Erbakan Hoca hakkında söyleneneler hüsnü zan olsa gerek.
Hüsnü zannın sınırlarını Üstad iyi çizmiştir. Veliye sahabelik, sahabeye nebilik, nebiye de Allahû Teâla'ya ait tüm vasıf ve sıfatları vermemek kaydıyla, onları ne kadar severseniz seviniz.
Velayet konusu hakkında Üstad, "Son Devrin Din Mazlumları" adlı eserinin, "Esseyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri" kısmında şöyle buyurmuştur:
"...Herkes şeyhini büyük ve üstün, sadece bir tanesi olduğuna ve bunu da ispat mümkün olmadığına göre, evvelâ mücerred büyüklük ve üstünlük hassalarını izah ve ancak ondan sonra bu hassalardan mürşide düşen hisseleri teslbit etmek, başlıca usul ve zaruret olmaz mı?
Halbuki bizde, Allahın yakınlık dairesi içine aldığı dostlarına ait kıymet ve büyüklük şartlarının ne olduğunu bilmeyenler, sâf bir bakışa, bön bir duruşa, keramet satıcı bir edaya, bir hâle hemencecik meftun olup bütün tenkid hislerini, mizana tatbik şuurlarını ve müşahede selâmetlerini kaybeder, burunları halkalı vahşi kabileler halkı gibi, şeyhlerini veya şeyıh sandıklarını bir (tabu) dairesi içine alırlar ve çok defa bilmeksizin şeriat bend-lerini yıkıp mukaddes ölçü ve hadleri taşıra taşıra Uhud dağı büyüklüğünde bir put imal etmeye doğru giderler...
Güya iman ve İslâm adına yapılan bu şeylerin belirttiği ruhiyat ile, doğrudan doğruya iman ve îslâma zıt olarak, doğrudan doğruya küfür tarafından girişilen ve doğrudan doğruya küfrün kendisi olan putlaştırmalara ait (psikoloji) arasında fark yoktur.
Gerçek mürşid, her şeyden önce bu hâle, samimiyetsiz sözlerle değil, müridlerine üflediği fikirle, ruhla, zahirî ve bâtmî ilimle, terbiye ve disiplinle mâni olandır.
Müridine bak, şeyhini tanı!
ÖLÇÜLER:
Velîlerin derece ve mertebelerini tâyin ederken sımsıkı muhafaza edilmesi gereken umumî ve temel ölçü, «had» mefhumunu anlamaktan ibarettir. Din, bir ıbaştan öbür başa hadler tablosundan ibarettir ve aynen Abdülhakîm Efendi Hazretlerinin tabiriyle:
«Edep, hadlere riayet etmek demektir, en büyük edep ise İlâhi hududu muhafaza etmektir.»
Resuller de kıyasın içinde olarak bütün mahlûklar Allaha ve onun yarattığı derecelere karşı birer had ile çevrilidir. Hiçbir had ile mahdut, hiçbir hükümle mahkûm, hiçbir kayıtla mukayyet olmayan yalnız Allah'tır.
Dedik ki, Resullerin de bir haddi var. Bu had, ancak İlâhi zât ve kudretin sınırladığı son çizgi..-
Onlara, Allah dememek şartiyle ne denilse ve hangi büyüklük izafe edilse azdır.
Sahabîye nebî dememek ve yalınız nebilere mahsus vasıfları kondurmamak şartiyle ne denilse az...
Velîleri de asla sahabî, hususiyle nebî ve resul vasıflarına ve mertebesine yükseltmeden, bu sınır içinde istenildiği gibi yüceltmek caiz...
Bu ana ve temel ölçüden sonra, velîlere ait, kökler: bâtında, fakat alâmetleri zahirde şu vasıflar gelir:
1- Anahtarın kumdaki yatağiyle kendisi arasındaki mutabakata eş, her hâli, her sözü, her hareketiyle tam bir şeriat uygunluğu...
2- Yine A'bdülhakîm Efendinin «mevzuunu bulamaz ki ıben desin...» şeklinde belirttiği gibi, en küçük benlik korkusuna yer vermeyen ve bunu bilhassa sahte tarafından bir kelime oyunu halinde göstermeyen halis bir mahviyet...
