büyütecimizin altına almalıyız.

Üniversiteler öğretim kurumlarıdır; elbette ilmî gelişmeye katkıları vardır; ama sınav, vize kâğıtlarını okumak, derse hazırlanmak, ders vermek, diğer bürokratik işlemler ilmî araştırmaya ne kadar zaman bırakır? Devletimiz ideolojik olduğu için de bünyesindeki bütün kurumlar ondan nasibini alır. İdeolojinin olduğu yerde hür fikir olmaz; oysa ilim hür fikrin çocuğudur. Bundan dolayı devletin dışında hiçbir müdahaleye muhatap olmamak kaydıyla vakıf esaslarına sahip bir ilmî araştırma merkezi kurulmalıdır. Ancak bu şartlar gerçekleştirilirse bizim de rönesansımız doğabilir.

 

20 Şubat 2012

 

MU
18.07.2012 13:49
#59

Dosta vefa

Mehmed Akif rastladığı dostuna "Nedir bu halin?" diye sorunca şu cevabı alır; "Vefa yokuşunu çıkarken yoruldum üstadım."

 

 

Bunun üzerine milli şairimiz şu nükteyi yapar; "Ecdat vefada yokuş mu bıraktı?" Ecdat Vefa'da yokuş bırakmadı, ama gün geldi bizler vefasız olduk. Sık sık "Vefa İstanbul'da bir semt adı." diyerek çevremizden yakınırız. Bu bakımdan siyaset platformu çok daha kaygandır. Renkli bir sima olan Bölükbaşı "Göğsüm Karacaahmet Mezarlığı'na döndü" diyerek politikada beraber olduğu arkadaşlarının vefasızlığından dert yanardı.

Şairin "Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum" dediği gibi son dönemlerde değerlerimizden eser kalmadı. Vefaya, sadakate iyice yabancılaştık; artık ölenimizin adeta defteri dürülüyor; zira çok çabuk unutuyoruz. "Başsağlığı" dilekleri de alışkanlıktan öteye geçmiyor. Fakat Büyük Birlik Partililerin ve Alperen Ocaklı gençlerin rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'na bağlılıklarına şahit olunca, acaba yozlaşmış yüzyılımızda bir rönesans damarıyla mı karşılaşıyorum diye insan silkinip kendine geliyor.

Aslında ortada yadırganacak bir durum yok; çünkü Yazıcıoğlu gıpta edilecek kadar vefalıydı. Karakterleri uyuşan insanlar birbirleriyle dost olurlar; dolayısıyla onun siyasi hareketi sanki bir dostluk yumağına dönüştü; ağabeylerini örnek alan Alperen Ocaklıları da aynı duygunun gençleri haline geldiler. Dosta gösterilen vefa, onun şahsiyetini dokuyan milletten esirgenmez; bu da bizleri meyus milletimiz adına ümitvar ediyor.

Yazıcıoğlu'nun medfun bulunduğu Tacettin Dergahı'nın yakınında bir bina satın almışlar; tarihine uygun bir şekilde restore etmişler. Orayı Yazıcıoğlu'nun hatıralarından oluşan bir müze haline getirmişler; "Üşüyorum" şiirini, gençlik resimlerini duvarlarına asmışlar. Yazıcıoğlu'nun ruhuna uygun, ay yıldızla kucaklaşan, sade bir mezar yapmışlar. Aralarında pek zengin insanların bulunduğunu zannetmiyorum; vefalarının icabı samimiyetle bir araya gelmişler, birlikten dirlik doğduğunun örneğini vermişler.

İnsan, okuduğu kitabın yazarının karakterini fazla önemsemez; dikkatini yazılana verir. Fakat bir kişiye "Liderim" deyip peşine gidecekse, elbette onun karakteri ön plana çıkar; zira onu takip edecek, gerekirse canı dahil her şeyini verecektir. Yazıcıoğlu gerçekten üstün karakterli bir insandı; hiçbir dünyalık vaat etmediği halde binlerce gencin ardından gitmesi sebepsiz değildi. Sonra bu basit bir gidiş değildi; her türlü ihtimali göze alarak bir gidişti.

