Hikayeler, Kıssadan Hisseler

Başlatan: nedmanün Tarih: 22.02.2006 20:21 Cevap: 194

NE
22.02.2006 20:21
#1

Hikayeler, Kıssadan Hisseler vb. konular bu başlık altında yazılacaktır.

Bu başlık altına atılmayanlar silinecektir.

 

 

 

Kasabanın birinde zengin bir tüccar yaşarmış. Öleceği vakit

vasiyetinde: 'Ben mezara konulduğum gün kim gelir benimle bir

gece mezarda kalırsa ona servetimin yarısını bırakacağım.'

demiş.

 

Çoluğu çocuğu, akrabaları servetin yarısı bırakılmasına rağmen

bunu yerine getiremiyeceklerini düşünüyorlarmış. Kısa bir

müddet sonra adam ölmüş.

 

Adamın vasiyeti kasabada zaten meşhurmuş. Bunu duyanlardan

biri de kasabanın en ücrâ köşesinde yaşayan hamalmış. Adamın

öldüğü haberini duyunca yakınlarına kendisinin bir gece

mezarda kalabileceğini söylemiş. Bunun üzerine cenaze

merasiminden sonra hamalı da adamla birlikte kabre koymuşlar.

 

Hamal: 'Zaten bir tane ipim bir tane de küfem var. Kaybedecek

bir şeyim yok. İyi ettim de bu adamla buraya girdim.

Çıktığımda kasabanın hatırı sayılır insanlarından biri

olacağım.' diye düşünüyorken bir gürültü kopmuş ve dünyada

daha önce hiç karşılaşmadığı yüzlere orada rastlamış.

 

Gelen melekler aralarında konuşuyorlarmış: 'Bu ölü olan zaten

elimizde. Onu istediğimiz vakit hesaba çekebiliriz. İlk önce

şu canlı olandan başlayalım.'

 

Adam tir tir titriyorken başlamış melekler art arda sorular

sormaya: 'Söyle bakalım ey falan oğlu filan. Küfenin ipini

nereden buldun? Satın aldıysan ne kadara aldın? Kimden aldın?

Aldığın kişiyi dolandırdın mı? Hakiki değerinde mi verdin

ücretini?'

 

Adamın dili dolanıyor sorulan sorulara cevaplar bulmaya

çalışıyor ancak, o cevap verdikçe ip ile ilgili bir başka soru

ile karşılaşıyormuş.

 

Gün ağarırken zengin adamın akrabaları gelmiş ve adamı

mezardan çıkarmışlar:

- Artık kasabanın sayılı zenginlerindensin. Anlat bakalım bir

gece mezarda kalmak nasıl bir duygu?

 

Hamal:

- Aman, lanet gitsin! İstemiyorum! Bütün mal mülk sizin olsun!

Ben bir ipin hesabını sabaha kadar veremedim, o kadar malın

hesabını kıyamete kadar veremem herhalde...

NF
22.02.2006 20:50
#2

Selamlar,

 

Buna benzer bir olay da Hz. Ömer için anlatılır. Hz. Ömer'in Şehadetinin ardından 6 ay geçer ve bir kişi onu rüyasında görür (kim olduğunu şimdi hatırlayamıyorum). Ona nasıl bir durumla karşılaştığını sorunca çetin sorgusunun yeni bittiği cevabını alır.

 

Allah hepimize hesabını verebileceğimiz ameller işletsin ve hesap anında tek yardımcımız olsun.

 

Saygı ve selamlarımla

SA
29.07.2006 19:33
#3

Dolmuş

 

 

Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.

 

Yanına sokularak:

 

-Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var?

 

Sıcak bir tebessümle:

 

-Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastahane tarafına gidecek bir araba arıyorum.

 

-Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.

 

-Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.

 

-Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.

 

Saatime baktıktan sonra:

 

-20 dakikanız var, dedim. Hastahane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.

 

Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.

 

İçeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara:

 

-İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?

 

Ön koltukta oturanı:

 

-Hak istiyorsan Hakkâri?ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.

 

Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.

 

Sakinleşmeye çalışarak:

 

-Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastahaneye yetişmesi gerekiyor.

 

Bu defa şoför lâfa karışıp:

 

-Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastahaneye uçuverir.

 

Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.

 

5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastahanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı.

 

Şoför:

 

-Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.

 

Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:

 

-Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.

 

Heyecanla:

 

-Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı?

 

-Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastahaneye kaldırmışlar.

 

Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.

 

Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:

 

-Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye?nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla. §

SE
30.07.2006 00:40
#4

Evinizde verdiğiniz bir davetin ardından yapacak çok işiniz mi var? Sakın üzülmeyin. Bu, çok arkadaşınız olduğunu gösterir.

 

Akşamları iş dönüşü otobüsten indiğinizde iki durak yürümek zorunda mı kalıyorsunuz? Sakın üzülmeyin. Bu, sizin sağlıklı olduğunuzu gösterir.

 

Pantolonunuzun beli sıkmaya mı başladı. Sakın üzülmeyin. Bu sizin aç kalmadığınızı gösterir.

 

Hafta sonları yıkanacak çok çamaşır sizi mi beliyor? Mutlu olmalısınız. Çünkü bu, çok kıyafetiniz olduğu içindir.

 

Akşam olunca ayaklarınız çok ağrıyorsa sakın üzülmeyin. Bu sizin boş durmadığınızın anlamına gelir.

 

Her ay bir sürü fatura ödemek zorunda kalıyorsanız bu, sizin düzenli bir işiniz olduğunu gösterir.

 

Bütün bunların farkındaysanız mutluluğu yakalamışsınız ve hayattan zevk almışsınızdır.

SE
04.08.2006 02:08
#5

Mutluluk Dediğin…

 

 

Hayatımda ilk önce SEVMEyi öğrendim, çünkü sevdikçe kendimi hissettiğimi gördüm.

 

AFFETMEnin ne olduğunu anladım ve affetmenin aslında yeni insanlar kazandırdığını gördüm.

 

Bir gün geçmişime baktığımda PİŞMANLIĞIMdan üzülmediğimi gördüm, bunları ben yaşadım çünkü…

 

Birisini HATIRLAMAnın aslında ufak bir telefon görüşmesi kadar basit olduğunu biliyorum artık.

 

Aslında BANA DEĞER VEREN İNSANLARın çok yakınımda olduğunu, fakat gözlerimin hep uzaklarda olduğunu anladım.

 

Birisinin kırdıktan sonra ÖZÜR DİLEMEnin aslında beni ben yaptığını anladım.

 

SEN BENİM İÇİN ÖNEMLİSİN sözcüklerinin verilebilecek en büyük hediye olduğunu buldum.

 

Bir yerden sonra SÖZCÜKLERin anlam ifade etmediğini biliyorum.

 

Sahilde yürür ve düşünürken birinin de beni DÜŞÜNDÜĞÜ duygusu beni sevindiriyor.

 

MUTLU OLMAnın aslında bir kedinin güzel bir anını yakalamak kadar basit olduğunu anladım.

 

KAÇIRDIĞIM FIRSATLARın aslında bana yeni fırsatlar yarattığını gördüm. Yıldızların benim için parladığını görmeyen gözlerimin, gün geldi HAYATSÖZCÜKLERİNİN VEREBİLECEK EN BÜYÜK HEDİYE OLDUĞUNU BULDUM. IMDAN KAYAN YILDIZLARın gömüldüğü maziyi unutması gerektiğini anladım.

 

GÖZLERin sözcüklerden daha önemli olduğunu ve yalan söylemediklerini biliyorum.

 

Hayatımda YANIMDA GÖRMEK istediklerimi yanımda göreceğim, çünkü onların bana değer verdiklerini biliyorum.

 

SE
04.08.2006 11:02
#6

MASALLAR BİZE NELER ÖĞRETMİŞ

 

>>> >Sinderella: Hatun kısmının gece 12.00’den sonra sokakta işi

>>>yoktur .

>>> >

>>> >Uyuyan güzel: Bir kız kendisini öpen ilk erkekle evlenir ve

>>>onunla

>>> >sonsuza kadar mutlu yaşar.

>>> >

>>> >Hansel ile gretel: Masal kahramanlarının sayısı arttıkça IQ'ları

>>> >düşer... Çikolatadan evler yenmemelidir.

>>> >

>>> >Kırmızı başlıklı hanım kız: Sokakta her gördüğün zibidiyle

>>>konuşma.

>>> >

>>> >Çirkin ördek yavrusu: Ortaokulda size imalı bakışlar atan

>>>gözlüklü

>>> >tombul kızla/çocukla dalga geçip aşağılamayın, bir beş sene

>>>sonra

>>> >afet olur ağzınız açık kalır, ağlarsınız. (favorim)

>>> >

>>> >Ali baba ve kırk haramiler:

>>>Password'ler iyi saklanmalı onun bunun

>>> >yanında bağırarak söylenmemelidir.

>>> >

>>> >Alice harikalar diyarında; Her bulduğunu ağzına sokma

>>> >

>>> >Heidi; Akıllı kızlar patikalarda neyin keçi kovalamazlar.

>>> >

>>> >Alaaddin: Sokakta her bulduğunu karıştırma..

>>> >

>>> >Pamuk Prenses: Hiç tanımadığınız biri size elma verirse sakın

>>> >yemeyin!

>>> >

>>> >Rapunzel: Bi kuleye kapatıldıysanız kaçmak için saç uzatmayın

>>>uçmayı

>>> >öğrenmek daha kısa sürer.

>>> >

>>> >Pinokyo: Baban marangozsa asla yalan söylemeyeceksin.

SE
04.08.2006 11:05
#7

GELİNCİK

Bir dağ köyünde yaşayan yeni evli bir kadının,ilk hamileliği esnasında eşi vefateder.Kadın,üzüntüsünden bir süre dere tepe dolaşır.Bu esnada bir gelincik yavrusu bulur.(Gelincik,kurt gibi vahşi birhayvandır.)Onu alıp eve getirir.Kendi yediklerinden yedirip büyütür.Hayvan ehlileşmiş bir şekilde bu genç kadınla yaşamaya başlar.

Günü gelince kadın doğum yapar.Güzel bir bebeği olur.Artık o sessiz yuvasında bir şenlik vardır.Bebeğinin meşgalesiyle günlerini geçirmeye başlar.

Günlerden bir gün,dışarı çıkmak durumunda kalır.Bebeğini uyutup kapıyı kilitleyip gider.İşlerini bitirip kısa süre içerisinde geri döner.Dış kapıyı açmasıyla birlikte karşısında ağzı kanlı gelinciği görür.Gelinciğin bebeğini parçalamasının hayali gözlerinin önünde canlanır.Beyni döner, çıldırır ve kapının arkasındaki kalın sopayı alıp vura vura gelinciği öldürür.

Bu esnada içeriden bebek ağlaması sesi gelir.Koşarak içeri giren kadın,beşiğin etrafında kocaman,parçalanmış bir yılan cesedi görür.

 

 

SU
04.08.2006 17:31
#8

Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; "-Gayet iyi." dedi. Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.

 

Cep telefonu çaldığında, akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.

 

- Alo.kızım, nasılsın?

 

- İyiyim anne. Ne oldu *

 

- Sana bir surprizim var.

 

- Surpriz mi?

 

- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş..

 

- Eee kimmiş.

 

- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.

 

- Ben mi?

 

- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.

 

- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.

 

- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.

 

- Amaaan. Peki peki. Nasıl tanıyacağım.

 

-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.

 

-Tamam anne..tamam.

 

- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.

 

- Hemen darılma, tamam dedim ya.

 

O nasıl tamam demekse. neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.

 

**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****

 

Genç kız, izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.

 

Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. "-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam" diye düşündü.

 

Köylü kadın çekinerek seslendi;

 

- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim?

 

"Kızım" diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.

 

- Ne var, adres mi soracan! ..

 

Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;

 

- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.

 

- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.

 

Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü.

 

"-Nihayet." diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.

 

Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;

 

- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla. Fakat ağlamayla benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı.

 

Kadın dayanamadı;

 

- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim! .

 

- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş

 

-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.

 

Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.

 

**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****

 

Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.

 

- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde?

 

- Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.

 

- Allah Allah! ... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.

 

Genç kız bir an durakladı.

 

-Küçük bir kız mı?

 

- Evet

 

- Anne! . biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi?

 

- Kültürsüz değil ama zengin değil.

 

- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.

 

- Köyden gelen kadına ne denir ki! ..

 

- Oh. iyi iyi, köylü kadınları karşılmaya beni gönderiyorsun.

 

- Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik. ' - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda, ben kapınızı çalarım'. Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.

 

-Ne istiyormuş?

 

- Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.

 

- Anne, o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım?

 

Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;

 

- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.

 

- Eee.

 

- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.

 

-Evet, hatırladım.

 

- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.

 

- Herhalde şimdi anlatacaksın.

 

- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu.

 

- Niçin?

 

- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah! .. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı.

SU
04.08.2006 17:41
#9

Iyi kalpli bir kadin,kor sagir ve dilsiz cocuklardan olusan bir grubu sirke goturmustu.Sirk dönüşünde kör çocuklardan biri,duygularini soyle açıkladı:"Birlikte gittigimiz sagır arkadaşlara cok acıdım" dedi.Sirk orkestrasının müziğini, aslanların kükremesini, fillerin yürürken çıkardıkları ayak seslerini ve insanlarin alkişlarını duyamadılar onlar."

 

 

 

 

GUZEL GOREN GUZEL DUSUNUR, GUZEL DUSUNEN HAYATINDAN LEZZET ALIR.

SE
04.08.2006 19:06
#10

siz hangi fincani tercih ederdiniz

 

 

 

Önemli yerlere gelmis bir grup eski mezun arkadas grubu universitedeki

hocalarindan birini ziyarete gitmis. Cesitli konular konusulduktan sonra

sohbet, isin neden olduğu strese ve hayatin zorluklarina gelmis . Yasli

universite hocasi ziyaretcilerine kahve ikram etmek uzere mutfaga gitmis

ve degisik boy, renk ve kalitede bir cok fincanin bulundugu bir tepsiyle

geri donmus. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan

fincanlari ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan

almalarini soylemis. Tum eski ogrenciler kahvelerini alip koltuklarina

dondugunde hocalari onlara sunu soylemis: "Farkina vardiniz mi bilmem,

zarif gorunumlu, guzel, pahali fincanlarin hepsi alindi, masada yalnizca

ucuz ve basit gorunumlu fincanlar kaldi. Elbette ki kendiniz icin en

guzelini istemek ve onu almak cok normal ama iste bu demin bahsettiginiz

problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istedigi fincan degil,

kahve iken, bilincli olarak her biriniz birbirinizin aldigi fincanlari

gozleyerek daha iyi olan fincanlari almaya ugrastiniz. Yasam kahveyse,

is, para ve mevki fincandir. Bunlar yalnizca Yasam'i tutmaya yarayan

araclardir, ama Yasam'in kalitesi bunlara gore degismez. Bazen yalnizca

fincana odaklanarak, icindeki kahvenin zevkini cikarmayi unutabiliyoruz

 

//Edited

"Yaratmak" Allah c.c Mahsustur!

Çile//

SE
05.08.2006 01:12
#11

Soba tüm hararetiyle yanıyor. Saat, dokuza doğru yol almakta. Duvardaki tüfek eski av günlerinin hatırlatıcısı. Şimdi o günleri hatırlamaktan, hüzünlenmekten başka elden bir şey gelmiyor. Kararmaya yüz tutmuş çaydanlığın içinde kaynayan su; bir parça teselli verse de insana mutlu bir yuva adına, mutluluk biraz da yaptıklarının getirisi. Veya yapmayıp da ardında bıraktıklarının.

 

Kar kalınlığı yarım metreyi çoktan aşmış olmalı. Dışarı çıkıp kapı önünde biriken karları küremek lazım. Gece için birkaç parça daha odun getirmeli bir de.

 

Sobanın üzerindeki portakal kabuklarının yaydığı koku, geçmişe çağırıyor beni. Nedir bunca geçmişe saplanmak, bilmem ki. Biraz da önüne bakmalı insan. Yanılıyor muyum?

 

Dışarı çıkıp karda yürümenin tadını çıkarmak gerek. Böyle havaları felaket değil de rahmet telakki etmek en mantıklısı.

 

Buz gibi bir hava beklerken, nispeten ılık bir havayla karşılaşmak memnun edebiliyor demek ki insanı. Bembeyaz olmuş çam ağaçlarındaki durgunluk ay ışıltısında tuhaf bir ürpermeye sebep oluyor. Yürümek kıymetini ne de az bildiğimiz bir ruhu dönüştürme meşgalesiymiş meğer. Harekette diyor, bereket vardır. “Yat aşağı” derken içindeki canavar, sus beni öldüren sensin zaten. Miskinlik içten içe kemirirken adamı, gençlik de gidiyor elden. Gençlik mi kaldı. “Yoo, insan hissettiği yaştadır” filan deme bana. Dur da düşün ömrünü nerede harcadın?

 

Tabii, vakit geç olmuş değil. Hayata çeki düzen vermek son ana kadar mümkün. Sen yeter ki gayret et.

 

Yaktığın ateş gecenin şu vaktinde ısıtır mı yüreğini? Düşündürür mü, niye geldi bunca insan şu dünyaya? Bir amacı olmalı değil mi insanın, madem ki yaratılmışız. Şu evren, şu denge… Parmak uçlarındaki bu estetik. Bitirebilir misin Rabbinin nimetlerini saymakla? Yok diyebilir misin, ben bu nimetlerin hiç birinden faydalanmak istemiyorum.

 

“Küçük kavgalar mahvetti bizi” mi diyorsun? Olmamalıydı, kardeş kardeşe düşmemeliydi. Öyle ya, girdi mi şeytan devreye, alıp götürüyor insanı.

 

Fedakarlık yaptığın kadar kazanırsın. Tevazu gösterdikçe yükselirsin. Elinden kaçana üzülme. Kazandığına da fazla sevinme. Öyle diyor Allah. Her şeyi bir kitapta yazdık.

 

Üzülmede de sevinmede de ölçülü ol. Hani dolayıp duruyorsun ya diline “üç günlük dünya” diye. Öyle işte.

 

Kimseyi küçük görme, kınama. O kınadığın insanın senden daha değerli olabileceğini aklından çıkarma. Büyük laf etme, “benim başıma gelmez” deme. Kapına gelen ihtiyaçlının niyetini sorgulama. Hızır belle onu. Niyettir önemli olan.

 

Biri sana derse ki, “Din, hayatı yaşamaya engel”. Neyleyim dinsiz bir hayatı? Neyleyim dünyayı; bir yardım eden, işleri yoluna koyan, gözetleyen olmayınca, O’nun yardımı gelmeyince.

 

Ateş söndü işte. Karanlık oldu gördün ya. Soğumaya başladı hava. Eve dönmeli tekrardan. Soba hızını kesmiştir şimdi. Portakal kabukları kömür olmuştur. İçeri girince sıcak bir hava karşılar, az sonra ona da alışırsın. “Bu sefer soğuk oldu” der bir odun daha atarsın. Uykun gelir, bir battaniye alır kıvrılırsın köşeye. Gündür biten işte. Bir gün daha başlar. Böyledir bu, hayata gelmek bir fırsattır kimilerine, kimilerine göre ise “keşke toprak olsaydım” dedirtecek bir nasipsizlik. Sen hangilerinden olmak istersin ya da kazananlardan olmak çok mu zor?

SE
05.08.2006 01:19
#12

Normal Olmanın Ölçüsü

 

Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:

 

-Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?

 

Doktor şu cevabı verir:

 

- Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz. Bir kaşık, bir fincan ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Ben de size sorayım. Siz ne yapardınız?

 

Adam hemen atılmış:

 

- Bundan kolay ne var? Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova, kaşık ve fincandan büyük.

 

Doktor başını sallayarak cevap verir:

 

- Hayır, normal bir insan küvetin tıpasını çeker.

 

Kısaca: Bazen çözüm, bize sunulan alternatiflerin dışındadır. O yüzden hiçbir zaman sadece önümüzdeki şıklara takılıp kalmamalı, farklı düşünebilmeyi öğrenebilmeliyiz. Bir de şu atasözünü hiç aklımızdan çıkarmamalıyız: Akıl akıldan üstündür.

SE
05.08.2006 01:29
#13

En Pahalı Hediye

 

Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı. Küçük kız ertesi sabah paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde çok üzüldü. Acaba gereğinden fazla mi tepki göstermişti kızına? Bir gece önce yaptığından utandı. Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi bomboştu. Kızına yine bağırdı:

 

- Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?

 

Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı:

 

- O kutu boş değil ki baba! Dedi. İçini öpücüklerimle doldurmuştum!

 

Adam öyle fena oldu ki, kızına sarıldı, beraberce ağladılar. Sonra adam o kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuyu eline alır, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.

 

 

Kısaca: Aslında bütün anne ve babalara çocukları böyle bir kutuyu hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Unutmayalım ki o kutu hep yanımızda, sıkılıp, üzülüp daraldığımızda açıp ferahlamak ve şükretmek için hep başucumuzdadır.

SE
05.08.2006 01:32
#14

Harika Şeyler

 

 

 

Harika’ deyince adından da anlaşılacağı üzere olağanüstü, insanda hayranlık uyandıran şeyler akla geliyor. Bir şey harika olması için elbette normalin üstünde olmalı. Yoksa harika olmaz.

 

Harika şeylerden söz edilince bugüne kadar hep Dünyanın 7 harikası akla gelmiş. Tabii ki, bu harika şeyleri 7 rakamıyla sınırlamak doğru değildir. Daha bilinen ve bilinmeyen nice harikalar da vardır.

 

Bir sınıfta öğretmen: “dünyanın harika şeylerini yazınız, nedenlerini de açıklayınız.” demiş. Çocukların ilk aklına gelenler, genelde hep bilinenler olmuş. Görkemli yapılar, tarihi ve antik nitelik taşıyanlar v.s.. Bunlar: Sizin de aklınıza geldiği gibi; Mısır Piramitleri, İskenderiye Feneri, Efeste’teki Artemis tapınağı, Babil’in asma bahçeleri, Olimposta’taki Zeus Heykeli… Bunlara Çin Seddini, İngilizlerin donmuş şiir diye adlandırdıkları Taç Mahal Türbesini ve Mimar Sinan’ın Süleymaniye ve Selimiye camileri gibi eserleri de ilave edenler olmuş..

 

Fakat öğrencilerden biri; harika şeyler deyince bunları değil de insanı ele alıp bazı azaları hakkında da şu gerekçeleri göstererek yazılısını tamamlamış: İlim adamlarının tespitine göre:

 

• İnsan vücudunda 220 kibrit çöpünün başını kaplayacak kadar fosfor, 6 kalıp sabuna yetecek kadar yağ, yaklaşık 380 gr. lık kok kömüründeki kadar karbon, 2.5 cm.lik bir çivideki kadar demir vardır. Bunlar vücut yapısını dengede tutan cevherlerdir. Oluşması en hassas ölçülerle gerçekleşir. Allah’ın yerleştirdiği kanun durmadan işleyip hedefine doğru yol alır.

 

• Yapılan tespitlere göre parmaklarımız, bir metrenin 50 milyonda biri kadar küçük bir titreşim olayını sezebilecek kadar duyarlıdır. Öksürmeden hemen önceki nefeste normalin 5 katı hava çekilir. Öksürükle çıkan havanın hızı; saatte 100 mildir.

 

• Biz, çevremizde olup bitenleri duygu organlarımızla algılıyoruz. Bizim bu organlarımızın algıladıkları dışında daha nice varlıklar mevcut olup bunların çoğunu öğrenemeden hayata veda ediyoruz. Mevcut duyu organlarımızı da tamı tamına öğrenmek ne mümkün?

 

• Kemiğe işittiren, yağ gibi bir maddeden oluşan göz yuvarlağına gördüren, et olan dili konuşturan kimdir? Ayrıca dilimiz olmasaydı tatlıyı ve tuzluyu ne bilecektik? Dil için 4 türlü tat vardır: Tuzlu, ekşi, acı, tatlı. Bir et parçası olan dil, bunların karışımlarını ve farklılıklarını nasıl bilebiliyor? Gözlerimiz olmasa renkleri anlayamazdık. Mesafeleri ölçemezdik. Varlıkların şekillerini anlayamazdık. Göz için 4 renk olduğu söylenmektedir. Kırmızı, sarı, mavi, siyah.. Bütün renkler bunların karışımından meydana gelmektedir. Göz bunları görüyor ve ayırt ediyor. Kulağımız olmasa sesin ne yandan geldiğini bilemezdik. Zaten sesleri duyamaz, söylenenleri anlayamazdık. Burnumuz koku almasaydı gülü koklayamazdık. Kozmetik sanayii gelişmezdi. Gül gibi hoş, limon gibi meyvemsi, karanfil gibi baharatlı, çam gibi reçineli, yanık kokusu gibi kokular.. Bir et parçası olan burun bunları nasıl biliyor? Bütün bu uzuvlarımız birer deryadır ki,uzmanlar içinde boğulmaktadır. Ağzımız olmasaydı yaşayamazdık. Parmak izlerinin anlamını parmak izlerinden netice çıkaranlara sorun. Dokunma duygumuz olmasaydı pamukla demiri fark edemezdik. Derimiz neleri anlar? Soğuk-sıcak, ıslak-kuru, katı-yumuşak...

 

‘Sinirlerim bozuldu’ diyen sinir sisteminden habersiz. Sinir hücresine nöron adı verilmektedir. Bir telefon santralı olan beyinde bunlardan milyonlarca vardır. “Vücudumuz; bir ülke. Beyin baş şehir, hücreler teker teker asker.. Organlar bölük bölük tabur.”

NE
05.08.2006 10:40
#15

:) çok sevimli ..

SU
05.08.2006 15:40
#16

Aslan, kurt ve tilki, üçü birlikte avlanmak için ormana gitmişlerdi. Aslında aslan'in dengi olmayan tilki ve kurtla arkadaşlık etmesi doğru değildi. Fakat "cemaatle birlikte olmak rahmettir" sözüyle hareket etmek istiyordu.

Üç kişi olunca bir başkan gerekiyordu. O da elbette kendisiydi.

Üçü beraber bir yaban sığın, bir keçi ve iri bir tavşan avladılar. Avlan güzel gitmişti. Avla-nnı sürükleye sürükleye bir mağaraya getirmişlerdi. Çok da acıkmışlardı. Sofraya oturdular.

Avlannı taksim etmeyi başkan olan aslanın yapması gerekirdi. Fakat aslan sınamak için kurda dönerek:

- "Söyle bakalım, benim tecrübeli dostum. Şu hayvanları aramızda taksim ette, senin cevherin niyetin ortaya çıksın." dedi.

Kurt hemen atıldı:

- "Memnuniyetle sultanım. Yaban sığın senin payındır. O büyüktür, sen de büyük ve gövdelisin. O sana layıktır. Keçi benim hissemdir. Tilkiye de şu semiz tavşan düşmektedir." dedi.

Aslan, onun bu haddini bilmezliğine, kendini ilk fırsatta öne çıkaran tavrına çok kızdı. Kendi gibi emsalsiz bir aslan karşısında benlik davası gütmesine son derece hiddetlendi.

Aslan:

- "Sen kim oluyorsun budala! Unutma ki, ormanlar kralı aslanın a. Ben varken sana pay ayırmak düşer mi? Bunu hak ettin" diyerek kurda yaklaşıp öyle bir pençe vurdu ki, kurt kan-revan içinde yere yıkıldı.

Aslan bir yerde iki başkan olmaz, düşüncesiyle kurdun kafasını kopardı.

Ondan sonra korkudan tir tir titreyen tilkiye dönerek:

- "Ne bakınıp duruyorsun orada! Haydi şimdi de sen pay et bakalım şu avlan." dedi.

Tilki son derece tevazu ve alçak gönüllülük içinde:

- "Ey büyük sultanım! Pay etmek benim haddim değil ama, mademki emrettiniz söyli-yeyim. Şu büyük sığır kuşluk yemeğiniz olsun. Keçi ise nefis bir öğle yemeği, tavşan da sultanımızın gece çerezi olsun." dedi.

Aslan, tilkinin bu pay taksiminden pek hoşlanmıştı.

- "İşte adil paylaşma... Böyle bir taksimi nerden öğrendin sen?' diye tilkiye sordu.

Tilki boyun bükerek, yerde cansız yatan kurda bir göz attı. Sonra:

- "Şu haddini bilmez kurdun halinden ve başına gelenden öğrendim sultanım." dedi. Bunun üzerine aslan tilkiye:

- "Madem ki sen kendine pay ayırmayıp benim büyüklüğümü takdir ettin. Ben de sana büyüklüğümü göstereyim. Var git, bu avların üçü de senin olsun, afiyetle ye" diyerek bütün avlan tilkiye bağışladı.

Tilki o zaman, aslan iyi ki av taksimini kurddan sonra bana emretti. Ya önce bana em-retseydi, benim halim nice olurdu? diye haline şükretti.

ÖĞÜTLER:

* Arkadaşlarımızı iyi seçmeliyiz,

* İnsan için en lazım olan şey, haddini bilmesi ve ona göre hareket etmesidir.

* Akıllı insan, olaylardan ibret almasını bitendir,

* Bizden önce gelen milletlerin başına gelenlerden ibret almalıyız.

SU
05.08.2006 15:43
#17

Padişahın birinin çok sevdiği bir âlim vardı. Padişah bu âlime çok saygı duyar, arada onun nasihatlerini dinlemek için yanına giderdi. Ondan dünyaya ve ahirete ait bilgiler alırdı.

Birgün bu alimin yanına giden padişah, onun nasihatının etkisinde kaldı ve şeyhin dünyalık ihtiyacını gidermek isteyerek:

- "Ey şeyhim! Dile benden ne dilersen" dedi.

Şeyh, padişahın bu isteğine cevap vermeyince, padişah ısrar etti. Padişahın bu ısrarına kızan şeyh:

- "Ey dünya padişahı! Bana böyle bir teklifte bulunmaya utanmıyor musun? Bundan vazgeç. Benim hakir ve zelil olan iki kölem vardır ki, onlar sana hâkim ve âmirdir. Sen onlardan emir almaktasın." deyince, padişah şaşırdı ve:

- "O iki zelil köle de kimlerdir ki, onların bana hâkim ve amir olmaları benim için zillettir" diye şeyhe sordu.

Şeyh:

- "Biri gazap (öfke), diğeri ise şehvet (kötülüğe ilgi) dir." cevabını verdi.

 

Öğütler:

* İnsanın değerini düşüren onun kötü ahlakıdır.

* Alimleri, Allah dostlarını dost edininiz.

* İnsanların en zayıfı, şehvete esir ve nefsine oyuncak olandır.

* Sirke balı bozduğu gibi, öfke de insanı bozar.

SU
05.08.2006 15:47
#18

Dergahın kapısı hikmeti arayan herkese açıktı. Dergaha hakikatin peşine düşen herkes kabul ediliyordu. Dergaha geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.

Bir gün dergahın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Bu kapıda sessizce ve sezgiyle buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak. veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki mürid, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı. dergaha girfcmek, fikir halkasına dahil olmak, burada kalmak istiyordu. Kapıyı açan mürid bir ara kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla geri döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Mürid elindeki dolu su kabıyla şunu demek istiyordu:

"Dergahımız yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doludur."

Bu durum karşısında yabancı dergah bahçesindeki güllerin yanına gitti, güllerden bir gül yaprağını alarak kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su bir damla dahi taşmamıştı. Bu durumu gören mürid saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Hal dili ile şöyle denilmişti:

"Dergahta suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı".

SE
06.08.2006 14:12
#19

İnsanlık Adına Bir İbret Tablosu

 

Newyork'ta okuyan yakınım, gördüğü acıklı ve bir o kadar da ibret verici hâdiseyi şöyle anlattı:

Yağmurun bardaktan boşanırcasına yağdığı bir kış günüydü. Yağmur ve soğuk, sokaklarda yürürken âdeta bizi sarıp sarmalıyor. Ben de alelacele evime dönmeye çalışıyordum.

 

Tam o sırada karşıma, elinden tuttuğu çocuğuyla yürümeye çalışan orta yaşlı bir kadın çıkıverdi. Yürümeyi yeni öğrendiği her hâlinden belli olan çocuğun, böyle bir havada yağmurdan ıslanma pahasına neden annesinin kucağında olmadığı ve onun yanında yürüdüğü çok dikkatimi çekti. Yavaş yavaş bana doğru yaklaşan bu anne ve çocuğun durumunu merakla takip etmeye başladım.

 

Anne ve çocuk bana doğru iyice yaklaştılar. Gördüğüm manzara beni şaşkına çevirdi. Hayretler içinde kalmıştım. Annesinin, çocuğun bulunması gerektiğini düşündüğüm kucağında, hiç yer yoktu. Çünkü anne, mantosunun altına koyduğu ve etrafı seyreden küçük bir köpek taşıyordu kucağında!..

 

Beni derinden etkileyen ve batılı annelerin bu hazin ve içler acısı hâlini yansıtan bu hâdise; Allâh Teâlâ'nın biz insanlara gönderdiği en son din İslâm'ın ortaya koyduğu, dolayısıyla şefkat ve merhamet Peygamberi Hazret-i Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in çocuklara karşı davranışları ve tavsiyelerini düşündüğümüzde ne kadar da ibret vericidir.

 

Bugün batılı anne; Allâh'ın yarattığı selîm fıtratından gün geçtikçe uzaklaşmakta ve hakîkî sevgi ve muhabbetler, yerini sahtelerine bırakmaktadır. Çocuklara göstermeleri gereken ilgi ve alâkayı başka taraflara sarf etmektedirler. Bu hâdise, hayvanları seven ve koruyan batının, insan sevgisine dair sergilediği ne kadar güzel bir misâl!..

 

SE
06.08.2006 14:24
#20

>DOHTUR BEY!

>

> Verdiğin perhize budur gayratım,

> Bundan başka uyameyom dohtur bey!

> Üç sepet yumurta sabah kahvaltım,

> Teker teker sayameyom dohtur bey!

> İki leğen pilav bir yayık ayran,

> İster yağlı olsun isterse yavan,

> Yanına kesiyom beş kilo sovan,

> Yeyom yeyom doyameyom dohtur bey!

>

> Üç tencere bamya yerim ben şinci,

> Yirmi tas su içip biraz koşinci,

> Her yanım sökülür karnım şişinci,

> Sağlam göynek giyemeyom dohtur bey!

>

> Şinciye acımdan çoktan ölürdüm,

> Sağolsun komşular gönderir dürüm,

> Bir guzudan çok yiyemem, var sözüm,

> Ayıp olur cayameyom dohtur bey!

>

> Bazı az geliyo beş kasa hurma,

> Yedi lahanadan yapıyoz sarma,

> Onuda mı yedin diye hiç sorma,

> Utanıyom deyemeyom dohtur bey!

>

> Günde iki çuval unum gidiyo,

> Avradım her sabah ekmek ediyo,

> Bir gazen fasilye gönül ye deyo,

> Artırmaya gıyameyom dohtur bey!

>

> Senede gırk dönüm bostan ekerim,

> Benden başka kimse yemesin derim,

> Gavunu, garpuzu gabuklu yerim,

> Aceleden soyameyom dohtur bey!

>

> Bilmem bu işin sonu nereye gider,

> Buyumuş gısmetim, buyumuş gader,

> Bir günde yediğim işte bu gader,

> Daha fazla yiyemeyom dohturbey

SU
06.08.2006 19:56
#21

Çok hoş ve

komikmiş : :)

SE
07.08.2006 13:01
#22

EVET ÇOK DOĞRU.

 

BU KISSADA DA ANLATILDIĞI GİBİ ERENLER O KÖTÜ HUYLARINI YENMİŞ ,HÜKMETTİĞİ İÇİN HAK KATINDA YÜKSEK MERTEBELERE ERİMİŞTİR.

 

BİZLER DE HİÇ OLMAZSA ONLARI SEVENLER OLARAK,ŞEFAATLERİNE EREBİLİRİZ.İNŞAALAH.

SA
13.08.2006 14:43
#23

Kimseye önyargıyla yaklaşmamak lazım.!!!!!!

CI
13.08.2006 15:53
#24

güzel bir hikaye.

Anadolu insanın kültürü her zaman övülür.bu ,Anadolu insanının okur-yazarlığıyla değil asalet ve tarihi değerlerine bağlılıklarıyla alakalı..

 

hikayedeki kızın tavrı batı toplumlarının doğuya olan bakışını temsil ediyor.

SE
15.08.2006 07:18
#25

KRALIN PARMAĞI

 

Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardi. Kral, daha çocuklugundan itibaren arkadas oldugu, birlikte büyüdügü bir dostunu hiç yanindan ayirmazdi. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.

 

Kralin bu arkadasinin ise degisik bir huyu vardi. Ister kendi basina gelsin ister baskasinin, ister iyi olsun ister kötü, her olay karsisinda hep ayni seyi söylerdi:

"Bunda da bir hayir var!"

 

Bir gün kralla arkadasi birlikte ava çiktilar. Kralin arkadasi tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ates ediyordu. Arkadasi muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlislik yapti ve kral ates ederken tüfegi geriye dogru patladi ve kralin basparmagi koptu. Durumu gören arkadasi her zamanki sözünü söyledi:

"Bunda da bir hayir var!"

Kral aci ve öfkeyle bagirdi:

"Bunda hayir filan yok! Görmüyor musun, parmagim koptu?"

Ve sonra da kizginligi geçmedigi için arkadasini zindana attirdi.

 

Bir yil kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yasadigi ve aslinda uzak durmasi gereken bir bölgede birkaç adamiyla birlikte avlaniyordu. Yamyamlar onlari ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarini bagladilar ve köyün meydanina odun yigdilar. Sonra da odunlarin ortasina diktikleri direklere bagladilar. Tam odunlari tutusturmaya geliyorlardi ki, kralin basparmaginin olmadigini farkettiler. Bu kabile, batil inançlari nedeniyle uzuvlarindan biri eksik olan insanlari yemiyordu. Böyle bir insani yedikleri takdirde baslarina kötü olaylar gelecegine inaniyorlardi. Bu korkuyla, krali çözdüler ve saliverdiler. Diger adamlari ise pisirip yediler.

 

Sarayina döndügünde, kurtulusunun kopuk parmagi sayesinde gerçeklestigini anlayan kral, onca yillik arkadasina reva gördügü muameleden dolayi pisman oldu. Hemen zindana kostu ve zindandan çikardigi arkadasina basindan geçenleri bir bir anlatti.

"Hakliymissin!" dedi.

"Parmagimin kopmasinda gerçekten de bir hayir varmis. Iste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttugum için özür diliyorum.Yaptigim çok haksiz ve kötü bir seydi."

"Hayir" diye karsilik verdi arkadasi.

"Bunda da bir hayir var."

"Ne diyorsun Allah askina?" diye hayretle bagirdi kral.

"Bir arkadasimi bir yil boyunca zindanda tutmanin neresinde hayir olabilir."

"Düsünsene, ben zindanda olmasaydim, seninle birlikte avda olurdum, degil mi? Ve sonrasini düsünsene!!!..."

SE
15.08.2006 07:29
#26

İNSANLARI DAİMA DIŞ GÖRÜNÜŞÜ İLE DEĞARLENDİRMEMEK ADINA KİŞİYİ DERİNDEN ETKİLEYEN GÜZEL

 

BİR HİKAYE.

 

PAYLAŞIMINIZ İÇİN TEŞEKKÜRLER... :)

SA
15.08.2006 12:01
#27
* İnsanın değerini düşüren onun kötü ahlakıdır.

* Alimleri, Allah dostlarını dost edininiz.

* İnsanların en zayıfı, şehvete esir ve nefsine oyuncak olandır.

* Sirke balı bozduğu gibi, öfke de insanı bozar.

 

gerçektende çok doğru ve güzel öğütler.

FU
15.08.2006 15:54
#28
En Pahalı Hediye

 

Adam 3 yaşındaki kızını, pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı. Küçük kız ertesi sabah paketi getirip "Bu senin babacığım" dediğinde çok üzüldü. Acaba gereğinden fazla mi tepki göstermişti kızına? Bir gece önce yaptığından utandı. Ne var ki paketi açınca yeniden öfkelendi. Kutunun içi bomboştu. Kızına yine bağırdı:

 

- Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?

 

Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı:

 

- O kutu boş değil ki baba! Dedi. İçini öpücüklerimle doldurmuştum!

 

Adam öyle fena oldu ki, kızına sarıldı, beraberce ağladılar. Sonra adam o kutuyu ömrünün sonuna kadar yatağının baş ucunda sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuyu eline alır, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerinden birini çıkarırdı.

Kısaca: Aslında bütün anne ve babalara çocukları böyle bir kutuyu hiçbir karşılık beklemeden, sevgi ve öpücüklerle doldurup vermişlerdir. Unutmayalım ki o kutu hep yanımızda, sıkılıp, üzülüp daraldığımızda açıp ferahlamak ve şükretmek için hep başucumuzdadır.

SE
19.08.2006 18:55
#29

Yil, 1915.

Çanakkalede kan gövdeyi götürüyor.

"Geçerim" diye saldiran emperyalistlerin insan kaybi, 200 bini asmis...

"Geç de görelim" diyen dedelerimizin kaybi ise, 250 binin üstünde...

Mermiler havada çarpisiyor.

Cesetler toplanamayacak kadar çok...

Bu inanilmaz kiyima ragmen, Ingiliz Hükümeti durumdan memnun.

Çünkü gerçegi bilmiyor.

Çanakkaledeki Ingiliz cephe komutani, "Vaziyet gayet iyi... Bugün yarin

geçeriz" raporlari gönderiyor devamli...

O sirada genç bir gazeteci var orada.

Avustralyali.

Melbourne Age Gazetesinin muhabiri.

Görüyor ki, durum kel...

Hadise, hiç de Ingiliz komutanin anlattigi gibi degil.

Türkler kafaya koymus...

Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hosafi içiyor, sakir sakir ölüyor... Ama

geçirmiyor.

Avustralyali oldugu için özellikle dikkatini çeken bir konu daha var.

Ingiliz komutanlar, karargâhta klasik müzik esliginde viski yudumlarken,

Anzaklar patir patir gidiyor. En son iki tabur Anzak gönderiyorlar bir

bölgeye... Türklerin, iki taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor.

Üstelik, müthis bir sansür var.

Yazdigi haberler, Ingiliz yetkililer tarafindan engelleniyor.

Bakiyor ki, olacak gibi degil...

Sariliyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek anlattigi, 8 bin kelimeden

olusan,

"Gelibolu Mektubu"nu yaziyor.

Özeti su:

"Çanakkale geçilemez... Hemen çekilin."

Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya Basbakanina "elden"

ulastiriyor.

Avustralya Basbakani mektubu okuyor, gözlerine inanamiyor ve acilen, yine

"elden", Ingiltere Basbakanina ulastiriyor.

Ingiltere Basbakani mektubu okuyor, Savas Kabinesini topluyor, orada bir

daha yüksek sesle okuyor...

Gizlice arastiriliyor.

Mektup dogru.

Hatta az bile yazilmis.

Cephedeki Ingiliz komutanin, kendi poposunu kurtarmak için palavra attigi

anlasiliyor.

Ve karar veriliyor.

Komutan görevden aliniyor.

Emperyalistler, Çanakkaleden çekiliyor.

Yazdigi mektupla savasin sona ermesini saglayan genç gazeteci,

 

Avustralyada

"kahraman" gibi karsilaniyor.

"Sir" ünvani veriliyor.

E tabii kapilar açiliyor...

Savasa "muhabir" olarak giden gazeteci, savastan sonra "gazete sahibi"

oluyor.

 

 

Yil, 1952.

Çanakkalede savasin kaderini degistiren "sir gazeteci" vefat ediyor.