3- Keramet izharından, vücudunu kafes arkasında güneş bile görmemiş bir bakirenin herkes içinde sırtından (gömleği düşmüşçesine duyacağı hicaba benzer bir duygu, utanç sahibi olmak... Keramet velîlerde ya ihti-yarsızca, îlâhî iradeyle meydana gelir, yahut yine İlâhî iradeyle, maslahat icabı olur; ve asla, makinenin düğmesini çevirip çarkını işletircesine şahsî ve keyfî bir tasarruf ifade etmez.
4- Muhteşem bir heybet ve temkin... İlâhî iradeye bağlı olmaktan gelen bir teslimiyetle, dünya işlerinden uzaklık ve hak yolunda olsa bile hâdiseleri zorlama mizacına yabancılık...
Bu nokta, gerçek kemâl ehlini sahtesinden ayırd edici başlıca vasıflardan fcirini gösterir ve cemiyet meydanında ulu-orta bayrak açan ve çok defa başarısızlığa mahkûm hareketlere girişen tiplerle, İlâhî irade karşısında temkin ve teslimiyet sahibi kâmiller arasındaki derin farkı ortaya koyar. Kimse, İlâhî iradeyi bilemiyeceğine göre ona zıt bir davranışta bulunmamak için her türlü hamleden uzak olmak mânâsına gelmiyen bu temkin ve teslimiyet, aynı zamanda ne kötülüğe rıza, ne de cemiyet alâkasından tecerrüt gibi bir tesirle de izah olunamaz; belki Allah ile velîsi arasında son derece mahrem ve gözlerden nihan bir sır belirtir. Daima Abdülhakîm Arvasî'-nin tabiriyle tesbit edelim: «Allah sırrını emmine verir; , bilen söylemez, söyleyen de bilmez!»... Tekrar edelim ki, kendilerini âlemin ıslahına memur gören ve telâş içinde birtakım hareketler peşinde koşan şöhret hırslısı insanların nefsanî hâllerine nispetle, bu harikulade bir heybet içindeki temkin ve rıza tavrı, velîye ait başlıca alâmettir. Din dâvasında cemiyet içi mücadele makamı ise ayrıdır ve ermişlik iddiasına geçmemek şartı altında mübarektir.
Biz, işin işte bu amelelik cephesindeyiz.
Ve bu esaslardan sonra Allah Resulünün kâinat çapında muazzam ahlâkından tam bir nasip...
Şimdi ıbütün aydın müslümanlara tavsiyemiz şudur ki, hendesî bir sarahatle çizgileştirmeye çalıştığımız bu esasları ellerine birer kimya kâğıdı emniyetiyle alsınlar ve karşılarına, ya kendisinin, ya etrafının velilik id.-diasiyle çıkacak insanlara tatbik etsinler; hemen gerçeği göreceklerdir.
Sırası gelmişken, bir şahsın kendi kendisine velilik kondurmasmdaki felâketi, velîler sarayının sultanlarından Şah-ı Nakşibend Hazretlerine ait teşhisle ifade edelim :
«Birinin velî olduğuna dair en küçük îma ve işareti, hayz ve nifas vakti bir kadının, kendisini kanlı doniyle damdan teşhir etmesinden beterdir!!.»
Düşünün, gerçek velîye düşen hicap ve ismet ne kadar derin!.
Velî, bu dünya ile meşgul görünürken bile öyle bir huzurdadır ki, hiçbir işle şer'î alâka sınırları dışında alâkalanmaz ve «mânâsız sualin lüzumsuz cevabını» vermez. Konuşurken, gülümserken, yemek yerken, herhangi bir dünya işi görümken o hâl üzerinde olmadığı ve gaipler âlemine bakan gözlerini bu âleme zorla çevirdiği, bütün bu hâlleri de asıl halini örtmek için yaptığı, derince bir göz için besbellidir. İşte velînin üzerinden bir ahenk gibi tüten, bir nağme gibi yükselen bu hâldir ki, onun şehadet-namesidir; ve erbabınca, altın veya bakırı bir bakışta kestiren bir kuyumcu kesinliğiyle açıktır.
Bir yerde, şeriat inceliklerinde laubali, üzerinden benlik kokuları gelen, velilik iddia edici ve keramet satıcı, gözü dünyada ve güya dünyanın ıslahında, usulü telâş ve didinme ve gayesi isim ve şöhret, birini gördünüz mü, rahatça hüküm mührünü basabilirsiniz:
"Bu adam bir velî değil, ancak bir denîdir!..."
Bendeniz, Erbakan Hoca mevzuunda, Üstad'ın ayan-beyan tasvirlerinden yola çıkarak, şu son kısmı ölçü almayı yeğlerim...