Yazıcıoğlu sadece üstün karakterli değildi; aynı zamanda ileri görüşlü, milletinin nabzını tutan bir liderdi. Hakk'a yürüdükten sonra gelişen olaylara bakınca, şu sözlerinin ne kadar hayatî gerçekleri ifade ettiğini her idrak ve vicdan sahibi teslim eder. "Biz Türkiye'de Alevi-Sünni ayrımına kesinlikle karşıyız ve hepimiz bir kilimin desenleri gibiyiz, bir arada yaşamak zorundayız. Suriye'de Hafız Esed, diktatörlüğe dayalı bir rejim kurmuştur. Bu rejim mezhebi özelliğe sahip bir azınlığın çoğunluğa tahakkümüyle oluşmuş bir idare şeklidir. Türkiye'de de bunu oluşturmak isteyenler var. Belli bir süredir Türkiye'de orduyu siyasetin içine çekme çabalarının ardında da bunlar bulunuyor. Bunu gördüğümüz için "Kimse heveslenmesin, biz buna müsaade etmeyiz." dedik. Vatan ve millet için tehlikeli hususları görmek başka, onu dile getirmek başkadır. Dile getirebilmek için mangal gibi yürek lazımdır. Allah şahittir ki Yazıcıoğlu hayatı boyunca o yüreğe sahip olduğunu ispat etti. Cesaret, dürüstlük karakterinin ana unsurlarıdır. Bilmiyoruz, belki de bu ve benzeri açıklamaları hayatına mal olmuştur. Schiller, "Hayatınızı öne sürmezseniz, hayatınızı kazanamazsınız." diyordu. Yazıcıoğlu hayatını kazanma derdinde değildi; o, hayatını milletine adamıştı. O yolda ölmenin şehitlik olduğuna inanıyordu. Muhakkak ki Allah şehadeti her kuluna nasip etmez.

Değerli kitaplarındaki imzasından tanıdığımız araştırmacı yazar Hakkı Öznur "Muhsin Yazıcıoğlu Külliyatı"nı hazırladı. Ciddi emek ürünü olan bu eserdeki konuşmaları, röportajları, makaleleri Yazıcıoğlu'nun dünya görüşünü berrak bir şekilde bizlere sunuyor; nelerin uğruna yaşadığını ve hayatını verdiğini görebiliyoruz. Hakkı Öznur'un çalışmasındaki şiirler bölümü benim için büyük sürpriz oldu. Çünkü rahmetlinin bir tek "Üşüyorum" şiirini biliyordum. Külliyatta bir kitap olacak çapta şiirle karşılaşınca şaşırdım. Şunu samimiyetle söylüyorum ki adı şaire çıkmış pek çok kimseden şiirleri daha lirik, anlamlı ve seviyeli.

Dilerim ki sistemimiz bir daha kesintiye uğramaz, devletimiz demokratik zemine oturur; milletimiz de nimetlerinden yararlanır. Fakat siyaset platformunda her zaman Muhsin Yazıcıoğlu gibilere ihtiyaç olacaktır. Yazıcıoğlu olmak elbette kolay değildir. Allah ve Resulü uğruna en aziz evlatlarını kurban veren milletimize Rabbülalemin'in yeni Yazıcıoğulları nasip edeceğinin ümidiyle teselli buluyorum.

 

16 Temmuz 2012, Pazartesi

MU
18.07.2012 13:53
#60

İyi dersin de memmet emmi, bizde şevk bırakmadılar ki..Emanet hissediyorum artık kendimi burada, evvelden böyle miydi tey! "Göğsüm Karacaahmet Mezarlığı'na döndü" ha bu lafı sevdim, o kadar berbat olmasak da bizim gemi de az su almadı değil.

MU
31.07.2012 01:19
#61

Gerçekten Nuh'un Gemisi'ydi

Basın İlan Kurumu'nun gayretleriyle Ramazan eğlencelerinin arasına, yıllarca önce kapatılan "Marmara Kahvesi" de katıldı.

 

 

Bu ünlü kahve Bayezıd Meydanı'nın, Soğanağa tarafında kalırdı. Girişteki on beş kadar masaya oyun kâğıdı, tavla, okey takımı verilmezdi; bu bölüm, erbaplarının sohbet etmeleri için ayrılmıştı.