Bir tane oglu var...

O zamanlar, 21 yasinda.

Babasinin gazetesinin basina geçiyor.

Çalisiyor, çalisiyor, çalisiyor.

Avustralyaya sigmiyor...

ABDye, Avrupaya el atiyor.

Bugün, 75 yasinda.

Dünya medya imparatoru.

75 televizyon kanali...

175 gazetesi var.

TV kanallariyla 600 milyon izleyiciye, gazeteleriyle 11 milyon okuyucuya

hitap ediyor.

 

 

 

 

Yil, 2006...

Çanakkalenin "dövüserek" geçilemeyecegini ilk anlayan "sir gazeteci" nin

oglu, Çanakkalenin nasil geçilecegini gösterdi...

EFTyle.

Basti parayi, TGRTyi aldi.

Ismi, Rupert Murdoch.

SE
19.08.2006 19:33
#30

BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM”

 

Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına…

Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda`nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah`a dua edebilirdi yalnızca... İçten içe düşünüp dua etmeye başladı.

“Allah`ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.

Brenda`nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

“Allah`ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına…

Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda`nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkânsızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah`a dua edebilirdi yalnızca... İçten içe düşünüp dua etmeye başladı.

“Allah`ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et.”

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri “Aranızda lens kaybeden var mı?” diye bağırdı.

Brenda`nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

“Allah`ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım...”

“BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM” demeyin...

NE
20.08.2006 01:41
#31

Erkek kardeşlerin ikisi de babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve çocuğu vardı.

Diğeri ise bekârdı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi.

 

Günün birinde bekâr kardeş kendi kendine:

 

'Ürünümüzü ve Kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil.' dedi, 'Ben yalnızım ve pek de fazla gereksinimim yok.'

 

Böylelikle,her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek

kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı. Bu arada

evli olan kardeş, kendi kendine:

 

'Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, üstelik ben evliyim, bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı zaman

hiç kimsesi yok bakacak' diyordu.

 

Böylece evli olan kardeş her

gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin

tahıl deposuna götürmeye başladı.

 

İki erkek yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar,

çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı

değişmiyordu. Bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin

deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni

anladılar. Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar.

 

Hayattaki en yüce mutluluk, sevildiğimize inanamaktır.

SE
20.08.2006 10:19
#32

Bazılarımız yanılmış. Birileri bilmiyormuş.Mesela ben.Ne kadar iyi niyetli,temiz kalpli insanlar,karşılıksız

 

sevgisi olan kardeşler!.

 

Acaba aynı durumda biz ne yapardık.bu imtihanı geçebilir miydik? :)

SE
20.08.2006 10:45
#33

20 $ İSTEYEN VAR MI?

 

 

İyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 20 dolarlık bir banknotu göstererek başladı.200 kişinın bulunduğu odaya, bu parayı kim ister diye sordu ve eller kalkmaya başladı.

Ve konuşmacı bu parayı sizlerden birine verceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım dedi.

Parayı önce buruşturdu, ve dinleyicilere hala bu parayı isteyen varmı diye sordu, eller yine havadaydı. Bu sefer, konuşmacı peki bunu yaparsam dedi ve 20 $'ı yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu.

Ve konuşmacı şöyle dedi -arkadaşlarım burada çok önemli birşey öğrendiniz, burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yinede istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 20 dolar.

 

Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötü hissederiz, fakat ne olduğu yada ne olacağı önemli değil, hiçbirzaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz yada pis, hırpalanmış yada kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir. Seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu herzaman bileceklerdir.

Hayatımızın değeri ne yaptığımız, veya kimi tanıdığımızla değil kim olduğumuzla alakalıdır. Sen mükemmelsin, bunu asla unutma. Herzaman elinde olanları düşün olmayanları değil.

..
20.08.2006 17:37
#34

Türkler kafaya koymus...

Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hosafi içiyor, sakir sakir ölüyor... Ama

geçirmiyor.

 

 

Canakkale'de savasan, vatanI icin ölmekten cekinmeyen tek millet, Turk Milleti degildi.. Orda yatan sehitlerin icinde, Kurt / Arap / Cerkez vs vs milletlerden olan insanlarda vardi.. Ne demek istedigim zannedersem anlasilmistir..

 

Selametle..

..
20.08.2006 23:20
#35

BasIna bir musibet geldiginde hemen isyana yonelen kisilerin, ibretle okumasI gereken bir yazI..

Emeginiz icin, tesekkurler..

 

Selametle..

..
20.08.2006 23:26
#36

Ezilen paranIn $ olmasI en cok hosuma giden ayrIntI..

Ellerinize saglIk..

 

Selametle..

..
20.08.2006 23:29
#37

Sevildigimize inanmak dilegiyle,

 

Selametle..

DI
20.08.2006 23:47
#38

:) Kardeşliğin ne olduğu bu hikayede çok güzel bir şekilde dile getirilmiş...

 

Müslümanlar da kardeşdir (mi acaba ?)

NE
22.08.2006 00:05
#39

Pazarlama Departmanı

 

Şirket içi futbol karşılaşması düzenleyen iki departman, pazarlama departmanı ve teknik destek departmanı maça başlamışlar. Maç sonunda teknik destek grubu ağır farkla pazarlama departmanını yenmeyi başarmış. Ertesi gün şirket içi haber bültenini hazırlayan pazarlama departmanı, duyuru panosuna şu haberi koymuş;

 

"Bu sene düzenlenen şirket içi futbol turnuvasında gururla

belirtiriz ki, pazarlama departmanı sadece bir maç kaybederek,

ikinci olmuşur. Teknik destek departmanı ise kötü bir sezon

geçirmiş ve tek bir müsabaka kazanabilmiştir".

SE
22.08.2006 09:22
#40

Demek ki marifet doğruyu söylemekte değil

 

Marifet o doğruyu- etkileyici- söyleyiş tarzında

SE
22.08.2006 16:54
#41

Olay, henüz döviz kurlarının uygulanmadığı yıllarda ABD-Kanada sınırındaki bir şehirde geçmektedir:

 

ABD ve Kanada malum ki para birimi olarak 'dolar' kullanmaktadırlar. Yalnız her iki ülke de kendi paralarının daha değerli olduğunu iddia etmektedirler. Şöyle ki Kanadalılara göre:

 

1 ABD Doları= 90 Kanada Centi, Amerikalılara göre ise :

1 Kanada Doları= 90 ABD Centi.

 

Bir amerikalı, cebindeki 1 dolarla dolaşmaya çıkar. Bir ara karnı acıkır ve simit alır (amerikan simiti!). Simitin fiyatı 10 centtir. Cebindeki 1 doları verir. Simitçi bozuk para ararken cebinin bir köşesinde 1 Kanada doları bulur, onu verir (90 cente eşit ya!). Derken sınırı yürüyerek geçer ve Kanada da dolaşmaya başlar. Kaleme ihtiyacı olduğunu hatırlar. Girer bir kırtasiyeciye. Kalemin fiyatı da 10 Kanada centidir. Cebindeki 1 Kanada dolarını verir. Kırtasiyeci de para üstü olarak 1 ABD doları verir. Oradan da ayrılıp evine döner. Sonra düşünmeye başlar:

 

- Yahu sabah evden çıkarken cebimde 1 ABD dolarım vardı, şimdi de 1 ABD dolarım var. Pekiyi simitle kalemin parasını kim verdi?

GA
22.08.2006 17:31
#42

Bir ABD $ verdi ve 1 Kanada $ aldı ,1 Kanada $ verdi ve bir ABD $ aldı.

Çok güzel ya ,borsacıların işini çok veciz bir dile özetlemiş :),elinize sağlık..

SA
23.08.2006 06:15
#43
Demek ki marifet doğruyu söylemekte değil

 

Marifet o doğruyu- etkileyici- söyleyiş tarzında

 

 

ahrbidende öyle

 

hikaye gerçektende öyle çok sağolun

SE
24.08.2006 09:41
#44

ISTIRAP

 

 

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi.

 

Usta, kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam. "Hayır" diye cevapladı çırağı.

 

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi: "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."

 

 

 

 

SE
24.08.2006 09:46
#45

KATİL KİM ? PSİKOLOJİ TESTİ

 

--------------------------------------------------------------------------------

Hikayenin kahramanı bir genç kız.Bu kız kendi annesinin cenaze töreninde daha önce kim olduğunu hiç bilmediği bir genç adamla karşılaşıyor.Bu genç adam kızın rüyalrının adamı ve kız görür görmez adama aşık oluyor.Aradan bir kaç gün geçiyor.Bu genç adama bir daha rastlıyamıyor.Genç kız, kız kardeşini öldürüyor.Polis neden öldürdüğünü sorduğunda genç kız ne cevap veriyor?Kızın kız kardeşini öldürme sebebi nedir?Aşağıdaki çözüme bakmadan cevaplamaya çalışın!

 

 

 

 

CEVAP:Genç kız adamın cenazeye geleceğini ve adamı orada göreceğini umuyor.Bunu doğru cevapladıysanız polis gidip sizi hapsetmelerini isteyin.Bu ünlü Amerikan piskoloji testiymiş.Öldürebilme zihniyetine sahip kişiler buna doğru cevap verirlermiş.Seri katillerin çoğu bu testi hiç düşünmeden doğru cevabı vermişler.DOĞRU CEVABI BULAMADIYSANIZ,NE İYİ...

 

SE
24.08.2006 10:23
#46

HIRSIZ

 

--------------------------------------------------------------------------------

Kapıyı açınca polislerle karşılaştı.Heyecanla sordu:

-Buyrun bir şey mi istediniz efendim?

Komser cevap vedi:

-Evinizi soyan hırsızı yakaladık beyefendi.

Adam,genci bir müddet süzdükten sonra;"buyrun içeri girin" düye kenara çekildi.

Birlikte oturma odasına geçtiler.Adam önce polislerin sonra gencin elini sıktı.

-Çok sevindim bu gençle tanışmayı çok arzu ediyordum.

Polislerden biri:

-Bu delikanlı sivil poli değil,hırsızdır.

-Biliyorum şimdi şikayetçi değilim artık.Evim soyulmadan önce geç vakitlere kadar oturur,haliyle sabah namazına kalkamazdım.Veçok istediğim halde günde bir sayfa bile Kuran-ı Kerim okuyamazdım.Kıldığım namazlardahep aceleyle hep yarım yamalak olurduDelikanlı beni bu gafletten kurtardı.Çünkü televizyonumu çalmıştı.

SA
24.08.2006 13:45
#47

Ya süper bişeymiş

 

İlk defa bir soruyu bilemediğime bu kadar sevindim :) :P :P

SA
24.08.2006 13:49
#48

çok güzel bir hikaye

 

bende tam 2.5 senedir televizyon izlemiyorum sayılır

ama başımda bilgisayar denilen bi alet var (napıyım dayanamıyorum)

SA
24.08.2006 14:02
#49

Gerçektende ders alınması gereken bir hikaye:):):):P

SE
25.08.2006 09:53
#50

AZİM

 

Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti.

 

Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karsısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep ayni hareketi yapıyorlardı.

 

Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek" dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.

Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı.

Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, "hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim". Hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabini verdi.

 

Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.

 

Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum".

 

Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, "senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir. ..Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak".

SE
25.08.2006 10:03
#51

zayıflama ilacı

 

imam Şafiî Muhammed b. İdris Hazretleri anlatıyor: <

<

Eski zamanda pek şişman bir kral varmış. Şişko kral zeki hekimlerden birinden kendisini zayıflatacak ilaçlar talep etmiş. Doktor onu görünce şöyle demiş: <

- Allah seni ıslah etsin! Ben ilerisini gören bir doktorum. Sana bakınca anladım ki, senin ancak bir aylık ömrün kalmış! İlacın sana bir faydası olmaz ki! <

Bunun üzerine kral, söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamak için hekimi hapsettirir. Kral da bu süre içinde halktan gizlenir. Fakat içini öyle bir üzüntü sarar ki, bir ay içinde iyiden iyiye zayıflar.

 

Bir aylık zaman geçince kral sağ salim ortaya çıkar ve hapisteki hekimi de yanına çağırır. Der ki:

- Yalanın ortaya çıktı. İşte ben ölmedim. Bu yalanın sebebiyle seni fena halde cezalandıracağım. Hekim ise telaşlanmadan cevap verir:

- Allah kralı ıslah etsin! Ben geleceği bilmede Allah'ın en düşük kuluyum. Fakat ben anladım ki, senin şişmanlığını gidermenin tek ilacı, ancak keder ve üzüntüdür. İşte bu sebepten dolayı, sana söylediğimi söyledim!

Bunun üzerine kral onu serbest bırakır ve kendisine iyiliklerde bulunur

SE
25.08.2006 10:13
#52

Her markanin bir öyküsü var.

 

BEYMEN: Boyner Grubu'na ait olan bu markanin isminin geçmisi de

ilginç: Erkek giyimi üzerine bir üretim ve magazacilik yapma karari

verildiginde konu ile ilgili toplantiya katilanlarin hepsi erkek yani 'bey' imis.

Hem de marka o dönemde sadece erkekleri düsünerek konumlandiriliyor. Bir de global bir hüviyet kazandirmak için Ingilizce adam anlamina gelen

'men' kelimesi ile birlestirilerek Beymen markasi ortaya çikiyor.

 

SONY: ismi uzun bir Çalismanin ardindan konulmustur. Ürün global

ölçekte tasarlandigi için bütün dünya dillerinde çok rahat söylenen bir

kelime aranmis ve Japonca'da günes anlamina gelen Sony kelimesinde karar kilinmistir.

 

 

FENDİ: Dünyaca ünlü elbise markasi olan Fendi ismi Izmirli bir levanten

aileden gelme. Atalari Izmir'de Efendizade ailesine mensup olan bu sahis,

Efendi kelimesinin basindaki ' e' harfini atarak Fendi markasini vermis

ürünlerine.

 

 

ENKA: Eniste ve kayinbirader unvanlarinin ilk heceleri

birlestirilerek olusturuldu. Eniste Sarik Tara, kayinbirader de Sadi Gülçelik. Bu ikili 1957'de ENKA Kollektif Sirketi'ni kurarak müteahhitlik

faaliyetlerine basliyor.

 

 

K. V. K: 1993 yilinda kurulan K. V. K. Mobil Telefon Sistemleri Ticaret

AS, Türkiye'nin en büyük cep telefonu distribütörü. Kuruculari olan

Mehmet Emin Karamehmet, Murat Vargi ve Osman Kavala'nin soyadlarinin bas harfi biraraya getirilerek olusturulmus bir isim.

 

 

DYO: Durmus Yasar ve Ogullari Boya ve Vernik Fabrikalari A. S. nin

 

 

AKBANK: Adana-Kayseri Bankasi. Sakip Sabanci'nin geçmisi Babasi Haci

Sabanci'nin memleketi Kayseri'ye uzaniyor. Aslen Kayserili olmakla

birlikte is dünyasindaki devlesmeleri Adana'da gerçeklesti. Sabanci

ailesi 1959 yilinda Adana ve Kayseri'nin bas harflerini birlestirerek Akbank'i kurdular.

 

 

ABBATE: Türkiye'de kalitesi ile taninan ve üst sinifa hitap eden bir

gömlek ve kravat markasi. Italyanca bir kelime. Italyanca'da zirvedeki adam ve basarili isadami anlamina geliyor.

 

 

YUMATU: Bir televizyon markasi. Ilk planda herkesin aklina Sony ya

da Yamaha gibi bir Japon markasi çagrisimi yapmasina ragmen bir Türk

markasi. Açilimi Yusuf, Mahmut ve Tuncer kardesler.

 

 

VAKKO: Vitali ve Alber adli iki kardesin isimlerinin bas harflerini

ve Hakko soyadinin 'kko' kismini birlestirerek olusturdugu bir marka.

 

 

YIMPAS : Yozgat Ihtiyaç A.S Maddeleri Pazarlama Anonim Sirketi'nin

kisaltilmis hali

SA
25.08.2006 16:00
#53

güzel bir hikaye :)

SE
26.08.2006 06:58
#54

Ø Mutfak esyalarinin üzerindeki etiket izlerini yok etmek için, üzerlerine mobilya cilasi serpip yumusak bir bezle silin

 

Ø Firininiza sinmis kötü yemek kokulari için; yemek yapmadan önce firininizin ortasina yarisi sirke yarisi su ile doldurulmus bir tava koyun. Firininizi birkaç dakika için isitin daha sonra sogumaya birakin.

 

 

 

Ø Gömlek yakalarindaki kirleri gidermek için, gömlegi makineye atmadan önce yaka kismina sabun sürüp 15 dakika bekletin.

 

 

 

Ø Tutkal lekelerini çikarmak için, sirke ile islatip, bol su ile durulanmalidir.

 

 

 

Ø Masanizin üzerine damlayan mumlari çikarmak için lekenin üzerine neft döküp 5 dakika bekleyin sonra nemli bir bezle silin.

 

 

 

Ø Ellerdeki sogan ve sarimsak kokularini giderebilmek için yapilacak en iyi sey, haslanmis patatesle ovmaktir.

 

 

 

Ø Çay lekesi: pamuklu ve yünlülerde: leke taze ise, ilik suya batirilmis bir bezle ovulur.

 

 

 

Ø Eskimis ise, içine limon suyu katilmis ilik suda islatilmis bir pamuk parçasi ile silinir.Ilik su ile çalkalanir.

 

 

 

Ø Bir yerdeki sigara dumanini yok etmek için hemen mum yakin

 

 

 

Ø Ütüde sararan elbise hemen oksijenli su ile silinirse sararan yerler kaybolur.

 

 

 

Ø Kuru bakliyatlari bir gece önceden ilik suya koyun ve haslarken içine biraz karbonat ilave edin

 

 

 

Ø Sürahinizin dibi kir tutmus ise, içine bir avuç tuz ile sirke koyup çalkalayiniz

Tertemiz olacaktir.

 

 

 

Ø Buzdolabindaki nemi almak için, dolaba içi tuz dolu bir kap konur.

 

 

 

Ø Pisirdiginiz kek kalibindan çikmiyor ise, kabin altina islak bir bez yayarak biraz bekletin

 

 

 

Ø Konserve açildiktan sonra cam kavanozda saklanirsa daha dayanikli olur.

 

 

 

Ø Kristallerin isil isil parlamasi için, yikadiktan sonra durulama sirasinda sirkeli suya batirin. Bu islem kristalleri parlatacaktir.

 

 

 

Ø Sararan teflon tava ve tencerelerin içerisine bir miktar su ve birazda çamasir suyu koyduktan sonra atesin üzerinde kaynatin . Indirincede önce sicak suyla daha sonra soguk su ile iyice durulayin

 

 

 

Ø Parlakligini yitirmis bir sürahiye eski görünümünü kazandirmak için yarisina kadar yirtilmis gazete kagidi doldurun, üçte birine de sicak suy doldurup siki siki sallayin

 

 

 

Ø Dibi tutan tencereleri bir gece suda bekletin, tencere daha kolay temizlenecektir.

 

 

 

Ø Musluklarinizi temizlemek için bez yerine eski bir naylon çorabi tercih edin sonuç daha mükemmel olacaktir.

 

 

 

Ø karni baharin haslama suyuna bir miktar süt katarsaniz kar gibi beyaz oldugunu, hem de kötü kokmadigi fark ederisiniz.

 

 

 

Ø Kullandiginiz salçalarin bozulmamasini istiyorsaniz üzerini düzleyerek biraz zeytin yagi ilave ederek uzun süre saklayabilirsiniz.,

 

 

 

Ø Yumurta lekesini çikarmak için önce soguk suda bekletmeli sonra ilik sabunlu suda yikamalisiniz.

 

 

 

Ø Pirinç ve bakliyatlarin saklanmasi için cam kavanozlari tercih edin.

 

 

 

Ø Balik kokusunu çikarmak için yikama suyunun içine bolca kahve telvesi atin.Sonra bolca durulayin.

 

 

 

Ø Rafadan pisireceginiz yumurtalarin çatlamamasi için kabin içine fincan tabagi koyarsaniz,çatlamasini önlersiniz.

 

 

 

Ø Domatesi kolay soymak için,biçagin sirtiyla kabuklar,soyulacak yönün tersine sürtülür,veya kaynar suda bir dakika bekletilir.

Patlicanlarin acisini almak için,soyunca tuzlu suda bekletilir.

 

 

 

Ø Buzdolabindan çikardiginiz yumurtanin aki ve sarisinin birbirine karismamasi için hemen kirin.

 

 

 

Ø Sebzeleri tuzlu suda yikamayi aliskanlik haline getirin. Tuzlu su sebzeleri daha etkili ve çabuk temizler.

 

 

 

Ø Sosislerin patlamasini önlemek için: firin yada izgaraya koymadan önce soguk süte batirmani yeterli olacaktir.

 

 

 

Ø Çaydanliginizin içinde biriken kireç tortusunu temizlemek için, 15 dakika kadar içinde sirke kaynatin

 

 

 

Ø Taze ceviz lekesini elden çikarmak içi, eller önce bir – iki dakika sirkeye batirilmis bir pamukla ovulur, sonra soguk suyla ovulur ve yikanir.

 

 

 

Ø Çamasirdaki pas lekesi için lekenin üzerine limon damlatilip ütülenir.

 

 

 

Ø Çikolata sosu hazirlanirken içine biraz kahve konursa tadi çok daha degisik olur.

Kus üzümlerini ayiklamak için, onlari bir avuç unla ovusturunuz ve kalin delikli bir süzgece atiniz. Unla beraber çöplerde düser.

 

 

 

Ø Zeytin yagi lekesini çikarirken bir lokma ekmek içi yuvarlanip lekenin üzerine gezdirilmelidir.

 

 

 

Ø Soganlarin üzerine biraz un serpilirse kavururken kararmaz.

 

 

 

Ø Yemeginizin tuzunu fazla kaçirinca tencereye birkaç parça çig patates atin, fazla tuzu çekecektir.

 

 

 

Ø Sogan soymaya baslamadan önce parmaklarinizi sirkeye batirirsaniz , sogan kokusunun elinize sinmedigini göreceksiniz.

 

 

 

 

Ø Yumurtalari kolayca soymak için, kaynar sudan çikardiktan sonra hemen soguk suya tutulup biraz bekletilir.

 

 

 

Ø Evde ortaya çikan karincalari yok etmek için kahve telvesi kullanmaniz iyi sonuç verecektir.

 

 

 

Ø Parlakligini kaybeden çelik tencereler isitilmis sirke ile ovulup sonra iyice durulanir, ve bir bez parçasi ile parlatirsaniz tencereniz piril piril olur.

 

 

 

Ø Etleri limon suyu ile pisirirseniz hem çabuk hem de lezzetli olur.

 

 

 

Ø Mantar sotelenirken tencerenin kapagi açik olursa, hem mantarlarin suyunu vermesi hem de kararmasi önlenir.

 

 

 

Ø Süte biraz karbonat atarsaniz hem çabuk bozulmaz hem de kolay hazmedilir.

 

 

 

 

Ø Ekmegin küflenmemesi için ekmek kutusuna biraz tuz koymayi ihmal etmeyin

 

 

 

 

Ø Pastalarin daha gevrek olmasi için hamurun içerisine bir çay kasigi tuz atin (tatli – tuzlu farketmez)

 

 

 

 

Ø Bir kumasi benzin yada baska bir leke çikarici ile silmeden önce oldukça tuzlu bir su ile silerseniz leke çikarici iz birakmaz.

 

 

 

 

Ø Eger örtünüze meyve suyu dökülürse hemen tuz serpin ilk yikamada çikacaktir.

 

 

 

 

Ø Agiz kokusu için kahve çekirdegi çigneyin.

 

 

 

Ø Cam tencerede yemek pisirirken kapagin buharlasmamasi için iç yüzeyi limon kabugu ile silinir.

 

 

 

 

Ø Teflon tavanizda olusan lekeleri temizlemek için bir bardak suya iki çorba kasigi karbonat ve yarim su bardagi sirke karistirin. Bunu tavanizin içine dökün 10 dakika kaynatin

 

 

 

 

Ø lavaboyu temizlerken tuzla bastirarak silince hem iyi temizler hem de kokulari giderir

 

 

 

 

Ø Uzunca bir süre kullanilmayan eski çaydanliklarin kötü kokusunu gidermek için içine bir parça kesme seker koyun

 

 

 

 

Ø Pilavinizi tekrar isitirken bir kabin içine su koyup bu kabin üzerine pilav tenceresi koyularak isitilirsa pilav taneli kalir tazeligini muhafaza eder.

 

 

 

 

Ø Patates pisirirken suyuna bir kasik sirke konursa hem rengi sari kalir hemde daha lezzetli olur.

 

 

 

 

Ø Halinin rengini canlandirmak için en son suyuna sirke konur.

 

 

 

 

Ø Çizik zeytin yag ve limonla servis esilirse daha lezzetli olur.

 

 

 

 

Ø Sütü ocaga koymadan tencere soguk suyla çalkalanirsa süt kaynarken dibine yapismaz.

 

 

 

 

Ø Bulasik suyunuza bir kasik sirke katmakla bulasiklarinizin daha kolay ve temiz yikandigini göreceksiniz.

 

Ø Renkli gömlekler yikanmadan önce iki saat sirkeli suda birakilirsa renkleri canli olur.

 

Ø Yogurdu sulandirmak isçin tahta kasikla üstten almak gerekir.

 

 

 

 

Ø Elbiselerin fermuarlari yikarken bozuluyorsa makineye atmadan önce kapatrilir.

 

 

 

 

Ø Kapilariniz veya çekmeceleriniz bir müddet sonra itsenizde çeksenizde kapanmalari zorlasir: Kapinizin, çekmecenizin sürten kismina vazelin sürün.

 

 

 

 

Ø Bas agrisi için:Kahve çekirdegine limon suyu sikin yavas yavas yiyin.(Birkaç tane)

 

 

 

 

Ø Mantar kapakli siseleri yatik vaziyette saklamalisiniz.

 

 

 

 

Ø Sarap siselerinin mantarini tekrar siseye geçirmek için:Mantari kaynar suyun içine atin.

 

 

 

 

Ø Içkilere güzel tat ve görüntü vermek için: Buzu dondururken buz kabinin içine kiraz, nane yapragi, yesil zeytin vs. koyup dondurun.

 

 

 

 

Ø Buz dondururken: Suyu kaynatin, soguyunca buz kaliplarina koyup dondurun. Buzlar daha canli kristal gibi görünür.Kaynamis suda oksijen azalir.. Buda buzun mat görünmemesini saglar.

 

 

 

 

Ø Dislerinizi dogal temizleyin: Çilegi ezin dis firçanizin üzerine koyun dis etlerinize kompres yapin. Sonra dislerinizi firçalayin.

 

 

 

 

Ø Küçük yaniklar için: Temiz bir süngeri hafifçe islatin buzdolabinizin derin dondurucu bölümüne koyun. Yanmis yerin üzerine hafif hafif kompres yapin.

 

 

 

 

Ø Agiz kokusu için: Kahve çekirdegi çigneyin.

 

 

 

 

Ø Ari, sivri sinek sokmalarina karsi: Kesme sekeri hafif islatin sokulan kismin üzerine hafifçe bastirin zehir'i alir ve kasinmayi sismeyi önler.

 

 

 

 

Ø Fermuarlar sikisirsa: Kursun kalemle fermuar dislerinin üzerini karalayin.

 

 

 

 

Ø Gözlük camlari: Gliserin ile silerseniz bugulanmadigini göreceksiniz.

 

 

 

 

Ø Ayakkabilariniz ayaginizi sikiyorsa: Bir bardak saf alkolü ayakkabinizin içine dökün. Iyice derisine yedirin ve giyin. Derisi ayaginiza göre açilacaktir.

 

 

 

 

Ø Cam sil ile deri ayakkabilarinizi silmeyi hiç denediniz mi

 

 

 

 

Ø Çiçekleriniz için: Hasladiginiz yumurtanin suyunu saksiya dökün.

 

 

 

 

Ø Gülleriniz boyunlarini bükerse: Ilk önce sicak suya sonra soguk suya batirin.

 

 

 

 

Ø Saksi çiçekleriniz için : Sigara küllerini saksiniza koyarsaniz yapraklardaki kurt böcek vs. yok edersiniz.

 

 

 

Ø Kapilarinizi vs. cila yaparken : Cila olmamasini istediginiz yerlere vazelin sürün buralara cila tasarsa bile kuruyunca çok kolay çikarabilirsiniz.

 

 

 

Ø Akü Baslari oksitlenirse : Cola sürerseniz oksitlenmeyi önlersiniz

 

 

 

 

Ø Fareleri kaçirmak için : Nane yagini bir karton parçasinin üzerine sürün farelerin geldigi yere koyun.

 

 

 

 

Ø Boya firçalari sertlesmis ise : Kaynamis sirkeli suda bekletin yumusadigini göreceksiniz.

 

 

 

Ø Elinize uhu yapistirici bulasirsa : Asetonla silin

 

 

 

Ø Mangal izgaranizi temizlemek zordur : Ilikken cam sille temizleyin veya ilikken nemli gazete kagidina sarin bir müddet sonra sertlesmis artiklarin yumusadigini göreceksiniz.

 

 

 

Ø Boya kokusunu gidermek için : Iki büyük bas sogani soyup ikiye bölün suyun içine atin bunu da kokulu odaya koyun.

 

 

 

 

Ø Cam kiriklarini : Temizlersiniz fakat kiymiklari göremezsiniz bunu da temizlemek için islak pamuk imdadiniza yetisir.

 

 

 

 

Ø Agzi dar sise kavanoz temizlemek için : Biraz deterjan biraz su bir kasik pirinç çalkalayin

 

 

 

 

Ø Balikli tava kokusu : Tavayi limonla bir güzel ovalayin ve yikayin.

 

 

 

 

Ø Kesik Limonu nasil saklarsiniz : Küçük bir tabaga toz seker serpin, kesik tarafi sekerin üzerine gelecek sekilde koyun iki hafta limon kurumadan saklanir.

 

 

 

 

Ø Ampülün üzerine biraz parfümünüzden sıkınız yakildiginda mis gibi kokar odaniz.

 

 

 

 

Ø Patates haslarken : Haslama suyunun içine bir kasik margarin koyun patateslerin vitaminlerini kaybetmemis olursunuz.patatesler daha çabuk piserler ayni zamanda.

 

 

 

 

Ø Soyulmus patateslerin kararmadan saklanabilmesi için: Saklanacak kabin içine su, bir tutam tuz koyun. Buzdolabinda saklayin gerektigi zaman suyla yikayip kullanin.

 

 

 

Ø Pastalarin daha gevrek olmasi için:(tatli*tuzlu farketmez): Hamurun içine bir çay kasigi tuz atin.

 

 

 

Ø Dereotonu saklamak için: Temiz bir havluya kaplayacak sekilde sarin, bu sekilde naylon torbaya koyup buzdolabina saklamaya birakabilirsiniz.

 

 

 

Ø Tazeligi gitmis pörsümüs yesillikleri canlandirmak için: Iki kasik limon suyu karistirilmis buzlu su dolu kabin içine koyun 1 saat buz dolabinda bekletin.

 

 

 

Ø Yesil sebzelere renk veren, klorofil maddesidir. Pisirdiginizde sebzelerin bu yesil rengi daha az kaybetmeleri için, önce bol buzlu suda bekleterek,klorofilin sabitlesmesini saglayin.

 

 

 

 

Ø Soganlari kizartmadan üzerlerine biraz un serperseniz, kavururken kararmazlar.

 

 

 

Ø Börek üzerinin kizarmasi için üzerine yumurta sürülür,evde yumurta kalmamissa, biraz yogurdu bir yemekkasigi yagla karistirip sürün, güzel bir renk oldugunu göreceksiniz.

 

 

 

 

Ø Domates’in kabuklarini kolay soymak için, biçagin sirtiyla domateslerin kabuklarini soyacaginiz yönün tersine sürtün ve daha sonra soyun ya da domatesleri kaynar suda 1 dakika bekletin.

 

 

 

 

Ø Patlicanlarin acisini almak için , patlicanlari soyduktan sonra tuzlu suda bir müddet bekletin. Sari su çiktiktan sonra, patlicanlari sikarak sudan alin.

 

 

 

 

Ø Yesil salata ve marulun yapraklarini yikadiktan sonra biçakla keserek dogramak yerine, elinizle koparin. Böylece vitamin kaybini önlemis olursunuz.

 

 

 

 

Ø Reçel yapacaginiz meyvalari iyice yikayip kurulamalisiniz.Karistirirken mutlaka tahta kasik kullanmalisiniz. Sekerlenmeyi önlemek için limon tozu yerine,limon suyu kullanin. Kavanozlara koydugunuzda iyice sogumadan ve üzerindeki hava kabarciklarini kagit havlu ile almadan kavonozun agzini kapatmayin.Reçellerinizi serin ve karanlik yerde saklayin.

 

 

 

 

Ø Çikolata sosu hazirlarken içine koyacaginiz bir tutam tuz, çikolata sosunun kokusunu daha da belirgin kilar.Çikolata sosun içine biraz kahve eklediginizde, tadinin çok degisik oldugunu göreceksiniz.

 

 

 

 

Ø Kati haslanan yumurtalari kolayca soymak için,kaynar sudan çikardiktan sonra hemen soguk suya tutun ve bir süre soguk suda bekletin. Su kabugun gözeneklerinden girerek soymayi kolaylastirir.

 

 

 

 

Ø Mantar sote pisirirken, tencerenin kapagini açik birakirsaniz, hem mantarlarin su koyuvermesini hem de kararmasini önlersiniz.

 

 

 

 

Ø Pisirip sakladiginiz yumurtalari , çig yumurtalarla ayni yere koyuyorsaniz, bunlari ayirmanin en kolay yolu çig yumurtalar döndürdügünüzde kolaylikla dönmezken, pismis yumurtalar kendi ekseni etrafinda rahatlikla dönerler.

 

 

 

Ø Tavuk eti çabuk bozulan gidalardandir. Son kullanici olan müsteriye ulasincaya kadar hijyenik ortamlarda saklanmasi bir zorunluluktur. Denetim altinda kesildikten sonra bakteri üretimine yol açmamasi için +40 C’ de saklanmalidir. Tavuk eti müsteri tarafindan satin alindiktan sonra buzdolabinda en fazla 1 gün bekletilip tüketilmelidir. Derhal tüketilmeyecek ise,temizledikten sonra tavuk plastik folyoya sarilarak derin dondurucuda bekletilebilir. Bu sekilde dondurulmus etler *180 C’ de 3 ay kadar saklanabilir.Ayrica, tavuk eti tahta et tahtasi üzerinde kesilmemelidir. Siyah etten farkli olarak mikro organizmalara karsi daha dayaniksiz olan tavuk etininmermer veya plastik üzerinde kesilmesi gerekir.

 

 

 

Ø Yogurttan daha fazla yararlanmak için suyunun atilmamasi gerekir.Yogurdun tüm vitamin ve mineralleri bu suda bulunmaktadir. Ayrica, bu su yemeklere eksi bir tat kazandirmak istenildiginde de kullanilabilir.

 

 

 

Ø Satin alinip buzdolabinda saklanan yesil sebzeler bir süre sonra canliliklarinin yitirirler. Tekrar canli hale getirmek için ise, yikanip 10*15 dk. Kadar 2 litrelik

suya katilmis 1 yemek kasigi limon suyunda bekletilmesi yeterli olacaktir.

 

 

 

 

Ø Ekmeginiz durup dururken dolabinda küfleniyorsa,ekmek kutusunu 15 günde bir sirkeli suyla silmek yeterlidir.

 

 

 

Ø Evinizde mayonez yaparken:Zeytinyag yerine susam yagi kullanin. Mayonezinizin daha uzun zaman bozulmadigini göreceksiniz.

 

 

 

 

Ø Yesil salatalik malzemelerinizi elinizle koparirsaniz vitaminlerini öldürmezsiniz.

 

 

 

Ø Balik çorbasi yaparken:Suyunun daha lezzetli olmasi için baliklari en az 45*60 dakika kaynatin.Bas ve kuyruk kisimlarinin en lezzetli yerleri oldugunu unutmayin.

 

 

 

 

Ø Karnabahar pisirirken eve yayilan kokudan kurtulmak için:

Pisirme suyuna bir parça tuz ve iki kasik sirke ilave edip, suyun üzerinde

köpük olusumunu bekledikten sonra, içine sebzeleri atmayi deneyin. Evi saran kötü kokudan eser kalmadigini göreceksiniz.

 

 

 

Ø Mutfaginiza sinmis kizartma kokusunu yok etmek için:

izgaranin üzerine defne yapragi, ada çayi yapragi ve kekik yapragi koyun.

 

 

 

 

Ø Sosislerin patlamasini önlemek için: firin ya da izgaraya koymadan önce soguk süte batirmaniz yeterli olacaktir.

 

 

 

 

Ø Meyvelerin arasina serpistireceginiz herhangi bir türden yapraklar onlari uzun süre taze tutacaktir.

 

 

 

 

Ø Nane, adaçayi ve çekilmis cevizin pek çok yemekte kullandiginiz besamel sosa çok hos lezzet kattigini biliyor muydunuz ? Fakat bu aromali otlari, sos pisip atesin söndürülmesine yakin tencerenin içine ilave etmeye dikkat edin.

 

 

 

 

Ø Bayat ekmegi ince ince dilimleyin üzerine az miktarda süt serpin ve kizgin yagda bir yüzünü kizartin. Ters çevirip üzerine domates ve taze kasar peyniri koyun. Peynirler erimeye baslayinca üzerlerine kekik ve karabiber serpip sicak sicak servis yapin.

 

 

 

 

Ø Sıkılmadan önce bir süre soguk suda bekletilen portakallarin daha fazla verdiklerini biliyor muydunuz ?

 

 

 

 

Ø Et ya da balik yaptiginizda yemeginizin suyunun daha lezzetli olmasini istiyorsaniz birkaç damla 95ºC’lik alkol serpistirin. Tadi damaginizda kalcak.

 

 

 

 

Ø Tavuk etinizin daha yumusak, daha güzel kokulu ve daha lezzetli olmasi için pisirmeden önce tavugu yarim limon ile iyice ovalayin ve sonra tavugun üzerine ve içine rendelenmis limon kabugu koyun.

 

 

 

 

Ø Kis aylarinda hepimizin vazgeçilmez içecegi C vitamini deposu portakal suyudur. Eger portakallari sikmadan önce yarim saat soguk suda bekletirseniz siktiginizda daha çok portakal suyu elde edersiniz.

 

 

 

 

Ø Sarimsaklarin daha çabuk ezilmesi için cam bir kavanozda ve buzdolabinda saklamaniz yeterli olacaktir.

 

 

 

 

Ø Patlican kabuklarini soyduktan sonra içine sirke ve çok az zeytinyagi konmus suda bir süre haslayin. Daha sonra istediginiz küçüklükte dilimleyin ve pilav yaparken içine karistirin.Göreceksiniz pilaviniz çok leziz olacak.

 

 

 

 

Ø Firininiza sinmis kötü yemek kokularini temizleyip yerine güzel kokular biraksin diye satin aldigimiz o pahali ürünler istediginiz gibi ferah bir koku birakmiyorsa, size daha pratik ve ucuz bir önerimiz var. Yemek yapmadan önce firininizin ortasina yarisi sirke yarisi su ile doldurulmus bir tava koyun. Firininizi birkaç dakika için isitin. Daha sonra sogumaya birakin. Firininiz umdugunuzdan da güzel kokacak.

 

 

 

 

Ø Eskilerin yöntemleri her zaman en iyi, en dogrudur. Bisküvilerin ve kurabiyelerin taze kalmasi için, teneke bir kaba koyun ve yanina bir avuç pirinç birakin; bayatlama sorunu ortadan kalkacaktir.

 

 

 

 

Ø Elmanin faydalari bitmez. Lahana yemegi yaptiktan sonra evinize sinen ve pencereleri açsaniz da çikarmayi basaramadiginiz lahana kokusundan kurtulmak artik çok kolay. Bir elmanin kabugunu soyup lahanin pisme suyuna ekleyin. Hem koku çabucak yok olacak,hem de lahananin hazmi daha kolay olacak.

SE
28.08.2006 09:26
#55

Hiç Düşündünüzmü Anneler Bebeklerini Niye Sallar?

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Bir haftalık bebekler günün yaklaşık yüzde 80'ini kısa aralıklarla uyuyarak geçirirler. Bir aylık olduklarında, uyku zamanları günde 3 ila 4 kestirmeye ve 5-6 saatlik kesintisiz bir gece uykusuna dönüşerek gittikçe azalır.

 

Bebeklerin geceleri uykudan uyanmaları annelerin en çok zorlandıkları hususlardan biridir. Günümüzde uzmanlar 'bebek ağladığında karnının tok, altının kuru olduğundan ve sancısının olmadığından eminseniz, yattığı odanın kapısını kapatıp yanından kararlı bir şekilde uzaklasın, bir süre sonra sesi kesilip uyuyacaktır' diyorlar.

 

Annelerin çocuklarını kitaplara bakarak büyütmeye çalıştıkları 20. yüzyılın son çeyreğinden önce doğan bebekler annelerinin kucaklarında, ayaklarında veya bir beşikte sallanıp uyutularak büyüdüler.

 

Bebeklerin sallanarak uyutulmalarına, bilim adamları 'vestibular uyan' adını veriyorlar. Gerçi anneler binlerce yıldır bebeklerini sallıyorlar ama konu araştırmacıların daha yeni ilgisini çekiyor. Anneler sallamanın bebeği sakinleştirdiğinden ve uyuttuğundan eminler ancak uzmanlar bunun ayrıca bebeğin gelişimine de çok faydalı olduğu hususunda dikkati çekiyorlar.

 

İç kulak, işitme ve denge organlarını içeren iki bölümden oluşur, işitmede hiçbir rol oynamayan ikinci bölüm yalnızca dengeyle ilgilidir. İçi sıvı dolu yarım daire biçiminde üç kanaldan oluşan bu bölüme 'vestibular labirent' denilir.

 

Buradaki hücreler, başın en küçük hareketi ile çalkalanan iç-kulak sıvısının çırpıntılarıyla uyarılarak başın açısal hareketini anında beyne iletirler. Görme duyusunun da yardımıyla dengenin sağlanmasına yardımcı olurlar. Çok hızla dönüp aniden durduğumuz zaman, iç kulak kanallarındaki sıvı hala dönmekte olduğundan baş dönmesi denilen durum meydana gelir.

 

Vücut sallanırken gözler sabit bir noktaya baktığında onlardan beyine hareket olmadığı sinyali gider. Bu iki sinyal arasındaki fark, araba tutmasında olduğu gibi bir çeşit baş dönmesi yaratır ve uyku getirir. Uykunun gelmesi vücut ihtiyacı olarak değil tamamen beyinde oluşur. Devamlı hareket halinde olan, başka şeyle meşgul olan bebeğin sallanarak uyutulması zordur.

 

Araştırmalar içkulak vestibular sistemi düzenli olarak uyarılan bebeklerin daha hızlı geliştiklerini, daha erken oturup, ayakta durabildiklerini gösterdiler. Salıncakta, kucakta veya ayakta sallanan bebeklerdeki reflekslerin uyarı almayan bebeklerden daha hızlı gelişmeleri araştırmacıları bir başka yöne, önemli bir çocuk sorununa yöneltti.

 

Hiperaktif denilen aşırı hareketli, sürekli hayal gören ve yeteneklerini geliştiremeyen çocukların vestibular sistemlerinde bazı bozukluklara rastlandı. Yapılan çalışmalar, mongoloid olan veya beyin felci geçirmiş olan çocukların vestibular uyarı ile daha iyi gelişebildiklerini gösterdiler.

