Ayasofya İbadete Açılıyor!
05 Ağustos 2011 Cuma
Efendim yazımızın başlığı böyle keskin bir şekilde atmamın sebeb-i hikmeti biraz sonra arzedeceğim millî problemimize dikkatleri çekmek, böylelikle daha fazla kitleye ulaşabilmek…
Malûmunuz mübarek Ramazan-i Şerif’i idrak ediyoruz Müslümanlar olarak. Bu güzel ayda yapılan dua ve niyâzlar, ibadet ve taatler kadar mekânları sarıp sarmalayan manevî neş’e de önemli diye düşünüyorum.
Zira Anadolu gibi güzel İstanbulumuz da manevî iklimi yoğun birbirinden müstesna mekânları barındırıyor bağrında.
Eyüp Sultan, Süleymaniye, Merkez Efendi, Fatih, Yahya Efendi, Yuşa Tepesi, Üsküdar Aziz Mahmud Hüdaî… Daha adını sayamadığım onlarca güzel mekân.
“Şerefü’l-mekân, bi’l-mekîn” Filhakika mekânı şerefli kılan da o mekânın içindekilerdir.
Bu güzel mekânlardan bir tanesi de Ayasofya’dır şüphesiz.
Ceddimizin bizlere miras bıraktığı, asırlarca Fatih’in yadigârı olarak Devlet-i Âliyye’nin sancağını asırlardır taşıyan Ayasofya…
Fethin en büyük simgesi Ayasofya…
...
Geçtiğimiz günlerde televizyoncu bir arkadaşım Yunus Göksu twitter’dan, “Ayasofya yakın zamanda ibadete açılacak” mealinde bir mesaj geçti.
Şöyle bir düşündüm, “Yahu neden olmasın? Yıllardır devam eden ve ülkemizin kanayan bir yarası haline gelen Ayasofya neden ibadete açılmasın? Bu kadar demokratikleşme adımının atıldığı ülkemizde halkın ibadet hürriyetine halel getiren yasakçı uygulama neden tarihe gömülmesin? ”
Bu sorularla zihnimi meşgul ederken sahur programlarını şöyle bir temaşa ettim. TRT-1’de, Dursun Ali Erzincanlı kardeşimizin sunumuyla yayına giren “Sahur Bereketi” programına kilitlendim.
Mekân Ayasofya. Harîm kısmını aydınlatan 70 adet ışıl ışıl top kandiller, sonsuza doğru yükselen kubbe, yan cephelerde 7.5 metrelik çapıyla göz kamaştıran, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin hattı destinden mürekkeb çihâr yâr-i güzîn levhâları…
Ve “Sahur Bekereti”nin konuğu Muhterem Mehmet Emin Ay hocanın Ayasofya’nın içinde gökkubbeyi inleten Kur’ân tilâveti…
Neden sonra Ayasofya’dan göklere dalga dalga ulaşan ezân-ı şerîf…
1930’lu yılların yasakçı zihniyetinden sonra bu talihsiz mekân belki de ilk defa soludu özgür günlerin havasını…
Gönlüme huzur bahşeden bu manzarayı seyrederken, Ayasofya’nın ibadete açılacağını sosyal medyada dile getiren arkadaşımı hatırlayıp hemen sahur vaktinde twitter’dan genel bir mesaj geçtim:
“Ayasofya’nın kubbesi Osmanlı’dan sonra belki ilk defa Kur’ân ile inliyor”
Şimdi biraz tarihin sayfalarını karıştırıp bu güzel mekâna esaret zincirlerinin nasıl takıldığı hatırlamaya çalışalım.
Hatırlarsanız Feth-i mübîn müyesser olduktan sonra Hz. Peygamber’in iltifatına mazhâr olan Cennet Mekân Fatih Sultan Mehmed Hân’ın ilk icraatlarından birisi ilk Cum’a namazını kiliseden camiye tebdîl ettiği Ayasofya’da kıldırmasıdır.