Sözünü ettiğimiz kahvenin cazibesi değişik sebeplerden gelirdi. Bayezıd, üniversite muhiti olduğu için çoğunlukla öğretim üyelerinin bu civarda oturmaları, emekli olanların da alışkanlıklarından dolayı ikamet için bu semti tercih etmeleri, öğrenci yurtlarının bu çevrede toplanmaları, basının merkezi Babıali yakınında bulunduğundan gazetecilerin her fırsatta buraya uğramaları ilk akla gelen unsurlardı. Kahvenin hayatı yıllarca sürdüğü için ünü belli çevrelerde yaygınlaşmıştı. Ankara'dan, İzmir'den, değişik illerden, yurtdışından herhangi bir sebeple İstanbul'a gelen bir bilim insanı, politikacı, gazeteci, romancı, şair Marmara Kahvesi'nde sohbet olduğunu bilir, dostlarını görmek, ülkede ve dünyada neler olup bittiğini anlamak, halkın duygularını yakalamak için oraya uğrardı. Burada sadece vatanın değil, dünyanın nabzı atardı; her gün Le Monde gazetesini okuduğundan "Le Monde" lakabını alan Hasan Bey Avrupa gazetesi okuyan tek kişi değildi. "Figaro" mu , "Süd Deutsche Zeitung" mu okuyana, insan rastlamazdı. Fransız Parlamentosu'ndan emekli bir Cezayirli, Marmara Kahvesi'ne her gün gelebilmek için İstanbul'da yaşar, bu ünlü kahveye "Nuh'un Gemisi" derdi.

Devamlılarının arasında her dünya görüşünden insan vardı; milliyetçiler, Batıcılar, dindarlar, ateistler, demokratlar, komünistler, faşistler aynı masada oturur, birbirlerine hürmette kusur etmeyerek rahatça tartışırlardı. Marksist Abidin Nesimi ile İslamcı Hilmi Oflaz saatlerce dünyanın meselelerini ele alıp konuşurlar, dinleyenler de gerçekten zevk alırlardı. Buradaki dostluklarda fikirlerin aynılığı değil, yaş, seviye önemli rol oynardı. Emekli profesörlerden, yaşlı yazarlardan gençlere doğru inerken birbirinden farklı gruplar oluşurdu. Gençlerin yaşlılara ilgisi fazlaydı; nereli olduklarını, nerede okuduklarını, hangi üniversitede doktora yaptıklarını, neler yazdıklarını bilirlerdi. Onlar ise gençlerin dünyalarına fazla girmezlerdi; ama Marmara Kahvesi'nin havası sadece bu iki grubu değil, memurları, işçileri, hatta meczupları kuşatır, onları bütünleştirirdi. Herkes haddini bilir, büyüklere saygısızlık yapmayı kimse aklının ucundan geçirmezdi. Kimse kimseyi küçümsemezdi; bazen dünya bilim literatürüne girmiş emekli öğretim üyesi veya ünlü bir şair, bir gençle, kahvenin sakini bir meczupla saatlerce sohbet ederdi.

Buraya kimler gelmezdi... Menderes'in Afganistan'da Tıp Fakültesi'ni kurdurduğu Ali Saib Atademir, belki de ülkemizde ilim namusu bakımından öne çıkarılması gereken Mükrimin Halil Yinanç, Emin Ali Çavlı, Orhan Münir Çağıl, Ziya Nur Aksun, Mehmed Genç gibi bilim adamları müdavimlerindendi. Burayı "Eshafil-i şark" olarak nitelendiren büyük şair ve mütefekkir Necip Fazıl da bazı kaynaklara ulaşmak amacıyla uğrardı. Sezai Karakoç, Sedat Umran gibi şairler, Erol Güngör, Nureddin Topçu gibi mütefekkirler ilgi odağı olurlardı. Adları listelere sığmayacak kadar çok sayıda gazeteci, politikacı ve aydın da akşamları masaları doldururlardı. Sahaflar şeyhi olarak ünlenmiş Muzaffer Özak Beyefendi, genellikle yatsı namazından sonra gelirdi. Sohbeti çok tatlıydı; yaptığı esprilerle çevresindekileri kırıp geçirirdi. Bilim, fikir ve sanat erbaplarını dinlemek isteyen gençler için de belki orası fakültelerinden daha çok şey öğrendikleri bir mekândı. Tiryakisi olan işadamları, esnaflar, işçiler de az değildi. Bir de meczupları vardı. Tabii sivil polisleri de unutmamak gerekir. Orada hangi konular ele alınmaz; milletin, hatta insanlığın geleceği hakkında en ince ayrıntısına kadar ne girift planlar yapılmazdı!