 

Araştırmacıların daha yeni farkına vardıkları bebekleri sallayarak büyütmenin faydalarını anneler insanlığın ilk günlerinden itibaren annelik içgüdüleri ile hissetmişlerdi. Tabii burada bebeğin annesinin kucağında sallanırken, onun sesi ve kokusu ile duyduğu mutluluğun etkisini de unutmamak gerekir.

__________________

SE
28.08.2006 09:31
#56

ÖLÜ TAMİRCİ ( Tüğlerim diken diken oldu )

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Bir Ölüden Yardım: 17 Ağustos depreminde ve sonrasında meydana gelen bir çok olayı televizyon ve gazetelerden tanık olmuşsunuzdur. Ben de televizyonda seyrettiğim bir olayı size anlatmak istiyorum. Depremden sonra bir çok insan evsiz kalmış ,ailesini yitirmiş ve yardıma muhtaç hale gelmişti işte böyle bir durumda hayır severler hemen bölgelerdekilerin yardımına koşmuştu. İstanbul'da oturan orta halli bir ailenin çocuğu olan Mustafa babasının arkadaşının yardım göndermek istediğini bölgedeki insanların her türlü yardıma muhtaç olduğunu duyunca ve de babasının yoğun ısrarlarına dayanamayınca arabasının bakıma vermekten vazgeçip hemen yola koyulmak üzere hazırlıklara başladı fakat bilmediği bir şey vardı arabasının çok önemli bir kusuru vardı ve bu kusur onu ölüme bile götürebilirdi. İnsanlara yardım etmek için arabayı bakıma sokmadan gittiği için bu arızayı öğrenememişti. Ve yola çıktı hiç durmadan gidiyor ve içinde insanlara yardım etme hazzını hissediyordu. Yolda arıza gittikçe arttı fakat arıza arabanın tekerlerinde olduğu ve çok hissedilir olmadığı için farkına varamadı. Hava karamak üzereydi lastiğinin kabaklaştığının farkına vardı hemen indi arabasının arkasına gitti ve yedek lastiği aradı daha fazla yük alabilmek için çıkardığını hatırladı ve kahroldu kim bilir kaç insan bu yardımı dört gözle bekliyordu. Birden yolda tamirci elbisesi giymiş bir adamın geldiğini gördü ve de elinde bir lastiğin olduğunu adam az ileride lastiği patlamış birine ???ürdüğünü söyledi. Mustafa ona derdini anlattı adam istersen bu lastiğini sana verebilirim ben daha sonra yine getiririm dedi . Ve tamirci arabaya lastiği taktı arabanın tekerlerindeki hayati derecede önemli arızayı da görüp onardı. Mustafa isterse onu gideceği yere kadar bırakabileceğini söyleyecekti ki arkasını döndüğünde adamın olmadığını gördü hayretler için yola devam etti yaklaşık 5 dakika gitti veya gitmedi bir kazanın olduğunu ve içinden çıkarılan cesedin kendisine yardım eden kişi olduğunu gördü çevredeki adamlara sordu ve kazanın yaklaşık 1saat kadar önce gerçekleştiğini öğrendi adeta nutku tutulmuş kul sıkışmış ve Hızır yetişmişti.

SE
28.08.2006 21:46
#57

Allaha İnanmıyorum Dedi!! Adamin biri her zaman yaptigi gibi saç ve sakal trasi için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbet basladilar.

Degisik konular üzerinde konustular. Birden Allah'la ilgili konu açildi...

 

Berber: " Bak adamim, ben senin söyledigin gibi Allah'in varligina inanmiyorum."

 

-Adam: " Peki neden böyle düsünüyorsun?"

 

-Berber: " Bunu açiklamak çok kolay. Bunu görmek için disariya çikmalisin. Lütfen bana söylermisin, eger Allah olsaydi, bu kadar çok hasta insan olurmuydu, terkedilmis çocuklar olurmuydu? Allah olsaydi, kimse aci çekmezdi. Allah olsaydi, bunlarin olmasina izin verecegini sanmiyorum..."

 

-Adam bir an durdu ve düsündü, ama gereksiz bir konuya girmek

istemedigi için cevap vermedi. Beraber isini bitirdikten sonra disari çikti. Tam o anda caddede uzun saçli bir adam gördü. Adam bu kadar daginik göründügüne göre tras olmayali uzun süre geçmisti. Adam berber dükkanina geri geldi.

- Adam: " Biliyor musun ne var, bance berber diye bir sey yok.

 

-Berber: " Bu nasil olabilir ki? Ben buradayim, berberim."

 

-Adam: " Hayir, yok. Çünkü olsaydi, caddede yürüyen saçli ve sakalli adamlar olmazdi."

 

- Berber: "Himmm... Berber diye birsey var ama; onlar bana gelmiyorlarsa, ben ne yapabilirim ki?"

 

-Adam:"Kesinlikle dogru! Püf noktasi bu! Allah insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir ki? Iste dünyada bu aci ve keder olmasinin nedeni!"

SE
30.08.2006 07:47
#58

BEŞ DAKİKA DAHA BABA

 

Güneşli bir gündü. Kadın parkta yanında oturan adama "Bakın,

salıncakta sallanan şu kırmızı kazaklı çocuk benim oğlum" dedi.

Adam gülümseyerek "Güzel bir oğlunuz var" dedi. "Diğer salıncaktaki

mavi kazaklı çocukda benim oğlum"

Sonra saatine baktı ve "Heyyy, Todd, sanırım artık gitme zamanı" diye

seslendi oğluna.

Çocuk salıncakta yükselirken "Beş dakika daha baba, lütfen yalnızca

beş dakika daha" diye karşılık verdi babasına.

Adam başını "peki" anlamında sallayınca çocuk neşeyle sallanmaya devam

etti.Dakikalar sonra adam ayağa kalkarak tekrar seslendi oğluna "Todd,

artık gidelim mi, ne dersin?"

Çocuk yine gitmeye isteksiz "Ne olur baba, beş dakika daha, lütfen,

beş dakika daha" diye bağırdı babasına.

Adam" Tamam" deyince çocuk kahkahalar atarak sallanmaya devam etti.

Sonunda kadın dayanamadı ve sesinde gizli bir hayranlıkla "Ne kadar

sabırlı bir babasınız" dedi .

Adam gülümsedi kadına. "Sabır değil yaptığım bayan" dedi. "Büyük oğlum

Tommy 'yi geçen yıl burada sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kaybettim.

Buraya yakın yolda bisiklet sürüyordu. Tommy'e hiç yeterince zaman ayırmamıstım.

Oysa şimdi onunla beş dakika daha fazla birlikte olabilmek için herşeyi

yapardım. Todd'la ayni hatayı yapmayacağıma söz verdim kendi kendime..

O her "Beş dakika daha baba" dediği zaman , oyun oynamak için beş

dakika daha kazandığını düşünüyor, oysa işin gerçeği ne biliyor musunuz? Ben

onu oyun oynarken beş dakika daha fazla izleyebiliyorum, asıl kazanan benim"

SE
01.09.2006 09:38
#59

Simit Tahtası

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

Ünlü basketbolcu eşiyle birlikte,Emiönü'nde geziyordu.Önce Kapalıçarşı,Topkapı Sarayı,Gülhane Parkı derken,Yeni Caminin önüne kadar geldiler.

Orada bağıra bağıra simit satan bir çocuk vardı.Basketbolcu birden durakladı.Sonra simitciye yaklaştı:

-Simit'in kaça koç?

-300 bin abi çıtır çıtır...

-Tezgahda kaç simit var?

-70-80 tane herhalde...

-Hepsini alsam ne tutar?

-Seksen desek 24 milyon

-Al sana 30 milyon...

Farzet ki hepsini aldım...

-Sağol abi...Sağol...

Basketbolcu üç onluk çıkarıp simitcinin önüne bıraktı.Eşi şaşkındı... Üç beş adım yürümüşlerdi ki kocasına yaklaşır fısıldadı.

-Suat, sen deli misin?

-Yooo.

-Peki,yemediğimiz simitlerin parasını niye verdin?

-Boşver sorma...

-Diyelim ki soruyorum.

Hem ısrarla soruyorum.

-Öyleyse söyliyeyim.Tablanın kenarı dikkatini çekti mi?

-Hayır.

-Didikkatli baksaydın,görecektin.Tahtaya bir isim kazınmıştı.

-Nasıl bir isim?

-Suat!

-Yoksa?

-Evet,o tezgah, eskiden benimdi...

SE
01.09.2006 09:48
#60

Acele Karar Vermeyin

 

--------------------------------------------------------------------------------

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

 

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

 

"Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

SE
01.09.2006 09:56
#61

esrarı çözülemeyen 20 olay

 

--------------------------------------------------------------------------------

Geleceği gören harita :

Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis'in 1513'te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu'nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu'nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818'de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis'in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.

 

2000 yıllık pil :

Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938'de Irak'ın başkenti Bağdat'ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi "dünyanın en eski pili" olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800'lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.

 

Antik çağ bilgisayarı :

1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.

 

Kristal kuru kafa :

Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.

 

Generalin kemer tokası :

M.S. 300'lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou'nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.

 

1000 yılda yapılan kent :

Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200'de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hâlâ sır.

 

Uzaylılar için iniş pisti :

Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.

 

Concorde'un atası :

M.Ö 200'de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır'da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde'u andırdığını iddia etti.

 

Kayaya gömülü çekiç :

Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.

 

Harçsız taş set :

Peru'nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş

ÇI
01.09.2006 20:33
#62

gerçekten ilginç..güzel paylaşım teşekkürler...

NF
01.09.2006 22:07
#63

Selamlar,

 

Uzaylılar için iniş pisti :

Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.

 

Evet gerçekten hoş, paylaştığınız için teşekkür ederim. Yukarıdakini ise nazar boncuğu kabul ediyorum.

 

Tekrar teşekkürler...

 

Saygı ve selamlarımla

SE
02.09.2006 08:21
#64

Erkeklerin Melek Olduğunun Kanıtı(mı acaba)

 

--------------------------------------------------------------------------------

Bir gün ormancının biri dalları nehrin üzerine sarkan ağacın dallarını

keserken baltasını suya düşürür.

 

"Aman tanrım" diye bağırdığında bir peri belirir ve "Ne diye bağırıyorsun ?"der.

 

Ormancı baltasını suya düşürdüğünü ve yaşamını sürdürebilmek için o

baltaya ihtiyacı olduğunu söyler.

 

Peri suya dalar ve elinde bir altın balta ile tekrar belirir. "Baltan bu

muydu ?" diye sorar. Ormanci "hayır" diye cevaplar.

 

Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir balta ile tekrar

belirir ve yine sorar. "Baltan bu muydu ?"

 

Ormancı yine "hayır" diye cevaplar. Peri suya tekrar dalar ve bu sefer

elinde demir bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar. "Baltan bu muydu

?" Ormancı "evet" der. Ormancının dürüstlüğü perinin çok hoşuna gider ve

baltaların üçünü de kendisine verir. Ormancı mutlu bir şekilde evine

döner. Bir zaman sonra ormancı esiyle birlikte nehir boyunca yürürken

karisi suya düşer. Ormancı "aman tanrım" diye bağırır. Peri yine belirir

ve sorar: "Ne diye bağırıyorsun ?"

 

Ormancı" karim suya düştü der. Peri suya dalar ve Jennifer Lopez ile

birlikte geri döner."Senin karin bu mu?" diye sorar. Ormancı "evet" der.

Peri sinirlenmiştir, "Yalan söylüyorsun, gerçek bu değil" der.

 

Ormancı "özür dilerim peri, ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Eğer

Jennifer Lopez için hayır deseydim bu sefer Catherine Zeta-Jones ile geri

dönecektin, ona da hayır deseydim karımla dönecek ve her üçünü de bana

verecektin. Ben fakir bir adamım ve üç karimin sorumluluğunu taşıyabilecek

durumda değilim. Jennifer Lopez'e evet dememin sebebi budur...

 

 

 

Bu hikâyeden alınacak ders: Ne zaman bir erkek yalan söylüyorsa bunun iyi ve

saygın bir nedeni vardır ve bu başkalarının yararı içindir.

SE
02.09.2006 08:35
#65

kırmızı leptoplu kız

 

--------------------------------------------------------------------------------

Bir zamanlar yeni üye varmış. Annesi ona üzerinde kırmızı kapağı olan bir laptop almış. Kız bu laptopu çok seviyormuş ve nereye gitse onunla gidiyormuş. Bu nedenle de herkes ona Kırmızı laptoplu Kız diyormuş.

Bir gün “Kırmızı Laptoplu Kız!” diye özel mesaj atmış kızın annesi. “Büyükannen hâlâ hasta. Hadi nete gir de, ona yaptığım şu ilaç tarifini yolla .”

Kırmızı Laptoplu Kız da laptopunu almış , ve nete girmiş.

“seni biri msn e eklerse sakın kabul etme demiş annesi.ama kızın listesi bomboşmuş!çok üzülüyormuş buna

“eklemem anne,” demiş Kırmızı Laptoplu Kız.

Tam nete girmiş, bikaç saniye olmuş ki kurt nickli birinin msne eklediğini görmüş. Kırmızı Laptolu Kız heyecandan az kalsın elindeki mauseyi düşürüyormuş. eklemeye karar vermiş kurt'u. “napıosun nette güzel kız'' demiş kurt.

“Büyükanneme bi dosya göndermeye uğraşıyorum ,” demiş Kırmızı Laptoplu Kız. “adresi büyükanne@....... Büyükannemin sağlığı pek iyi değil. Bu arada adım ‘güzel kız’ değil, ‘Kırmızı Laptoplu Kız.’ ”demiş

“Özür dilerim Bilmiyordum.”demiş kurt!ardından hemen büyük annenin msnı kackleyıp oturum açmış.

Kırmızı Laptoplu kız büyükannesinin oturumu açtığını görünce çok sevinmiş.

merhaba büyükanne, demiş

“senmisin ?”demiş kurt.

“Benim, Kırmızı Laptoplu Kız.”

“hoşgeldn kızm” demiş kurt. “noldu neden nettesin?”demiş ardından

sana ilaç için tarif yaptı annem onu yollıacam demiş.Kırmızı Laptoplu Kız şüphelenmiş neden böyle kısaltmalarla yazıo büyükannem diye düşünmüş!sonra büyükannesinin hasta olduğu aklına gelmiş ondan kısaltmalar falan yapıo herhalde demiş

Kurt,büyük annenin avatarından bulup koymuş!

“yolla dosyayı” demiş kurt.

Kırmızı Laptoplu Kız , yollamış dosyayı!ama aktarım hızı çok düşükmüş

kurt da bı dosya yollamış sen bunu yükle daa cabuk ındırırım o zaman ben senın yolladıgın dosyayı demiş

kabul etmiş Kırmızı Laptoplu Kız

“bu dosya niye rar'lı Büyükanne?”

“daa cabuk yükle diye kızım” demiş kurt.

“bunun da aktarım hızı yavaş neden yükleyip zaman kaybediyoruz”

“ilerde yollıacağın dosyalar hep hızlı gelcek de ondan” demiş kurt.

“neden bu dosyanın üstünde hack prog yazıo?”

“Seni haclemek için ” demiş kurt.

aktarım tamamlanmış ve kurt bizim Kırmızı Başlıklı Kızın laptopuna girmişşşşş

dosyalara falan bakmış .Kırmızı Laptoplu Kızın resimlerini falan çalmış!!öleee oyalanıomuş bizim kurt

Ama ne var ki Kırmızı Laptoplu Kızın büyükannesi ünlü hacker HACER ANAymış

“Aylardır senin peşindeyim pis yaratık,” diye mesaj yollamış HACER ANA.çaldığı tüm dosyaları geri almış.ve kurdun hard disc'ini yakmış

Büyükanne, Kırmızı Laptoplu Kız’ın ona yolladığı dosyayı almış!. tarife göre hazırlamış ilacı ve içmiş.büyük anne iyileşmiş!Kırmızı Laptoplu Kız da bı daa tanımadığı kımselerı msn'e eklemeyecegıne söz vermiş.

SE
02.09.2006 08:54
#66

PAZARTESİYİ BEKLERKEN

Bir salı günüydü.

‘Yoğun bir iş temposuyla geçen günün akşamında eve varmak ne güzel… Daha da güzeli elini yüzünü hoş kokulu sabunlarla yıkayıp, üstüne rahat ev kıyafetlerini geçirmek… Sonra şöyle güzelce televizyonun başına kurulup eline kumandayı almak..’

 

Oturduğu yerde sızlanmalarını dindirmek için ayaklarını yüksekçe bir yere

kaldırıp uzandı. Yorgunluğu şimdi çok daha belirginleşmiş, külçe gibi üzerine çökmüştü. Oh! Tam şekerlemelik bir andı. Gözlerini yumdu, televizyonun sesini kıstı.

 

Sabah geç kalkmasına rağmen çok iş yapmış, çok yere gitmişti. Geç yatması da cabası… Şöyle bir düşündü:

‘Evi silip süpürmek, çarşıya çıkıp sayısını hatırlamadığı kadar mağaza gezmek, alışveriş yapmak, bu arada faturaları unutmamak, her biri için saatlerce sıra beklemek, sonra o eşyaları elleriyle taşımak…’

 

Çok, çok zahmetli bir gün olmuştu bugün.

 

Ayakları, kolları, her yeri sızlıyordu. Burnuna sabunun güzel kokusu geldi. Leylâk gibi, insana eflâtun rengini hatırlatan ferahlatıcı bir kokuydu bu... Derin derin içine çekti. Galiba bu kokunun uykuya da tesiri vardı. Davetiye çıkarmış gibi, uyku hemen başucunda bitiverdi. Tam kendini uykunun o tatlı tatlı dalgalanan, masmavi ve ılık denizine atacak, imkânsızın mümküne dönüştüğü yerlerde gezecek hattâ uçacaktı ki, aklına akşam namazını kılmadığı geldi. Düşünmemeye çalıştı.

 

Yok, hayır! Akşam namazını kılmamıştı. Ama çok yorgundu. Olsun, yine de kılmamıştı. Ama kıpırdayacak hâli kalmamıştı, her yeri sızlıyordu, zaten namazını kılsa bile huşuyla değil, bir an evvel kılmış olmak için kılacaktı. Biraz düşünüp aklına gelen birkaç önemli önemsiz bahaneyi de sıraladı. İçindeki uzlaşmaya yanaşmayan o inatçı ses tek cümleyle cevap verdi: Kılmamıştı işte, kılmamıştı, kılmamıştı…

 

Bahanesini geçerli hâle getirmek, inatçı sesin inadını kırmak için daha çok düşündü:

‘Zaten bu sene üniversite imtihanına giriyorum. Gece yarılarına kadar ders çalış, okul, dershane, etütler… Sabah namazlarına da genelde kalkamıyorum, öğlenleri okulda kılamıyorum, hattâ bazen, yok yok, genellikle ikindileri de… Ne öyle bölük pörçük... Bir şey yapıldı mı tam olmalı. Seneye hayırlısıyla üniversiteyi bir kazanayım… Hepsini beş vakit kılmaya başlarım. Hayatım nasıl olsa düzene girer. Şimdiki kadar yoğun da olmam. Bu sene geçiş yılı. Olmuyor işte bu yoğunluğun içinde!’

 

Üniversiteli olmakla, yepyeni bir pazartesiyle yepyeni bir hayata başlayacaktı... düzenli bir hayata. Tabii, namazları tam bir hayata..

 

Ah pazartesi, bir gelse!

 

………

 

Ve üniversite yılları

 

Bir salı günüydü.

 

Artık şubat tatilinin yaklaştığı, insanların kayıp düşmesini bekleyen buzlarla kaplı, soğuk yollarda geçirilen koşturmacalı bir günün akşamında kendini eve zor atmıştı.

 

Yoğun bir günün bitiminde evine varmak ne güzel bir duyguydu.

‘Bir de mor veya mavi renkli, kokulu sabunlarla yıkanıp, yüzüne gözüne, eline ayağına yapışıp onun yorgunluğunu artırmak için ağırlık yapan tozdan kirden kurtulmak herhalde dünyanın en güzel duygularından biriydi.’

 

Gerçi sabun evindekiler kadar kaliteli değildi. Bazen yüzünü tahriş de ediyordu; ama olsun. Öğrencilik hayatı işte…

 

Oturduğu koltukta hemen uyuyabileceğini biliyordu.

 

Çok yorgun ve uykusuzdu. Gece sabaha kadar ders çalışmış, erkenden deneme imtihana gitmiş, yetiştirmesi gereken ödevi yapmak için kütüphanede bir hayli vakit geçirmişti.

 

O kadarla kalsa yine iyi… Eksik ders notlarını tamamlamak için koşuşturup fotokopicilerde epey ter dökmüştü… ‘Üff ne tempo ama!’ diye düşündü.

‘Hiç de öyle bir kere kapağı atmakla bitmiyormuş… Asıl zorluk üniversitedeymiş meğer. Şimdi çalıştığım kadar üniversite imtihanına hazırlansaydım en yüksek bölümü kazanırdım alimallah…’

 

Başını yastığa koydu. Üzerine sıcacık bir battaniye aldı. Burnuna ikinci sınıf da olsa güzel kokan sabunun kokusu geldi. Bir an evini hatırladı.

‘Az kaldı. 2-3 imtihan sonrası, yaklaşık 2 hafta sonra evdeyim.’

 

Annesinin mis gibi yemeklerinden yiyecek, yüzünü evlerinin güzel ve kaliteli sabunlarıyla yıkayacaktı.

 

Bu düşünce onu keyiflendirdi. Gözlerini kapadı, yüzünde ailesini düşünmenin verdiği tebessümle, bedeninde uzun zamandır süren koşuşturmanın yorgunluğuyla, uykunun insanı uçurup yorulmaksızın gezdirdiği değişik âlemlere yola çıkmaya hazırlanıyordu...

 

Birden aklına akşam namazı geldi. Eskisi kadar inatçı olmasa da, o ses yine konuşmaya başlamıştı: ‘Oooo, bu yorgunlukla çok zor bir iş şimdi bu. Kalkacak, ağrıyan bacaklarıyla yürüyecek, sızlayan kollarınla, ellerinle abdest alacaksın… Soğuk suyu da hesaba kattın mı? Sıcacık battaniye terk edilip namaz kılmak...’

 

Kılmalıydı!!!

 

İnatçı sese karşı, o da inat etti:

‘Yarım yamalak, bu yoğun temponun içinde, hızlı hızlı kılınacak namazın ne hayrı olur ki... Koşturmanın içinde böyle geçiştirilmiş namazlar… Yok yok, olmaz öyle. Şu imtihanlar bir bitsin, şu okul bir bitsin, mesleğimi elime bir alayım. Adam gibi kılmaya başlarım…’

 

Pazartesi bir gelse.

 

Yeni bir hayatın ilk günü olacaktı... Artık mesleğini eline almış çok daha düzenli ve stressiz hayata başlamış olacaktı. ‘O zaman kılarım, hem bugünlerin kazasını da yaparım.’ diye düşündü. Sonra içinde feryatlar koparan o sesi duymamak ve hattâ onu da rahatlatacak bir çözüm bulabilmek için, yarın bir gün çalışacağını, sabah erken kalkıp namazını kılıp hattâ çok sevdiği sabah uykularından vazgeçip, namazdan sonra yatmayıp Kur’ân okuyacağını, öğle tatillerinde namazını rahatlıkla kılabileceğini, ikindiyi kısa günlerde iş yerinde, uzun günlerde evinde, akşam ve yatsıyı evinde sakin ve huşuyla kılacağını hayal etti. Nasıl olsa kılacaktı.

 

Yeter ki şu yoğun tempolu, stresli okul günleri bir geçsin… İşe başlayacağı, yeni bir başlangıç yapacağı pazartesi bir gelse..

 

……..

 

Ve iş hayatı

 

Bir salı günüydü.

 

İşten yorgun argın eve gelmişti. Gelen fakslar, yapılan görüşmeler, arananlar, arayanlar… İnsanlara laf anlatmak cidden çok zordu. Hele bir de iş yerinde dönen ayak oyunları. Çekememezlikler, kavgalar.. hadi hepsi bir yana, işten çıkıp da eve gelmek için çekilen trafik çilesi... Bazen caddede yolun ilerisinin göründüğü yerlerde kilometrelerce uzayan tıkanık yolu, bekleşen arabaları görünce ağlayası geliyordu.

 

Sonunda varabildiği evinde olmanın mutluluğuyla elini, yüzünü güzel kokan bir sabunla yıkadı. Yorgunluktan dile gelmiş ayaklarını yüksekçe bir yere koyarak uzandı.

 

Gözlerini kapadı. Bugün ayaklarının sızlamasına baş ağrısı da eşlik ediyor, Bremen mızıkacılarınınkine benzeyen uyumsuz bir koro gibi kendilerince bağrışıyorlardı.

 

Sabunun hoş kokusunu duydu. Uyku, güzel kokulu yumuşacık mavi bir bulut gibi onu sarıp sarmaladı.

 

Tam o bulutun üzerinde yola çıkacaktı ki, ‘namaz’ dedi içindeki ses, her

geçen gün biraz daha kısılan ses tonuyla..

 

İster istemez uyku bulutu aralandı, zihni yeni bahaneler üretmek için harekete geçiyordu ki, içinden bir başka ses daha geldi.

‘Evde yemek yok ve akşama yemeğe arkadaşlarını çağırdın…’

 

Üç saniye içinde uyku kalmadı gözlerinde. O sevimli bulut kuvvetli bir rüzgârla karşılaşmışçasına kaçıverdi geldiği bilinmeze. Hâlâ ayakları sızlıyor ve başı ağrıyordu; yine de telâş içerisinde mutfağın yolunu tuttu, telâşını bastıracak kadar kuvvetli değildi bu ağrılar.

 

Öyle bir telâştı ki namazı da unutturuvermişti.

 

......

 

İşte aile…

 

Bir salı gecesiydi.

 

Oturduğu koltuğun üzerinde kâh uyuyor, kâh uyanıyordu. İşin gerçeği, uykuyla uyanıklık arasında bir bölgede, ‘âraf’ta duruyordu.

 

Ârafın bu yanına geçip gözlerini, uykusuzluktan sızlayan gözlerini aralayıp çocuğunun ateşini kontrol etti. Biraz düşmüş gibi olması ârafın öbür tarafına daha rahat geçebilmesi için bir biletti sanki. İçi rahatlayarak başını koltuğa dayadı.

 

Camiden yükselen sabah ezanı, hasta çocuğu soğuktan korumak için her zamankinden daha sıkı kapatılmış evde açık cam bulamamasına rağmen, onun ârafın öbür yanından bu yanına yaklaşmasına sebep olmuştu.

‘Çok bitkinim. Sabaha kadar uyutmadı çocuk. Aman ne çileymiş bu. Zaten her şeyden hasta oluyorlar. Şimdi namaza kalkmak.. uzun iş. Çocuk da ağlar. Yok yok şimdi olmaz.

 

Hep erteliyorsun ama..

Şu çocuk düzelsin başlayayım artık namaza. Aman düzelse ne ki, bu defa öbürü hasta olur. Yok yok. bu çocuklarla namaz falan kılınmaz. Pek bir zor olur, böyle bir vakit kıl, üç vakit kılma. Hoş değil zaten. Hayırlısıyla şöyle biraz büyüsünler. Kendi işlerini görür hâle gelsinler.

 

Onların yürüdüğü, okula başladığı pazartesi günü başlayacaktı namazlarına.. çok düzenli, bol dualı ihlâslı namazlar kılacaktı. Hayırlısıyla bir gelseydi o pazartesi.

 

………………….

 

Yine bir salı günüydü.

 

Bugün yıllık izninden bir gündü. Yorgun değildi, sabah da geç kalkmış, ağır ağır aklına gelen bütün kahvaltılıklardan oluşan bir sofra kurmuş, öğle yemeğiyle birleşen bir kahvaltı yapmıştı. Evin odalarında yavaş adımlarla yürüdü. Televizyonu açıp elinde kumandasıyla koltuğa kuruldu. Bu anın, bu mutluluğun tadını doya doya çıkarmak için eline bol miktarda Erzurumluların deyimiyle sımışka, yani ayçiçeği almıştı. Çıt çıt.. kanalları dolaştı. Hangisinde karar kılacağını düşündü. Çıtır çıtır çitletilen çekirdeklerle önce bir film, sonra eski bir film seyretti. Dışarıdan gelen yeni bir ezan sesi yine onu kımıldatamadı.

 

“Namaz” dedi içindeki güçsüzleşmiş ses. “Namaz!”

 

Hiç yerinden kalkası yoktu. Zaten yarım yarımdı bütün namazları.

‘Hangi gün beş vakit kılıyorum ki.. bir vakit daha neyi değiştirecek… İş hayatında çok zordu namaz kılmak. Hem ev, hem iş. Bu koşuşturmada çok zordu. Çok zor. Zaten emekliliğime de fazla bir şey kalmadı. Ah hayırlısıyla emekli olayım. Artık gerçekten her şeye yeni bir başlangıç yapacağım. Benim yeni pazartesim olacak.’

 

Kendini ibadete verecekti. Her namazını vaktinde huşu ile kılacak, peşinden kazalarını kılacak, tesbihatları yapacaktı. Dahası gece namazlarına bile kalkabilirdi.

 

O gün yeni bir başlangıç olacaktı. Yeni bir hayatın ilk günü, bir pazartesi

olacaktı. Ah o pazartesi bir gelse…

 

Çay demledi; bir süre çekirdek çitletti, çay içti. Sonra yavaş yavaş bir uyku bastırdı. Kanepeye uzandı. Başının altına bir yastık aldı. Elinde kumanda bir-iki kanal daha gezdi. Yeni bir programda karar kıldı.

‘Oh be, tatilde olmak koşuşturmamak ne güzel! Ama tatilden sonra iş başı yapmak hiç güzel olmayacak. Off, Allah vere de bu sene resmî tatiller hep hafta içine denk gelse!’ diye düşündü.

 

Uzanıp masanın üzerindeki takvimi aldı. Yıllık tatilleri gösteren sayfalara baktı. 23 Nisan Salı, 19 Mayıs Salı, Ramazan Bayramı Salı, Kurban Salı… Keyiflendi. Sonra öylesine karıştırmaya başladı takvimi. O günün tarihine baktı: ..ağustos salı. Çocuklarının doğum günlerine baktı: ..mart salı, …haziran salı...

 

Takvimin ilk sayfalarını açtı: 1 Ocak Salı, 2 Ocak Salı, 3 Ocak Salı, mart salı, nisan salı…

 

Haziran, temmuz, ekim, kasım.. hepsi salı..

 

Dün salı, bugün salı, yarın salı.

‘Bir gariplik var bu işte! Acaba?’ demeye kalmadan iyice yoğunlaşan sabun kokulu uykuya daha fazla karşı koyamadı.

 

Esnedi, battaniyesini iyice üzerine çekti.

 

Günlerin, ayların, yılların, kısacası hayatın sadece salı günlerinden ibaret olduğunu anlayamadan uykuya daldı…

 

…………..

 

Uykuda mıydı, rüyada mıydı anlayamadı. Kıpırdamak istedi; fakat hiçbir yerini

oynatamadı, sonra gözlerini açmaya zorladı ve gözünü açtığında bir anda çok şaşırdı. Nasıl olabilirdi bu iş? Kendisini seyrediyordu. Biraz yaşlıca bir hanım kazandan bir tasla aldığı suyu bir tahta üzerinde yatan yarı çıplak bedenine döküyor, diğer hanım da güzel kokulu bir sabunla bedenini oğuşturuyordu.

SE
02.09.2006 08:58
#67

BİR GÜL EKİN...

 

 

Ama bu sefer kalbinize ekin bu gülü.

 

Bir sevda tutun,

 

Ama bu sefer kalbinizde tutun sevdanızı.

 

Bir hayal kurun,

 

Mutluluk vadisinde, gül bahçesinde, sevgi şehrinde, insanlara huzur saçan, mutluluk yayan, insanların kalbinden hüznü alıp yerine sevdayı, sevgiyi, Allah aşkını yerleştiren bir yerin hayalini kurun…

 

Bunlar hayal ama mutluluk uzakta değil ki…

 

Aşk, sevda uzakta değil ki…

 

Kapatın kalbinizi madde alemine, açın gönlünüzü mana alemine, çıkın seyahate…

 

Ama bu seyahat madden uzak, gül bahçesinde, sevda mahallesi, aşk sokağı,

 

Namazgah hanı, seccade döşeğinde gözyaşlarıyla ıslanan seccadenizin üstünde…

 

Ötelere adım atın, Çırpın kanatlarınızı, uçun göklere, varın semalara, tanışın peygamberlerle, uzanın göklere yaklaşın cennete, girin Sidretül müntehaya, hani me’va cennetinin yanında, için orda gözyaşlarıyla doldurduğunuz mana sütünü, işte bakın sevgiliniz tam karşınızda, sizlerin selamını bekliyor mukabele etmek için. Şahitler de hazır sizlere tanıklık etmek için.

 

Daha ne beklersiniz işte geldiniz kab-ı kavseyne hadi, şimdi işte alın seccadenizi, açın kalbinizi, dökün gözyaşlarınızı, varın sevgilinizin yanına, sevgilinize yalvarın, yakarın affınızı ve affımızı isteyin. Sevgililer naziktirler bir şey istendiği zaman geri çevirmezler. Hadi sunun dualarınızı, göz pınarlarınızdan ayrılan mana sütünün, mana aleminde ki yükselişinizin yanında…

 

Daha ne beklersiniz işte sevgili bizleri bekliyor

 

Evet, şimdi işte yalvarıyorum ve yalvaracağım

 

Ey benim sevgilim, Rabbim yalnız sana yalvarır ve yalnız senden dilenirim…

 

Sana mana kasesini gözyaşlarıyla doldurmaya çalışan aşıklarının yüzsuyu hürmetine bizlere senin sevgini, senin aşkını tatmak ve bu tatla son nefesimize kadar yaşamak ve senin aşkınla senin huzuruna varmak nasip eyle… Amin...

SE
02.09.2006 09:05
#68

Hayatımıza dair SORULAR

 

 

*Bu sabah hayat defterini nasıl açtın? Sana yeni bir gün lütfettiğini düşünerek Rabbine şükrettin mi? Bu yeni günde Rabbine kulluk ahdini yeniledin mi?

 

 

*Canab-ı Hak seni seher vakitlerinde istiğfara davet ederken, sen o vakitte çoşup taşan ilahi rahmet ve mağfiretten ne kadar nasiplenebildin? Yoksa yağmur damlalarının kayaların üzerinden boşa akıp gittiği gibi, o hususi lutüf anını zayi mi ettin?

 

 

*Bugün hayatın ne kadar zikrullah ikliminde geçti? Ne kadar Rabbini hatırlayabilmenin ruhaniyeti içinde oldun?

 

 

*Müezzin "hayya ale's-salah!" davetine uyarak kaç vaktini cemaatle kılabildin? Namazların tekbirleri, kıyamları, kıraatları, rüku ve secdeleri

Hakk'ın istediği kıvamda, yani huşu içinde, ruh ve bedenen ahengiyle eda edebildin mi?

 

 

*Bu gün seni pençesine düşürmüş veye düşürebilecek tiryakiliklere, karşı koyma iradesini gösterebildin mi? Allah'ın nehyettiği halde sende bulunan kötü hal ve tavırlardan vicdanen bir raharsızlık duydun mu? Bunlar yüzünden nedamet göz yaşları döktün mü?

 

 

*Bugün dilini boş ve laubali konuşmalardan, yalan ve dedikodudan, gıybet ve münekaşadan ve bir gönle diken batırmaktan koruyabildin mi?

 

*Bugün senin için yaratılan bu kainattaki billur bir avize teşkil eden yıldızları, semanın sonsuzluğunu, yeryüzüne hayat veren güneş ve ayı, sermayesi eynı topraktan olan bitkilerin rengarenk yaprak ve çiçeklerini, renk koku, lezzet ve şekilde sonsuzluk arz eden meyvelerini, ancak bir iki haftalık ömrü olduğu halde kelebeğin kanatlarındaki harika desenleri, insanın yayadılışındaki ibretlisafları tefekkür edip ilahi tecelli ve hadiseleri gönül gözüyle seyredebildin mi?

 

 

selam ve dua ile............

SE
02.09.2006 09:11
#69

15 dakikanız var mı?

 

 

 

Yorucu bir okul gününün sonuna gelmişti Ahmet, oysa ki saat daha 15:25 idi. Kadıköy-Kartal minibüslerine bindi, Maltepe'ye eve gidiyordu. Minibüs her zamankinden daha boştu, öyle ki oturacak yer bile vardı. Bir cam kenarına oturdu, kibarca parasını uzattı ve taşıtla dolu E-5 karayolunu seyrekoyuldu.

 

Zehra okuldan çıkmıştı, eve gitmek için minibüse bindi ve parasını uzattı. Şaşkındı, çünkü Kadıköy-Kartal minibüsünde boş oturacak yerler vardı. Tam birine oturacaktı ki arka sıradaki eski lise hocasını farketti. Ahmet Hoca öylece dışarıyı seyrediyordu. Zehra, yavaşça yanına oturdu ve:

 

-Tanışıyor muyuz acaba? dedi sessizce.

 

Ahmet Hoca önce ürktü, sonra Zehra'ya dönüp gülümsedi ve:

 

-Pek sanmıyorum, dedi.

 

Zehra: Rahatsız ettim, özür dilerim, dedi, sessizce gülüştüler. Ahmet Hoca:

 

-Nasılsın bakalım, nerden?

 

-İyi diyelim iyi olsun hocam, okuldan çıktım, eve gidiyorum,siz nasılsınız?

 

-Aynı, dedi sadece Ahmet Hoca. Bir süre sustular. Sonra Ahmet Hoca sessizliği bozdu ve:

 

-Okul nasıl gidiyor, diye sordu.

 

Zehra:

 

-İyi gitmiyor, dedi kibarca.

 

Ahmet Hoca:

 

-İngilizce o kadar zor değildir ki, dedi. Fakat Zehra'nın neyi kastettiğini anlamamıştı. Zehra, dersler iyi, okul iyi gitmeyen, diyerek sözünü düzeltti. Ahmet Hoca cevabın güzel olduğunu düşünerek gülümsedi ve devam etti:

 

-Peki hayat nasıl gidiyor o zaman?

 

Zehra beklenmedik anda beklenmedik bir soruyla karşılaşmıştı aslında fakat çok doğal bir soru olduğunu düşünerek sakin bir şekilde cevap verdi:

 

-Hayat yarım bardak su. Kimi zaman dolu tarafı gözüme çarpıyor, kimi zaman boş tarafı. Dolu tarafı beni az da olsa mutlu ediyor, gülümseyebiliyorum. Ama boş taraf bana bu gülümsemeyi unutturabiliyor.

 

Ahmet Hoca: O halde hep dolu tarafını görmeye çalış., dedi gülümseyerek.

 

Zehra devam etti:

 

-İstediğimiz her an dolu tarafı gözümüzün önünde tutamıyoruz. Boş tarafta bulunması gereken su damlalarının hesabını, bulunan su damlalarından soramam ki, ya da boş tarafın görevini mevcut damlalardan istemeye hakkım yok. Bu, biraz bencillik olur. Ama genel düşünürsek, memnunluk oyunu her iki tarafı da anlık sevindirir. Ben iyiyim hocam, peki ya sizin hayatınız nasıl gidiyor?

 

Ahmet Hoca aslında Zehra'nın düşüncelerine çok önem veriyordu, bu lisede de böyledi fakat bunu hissettirmekten daha doğrusu düşüncelerini paylaşmaktan hep kaçmıştı, yine aynı şeyi yaptı ve ilgilenmiyormuş gibi kendisine yöneltilen soruya düşünmeden cevap verdi:

 

-Benim bardağım da az da olsa doluydu ama birileri bardağımı düşürmüş olmalı ki artık boş, hiç su kalmadı. Peki ben şimdi boş alanların, olmayan damlaların hesabını nasıl soracağım?

 

Aslında böyle bir cümle kurmayı kestirememişti Ahmet Hoca, sanki konuşan kendisi değildi, şaşırdı kendi söylediklerine, fakat söylemişti bir kere ve sonunda da soru sormuştu. Olduğu yerde biraz doğruldu ve cevap beklemiyormuş tavırlarına girdi, fakat Zehra çoktan konuşmaya başlamıştı:

 

-Tabi ki de paylaşarak, hocam!

 

-Ahmet Hoca, anlamadığını belli eden bakışlarla: Nasıl yani? dedi.

 

Zehra:

 

-Evet paylaşarak istediğiniz hesabı sorabilirsiniz. Benim yarısı dolu bir bardağım var, isterseniz hesap sormak için kullanın, isterseniz dolu tarafını görmek için, ama yarım bardaklık suyumun yarısı sizindir, dedi gülümseyerek.

 

-Ahmet Hoca, böyle bir cevap beklemiyordu aslında. O an düşününce aslında paylaşmanın sorunlara çözüm de ışık da olabileceğini anladı. Bugüne kadar problemlerini hiçkimseyle paylaşmamıştı, üstelik "bu benim sorunum,öyleyse yalnızca ben çözebilirim" düşüncesini benimsemişti. Fakat şimdi, eski bir öğrencisi ona paylaşmanın yoklukları azaltacağını, acıları hafifleteceğini öğretiyordu. Ahmet Hoca, şaşkın ve duyduklarından memnun bir ifadeyle:

 

-İlginç ve bir o kadar da doğru bir çözüm. Peki ama azalan suyun için sana borçlu olmayacak mıyım?

 

Zehra masum bir tebessümle:

 

-Bana 3sene boyunca öğrettiklerinize saysanız ve ben de hakkınızı az da olsa ödemiş olsam, ne dersiniz? dedi.

 

-Ahmet Hoca gülümseyerek:

 

-Çok güzel olur derim, 3 senelik alacağıma 15dk da kavuşmuş olmak beni sevindirir., dedi, sessizce gülüştüler. Aslında ikisi de birbirlerinden çok şey öğrenmişlerdi o güne kadar ve öğrenecekleri daha çok şeyin olduğuna çoktan inanmışlardı. Öyle ki, Ahmet Bey ineceği yere geldiğinde:

 

-Bir başka tesadüfte, bir yerden tanıştığımızı hatırlarsak, bir 15dk'nı yine bana ayırabilir misin?, dedi. Zehra:

 

-Seve seve, ama karşılığında 3 senenizi daha alırım., dedi ve ayrıldılar.

 

Eğer siz de yaşadığınız her 15dk nın değerini anlamak ve kaybetmemek istiyorsanız, paylaşımlarınızı esirgemeyiniz. Unutmayınız ki, paylaştıkça sizden hiçbir şey eksilmez, aksine; kaybedenlerden değil, kazananlardan olursunuz...!

SE
02.09.2006 09:22
#70

ne komedi ne zeka sorusu nede bilmece

 

--------------------------------------------------------------------------------

''BENİM İŞİM DEĞİL Kİ''

 

Herkes, Birisi, Herhangi Biri ve Hiç Kimse adlı dört kişi hakkında.

 

Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve Herkes,Birisi'nin bu işi yapacağından emindi.

 

Gerçi işi Herhangi Biri de yapabilirdi, ama Hiç Kimse yapmadı.Birisi buna çok kızdı, çünkü iş Herkes'in işiydi.

 

Herkes, Herhangi Biri'nin bu işi yapabileceğini düşünüyordu ama Hiç Kimse, Herkes'in yapamayacağının farkında değildi.

 

Sonunda Herhangi Biri'nin yapabileceği bir işi Hiç Kimse yapmadığı için Herkes, Birisi'ni suçladı.