Fatih’in hayatında üzerine titrediği bu yüce mabet fethin sembolü olmuş, vakfiyesinde de hatırı sayılır bir mevkî kazanmıştır. Öyle ki vakfiyede geçen ifadeler bu yüksek mevkîyi onaylamaktadır:
“Ayasofya kıyamete kadar camii olarak vakfedilmiştir. Bunu hiçbir kimse değiştiremez. Vakıf şartlarını kim değiştirirse Allâh'ın, meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerine olsun. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın. Ebediyen cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyen merhamet olunmasın. Ayrıca kim bunları görüp işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı ve vebali onu değiştirenlerin üzerine olsun. Allâh'ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir.”
Ve 1930’lu yıllar…
Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle bir takım restorasyon faaliyetleri başlıyor.
Kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi, çini ve mozayiklerin ortaya çıkarılması ile restorasyon faaliyetleri gerçekleştiriliyor.
Buraya kadar herşey normal. Ya bundan sonrası?
Yine Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine, Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevriliyor.
El insaf!
Hayatımda hiçbir zaman devlet büyüklerine hakaret etmedim, etmeyi de düşünmüyorum. Ama “Kemalist” olmadığım için de Atatürk’ün polikalarını eleştirebilme hakkımın olduğunu düşünüyorum.
Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesini eleştirdiğim gibi dünya Müslümanları’na malolmuş bir hilâfet makamının bir gecede kaldırılmasını da eleştiriyorum.
Gelişmişliği yazıya isnat ederek harf inkılâbı yapıp bu toplumun âlimlerinin bir gecede cahil bırakılmasını da eleştiriyorum…
Tekke ve zaviyelerin kapatılarak, hocaların sarıklarına, cübbelerine, velhasıl yüzyıllardır kullandığımız giyim kuşama karışılarak toplumun manevî dinamiklerinin inkıtaya uğratılmasını da eleştiriyorum…
Peki ya Ayasofya’ya yapılan revâ mıdır? Koskoca cihân imparatorunun bedduası çepeçevre sizi sarmışken onu müzeye çevirmek nasıl bir mantıkla izah edilebilir?
Hadi o zaman bir takım ideolojik takıntılar mevzubahisti, kimilerine göre yapılan tüm menfî icraatler vacipti!
Peki şimdi nedir vacip olan?
Ey hükûmet erkânı! Duyun çağrımızı!
Daha neyi bekliyorsunuz? Bu beddua size yetmiyor mu Allah aşkına?
Neden korkuyorsunuz? Batı'nın köhnemiş yüzünden mi?
Sızlatıyorsunuz ceddinizin kemiklerini her geçen gün…
Şu mübârek Ramazan-ı Şerîf hürmetine insafa gelsin kalpleriniz ve Ayasofya’dan yükselen ezan Kur’ân seslerine kulak verin artık.
Bakanlar Kurulu 1934’te nasıl süratle toplandıysa 2011’de toplayın Bakanlar Kurulunu’zu ve kurtarın bu yüce mabedi esaret zincirlerinden.
Açılışını da 29 Mayıs 2012’de, Fethi mübînin seneyi devriyesinde yapın meselâ…
Çok geç kaldınız çok!
80 yıldır bitmedi mi bu restorasyon?
“Herşey tamam artık, bir halıları eksik. Ayasofya açılıyor, yazın buraya” diyen arkadaşımı selâmlıyor ben de tarihe not düşüyorum: AYASOFYA İBADETE AÇILIYOR, AÇILMALI, AÇILACAK.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek 1965'te Milli Türk Talebe Birliği'nde gençlere yaptığı muazzam konuşmasının satır aralarında bakın neler söylüyor Ayasofya ile ilgili:
"Gençler!
Ayasofya üzerinde çok laf ettik! Ama lafta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiyetimiz altına alabilmiş değiliz!
Bana öyle geliyor ki, yalnız manayı anlasak, yalnız onu yerine getirebilsek, Ayasofya’nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır. İsterse açılmasın; ondan sonra herşey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır.
Biz kimden, neyi istiyoruz.