Kahvenin müdavimi olmak, adeta bir cemiyete dâhil olmaktı. Resmi dairelerde çalışanlar bakımından hangi fikirden olurlarsa olsunlar, kahvede aynı masada sohbet etmemiş olsalar bile, işi düşenlere yardımda bulunmaları için göz aşinalıkları yeterdi.

Bir Batılı ülkede böyle bir kahvenin yok olmasına kamu kuruluşları razı olmazdı. Bizde yıkılarak çarşı haline getirilmesini kimse umursamadı. Daha sonraları "Marmara" adında kahveler kurulmaya çalışılmışsa da tutmadı. Elbette tutmazdı; Marmara sadece büyük bir kahve değildi; oraya atmosfer kazandıran müşterileriydi; yapılan sohbetlerdi. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nun, Filozof Cemal'in, Hilmi Oflaz'ın yerini kim doldurabilir!.. Marmara Kahvesi kültür hayatımızda bir dönemdi; müdavimlerinin hafızalarında hasretle yaşayacaktır. 30 Temmuz 2012,

MU
07.02.2013 17:23
#62

Necip Fazıl ve örtülü ödenek

 

Son günlerde Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde Necip Fazıl’ın örtülü ödenekten para aldığı gazete ve televizyonlarda polemik konusu yapılmaktadır.

 

Bu konu Yassıada Mahkemesi’nde de mesele edilmişti. Hatta aldığı miktar sorulduğunda Necip Fazıl, “Hayır” deyip daha fazla aldığını söyleyerek kadirşinaslık örneği göstermişti. Mahkeme Başkanı Salim Başol’un “Hangi hizmete mukabil aldınız?” sorusuna da şöyle cevap vermişti: “Ben örtülü ödenekten methiyeci, kasideci, Eski Roma cenazelerinde sahte ağlayıcılar gibi vicdan kiracısı olarak para almadım. Ve bunların hiçbirisini yapmadım.” dedikten sonra mukaddesatçı, milliyetçi, Anadolucu, ahlakçı bir idealin bu topraklarda yetişmesi için para aldığını söylemişti. Başkan karşı çıkıp; “Üniversite gençliği süt gibi temizdir. Onlar sizi gerici buluyorlar; zaman zaman protesto etmişlerdir.” deyince Üstad’ın cevabı şöyle olmuştu: “Üniversite gençliğinin bana gerici diyen kısmı, sesi fazla duyulan ve önde görünen kısmı. Üniversite gençliğinden on binlerce gencin benim idealime bağlı olduğunu; fakat sesini yükseltemediğini yakinen bilenlerdenim.” Bunun üzerine başkan idealinin ne olduğunu sorunca, Üstad şu çarpıcı cevabı verdi: “Garb’ın bütün müspet bilgilerini Rönesans anlayışı içinde almak ve Şark’ın ruhunu aynen muhafaza etmek, dinin parlaklığını ve saffetini, asaletini, Garb’ın büyük kafasında tekâmül ettirmek ve bu ruha tatbik etmektir.” Bu izahtan sonra herhalde dut yemiş bülbüle dönen Başkan’ın; “Sizden fazla alan gazeteci var mı?” sorusuna jurnalciliği kendisine yakıştıramadığı için şu cevabı verdi: “Onu bilmem; şunu bilirim ki ilk Türk gazetesi olan Takvim-i Vekayi’den bugüne kadar fikre müstenit bir tek gazete mevcut değildir ki, şu veya bu şekilde hükümetten yardım görmesin.”