 

Sen! Ne anladın bu yazıdan Cevaplarmısın

BE
02.09.2006 13:01
#71

Nalıncı Baba

 

Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

 

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

 

- Akşam garip bir rüya gördüm.

 

- Hayırdır inşallah?..

 

- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

 

- Nasıl yani?

 

- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

 

.....

 

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola.

 

Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar;

 

- Kimdir bu? Ahali:

 

- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhuşun biri işte!..

 

- Nerden biliyorsunuz?

 

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

 

Bir başkası tafsilata girer;

 

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar Çarsısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..

 

Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

 

- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..

 

Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..

 

Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:

 

- Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

 

- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlasak gerek.

 

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.

 

- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

 

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

 

- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

 

- Aman efendim, nasıl kaldırırız? - Basbayağı kaldırırız işte.

 

- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...

 

- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

 

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

 

- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

 

- Ne bileyim, Ayasofya’dan Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden...

 

- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...

 

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.

 

.....

 

Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha...

 

Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

 

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

 

- Nasıl yani?..

 

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

 

- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.

 

Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.

 

Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

 

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. Şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

 

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... ..... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

 

- Niye? - Ümmeti Muhammed içmesin diye...

 

- Hayret... - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı İlmihal. Hucceti islam okurdum...

 

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki... - Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli...

 

- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? - İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya... Hatta bir gün;

 

- Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada...

 

- Doğru, öyle ya?..

 

- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

 

- Peki o ne dedi? - Önce uzun uzun güldü, sonra;

 

- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

 

Allahü tealanın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez.

 

Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed’e, halifeyi müslimine dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana... Bir seher vakti gözyaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar.

 

İşte NALINCI BABA o adsız sansız Allah dostlarından biridir.

 

Asıl adı Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergama’lıdır.

 

1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında, Harabzade Camii karşısındadır.

ÇI
02.09.2006 21:35
#72

:) çok güzel bir hikaye..daha önce duymamıştım

SA
02.09.2006 23:27
#73

Emeğine sağlık kardeşim Gayet Muhim bir Konuyu böyle güzel bir Misal ile vermek aslında Akılda kalıcı iz bırakır..

 

 

TEŞEKKÜR EDERİM.

AC
03.09.2006 08:26
#74

Avrupa bizi neden sevmez hocam?

 

"istanbul universitesi'nde ogretim uyesi Alman asilli Prof. Naumark ile bir

kısım talebesi Bogazicinde geziye cikarlar. Talebelerden biri Prof.

Naumark'a su soruyu sorar:

Avrupa bizi neden sevmez hocam?

 

Prof. Naumark su cevabi verir:

- cok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupali Turkleri sevmez ve sevmesi de

mumkun degildir. Asirlardir kilisenin Turk ve islam dusmanligi Hiristiyanlar

in hucrelerine sinmistir.

Sebeplerine gelince:

 

1. Musluman oldugunuz icin sevmez. Ama faraza laik soyle dursun,Hiristiyan

olsaniz da size dusman olarak bakmaya devam eder.

 

2. Sizler farkinda degilsiniz ama, onlar su gercegin farkindadirlar: Tarihten Turk cikarilirsa tarih kalmaz. Osmanli arsivi tam olarak ortaya

cikarsa, bugunku tarihlerin yeniden yazilmasi gerekir.

 

3. Avrupa'nin pazari idiniz. simdi Avrupa'yi pazar yapmaya basladiniz.

 

4. En az 400 yil Avrupa'da sirtimizda ve ensemizde at kosturdunuz.

 

5. Selcuklular Anadolu'yu, Osmanlilar ise orta Avrupa ve Balkanlari Hacli

ordusuna mezar ettiler.

 

 

6. Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet

sagladilar. once ahlaki degerlerinizi yipratmaya basladilar. Giyiminizden

yasantiniza kadar...Sonra kendi icinizde sizi bolmeye basladilar. A-B-C-D

gibi...

 

7. Selcuklu ve bilhassa Osmanli, islamiyet ugruna her seyini feda

etmeseydiler, islamiyet bugun belki sadece Hicaz'da varligini devam

ettirirdi. Kaldi ki Vehhabiligi kuranlar da, ingiliz Dominyon Bakanligi'nin

adamlaridir. Bati her yerde islamiyet'i, sapik inanclara kanalize etti. Ama

Osmanli, Asr-i Saadet'i devam ettirdi.

 

8. Kilise size kin kusmaktadir. Ve sebepleri yukaridadir.

 

9. Ben Turkiye'ye geldigimde 2 universiteniz vardi, simdi 119 universite var

Osmanli zamaninda ise her yerde bir medrese vardi, tarihinize bakin her

medresede bilim egitimi vardi. ilk denizaltini Osmanlinin yaptigini cogunuz

bilmiyorsunuzdur belki de ama Avrupa bunu biliyor..

 

10. Sizler, gercek huviyetinize dondugunuz an Avrupa'nin refahi ve

medeniyeti yikilir.Ama sizde bunun olmasi bu sartlarda cok zor.

 

11. Yine sizler, Avrupa'nin tarihi dusmanisiniz ve daima dusman olarak

kalacaksiniz.

 

Evet, almasini bilene ders ve ibretlerle dolu bir itirafname...

 

KaynaK

SE
03.09.2006 09:22
#75

Dünyanın en zor sorusu

 

Bu soru çocuk pisikoloğu adaylarına öğrenciyken sınavda sorulmuş.

''uçurumun dibindesiniz bir elinizle küçük çocuğunuzu diğeriylede büyük çocuğunuzu tutuyorsunuz eğer bi müdet daha böle kalırsanız üçünüz birden düşeceksiniz.hangisinin elini brakırdınız''

 

şu anda neler hissetiğinizi biliyorum ama lütfen cevaplayın bu soruyu teşekkür ederim

 

soru bir bilmece yada bir zeka testi sorusu değil istenilen çocukların piskolojisi açısından soruyu yanıtlamanız

 

SE
03.09.2006 09:34
#76

Bütün Servetini Verir misin ?

 

 

Bir gün Avrupanın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belliki oldukça pahalıdır.

Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o magazaya gider. Sanşlıdır tablo hala satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve ‘Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum’ tüm paramda bu kadar der. Ressam bir süre düşündükten sonra. Resmi paketler ve resmi satar.

 

Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.

 

Mağazada adamın arkadaşlarıda vardır ve saşkın saşkın sorarlar

 

- Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?

 

Adam cevap verir:

 

Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim.

Ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim...

DI
03.09.2006 18:29
#77

Elin almanına bak hele. Ne kadar güzel itiraflar. Ders alınmalı. Ama alacak olan kim ?

 

İlk denizaltı da osmanlının eseriymiş demek :)

ÇI
03.09.2006 20:59
#78

helal olsun gevura..böyle objektif batılılarda var demek

SE
05.09.2006 15:19
#79

detayla boğuşurken özü kaçırmayalımm...

 

 

--------------------------------------------------------------------------------

Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir.Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar . Juan, "Yalnızca kum" diye yanıt verince polis, "Aç bakalım çantaları" der. Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka birşey bulamaz çantada ! Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka birşey yoktur! Polis, çantalarını Juan'a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir.

 

Ertesi gün Juan Motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan'ı gene durdurur, didik didik arar, birşey bulamaz ve Juan'ı serbest bırakmak zorunda kalır. Bu olay, polis emekli olana dek yıllarca devam eder !

 

Bir gün emekli polis Meksika'da bir barda otururken Juan'ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır;

 

"Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim. Çıldıracağım. Geceleri uyku uyuyamıyordum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağından emin olabilirsin."

 

Juan gülümseyerek yanıtlar, "Motosiklet"

SE
05.09.2006 15:22
#80

Nazi casusları elbise modelleri ile haberleşmiş

 

--------------------------------------------------------------------------------

Alman casusların II. Dünya Savaşı sırasında gizli mesajlarını Müttefiklerden saklamak için elbise modelleri çizerek ilettiği ortaya çıktı.

 

İngiliz Güvenlik Servisi belgelerine göre Nazi ajanları önemli askerî bilgilerini çizimlerle birleştirilmiş Mors alfabesindeki nokta ve çizgileri kullanarak nakletti. Mektuplar yoluyla gizli mesajlarını aktaran Nazi ajanları masum resimlermiş gibi görünen bu çizimlerle, karşı casus uzmanlarını aldatmayı umuyorlardı. Ancak İngiliz istihbaratı bu oyunun farkına varıp haberleşmeleri engelledi. İlk defa İngiliz güvenlik servisinin dosyalarının yayınlandığı bir kitapta, model çizimlerinde saklanmış kodlar yer alıyor. Buna göre gece elbisesi, şapka ve bluzlara süsleyici desen çizilmesi, "Düşman için her saat takviye kuvvetler beklendi." mesajını taşıyor. Mektup üzerinde görünmeyen mürekkep, çentik ve iğneleme askerî birliğin hareketlerinin ayrıntısını, bombalı baskınları ve gemi yapımını simgeliyor. Bu planların açığa çıkması ise iki Alman ajanının, 1942'de İngiliz istihbaratı tarafından yakalanmasıyla gerçekleşti. Hubert'ten ‘Yenge Janet'e gönderilen mektupta, "14 Boing kalesi dün Hendon'a (Londra) ulaştı. Pilotlar, Kiel'e (Almanya) baskın yapmayı düşünüyor." mesajı gizli. Uzmanlar, şüpheli mektupların bulunması için tarafsız ülkelere gönderilen, üzerinde birçok pul olan mektupları da yakın takibe aldı.

MR
05.09.2006 22:48
#81

Ferüdittin ATTAR a ait olan bu eserden bir kaç alıntıyı sizlere sunuyorum...Ferüdittin güzel yazmış..Bir de Yazdıran`a (O) bakmalı..

 

 

Şeytan`ın Malı

 

Gafil bir adam bir şeyhin kapısına vardı,Şeytan`dan bir hayli şikayetçi oldu;

 

"Şeytan beni yoldan çıkartıyor.Beni kandırıp dinimi,ahiretimi mahfediyor"dedi.

 

Şeyh de ona dedi ki;

 

"Ey genç adam,senden az önce Şeytan gelmişti buraya.O da senden bıkmış,usanmış.Ona yaptığın zulümleri anlatıp şikayet ediyordu.Diyordu ki şeytan ;

 

"Dünyanın hepsi benim malımdır.O benim malıma el koymaya,kendi mülkümü elimden almaya çalışıyor.Ben de bu yüzden onun dinine saldırıyorum.

 

Bana zararı olmayan,malıma göz dikmeyen adamla benim ne işim olsun ki!!"

 

 

Zenginin Duası

 

Hali vakti yerinde bir adam camide namaz kıldı,ardından "Allah`ım,merhamet et,işimi yoluna koy!"dedi.Onu tanıyan bir meczup da yanında dua ediyordu.Onun bu duasını duyunca kızıp dedi ki;

 

"Duvarların altın yaldızla bezeli,kapısında köpekler,halayıklar bekleyen evin var.Malının mülkünün haddi hesabı yok.Gururuyla dünyaya sığmayan sen,bu halinle bir de merhamet istiyorsun ha!Eğer benim gibi bir lokma ekmeğe muhtaç olsaydın, o zaman merhamete layık olurdun.Malını mülkünü bir kenara itmedikçe merhamete layık olamazsın sen"

 

Hz. İsa ile Şeytan

 

Hz İsa bir yarım kerpici başının altına koymuş,yatıp uyumuştu.Uyanıp gözlerini açtığında İblisi başında bekler buldu.Ona "A melun başımda ne bekliyorsun?diye sordu.İblis ona dedi ki ;

 

"Başının altına koyduğun benim kerpicim.Bütün dünya benim malım olduğuna göre,bu kerpiç parçası da benim malımdır demektir.Madem ki malımı kullanıyorsun,bana ortak oldun demektir."

 

Hz İsa kerpici başının altından aldı,fırlatıp attı.Yeniden uyumaya niyetlendi.İblis de savuşup gitti.

 

Ey dünya dertleriyle üzülen,ip gibi eğilip bükülen adam! Madem sonunda herşeyi arkanda bırakıp gideceksin,açgözlülük yapmanın,durmadan mal yığmanın ne alemi var???

SE
14.09.2006 09:49
#82

7.2 şiddetindeki İkinci büyük depremin ardından, eve gidiyordum. Yollar bir anda kalabalıklaşmış,trafik, ana baba gününe dönmüştü.

 

Yol boyunca iskemlelere, taburelere oturmuş bir dizi hanım, bir yandan örgü örüyor, bir yandan yanlarındakilerle dertleşiyorlardı. Yaşlı olanlara, özel koltuklar tahsis edilmişti.

 

Bu sahneleri mütebessim bir çehreyle seyrederken, arabamı kenara çekip binaların yıkılma mesafelerini gayet hassas bir şekilde ayarlayan insanların arasından geçerek kapalı çıkmanın altındaki bakkal dükkânına girdim.

 

Ekmek alacaktım...

 

Bakkal, tedirgin hâldeydi; ani bir sallantıda dükkanı kilitleyip kendini dışarı atabilecek adaptasyonu beynine yüklemişti.

 

Bu arada,kapının sol tarafında iki kişi, hararetli hararetli konuşuyordu. Belli ki arkadaştılar...

 

 

--Nereden geliyorsun?

 

--İşten...

 

--Çok üzüldüm !..Biliyorum, sana ters gelecek,ama söylemeden geçemeyeceğim. Daha doğrusu, anlatmak, bu konuda içimi dökmek istiyorum...

 

--Seni dinliyorum..

 

- Geçenlerde, tanıdığım bir ilahiyatçı arkadaşıma rastladım,aramızda şu konuşmalar geçti:

 

“ Bizler, eski geleneklerimizden, halkın kendine özgü yaşamlarından git gide uzaklaştık, Batıya döndük, batının medeniyeti ile birlikte ahlâk seviyesini de inanılmaz bir süratle kendimize taşıdık. Yaşadıklarımızın nedeni buydu...”

 

“ Yani, bu bizlere ceza mı?”

“Evet, sen şimdi toplum içinde yaşanan ahlâki kuralları , değerleri beğeniyor musun? Bunlar, sence din olarak seçtiğimiz İslam’a uygun mu? Bana tek bir insan gösterebilir misin, Allah ‘ın istediklerini yerine getiren...”

 

“Bak!” dedi dinleyen...

 

“Sadece biz değil, İslam dünyasına bakıyorum, Batıya ayak uyduramayan ülkelerde, cehaletten, sefillikten başka bir şey göremiyorum. İşte, Cezayir örneği ortada!.. Kişilere saldıran bir din anlayışının ülke çapında giriştiği katliam, Mısır’da turistlere hazırlanan bomba ziyafetleri, geçmişteki İran – Irak savaşı...

 

Daha örnek mi istiyorsun?..

 

İşte, Afganistan !.. Talabaniler, Bangladeş’teki tayfunda ölen yüz binlerce kişi...

 

Ve daha neler neler...

 

Hani Allah sadece bizi cezalandırmıştı?..”

 

-- Sadece müslüman ülkelerde mi oluyor bu afetler,peki batılı ne alemde?..

 

-- Onlar, tedbiri önceden almanın sonuçlarını yaşıyor. Ciddi yönetimler, eğitilmiş toplumlar, düzgün ekonomik koşullar, afetlere önceden hazırlanmanın yollarını biliş,insana değer verme...

 

Sen bu görüşlere katılmıyor musun?

 

-- Evet,anlattığın her şey gerçek... Ama, sadece bunları yapmanın da yeterli olamayacağını düşünüyorum.

 

-- Eksik olan ne ki?

 

-- Madde görüşe hakim bir aklın ölüm ötesini düşünmemesi, dünya değerlerinin ön planda tutulması...

 

Bu yönde sistem, kendiliğinden şartları oluşturarak cezalandırma yoluna gidecektir;

 

Ben böyle öğrendim...

 

Atina depremi veya dünyanın çeşitli bölgelerinde oluşan afetler bunun örneği değil mi?

 

Sana bunu anlatmak istemiştim...

 

Karşısındaki genç olan sustu, dikkât kesildi...Pek bir şey anlamamıştı...

 

Bakkal birden durdu,soğukkanlı olmaya çalışarak elindekileri bıraktı...

 

Hareketlenmeye başlamıştı...

 

not:Yanlışlıkla yeni konu açtım.Düzeltemediğim için böyle kaldı.

SE
20.09.2006 12:00
#83

GERCEK DOST

--------------------------------------------------------------------------------

Çok içten iki dost ve arkadaslardi.Fakat bir tanesi çok kurnaz, atilgan ve hareketli, öbürüyse çok saf , dürüst ve sessizdi.

Bir gün kurnaz olan arkadas , diger arkadasin yanina giderek islerinin bozuldugunu söyler ve kendisinden para ister.

Yakin dostu onu hiç kirmaz ve elindeki tüm parayi arkadasina verir.

Arkadasi bu parayla islerini düzeltir.

Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadasinin yanina gider ve arkadasinin evlenmek üzere oldugu nisanlisini çok begendigini ve kendisine vermesini ister.

Arkadasi çok sasirir, ne diyecegini bilemez.

Ama aralarinda o denli güçlü bir sevgi vardir ki arkadasina hayir diyemez, nisanlisini arkadasina verir.

Süreçle saf olanin isleri bozulur ve birden arkadasi aklina gelir (ben ona sikistiginda iyilik yapmistim diyerek) arkadasinin isyerine gider ve kendisine çalismasi için is vermesini ister.

Arkadasi ona is vermez.

Bizimki pismanlik ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadasina kizamaz.

Bir gün sokakta dolasirken yanina hasta ve yasli bir adam yaklasir.

Yoksul oldugu için ilaç alamadagini söyler.

Bizimki yasli adamcagiza acir, istedigi ilaçlari alir ve adamcagiza verir.

Kisa bir süre sonra yasli adamin öldügünü duyar.

Yasli adam çok zengindir ve tüm mirasini kendisine birakmistir.

Saf adam artik zengindir.

Biraz da sevdigi dostuna olan kirginligiyla dostunun isyerinin karsisinda bir ev alir ve oraya yerlesir.

Bir gün evinin kapisini dilenci bir kadin çalar.

Yasli kadin çok aç oldugunu, kendisine yemek vermesini ister.

Bizim saf hiç düsünmeden kadini içeri alir karnini doyurur.

Kimsesi olmadigini ögrendigi kadina,kendisinin de yalniz oldugunu söyler ve bu evde birlikte yasiyalim sen evin islerini ve yemekleri yaparsin der, yasli kadin hiç düsünmeden kabul eder.

Bir süre sonra yasli kadin bizimkine, kendine uygun bir kiz bulup evlenmesini söyler, Bizimki böyle bir kizi nasil bulacagini, kendisinin tanidigi olmadigini söyler.

Yasli kadin ona uygun bir kiz tanidigini ve kendisiyle görüstürebilecegini söyler.

Görüsmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve dügün davetiyeleri basilir.

Bizimkisi kirgin olmasina karsin çok yakin dostunu yine de unutamamistir.

Biraz da geldigi konumu görmesi açisindan yakin arkadasina da davetiye gönderir.

Dügün günü gelir çatar.

Saf adam dügün salonunda bir seyler söylemek istegiyle mikrofonu alir ve baslar yasadiklarini anlatmaya:

- Eskiden çok sevdigim bir dostum vardi .

Bir gün isleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki tüm parayi verdim.

Evlenmek üzere oldugum nisanlimi çok begendigini söyleyerek benden istedi.

Çok üzülerek onu da kendisine verdim...

Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.

Islerim bozuldugunda onun fabrikasina gittim ve çalismak için kendisinden is istedim.

Bana is vermedi.

Çok üzüldüm, ama yine de arkadasima kizmiyorum..

Çünkü biz gerçek dosttuk.

Bu konusma üzerine kurnaz olan arkadasi daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alir ve baslar konusmaya:

-Benim de bir zamanlar çok sevdigim bir dostum vardi.

Islerim bozuldugunda kendisinden para istedim, tüm parasini bana verdi.

Sonra ondan nisanlisini istedim, üzülerek nisanlisini da verdi...

Nisanlisini istememin nedeni o kadinin arkadasima layik olmamasiydi (Hayat kadiniydi).

Kendisi çok saf oldugu için arkadasimi o kadindan bu sekilde kurtardim.

Isleri bozuldugunda gelip benden is istedi.

Arkadasimi kendi emrimde çalistiramazdim, o yüzden is vermedim.

Günün birinde karsilastigi yasli adam benim babamdi.

Babam ölmek üzereydi, onu arkadasimin yanina ben gönderdim ve mirasini ona ben biraktirdim.

Evine gelen dilenci kadin benim annemdi.

Ona bakip iyi yasamasini saglamak için gönderdim.

Su anda evlenmekte oldugu kisi de benim kiz kardesim.

Onu arkadasimla evlenmesine ben ikna ettim.

Degerli konuklar, Iste biz böyle dostuz...

SE
21.10.2006 11:03
#84

DUVAR

 

Bir hastenede ölümü bekleyen hastaların koğuşu. Koğuşta bir oda. Odada iki yatak, iki hasta. Biri pencerenin önünde öteki duvar dibinde. Yaşamlarının şu son dönemlerinde pencere kenarındaki, sabahtan akşama kadar pencereden bakıp bakıp, tüm gördüklerini duvar dibinde hiçbir şey göremeyen arkadaşına aktarır: "Bugün deniz dünden daha durgun. Rüzgar hafif olmalı. Beyaz yelkenliler belli belirsiz ilerliyor... Park mı? Park henüz tenha. Salıncakların ikisi dolu, ikisi boş," ya da "Geçen haftaki sevgililer yine geldiler. Eleleler. Bir sıraya oturdular. Hep erkek anlatıyor kız dinliyor. şimdi erkek kızın saçını okşuyor, öpüşüyorlar... Ne kadar da güzeller"... "Erguvanlar bugün çıldırmış. öyle bir çiçek açtı ki, etraf mordan geçilmiyor. Erikler desen gelinden farksız"... "Eyvah, miniklerden biri düştü. Anası yetişti, bağrına basıyor çocuğu, neyse, çocuk sustu, gülüyor şimdi"... "öğrenciler mi? Onlar yeni kitaplara dalmışlar... Dur bakayım, haa... Simitçi geldi, iki simit alıp beşe paylaştırıp yiyiyorlar... şimdi de çocuklara katıldılar, uçurtma uçurmaya... Uçurtma yükseliyor, yükseliyor..." "Hayır yelkenliler henüz görünmedi ama martıların keyfi yerinde. Baloncu da erkenci. Mavi, mor, yeşil, kırmızı, turuncu, kocaman balonlar var..."

 

Her gün böyle sürüp giderken, her gördüğünü anlatırken, ansızın müthiş bir kriz geçirir pencere yanındaki. Duvar dibindeki, bir düğmeye bassa, doktor çağırabilir ve belki de arkadaşını kurtarabilir. Ama... Ama arkadaşı ölürse pencerenin yanı boşalacaktır. Ve duvar dibindeki düğmeye basmaz, doktor çağırmaz, arkadaşı ölür. Ertesi sabah duvar dibindekinin yatağını pencerenin yanına sürerler. Beklediği an gelmiştir. Yattığı yerde pencereden dışarı bakar: Pencerenin dibinde kapkara bir duvardan başka hiçbir şey yoktur.

SE
28.10.2006 23:35
#85

Onun için Farketti

--------------------------------------------------------------------------------

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür.

 

Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:

 

- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?

 

Genç adam yanıtlar;

 

- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.

 

Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;

 

- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.

 

Ne fark eder ki?

 

Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.

 

- Onun için fark etti ama...

DI
18.11.2006 19:10
#86
Crash-Çarpışma diye bir film vardı. O filmi izlemenizi tavsiye ederim. O filmde ufacıkta olsa bir eğitim sahnesi var. Silahtan korkan kızına babasının görünmez! pelerini takması ve pelerinin kurşun geçirmediğini anlatması, akabinde yaşanan ilginç bir olay.

 

Çocukların hayal dünyası gerçekten çok ilginç. Ve onların hayal dünyalarında neler olup bittiğini anlamak çok zor. Bu yüzden çok dikkatli davranmak gerekir.

 

 

Abi kesinlikle benimde tavsiyemdir o film. Geçen hafta izledim :) O olayda filmin en güzel sahnelerinden biriydi.

ME
06.02.2007 23:16
#87

-- DELİNİN VELİYE TAVSİYESİ--

 

Bayezid-i Bestamî hazretleri. Büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor:

-Ne yapıyorsun?

Hizmetçi:

-Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum.

-Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin?

-Hastalığını söyle.

-Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum..

-Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum..

Parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bestamî hazretlerine:

-Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.

Bayezid-i Bestamî hazretleri, delinin yanına sokularak:

-Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi.

Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti:

-Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir... Akşam-sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.

Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid hazretleri:

-Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.

ME
11.02.2007 02:24
#88

Size hizmet edenleri hep hatirlayin..

 

Bir pastanin uc otuz paraya satildigi gunlerde 10 yasinda bir cocuk

pastaneye girdi. Garson kiz hemen kostu.. Cocuk sordu:

 

"Cukulatali pasta kac para?.."

 

"50 cent!.."

 

Cocuk cebinden cikardigi bozuklari saydi. Bir daha sordu:

 

"Peki dondurma ne kadar.."

 

"35 cent" dedi garson kiz sabirsizlikla.. Dukkanda yiginla musteri vardi

ve kiz hepsine tek basina kosusturuyordu.

 

Bu cocukla daha ne kadar vakit gecirebilirdi ki..

 

Cocuk parasini bir daha saydi ve "Bir dondurma alabilir miyim lutfen"

dedi.

 

Kiz dondurmayi getirdi. Fisi tabagin kenarina koydu ve oteki masaya

kostu. Cocuk dondurmasini bitirdi. Fisi kasaya odedi.

 

Garson kiz masayi temizlemek uzere geldiginde, gozleri doldu birden.

Masayi sanki akan yaslar temizleyecekti. Bos dondurma tabaginin yaninda

cocugun biraktigi 15 cent duruyordu..

 

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

CI
14.02.2007 14:35
#89

Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar;

 

 

 

 

-Var olan herşeyi Tanrımı yarattı?

 

 

 

Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar

 

 

 

-Evet

 

 

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine 'evet efendim ' diye yanıtlar

 

 

 

Profesör devam eder;

 

 

 

-'Eğer herşeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız 'Kesinleştirme' prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı'nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukca mutludur. Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar ve

 

 

 

-Bir soru sorabilirmiyim profesör? der. Profesörde sorabileceğini söyler. Öğrenci ayağa kalkar ve 'Soğuk varmıdır? diye sorar.

 

 

 

Profesör; Nasıl bir soru bu böyle,tabiki vardır ' diye yanıtlar. 'Sen hiç soğuktan üşümedin mi?'

 

 

 

Öğrenci ; -'Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur

 

 

 

yaşamdarealitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hic olmadığ seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur,o yalnizca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir' der ve devam eder,

 

 

 

- Profesör, karanlık varmıdır?

 

 

 

Pofesör ;

 

 

 

-'Tabiki vardır'. Öğrenci yanıtlar,

 

 

 

-'Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü,Karanlık ta yoktur.

 

 

 

Yaşamda realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde

 

 

 

çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız.Gerçekte, biz Newton'un prizmasını

 

 

 

kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları

 

 

 

üzerinde çalışabiliriz. Ama karanlığı ölcemeyiz. Bir basit ışık işini

 

 

 

karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı

 

 

 

geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz! Bu doğrudur değilmi? Karanlık insanlık tarafından , ışığın olmadığı yer mekan için kullanılan bir kelimedir. Son olarak öğrenci profesöre gene sorar;

 

 

 

-'Efendim şeytan varmıdır? Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte yanıtlar;

 

 

 

-'Tabiki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz.

 

 

 

Şeytan kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği

 

 

 

insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şeyde değildir.' der.

 

 

 

Öğrenci devam eder;

 

 

 

-'Şeytan yoktur efendim.Yani o kendi başına yoktur.

 

 

 

Şeytan basit olarak TanrınIn yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir.Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan kötülük insanın tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Profesör yerine oturur.

 

 

 

 

 

 

 

 

Genç ögrencinin adı Albert Einstein' dir..

IS
16.04.2007 23:19
#90

harika bir yazı paylaşımınız için teşekkür ederim bunun bir benzeride imamı azamın hatıralarında vardır ..

Ü.
15.05.2007 19:40
#91

Mumcu Güzeli

 

 

Şair Fıtnat Hanım, Kapalıçarşı'nın mumcu dükkanlarından birinde çalışan çok güzel bir gence aşık olmuş. Mum almak bahanesiyle sık sık dükkana girer, gençle konuşurmuş. Fıtnat Hanımın ikide bir bu dükkana girip gençle sohbete daldığını gözden kaçırmayanlar, işin farkına vardığını bir bükte ile Fıknat Hanım'a bildirmek istemişler. Çocuğa aşağıdaki mısraı öğretip, ertesi gün o hanım gelince okumasını tembihlemişler:

 

Şem-i ruhuma dikkat ile bakma yanarsın

 

Fıtnat Hanım ertesi gün dükkana gelip mumcu güzeliyle konuşmaya başlayınca çocuk bir aralık onun kulağına ezberlediği mısraı okumuş. Fıtnat Hanım, işin farkına varıldığını anlamakla birlikte o anda şu mısra ile çocuğa cevap vermiş:

Hattın gelecek sen de beni mumla ararsın

 

:) :) :(

HA
15.05.2007 22:16
#92
detayla boğuşurken özü kaçırmayalımm...

--------------------------------------------------------------------------------

Juan, motosikleti ile Meksika sınırına gelir.Arkasındaki iki büyük çantayı gören sınır polisi şüphelenir ve içinde ne olduğunu sorar . Juan, "Yalnızca kum" diye yanıt verince polis, "Aç bakalım çantaları" der. Juan çantaları açar, polis didik didik kontrol etmesine rağmen kumdan başka birşey bulamaz çantada ! Bununla yetinmeyen polis, gece yarısına kadar kumu her tür tahlilden geçirtir ancak saf kumdan başka birşey yoktur! Polis, çantalarını Juan'a geri verir ve sınırdan geçmesine izin verir.

 

Ertesi gün Juan Motosikletinin arkasında iki büyük çantayla tekrar sınırda belirir. Polis Juan'ı gene durdurur, didik didik arar, birşey bulamaz ve Juan'ı serbest bırakmak zorunda kalır. Bu olay, polis emekli olana dek yıllarca devam eder !

 

Bir gün emekli polis Meksika'da bir barda otururken Juan'ın içeri girdiğini görür ve derhal yakasına yapışır;

 

"Senin yıllardır birşeyler kaçırdığından eminim. Çıldıracağım. Geceleri uyku uyuyamıyordum senin yüzünden. Lütfen anlat bana ne kaçırdığını. Aramızda kalacağından emin olabilirsin."

 

Juan gülümseyerek yanıtlar, "Motosiklet"

 

AKILLICA VE ETKİLEYİCİ.

BD
01.06.2007 12:08
#93

ÇOBAN VE AGAÇ

 

Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra , babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu. Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri , belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı , en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :"Ver yavrum , derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan , yıllar boyu hiçbir gün aksamadan . Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi. Yaşlı adam , ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün , yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha , bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken , ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiğin günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde , aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı. Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :"Canım " dedi, hıçkırıp ağlayarak. "Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin , bugünün Ramazan'ın ilk günü olduğunu?

BD
01.06.2007 12:09
#94

Mevlana'da Aşk

 

Mevlana derki: Ask geldi, damarimda, derimde kankesildi: beni kendimden aldi, sevgiliyle doldurdu.Bedenimin her yanini sevgili kapladi. Benden kalan yalniz bir ad, ondan ötesi hep o...Ugrunda bir omur bagislanan,yanip yakilan bu essiz sevgili Allah`tir. Allaha karsi asiri sevginin kemale erisi, asigin askta yok olusudur. Gercek ilhama mazhar olmus, gercek yoklugu zevk edinmislerin en buyuk arzusu "ilahi-vuslattir". Mevlana bu yolun coskun asigidir, asktan dogmus, askla yogrulmustur." Bizim peygamberimizin yolu ask yoludur, biz ask cocuklariyiz;ask bizim anamizdir" der ve diriligin hakiki askta yok olmakla mumkun olabilecegini soyler; " Asksiz olmaki ölu olmayasin,askta ölki diri kalasin" Mevlananin aski, ömrunun 3 merhalesinde olgunlasmis,bir ömur bu ugurda harcanmistir. Mevlana bunu soyle dile getirir "hamdim, pistim, yandim". Mevlanaya göre gercek asiga asktan baskasi haramdir. " Aslolan sevmektir, insanin mayasinda bu duyguyu aritmali, ayiklamalidir.Bedenimiz bir kovan gibidir bu kovanin bali ve mumuda ilahi ASKTIR" Mevlananin siirlerindeki bag, gül ve bülbül, hepside birer semboldur, asil maksat Allah`tir. Mevlana derki:" Basimi koydugum heryerde secde ettigim O`dur.Alti yonde ve alti cihet disinda Mabud O`dur. Bag, gül,sema ve sevgili...Hepsi bahane, maksat daima O`dur.Iste Mevlanadaki ask ve sevgili...Cünku o herkesi seviyor, herkesi kabul ediyordu. Onca insanlar cesetve kalip itibariyle cok, fakat maya ve ruh bakimindan tekti.Bir rubaisinde:

" GEL, GEL,YINE GEL, YINE GEL...HER KIM OLURSAN OL,YINE GEL...ISTER KAFIR OL ISTER MECUSI, ISTERPUTPEREST. ISTER YÜZ KERE BOZMUS OL TÖVBENI..." diyor ve ilave ediyordu"UMUTSUZLUK KAPISI DEGIL BU KAPI.NASILSAN ÖYLE GEL..

 

"Bütun bir insanligi cagiriyor, aydinlik, nurlu kapisinda, onlara gercek yolu, Hak yolu gosteriyordu.Bu cagriya uyanlar, onun etrafinda kümelesiyor, hidayet yolunu seciyorlardi(bilgini, cahili,fakiri, zengini vs)Bu ilahi bir cagriydi- Konya gönuller yurdu, asiklar kabesi olmustu. Nitekim, bu cagri Mevlana devrindede, Mevlanadan sornada gönullerde aksini bulmus, onun mübarek turbesi, onnu sevenlerin bir siginagi, ziyaretgahi olmustu.Artik simdi Mevlana cagiriliyordu,ve biz ona söyle sesleniyorduk artik;

 

" Gel, gel, yine gel, yinede...Ey Gönuller Sultani, Ey

 

Koca Pir, Mevlana gel!

 

" Ey yillari yillara ulayip asan,

 

Ey nesillerden, nesillere ulasan...

 

Doyumsuz sevgine doymuyor insan

 

" Bir kere degil asla, bin kerre

 

Yinede gel, yine gel, yine gel"...

DA
06.07.2007 15:14
#95

Çok zengin bir adamcağız, ölümünün yaklaştığını hissedince, oğlunu yanına çağırmış. Evvelâ en mühim vasiyetini bildirmiş. Demiş ki : “Beni mezara çoraplarımla gömün.” Anlamamakla berâber kabul etmiş oğlu. Adam bir de mektup tutuşturmuş oğlunun eline. “Ölümümden sonra, ilk başın sıkıştığında bu mektubu açarsın” demiş sonra. Ona da “Peki” demiş çocukcağız.

Neyse hak vâkî olmuş, adam rûhunu teslim etmiş. Eş dost toplanıp ağıt yakarken, oğlanı almış bir düşünce. “Ben şimdi bu adamı çoraplarıyla nasıl gömerim” diye. Bir hoca bulup sormuş acele tarafından. Ama müspet cevap alamamış. “Olmaz” demiş hoca, “Dinimizce uygun değil böyle bir şey.” Başka hocaya sormuş, o da “Olmaz” demiş. Çoçuk çâresiz, ölüyü de artık bekletmeden gömmek lâzım. Aklına birden babasının “İlk başın sıkıştığında aç” diyerek bıraktığı mektup gelmiş. Hemen mektubu arayıp, bulmuş. Mektupta şunlar yazılıymış. “Oğlum, gördüğün gibi ben bunca zenginliğime rağmen yanımda bir çorap bile götüremiyorum. Sen düşün gerisini...”

 

 

HA
07.07.2007 03:42
#96

evet ibret alınması gereken güzel ve bilindik bir kıssa. Allah razı olsun

 

 

 

HASİS SARRAF KENDİNE BİR BAŞKA KESE DİKTİR, MEZARDA GEÇER AKÇA NEYSE ONU BİRİKTİR (n-f-k)

NU
07.07.2007 11:18
#97

Sabah ladığı zaman en büyük maksadı dünya olan bir kimsenin ALLAH teala yanında bir değeri yoktur.ve bu kimseye ceza olarak 4 şey verilir:

1-sonu gelmeyen meşguliyet

2-bitmeyen endişe

3-artan ihtiyaç

4-doymazlıktır.

 

Senin iktidarın kısa,bekan az,hayatın mahdud ve ömrünün günleri madud ve herşeyin fanidir.öyle ise şu kısa fani ömrünüfani şeylere sarf etmeki,fani olmasın.

Dünyanın yüz bahçesifani olmak haysiyetiyle ahiretin baki olanbir ağacınamukabil gelemez.

(BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ)

NU
07.07.2007 13:26
#98

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan efendinin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabiliyormuş.

 

Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde efendisinin evine sadece 1,5 kova su götürebiliyormuş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getirebiliyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:

“Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” “Neden?” diye sormuş sucu. “Niçin utanç duyuyorsun ki?” Kova cevap vermiş. “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim bu kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.”

Sucu şöyle demiş kovaya: “Efendimin evine dönerken yolun kenarındaki çiçeklere dikkat etmeni istiyorum.” Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanında renk renk gülleri ve çeşitli çiçekleri görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için yine kendini kötü hissetmiş ve sucudan tekrar özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş: “Yolun sadece senin tarafında güller ve çiçekler olduğunu ve diğer tarafta hiç çiçek olmadığını fark etmedin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla efendimin sofrasını süsleyebiliyorum. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”

 

Hepimizin kendimize has kusurları vardır. Bizler aslında bir yönüyle çatlak kovalarız. Allah’ın büyük kainatında hiçbir şey zayi edilmez. Kusurlarımızdan korkmayalım. Onları sahiplenelim... Kusurlarımızda gerçek gücümüzü bulduğumuzu bilirsek eğer, biz de güzelliklere vesile olabiliriz. Zira, kusurlarımız olmasaydı tövbe etmemizin bir manası olmazdı.

AB
08.07.2007 19:50
#99

BÎR ANDA SAÇLARI BEMBEYAZ YAPAN HATA

 

Muğla'nın Milas kazasında orta yaşlı bir adam, bir gece rüya görmektedir:

 

Kendisi ölmüştür. Yıkarlar, kefenlerler ve mezara defnederler. Rüya çok net ve

berraktır. Adam mezara konduktan ve üzeri örtüldükten sonra kapkaranlık bir yerde

kalır. Bir müddet sonra sağ tarafından bir menfez açılır ve iki kişi girer. Bunlar

kendilerinin münker ve nekir olduğunu söylerler. Kendisini alıp o menfezden

geçirerek geniş bir sahaya, pazar gibi bir yere getirirler. Bir üzüm tezgahının

basma geçirerek karşıdan gelen bir zata üzüm satmasını söylerler. Münker ve nekir de

kendisinin sağ ve solunda muhafız gibi durarak satışa nezaret ederler. Kendisinin

alış-verişte cüzî bir haksızlık yaptığını gören münker ve nekir hemen tezgahın

basından alarak çok büyük bir kapının yanma getirirler. Kapı kale kapışı gibi çok

büyüktür. Kapının yanına gelir gelmez kapı otomatik olarak açılır.

 

Rüya sahibinin o anda gördüğü manzara çok korkunçtur. Müthiş bir yangın ve

içerisinde yanan insanlar vardır.İnsanlar bir taraftan yangın ve içerisinde yanan

insanlar vardır, insanlar bir taraftan yanmakta; bir taraftan da derileri ve

vücutları tazelenmektedir. Yanan insanların çıkardıkları feryatlara dayanılır gibi

değildir.

 

Münker ve nekir adamı, meydanın tekrar ortasına getirirler. Kendisine: Cezanın orada

gördüğü gibi yanarak mı, yoksa bir başka şekilde verilmesini mi, istediğini;

hangisine razı olduğunu sorarlar. Adam gördüğü o müthiş yangında yanan insanların

yanmasındaki cezaya razı olmayıp bir başka cezaya razı olduğunu söylemesi üzerine,

birdenbire vücudunda binlerce derece bir hararetin baş gösterdiğini bütün dehşetiyle

hisseder. Dayanılmaz bir ızdırap, çekilmesi mümkün olmayan acı ve azap başlamıştır.

Avazı çıktığı kadar feryat ve figana başlar.

 

(Bu anda dönelim rüyanın geçtiği adamın evine, adam gerçekten avazı çıktığı kadar

bağırmaya başlıyor, vakit gece yarısı, karısı uyanıyor, bitişik odadaki iki yetişkin

oğlu uyanıyor. Konu-komşu duyup geliyor, adam bağırıyor, yanındakiler uğraşıyor,

fakat bir türlü uyandıramıyorlar. Belki bir veya biraz daha fazla saat geçiyor bütün

uğraşmalar nafile, adam uyanmıyor bir türlü.)

 

Dönelim gene rüya içine adamın hararetten yani içerisine düşen yangından bütün

vücudu fokur fokur kaynıyor ve dayanılmaz bir hal alıyor. Feryatlar dayanılmaz

şekilde... Bir müddet sonra münker ve nekir'in müdahalesiyle ceza tatbiki sona

erdiriliyor. Ve adama deniliyor ki, “îşte gördün ve anladın ki ufak bir hatanın

cezası bu. Şimdi seni tekrar hayata, dünyaya iade ediyoruz. Bundan soma yaşayışını

buna göre tanzim et.”

 

Bu müsaadeden sonra rüya sahibi uyanır amma, simsiyah olan saçları da, bu rüyanın

dehşetiyle bembeyaz olur.

 

Vakayı bize nakleden ve bu şahsı gören Avukat Fethi Ün'ün ifadesine göre, şimdi

artık o, hayatım kılı kırk yararak geçirmekte, bundan sonraki menzili olan kabirde

kendisine faydası olacak salih amellerin, güzel şeylerin peşinden gitmektedir.

NU
09.07.2007 10:03
#100

KATİL KİM ? PSİKOLOJİ TESTİ

 

--------------------------------------------------------------------------------

Hikayenin kahramanı bir genç kız.Bu kız kendi annesinin cenaze töreninde daha önce kim olduğunu hiç bilmediği bir genç adamla karşılaşıyor.Bu genç adam kızın rüyalrının adamı ve kız görür görmez adama aşık oluyor.Aradan bir kaç gün geçiyor.Bu genç adama bir daha rastlıyamıyor.Genç kız, kız kardeşini öldürüyor.Polis neden öldürdüğünü sorduğunda genç kız ne cevap veriyor?Kızın kız kardeşini öldürme sebebi nedir?Aşağıdaki çözüme bakmadan cevaplamaya çalışın!

CEVAP:Genç kız adamın cenazeye geleceğini ve adamı orada göreceğini umuyor.Bunu doğru cevapladıysanız polis gidip sizi hapsetmelerini isteyin.Bu ünlü Amerikan piskoloji testiymiş.Öldürebilme zihniyetine sahip kişiler buna doğru cevap verirlermiş.Seri katillerin çoğu bu testi hiç düşünmeden doğru cevabı vermişler.DOĞRU CEVABI BULAMADIYSANIZ,NE İYİ...

