Burada okuduğum çocukluk hatıraları; beni, henüz günaha karışmamış, toza bulanmamış, kirlenmemiş o çocukluk günlerimin masumluğuna götürdü. Gelecekten geçmişe değil de, sanki geriden ileriye doğru gittim. Küçükken mazur görülen yaramazlıklar, büyüyünce mazeret kabul etmez günahlara dönüyorsa, bu gidişin şekli de doğru demektir kanaatimce. Biri bana, yaşadığın en güzel yıllar? diye sorsa; cevabım, "doğduğum günden itibaren 14 yıl" gibi çoğunu hatırlamadığım bir zaman olurdu. Neredeyse bir asır yaşayan çocuklara ne mutlu...
Neyse... İlginç çocukluk hatıralarımdan aklıma gelen birkaçını artık yazma vakti geldi. Bakalım neler karıştırmışım.
MASUM DUYGULARIMLA OYNANIYOR
7-8 yaşlarındayım. 20 yaşında bir kızı seviyorum. :tek_dis: Evlerimiz yan yana ve ailelerimiz arasında derin bir samimiyet var. Onu görmediğim gün yok diyebilirim. Görmediğim anlarda da hayaliyle beraberim. Bir araya geldiğimiz zamanlarda beni gösterip: "Bu çocuğu çok seviyorum, o benim tatlım, ne şeker şeysin sen öyle!" gibi beni kendisini sevmek zorunda bırakacak türden şeyler söylüyor hep. Bir bakıma zorla sevdiriyor kendini. Tüm suç onda. Rahatsızlık duyduğum tek konu, onunla yalnız kalamıyor oluşumuz. Etrafımızda hep birileri oluyor. (Gerçi yalnız kalsak ne değişecek?) Benimle ilgilendiği, bana olan sevgisini itiraf ettiği :shiny: günlerin gecelerinde, başımı yastığa tarif edemediğim bir huzurla koyduğumda, geleceğe dair öyle hayaller kuruyorum ki...
Bir akşam (hatırlamak bile ne kadar acı) onun ailesi ve bizimkiler toplanıp başka bir aileye misafirliğe gidiyoruz. Gittiğimiz evde benimle yaşıt bir erkek çocuk var. Malum şahıs (şimdi malum şahıs oldu) bu çocukla, yani rakibimle ilgilenmeye başlıyor. Hem de ne ilgi... Kıskançlık duygularım kabarmaya başlıyor. Sinirimden tek kelime konuşmuyorum. Arada bir (nadiren) bana bir şey söyleyecek olsa asık bir yüz ve soğuk kelimelerle onu tersliyorum. "Bunu nasıl yapar?" diyorum içimden. "Hem de gözlerimin önünde."
Birgün bana: "Benimle evlenir misin?" diyor. "Eğer ben büyüyene kadar beklersen evlenirim." diyorum. Gülümsüyor. "O zaman çabuk büyü!" diyor.
Yine bir gün valide hanımla evde oturuyoruz. "Hadi onlara gidelim" diyorum. Kabul etmiyor. "Lütfen gidelim, ne olur gidelim, hadi gidelim" gibi cümlelerle onu mecbur ediyorum gitmeye. Evlerine girdiğimizde, onu koltuğa oturmuş gülümserken buluyorum. (Yine bütün güzelliği üstünde.) İşte tam o an valide hanım demesin mi: "O kadar ısrar etti ki bizimki buraya gelmek için sormayın. Sabahtan beri başımın etini yedi gidelim diye." Benim için artık her şey bitiyor. Uçan tırtıllar diyarından yeryüzüne ayak basıyorum. Sevdiğim kızın yanında küçük düşüyorum. Neden küçük düştüğümü düşünmüştüm bilmiyorum.Zaten küçüktüm. Birçok sebep var; fakat hiçbiri tam sebep değil sanırım. O an aramızdaki yaş farkını idrak ettiğimi hatırlıyorum. Evet, aramızdaki tüm bağlar kopuyor. Valide hanım sözünü bitirir bitirmez, odadaki tüm bakışlar (onunkiler de dahil) fişek gibi yerinden fırlayan bir çocuğun kapıyı çarpıp çıkışına şahit oluyor. Koşabildiğim kadar uzağa koşuyorum. Issız bir yere gelince durup uzun bir süre ağlıyorum.