Mahkeme başkanı veya bu konuyu mesele edinenler zır cahil değillerse fikir, sanat ve bilim insanlarının dünyanın bütün ülkelerinde korunduklarını bilmelidirler. Yüksek seviyede fikir ve sanat eserleri, ilmî zihniyetle yazılmış kitaplar geniş kalabalıkları ilgilendirmezler; ama cemiyetin ufkuna düşen güneş gibidirler; kalabalıklar onların ışığında yol alırlar. Ülkemizin bu hususta özel bir durumu vardı. Harf devrimi yapıldı; zaten az olan okur sayısı adeta sıfırlandı. Hükümetlerin asli görevlerinden birisi milletin kültür seviyesini yükseltmektir. Bunun için tek parti döneminde imkânsızlıktan dolayı ilaç ithal edilemezken gazete çıkarmak için matbaa makineleri getirmek isteyenlere döviz tahsis edilmiştir. Yine bu dönemde Yakup Kadri, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi, Behçet Kemal gibi sanat ve ilim insanları milletvekili yapılarak adeta koruma altına alınmışlardır.

Büyük sanatkârlar, mütefekkirler, şalgam gibi istendiği zaman yetişmezler. Bunun şuurunda olan cemiyetler bunlardan en fazla nasıl yararlanacaklarını düşünürler. Goethe, ardında 57 eser bıraktı. Ama Goethe maaşlarını altınla ödediği 15 bilim insanıyla beraber çalışıyordu. Yazdıkları, en son dil aliminin onayından geçmeden matbaaya gitmezdi. Goethe sırtını Weimar Devleti’ne dayamasaydı, Alman milletinin kültür seviyesini etkileyen eserlerine imza atamazdı. Onu finanse eden Weimar Devleti’ni mi suçlayalım, yoksa sırtını ona dayayan Goethe’yi mi?

Gazetede yazmak yazar için imkândır; fakat basınımız yakın zamana kadar tek zihniyetin hegemonyasındaydı; kendilerinden saymadıklarına yazdırmazlardı. Necip Fazıl uzun süre bir gazetede çalışamadı. Gazete yazılarından ne geçimini temin, ne de fikrine hizmet edebildi. İnancı onu hizmete zorluyordu. Kültür seviyesi düşük ülkelerde desteksiz bir dergiyi yaşatmak imkânsızdır. Hiç değilse bir dergiyi çıkarabilmek için başını taştan taşa vurdu.

“Bir Adam Yaratmak” piyesini Shakespeare’ın eserleri arasına katıp, yine Shakespeare’ın uzmanına sorulsa, “Hayır, bu onun değildir” diyemez, kanaatimce Sheakspear’ın eserlerinin arasında yıldız gibi parlar; hatta ben farklıyım diye bağırır. O eserinden Üstad kaç kuruş kazanmıştır? Weimar Kralı gibi bir adam çıkıp Üstad’ı destekleseydi, o da dehasını kitaplarına verseydi ne olurdu? İnanıyorum ki yalnız bizim değil, bütün Şark’ın kaderi değişirdi. Her gün para derdiyle boğuşan biri ne yazabilirdi? Ölümüne kadar kirada oturması milletçe ayıbımız değil de nedir? Bu vesile ile milletimizin mazlum evladı Menderes’i de rahmetle anıyorum.

EB
06.05.2013 10:49
#63

Nice yıllara

Sezai Karakoç ağabeyimiz yeni bir yaşına girince, sevenleri onu anmanın, anlatmanın ihtiyacını duydular.

Yakınlarından kimisi şairliğinden, kimisi mütefekkirliğinden, kimisi de yüksek ahlaklılığından söz etmişler. Gerçekten çok yönlü bir sanatkar ve düşünürdür. Günümüzdeki kültür hayatımızdan gelecek yüzyıllara kalacak birkaç isimden birisidir.