 

hoppala şimdi ben suça meyilli bi insan mı yım bence zeka işi o ve ben zekiyim :)

YA
28.07.2007 18:41
#101

ZENGÎ ATÂ (Rahmetullahi Aleyh)

 

BİR NAZAR

 

 

 

Vaktiyle dört arkadaş, gelerek bir araya,

 

Tahsîl-i ilim için, geldiler "Buhârâ"ya.

 

 

 

Zâhirî ilimleri öğrenip bir hocadan,

 

İçlerine bir "ateş" düşüverdi sonradan.

 

 

 

Dediler ki: (Öğrendik zâhirî ilimleri.

 

Lâkin “İhlâs” olmazsa, gidemeyiz ileri.

 

 

 

Yâni "Bâtın ilmi"ni öğrenmezsek biz eğer,

 

Bu tahsîl ettiğimiz ilimler boşa gider.)

 

 

 

Böylece, bir "mürşid-i kâmil" bulmak üzere,

 

Medreseden ayrılıp, koyuldular sefere.

 

 

 

“Seyyid Atâ” idi ki, birisi bu gençlerden,

 

Peygamber-i zîşânın evlâdıydı neseben

 

 

 

Semerkant yakınından geçiyorken bu gençler,

 

Bir “İhtiyâr kimse”yi görerek eğleştiler.

 

 

 

Ona seslendiler ki: (Mürşid arıyoruz biz!

 

Onunla, tasavvufta yetişmektir gâyemiz.)

 

 

 

Meğerse o ihtiyâr, “Zengî Atâ” nâmında,

 

Bir kâmil kişi imiş, Semerkant diyârında.

 

 

 

"Zengî Atâ", cevâben dedi ki o gençlere:

 

(Aradığınız benim, gitmeyin başka yere.)

 

 

 

Onlardan üç tânesi, o zâta inandılar.

 

Ve lâkin "Seyyid Atâ" hiç etmedi îtibâr.

 

 

 

Düşündü: “Ben seyyidim, ilmim var, bu bir gerçek.

 

Bu siyâhî kişi mi beni irşâd edecek?”

 

 

 

Kalben geçirdiyse de, bu bozuk fikirleri,

 

Yine de yapıyordu günlük vazîfeleri.

 

 

 

Lâkin çok yaptıysa da riyâzet, mücâhede,

 

Hâlinde, ilerleme hiç olmadı yine de.

 

 

 

En son “Anber Ana”ya, gelip arz eyledi ki:

 

(Anacağım, üstâda şunu haber verin ki,

 

 

 

Ben çok üzülüyorum, n’olacak böyle hâlim?

 

Yıllarca buradayım, açılmadı hiç kalbim.)

 

 

 

O dedi ki: (Bu gece, bir keçenin içine,

 

Sarılıp, tevâzûyla yat kapı eşiğine.

 

 

 

Seni böyle görürse, şefkat ile bir bakar.

 

Onun bir tek nazarı, sana yeter ve artar.)

 

 

 

"Seyyid Atâ", o gece girdi keçe içine.

 

Uzandı o üstâdın kapısı eşiğine.

 

 

 

O gece, "Zengî Atâ" namâza kalktığında,

 

Gördü ki, biri yatar eşiğinin altında.

 

 

 

Tam basacak idi ki üzerine göğsünün,

 

O, tutup ayağını öpünce o büyüğün,

 

 

 

Buyurdu ki: (Kimdir o, yatmış eşik önüne?)

 

Dedi: (Seyyid Atâ’yım, muhtâcım himmetine.)

 

 

 

Buyurdu ki: (Kalk yerden, düzeldi şimdi hâlin.

 

Üzülme, bundan sonra açılır artık kalbin.)

 

 

 

O anda bir teveccüh etti "Seyyid Atâ"ya.

 

Çıkardı tasavvufta onu en üst noktaya.

EK
02.08.2007 23:35
#102

Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.

Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.

Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.

Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.

Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırdı yani.

Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.

Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.

Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.

Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.

Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.

Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.

Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.

Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.

Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi .

Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.

 

Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, çoğu zaman.

 

Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.

 

Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.

 

Kör kuyuda olsak bile...

NU
16.08.2007 12:23
#103

Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar.Değişik konular üzerinde konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı...

 

Berber: " Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah`ın varlığına inanmıyorum."

 

Adam: " Peki neden böyle diyorsun?"

 

Berber: " Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimseye acı çektirmez, birbirini üzmezdi.Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum..."

 

Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü.Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü.

 

Adam: " Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok"

Berber: " Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim."

Adam: " Hayır, yok. çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı."

 

Berber: " Hımmm... Berber diye birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"

 

Adam: " Kesinlikle doğru! Püf noktası da bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin tercihi. İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!"

HA
22.08.2007 00:11
#104

Pazarlamacı, şef sekreter ve personel müdürü bir öğlen paydosunda lokantaya doğru yürümektedirler. Parktaki banklardan birinin üzerinde sihirli bir lamba bulurlar. Lambayı ovarlar ve gerçekten de lambadan cin çıkar.

 

“Aslında kişiye 3 dilek hakkı veriyorum ama sizler üç kişi olduğunuz için hepinizin birer dileğini gerçek yapacağım” der cin.

 

Şef sekreter arsızca atılarak “önce ben” diyerek sıranın önüne yerleşir.

 

“Bahamalarda, muhteşem bir sahilde tatil yapmak istiyorum. Tatilim hiç bitmesin ve hiçbir dert hayatıma girmesin” diye dileğini ifade eder..

 

Ve hoop, ortadan kaybolur.

 

Şimdi de pazarlamacı atılır ve “şimdi sıra bende” der.

 

“Hayallerimdeki kadınla Tahiti sahillerinde Pina Colada içmek istiyorum” der ve hoop, o da ortadan kaybolur.

 

“Şimdi sıra sende” der cin Personel Müdürüne.

 

“İkisini de öğleden sonra işlerinin başında görmek istiyorum” der personel müdürü.

 

hikayeden çıkartılacak ders :

 

Üstünüz olan birinin her zaman için önce konuşmasına izin verin. ÖNCÜLÜK TANIYIN

09.09.2007 23:27
#105

ALLAH DE...

Fakir bir çobandır... Hükümdarın kızını görür, aşık olur. Aşkı onu mecnunlaştırır..... Her nasıl olursa olsun o kıza kavuşmayı kafasına koyar... "Acaba nasıl olabilir?" diyerek memleketin ulu kişilerini, aklı erenlerini dolaşmaya başlar. Her huzuruna vardığı mübareğe durumu anlatır ve sorar "Acep ben ne etsem de hükümdara damat olabilsem?" Dinleyenler tebessümle cevap verir. Sırt sıvazlar, teselli ederler:

"Be evladım," derler, "bu olacak iş mi, davul bile dengi dengine... Var git köyüne, kendi dengini bul...Hükümdar kızını unut." Fakat kaç kere bu ümit yıkan cevabı almış olsa da yılmaz, garip çoban.Nihayet gerçek bir arif, gerçek bir "bilen kişi" bulana kadar...

O, arif kişi:

"Kolay" der, "ama söyleyeceğimi aynen yapacaksın."

Aşık çobanın gözleri ümitle parlar, heyecanla atılır...

"Ne istersen söyle, yaparım" der.

Arif kişi anlatır...

"Şehrin kapısının karşısına bir divan kur. Üzerine otur. Ve 24 saat boyunca sürekli olarak sadece 'Ya ALLAH,de'. Yanına kim gelirse gelsin, sana ne derse desin, ne yaparsa yapsın, sakın ara verme, 'Ya ALLAH' demeyi terk etme... Ta ki bir gün hükümdar kendi ayağıyla gelip, kendi diliyle kızını sana teklif edeceği ana kadar. O zaman, ki artık, istediğin olmuştur, 'Ya ALLAH' demeyi bırakabilir, eski hayatına dönebilirsin..."

Aşkının imkansızlığı karşısında, çok sabit ve kolay gelen arif kişinin bu teklifini hemen gerçekleştirir, aşık çoban... Şimdi o bir tahta sıranın üzerine oturmuş, 24 saat boyunca 'Ya ALLAH' demektedir.

Genç çoban kısa zamanda şehirde ünlü olur. Hep 'Ya ALLAH' demenin verdiği nurla da ayrı bir çekiciliğe bürünür... Ve aşık çobanın meraklıları, hayranları hızla artar. Herkes birbirine şehrin kapısındaki o gencecik Hak dostunu, o nurlu veliyi anlatmaktadır...

Şöhreti ve ziyaret edenleri hızla çoğalır... Her gelen, gence başka bir şey dedirtmek, dikkatini dağıtmak 'Ya ALLAH'ı bıraktırmak için aklına gelen her şeyi yapmakta, fakat hiç kimse başarılı olamamaktadır... İleri gelenler, vezirler derken, duyduklarıyla iyice meraklanan hükümdar da bir gün ayağına gelir genç çobanın...O da gözleriyle görür bu nura kesmiş delikanlıyı, kulaklarıyla duyar ve o da hayran kalır.

O günlerde düşünmektedir hükümdar:"Bizim kız evlenme çağına geldi. Acaba damatlığa en uygun kimdir" diye

Hayran olduğu bu genç Hak dostu ise aradığı kişidir. Hükümdar çekinerek edeple 'Ya ALLAH' diyen çobanın kulağına fısıldar:

"Oğlum bir dakika beni dinler misin?"

Aşık çobanın hali değişmez:

'Ya ALLAH'

Hükümdar başını iki yana sallar:

"Peki" der, "hiç olmazsa kulağını bana ver. Benim damadım olur musun?"

Genç çoban susar...'Ya ALLAH' kesilir... Herkes dehşete düşer

Ağır ağır başını hükümdara çevirir, gözlerine "derin" bakar, ağzından kelimeler tane, tane dökülür. "Olamam efendim" der, "siz kızınıza başka bir koca arayın."

Genç çobana 'Ya ALLAH' dedirten sebebi, olayın arka planını bilenler hayretle sorarlar:

"Bütün istediğin, derdin bu değil miydi? Şimdi niçin hayır diyorsun."

Genç cevap verir ve soru sahipleri oldukları yerde donarlar:

"Ben kullarından birine duyduğum bir aşk nedeniyle, riyakarca 'Ya ALLAH' dedim, Rabbim hükümdarı ayağıma getirdi, kendi diliyle kızını bana teklif ettirdi. Bundan sonra sadece Allah için, 'Ya ALLAH' diyeceğim, bakalım ona ne verecek."

SE
17.10.2007 23:57
#106

BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM

 

Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkinda bir hikaye anlatilir. Yolculugun bir asamasinda iki arkadas tartisirlar biri ötekine bir tokat atar.

Tokati yiyenin cani çok yanar ama tek kelime etmez ve kumun üzerine su sözleri yazar:

BUGUN EN IYI ARKADASIM BANA BIR TOKAT ATTI.´

Yikanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.

Tokadi yiyen yikanirken bataga saplanir bogulmak üzereyken arkadasi tarafindan kurtarilir.

Tam selamete çiktiktan sonra bir kaya parçası üzerine su sözleri kazir

BUGÜN EN IYI ARKADASIM BENIM HAYATIMI KURTARDI.´

Tokadi vuran ve sonra en iyi arkadasinin hayatinı kurtaran kisi ona söyle der,

Senin canini yaktigimda bunu kum üzerine yazdin ama

simdi kayaya kaziyorsun,neden? ´

Öbür arkadas ona söyle cevap verir.

Biri bizi incittiginde bunu kum üzerine yazmaliyiz ki bagislama rüzgari estiginde onu silebilsin.

Ama biri bize iyi bir sey yaparsa onu kayaya kazimali ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin. ´

INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYLIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN.

Denilir ki: özel birini bulmak bir dakikanizı alir,

onu degerlendirmeniz bir saat içinde olur,

onu sevmek için bir gün yeter

ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir

(Sevdiğim bir arkadaşım göndermişti paylaşmak istedim)

AL
11.11.2007 19:14
#107

Daha henuz 18 yasindaydi ama hayatinin sonundaydi. Tedavisi mumkun olmayan olumcul bir kansere yakalanmisti. Kahir icinde eve kapatmisti kendini…Sokaga cikmiyordu.Annesi, bir de kendisi. O kadardi butun hayati… Bir gun fena halde sikildi, dayanamadi, atti kendini sokaga…Bir yigin vitrin onunden gecti, tam bir CD satan dukkani da geride birakmisti ki, bir an durdu, geri dondu, kapidan iceri,gozune hayal meyal takilan genc kiza bir daha bakti. Kendi yaslarinda harika bir genc kizdi tezgahtar… Hani,ilk bakista

ask derler ya, oyle takilip kalmisti iste…iceri girdi. Kiz,gulumseyerek kostu ona; "Size nasil yardim edebilirim?" diye.Nasil bir gulumsemeydi o…Hemen oracikta sarilip opmek istedi kizi… Kekeledi, geveledi, sonra "Evet!" diyebildi. Rastgele birini isaret ederek; "Evet, su CD’yi bana sarar misiniz?" dedi. Kiz CD’yi aldi, iceri gitti, az sonra paketle geri geldi.Genckizdan aldi paketi, cikti dukkandan, evine dondu.Paketi acmadan dolabina atti… Ertesi sabah gene gitti ayni dukkana…Gene bir CD gosterdi kiza, sardirdi, aldi eve

getirdi, atti paketi dolaba gene acmadan…Gunler hep alinip,sardirilan CD’lerle gecti. Kiza acilmaya bir turlu cesaret edemiyordu. Annesine acildi sonunda…Annesi; "Git konus oglum, ne var bunda?" dedi. Ertesi sabah,butun cesaretini topladi, erkenden dukkana gitti. bir CD secti.Kiz gulerek aldi CD’yi, arkaya gitti paketlemeye. Kiz icerdeyken bir kagida "Sizinle bir gece cikabilir miyiz?" diye yazdi, altina telefon numarasini ekledi,notu kasanin yaninakoydu gizlice. Sonra,paketini alip kacti gene dukkandan… iki gun sonra evin telefonu caldi… Anne acti telefonu. Dukkandaki tezgahtar kizdi arayan. Delikanliyi istedi, notunu yeni bulmustu da… Anne agliyordu… "Duymadiniz mi?" dedi. "Dun kaybettik oglumu." Cenazeden birkac gun sonra anne, oglunun odasina girebildi sonunda. Ortaliga ceki duzen vermeliydi. Dolabi acti, oraya atilmis bir yigin acilmamis paket gordu. Paketleri aldi, oglunun yatagina oturdu ve bir tanesini acti. icinde bir CD vardi, bir de minik not…"Merhaba, sizi oyle tatli buldum ki, daha yakindan tanimak istiyorum. Bir aksam birlikte cikalim mi?Sevgiler… Jacelyn "Anne, bir paketi daha acti, onda da bir CD ve bir not vardi: "Siz gercekten cok tatli birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artik.Sevgiler…Jacelyn..

ED
15.11.2007 20:11
#108

:rolleyes: Günlerden bir gün kurbağalar arasında bir yarış varmış. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Birçok kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmışlar. ve yarış başlamış. Gerçekte seyircilerin hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyorlarmış. Kalabalıktan şu sesler duyuluyormuş: "Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış: "Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Sonunda bir tanesi hariç diğer kurbağaların ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş... O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış...!

 

Olumsuz Düşünen İnsanları Duyma... Onlar Kalbindeki Ümitleri Çalarlar.

 

Rüyalarını gerçekleştiremeyeceğini söyleyenlere karşı her zaman sağır ol :D

ED
15.11.2007 20:20
#109

Bİr KelebeĞİn Dersİ

 

--------------------------------------------------------------------------------

 

Bir gün, kozada küçük bir delik belirdi; bir adam oturup kelebeğin saatler boyunca bedenini bu küçük delikten çıkarmak için harcadığı çabayı izledi.

 

Ardından sanki ilerlemek için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi ona. Sanki elinden gelen her şeyi yapmış ve artık yapabileceği bir şey kalmamış gibiydi.

 

Böylece adam, kelebeğe yardım etmeğe karar verdi; eline küçük bir makas alıp kozadaki deliği büyütmeye başladı.

 

Bunun üzerine kelebek kolayca çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük kanatları buruş buruştu.

 

Adam izlemeye devam etti; Çünkü her an kelebeğin kanatlarının açılıp genişleyeceğini ve bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.

 

Ama bunlardan hiç biri olmadı! Kelebek hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi.

 

Ne kadar denese de asla uçamadı.

 

Adamın iyi niyeti ve yardım severliği ile anlayamadığı şey, kozanın kısıtlayıcılığının ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten çıkmak için göstermesi gereken çabanın, Yüce Yaratıcının kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede de kozanın kısıtlayıcılığından kurtulduğu anda uçmasını sağlamak için seçtiği yol buydu.

 

Bazen yaşamda tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey çabalardır. Eğer yüce yaratıcı, yaşamda herhangi bir çaba olmadan ilerlemenize izin verseydi, o zaman bir anlamda sakat kalırdık. O zaman olabileceğimiz kadar güçlenemezdik. Asla uçamazdık.

 

Güçlü olmak istedim. Ve Yüce Yaratıcı beni güçlendirmek için zorluklar yolladı.

 

Bilgelik istedim. Ve Yüce Yaratıcı bana çözmem için sorunlar yolladı.

 

Başarı istedim. Ve Yüce Yaratıcı bana çalışmam için zekâ ve kas gücü verdi.

 

Cesaret istedim. Ve Yüce Yaratıcı bana üstesinden gelmem gereken sorunlar verdi.

 

Sevgi istedim. Ve Yüce Yaratıcı bana, Yardımcı olmam için sorunlu insanlar yolladı.

 

İyilik istedim. Ve Yüce Yaratıcı bana fırsatlar yolladı.

 

İstediğim hiçbir şeyi elde edemedim fakat ihtiyaç duyduğum her şeyi elde ettim.

 

Yaşamınızı korkusuzca yaşayın, zorlukların tümüne göğüs gerin ve onların üstesinden gelebileceğinizi açıkça gösterin :rolleyes:

ED
15.11.2007 20:36
#110

--------------------------------------------------------------------------------

 

eleştiri...

 

Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en kalabalık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını, halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmesini istemiş. Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasına gitmiş. Usta ressam üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış.. Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş. Usta ressam şöyle demiş: "İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma

 

 

Bizde genelde böyle yapmazmıyız bilmediğimiz konu hakkında yorum birde önyargılı davranırız kimseyi bilmedem tanımadan değilmi? :rolleyes:

28.11.2007 10:49
#111

Bir gün, celimsiz, kücük bir kiz cocugu sokagin kösesine oturmus yiyecek, para, yada alabilecegi herhangi bir sey icin dileniyordu. Üzerinde yirtik, pirtik giysiler vardi!

 

Yüzü gözü kir icinde, perisan bir hali vardi. Kiz dilenirken, sokaktan genc, canlc ve iyi görünümlü bir adam gecti. Kizi farketmisti ama belli etmemek icin dönüp ikinci kez bakmadi.

 

Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanina geldiginde, cok güzel hazirlanmis aksam sofrasi onu bekliyordu. Fakat az sonra düsünceleri tekrar o fakir kiza takiliverdi. Duygulari birseylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu tercih etti ve itirazlarini Allah’ a yöneltti:

 

"Böyle birseyin olmasına nasil müsaade ediyorsun? Neden o kücük kiza yardim icin birseyler yapmiyorsun Allah’ im?" diye yakindi icinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir cevap isitti :

"YAPTIM! SENI YARATTIM!"

 

 

UMARSIZ DAVRANACAGIMIZA BIZE GOSTERILENE GAFIL OLMAYALIM CANLAR....

HI
07.12.2007 22:54
#112

BİR SULTANIN OĞLUNA NASİHATLERİ

 

 

Tecrübeli, şefkatli dostların sana öğüt verirlerse, öğütlerine kulak ver. Öğüt veren böylesi dostların yanına yalnız olarak git ve öğütlerinden nasibini al. Çünkü faydalı öğüt yalnızken verilir, halk arasında verilen öğüt kulağa girmez olur, hem de sitem gibi olur.

 

Bir konuda bilgin tam olsa da bilginle gururlanma. Ne zaman sana bir iş düşse, iyice bilsen ki sen o işi başarabilirsin, buna güvenme, bir akıllı kişiye danışmadıkça o işe başlama. Kendi görüşünü beğenenlerden olma. Bir bilene akıl danışmayı ayıp sanma, “Doğru görüş benim görüşümdür, başkası bana elverişli olanı ne bilir” deme, kendi bildiğine gitme. Çünkü kendi görüşüyle iş tutan kişi, pişman olur. Akıllı yaşlılarla ve şefkatli insanlarla yani o işin ehli ile istişare et, sonra o işe el at.

 

Nasıl bir gözle görmek, iki gözle görmek gibi olmazsa, iki kişinin görüşü de bir kişinin görüşü gibi değildir. Ehli olan çok kişi ile istişare daha iyidir. Bir doktor hastalansa kendi kendini ameliyat edebilir mi? İhtiyaç sahibi birisi senin yanına gelecek olsa, onun için çalış, çabala; emeğini ondan esirgeme. Bu, düşmanın veya seni çekemeyen biri olsa da, farklı davranma. Ola ki o düşmanlık dostluğa dönüşe.

 

Sözden anlayan kişiler sana gelecek olsalar, onlara hürmet et ve iyi davran. Çünkü onların sana gelmeleri seni ağırladıkları yani sana kıymet verdikleri içindir. Sen de onları ağırlarsan yani onlara kıymet verirsen, bu kez sana gelmeye daha istekli olurlar. Şahsiyetsiz kişinin yanına, kimse gelmek istemez.

 

Doğru konuş, sakın yalan söyleme ve yalana benzeyen gerçeği de söyleme. Çünkü bir gerçek ki yalana benzer, o da yalan olmuş olur. Hep sözünün doğruluğuyla tanınmış biri olarak bilinmeye çalış.

 

Sözü yerine uygun olarak söyle, uygunsuz söz söyleme. Çünkü beğenilen sözün hem söyleyene yararı var, hem de işitene. Uygunsuz sözün zararı ise, söyleyene de, işitene de olur.

 

Sözünün başına ve sonuna dikkat et. Birisine bir şey söyleyecek olursan yüzüne karşı söyle, arkasından konuşma. Böylece sözü bilerek söyleyenlerden olursun. Çünkü lafını bilmeden konuşan kişi, açık ve anlaşılır konuşan papağana benzer. Papağan sarf ettiği sözden habersizdir. Papağan gibi olanlara, “konuşur ama konuşmasını bilir” demezler. Öyleyse konuşan ve konuşmasını bilen odur ki, konuştuğu zaman kim olursa olsun ondan bir şey anlayabilmeli. Böyle olmayana insan demezler, çünkü böyleleri insan suretinde hayvandır.

 

Söz yüce bir şeydir, sen de sözü yüce bil. Çünkü söz en yüksek yerden gelmiştir, onun için azizdir. Bu aziz sözün yerini bulunca bildiğinden sakınma. Ve yeri değilse sözü harcama, tâ ki sözün zayıf olmasın, aklına ve bilgine zarar gelmesin.

 

Yok yere, anlamsız iddiada bulunma. Bir ilimden habersizsen, o ilimle ilgili iddiayı bırak. Dilediğini, o bilmediğin ilimle elde edemezsin, ama bildiğin ilimle ne gerekirse elde edersin.

 

Sana faydası veya zararı olmayan sırrı öğrenmeye heveslenme ve sırrını kimseye söyleme. Birkaç kişi bir yere toplanıp otursa, orada biriyle fısıldaşma. İyi dahi konuşsan halk kötüye yorar: “Kim bilir ne uygunsuz söz ki, fısıltıyla söylüyor” der. Çünkü halkın birbirine olan şüphesi kötüdür, öyleyse sözü açık söyle, ama ne söylersen kendi değerince söyle, kendinden büyük söyleme... (Huzur Pınarı Mail Grubu)

SE
09.12.2007 11:25
#113

BİR KIRIK KALP

 

Tereddütle başlayan bu soru giderek karabasana dönüşüyor. Bir ağırlık yüreğime gelip oturuyordu. Unutmak istiyordum. Zamanın akışına kendimi koyuvermek istiyordum. Nafile. Çırpındıkça batıyor, unutmaya çalıştıkça her ayrıntıyı daha beter hatırlıyordum. O an beynime capcanlı çakılıp kalmıştı. Tekrar tekrar aynı soru her zerremde yankılanıyor, içimdeki bu ses giderek büyüyordu.

“yanlış mı ettim yoksa?”

Vicdan azabı denilen şey bu olmalıydı. İştahım kaçmış yemek bile yiyemez olmuştum. Uyumak ne mümkün, bir sağa dön bir sola. Düşünceler ve hayaller giderk beni esir alıyordu. Nefsim boş durmuyordu tabi. Binlerce gerekçe sıralıyordu art arda. Savunma mekanizması işlemeye koyulmuş, ruhumun tam ortasında bir mahkeme kurulmuştu. Nefsim avukat, vicdanım hakim. Davalı ben, davacı bir kırık kalp. Bir kalp ki tam ortasından yarılmış iki parçaya, depremdeki fay hattı gibi. Yerle bir olmuş her tarafı,yara bere içinde. Kalp eliyle beni gösteriyor.

Suçlu sensin diyor, beni kırdın. Birisi sürekli gülüyor, görmese de kendi. İğrenç bir gülümseme sesi bu. Nefsimse, hiç durmadan savunuyor beni.

Ama diyor o sırada çok stresliydin. Üstünde yaşadığın olayların onca baskısı vardı. Maruz kaldığın haksızlıklar vardı. Kim olsa aynı şeyi yapardı. Söylediklerini hak etti. Nafile nefsim ne dese de vicdanımın yüzü gülmüyor. Vicdanımın yüzü asık. Tokmağını vurup, oturumu bitiriyor. Nefsimin sesi kısık ama hala mahkemenin koridorlarında savunuyor beni. Vicdanım beni suçlu buluyor. Giderek büyüyen bir kayayı sırtıma veriyor. Taşıyacaksın diyor. Cezam ne kadar sürecek, diye soruyorum. Kalbi gösteriyor. O, diyor, kırık olduğu sürece cezalısın. Bu taşı taşıyacaksın. Nefesin kesilse bile. Hafızam da başıma, gardiyanım olarak dikiliyor. Anlıyorum ki kaçış yok. Bir kalbe bakıyorum birde sırtımdaki taşa. Ne yapmalı? Diye düşünüyorum…

SE
09.12.2007 11:40
#114

CESARETİNİZ NEDEN KOLAYCA KIRILIYOR.

 İnsanın en büyük dostu zorluklardır. Çünkü insan karşılaştığı zorluklarla kuvvetlenir.

 Her problem öğrenmek için bir fırsattır.

 Uçurtmaları yükselten rüzgarın kuvveti değil, o kuvvete karşı uçtukları içindir.

 Boş çuval dik durmaz

 Yokuşta akmayan ter çukurda gözyaşına dönüşür.

 Hayatta bir kez gittiğinde asla geri dönmeyen 3 şey: zaman- sözcükler ve fırsattır.

 Hayatta hiçbir zaman kaybedilmemesi gereken 3 şey: haysiyet- umut ve dürüstlüktür.

 Hayatta emin olunmayacak 3 şey:düşler başarı ve zenginliktir.

 Hayatta insanı mahveden 3 şey: cesaretsizlik- gurur ve öfkedir.

 İnsanoğlu çok güçlüdür. Fakat bu güç, akılla hareket edecek, bilgiyle yol alacak,düşünce ile hızlanacaktır.

SE
21.12.2007 01:40
#115

GELİNCİK

Bir dağ köyünde yaşayan yeni evli bir kadının,ilk hamileliği esnasında eşi vefateder.Kadın,üzüntüsünden bir süre dere tepe dolaşır.Bu esnada bir gelincik

 

yavrusu bulur.(Gelincik,kurt gibi vahşi bir hayvandır.)Onu alıp eve getirir.Kendi yediklerinden yedirip büyütür.Hayvan ehlileşmiş bir şekilde bu genç kadınla

 

yaşamaya başlar

 

 

Günü gelince kadın doğum yapar.Güzel bir bebeği olur.Artık o sessiz yuvasında bir şenlik vardır.Bebeğinin meşgalesiyle günlerini geçirmeye başlar

 

Günlerden bir gün,dışarı çıkmak durumunda kalır.Bebeğini uyutup kapıyı kilitleyip gider.İşlerini bitirip kısa süre içerisinde geri döner.Dış kapıyı açmasıyla

 

birlikte karşısında ağzı kanlı gelinciği görür.Gelinciğin bebeğini parçalamasının hayali gözlerinin önünde canlanır.Beyni döner, çıldırır ve kapının arkasındaki

 

kalın sopayı alıp vura vura gelinciği öldürür.. Bu esnada içeriden bebek ağlaması sesi gelir.Koşarak içeri giren kadın,beşiğin etrafında kocaman,parçalanmış

 

bir yılan cesedi görür.

 

( bir işin aslını esasını tam olarak öğrenmeden hakkında hüküm vermeyelim...

Sonra pişman olmayalım...)

NA
22.12.2007 15:32
#116

AĞız Tadı Allah Adı

 

Adamın biri her zaman "Allah Allah" diye zikreder bu zikirden dolayı ağzı bal yemiş gibi tatlanırdı.

 

Bir gün şeytan gelip :

 

- "Ne durmadan Allah Allah deyip duruyorsun bunca zamandır Allah demene karşılık bir kerecik olsun Allah (c.c) "lebbeyk kulum." dedi mi sana... Hiç sende utanma sıkılma yok mu? Daha ne kadar Allah deyip duracaksın?" dedi.

 

Bunun üzerine adam utandı sıkıldı zikri bıraktı. Gönlü kırılmış bir halde yattı uyudu.

 

Rüyasında Hz. Hızır'ı gördü. Hızır ona :

 

- "Neden yaptığın güzel işi terk ettin "Allah Allah" diye zikretmeyi bıraktın." dedi.

 

Adam :

 

- "Yaptığım onca zikre karşılık verilmedi. "lebbeyk-buyur-" sesi gelmedi. Kapıdan kovulmaktan korktum." dedi.

 

Bunun üzerine Hz. Hızır :

 

- "Senin Allah demen, Allah'ın (c.c) lebbeyk kulum - buyur kulum - demesidir. Allah (c.c) isminin zikrini herkese nasip eder mi, bunu sana nasip etmesi az şey mi?. dedi

 

BU BENİM İLK YAZIM UMARIM BEĞENİRSİNİZ.

BU ARADA HERKEZİN KURBAN BAYRAMINI KUTLUYORUM..

ED
01.01.2008 22:01
#117

Hazreti Ebubekir'in komşuları:

-Ya Resulallah! Ebubekir her akşam evinde ciğer kebabı yapıp yediği halde, bize bir lokma bile vermiyor. Biz onun komşuları olarak şikayetçiyiz, dediler.Resulüllah:

-Bundan sonra yine ciğer yediğini anlarsanız,bana haber verin.O yemek başında iken baskın yapalım, buyurdu.

Aradan birkaç gün geçmişti ki,bir sahabi gelip:

-Ya Resulallah! Şu anda evden yine ciğer kokusu gelmeye başladı.Pişiriyor olması lazım,dedi.

Peygamberimiz meselenin hakikatini ashaba söylemiyor,gözleri ile görmelerini istiyordu.Hep beraber Ebubekir'in evine gittiler.Eve yaklaştıklarında hakikaten evden ciğer kokusu gelmeye başlamıştı.Kapıyı çalıp içeri girdiler, baktılar ki,Hazreti Ebubekir'in ciğer değil, bir parça et bile yok.Ashap hayret içinde kalmıştı.

Resul-ü Ekren meseleyi şöyle izah etti:

-Ebubekir'in yediği,sizin bildiğiniz ciğerlerden değildir.Onun kendi ciğeri Allah korkusundan yanıp tutuşmekta,siz ise onu ciğer pişirip yiyor sanmaktasınız.

 

"Rabbim bizede Hazreti Ebubekir'in gibi sevgi ve korku nasip etsin. Allah cümlemizden razı olsun"

ED
06.01.2008 21:34
#118

:) Düşündüren fıkralar

 

Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon' un bir muharebede tenkide

kalkisip parmagini harita üzerinde gezdirerek:

- Önce surasini almaliydiniz, sonra buradan geçerek ötesini

zapdetmeliydiniz, gibi fikirler belirtmeye baslayinca, Napolyon:

- Evet, demis. Onlar parmakla alinabilseydi dedigin gibi yapardim.

----------------

 

Bir toplantida bir genç M. Akif küçük düsürmek için:

- Afedersiniz, siz veterinermisiniz? demis. M. Akif hiç istifini

bozmadan su cevabi vermis:

- Evet, bir yeriniz mi agriyordu?

-----------------

 

Idam edilmek üzere olan bir mahkuma:

- Diyecegin bir sey var mi? diye sorduklarinda:

- Bu bana iyi bir ders oldu!!

-----------------

 

Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanli padisahi gibi sefere çikacagi

yerleri gizli tutarmis. Bir sefer hazirliginda, vezirlerinden biri

israrla

seferin yapilacagi ülkeyi sorunca, Yavuz ona:

- Sen sir saklamayi bilir misin? diye sormus. Vezir:

- Evet hünkarim, bilirim dediginde, Yavuz cevabi yapistirmis:

- Ben de bilirim.

-----------------

 

Sultan Alparslan 27 bin askeriyle bizans topraklarinda ilerlerken,

kesfe gönderdigi askerlerden biri huzuruna gelip telasla:

- 300 bin kisilik düsman ordusu bize dogru yaklasiyor, der.

Alparslan hiç önemsemeyerek söyle der:

- Biz de onlara yaklasiyoruz.

-------------------

 

Bir filozofa sormuslar: Sansa inanirmisiniz?

Filozof: Evet, yoksa sevmedigim insanlarin basarisini neyle

açiklardim

:)

ED
06.01.2008 22:42
#119

“SİZ ÇOK ÖNEMLİSİNİZ!”

 

“New York’da yaşayan bir öğretmen lise son sınıf öğrencilerinin diğer insanlardan farklı özelliklerini vurgulayarak onurlandırmaya karar vermişti. Her bir öğrencisini tahtaya kaldırıp onlara kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtip sonra her birine üzerine altın harflerle “siz çok önemlisiniz” yazılı birer pembe kurdela verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine 3’er tane pembe kurdela verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada da sürdürmelerini istedi.

 

 

 

Çocuklardan biri, yakınlarında olan bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış adamın yakasına pembe kurdelayı iliştirmişti. İki kurdela daha vermiş, “sizden onurlandırmanız için başkalarını da bulmanızı istiyoruz. Böylece onlarda başkalarını bulup kurdela ağını fazlalaştırabilirler. Daha sonra lütfen bana sonucu hakkında bilgi verin.” diye rica etmişti.

 

 

 

O gün üst düzey yönetici suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronunun odasına girdi ve ona, iş dünyasında bir dahi olduğu için takdir edip örnek aldığını ve yakasına, pembe kurdelayi takması için izin verip vermeyeceğini sordu. Şaşkına dönen patronu. “Tabii ki!” şeklinde cevap verdi. Yönetici pembe kurdelayı patronunun tam kalbinin üstüne ceketine iliştirdi. Diğer kurdelayı verirken de “Bana bir iyilik yapar mısınız?” dedi. “Siz de bu kurdelayı onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?”

 

 

 

O gece patron evine geldiğinde 14 yaşındaki oğlunun yanına oturdu, “Bugün inanılmaz bir şey oldu” diyerek olayı anlattı. “Ofisteydim üst düzey yöneticilerinden biri geldi, bana iş dünyasında ne kadar başarılı olduğumu, örnek aldığını ve takdir ettiğini söyleyip göğsüme bu kurdelayı taktı. Bir hayal etmeye çalış… Benim bir dahi olduğumu düşünüyor “Siz çok önemlisiniz” yazılı bu kurdelayı tam kalbimin üstüne taktı ve bir kurdela daha vererek onurlandıracağım başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken bu kurdelayla kimi onurlandıracağımı düşünürken aklıma sen geldin. Ben seni onurlandırmak istiyorum!”

 

“Çünkü,” diye devam etti patron. “Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden kırık not alınca sana bağırıp çağırıyorum.

 

Oysa bu gece bir şekilde seninle odan da oturup, benim için ne kadar farklı olduğunu, özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insanlarsınız. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum” diye devam etti.

 

Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başladı. Bütün vücudu titriyordu. Başını kaldırarak gözleri yaş içinde babasına baktı “Babacığım” dedi, “yarın intihar edecektim” durakladı. “Baba, ben senin… ben senin… beni hiç sevmediğini… beni hiç önemsemediğini düşünüyordum. Ama artık her şey çok farklı, baba sen şu an oğlunun hayatını kurtardın!”

 

 

 

Bizim sevgimizi de bilmek isteyen insanların var olduğunu sakın unutmayın. Hepimize yetecek kadar kurdele olduğunu unutmayalım. Sevgilerimle. Gülşen Akça”.

 

* * *

 

 

Gülşen hanımın yazdığı bu olay, karışıklıklar dolu hayatımızda ne kadar farklı, anlamlı mutluluklar sunuyor. Ne kadar sıkıntılı, sıkıcı, koşuşturmalı bir hayatın içinde olursak olalım, kendimize bu tür güzellikler bulmaya çalışalım.

 

Şimdi var mısınız anneler, babalar? Çocuklarınızın sizin için ne kadar değerli olduklarını söylemeye var mısınız? Çocuklar annelerinize, babalarınıza sizin için ne kadar önemli olduklarını hatırlatmaya var mısınız?Unutmayalım hepimize yetecek kadar kurdelalar daima vardır.

 

 

 

Moral Dünyası Dergisi, Sayı : 15

 

 

2007-12-23

ED
20.01.2008 18:56
#120

Mecmau’l-Enhur fi Şerhi Mülteka’l-Ebhur eserinin sahibi Muhammed b. Süleyman, “Damat Efendi” lakabıyla meşhur olmuştur. Çünkü, bu iffet âbidesi, talebelik döneminde bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. İlmî mütâlaalara daldığı bir esnada kapısı çalınır. O vakitte birinin gelmesinin hasıl ettiği hayret ve misafirin kimliği hakkındaki merakla hemen kapıyı açar.

 

Karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmaktadır. Misafir, yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremediği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyler. Genç talebe, misafirini geri çeviremez, onu gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terk edemez, çaresizce kızı içeri alır. Ona oturup dinlenebileceğ i bir köşe gösterdikten sonra da sabaha kadar dersine çalışmaya devam eder. Utangaç ve gizli-saklı nazarlarla onu seyreden kızcağız, bu iffetli talebenin bir haline taaccüb eder; genç, arada bir parmağını önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmektedir.

 

Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılıp evine döner. Halkın yardımıyla yolunu bularak ulaştığı ev, Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıdır; bu genç kız da, o vezirin kerimesidir.

 

Saray halkı, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini merakla sorarlar. Genç kız başından geçenleri, gördüklerini ve hususiyle de kendisini misafir eden talebenin tuhaf halini bir bir anlatır. Vezir, kızına yardım eden o genci sarayına davet eder ve niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elinin yanmasına sebep olduğunu sorar. Yusuf yüzlü genç, “Yolunu kaybettiği için kapımı çalan bir misafiri dışarıda bırakamazdım; bu sebeple onu kulübeme aldım. Şeytan beni kandırmaya yeltendiğinde, parmağımı ateşe tutarak, nefsime cehennem azabını hatırlattım ve böylece yanlış bir şey yapmaktan kurtuldum.”

Vezirin çok hoşuna giden ve teklifi kabul ederek o kızcağızla evlendikten sonra da “Damat Efendi” olarak anılagelen Muhammed b. Süleyman gibi bir hayat yaşayabilenlere ne mutlu.

 

alıntı

ED
21.01.2008 21:59
#121

Kolay değil belki ama imkansız da değil;

Hangi küskünlük bitmemiş, hangi dostluk başlamış ha !

 

Yüreğin senin elinde dostum.

İnsanları değiştiremezsin, ancak onlara olan düşüncelerini değiştirebilirsin.

 

Herkesi olduğu gibi kabul et, sen de olması gerektiğince ol.

İnancının kazanmasını , ondan uzaklaşarak elde etme

saçmalığından kurtul.

 

Hatırla,

İYİLİĞİN HALLEDEMEDİĞİNİ KÖTÜLÜK HİÇ HALLEDEMEZ Kİ. .

Yüreğine de kaydet bunu.

 

ÜCRETSİZ BİLETTİR TEBESSÜM YÜREK YOLCULUĞUNDA. .

 

Sevgiye davet çıkar sen de hadi. Kanaat getir, olumsuzlukları

eriteceğine. Geçmişe üzülme. Yaptığın hatalardan ders aldıysan,

mutlu edebildiysen eğer; bugünü bugünle yaşa. Fakat biraz dur.

 

Hayatına deneyimler eklemen için şart değil yanlışlardan geçmen.

Başkalarının edindikleri doğruları yerleştir zihnine. Ölümün ne zaman

geleceğini bilmediğinden, yolu uzatıp kaderini zorlama. Güzellikleri de

bizzat kendin uygula.

 

Savrulma sakın. Bak

BATSA DA GÜNEŞ, BIKMAMIŞTIR DOĞMAKTAN. SONUNDA

TOPRAK OLSA DA CANLI, YORULMAMIŞTIR NEFES ALMAKTAN.

 

Dostum, bedelsiz değildir ki mutluluklar unutma.

“O bedellerle olmanın neresi zarar” de, yorulma.

Dertlere de yenilme hiç, galiptir iyilikler sen ilerledikçe.

 

Sonra benim varlığıyla mutluluk duyduğum güzel dostum.

Bir martının yanında yer al. Gökyüzü meskenin olsun senin de.

Kat kendini maviye, hayran bakışları çek üzerine. Özgürlüğü

uçuşlarınla anlat. Hem , kırık olsaydı kanadın ne önemi kalırdı ki

genişliği dünyanın.

Kaldır başını ve eğilme, sakın güçsüzce.Dipsizse de karanlık, dal

içeri...Öyle bir dal ki; sen değil o korksun..

“Ne çıkar” deme, bir nur da senden olsun.

 

GÜLÜMSE...

Fakat cenneti kazanmışçasına değil, doğduğun güzel fıtrat için...

 

GÜLÜMSE....

O’nun ümmetlerinden biri olarak yaşadığın için...

 

GÜLÜMSE...

Duyduğun ezan sesi, kıblen KABE olduğu için..

 

GÜLÜMSE...

Öldüğünde Azrail’le buluşup, RABB’ ine kavuşacağın an için.

HİÇ

DEĞİLSE TATLI İNSAN, RAZI OLDUĞUN Allah ’ın rızası için gülümser misin? :rolleyes:

YE
23.01.2008 17:12
#122

SEN DE BUNU ANLAMAZSIN!...

BİR GÜN MEVLANA,MEDRESENİN BAHÇESİNDEKİ HAVUZUN BAŞINDA OTURUP KİTAP OKUYORDU. O ESNADA ŞEMS-İ TEBRİZİ YANINA GELİP ONA NE OKUDUĞUNU SORDU.MEVLANA: "SEN BUNDAN ANLAMAZSIN" DİYE KARŞILIK VERDİ.BUNUN ÜZERİNE ŞEMS-İ TEBRİZİ KİTAPLARI ALIP HAVUZA ATTI.MEVLANA ŞAŞIRMIŞ VE "BABAMIN YAZDIĞI KİTAPLARA YAZIK OLDU" DİYEREK ÜZÜNTÜSÜNÜ BİLDİRMİŞTİ.MEVLANA'NIN ÜZÜLDÜĞÜNÜ GÖREN ŞEMS-İ TEBRİZİ,ELİNİ UZATIP TEKER TEKER KİTAPLARI SUYUN İÇİNDEN ALARAK MEVLANA'YA VERDİ.HAYRETLER İÇERİSİNDE KİTAPLARIN HİÇBİRİSİNİN ISLANMAMIŞ OLDUĞUNU GÖREN MEVLANA, "BU NASIL İŞTİR?" DİYE SORUNCA ŞEMS-İ TEBRİZİ: "BU BİR SIRDIR;SEN DE BUNU ANLAMAZSIN" DEDİ...