HAYIRSIZ BİR EVLAT OLDUĞUMU KANITLIYORUM
İlkokul ikinci sınıftayım. Öğretmenim annem. Bu onun için büyük bir şansızlık. B) Zira evde yaptıklarım yetmiyormuş gibi bunu birde sınıfa taşıma utanmazlığında bulunuyorum. Bir sene boyunca yaramazlık adına elimden gelen her şeyi yapmışım. Bense bunların bir tanesi hariç hiçbirini hatırlamıyorum. Gerçi o hatırladığım şey de, bir sene boyunca yapılacak yaramazlıkların tümüne bedel sanırım. Efendim, tamamen masum olduğum bu olay! şu şekilde gelişiyor:
Bir gün yine çocuklarla sınıfta toplanmış, valide hanımın yani öğretmenimizin anlatıyor olduğu dersi dinliyoruz. Daha doğrusu dinliyorlar. Ben de arka sıralardan birine oturmuş, nasıl bir kibarlıkta bulunabilirim diye sağa sola bakmakla meşgul oluyorum. Ve birden öğretmenimiz ne diyorsa aynısını yüksek sesle tekrar etmeye başlıyorum. Çocuklar kimi dinleyeceklerini şaşırıyorlar. Gözler bir öğretmende bir bende. Öğretmenimizin sabrı tükenmeye başlıyor. Bana sert bir ses tonuyla "sus" diyor. Bende ona yüksek sesle "sus" diyorum. "Yeter artık" diyor. Aynen tekrar ediyorum. (Efendim, buraya kadar ne kadar masum olduğumu gördünüz değil mi? Öğretmenimizin sözlerini tekrar etmem, dersi ne kadar candan dinlediğimin bir kanıtı değil midir? Hem onlar demiyorlar mı "dersi mutlaka tekrar edin" diye.)
Ben bir müddet daha papağanlık yaptıktan sonra, öğretmenimiz dayanamıyor ve tahtanın kenarından aldığı yumuşak ve beyaz maddeyi (ne diyorduk biz ona eskiden yau?), (buldum tebeşir) nahif bedenime doğru ağır bir öfkeyle ve saatte 120 km. hızla fırlatıyor. Daha ne olduğunu anlayamayan ben, mavi önlüğüme çarpan beyaz tebeşirle sarsılıyorum. Savaş davulları çalmaya başlıyor. Gökler kadar mavi önlüğümde, bulutlar kadar beyaz bir tebeşir izi... Üstümde tam bir gökyüzü portresi... Adım da bulutlardan düşen tebeşir. Artık savaşa hazırım ve beyaz adam için üzgünüm. Ayağımın dibine düşen tebeşiri alıp hızla öğretmenimize fırlatıyorum. (Efendim, izah etmeme gerek var mı bilmiyorum ama, bakın burada bile ne kadar iyi niyetliyim!.. Öğretmenimizin kızgınlıkla bana attığı tebeşiri; en arka sıraya kadar zahmet edip almak için gelmesin, birde o kadar yolu geri dönerek yorulmasın diye, kendisine sevgiyle, gül atar gibi, müşfik parmaklarımın demiri yumuşatan ahengiyle ve tamamen masumane duygularla atıyorum.) Sınıftaki çocukların şaşkın bakışları önünde bir kovalamacadır başlıyor. Öğretmenimizle sıraları dört dönüyoruz. Ve final: yakalayamıyor.
(İçimden konuşuyorum : O akşam evde neler olduğunu anlatsam mı acaba? Sakın sakın... Buraya kadar iyi gittik, sonucu mahvetmeyelim. Hem, bulutlardan düşen tebeşirin de bir gururu var dimi ama...) Şaka bir yana da cidden hatırlamıyorum. Sanırım bir şey olmadı. Eğer dayak yeseydim mutlaka hatırlardım.
90'LI YILLARA DAMGA VURUYORUM
İşte hatırlayamadığım; fakat olay saatinde bizzat orada hazır bulunanlardan dinlediğim ve en sevdiğim diyebileceğim çocukluk hatıram. Bu hatıramın haykırdığı o gür seste; monotonlaşmış kitlelere, batılı yaşam tarzına (ne alaka?) ve eğitim sistemine karşı büyük bir meydan okuma bulabilirsiniz. :D
Yaşım ya 4 ya 5... O gün bırakacağı kimse olmadığı için, validem beni de okula götürüyor. Şunu da belirtmeliyim ki ben 6 yaşımda ilkokula başladım. (Bunu da niye belirttiysem?) Bir saniye... Ben anaokulunu hangi arada okudum? Yoksa okumadım mı? Kesin okudum; çünkü oradan kaçtığımı hatırlıyorum. Neyse... Sınıfa giriyoruz ve ben çocukların yanına oturuyorum. Ders başlıyor. Birdenbire aklıma yaşımla orantısız fikirler gelmiş olmalı ki, hızla sınıftan çıkıp (bütün okul dersteyken) 5 sınıf kapısının da karşılıklı ve yan yana ona baktığı küçük koridorda durup haykırmaya başlıyorum : "Eyy öğretmenlerr! Çıkın dışarı, ne duruyorsunuz!.. Zil çaldı, hadi çıkıın!.."
Ben bu tür cümlelerle ortalığı çınlatmaya devam ederken, "ne oluyor lan" diye telaşla koridora çıkan öğretmenler karşılarında bulutlardan düşen tebeşirin yalnız tebeşir halini görünce başlıyorlar gülmeye... Sonrasını, olayı hatırlayanlar da hatırlayamadığı için; üstün hizmet ödülüne mi layık görülüyorum yoksa yılın tellalı mı seçiliyorum, burası meçhul kalıyor. :)