Beni en çok şu vasfı etkilemiştir; Sezai Karakoç denince akla ilk gelen şairliğidir; bunun anlamı duygusal bir insan olmasıdır. Fakat medeniyetle ilgili analizleri, devlet hakkındaki düşünceleri sırf mantığa dayalı hususlardır. Duygusallıkla mantıklı olmayı bir arada bulundurması çok ender rastlanılan bir özelliktir. Karakoç’un gençlik yıllarında ülkemizde öyle bir Batı rüzgârı estiriliyordu ki, o medeniyete eleştirel biçimde bakabilmek hem bir seviye hem de kendine güven meselesiydi; çünkü Batı’dan şüphe etmek cinnetle eşdeğerdi. Kültürün din, tarih, coğrafya ile derin bağlantısı olduğunu, hiçbir kültürün yozlaştırılmadan transfer edilemeyeceğini görebilmiştir. Kültürümüzü savunurken gözlerimizi dışarıya kapamalıyız da dememiştir, belki onun kadar Batı’yı takip eden bir Batıcı da yoktur. Fakat o bir mütefekkir olarak şu gerçeği kavramıştır; biz kültürümüzü canlı tutabilirsek, temas ettiğimiz kültürler de kendisine lazım olanı teşhis edip alır, yerli yerine oturtur.

Son yüzyıllarda yaşadığımız dramların önüne geçmek için resmi ideolojimiz Batı’nın büyüklüğünü zihnimize çakmak isterken milletçe bizi aşağılık kompleksine sürüklemiştir. Batı’ya güç veren yaşantı biçimi mi, ilmin tekniğe yansıması mı, yeraltı zenginlikleri mi olduğu bilinmeden aydınlarımız, sanatkarlarımız, bilim adamlarımız içinde benliğimizi bulduğumuz medeniyet dünyamızdan bizleri koparmak için ellerinden ne geliyorsa yaptılar ve yapıyorlar. Bunların putlaştırdığı Batı, teknik, zenginlik bakımından bizim kültür ve medeniyetimize göre ileri bir görünüş veriyor. Tabii bütün bu zümreler, güçlü bulunduğumuz dönemlerde de Müslüman olduğumuzu unutup geri kalışımızda gerçek sebep olarak dinimizi işaret ediyorlar. Bu teşhis ve tespitin yanlışlığını ispat etmek için dün Mehmet Akif, Necip Fazıl nasıl çırpınmışlarsa, günümüzde de Sezai Karakoç öyle çırpınıyor. Bu uğurda makaleler, şiirler, kitaplar yazıyor. Siyaset dünyasında fikirlerinin temsil edilmesi için parti kurmak dahil bütün güçlüklere göğüs geriyor.

Bu arada bir hususu belirtmek isterim; televizyon ekranlarında, yazılı basında Sezai Karakoç’un Mehmet Akif’le, Necip Fazıl’la mukayese edildiğine şahit oluyoruz. Üçü de Allah, millet yoluna baş koymuşlardır; fakat meselelere yaklaşmaları, olayları ele almaları, dünya siyasetini algılamaları, hatta çare olarak ürettikleri çok farklıdır. Tabii aynı zamanda sanat anlayışları, karakterleri, mizaçları, üslupları birbirlerinden ayrıdır. Bunun için milletimizin bu üç değerli evladını birbirleriyle mukayese ederek değil, ayrı ayrı ele alarak anlamaya çalışmalıyız.

Ülkemizde amme hukukunu meslek edinmiş bunca öğretim üyesi bulunmaktadır. Bunların hiçbiri gelecekteki devletin muhtaç olduğu şartları onun gibi görebilmiş değildir. Sezai Karakoç, teknolojinin bugünkü gelişimi karşısında devletlerin çoğunun Ortaçağ’daki derebeyliklerin durumuna düştüğünü kavramakta, bir bütün oluşturmadıkları takdirde silinip gideceklerinin altını çizmektedir. Yakın gelecekte devlet olabilmenin şartlarını şöyle belirlemektedir; asgari on milyon kilometrekare toprak, iki yüz elli milyon nüfus, ileri teknolojiye kavuşmuş bir sanayi ve bunlara denk bir kültüre sahip olmak. Bunu yerine getiremeyenlerin uğrayacakları felaketleri de haber veriyor; “Tarihin kanunları acımasızdır, gerekli önlemi almayan topluluklar, en amansız felaketlerin kayalarına çarpıp tuzla buz olurlar.” Sadece bu tespit bile Sezai Karakoç’un nasıl bir idrake sahip olduğunu bizlere göstermektedir.

Bütün zirveler gibi elbette yalnızdır; yalnızlıkların en fecisi kalabalıkların içinde olanıdır. Onun söylediğini anlayan kulak az çıkar; ona söyleneni sığ bulur. Bazıları onu konuşmamakla eleştiriyor; yeri geldi mi elbette konuşuyor; fakat gelişigüzel konuşmuyor. Kimi zaman sükut en büyük çığlıktır.