KO
03.02.2008 00:14
#123

Bir gün, Ebu Said Ebü‘l-Hayr Hz.lerine sordular:

 

- Falanca kimse, keramet olarak su üstünde yürüyor, buna ne dersiniz?

 

Ebu Said cevaben:

 

- Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer, dedi.

 

- Filan adam, havada uçuyor, dediler. Ona da:

 

- Sinek ve çaylak ta havada uçuyor, cevabını verdi.

 

- Filan kimse, bir anda bir şehirden bir şehire gidiyor, denilince:

 

- Şeytan da bir solukta, şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dinimizde önemi yoktur, karşılığını verdi.

 

- Dinimizde önemli olan nedir öyleyse? diye sorulunca:

 

- Önemli olan, herkesin arasında bulunmak; hayatın gerektirdiklerini yapmak; fakat bütün bunları yaparken, bir an bile Rabbini unutmamaktır, buyurdu.

_________________

NF
03.02.2008 10:52
#124
Bir gün, Ebu Said Ebü‘l-Hayr Hz.lerine sordular:

 

- Falanca kimse, keramet olarak su üstünde yürüyor, buna ne dersiniz?

 

Ebu Said cevaben:

 

- Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer, dedi.

 

- Filan adam, havada uçuyor, dediler. Ona da:

 

- Sinek ve çaylak ta havada uçuyor, cevabını verdi.

 

- Filan kimse, bir anda bir şehirden bir şehire gidiyor, denilince:

 

- Şeytan da bir solukta, şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dinimizde önemi yoktur, karşılığını verdi.

 

- Dinimizde önemli olan nedir öyleyse? diye sorulunca:

 

- Önemli olan, herkesin arasında bulunmak; hayatın gerektirdiklerini yapmak; fakat bütün bunları yaparken, bir an bile Rabbini unutmamaktır, buyurdu.

_________________

 

Selamlar,

 

Tasavvuf ıstılahında "halvet der encümen" olarak ifade edilen şey tam da bu kıssada tavsiye edilen şeydir. İnsanın, yaradılış amacı olan Allah'ın halifeliği vazifesini ifa edebilmesi için cemiyet içerisinde bulunması hayli mühimdir. Bu sebeple çoğu tarikatte, salikler belli bir süre çile doldurup piştikten sonra, "kendine müslüman"lıktan çıkmak, cemiyete misal teşkil etmek, Allah'ın halifeliği vazifesini bir bilinç ile yerine getirmek, Risaletpenah efendimizin "hazır yiyiciler" olarak ifade ettiği güruha dahil olmamak, ayrıca nefislerinin dizginlenmiş olmasından dolayı cemiyette Allah'ın tezahürlerini seyredip ona aşklarını farklı bir pâyede devam ettirmek gibi sebeplerle içtimaî hayata dahil olur. Kendini geliştirmiş olan, nefsini terbiye etmiş bulunan bu insanlar hem gafletten uyanmamış bulunan insanlara canlı bir misal olur, hem de yeryüzünü imar vazifelerini yerine getirerek, aşıkları olduğu o yüceler yücesi zatın kendilerine emir buyurmuş olduğu temel vazifeyi yerine getirmekle yükselir, mest olurlar.

 

Çoğu tarikatte böyle bir yol izlenilmesi, bu meselenin tasavvufun temel hususlarından biri oluşundan ileri gelir. Bir erme okulu olan tekkelerin bu hadiseyi sistemleştirmesi de hayli hoş bir letafettir. Mustafa Itrî Efendi gibi pek çok gönül ehli, böyle bir eğitim sürecinin ardından eserlerini vermiş kimselerdir ki, onun ilahi iklimlerden gelen tasavvufî havayla yüklü bestesini ortaya çıkarılışından yüzyıllar sonra dahi dinlediğimizde hala birşeyler hissedebiliyoruz.

 

Cemiyeti eğiten tarikat ehilleri, şeyhler, velîler de halvet der encümeni yaşayan insanlardır. Böyle olduğu için onların hayatlarını okuyarak birşeyler öğrenmeye gayret edebiliyor, tavsiyelerinden nasibimizce istifade edebiliyoruz. Onlar köşelerine çekilmemiş, çevrelerindeki insanlara birer ışık olmuş ve halvet der encümeni yaşamıştır ki, bu sebeple günümüze kadar ulaşabilmişler, bize seslenmeye devam edebilmişlerdir.

 

Bizden uzak gibi duruyor ama, Allah inşallah halvet der encümeni yaşatır cümlemize... "Verenin şanı yüce, sen iste istedikçe!.."

 

Saygı ve selamlarımla

SE
15.02.2008 20:43
#125

İmparatorun Dersi

 

Bir zamanlar, Uzak Doğu'da, artık yaşlandığını ve yerine geçecek

birini seçmesi gerektiğini düşünen bir imparator varmış.

Yardımcılarından ya da çocuklarından birini seçmek yerine; kendi

yerine geçecek kişiyi değişik bir yolla seçmeye karar vermiş.

Bir gün, ülkesindeki tüm gençleri çağırmış ve:

 

"Artık tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi.

Sizlerden birini seçmeye karar verdim." demiş.

Gençler şaşırmışlar, ancak o sürdürmüş:

"Bugün hepinize birer tohum vereceğim. Bir tek tohum... Ama bu çok

özel bir tohum. Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi

istiyorum. Tam bir yıl sonra büyüttüğünüz o tohumla buraya

geleceksiniz. Sizi, yetiştirdiğiniz o tohuma göre değerlendirip,

birinizi imparator seçeceğim. "

Saraya çağırılan gençlerin arasında Ling adında biri de varmış.O

da

diğerleri gibi tohumunu almış...

Evine gidip heyecanla olayı annesine anlatmış. Annesi bir saksı ve

biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardım etmiş.

Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar. Her gün sulayıp büyümesini

bekliyorlarmış.

Yeterince zaman geçtikten sonra diğer gençler tohumlarının ne

kadar büyüdüğünü anlatırken, Ling hayal kırıklığı içinde, kendi

tohumunda hiçbir değişiklik olmadığını görüyormuş.Üç hafta, dört

hafta,beş hafta geçmiş...

Hâlâ hiçbir gelişmeyokmuş. Diğerleri yetişen bitkilerinden söz

ederken Ling çok üzülüyormuş. İmparatorun onu beceriksiz

sanmasından çok

endişeleniyormuş. Arkadaşlarına da hiçbir şey diyemiyor, sabırla

bekliyormuş.

 

Sonunda bir yıl bitmiş ve gençlerin yetiştirdikleri bitkileri

imparatorun huzuruna götürecekleri gün gelip çatmış.

Ling, annesine boş saksıyı götüremeyeceğini söyleyince, annesi ona

cesaret verip;

saksısını götürüp dürüst bir şekilde olanları

imparatora anlatmasını istemiş. Ling, pek istemese de, annesinin

sözünü tutmuş ve boş saksıyla saraya gitmiş.

 

Saraya varınca arkadaşlarının yetiştirdiği bitkilerin güzellikleri

karşısında şaşırmış.Sonra imparator gelmiş ve tüm gençleri

selamlamış. Ling, arkalarda

bir yerlere saklanmaya çalışıyormuş.

 

"Ne büyük bitkiler, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmişsiniz. Bugün

biriniz imparator olacak." demiş imparator.

Aniden arkada elinde boş saksısıyla Ling'i fark etmiş. Hemen

muhafızlarına onu öne getirmelerini emretmiş. Ling çok korkmuş.

"Sanırım beceriksizliğimden dolayı beni öldürtecek."

Ling öne geldiğinde imparator adını sormuş. "Adım Ling." demiş.

 

Diğer gençler gülüşüp onunla alay etmeye başlamışlar. İmparator

onları susturmuş. Ling'e ve elindeki saksıya dikkatle bakıp

kalabalığa doğru dönmüş.

 

"Yeni

imparatorunuzu selamlayın. Adı Ling!" demiş.

Ling inanamamış. Çünkü tohumunu yeşertememiş bile, nasıl imparator

olurmuş?...

İmparator devam etmiş:

" Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayıp

bir yıl sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum

vermiştim. Asla büyüyemeyecek olan... Ling'in dışında herkes

ağaçlar, bitkiler ve çiçekler getirdi; çünkü tohumun büyümediğini

fark edince hepiniz onu bir başka tohumla değiştirdiniz. Sadece

Ling içinde benim verdiğim tohum olan boş saksıyı getirme cesaret

ve dürüstlüğünü gösterdi. Beklentisi gerçekleşmeyince umutsuzluğa

kapılsa da, dürüstlüğünden vazgeçmedi...

Onun için yeni imparatorunuz o olacak !"

 

EN SADE DOĞRULAR MI, yoksa RENGARENK YALANLAR MI?

PU
15.02.2008 20:48
#126

Çok hoş bir paylaşımdı,çok da etkileyici :D

 

Sağolasın :D

SE
15.02.2008 20:50
#127

Mayonez Kavanozu ve 2 Fincan Kahve:

 

Ne zaman hayatında bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman mayonez kavanozu ve 2 Fincan Kahveyi hatırlayınız!

 

Bir gün bir Felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar;

 

Öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler, Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.

Tabii Ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.

Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar,Öğrenciler de koro halinde 'evet' derler.

 

 

Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, Kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler!

Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' Diyerek;

Ben 'Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım ' Der.

Şöyle ki; Bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir; aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir.

 

 

 

 

Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.

O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz,

eviniz, arabanız vs.

 

 

Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir.

 

 

'Şayet Kavanoza önce kum doldurursanız...' diye, anlatmaya devam eder, 'çakıl taşlarına Ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.

 

 

 

Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır . .

 

 

 

 

Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz Eden şeylere çevirin. Çocuklarınızla oynayın. Sağlığınıza dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin . Gerisi hep kumdur.

 

 

 

 

Bu Ara Bir öğrenci sorar; 'Peki, O iki fincan kahve nedir?'

Profesör gülerek: 'Bu soruyu bekliyordum, Hayatınız ne Kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan Kahve içecek kadar VAKTİNİZ vardır !!! '

SE
15.02.2008 20:53
#128
Çok hoş bir paylaşımdı,çok da etkileyici :D

 

Sağolasın :D

 

Rica ederim.Sizleri mutlu etmek beni de mutlu eder :D

PU
15.02.2008 20:54
#129

"Hayatınız ne Kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan Kahve içecek kadar VAKTİNİZ vardır !!! "

 

İşte bu :D

W-
15.02.2008 23:44
#130

güzel bir hikaye teşekkürler :D

ED
16.02.2008 18:51
#131

"Annenin sana ihtiyacı vardı"

 

Ebû'l-Haseni'l-Harkânî (k.s)hazretleri şöyle anlatır:

 

'İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri Allah Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ'ya ibâdet kardeş, yaptığı ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine:

 

'Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi.

 

'Kardeşi kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona:

 

'Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç:

 

'Ben Allah Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi. Ses ona:

 

''Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat, kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi.

 

YE
21.02.2008 03:59
#132

YAŞLI ADAM, eşinin kabrini ziyaret etmek için gittiği kabristanda, bir inilti duyarak yavaşladı. Sağa sola bakınarak kulak kesildi. Ortalıkta kimseler yoktu ama, o sesi işittiğinden emindi.

 

 

 

89248.jpg

 

YAŞLI ADAM, eşinin kabrini ziyaret etmek için gittiği kabristanda, bir inilti duyarak yavaşladı. Sağa sola bakınarak kulak kesildi. Ortalıkta kimseler yoktu ama, o sesi işittiğinden emindi.

Önce hızlı adımlarla kaçmak istedi. Fakat sanki büyülenmiş gibiydi. Korkudan olsa gerek ki, gücü zaten çok azalan ayakları tutulmuş, vücudu uyuşmuştu. Diz boyu otla çevrili mezarlar arasında, güçlükle ilerleyip o tarafa yöneldi. İnlemeyi bir kez daha duyunca, daha fazla yanaşmayıp yere oturdu. Tüylerini diken diken eden ses, birkaç metre ilerden geliyordu.

Yaşlı adam, bazı velî zatların, kabirdeki insanlarla konuştuğunu duymuş, bunları da herkese anlatmıştı. Belki laf olsun diye:

— Neden böyle inleyip duruyorsun? dedi. Bir derdin mi var?

Derinlerden gelen bir erkek sesi:

— Büyük bir azap çekiyorum!. dedi. Her kemiğim tek tek kırılmış sanki.

Yaşlı adam, tâ iliklerine kadar ürperdi. Acaba kendisi de, evliya mıydı? Her ne olursa olsun, bu cevabı kesinlikle beklemiyordu. Güç bela toparlanıp:

— Ne zamandır bu haldesiniz? diye sordu. Yani ne zaman öldünüz?

— Vallahi bilmiyorum!. dedi mezarda yatan. Sanki dün yaşıyordum, hatta eğleniyordum. Arkadaşlarla birlikte biraz içki içmiştik, daha sonra ayrıldık. Bu arada, sanki yüksek bir yerden düştüm. Her halde ölmüşüm ki, şimdi bu mezardayım. Üstelik de büyük bir azap çekiyorum.

— İçkinin haram olduğunu ve kabir azabına yol açtığını bilmiyor muydun? diye sordu dışardaki. Allah bilir, başka büyük günahlar da işledin.

— Keşke ellerim kırılsaydı!. dedi, adam. Keşke kırılsaydı da, o büyük günahları işlemeseydim. Keşke dudaklarım yapışsaydı da, içki denilen zehri içmeseydim. Ne yazık ki her türlü işi yaptım, kumardan tut tâ hırsızlığa kadar. Şimdi öyle pişmanım ki hiç bilemezsin.

Burada bu şekilde, bir saniyecik bile kalmaktansa, ömür boyu aç kalmaya razıydım. Ağzıma içki değil, gerekirse bir yudum su bile koymazdım. Başımı da babam gibi secdeden kaldırmazdım.

— Demek baban dindar biriydi, dedi dışardaki. Neden onun yolundan gitmedin ki?

— Namaz kılmak biraz güç geldi, dedi adam. Oruç tutmak da öyle. Günde beş kez seccadeye yatmayı, uzun yaz günlerinde, aç ve susuz kalmayı istemedim. Açıkçası, havam bozulur diye korktum. Oysa şimdi bu karanlık çukurda yatıyorum. Tertemiz bir havaya, yemeğe ve suya hasret şekilde. Üstelik de dayanılmaz acılar içindeyim.

Yaşlı adam, biraz düşünceliydi. Acaba bu ölü için bir fatiha okusa, ya da dualar etse, faydası olur muydu? Bu konuda açıkçası çok ümitsizdi. Bir insan, kullarına verdiği sayısız nimetlerle merhametini ispatlayan ve kendisini en çok "Rahim" ve "Rahman" isimleriyle tanıtan Allah'ın azabına uğramışsa, âciz bir kul, o kişiye nasıl yardım ederdi?

Sessizce yerinden kalkıp ilerleyince, henüz yeni açılmış bir mezar gördü. Sahibini bekleyen bu çukurun yanında, birkaç tane içki şişesi vardı. Bir tek de ayakkabı.

Hemen o yana koştu. Boş mezarın içinde, üstü başı içki kokan bir adam yatıyordu. Ceketi de yüzüne dolanmıştı.

Yaşlı adam, önce mezara inmeyi düşündü. Fakat ağrıyan beliyle bu işi yapamazdı. Uzunca bir dal koparıp tekrar yanaştı ve bunu cekete taktırıp, sırt üstü yatan sarhoşun yüzünü açtı. Mezardaki adam, ondan fazla korkmuştu.

Yaşlı olan, bir anda rahatlayıp:

— Demek konuşan sendin? diye tebessüm etti. Seni ölü sanmıştım.

Mezardaki, derin derin nefes aldıktan sonra:

— Ben de öyle zannetmiştim!. diye sevindi. Geçen akşam buralarda içmiştik. Kafayı bulduğumda, bu çukura düşüp kaldım her halde.

Sarhoşun vücudu perişan bir haldeydi. Sırt üstü düştüğünde, üç beş tane kaburgası kırılmış, bir kez bile çalışmayan beyni sarsılmış, bütün gece o mezarda yatıp kalmıştı.

Yaşlı adam, hemen bir ambulans çağırdı. Sarhoş, mezardan kurtulup sedyeye alınırken, başını ona doğru güçlükle çevirerek:

— Sağ olasın amca!. diye teşekkür etti. İyileşir iyileşmez sana haber veririm. Bol mezeli bir çilingir sofrası düzenleyip, yeniden doğduğum günü kutlarız.

 

 

 

 

 

Cüneyd Suavi

Zafer dergisi

haber 7

SE
21.02.2008 21:42
#133

HIC HAYALLERINIZDEN SIFIR ALDINIZ MI

 

Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan bir gezgin at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.

Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.

Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.

Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.

"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..

"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası..

"Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:

"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.

"Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatin için oldukça önemli bir seçim!."

Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..

"Siz verdiğiniz notunuzu değiştirmeyin" dedi.."Ben de hayallerimi..".....

O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asılı.

Öykünün en can alıcı yanı şu:

Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana şimdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım.

Allah' tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın."

 

 

Çocuklarımızn hayallerine sahip çıkmak ve onlara değer vermek dileğiyle……..

04.03.2008 23:36
#134

Bozuk Simit Paraları Ile Cenneti Satın Almak....... (çok Güzel)

 

Gunun son dersinin sonuna gelinmisti. Ogrenciler cikmak icin sabirsizlaniyordu. Defter ve kitaplarini cantalarina koydular. Zil calar calmaz, disari cikmak icin hazirdilar. Yalniz, Ali hazirlanmamisti.Gecikmek icin de elinden geleni yapiyordu.Nihayet zil caldi. Ogrenciler bir anda kapiya yoneldi. Ali, yerinden kalkmadi. Agir agir esyasini topladi. Bir yandan goz ucuyla ogretmenine bakiyor, bir yandan da arkadaslarinin gitmesini bekliyordu.

 

 

Ogretmeni, onun bu hâlini fark etti:

- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

 

 

Ali, son arkadasinin da ciktigini gorunce cevap verdi:

- Sizinle konusmak istiyordum ogretmenim.

- Peki, dedi ogretmeni. Ne soyleyeceksin bakalim?

- Ahmet arkadasimiz var ya…

- Evet, ne olmus Ahmet'e?

- Durumlari pek iyi degil galiba. Annesi, beslenme cantasina pekiyi seyler koymuyor.

- Ee?

- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettigimi bilirse uzulur. Gunde bir simit parasi biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

 

 

 

Cebinden bir avuc bozuk para cikarip ogretmenin masasinin uzerine koydu. Nurhan Ogretmen, paraya dokunmadi. Sandalyesine oturup dusundu.Ali hakkindaki bilgilerini yokladi. Bildigi kadariyla ailesinin durumu pekiyi degildi. Bu caliskan ve sevimli ogrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve dusunceliydi. Zengin bir ailenin cocugu degildi. Buna ragmen yardim etmek istiyordu. Ustelik yardim ettiginin bilinmesini istemiyordu.

 

 

Nurhan Ogretmen:

- Dur bakalim Ali, dedi. Bildigim kadariyla sizin de maddî durumunuz pekiyi degil. Yanlis mi biliyorum?

- Dogru biliyorsunuz ogretmenim. Babam gundelikci. Cogu zaman is bulamiyor. Ama ben de calisiyor, para kazaniyorum.

- Nerede calisiyorsun?

- Simit satiyorum.

 

 

Nurhan Ogretmen yine durup dusundu. Iyiligin bu kadarina ne demeliydi simdi. Bunun gerceklesmesi zordu. Onu, bundan vazgecirmek icin bir care bulmaliydi. Bunu yaparken, sevimli ogrencisini de kirmamaliydi. Onunla biraz daha konusursa, belki bir yolunu bulurdu.

 

 

Nurhan Ogretmen, Ali'ye dondu:

- Buyuyunce ne olmak istiyorsun, diye sordu.

- Cok zengin bir isadami…

- Nicin?

- Insanlara daha cok yardim etmek icin…

- Guzel, dedi Nurhan Ogretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi degil; bu dogru. Ama sizinki de bundan pek farkli degil. Istersen acele etme; cok zengin oldugun zaman insanlara yardim edersin.Olmaz mi?

- Olmaz, dedi Ali. Simdi yapmaliyim.

- Neden olmaz?

- Uc sebepten dolayi olmaz.

 

 

Birincisi: Bu para zaten benim degil. Iyilik ettigim icin Allah, beni insanlara sevimli gosteriyor. Insanlar da bundan etkileniyor, daha cok simit aliyorlar. Bu sayede gun boyu calisanlardan bile fazla simit satiyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gun iki simit alip guvercinlere veriyor.

 

Ikincisi: "Agac yas iken egilir." deniliyor. Simdiden iyilik yapmayi ogrenmezsem buyudugumde hic yapamam.

 

Ucuncusu ise daha onemli: Buyudugum zaman cok zengin bir isadami olmak istiyorum. Zamaninda yatirim yapmayanlar buyuk isadami olamazlar.

 

 

Nurhan Ogretmen, karsisinda buyuk biri varmis gibi dinliyordu:

- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadim, dedi.?

 

- Aciklayayim ogretmenim, dedi Ali. Simdi, cok zengin olmadigim icin, ancak gunde bir simit parasi kadar yardim edebiliyorum. Bundan fazlasini veremem. Allah, Cennet'i gucu kadar iyilik edene veriyor. Simdi gucum bu olduguna gore Cennet'in fiyati birkac simit parasi kadardir. Eger zengin olmadan olursem birkac simit parasiyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârli bir yatirim olur mu?

 

 

Nurhan Ogretmen'in gozleri dolmustu. Basini "Evet" anlaminda sallarken Aliyi evine yolladi.

 

 

 

Sinifa geri donerken okulun bosaldigini fark etti. Esyalarini toplamak icin masasina dondugunde Ali'nin biraktigi parlarin masaustunde kaldigini fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paralari eline aldi. Hicbir para ona bu kadar kiymetli gelmemisti. Sanki elinde dunyanin en kiymetli incilerini, yakutlarini, elmaslarini tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kiymetliydi. Oyle bu paralar, Bu bozuk SIMIT paralari, Cenneti satin alabilecek paralardi. Sanki hic birakmak istemeyen bir duygu ile simsIki kavradi bu bozuk simit paralarini.

 

 

 

Oturdugu yerden kalkamadi Nurhan Ogretmen. Icinin doldugunu, Tarif edilemeyen duygulara boguldugunu hissetti. Birden bosalan saganak yagmurlar gibi aglamaya basladi. Agladi … Agladi.

 

 

 

Kendine geldiginde aksam olmustu. Yavas yavas siniftan cikip okuldan ayrilirken bekci Sadik " Bozuk Simit paralari ile cenneti satin almak, Bozuk Simit paralari ile cenneti satin almak" diye Nurhan ogretmenin sayikladigini duydu. Bekcinin hayretler icinde " Ne dediniz hocam " demesini bile duymayan Nurhan ogretmen bekcinin saskin bakislari altinda aksamin alaca karanligina karisivermisti

 

 

 

 

 

selam ve dua ile...

KO
05.03.2008 14:44
#135

OSMANLI padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdil-i kıyafetle KuşlarÇarşısı'nı gezer.Burada, avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıklarımaharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.Bir ara Yavuz Sultan Selim'in gözü kekliklere ilişir...Bir grup kekliğin kafesinin üzerindeki yazıda "Tane işi satış, fiyatıaltın" yazıyor.Hemen yanıbaşlarında, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki,fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.''Hayırdır'' der satıcıya ve sorar: ''Bunun diğerlerinden ne farkı varki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"Satıcı, ''Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yanabunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafınadoluşuyor" der. ''Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşankeklikleri daha rahat avlıyorlar" diye de ekler.Padişah ''Satın alıyorum" der ve 500 altın verir.Parayı verir ve hemen oracıkta kekliğin kafasını koparır.Adam şaşırıp, ''Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasınıkoparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken; Padişah gürler: "Bukendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geçölümdür..."

Ü.
05.03.2008 14:49
#136

Bu derin insanları hayırla yad etmeme gafletinde bulunan hatta ve hatta arkasından küfür eden hocalarımıza burdan benden selam olsun.. bu hikayeler de bildiğiniz sandığınız tarihinize kapak olsun..

 

dua ile.

13.03.2008 19:48
#137

ARTAN PİLAV

 

Yahya baba , II. Bâyezîd Hân zamanında , Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe giriştimi, ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile , suyunu Fatihalarla salar. Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar, Allah'tan bereket arzular.

 

Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz; artanı Tuna nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırlar.

 

Kilerci, bakar pilav artıyor; pirinci aşçıya az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere bile "Bu prinç yetermi?" demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Tuna'nın balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: "Bu bir keramet!"

 

Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar. "Bu Yahya Baba boş değil sultanım der, halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz."

 

Bâyeziîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister. Kilerci ile bir plan yaparlar. O gün Yahya Baba'ya çok az, hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi'nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tuna'nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken Padişah ortaya çıkar.

 

"Ne oluyor bre der. Yoksa devlet malını israfmı edersin?"

 

Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar kafalarını sudan çıkarıp;

 

"Ayıp olmuyormu sultanım derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?"

 

Yahya Baba öylesine mahçup olur ki, anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır, Allah'a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun kalkmasını bekler, ama geçmiş ola....

 

Mübarek çoktan rûhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana

NU
15.05.2008 19:01
#138

Bir sûfi Bağdat pazarını gezerken bir ses duydu.

 

Bir satıcı; “ Bir hayli malım var, çok ucuza satıyorum,alan yok mu?” diye bağırıyordu.

 

Sûfi satıcının yanına yaklaştı ve:

 

“Ucuza satıyorum diyorsun, hiç’e de verir misin?” diye sordu.

 

Satıcı: “ Git başımdan be adam! Sen deli misin ki? Kim hiçe karşılık başkasına bir şey verir?"

 

Sûfi: “ veriyor” dedi.

 

“Üstelik hiçe karşılık her şeyi veriyor, istersen daha da fazlasını ihsan ediyor.”

SE
17.06.2008 09:51
#139

Küçük şeyler!

 

Hayatımızda bırakın saatleri dakikaları hatta saniyelerin ne kadar önemli

 

olduğunu anlatan güzel bir yazı...

 

Saniyelerin ne kadar önemli olduğunu benden daha iyi kimse bilemez.

 

Küçük seyler...

 

11. Eylül İkiz Kulelere saldırı sonrası binadaki firmalardan birinin

 

hayatta kalanlarla yapılan sabah toplantısında güvenlik görevlilerinin

 

başı orada

 

hayatta kalabilenlerle ilgili şunları anlatmış; Küçük şeyler;

 

O sabah

 

- Firma müdürü o gün oğlu ana okuluna başladığı için işe geç kalmış

 

- Birinin o gün ofis kahvaltısına getirilecek Donut'ları alma sırasıymış

 

- Bayan elemanlardan birinin sabah alarmı çalmamış

 

- Biri kaza yüzünden trafiğe takılmış

 

- Biri otobüsünü kaçırmış

 

- Biri kıyafetini lekelemiş, üstünü değiştirmek vakit almış

 

- Birinin arabası çalışmamış

 

- Biri telefonu cevaplamak için geri dönmüş

 

- Biri çocuğunu hazırlamakta zorlanmış, geç kalmış

 

- Biri taksi bulamamış

 

Ama en etkileyicisi biri o gün ofise yeni aldığı ayakkabıları giymiş,

 

ayakkabı ayağını rahatsız etmiş ve bir eczaneye uğramış, yara bantı almak

 

için !!!

 

Bu gün hayatta olma sebebi olan bantı almak için...

 

Şu anda trafikte sıkıştığımda, asansörü kaçırdığımda, bir telefona cevap

 

vermem gerektiğinde, yani beni rahatsız eden küçük şeyler olduğunda,

 

Rabbimin benim o anda orada olmam gerektiğini istediğini düşünüyorum.

 

Bir daha ki sefere, sabahınız tersliklerle başladığında, çocuklarınız

 

giyinmek istemediğinde, arabanın anahtarını bulamadığınızda, bütün trafik

 

ışıklarına takıldığınızda, huzursuz olmayın, sinirlenmeyin.

 

Tanrının o an sizi gözetlediğini ve koruduğunu düşünün...

 

Küçüçük tersliklerle belki de Mevla'nın sizi o anda koruduğu için

 

yaşanıyordur ve biz umarım küçük sıkıntılı anlarda bunun olası nedenlerini hatırlarız ....

HI
25.06.2008 11:52
#140

Neden Ben....demeyin

 

Efsane tenis oyuncusu Arthur ashe aidsten ölmek üzereydi.dünyanın her köşesindeki hayranlarından kendisine mektuplar yağmaktaydı.bunlardan bir tanesinde şöyle yazıyordu.neden tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?arthur ashe buna şu cevabı verdi.tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar.bunların 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.500 bini profesyonel olur.5 bini büyük turnuvalara katılır yarı finale 4 finale 2 kişi kalır ve ben elimde şampiyonluk madalyasını tutarken tanrıya neden ben demedim?bugün sancı çekerken neden ben diyemem?zorluklar insanı güçlü hüzünler mütevazi yenilgiler insanı insan yapar.ama yalnız tanrı yolumuza devam etmemizi sağlar.tanrıya niye ben diye sormayın.onun kendine has usulleri var.İNANCINIZI KORUYUN

GO
18.08.2008 20:43
#141

.

 

 

....Eski bir hikayeye göre bir gün,oldukca hasta olan bir adam tekerlekli sandalyeyle,cam kenarındaki bir yatakta yatan başka bir hastanın bulunduğu hastane odasına getirilir.. İki hasta arkadaş olduktan sonra ,cam kenarında yatan hasta saatlerce pancereden dışarısını seyredip yatalak arkadaşına dış dünyanın canlı tasvirini yapar..

 

Bazı günler hastanenin karşısındaki parkta ağaçların ne kadar güzel göründüğünü ve rüzgarda nasıl dans ettiklerini anlatır..Bazı günler de ,hastanenin etrafında yürüyen insanların neler yaptıklarını bıre bir anlatarak arkadaşını eğlendirir.. Ancak zaman geçtikçe ,yatalak hasta ,arkadaşının ona anlattığı güzellikleri bizzat kendi göremediğinden dolayı hayak kırıklığı yaşamaya başlar..Gitgide ondan hoşlanmamaya başlar,nihayetinde de ondan iyice nefret eder...

 

Bir gece ,kötü bir öksürük krizi esnasında cam kenarında yatan hastanın nefesi tıkanır..Diğer hasta düğmeye basıp yardım çağırmak yerine ,hiçbirşey yapmamayı seçer..

Ertesi sabah,camdan dışarıda olan biteni anlatarak arkadaşını mutlu etmek için onca çaba göstermiş olan hastanın öldüğü açıklanır ve sedyeyle hastane odasından çıkarılır..

 

Diğer hasta vakit kaybetmeden yatağının pencere yanına yerleştirilmesini rica eder ve hemşire bu ricasını kabul eder.. Ama adam camdan dışarı baktığında ,gördükleri karşısında derinden sarsılır : Pencere tuğla bir duvara bakmaktadır.Eski oda arkadaşı canlandırmaya çalıştığı o inanılmaz manzaraları ,sadece arkadaşını zor zamanlarında biraz rahatlatmak için sevgisinin bir göstergesi olarak hayal etmiştir ; ona çıkarsız bir sevgi sunmuştur..

 

Bu hikayeyi her düşündüğümde kişisel bakış açımda bir değişiklik oluşur..

Zor bir duruma düştüğümüzde ,daha mutlu yaşamak ,daha tatminkar bir hayat sürmek için bakış açımızı değiştirmeli ve sürekli kendimize '' Bu olumsuz gibi görünen duruma daha öğretici,daha zeki bir bakış açısıyla bakılabilir mi ? '' diye sormalıyız..En büyük fizikcilerden Stephan Hawking ,bir röportajında yüz trilyon galaksinin birinde,orta büyüklükteki bir yıldızın küçük bir gezegeninde yaşadığımızı söylemişti.. Bakış açısında bir değişim için buna ne dersiniz?.. Bu bilginin ışığında baktığımızda sorunlarımız gerçekten o kadar da büyükmü ? Yaşadığınız sıkıntılar yada sık sık yüzleştiğiniz engeller ,gerçekten de sizin düşündüğünüz kadar ciddi mi ?...

 

Bu gezegende o kadar kısa kalıyoruz ki ... Her şeyin genel bir şeması alındığında ,yaşamlarımızın sonsuzluğu içinde bir nokta gibi.. O halde ,bu yolculuktan keyif alacak bilgeliğe sahip olun ve yaşam sürecinizin tadını çıkarın....

 

 

.

HA
18.08.2008 21:59
#142

Bu hikaye müthiş bir hikayedir. Zannedersem dava yoluna girmediğim zaman okumuştum ve beni parmparça etmişti. Buraya taşıdığın için sana teşekkürlerimi sunuyorum kardeşim.

GO
18.08.2008 22:27
#143
Bu hikaye müthiş bir hikayedir. Zannedersem dava yoluna girmediğim zaman okumuştum ve beni parmparça etmişti. Buraya taşıdığın için sana teşekkürlerimi sunuyorum kardeşim.

Bu hİkaye , meşhur kitap ''Ferrarisini satan bilge''nin yazarı Robin Sharma 'ya ait ''Sen Ölünce Kim Ağlar '' Kitabindan alınmıs ,ve sizlerin paylaşımına sunulmuştur..

Seninde dediğim gibi kardeşim;müthiş bir eser dir.. okumuş olman güzel...

Selametle...

BA
19.08.2008 11:24
#144

ZEKAT, MALI KORUR

 

Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir gün ashabına zekatın faydalarından bahsediyor: -Zekat malınızı manevi bir kale ile muhafaza altına alır, buyuruyordu. Yoldan geçmekte olan bir nasrani, bu sözleri duydu ve denemeye karar verdi; eve gitti nesi varsa zekatını ve sadakasını ayırdı; fakir fukaraya taksim etti. Bu sıralarda onun bir ortağı ticaret maksadıyla sefere çıkmıştı. Hristiyan: - Eğer diyordu, Muhammed'in dediği doğru çıkarsa onun hak peygamber olduğuna karar verir ve dinini kabul ederim, yok eğer bu kadar mal; taksim ettiğim halde bir faidesi olmazsa, kılıcımı alır onunla harbederim diyordu. Hristiyan, verdiği sadakanın neticesini beklerken ortağındasn bir metup aldı. Mektupta: - Malesef yolumuzu eşkiyalar kesti ve kervanda ne varsa her şeyi aldılar, deniyordu. Hristiyan beyninden vurulmuşa döndü. Kılıcı aldığı gibi Hazreti Muhammed'i öldürmek üzere yola çıktı. Pür hiddet yoluna devam ederken ikinci bir mektup daha geldi ortağından. Orda ise şöyle yazıyordu: - Daha evvel size yazdığım mektup tamamen ters çıktı. Bizim devenin biri sakatlanmış ve ben kervandan bir kaç yüz metre geri kalmıştım. Önümdeki kervanın tamamen yağma edildiğini görünce mutlaka beni de yakalarlar diye sana birinci mektubu yazmıştım. Fakat ne hikmetse beni görmeden çekip gittiler ve bizim malımız eşkiyalardan böylece kurtuldu. Miç müteessir olmayınız sağ salim yolumuza devam ediyoruz Adam ortağından bu haberi alınca, doğru Resulüllah'ın huzuruna varıp: - Ya Resûlellah! Bana İslamiyeti tarif et. Senin söylediklerini denedim ve faidesini gözlerimle gördüm. Artık Müslüman olmak istiyorum, der ve şehadet getitip Müslüman olur.

 

KE
12.09.2008 19:38
#145

Ana Kuzusu

Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran 14-15 yaşlarındaki gence:

-

Saf'ı doldur evlat, dedi. Gel yanıma.

 

Çocuk, mahcup bir ifâdeyle:

 

- Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.

 

Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:

 

- Ne o dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?

 

Ve öfkeyle devam etti:

 

- Anne kuzusu, ne olacak...

 

Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cuma'sını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam, söylediklerine çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:

 

- Sana 'anne kuzusu' dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Bir anda ağzımdan kaçtı işte...

 

Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:

 

- Bu söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefât ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da...

Cüneyd Suâvi (Hayatın İçinden)

12.09.2008 22:21
#146

Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldı.

"Eski gazeteniz varmı, bayan?"

Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandalatler vardı ve ayakları su içindeydi.

"İçeri girin de size kakao yapayım." dedim.

Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri.

 

Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işleri yapmaya koyuldum. Oturma odasında ki sessizlik dikkatimi çekti. Bir an kafamı uzattım içeriye küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü ve "Bayan, siz zenginmisiniz?" diye sordu.

 

"Zengin mi? Yo hayır!" diye cevaplarken çocuğu, gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı.

 

Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve

"Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız takım." dedi.

Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte birşey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler.

 

Başımızı sokacak evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi, bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de.

 

Olur ya; unutuveririm ne denli zengin olduğumu......

ÇE
12.09.2008 23:36
#147
- Bu söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefât ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da...

 

 

Bazı şeylerin kıymetini kaybetmeden bilemiyoruz.Zamanında kıymetini bilmemiz gereken şeylerden biride Annelermiz olsa gerek.

BA
13.09.2008 04:22
#148

Hayatın içinden serisini her okuyuşumda hiç sıkılmam ve büyük zevk alırım. Paylaştığın için ALLAH razı olsun kevser kardeş.

KE
13.09.2008 05:00
#149
Hayatın içinden serisini her okuyuşumda hiç sıkılmam ve büyük zevk alırım. Paylaştığın için ALLAH razı olsun kevser kardeş.

 

teşekkür ederim kardeşim Allah sendende razı olsun

 

selam ve duayla............

ED
13.09.2008 22:34
#150

Tekkelimeyle harika bir paylaşımda sağol kardeşim Allah razı olsun...

 

Rabbim bizlere unutturmasın nedenli zengin olduğumuzu...

 

daima şükretmesini bilenlerden olalım inşAllah...

KE
15.09.2008 04:54
#151

Acele karar vermeyin

 

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş, ama Kral bile onu kıskanırmış... Dillere destan bir beyaz atı varmış ki, tarifinden diller aciz. Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş, ama adam satmaya yanaşmamış..

 

"Bu, sadece bir at değil benim için; o bir dost. İnsan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış:

 

"Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

 

İhtiyar:

 

"Karar vermek için acele etmeyin" demiş.

 

"Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

 

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.

 

"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

 

"Karar vermek için yine acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz bir kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

 

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla alay etmemişler, ama içlerinden "Bu herif sahiden geri zekalı" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalmak zorundaymış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

 

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimse de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar

 

"Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

 

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağını siz asla bilemezsiniz."

 

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile ülkelerine saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

 

Köylüler, yine ihtiyara gelmişler...

 

"Yine haklı olduğun ortaya çıktı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

 

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

KE
22.09.2008 19:34
#152

ARKADAŞ

Vietnam Savaşı sonrası... Evine dönmekte olan bir asker San Francisco'dan ailesini aradı: "Anne, baba eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum."

 

 

 

"Memnuniyetle, O'nunla tanışmak isteriz", diye cevapladılar. Oğulları "Bilmeniz gereken bir şey daha var." diye devam etti.

 

"Arkadaşım savaşta ağır yaralandı, bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve O'nun gelip bizimle kalmasını istiyorum."

 

"Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki O'nun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz."

 

"Hayır. Anne, baba O'nun bizimle kalmasını istiyorum."

 

"Oğlum." dedi babası. "Bizden ne istediğini bilmiyorsun. O'nun gibi özürlü biri bize korkunç yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır."

 

Oğlu o anda telefonu kapattı.

 

Ailesi O'ndan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler.

 

Anne-baba oğullarını hemen tanıdılar yalnız bilmedikleri bir şeyi de öğrenince dehşete düştüler:

 

Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı...

KE
24.09.2008 14:11
#153

Ayak izleri

Adamın biri, bir gece bir rüya görmüş, Upuzun bir kumsal boyunca dostu ile yürüyormuş.

 

Onlar yürürken tam karşılarındaki gökyüzünden de

 

Bir film şeridi gibi, adamın hayatından sahneler geçiyormuş.

 

Kumsal adamın hayat yolu imiş sanki

 

Adam kumda iki çift ayak izi kaldığında dikkat etmiş . . .

 

Bir çifti kendisinin, bir çifti Dostunun.

 

Hayatının son sahnesi de gökyüzünden geçtikten sonra adam,

 

Kumdaki ayak izlerine boydan boya bir daha bakmış ve

 

Birden bir şey dikkatini çekmiş:

 

Hayat yolunun pek çok bölümünde

 

kumda sadece bir çift ayak izi

 

ve adam dehşet içinde farketmiş ki,

 

ayak izlerinin, tekleştiği zamanlar,

 

hayatının en kötü, en acı anlarına rastlıyor...

 

Bu keşfi onu fena halde rahatsız etmiş

 

ve dostuna sormaya karar vermiş.

 

Dostum! Eğer ben bir terslik yapmazsam

 

her zaman yanımda olacağını,

 

her zaman yanıbaşımda yürüyeceğini söylemiştin . . .

 

Oysa hayat yoluma bakıyorum.

 

En zorlu, en kötü, an acılı anlarımda

 

sadece bir çift ayak izi görüyorum kumda . . .

 

Anlamıyorum dostum anlamıyorum . .

 

Hayatın kolay günlerinde yanımda yürüyorsun da

 

sana en muhtaç olduğum anlarda beni niye terk ediyorsun ?

 

Dostu gülümseyerek cevap vermiş:

 

Sevgili, çok sevgili dostum.

 

Ben seni çok sevdim ve hiç terketmedim.

 

Hayat yolundaki en zorlu sınav günlerinde,

 

yani en acılı, en kötü anlarında

 

kumda hep bir çift ayak izi gördün.

 

Dikkat et!

 

Ayak izleri teke indiğinde derinleşiyor.

 

Çünkü o sıralar ben, seni kucağımda taşıyordum . . .

KE
10.10.2008 21:43
#154

SEN SÖYLE MEVHİBE

 

Kapıyı titreyen elleriyle kapattı. Anahtarı üç defa çevirdikten sonra yine de yokladı. Pişmanlık duygusu, içine soğuk bir nefes gibi yayıldı. Elinin tersiyle, buğulanmış gözlerini ovuştururken, “Affet beni Allah’ım!” diye mırıldandı. Anahtarı pantolonunun cebine bıraktı ve hızlı adımlarla uzaklaştı. Hava yeni yeni kararıyordu. Mağazaların önünden geçerken, ürkek bakışlarla ahbaplarının akşamlarını hayırladı. Arkasından seslendilerse de beklemedi. Sonraki caddeye yönelerek, gittikçe azalan kalabalığa karıştı.

 

Çarşı esnafı birbirini iyi tanıdığı için Mustafa’nın ürkek tavırları gözlerden kaçmadı. Çünkü o, işi ne kadar acele de olsa, hatır sormadan geçmezdi. “Bu akşam başka bir hâl vardı Mustafa’da.” Bakışlardan kaçarcasına aralarından sıyrılıvermesinden belli oluyordu garipliği. Kaç yıldır aynı çarşıda komşuluk yapmalarına rağmen, bu hâline ilk defa şahit oluyorlardı. Evet evet, bir tuhaflık vardı onda. Havadaki şaşkınlığı, sözlerden çok birbirine çarpan bakışlar anlatıyordu ve bu bakışlar, Berdi Mustafa’yı caddenin sonuna kadar takip etti.