Yemen’den Viyana’ya, Fas’tan Kafkasya’ya kadar en aşağı 10 milyon kilometre kare bir zemin üzerinde. Evet, böyle bir zemin üzerinde. Atalarımızın. Ata derken halimize bakıp başımızı doğduğumuz nur insanların. Tohum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden birini. 700 bin kilometre kareye indikten ve bu halin ismine millî kurtuluş dedikten sonra. Evet, bütün bunlardan sonra. Toprağı kaybedilmiş kubbelerden birini mi istiyoruz?
İnsana gülerler!. Herhangi bir yıldızda bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler.
Âlemde, cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur.
“- Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?”
Bakın nedir bu bakımdan Ayasofya?
Bizi bu hale getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlâkımızı Paris’in dünya çapındaki (Şabane) kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık cereyanın, kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, mukaddesat odamız.
Ayasofya budur!
129 yıl boyunca, dışarıdan Batı emperyalizmasının, içeriden de onların sadık ajanları sıfatiyle kozmopolitlerin, masonların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde, adı Türk, küfür tip ve zümrelerinin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya’yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki balmumundan frengili suratlar şeklinde, Türkün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu.
Ayasofya’nın hilal hakimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşılanan gayret, bir ordunun harp planlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felaket.
Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıyla yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya’nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar.
Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silahını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlayabilir?
Ayasofya’nın kapatılması işte böyle olmuştur. Ve Türk tarihine, mukaddesatına, ruhuna, ihanetlerin en büyüğü şeklinde meydana gelmiştir. Türk’ü yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre ve zihniyeti, Ayasofya ile Türk vatanını, göklerdeki aslî ve hakikî vatanıyla beraber satmıştır.
Allah(c.c.) diyen bu millet mutlaka kalacak; ve kalacağına göre, öteki dünyadakinden evvel, bu dünyada hesap gününü açacaktır. Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhî, ahlakî, içtimai, iktisadî, idarî, siyasî felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonklu kordeladır.
Ayasofya’nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Her mana, her hikmet, her münasebet Ayasofya’ya bağlı.
Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün bahtıyla beraber açılmalıdır.
Ayasofya’yı kapalı tutmak, Yunanlıya “ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!” demekten farksızdır.
Ayasofya’yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler’den Afrikalı yamyam devletlerine kadar aleyhimize rey verdirip kendileri müstenkif geçinen Batılılara “artık benim hayat hakkım kalmadı!” demektir.
Ayasofya’yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altındaki 30 milyar Türk’ün semaları tutuşturan lanetine hedef olmaktır.
Ayasofya’yı kapalı tutmak, Allah(c.c.)’a sövmeye, Kur’ana tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur.
Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem!
Fakat Ayasofya açılacak!. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler.
Ayasofya açılacak. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün manalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek.
Ayasofya açılacak! Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak.
Allah(c.c.) tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak.
Ayasofya’yı, artık önüne geçilmez bu sel açacak.
Bekleyin gençler! Biraz daha rahmet yağsın. Sel yakındır.
Fatih ve Onun Yeni Nesline Selam!" NFK
Aydın Çakırtaş - Habername
HOLLYWOOD’un ünlü yıldızlarından Ben Affleck, son filmi Argo’nun bazı sahnelerini çekmek için geçtiğimiz aylarda İstanbul’a geldi. Ayasofya Müzesi’nde yapacağı çekimlerde aydınlatmayı beğenmeyen Affleck’in, müze yönetiminin de izniyle Ayasofya’nın aydınlatmasını değiştirdiği ortaya çıktı. İran’da 1979 yılında yaşanan bir rehine krizini konu alan ve yapımcılığını George Clooney’nin yaptığı Argo filminin yönetmeni ve oyuncusu Ben Affleck, filmdeki birçok sahnenin çekimi için İstanbul’u seçmişti. Ekibiyle birlikte defalarca İstanbul’a gelerekmekân araştırması yapan Affleck’in filminde, İran sokaklarına benzettiği Beyoğlu, Fatih ve Eminönü’ndeki tarihi semtler doğal plato olarak kullanılmıştı.