Gören onu sıradan bir insan zanneder; biraz yakından tanıyan iyi bir Müslüman olduğunu sezer; yaşantısıyla bütün mazlumların acısını çektiğini anlar; biraz daha yakından tanıyan, tavizsiz bir Müslüman olarak insanlığın dervişi olduğunu idrak eder. Bugün için o, Diriliş kafilesinin en öndeki bayraktarıdır, emr-i Hak vaki olunca, zaman ondan bir şey alıp götüremeyecek; sadece insanlığın ne büyük bir değer yitirdiğini gösterecektir.

 

http://www.zaman.com.tr/mehmet-niyazi/nice-yillara_2086279.html

 

MU
22.04.2014 00:42
#64

Teşkilat Refik, rahmete erdi

 

Marmara Kıraathanesi’ne ilk gençlik yıllarımızda gitmeye başladık.

 

 

Orada Ziya Nur Aksun, Erol Güngör, Nuri Karahöyüklü, Saip Atademir, Mükremin Halil Yinanç gibi değerli büyüklerimizle birlikte Refik Demir ağabeyimizi de tanıdık. 27 Mayıs darbesinden sonra herkesin yüzü asıktı; milletin sevgilisi olan Adnan Menderes bir darbeye kurban gitmişti. Milletin geleceği, Demokrat Partililerin durumu kamuoyunda ciddi bir endişe kaynağı idi. Refik Demir daha çok Ziya Nur Aksun, Erol Güngör ağabeylerin masasına otururdu. Refik ağabey Yalova’nın Güney köyünden idi; o köyden de Milli Birlik Komitesi’nden üyeler, subaylar vardı. Onlardan haber getireceği için Refik ağabeyin masasına otururduk. Bazı münasebetsiz adamlar Refik ağabeyin masasına oturunca Refik ağabey, karşısındakini ona gösterip; “Bu teşkilattandır” diyerek adamı uyarır; o da biraz oturduktan sonra kaçar giderdi. Böylece daha rahat bir konuşma ortamı doğardı. Adam kaçırmaları bu şekilde devam ettikçe Refik ağabeyin ismi de “Teşkilat Refik” olarak kaldı.

Aslen Dağıstan kökenli bir aileye mensuptu. 1925 yılında Yalova’nın Güney köyünde dünyaya geldi. Aslında o köyün asıl adı Reşadiye idi; herhalde Sultan Reşat’ı çağrıştırdığı için Cumhuriyet döneminde adını değiştirip Güney köyü yapmışlar. Emekli General Mehdi Sungur ağabeyimiz, kardeşi Abidin Sungur Bey gibi pek çok muhterem insan o köyden çıkmıştır. Refik ağabey, Devlet Hava Meydanları Meteoroloji Müdürlüğü’nden emekli oldu. Eski Türkçeyi ve Fransızcayı çok iyi bilirdi; dünyası kitaplardı. Onu arayan, Sahaflar’da, Cağaloğlu’ndaki kitapçılarda bulurdu. Emekli olmakla hayattan elini eteğini çekmemişti.