 

Akşam kızıllığı, şehrin üzerine yumuşak bir tül gibi çekilirken, Mustafa’nın tedirgin adımları giderek hızlandı. Bir an önce kalabalıktan sıyrılıp çıkmak, eve ulaşmak istiyordu. Çevredekilerin, kendisine suçlu olduğunu biliyormuş gibi baktığını hissetti. Selâm verişlerinde bile bir tereddüt gördü. Yüzündeki suçluluk izini karanlığın örteceğini sanmıştı oysa…

 

Tedirgindi. Eve yetişmeden, bir aksilik çıkmasından korkuyordu. Dudakları kıpır kıpır, bildiği duaları tekrarlıyordu. Öyle dalmıştı ki, önünden geçtiği bahçedeki akşamsefası kokusunu duymadı bile. Balkonda çamaşır toplarken annesine yardım eden çocuğun, kendisine nasıl baktığını hiç fark etmedi.

 

Mağazayı düşündü. Bu sabah gelen uzun boylu, hafif kilolu müşteri, batıyordu içine. Çırağın böyle bir yanlışı yapacağını nerden bilebilirdi? Kim olduğunu bilse, kapısına dayanacak, ne yapıp edip, kendini affettirecekti. Ama adamı tanımıyordu ki. Bu koca şehirde, tanımadığı birini nasıl bulacaktı.

 

Bu düşüncelerle ilerlerken Fırıncı Rıza Usta’ya uğrama alışkanlığını da terk etti. Bu baba dostunun hatırını sormadan geçmezdi her akşam. Ama bu sefer uğramadı. Fırının önünden geçip gitti. Hem uğrasaydı ne diyecekti? Yaptığı hatayı anlatamazdı ya! Düşünürken bile yüzü kızardı. Alnında boncuk boncuk terler birikti. Elinin tersiyle alnını silerek yürümeye devam etti…

 

Rıza Usta sıkı esnaflardandı. Sağlığı eskisi gibi olmasa da yine işinin başındaydı. Ağırbaşlılığından ve olgunluğundan, herkes ona “Rıza Baba” derdi. Babalık öyle kolay olmuyor tabi. Birçoğuna kendi ailesi bile ağır gelirken o, koca mahallenin derdiyle ilgilenirdi. O konuşunca herkes susar, kulaklar ona çevrilirdi. “Fırıncılık, esnaflığın mayasıdır.” derdi. Bu işin teknesini karıştıran, kürekçiliğini yapanların kolay kolay yanlışa düşmeyeceğine inanırdı.

 

Bir günün daha bittiğini ilân eden ezan sesi, içindeki suçluluk duygusunu daha da kabarttı. Pişmanlık ve korku el ele vermiş, içini kemiriyordu. “Sokağa yıkılmadan eve bir yetişebilsem.” diye mırıldandı. Tıka basa yolcuya doymuş şehir otobüsleri, yüklü bir şekilde peş peşe geçiyorlardı. Akşamın telâşı durakta bekleşenlerin yüzüne yansımıştı. Gün içinde arabalardan taşan bangır bangır müzikten eser yok şimdi. Hepsinde bir an evvel yolu bitirme isteği... Sabahın ilk ışıklarıyla evlerinden savrulan insanlar, akşamın eliyle yeniden toplanıyordu.

 

Camiye yönelen kalabalığın arasından bir suçluymuş gibi geçti. Bu kez aralarına katılmadı. Alıştığı davranışları aksatan birinin suçluluk hâlini de yüklendi. Oturduğu apartmana yaklaşınca, buraya kadar koşturarak gelmiş olduğunu fark etti ve adımlarını yavaşlattı. Suçluluk duygusu peşini bir türlü bırakmamıştı. Apartman girişindeki zili çalmadı. Daire kapısını da kendisi açtı. Oysa her akşam, geldiğini dışarıdaki zile dokunarak haber verirdi. Kapıda karşılanmak hoşuna gidiyordu çünkü. Kapıya yönelen hanımıyla bakışlarının çarpışmasına fırsat vermeden doğruca lavaboya yürüdü. Abdest aldıktan sonra salona geçti. Namazını kılıncaya kadar sofrada onu beklediler:

 

— Bey, akşam namazını camide kılardın, yoksa bir şey mi oldu, kapıyı da kendin açtın bu sefer?

 

Soruyu cevapsız bıraktı. Hanımına bitkin gözlerle bakmakla yetindi. Yemek yerken de fazla konuşmadı. Soruları kısa cevaplarla geçiştirip, üzerine çevrilen kuşkulu bakışları görmezden geldi. Bu akşam kendi içine saklanmıştı Berdi Mustafa. Tıpkı, kabahat işlediğinde bir yerlere saklanan ve çıkmak istemeyen çocuklar gibi. Yemeğin sonuna doğru iyice durgunlaştı. Cevapsız kalan sorular karşısında daha da tedirginleşen hanımı ısrar etmeye korktu. Mustafa, tabağındaki yemeği bitirmeden sofradan kalktı. Oysa tabakta yemek bırakmayı hiç sevmezdi. Yemek sonrası yine salona geçti.

 

Kızı Fatma, çatalının ucundaki yoğurtlu makarnayı abisi Hasan’ın yüzüne fırlatıverdi. Abisi küplere bindi. Başka zaman olsa tabağı başına çevirirdi ama bu akşam kardeşine bağırmakla yetindi. Gözü babasındaydı:

 

— Anne, babamın nesi var ya!

 

— Neden oğlum?

 

— Bu akşam bizimle hiç konuşmadı.

 

— Yorgundur, oğlum.

 

— Yok yok, başka bir şey var anne. Fatma’yı sırtında gezdirmedi, bugün okulda neler öğrendiğimi sormadı, işlerin nasıl gittiğinden hiç söz etmedi...

 

Söyleyecek bir söz bulamayan Mevhibe Hanım, sofrayı toplamaya koyuldu. O akşam, çocukların gürültü yapmalarına izin vermedi. Uyumaları için erkenden, yataklarına gönderdi. Kendisi de: “Zaman hangi derde çare olmadı ki.” diyerek uykuya çekildi. Gecenin son çeyreğinde uyandığında Mustafa’yı yanında göremedi. Önce önemsemedi. Kocasının akşamki hâlini hatırlayınca, birden gözlerini açtı ve kapıya fırladı. Koridora çıktığında salondan ses geldiğini duydu. Işığı yakmaktan vazgeçti. Elini düğmeden çekti ve yavaşça ilerlemeye devam etti.

 

Salonun aralık kapısından koridora hafif bir ışık sızıyordu. Kocası iki büklüm vaziyette yere çömelmiş oturuyordu. “Kesin çok kötü bir şeyler oldu.” diye düşündü. Daha fazla dayanamadı. Ne olup bittiğini artık öğrenmeliydi.

 

Berdi Mustafa, eşinin geldiğini fark edince gözlerini sildi. Sorular karşısında önce sessiz kalmak istedi ama artık o da anlatmak, rahatlamak istiyordu.

 

— Firmadan beş koli pantolon sipariş ettim. Yaz günü iyi satılır diye, iki kolisi defolu olsun dedim.

 

— Eee!

 

— Bizim çırak, kolileri raflara dizerken karıştırmış. Ben de akşama kadar defolu malları sağlam olanlarla birlikte aynı fiyattan satmışım!..

 

Anlatılanları pür dikkat dinleyen Mevhibe Hanım, yumuşak bir sesle:

 

— Peki, bunda bu kadar üzülecek ne var?

 

— Öyle deme! Daha önceleri de hatalarım olmuştu. Her seferinde başıma bir şeyler gelirdi. Hatırlarsın, bir defasında ayağım kırılmıştı; kaç gün benimle hastanede beklemiştin. Başka bir seferinde, kasadan yüklü miktar para kaybolmuştu… Fakat bugün bir aksilik olmadı…

 

— Çok şükür ki olmamış.

 

Bir müddet suskun bekledikten sonra:

 

— Ben buna sevinemiyorum Mevhibe. Hattâ üzülüyorum.

 

— Olur mu öyle şey!

 

— İnsan sevdiğini uyarır Mevhibe. Çocuklarımızı sevdiğimiz için en ufak hatalarında bile uyarmıyor muyuz? Yanlış yapmalarını istemeyiz; ama tanımadığımız kimselerin hatalarını görmezden geliriz. Bugün ben yanlış yaptım; fakat bir aksilikle karşılaşmadım. Kıymetim azaldı korkusuna kapıldım. Utanıyorum. Çok utanıyorum. Nasıl ağlamayayım şimdi, sen söyle!

(yağmur dergisi)ALİ ŞANVERDİ

YO
11.10.2008 16:18
#155

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı.

 

Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.

 

O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.

 

Yaşlı baba kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:

 

- Bu ne oğlum?

 

Oğlu şaşkın, cevapladı:

 

- O bir karga baba.

 

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu:

 

- Bu ne oğlum?

 

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:

 

- Baba, o bir karga

 

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu:

 

- Bu ne?

 

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:

 

- O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun ?!

 

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:

 

- Baba bunu neden yapıyorsun?

 

Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun.

 

Sabrımı mı deniyorsun ?!

 

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı,

 

içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü.

 

Bu bir hâtıra defteriydi.

 

Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu.

 

Sevgiyle gülümseye devam ederek

 

sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi:

 

'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu.

 

Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu.

 

23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak,

 

onun bir karga olduğunu söyledim.

 

Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu...'

KE
11.10.2008 16:25
#156

:) gerçekten hoştu............... of of ..............

AH
23.10.2008 20:43
#157

Padişahın İşi Ne ?

 

 

 

Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.

....................

 

 

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

 

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

 

-- Akşam garip bir rüya gördüm.

 

- Hayırdır inşallah?..

 

-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

 

- Nasıl yani?

 

-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

 

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıta çıkar, döner Vefaya, Zeyrekten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;

 

-- Kimdir bu?

 

Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..

 

-- Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;

 

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. - isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :

 

-- Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

 

-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.

 

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

 

-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

 

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

 

-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

 

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

 

-- Basbayağı kaldırırız işte. - Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...

 

-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

 

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

 

-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

 

- Ne bileyim, Ayasofyadan, Süleymaniyeden, en azından Fatih Camiinden...

 

-- Ayasofya ile Süleymaniyede devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camiini iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

 

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

 

-- Nasıl yani?..

 

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

 

-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

 

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

 

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!.. -- Niye? - Ümmeti Muhammed içmesin diye...

 

-- Hayret... - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...

 

-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...

 

- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabeyi görmeli...

 

-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? - işte bu yüzden Nişancıya, Sofulara uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...

 

-- Doğru, öyle ya?..

 

- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

 

-- Peki o ne dedi?

 

- Önce uzun uzun güldü, sonra; - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

 

 

http://www.haberprogram.com/g.php?hid=34868

TA
18.11.2008 19:42
#158

Birkaç damla gözyaşı!

 

Değerli Arkadaşlar, sizlerle yakın zamanda okuduğum ve hoşuma giden ve aynı derecede hislendiren bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Çocuk sahibi olanlara duyurulur: Okumaya başlamadan önce mendiliniz yanınızda hazır bulunsun, muhtemeldir ki; hikayenin sonunda lazım olacaktır.

 

Mutfaktan tencere sesleri geliyordu, koşarak yanına gitti:

-Sana yardım edeyim mi? dedi küçük kız en sevimli halini takınarak.

Annesi manalı, manalı baktı:

-Hayırdır? Ne yaramazlık yaptın yine, bak bir de seninle uğraşmayayım.

Çok yorgunum zaten. Yorgunluk nasıl bir şeydi?

bazen oyuncağı ile uykuya daldığında anneannesi oyuncağı elinden yavaşça alır:

-Nasıl da yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın, kızgın konuşuyordu.

-Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.

-Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.

Bu kelimeden nefret ediyordu küçük kız.

Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken,

-Anneciğim sen yorulma diye.....

-Yemekte konuşuruz çocuğum, bankada işler yetişmedi.

Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.

Hani siz yoruluyorsunuz ya... bende oynamaktan yoruluyorum diyecekti küçük kız.

Büyükler yapılmaması gerekenleri biliyorlardı da, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.

Işıklar söndü birden, elektrikler kesilmişti, uzun zamandır olmuyordu böyle bir şey.

Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

-Mum da yok! Diye, diye karıştırdı dolabı el yordamıyla.

Küçük kız sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü,

gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını hatırladı.

Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne,

Anneannesi gibi iki elini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı.

-Bak deli tavşan diyerek ellerini oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı,

tavşan alabildiğince hür dolaştı sağda, solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü.

Duvardaki görüntü minik avuçlarının açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağıya sarktı.

Kadın çocuğunun hiç konuşmadığını fark etti çok sonra. Birden kanepeye koştu.

Küçük kız, küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.

Masanın üstündeki dosyalara baktı.

Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.

Uyandırmaktan korka, korka küçük alnına bir öpücük kondurdu kızının.

Küçük kız sanki bir ipucu bekliyormuşçasına aralanan gözleriyle uykulu bir şekilde mırıldandı.:

 

-İşin bitince beni sever misin anne? dedi.

Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

Unutmayalım ki, yarın kimseye vaad edilmemiştir...

 

Selametle…

AY
12.01.2010 01:03
#159

ODTÜ Felsefe öğrencilerini en çok zorlayan hocalardan biri yıllık olan

> dersinin final sınavında sınıfa gelmiş ve sınav sorusu olarak tahtaya,

> "Why?" (Neden?) yazmış. Öğrenciler ilk önce ne yazacaklarını

> şaşırmışlar, sonra herkes birşeyler yazmaya başlamış.

> Yalnız bir öğrenci, sınavın ilk dakikasında kağıdını teslim etmiş.

> Öğrencinin cevabı da soru gibi kısaymış: "Why not?" (Neden olmasın

> ki?) Bu öğrenci sınavdan "100" almış.

>

> *****

> Aynı hoca başka bir sınavda "risk nedir?" diye soruyor. Yine bir

> öğrenci sınavın ilk 10 saniyesinde teslim ediyor kağıdını. Kağıdın üst

> kısmında sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak.

> En altta ise "İşte risk budur" diye yazıyor. Ve sonuçta da sınıftaki

> en yüksek notu alıyor.

>

> *****

> Hocanın bir sonraki sınavında yine "Risk nedir?" sorusuyla karşılaşan

> öğrencimiz tekrar boş kağıt verince bu sefer 0 alıyor. Tabii koşa koşa

> hocaya gidip sebebini soruyor. İşte cevap: "Aynı şartlar altında, aynı

> riski iki kere almak aptallıktır!"

>

> *****

> Bu tür öğrenciler ve değerlendirmeler Hukuk Fakültelerinde yok mu?

> Elbette var. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Hocanın biri

> sınavda, o günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş

> ve sonucun ne olacağını sormuş. Tabii, bütün öğrenciler ha babam, de

> babam, sayfalarca yazmaya başlamışlar. Ama bir öğrenci kağıdını

> sınavın ilk dakikasında vermiş. Ve buna rağmen 100 almış. Öğrencinin

> yanıtı tek cümleymiş: "Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz."

>

> *****

> Bir kız yurdunda kalan kızlar, artık temizlik görevlisine olan

> kıllıklarından mıdır yoksa nerden çıktığı belli olmayan bir yurt

> geleneğinden midir, her sabah dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaya

> öperek iz bırakıyorlarmış.

>

> Yurt müdürü ne yaptı ettiyse bu alışkanlığı ortadan kaldıramamış.

> Diğer yandan temizlik görevlileri de iyiden baş kaldırmaya

> başlamışlar. Sonunda müdürün aklına parlak bir fikir gelmiş. Hemen bir

> duyuru yapıp, kızları toplantıya çağırmış. Neyse toplanmış bunlar.

> Müdür "Buyrun tuvalete" demiş. Hep birlikte, temizlik görevlisinin

> beklediği umumi tuvalete girmişler. Aynalarda sabahki ruj izleri hala

> duruyormuş.

>

> Müdür "Arkadaşlar" demiş, "Bazılarınız dudaklarına ruj sürdükten sonra

> aynaları öperek çıkması güç izler bırakıyor. Temizlik görevlilerimiz

> bunları temizlerken zorlanıyor. Sizleri görevlimizin bu temizliği

> yaparken ne kadar zorlandığını bizzat görmeniz için topladım. Bakın ve

> görün". Sonra görevliye bir işaret çakmış. Bizimki gayet sakin bir

> şekilde tuvalet fırçasını almış, klozetteki suya daldırmış ve aynayı

> temizlemiş. O günden sonra bir daha o yurtta tuvaletlerde dudak izine

> rastlanmamış.

>

> *****

> KATÜ biyoloji bölümü hocalarından bir tanesi derste böcekleri

> inceliyor ve öğrencilerin böcekleri ayırması için sadece popolarında

> tanıyabileceklerini anlatıyor.Daha sonra sırayla böcekleri kaldırıp

> popolarını gösteriyor ve böceğin cinsini, adını söylüyor.Ders sonuna

> doğru sorular soruyor.Yine dersle alakası olmayan bir ğrenci bulup;

> böceğin poposunu göstererek bu ne diyor.Öğrenci bilmediğini söylüyor

> ve bu olay masa üzerinde ki böcekler bitene kadaqr devam

> ediyor.Sonunda çılgına dönen hoca öğrenciye; çık dışarı terbiyesiz

> diye bağırmaya başlıyor.Çocuk tam kapıdan çıkarken hoca adnı ve

> numarasını soruyor.Çocukta arkasını dönüp poposunu gösteriyor tanı

> bakalım hadi!!!!

>

> *****

>

> güzel sanatlara giriş sınavında herkesten yaprak çizmeleri istenmiş.

> neyse herkes yaprak falan çizme derdine düşmüş. kimi incir yaprağı

> kimi selvi yaprağı falan derken öğrencilerden biri kağıda sadece yay

> şeklinde çizgi atmış. hocalar sınavdan sonra çağırmış oğlum senden

> yaprak çizmeni istedik demişler sen ise bize tek çizgi çizmişsin

> demişler. öğrenci hocam bu çizgi değil yaprak demiş. tabi hocalar ne

> yaprağı deyince; öğrencide çam yaprağı demiş ve güzel sanatlara direk

> alınmış. olay mantıkta bitiyor

>

> ****

>

> hoca derse girer 6-7 senelik ogrencilerden biri kafasını attırır ve

> sinirlenen hoca çoğa derki..

>

> -lan şu fakulteye bi eşek bağlasanınz bile okur 4 yılda bitirir siz

> halen burdasınız..

>

> bunun userine çocuk ayağa kalkar ve şole der...

>

> -haklısınız hocam işte o eşeği bi 4-5 senedaha burda tutarlarsa

> profesör oluyor..

AY
14.01.2010 01:01
#160

Adam, parmağını şaklattı, garson koşar adımlarla masaya yaklaştı.

- Buyurunuz efendim.

- Bana kola getir, buzlu olsun.

- Emredersiniz efendim.

 

Garson, bu ensesi kalın, cebi para ile dolu adamın siparişini getirmek için koşar adımlarla uzaklaştı. Adam yemeğini yemişti, Purosunu yakıp kolasını yudumlamak istiyordu.

 

Düşünceliydi, son yaptığı yatırımın neler getireceğini düşünüyordu. Çok parası vardı ve bunu iyi değerlendirmeliydi. Danışmanları, elemanları onun servetini çoğaltmak için vardı.

 

Parası olmayan insan değersizdi. Para her kapıyı açan altın anahtardı. O televizyon programlarında konuşup, burnundan kıl aldırmayan bir çok adamın fikrini kolayca değiştirebilirdi.

 

Ya arkasından milyonlarca kişiyi koşturan siyasetçilere ne demeli? Birçoğu paranın kokusunu duyduğunda ilke filan hatırlamazdı.

 

Danışmanı bu işi iyi bilirdi. Ondan çok memnundu ama, ona da sınırlı bir ücret ödüyordu.

 

Garson kolasını getirmişti. Koladan birkaç yudum aldı. Deri çantasını masanın üzerine koydu. Çantasını açtı. Evrakları tekrar gözden geçirmeliydi.

 

Her ne kadar muhasebecisi dürüst bir adam olsa da, paranın yüzü sıcaktı, her an insanı çarpabilirdi. Garsondan bir kağıt istedi. Garson yine koşar adımlarla bu zengin adamın istediği kağıdı getirdi.

 

Kağıdı masanın üzerine koyarken garsonun eli birden kola bardağına çarptı. Kola, adamın o güzelim İtalyan takım elbisesinin üzerine döküldü.

 

Garson şaşkındı. Adam:

- Aptal herif, yaptığını gördün mü? Bu takımın değerini biliyor musun sen?

- Özür dilerim efendim, çok özür dilerim.

- Özür dilermiş. Senin özrün neyi değiştirir ki. Mahvettin güzelim takımı. Senin gibileri nasıl çalıştırırlar ki.

 

Bir türlü anlamam. Beş paralık adamların yapacağı hizmet bu kadar olur zaten. Gözüm görmesin seni hadi

Bu azarlamadan sonra zavallı garson başını önüne eğmiş ezile büzüle masadan ayrılmıştı.

 

Biraz sonra lokantanın baş garsonu dökülen kolanın yerine yeni bir tane getirdi. Ve adamdan özür üstüne, özür diledi.

 

Sinirleri yatışan zengin adam boğazın huzur veren maviliğine bir süre daldı. İçeceği bitmişti. Şimdi takımı kuru temizleyiciye götürmek gerekecekti. Bu bir sürü para ve zaman kaybı demekti bu.

 

Aptal garson onun planlarını bozmuştu. Yemekten sonra arkadaşlarıyla oyun oynamak için yeni açılan bir golf kulübüne gitmek için sözleşmişlerdi. Yerinden kalktı. Vestiyere bıraktığı paltosunu aldı.

 

Kapıdan dışarıya çıkarken garsonla karşılaştı. Ona aşağılayıcı bir bakış fırlattı. Kasaya yemeğinin ücretini ödedi. Merdivenlerden hızlı hızlı inmeye başladı. Aklında golf kulübündeki randevusu vardı.

 

Acaba eve gidip üstünü değiştirirse yetişebilir miydi? Bunları düşünürken birden ayağının altındaki halı kaydı. Ne olduğunu anlamadan merdivenlerden aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Kapıdaki görevli bağırdı.

 

- Koşun koşun beyefendi düştü.

Lokantadakiler koşarak geldi. Adam gözleri kapalı bir şekilde yatıyordu. Lokantadaki müşterilerden biri doktor olduğunu söyleyerek adamın nabzını yokladı. Nabız atmıyordu. Hemen kalp masajına başladı. Ancak nafileydi. Adamın kanı çekilmeye başlamış, yüzüne donuk bir beyazlık hakim olmuştu. Doktor biraz sonra masajı bıraktı.

 

- Ani bir kalp krizi, kriz anında vücut şoka girmiş olmalı bu yüzden hiçbir direnç gösteremedi.

 

Doktor biraz sonra hastanın başından uzaklaştı. Az önce kalktığı yemek masasına oturdu. Karşısındaki bayanla tekrar sohbete döndü.

 

Lokantanın müdürü adamın cebinden cüzdanı çıkardı, bir yakınını bulalım diyerek rehberi karıştırmaya başladı. Tüm meraklılar kısa bir süre sonra adamın başından ayrılarak işlerine döndüler.

 

Müdür garsona:

- Hadi şunu omzuna al da kenara çek, girişi kapamasın dedi.

 

Zengin adam beş paralık diye nitelediği garsonun omuzlarında diğer zengin adamların lokantaya girmesine engel olmamak için cebinde ki birçok para ve değerli hisse senetleri ile bir kenara taşınıyordu.

01.03.2010 13:56
#161
Einstein ve Şoförü EİNSTEİN VE ŞÖFÖRÜ Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile gidermiş. Yine bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü Einstein'a; "Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceğiniz her şeyi kelimesi kelimesine biliyorum" demiş. Einstein gülümseyerek ona bir teklifte bulunmuş: "Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar... O halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen konuş,ben de arka sırada seni dinlerim." Şoför, gerçekten çok şahane ve başarılı bir konuşma yapmış ve sorulan bütün soruları doğru cevaplamış. Tam yerine oturacağı sırada bir kişi, o güne kadar konferansta sorulmamış ağır bir fizik sorusu sormuş. Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye dönüp: "Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok garip" demiş. Sonra da salonun arkasında oturan Einstein'ı işaret ederek şöyle devam etmiş: "Şimdi size arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve sorduğunuz soruyu, göreceksiniz, o bile cevaplayacak." Netice: AKILLI İNSANLAR, AKILLI İNSANLARLA ÇALIŞIR....
10.03.2010 14:58
#162

NERDEN OKUDUĞUMU TAM HATIRLAMIYORUM AMA SANIRIM ŞEYH SADİ ŞİRAZİNİN GÜLİSTAN ESERİ OLABİLİR..

BİRGÜN BİR KÖLE VE EFENDİSİ UZUN YOLCULUĞA ÇIKMIŞ KÖLE EFENDİM BEN Bİ ŞU MESCİDDE NAMAZNIMI KILSAM DEMİŞ EFENDİSİ İZİN VERMİŞ KENDİSİDE DIŞARDA BEKLEMİŞ ON DAKKA BEKLEMİŞ ÇIKMAMIŞ YARIM SAAAT BEKLEMİŞ ÇIKMAMAMIŞ ARTIK Bİ SAAT İÇERDE KALINCA EFENDİSİ BAĞIRMIŞ BE ADAM ÇIK ARTIK DEMİŞ KÖLE:

-SALMIYOR EFENDİM SALMIYOR DEMİŞ. EFENDİ:

-KİM SALMIYOR DEMİŞ KÖLE:

-SENİ İÇERİ SOKMAYAN

EL
18.03.2010 11:33
#163
NERDEN OKUDUĞUMU TAM HATIRLAMIYORUM AMA SANIRIM ŞEYH SADİ ŞİRAZİNİN GÜLİSTAN ESERİ OLABİLİR..

BİRGÜN BİR KÖLE VE EFENDİSİ UZUN YOLCULUĞA ÇIKMIŞ KÖLE EFENDİM BEN Bİ ŞU MESCİDDE NAMAZNIMI KILSAM DEMİŞ EFENDİSİ İZİN VERMİŞ KENDİSİDE DIŞARDA BEKLEMİŞ ON DAKKA BEKLEMİŞ ÇIKMAMIŞ YARIM SAAAT BEKLEMİŞ ÇIKMAMAMIŞ ARTIK Bİ SAAT İÇERDE KALINCA EFENDİSİ BAĞIRMIŞ BE ADAM ÇIK ARTIK DEMİŞ KÖLE:

-SALMIYOR EFENDİM SALMIYOR DEMİŞ. EFENDİ:

-KİM SALMIYOR DEMİŞ KÖLE:

-SENİ İÇERİ SOKMAYAN

 

Güzelmiş...

 

Bir gün Hz.İsa (as) bi kişinin hırsızlık yaptığını görmüş.Daha sonra bir mahkemede bu insanın hırsızlık yaptığına dair şahitlik yapmış çünkğü gözleriyle görmüş.Adam hırsızlığı kendisinin yapmadığına dair Allah'ın adını anarak yemin etmiş.Hz.İsa(a.s):"Aziz ve celil olan Allah'ı birlerim,kendi gözümü de yalanlarım" buyurmuşlar...İtikada bakın...

18.04.2010 00:23
#164

Dervişin biri, bozkır sıcağında yürürken, bir kucak elma ile bayırlar aşan genç bir kıza rast gelmiş. Yorgunluktan al al olmuş kızın yanakları.

Derviş kıza, ;

Nereye gidersin? Ne doldurdun kucağına?; diye soruvermiş .

 

Uzak bir tarlayı işaret etmiş kız ;Sevdiğim çalışıyor orada. Ona elma götürüyorum. demiş.

Dervis Kaç tane diye soruvermiş bir anda Kız şaşkın ;

İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?; demiş.

bunun üzerine derviş

 

Usulca kırıvermiş elindeki tesbihi ......

SE
05.08.2010 02:09
#165

Güneşe Yazı Yazılmaz

Çok eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücük eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu.

Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı. Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.

 

Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir…

 

Padişah bir gün âdeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.

 

Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:

 

- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?

 

- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.

 

Padişah güldü:

 

- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?

 

- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet’in kısmeti…

 

Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı padişahı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak… Şu zenci uşak ve güzeller güzeli prenses… Gözününbebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı… Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?

 

Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lâzımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet’i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.

 

Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.

 

- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!

 

Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet’i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.

 

Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.

 

Bu arada her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu, güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte…

 

Padişah Ahmet’in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.

 

Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yinede. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.

 

Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup sanki kendisini görmesini bekliyordu.

 

Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak… Hani nerede?

 

Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prensese hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.

 

Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişahın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı… Mutluluk buydu işte!

 

Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı padişahın.

 

O gece yine uyuyamadı padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet’i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü… Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olamazdı tabi. Hem o kadarda benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı.

 

Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele bir sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.

 

Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, prenses ve kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören padişahın aklına bir plân geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:

 

- Ahmet!

 

Genç adam birden irkilerek dönüp padişaha baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz padişahın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.

 

Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar şaçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında, kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;

 

- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?

 

- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.

 

Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı:

 

“Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!”

 

 

Serdar TUNCER - Satır Arası Hikâyeler

DE
06.08.2010 22:33
#166

EVLİLİK AĞACI

 

Yeni evli bir çift vardı. ...Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi.Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi.

 

Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.Bir akşam oturup ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler.

Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böylegitmeyeceğinin farkındaydılar.Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.

"Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.

Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim.

Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım."Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti.Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler.

Aradan bir ay geçti.

Bir gece bahçede karşılaştılar.Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı...

♥ Bu da aşklarının ne kadar çok olduğunu kanıtladı ♥

ALINTI

DE
03.10.2010 20:32
#167

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta

birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç

armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.

 

Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını

huzuruna çağırdı. İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından,

birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında

bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.

 

Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına

gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.

 

Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü

bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin

tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden

çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."

 

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel

gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar

insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle

incelediler ama aralarında bir fark göremediler.

 

Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu

ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr

olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.

İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,

hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.

 

Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce

heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

 

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.

 

İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.

 

Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.

Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,

oradan öteye gitmiyordu.

 

Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

 

"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

 

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.

 

En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."

15.10.2010 00:16
#168

Sakin Ol Bernard

 

Genç bir baba, küçük oğlunun arabasını kaldırımda sürerken, bebek arabadan inmek istiyor, oyuncaklarını yola atıyor, sonra da avazı çıktığı kadar bağırıp babasından oyuncaklarını geri istiyordu. Çaresiz genç baba ise oyuncakları atılan yerden alıp, tozunu toprağını temizliyor ve çocuğuna veriyordu. Ama bebek oyuncaklar...ı alır almaz yeniden yere fırlatıyordu. Genç baba sakin bir sesle: "Sakin ol Bernard. Kendine hakim ol oğlum!" diye söylenip duruyordu. Uzaktan olanları izleyen bir kadın bu genç babayı tebrik etmek için yanlarına geldi.

 

- Siz çocuklarla nasıl anlaşılacağını çok iyi kavramışsınız. Tebrik ederim, dedi. Ve çocuğa doğru eğilerek konuştu:

 

- Demek bu afacanın adı Bernard öyle mi?

 

Genç baba cevapladı:

 

- Hayır. Onun adı Andre. Bernard benim.

MA
16.10.2010 02:39
#169

Azrail'ingüzelliği

 

Onkolog Dr. Haluk Nurbaki'den bir hatıra

resim1l.jpg

 

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak, maddeyi aşan, sayısız Olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek, özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

 

Kanser hastanesinde başhekimken, Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine Yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı.

Serap’ı

özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm.Ancak, Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.

Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef, bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine, 6 saat kadar mahsur kalmış.

Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra, ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.

Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

 

--''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'‘

 

-- ''Niçin?" diye sordum.

 

--"Siz... Dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

 

--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim.''Parayı bastırdın mı, istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından, "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.

Vefatına bir hafta kala,

--"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

 

--"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şahadet sana uzun gelir.O anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) demen sana yeter."

 

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.

Çok ıstırabı olduğu için, Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek :

 

--"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor."Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor…

Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

 

--"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste? ‘’ Muhammed " diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti.

Ben hiç adetim olmadığı, halde Cuma gününe rastlayan o gece, istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım, salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim. Ertesi gün O'na:

 

--"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

 

--"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?“

--"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

 

--"Doktor bey, biliyormusunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi

Ve devam etti:

…Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şahadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

 

--"Doktor bey'e söyleyin, dedi. .

 

 

Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!.

-K
06.03.2011 00:04
#170

Yavuz Sultan Selîm Han Mısır seferine giderken, yolu Konya’nın Çumra ilçesindeki Dedemoğlu köyünden geçer. Sultan, ordusunun önünde yol almaktadır. ihtiyar bir köylü görüntüsündeki Dede Molla’yı tarlasını sürerken görür ve yaklaşıp selâm verir. Dede Molla, gelenin kim olduğunu farketmemiş gibi bir tavırla selâmını alır ve işiyle meşgul olmaya devam eder. Atının üzerinde onu seyredenSultan;

 

"Baba duydun mu? Pâdişâh sefere çıkmış. Mısır'a gidiyormuş" der.

 

Dede Molla:

 

"Mevlâ yolunu açık eylesin. İnşâallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner." dedikten sonra işine devam eder.

 

Sultan onun bu olgun hâline ve teslimiyetine bakıp, dünyâya gönül bağlamayan, tevekkül sâhibi bir zât olduğunu anlar. Sultan nasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar;

 

"Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç, yiyeceğin var mı? der.

 

Bunun üzerine Dede Molla biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tencerede pişmekte olan aşı işâret ederek:

 

" İşte orada pilav pişmek üzere, karnın doyuncaya kadar ye!"der.

 

Pâdişâh;

 

"İyi ama ardımdaki ordu da aş ister." deyince;

 

Dede Molla:

 

"İşte tencere orada indir, sen de ye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşâallah!" diye söyler. Sonra tarlasını sürmeye devâm eder.

 

Biraz sonra ordu yaklaşınca, Yavuz Sultan Selim, vezirlerine mola vermelerini emreder. Mola veren askerler grup grup Dede Molla’nın pilavından yemek için sofraya oturur. Başta sultan, vezirler ve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın erenlerden olduğunu anlayan Sultan, onun kerâmetiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duâsını alır ve ordusuna ilerle emrini verir. Osmanlı ordusu, Mısır seferinde zafer kazanıp İstanbul'a dönerken, Yavuz Sultan Selim yine Dede Molla’nın yanına uğrar. Bir arzusu olup olmadığını sorar.

 

Dede Molla yavaş bir sesle; "Mendilimi isterim" der.

 

Sultan önce bir şey anlayamaz. Fakat biraz sonra savaş sırasında kolundan hafif yaralandığını ve o sırada yanında savaşan ihtiyar bir askerin koynundan mendilini çıkararak, yarasını sardığını hatırlar ve o ihtiyar askerin de Allah’ın Veli kullarından Dede Molla olduğunu anlayarak, Dede Molla’ya ve bulunduğu yöreye büyük ihsanlarda bulunur

-K
06.03.2011 00:11
#171

Prof. Dr. Saffet Solak anlatıyor: Amerika'da master yaptığım yıllarda, çalıştığım üniversitenin yemek salonu açık büfe şeklindeydi. Herkes dilediği yemekten istediği kadar alabiliyordu. Yemekhanenin kapısında "Take what you need. Eat what you take" (Yiyeceğin kadar al, aldığını da ye) diye yazmakta idi. Bir gün aynı masada yemek yediğimiz Çinli bir arkadaşı, tabağında kalan son pirinç tanesini almaya çalışırken görünce dayanamadım; denemek için dedim ki: "Bir pirinç tanesi için neden bu kadar uğraşıyorsun? Bırak tabakta kalsın." Çinli arkadaşın verdiği cevap çok düşündürücüydü: "Her Çinli bir pirinç tanesi israf etse, Çin nüfusu ile çarp bakalım, kaç ton pirinç yapar? Biz kalabalık bir ülkeyiz, israf etme lüksümüz yoktur" dedi. Yine denemek için dedim ki: "Şu anda Çin'de değil Amerika'dasın. Tabağında bırakacağın pirinç tanesi Çin'i değil, Amerika'yı zarara uğratacaktır."

 

Bu sözlerim karşısında güldü ve şöyle dedi: "Yaşadığım ülke olan Amerika'yı bu şekilde zarara uğratmak onurlu bir davranış olmaz." Çinli arkadaşı bu onurlu davranışından dolayı tebrik ettim ve düşüncesini paylaştığımı söyledim. İslam dininin bu konudaki, "Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz. Çünkü israf edenleri sevmez" buyruğunu açıkladım. Çok hoşuna gitti. Tam o sırada, Ürdünlü Müslüman bir arkadaş tabağındaki yemek artıklarını çöp sepetine boşalttı. Bunu gören Çinli arkadaş Ürdünlü'yü göstererek: "O Müslüman değil mi? dedi. O kadar üzüldüm ki, ne diyeceğimi bilemedim.

-K
06.03.2011 00:22
#172

Büyük hakan Fatih Sultan mehmet Han Ordusu ile Bizans önlerine vardığında,

Bizans Sarayında İmparator Konstantin papazlardan birini çağırarak kendine sorar,

"Fatih Bizansı alabilecekmi" ?

Papaz cevap verir,

"Evet alacak"

Bu söz üzerine öfkelenen Konstantin, Yaverleri çağırarak atın bu papaz'ı mahzene talimatı vererek papaz'ı mehzene attırır.

Derken kuşatma başlar ve Fatih Sultan mehmet Han Bizansı İstanbul yapar.

Kuşatmadan bir süre sonra Büyük Sultan Fatih mahzendeki papaz'ı öğrenir ve huzuruna çağırır.

"Sen niye mahzendesin"

Papaz cevap verir.

"İmparator Konstantin bana, Fatih Bizansı alabilecekmi diye bir soru sordu bende evet alacak cevabını verdim, ve kendimi mahzende buldum, Konstantin mahzene attı siz çıkardınız" diye cevap verir.

Bu defa Fatih Sultan mehmet Han sorar ?

Peki İstanbul'u bizden geri alabileceklermi ?

Papaz gene cevap,

"İstanbul'u sizden Topla,Tüfekle geri alamayacaklar, ama siz kendi topraklarınızı para karşılığı satarak geri vereceksiniz" diye cevap verir.

Bu söz üzerine Sultan Mehmet Han dizleri üzerine çökerek şöyle bir beddua'da bulunur.

"Yarabbi ! Kimki kendi topraklarını para karşılığı düşmanına satarsa onlara dünya'da huzur yüzü gösterme yarabbi." diye beddua eder.

KA
19.03.2011 21:59
#173

okuyacağımz bölümü buldukk :). Allah herkeslerden razı olsunn inşallah inşallahhh:).

KA
19.03.2011 22:01
#174

Selamlar,

 

Buna benzer bir olay da Hz. Ömer için anlatılır. Hz. Ömer'in Şehadetinin ardından 6 ay geçer ve bir kişi onu rüyasında görür (kim olduğunu şimdi hatırlayamıyorum). Ona nasıl bir durumla karşılaştığını sorunca çetin sorgusunun yeni bittiği cevabını alır.

 

Allah hepimize hesabını verebileceğimiz ameller işletsin ve hesap anında tek yardımcımız olsun.

 

Saygı ve selamlarımla

 

 

Hz.Ömer r.anh ın oğlu.. Babacığım 6 ay rüyamda göremedim seni neredeydin diye Sual edince verdiği cevap bu.

-K
19.03.2011 22:07
#175

19.yüzyılda Almanya'nın Mülheim şehrindeki Ren Nehri'nin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı.

O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabi. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar. Mektupta şöyle demektedir: "Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultani, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker gönderin.Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardim isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kafi bulur ve cevabını bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollatır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar: "Fransızlar korkak adamlardır. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kafidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kafidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur: "Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."

Bu olay, Mülheim' lıların gönüllerinde taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülheim' a bağlı Karlsruhe Müzesine koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar. Bu olay Osmanlı'nın sadece bir yeniçeri kıyafetiyle Almanları Fransızların elinden ve talanından nasıl kurtardığını gösteren maziden elmas bir tablo olarak kalmaktadır…

:baris:

NA
02.11.2011 01:32
#176

Hamlet Aşkın adamıdır Ofelya’ya karşı...

Basit aşk o ama, bir hikmet noktasından mühim...

Mezarına gittiği zaman Ofelya’nın kardeşi gelir.

Yani biri Ofelya’nın sevgilisi, biri öz kardeşi...

“- Burada ne arıyorsun?”

Der Hamlet’e...

“Benden başka kardeşimi kim arayabilir?” gibilerden...

Hamlet sorar:

“- Sen kimsin?”...

“- Kardeşiyim; peki ya sen kimsin?”...

“- Ben Hamlet!”...

“- Hakkın nedir?”...

Hamlet döner ve şu cevabı verir:

“- Kaç yüzbin kardeş bir Hamlet eder?”...

HU
02.11.2011 17:06
#177

Avrupa bizi neden sevmez hocam?

 

"istanbul universitesi'nde ogretim uyesi Alman asilli Prof. Naumark ile bir

kısım talebesi Bogazicinde geziye cikarlar. Talebelerden biri Prof.

Naumark'a su soruyu sorar:

Avrupa bizi neden sevmez hocam?

 

Prof. Naumark su cevabi verir:

- cok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupali Turkleri sevmez ve sevmesi de

mumkun degildir. Asirlardir kilisenin Turk ve islam dusmanligi Hiristiyanlar

in hucrelerine sinmistir.

Sebeplerine gelince:

 

1. Musluman oldugunuz icin sevmez. Ama faraza laik soyle dursun,Hiristiyan

olsaniz da size dusman olarak bakmaya devam eder.

 

2. Sizler farkinda degilsiniz ama, onlar su gercegin farkindadirlar: Tarihten Turk cikarilirsa tarih kalmaz. Osmanli arsivi tam olarak ortaya

cikarsa, bugunku tarihlerin yeniden yazilmasi gerekir.

 

3. Avrupa'nin pazari idiniz. simdi Avrupa'yi pazar yapmaya basladiniz.

 

4. En az 400 yil Avrupa'da sirtimizda ve ensemizde at kosturdunuz.

 

5. Selcuklular Anadolu'yu, Osmanlilar ise orta Avrupa ve Balkanlari Hacli

ordusuna mezar ettiler.

 

 

6. Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet

sagladilar. once ahlaki degerlerinizi yipratmaya basladilar. Giyiminizden

yasantiniza kadar...Sonra kendi icinizde sizi bolmeye basladilar. A-B-C-D

gibi...

 

7. Selcuklu ve bilhassa Osmanli, islamiyet ugruna her seyini feda

etmeseydiler, islamiyet bugun belki sadece Hicaz'da varligini devam

ettirirdi. Kaldi ki Vehhabiligi kuranlar da, ingiliz Dominyon Bakanligi'nin

adamlaridir. Bati her yerde islamiyet'i, sapik inanclara kanalize etti. Ama

Osmanli, Asr-i Saadet'i devam ettirdi.

 

8. Kilise size kin kusmaktadir. Ve sebepleri yukaridadir.

 

9. Ben Turkiye'ye geldigimde 2 universiteniz vardi, simdi 119 universite var

Osmanli zamaninda ise her yerde bir medrese vardi, tarihinize bakin her

medresede bilim egitimi vardi. ilk denizaltini Osmanlinin yaptigini cogunuz

bilmiyorsunuzdur belki de ama Avrupa bunu biliyor..