Rahmetli Muzaffer Ozak Hocamız da Marmara Kahvesi’nin müdavimlerindendi. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’yla yakın tanışıklığı vardı. Bir akşam hoca, Ayşe Osmanoğlu Hanımefendi’nin bir hatırasını nakletmişti: “Türkiye’ye dönen Osmanoğlu’nun kızlarına bir mühendis sahip çıkarak kendilerine bir dairesini tahsis etmiş ve her ay da düzenli olarak maddî yardımda bulunuyormuş. Bir sabah erken saatlerde kapıları çalınmış, Ayşe Hanım kapıyı açınca şık giyimli bir adamla karşılaşmış. Adam; “İnşallah rahatsız etmemişimdir, size ve annenize hoş geldiniz demek için ziyaret ettim.” demiş. Ayşe Hanım içeriye buyur etmiş, karşılıklı hal hatır ederlerken kapıcı günün gazetelerini getirmiş. Gazeteyi alan Ayşe Hanım “Menderes İstanbul’da” manşetini görünce karşısındakinin Adnan Menderes olduğuna iyice kanaat getirmiş ve “Beyefendi, niçin geleceğinizi önceden haber vermediniz, sizi elimizdeki bütün imkanlarla ağırlamak isterdik.” demiş. Menderes de “Valide Hanım, bizler politikacıyız; sevenimiz kadar sevmeyenimiz de var. Haberli gelseydik buraya gazeteciler doluşur, muhtemeldir ki nahoş hadiseler cereyan edebilirdi.” cevabını vermiş. Epeyce sohbet ettikten sonra kalkarken Menderes bir ihtiyaçları olup olmadığını sormuş, Ayşe Hanım da kendilerine bir mühendisin sahip çıktığını, ihtiyaçlarının bulunmadığını söyleyerek teşekkür etmiş. 27 Mayıs darbesinden hemen sonra Menderes’in mallarına el konulunca, mühendis, Berin Hanım’a gelip ya kirayı ödemelerini ya da evi boşalttıracağını söylemiş. Evin kirasını ve maddî desteği sağlayan aslında Menderes imiş. Berin Hanım parmağındaki yüzüğü çıkarıp oğlu Mutlu’ya vermiş ve kuyumcuya gidip bozdurmasını istemiş. Böylece Ayşe Osmanoğlu’nun geçimi Berin Hanım’ın üzerinde kalmış. Rivayet edilir ki Menderes’in geçirdiği uçak kazasından sonra Berin Hanım kendisine uçak düşerken aklından neler geçtiğini sormuş, Menderes de cevaben Berin Hanım’ın Ayşe Osmanoğlu’nun kirasını ödeyip ona yardımcı olmaya devam edip etmeyeceğini düşündüğünü söylemiş. Bu dramatik sohbetin ardından Teşkilat Refik’in gözleri doldu; “Yassıada mahkemesinde şu husus açıklandı; on yıl boyunca başbakanlık yapan Menderes bir tek kez dahi maaşını almamış, maaş için gelen çeki imzalayarak Hazine’nin tahsil etmesi için geri göndermiştir.” dedi ve gözyaşlarını silerek masadan kalktı. Onun bu hali masada bulunan herkesi derin bir hüzne boğmuştu.

Esprisi son derece boldu; adalete aykırı bir iş gördü mü, “Avukat değil hakim tutmak lazım.” derdi. Her şeyini bu millet, ümmet için paylaşırdı. Gazetede Türkiye’nin 2000 yılında nüfusunun 60 milyon olacağına dair bir haber görmüştü. O günlerde nüfusumuz 30 milyon civarındaydı. O andaki heyecanı görülmeye değerdi. Teşkilat Refik kendine dair hiçbir şeyi dert edinmediği gibi heyecanı da tasası da milletine dairdi. Yattığın yer nur, mekânın cennet olsun benim güzel ağabeyim.

MU
12.05.2018 12:08
#65

Henüz öğrenmiş bulunmaktayım. Mehmed Niyazi ağabey ahirete irtihal etmiş. Cenazeleri bugün öğle namazini muteakip Marmara İlahiyat camiinden Karacaahmet'e uğurlanacaktır.

 

Bir çınar daha göçtü. Tarifsiz, derin bir sızı duyuyorum. İşledi. Fikirleri, duruşu, dava adamlığı ile bize öncülük edenlerdendi. Üstad'a yoldaşlığını zaten dikkatli bir NFK takipçisi muhakkak bilir. Çok elim bir kayıp..

 

Kendisiyle calismalarini ilerleyen yaşına rağmen sürdürdüğü bir mekânda sıklıkla karşılaşırdık. Ona bir merhaba demeyi, uzaktan olsa bile imâ selam vermeyi es geçmezdim. Hep Üstad ile paylaştıkları ve sonrasında uğrunda nasıl adres adres dolanıp anlattığı anektodlari, yazdığı yazıları ve hisli tarihî nitelikli romanları aklima gelir teveccühümü olabildiğince artırmak isterdim. Bir zaman sonra görünmemeye başladı. Hasta diye işitmiştim. Şimdi de cenazesi..

 

Allah rahmetiyle muamele etsin. Biz iyi bir müslüman olduğuna şahidiz.