 

10. Sizler, gercek huviyetinize dondugunuz an Avrupa'nin refahi ve

medeniyeti yikilir.Ama sizde bunun olmasi bu sartlarda cok zor.

 

11. Yine sizler, Avrupa'nin tarihi dusmanisiniz ve daima dusman olarak

kalacaksiniz.

 

 

 

İtiraflarla Avrupa bizi sevmez

04.11.2011 01:02
#178

1368-300x199.jpg

 

Bir Hak dostunun hanımı oldukça sert, geçimsiz ve sevimsizdi. Kocasına her gün dili ve haliyle sanki cehennem azabı çektiriyordu. Bu zat ise onun her haline sabrediyor, nefsini sabra alıştırıyor, bu ateşin içinde her gün pişiyordu.

Güzel ahlâkı elde etmek için bunu bir fırsat görüyordu. Bunun için onu boşamayı hiç düşünmüyordu. Bu zatı tanıyan dostları onun durumuna çok üzülüyordu. Kadına hiçbir nasihat fayda vermiyordu. Öyle oldu ki bu zata acıyan bazıları kadının ölümü için dua etmeye başladılar.

Bir gün kadının eceli geldi, öldü. Kocasının dostları o günü bayram ilân ettiler. Kadını bir an evvel toprağa verdikten sonra sevinerek kocasının yanına geldiler; ona,

“Efendim, biz size taziyeye değil, tebrik etmeye geldik; gözünüz aydın olsun, kurtuldunuz!” dediler. Allah dostu sakin ve düşünceliydi. Yüzünde bir sevinç izi yoktu. Aksine değerli bir şeyini kaybetmiş gibi üzüntülüydü. Bunun sebebini şöyle açıkladı:

“Ben bugün gerçekten çok üzgünüm. Bu kadın benim için bir servetti. Ben onun kötü huylarına sabrederek yüce Rabbim’in razı olacağı güzel ahlâkları elde ediyordum; böylece pek çok sevap ve mânevî derece kazanıyordum. Ne yazık ki şimdi bu servetim toprağa gömüldü, böyle bir kâr kapısı kapandı!”

Demek ki mutlu olmanın yolu çoktur. İnsan biraz işlerin sonunu düşünse, biraz geniş olsa, biraz da aklını ve gönlünü kullansa çok şeyin üstesinden gelir.

Aile Saadeti – S. Muhammed Saki Erol

15.12.2011 02:15
#179

Beldenin birinde bir Leylâ varmış. Bir gün demiş ki tellâla:

“-Halka haber ver. Yarın meydanda kazan kuracak ve herkese çorba dağıtacağım. Toplansınlar, gelsinler.”

 

Bunu duyan halk, ertesi gün büyük bir heyecan ve sevinç içinde, söylenen yere akın etmiş. Kiminin elinde tas, kiminde tencere, kiminde kova… Herkes, daha fazla çorba almak sevdâsıyla, toplanmış meydana… Gelenler, kazanın önünde sıraya girmişler. Pek muazzam, uzunca bir kuyruk oluşmuş ki, görmeye değer…

 

Bekleyenlerin kimi yanındakiyle havadan sudan konuşmaya, kimi ise kendi tenceresiyle bir başkasınınki arasında büyüklük kıyaslamaya durmuş. Halk, sırada beklemeyi pek sevmez. İşte bunun için, sıkılmayalım diye herkes, kendince bir meşgale bulmuş. Durum böyle olunca, koca kuyruktan bir uğultulu ses duyulmuş.

Herkes duyar da hiç, Mecnûn duymaz mı? Konu Leylâ’nın dâveti olunca, şüphesiz o da duymuş. Tellâlın sesi ulaştığı vakit, yüzünde bir tebessümle, demiş ki, kendi kendine:

“-Ah benim Leylâ’m! Canım! Güzelim! Görüyor musun bak, yine cömertliğini göstermiş, ikram edecekmiş. Elbet halka verirken, benden de esirgemez. Alayım da şu küçük kâseyi, Leylâ’mın elleriyle dağıtacağı çorbadan nasipleneyim.”

Gele gele o da gelmiş meydana, kuyruğun sonuna ilişmiş. Deyin hele, hiç Mecnûn’un bekleyişi halkınkine benzer mi? Tabiî ki benzememiş. Halktan kimileri:

“-Bu sıra da ilerlemedi gitti!” diye sızlanmaya başlamışken Mecnûn, kalbinde bambaşka bir titreyişle mahcup; ama ümitli, mahzun; ama mütebessim, sızlanmadan beklemiş. Onu gören bazıları, elindeki kâsenin küçüklüğüyle alay etmiş:

 

“-Ne enayi adamsın be, bedava çorbaya geliyorsun, şu elindeki küçücük kâseye bak. Aklın olsa, bizim gibi yapar, evindeki en büyük kaplarla gelirdin ya, akıl sende ne gezer!” demiş.

Bazıları ise:

 

“-Yahu, dik dursana, ne o öyle sümsük sümsük!” diyerek küçümsemiş.

Diyeceksiniz ki, “Ne de sabırlı bu Mecnûn; onca laf işitiyor da, ses etmiyor.” Yok be yahu, vermesine verir cevabını ya, Mecnûn, o söylenenlerin bir kelimesini bile duymamış. Deyin ki, nasıl duyacak sesleri? Dolu dolu ve yerdeymiş gözleri… Ne zaman çağırsa Leylâ, böyle olur, halk da onun bu vaziyetiyle kafa bulurmuş.

 

Bu arada, sırası gelen çorbasını almış. Leylâ, her gelen için ayrı, pek büyük bir şefkatle ve mütebessim, büyücek kepçesini, kocaman kazana daldırmış. Halk, tasını tenceresini doldurmanın sevinciyle kenara çekildikçe, sıra Mecnûn’a yaklaşıyormuş.

Ee, her şeyin sonu var. O koca kuyruk da böylece küçülmüş, küçülmüş, sonunda kala kala bir Mecnûn kalmış.

Hani kalbi, avcısına yakalanmış bir ceylan gibi çarpıyordu ya Mecnûn’un... Hani bekleyişi diğerlerininkine hiç benzemiyordu ya… O, işte bu hâlin etkisiyle başı eğik, gözleri yerde, anlamış ki, sıra onda, heyecandan titreyerek, elindeki küçük kâseyi, Leylâ’sına uzatmış.

Herkese sevgiyle ikram eden Leylâ, Mecnûn’u karşısında bu vaziyette görünce, birden kaşlarını çatmış. Âh, öyle bir celâlle bakmış ki, görenler şaşmış. Mecnûn yere baka, millet şaşadursun; Leylâ, o herkese çorba ikram ettiği kepçeyi kaldırmış, Mecnûn’un kafasına indirmiş! Ama ne indiriş!!

 

Mecnûn, hiç beklemediği bu davranışın ardından, âni bir hareketle yerden almış gözlerini, Leylâ’nın gözlerinin en derinine bırakmış. Uzun uzun bakmış, bakmış… O bakarken, başından aşağı çok kan akmış. Aldırmamış Mecnûn buna, yine, bir daha, bir daha bakmış.

O kadar ki, ikisinin bakışları sanki birbirinde yok oldu sanırsınız. Sanki öylece dondu da kaldılar zannedersiniz. Epeyce sonra Mecnûn, sanki o gözlerde bir müjde okumuşçasına gülümsemiş.

“-Leylâm! Yine Leylâm!” demiş, sürûr içinde kenara çekilmiş.

Bunu gören halk, galeyâna gelmiş. İnsanlar:

 

“-Sen” demişler, “sen gerçekten de delinin tekisin. Adını Mecnûn koymakla pek de isabet etmişiz. Vallâhi, senden adam olmaz. Yâhu kafana kepçeyi indirdi, başını yardı, kanını döktü, sen hâlâ «Leylâ’m, Leylâ’m!..» diye sayıklayıp duruyorsun. Ne biçimsin ki, bir lokmacık onurun da yok. Seni gören, ikramlandı sanır! Oysa Leylâ, senden çorbasını esirgemekle kalmamış, bir de sana zulmetmiştir.

Bu Leylâ, böyle zâlimlik etmişken, senin şu hâline de bak! Evet, evet, sen resmen zır delisin! Zaten öyle olmasan, daha «Leylâ» der misin?! Bak sana neler etti!..”

Anlayacağınız halk, Mecnûn’a kızacağım derken, Leylâ’yı kötülemeye durmuş. Âh ah! Gaflete bakın ki, Leylâ’yı, Mecnûn’a yeriyorlar.

Nankörlüğe bakın ki, iki dakika önce elinden çorba alıp sevindikleri kimseyi, zâhirine aldandıkları bir hâdise yüzünden hemen yerin dibine sokuyorlar. Biliyorum, çok kızdınız.

“-Bu ne biçim insanlık, hiç insan elinden nîmetlendiği kimse hakkında böyle konuşur mu?” dediniz.

 

İşte zaten Mecnûn da, buna dayanamamış. Hiçbir şeye değil, halkın Leylâ hakkında ileri geri konuşmasına kızmış. İki elini, beline öyle bir koymuş ki… Kaşlarını Leylâsı gibi öyle bir çatmış ki… O sümsük (!) adam gitmiş, yerine heybetli mi heybetli bambaşka biri gelmiş de, dönüp halka demiş ki:

 

“-Bana bakın, bana! Oncanız arasında, seçti de benim başımı yardı, onu çekemediniz değil mi!? Kıskanmayın a dostlar, Leylâm belki bir gün lutfeder, sizin de başınızı yarar!”

Böylece susmuş tüm sesler... Ne diyeceğini bilmez hâlde kalakalmışken halk, “Leylâm!” diye diye, uzaklaşmış Mecnûn meydandan… Hikâye de burada bitmiş.

 

Hikâye bitince şerhi başlar. O hâlde şimdi, şerh edelim de anlayalım, meselenin aslı neymiş:

Efendim; Mecnûn, Leylâ’nın gözlerine bakınca, orada bir şey okudu. Leylâ, anlamaya sadece Mecnûn’un güç yetirebileceği bir dille, içli içli sitem etti. Bu sitem, sadece gözlerin derininde gizliydi ki, o saklı yere yalnızca Mecnûn’un bakışı ulaşabildi. Zira Mecnûn, aşkla baktı. Leylâ, yalnızca âşığına açtığı o mahremde, sessizce şöyle haykırdı:

 

“-A benim Mecnûnum! Bilmez misin ki, ben de sana Mecnûn’um… Bu halkı meydana, sırf seni görebilmek için döktüğümü; bunca zahmete, sırf seninle bakışabilmek için katlandığımı bilmez misin? Aramızdaki aşk ortaya dökülmesin, insanlar ileri geri konuşup fitne fesat çıkarmasın, sırrımız açığa çıkmasın diye böyle yaparım.

Benim derdim, sadece seni görmek, gözlerine dalmakken, şu senin ettiğine bir bak! Halk gibi çorbanın derdine mi düştün ki, nazarını yere, kâseni bana revâ gördün! Sen ki, benden bakışlarını esirgersin, işte o vakit, kepçeyi de kafana böyle yersin! Şimdi, o güzel başından kanlar süzülürken, iyi bil ki, içim yanıyor.

 

Lâkin benden beni değil, çorbayı talep ettiğin ânların yarası içimde, bil ki hâlâ kanıyor. O hâlde şimdi, gözlerime daha uzun bak ki, hem sancım, hem hasretim dinsin…”

İşte Mecnûn, Leylâ’nın bakışında bu cilveyi seyredince, başının acısını unutup tebessüm etti. Halk, hakikati anlama istîdâdına sahip bulunmadığından, Leylâ’ya bile “zâlim” demekte bir beis görmedi.

 

Oysa az önce, kötüledikleri Leylâ’nın önünde çorba için bekleşen de onlardı. Ne yazık ki, halkın sevgisi ve yakınlığı, çıkarını elde edene kadardır.

Şimdi belki diyeceksiniz ki, “Leylâ’nın yaptığı da iş midir? Ne diye herkesin içinde Mecnûn’u rezil etmiştir?”

 

El cevap:

Vuran da memnun, vurulan da... Ee, o zaman size ne canım? Leylâ dilerse halk içinde, dilerse tenhâda vurur. Onun işine karışılmaz. O, dilerse bizzat; dilerse kepçesiyle kanatır. Dilerse elleriyle, dilerse bakışıyla okşar durur. Mecnûn ki, has Mecnûndur, Leylâ ile arasına kimseleri almaz. Leylâ varken başkasını var saymaz.

Leylâ’nın olduğu yerde, Mecnûn’un kendisi bile kalmaz ki, halk kalsa… O halde Mecnûn, rezil de olmaz. Bize düşen, “Niye öyle etti, niye böyle yaptı?” diyerek Leylâ’yı sorgulamak değil, gözlerimizi gözlerine dikip, yaptığındaki cilveyi ve hikmeti okumaya çalışmaktır. İşte bu gayret içinde olana; Mecnûn gibi hayırda da, şerde de sevdâ okuyana “Kul” derler. Zira ancak böyleleri, O’ndan her gelene râzıdır.

 

Leylâ’nın yaptıklarını sorgulama da, ne ederse etsin, yine de git, ona sarılmaya bak. Zira Mecnûn’san, Leylâ’nın yanında bulunmaktan büyük ne kârın, ne de neşen kalmıştır.

 

“-Aman uğraşamam öyle, Mecnûnluk benim neyime, ben halkım yâhu!” diyorsan, zaten o vakit, hiç yorma başını bunlara... Git, ısıt da çorbanı ye; ama tavsiye ederim, önce bir tevbe namazı kıl ki, ettiğin nankörlüklerin affedilmesine dair ümidin olsun.

 

Hani âdettendir. Bir masalı, bir hikâyeyi anlatıp bitirince, “Gökten üç elma düştü.” derler. Şimdi biz de yazıyı o havada sonlandıralım; fakat bunu yaparken farklı birkaç cümle kuralım:

Gökten üç kepçe düşmüş: Biri yazanın, biri okuyanın, biri dinleyenlerin başına... Bakalım kaç “has kişi”, kan ağlarken tebesssümle “Leylâm!” demeye âşinâ…

16.12.2011 01:57
#180
hacivat_karagoz+%28450x321%29.jpg

Halvetî sûfîlerinden Kayserili Mehmet Tevfik mürîdlerinden birine birgün emreder;

"Git de filân yerde karagöz oynatılıyormuş, seyret ve gel bana anlat."

Mürîd gider, seyreder ve gelir.

Tevfik efendi; "Ne gördün anlat hele der"

Mürîd gördüklerini anlatmaya başlar. Büyük insan dinler, dinler ve nihayet şöyle der;

"Orada görülecek şey şudur: Bütün o hareketleri bir tek el idare etmektedir. Tıpkı kâinâttaki binlerce oluş, geliş ve gidişi bir tel Elin idare ettiği gibi"

!!!

HU
23.12.2011 04:12
#181

Üzerinde en iyi giysisi bulunduğu halde yemek odasına hızla girdi. O gece bir toplantısı vardı ve hazırlanmaya çalışıyordu. Hazırlıklarını süratle sürdürürken gözü dört yaşındaki kızına ilişti. Kızı Radyodaki müziğin ritmine ayak uydurmuş dans ediyordu.

 

Geç kaldığı için acele ediyordu. Fakat içinden gelen bir sese uyarak kızını seyretmeye başladı. Sonra ona eşlik etmeye başladı. Kızının elinden tutmuş onunla birlikte dans ediyordu. Yedi yaşındaki kızının gruba katılmasıyla büyük bir coşku başladı. Üçü birden yemek odasında başlayıp, salonda biten çılgın bir dans sergilediler. Radyodaki şarkı bir anda bitiverdi; Tabii dans da... İkisinin yanaklarından küçücük bir öpücük alarak onları banyoya yolladı.

 

Küçük kızlar merdivenleri nefes nefese çıktılar. Anneleri seslerini duyabiliyordu. Eğilmiş iş çantasına dosyaları yerleştirirken, küçük kızın ablasına, " En iyi anne bizim annemiz, değil mi?" dediğini işitti.

 

Kadın birden dondu kaldı... Kendini yaşamın koşturmacasına kaptırıp, o güzel anı kaçırmak üzere olduğu için suçladı. Ofisinin duvarlarını süsleyen ödülleri, diplomaları geldi aklıma. Elde ettiği bir başarı, hiçbir ödül bunun yerini tutamazdı: " En iyi anne bizim annemiz değil mi?"

HU
23.12.2011 04:14
#182

Gönül Almak

 

Dünya hayatında en değerli şeylerden birisi, insanların gönüllerini kazanmaktır. Daralan, sıkıntı içinde olan bir insanın imdadına yetişmekten daha güzel ne olabilir ki?...

Dertlilere derman, çaresizlere çare olmak ne büyük bir iştir!..

Maalesf bugün, " Gönül kazanma" işini biraz aksatıyoruz.

Dünya işlerine öyle bir dalmışız ki, büyüklerimizin üzerine titrediği gönlü kazanmak ve hoş tutmak bir yana, kolayca kırar hale gelmişiz. Gönül almak çok zor ama kırmak ise kolaydır ve gönlün tamiri oldukça güçtür. Gönül bir defa kırılmaya görsün, üzerine çatlaklar oluşur, her ne kadar düzeltmeye çalışsak da.

"Kopunca bir teli bağlansa da düğümlü kalır,

Dokunma gönlüme şart-ı mahabbet öyle değil."

 

Gönül almak, inancımızın bir gereğidir. gelip geçici olan dünya hayatında, faniyi baki kılmanın yolu iyi ve güzel işler yapmaktan geçiyor. Atalarımız bu hususu gayet iyi anlamış; insan gibi yaşamanın, hak ve hakikatın yolunun gönülden geçtiğini görmüş, bu heyecanı ta içlerinde yaşamış, nerede bir kırık gönül varsa tamire koşmuş, Allah'a (c.c) ve peygambere (sav) saygısızlık olur korkusuyla, gönülleri kırmaktan, incitmekten sakınmıştır.

"Gönül Çalab'ın tahtı,

Çalap gönüle baktı.

İki cihan bedbahtı,

Kim gönül yıkar ise."

Yunus Emre

Ecdadımızın bu davranışı bizler için önemli birer mirastır. Bizler bu mirasa sahip çıkmalıyız. Gönüllerimizde inkişaf ettirmemiz gereken sevgi hazinesini, herkese dağıtmalıyız.

 

" Hor görme derviş fakiri hor deyip kılma nazar,

Kalbinin köşesinde rahmet-i Rahman gezer."

 

" Bir bahçeye giremezsen,

Durup seyran eyleme.

Bir gönlü yapamazsan,

Yıkıp viran eyleme."

Yunus Emre

HU
23.12.2011 04:17
#183

Başka Dua Bilmez misin?

 

 

Bir şahıs, Harem-i Şerîfin kapısında,

"Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâhım!.." diyerek hep aynı duâyı okuyordu.

Ona, Sen başka duâ bilmez misin? dediler.

 

O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini:

Ben Beyt-i Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese.

 

Şeytanımla îmânım mücâdeleye tutuştular.

Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım.

Îmânım ise, Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi.

 

Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu:

Burada, içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim! Bin haramdan otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim.

O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım.

 

Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum.

Saklamayıp aynen anlattı: Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni.

 

Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın, çeyiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki:

Babam bu keseyi Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar. Bunun üzerine ben Allâha hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha da perçinlenmiş oldu!..

(Nevâdir-i Süheylî, Sayfa: 280-81)

 

 

 

 

 

Pek yakında Rabbin sana vercek ve sen razı olacaksın

03.01.2012 20:24
#184

Mâlik bin Dinar, o eşi bulunmaz inci, bir gün Fatiha Sûresini okuyordu.

Sıra; ” İyyâke na’budu ve iyyâke nestein / Yalnız sana ibadet (kulluk) ederiz, yalnız Sen’den yardım isteriz.” âyetine gelmişti. Kalbine diken batmış gibi titredi ve hıçkıra hıçkıra ağladı.

Gözünün yaşları şebnem damlaları gibi eteklerine dökülürken dedi ki:

...

“Eğer bu âyet Allah’ın Kitabında bulunmasa ve okunması emrolunmamış olsa, asla onu okumazdım!”

Ondan sordular:

” Ey Hak dostlarının efendisi, neden öyle yapardınız?”

Buyurdular ki:

‘ Sadece Sana kulluk ederim’, dediğim halde yakinen biliyorum ki, hâlâ nefsimin kuluyum.”

Ancak Sen’den yardım dilerim’ dediğim halde hâlâ onun bunun kapısına koşuyor, teşekkür ve şikâyetlerimi herkese arz ediyorum. Bu nasıl kulluk böyle..?”

BU
11.01.2012 14:12
#185

Bu ibretlik kıssayı/hisseyi okuyunca, Hakan Ağabey'in gazetede paylaştığı bir hatırası geldi aklıma.

 

Bir Mısır hatırası

 

Bir gün Mısır Tabip Odaları Birliği'nin mescidinde kendi başıma ikindi namazını kılıyordum. Bir adam geldi, sol omzunu sağ omzuma değdirmek suretiyle "Uydum imama ve bu durumda imam sen oluyorsun" dedi. Malum; ikindi namazı istediği kadar cemaatle kılınsın, bu namazda sureler sessiz okunur.

Ben de sessiz okuyordum. Öyle sessiz okuyordum ki, arkamdaki kardeşimin okuduğunu duyabiliyordum.

O, namazı kendinden geçerek kıldığı için, elinde olmadan, kıraatını –usulca- dışa vuruyordu.

Mısır Tabip Odaları Birliği'nde olduğumuza ve Mısır Tabip Odaları Birliği de İhvan-ı Müslimin Teşkilatı'nın kontrolünde olduğuna göre büyük bir ihtimalle İhvan'cı olan kardeşim, Fatiha'yı öyle cân-ı gönülden ve öyle uzun uzun okudu ki, neye uğradığımı şaşırdım.

Şaşırdım, çünkü henüz cezaevine girmemiştim.

 

Cezaevinde Kabe imamlarının hatim kasetleri setini dinledim. İmamlardan biri Fatiha'yı okurken "iyyake na'budu ve iyyake nasta'în" ayetinde takılıp kaldı. Yutkundu, sonra bir daha yutkundu, sonra da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

"İyyake na'budu ve iyyake nasta'în" deyip geçemedi bir türlü. Bir daha denedi, bir daha, bir daha...

 

Tam 10 defa. Her defasında yutkundu, hıçkırdı, ağladı. Herhalde sorumluluk bilincinin tezahürüydü bu. Ve sorumluluğu yerine getirememe endişesinin tezahürü. "İyyake na'budu ve iyyake nasta'în"; "ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz". Bu büyük bir sözdür.

 

Kâbe imamı bu büyük sözün altında ezilecek gibi oldu, fakat 11'inci denemede toparlanıp Fatiha'ya devam edebildi.

 

Mısır Tabip Odaları Birliği'nin mescidinde imam diye bana uymuş namaz kılan o kardeşim, Fatiha'nın hiçbir yerinde takılıp kalmadı, ama Fatiha'yı aşk u şevkin gereği olarak öyle bir derinleşerek ve uzatarak okudu ki, ben öylece kalakaldım.

 

Şöylece kalakaldım:

Ben Fatiha'yı okuyup bitirmiştim, o okumaya devam ediyordu, bitirmesini bekledim.

Sonra ben Kevser suresini okudum, o daha uzun bir bölüm okudu Kur'an'dan, tadını çıkara çıkara okudu, yine bekledim.

Kardeşimin hazır olduğunu duymadan rükûya varmadım.

Rükûda hızlı hızlı üç kere "Subhane rabbiye'l azîm" dedim.

O, yavaş yavaş beş veya yedi kere "Subhane rabbiye'l azîm" dedi.

Yine bekledim.

Secdede de bekledim.

Namaz bu minval üzre devam etti.

Sözde imam bendim, ama kardeşime tabi olmuştıum.

Kardeşim bana namazı ikame etmeyi öğretiyordu.

Namazdan sonra musafaha eyledik.

Alnında tabii ki secde izi vardı.

HE
17.01.2012 06:51
#186

KÖYLÜ VE BÜROKRATtulipstair_queenshouse_greenwich.jpg

 

Orta kademeden bir bürokrat görevli olarak

Şehir'den Kasaba'ya doğru gidiyormuş.

Yolda bir köyde, sulak ama bataklık bir yerde mola vermiş,

Nasıl olmuşsa ayağı kayıp bataklığa düşmüş.

"İmdat" diye bağırmış.

"Boğuluyorum. Kurtarın beni!"

O civardan geçen bir köylü, sesini duyup yaklaşmış.

Bürokrat, "Bataklığa düştüm.

Kurtar beni!"

Köylü, "Geçmiş olsun" demiş

Ama kurtarmak için hiç gayret göstermiyor.

Hani nerdeyse dönüp gidecek.

Bürokrat paniklemiş ister istemez,

"Lütfen" diye yalvarmış.

"Bir dal uzat. Kurtar beni!"

Köylü, "Olmaz" demiş.

"Sen şu anda Hazine toprakları üzerindesin.

Hazine malından bir şey almak suçtur!"

"Sen, dalga mı geçiyorsun" diye bağırmış

Ağzına dolan çamurlarla bürokrat

"Ölüyorum. Kurtar beni!"

Köylü hiç istifini bozmadan cevap vermiş.

"Ben Hazine'den mal alıp suçlu duruma düşemem.

Fakat, seni böyle bırakacak değilim.

Gidip muhtara haber vereceğim.

O kaymakama,

kaymakam da valiyi arar mutlaka.

Malmüdürüne talimat verilir.

Şayet, Hazine arazisi değilse,

İtfaiyeye talimat verir ve seni kurtarırlar..."

"Yahu" demiş bürokrat,

"Bunlar oluncaya kadar ben ölürüm."

Köylü gülmüş.

"Ben ölmezsin demiyorum ki" demiş.

"Ölsen de, mevzuata uygun ölürsün!"....
HE
31.01.2012 01:06
#187

Sevene emir gerekmez; sevildiğini bilene yasak sökmez.sevmek.jpg

 

İnsanın önünde hep bir deniz olur da, bir türlü girmeyi akıl edemez ya... Olur böylesi tuhaf nasipsizlikler. Çok yakın zamanda bir ayetin sonsuz ılık maviliğine dokundu kalbim. Gözlerimin önünde yıllar yılı dururken, bir türlü gönlümü sokamamışım içine... Şimdi girdim mi denize peki? Yeterince daldım mı?

Sonsuza temas da sonsuzdur elbet. İnsan, sonsuzdan nasibini sınırlayabilir mi? Şimdi bu yazıyı "ben keşfettim" edasıyla yazmak bile keşfin "daha daha"sına saygısızlık olabilir. Hiç şüphesiz keşfedilecekler keşfettiklerimizden çok fazladır. Yine de keşfedilen kadarıyla paylaşalım.

Birlikte dokunalım bu sözün sonsuz derin maviliğine.

Adresini vereyim: Al-i İmran: 31

"De ki..."
diye başlıyor.

İşte bu "de!" hakkında "de!"necekler var. "De!"meyi Elçisi'ne bırakıyor Söz'ün Sahibi. Niye ki? Çünkü, az sonra Elçi'ye tâbi olmaya davet edecek bizi. Ama Elçisi yapsın istiyor bu çağrıyı. Kendisi çağırmıyor Elçisi adına. Elçisi çağırıyor. Rabbani nezaketiyle önce Kendisi "ittiba etme" örneği veriyor bize. "
De ki, Allah'a muhabbetiniz varsa, bana ittibâ edin ki Allah da size muhabbet etsin..."
yerine şöyle de diyebilirdi: "Bana muhabbetiniz varsa Elçime ittibâ edin ki Ben de size muhabbet edeyim...." Hem böylece "De ki..." demeye de gerek kalmayacaktı.

Eğer öyle olsaydı, Elçi'ye tâbi olma çağrısı bu kadar beliğ olmazdı. Çağrıyı Elçi'ye bırakan, Elçi'ye ittiba etme örneği göstermektedir. Oysa Allah -haşa-mecbur değildir ittibaya, mecbur değildir önce Kendisinin ittiba ettiğini ima etmeye...

Aslında "siz de mecbur değilsiniz!" mesajını bir dip akıntı olarak saklıyor ayet... Çünkü az sonra anlayacağız ki Elçi'ye itaate biz kullar "mecbur değiliz!" "O da ne?" dediğinizin farkındayım.

Ne demekti "mecburiyet"? Zorunlu olmak. İçinde "zor" ya da "icbar" olan bir kelimenin Elçi'ye tâbi olmanın önünde ne işi var ki? Yakışık alır mı? Hele de bu "ittiba/uyum" çağrısının sebebi ve sonucu asla zorlamaya gelmeyen "muhabbet" ise...

Gelin, Elçi'ye ittiba etme çağrısının şartına bakalım: "Eğer Allah'ı seviyorsanız..." Elçi'ye tâbi olmanın sonucuna da bakalım: "ta ki Allah da sizi sevsin..." Ayette iki "sevme" arasında durur "ittiba etmek"

Sevmek ile zorunluluk kelimeleri ne kadar da uzaktır birbirine! Zor varsa sevmek yoktur, hatta zorlanırsa insan sevdiğini bile sevmez olur. Muhabbetin olduğu yerde mecburiyete gerek yoktur, icbardan söz edilemez.

"Zorla güzellik olmaz" sözünün derininde şu anlam da saklıdır: "Zorla güzellik kalmaz." Zorlandığında bütün güzellikler tahrip olur. Güzellik zorlamaya gelmez.

Sevmek kalbin eylemidir; kalp ise zorlanamaz, zorlamaya gelmez. (Eğer kasların eylemi olsaydı sevmek, belki zorla sevilebilirdi, mecburen sevenler olabilirdi!)

Elçi'ye ‘ittiba'nın iki ‘muhabbet' arasında durması, bize "sünnet" diye belletilen davranışların içeriksiz kabuklardan ibaret olmadığını, sadece kaslarla değil kalple yapılan işler olduğunu hatırlatması için olmalı. Demek ki, sünnet kasların kasılıp gevşemesiyle değil en başta kalbin katılımıyla gerçekleşiyor. Allah'a muhabbetle başlamayan bir davranış, Allah'ın muhabbetini beklemeyen bir eylem, biçim olarak sünnet davranışına denk geliyor olsa da, özünde "sünnet" denmeyi hak etmiyor.

Tam burada yeniden düşünelim "sünnet" ve dahi farzları. Zaten farzlar da Hz. Peygamber'den[asm] çıktığı için de en azından "sünnet" değil mi?

"Ya uyarsın, ya yanarsın!" şantajıyla mı çağrılırız Resulullah'a [asm] uymaya? Yüzümüzü yoktan var eden, aynaya baktığımızda bizi kendi kendimize yeniden sevdiren Yaradan niye bizi "zoraki" bir yolda beklesin ki? Kendi varlığımızdan ne kadar memnun isek, gözümüzün üzerindeki kirpiklere ne kadar itirazsız isek, O'nun bize çizdiği "yol"u zoraki bilmeden, zorlanarak değil, mecburiyet olarak değil, o kadar muhabbetle yapıyor olmalı değil miyiz? Beni ben yokken bile seven, ben beni sevemezken de beni sevip özenerek insan diye var eden Yaradanım, beni niye "sevimsiz", "lüzumsuz", "faydasız", "zoraki" bir yola çağırıyor olsun ki?

Sevmeye bağlıdır Elçi'ye ittiba... Sevmene bağlı. Hem de Allah'ı sevmene. "De ki,eğer sevmeye Allah'tan daha lâyık birisini biliyorsan, bana tâbi olma..." "De ki, eğer Allah'ı değil de bir başkasını sevmek senin için daha kârlı ve faydalıysa, bana uyma..." "De ki, seni hiç yoktan çıkarıp insan olarak var edeni sevmek sana zor geliyorsa, beni izleme..."

Yine, "De ki, seni hiç kimsenin anmadığı günlerde anıp da herkesin anmaya değer gördüğü biri olarak seçen Rabbini değil de, yolunu hiç gözlemeyen, yokluğunda seni hiç anmayan bir başkasını daha çok seviyorsan, benim izimden yürüme..."

Bir de, "De ki, eğer seni senin kendini sevmenden önce seven Bir'ini değil de, yeryüzünde yüzünün görünmediği binlerce yıl boyunca seni anılmaya bile değer bulmayan birilerini daha çok sevmeye değer görüyorsan, benim değil onların yolunda yürü..."

Sözün özü: Elçi'ye tâbi olmanın ön şartı, sevmek. Sevmekte zorlama yok. Sevmek, ite kaka olmaz, olamaz. Sevmek, yokuş yukarı çıkmak değildir. Bir akıştır. Gönüllü katılıştır. Yokuş yukarı da olsa, gönlünce yürümektir. Sevmekle yorulmaz insan. Sevmekle dirilir, diriltir. Kimseden zorla sevmek beklenmez. Öyleyse, "zoraki" değildir sünnetin hiçbir davranışı.

Her ittiba çağrısının ikinci bir sorusu daha vardır: "Uyarsam n'olacak? Nereye varacağım O'nun izinden yürürsem? Ne elde edeceğim, O'nunla yürüyerek?

Rabbimizin buna cevabı da tanıdık ve sevimli: "sevilmek" "De ki, eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin..." Yani; "De ki, eğer Allah'tan başkası tarafından sevilmekle daha çok kâr edeceksen, bana itaat etmesen de olur." Yine, "De ki, eğer Allah'tan başkasının seni sevmesi seni yokluktan, hiçlikten kurtaracaksa, benim izimden yürüme..." Yine, "De ki, hiç kimsenin hatırını saymayacağı, herkesin yokluğunu kanıksayacağı, seni unutacağı, seni unuttuğunu da unutacağı gelecek günlerde, Allah'tan başkası tarafından sevilmek seni toprağın altından çıkaracaksa, benim ardıma düşmesen de olur..."

Bir de şöyle "De ki, eğer kusurlarına rağmen senin rızkını hiç kesmeyen, ayıplarını bildiği halde seni kimselere rezil etmeyen Allah değil de bir başkasıysa, bana tâbi olmasan da olur..." Ne güzel ki, ayet cümlesinin son ibaresi, Allah tarafından sevilmeyi zirve bir tasvire çıkarıyor: "öyle sevsin ki Allah sizi, günahlarınızı kusurlarınızı toptan bağışlasın. Adeta görmezden gelsin."

İşte bu yüzden, sanılanın aksine Allah'ın "emir ve yasaklar"ı yoktur. Yani, Allah, bize alışık olduğumuz anlamıyla "emir"ler yağdırmaz. Askeri anlamdaki "ast-üst ekseninde" anlaşılırsa haksızlık ederiz Allah'ın emirlerine ve yasaklarına...

Muhabbetin olduğu yerde emir ve yasağa gerek yoktur ki... Muhabbeti hak etmeyenler kuru emirler yağdırır. Sevilmeyenlere ve sevmeyenlere mecburen tâbi olunur. Zoraki uyulur.

Muhabbetle başlayan ve muhabbetle biten sünnetin hiçbir yerinde "yasak" yoktur; "haram" vardır. "Haram" kelimesi "hürmet" kökünden anlamını alır. Yani müminlerin "yasak"ı "hürmet"ten kaynaklanır. Kuru ve inadına yasağı olmaz sünnetin. Hürmetin her zaman bir hedefi vardır. Muhabbet etmediğine hürmet edemez insan. Kime muhabbeti varsa, kimden muhabbet bekliyorsa, ona hürmet eder. Muhabbet ettiğinin ve muhabbet beklediğinin hürmeti hatırına kendine kimi işleri emreder ya da yasaklar. Bu yasak dışarıdan değildir; içeriden, içten geliyordur.

Aynı şekilde, "farz" kelimesini de "zorunlu" olarak tercüme edemeyiz. Zorunlulukta gönüllülüğe yer yoktur; farzda gönüllük vardır. Allah'la yaşayan, Allah'ın hatırını sayar, Rabbine hürmet eder, Rabbine hürmet ederek "yapma!" dediğini yapmaz, "gitme!" dediği yere gitmez, "yeme!" dediğini yemez. Haramın ve emrin konusu olan her iş, o işle ilişki içinde olduğumuz her insan ve her şey, Allah'a tâbi olmanın görünen yüzüdür.

Hatırlayalım: Melekler ve İblis Âdem'e secde etmekle sınandılar; doğrudan Allah'a secde etmekle değil. Allah'a itaatleri Âdem'e itaatleri üzerinden test edildi. Melekler isteneni hemen yaptılar, itaat ettiler, hesap yapmaya kalkmadılar. Ama İblis gerekçe peşine düştü; çünkü Allah'ın hatırı yoktu üzerinde... "Evet ama..."larla kıvırmaya başladı.. "İyi ama, ben ateştenim Âdem topraktan..." demelere davrandı. "Ateş topraktan üstündür, ateş olan toprak olana secde etmez" dedi. İpe un serdi. Oysa, sorun toprak olan Âdem değildi, sorun toprak ya da ateş fark etmez, Âdem'e secde edilmesiydi... Meleklerin imanı, Âdem'in toprağında Allah'ın hatırını gördü; İblis ise Âdem'in toprağından başkasını görmedi. Böylesine kör olanlar ancak kuru emir ve yasaklardan anlarlar. Gönüllerine yer yoktur itaatlerinde. Bu körlükle, kendisi topraktan Âdem ise ateşten olsaydı, secde eder miydi İblis? Asla! Ya da, kendisi topraktan, Âdem ateşten diye secde etmiş olsaydı, hakkıyla itaat etmiş sayılır mıydı? Hayır! Çünkü bu halde de Allah'a hürmet olmayacaktı.

Örneğin bir mümin domuz eti yemez; bu bir haramdır. Bir mümin tesettürlü olmaya çalışır; bu bir emirdir. Domuz etiyle muhatap olurken, domuzla değil "domuz eti yemeyin!" diyen Rabbinin hatırına bakar. Domuz etinin zararlarının bilimsel açıklamalarına vs. dayandırmaz itaatini. Saçını saklarken, güzelliğini herkese göstermemeyi tercih ederken, saçlarının hatırından önce saçlarını ziynet diye veren Allah'ın hatırını görür, gözetir. Allah'ı "gören"in tesettürü gönüllü olur, zoraki değil. Demek ki tesettür tenine örtü örtmekten fazlası, Allah'ın hatırını bilecek kadar iman etmeyi içeriyor içinde. Bunun ise kılık kıyafeti olmaz; hatır bilmek başörtüsü bağlama biçimi gibi tartışılacak, ölçülecek, kesilip biçilecek bir şey değil ki. Allah'ın hatırına yemez, içmez mümin. Allah'ın hatırına örtünür ve saklanır. Bu yüzden tesettür de "iman eden erkek ve kadınlara" emredilir. Allah tarafından görüldüğüne iman edenler bakışlarını, saçlarını ve tenlerini "ziynet" diye bilir çünkü. Yoksa...

Emir almaz; kadir bilir; emir telakki eder. Yasaklara aldırmaz; hatır sayar, kendine haram eder.

Muhabbet'ten koparılmış her türlü uyum "ittibâ"nın nezaketini ihlal eder. Bu yüzden sevmeyi en çok hak edeni sevmek kadar dolu doludur sünnet. Sevgisiz uymaların her türü insan gönüllülüğünü ihlal eder. Ancak sevildiğini bilenlerin farkında olduğu içten bir nezakettir sünnet.

.
YA
12.02.2012 13:25
#188

- Cebrail bir gün kendi yaratılışına bakmış ve Allah'a şükür için 2 rekat namaz kılmış ve bu namaz tam 1000 yıl sürmüş. Cebrail a.s" Ya Rabbim benim namazımdan daha güzel namazı olan var mı? " diye sormuş Allah'a. c.c Yüce Mevla cevaplamış " ahir zamanda namaz kılan gençler vardır. onların 2 rekatlık namazı kısacık sürer ama senin 1000 yıllık namazından daha güzeldir...

13.02.2012 01:37
#189

bir dertli kulum derman arayan

Genç sûfiler tekkede bir araya gelmiş, herkes şeyhinin kendisine ilk nasihatini anlatıyordu. Sıra bana gelince, şeyhim Bayezid-i Bestami ile karşılaştığım ilk günün hatırasını yâd ettim.. Şeyhimin önünde diz kırmış, ”Bir dertli kulum,derman arayan”demiş idim. Şeyhim Bestami: “Bir dertli kul idim derman arayan…” diye söze başladı ve şunları ekledi: Kalbime bir süvari gibi indim. Bütün ellerimle Hakk’ın kapısını çaldım, belâ eliyle çalmadıkça bu kapı açılmadı. Bütün dillerle izin istedim, hüzün diliyle istemedikçe izin verilmedi. Bütün ayaklarla O’na giden yolda yürüdüm. Yokluk ayağıyla yürümedikçe dergâhına varamadım… Denildi ki, ”Ey Bayezid ! Nefsinden boş ol. Hiç ol da gel. ”Yıllarca gayret ettim. Ve bir gün sükût edince baktım ve gördüm ki derdim, dermanım imiş Şimdi sen başlangıç istiyorsan kalp süvarisi, beden piyadesi ol da yola çık!

Kalp Süvarileri-Münire Daniş

26.02.2012 01:28
#190

Allah dostlarından Ahmed bin Ebü’l-Havârî hazretleri bir gün çöle doğru yürüyüşe çıkmıştı. Araplardan bir grup insanın sahrada deve koşturduklarına şahid oldu. Onlar bir tarafta develerini koştururken biraz ilerde köşeye çekilmiş kendi halinde oturan bir köylü gördü. Onunla sohbet etmek arzusu gönlüne düştü ve ona doğru yöneldi.

Adamın garip bir hâli vardı.

Uzaktan insanın dikkatini çekecek kadar sâkin ve kabuğuna çekilmiş bir halde görünüyordu.

Bir grup bedevi Arap ise heyecan dolu anlar yaşıyordu. Büyük bir telaş içerisinde bağırıp, çağırıyordu.

Böyle bir ortamda onların karşısında kendi haline göre, yerinden kıpırdamadan bir insan nasıl oturabiliyordu?

Büyük bir merakla yanına giden Ahmed bin Ebü’l-Havârî rahmetullahi aleyh ona:

“Esselâmü aleyküm” diyerek selâm verdi.

O da hafif sesle:

“Aleyküm selâm” diyerek selâmı aldı.

Başka bir kelam etmedi. Bundan sonrasını Ahmed bin Ebü’l-Havârî anlatıyor:

Bir müddet sessizce oturdum. Gönlüm huzur doldu.

Uzaktan garip görünümlü bu insan hep zikir ve murâkabe halindeydi. Belli ki Rabbısıyla beraberdi.

Huzurunu bozmak istemedim. Sessizce yanında oturup istifade etmeye çalıştım. Bir hayli zaman geçtikten sonra başını kaldırıp bakışlarıyla beni şöyle bir süzdü. Sonra konuşmaya başladı:

“Allah Teâlâyı zikretmek ne kadar tatlı bir şey!.. Gönüllere huzur, kalblere şifa veriyor...

Şaşıyorum şu insanlara?!..

Niçin boyun büküp yalvarmazlar?

Neden Allah’ı zikretmezler?

Oyun ve eğlenceye dalarak niçin O’nu unuturlar?

Halbuki ölüm onların peşinde. Her an onları takip ediyor.

İnsan için ondan kurtuluş yolu asla yok.

Böyle bir tehlike ve musîbetler içinde olmasına rağmen insanlar neden boş şeylerle meşguller.”

Bunun üzerine ben de:

“Allah’ın rahmeti üzerinize olsun insanlar hangi müsîbetler ve hangi tehlikeler içinde?” diye sordum?

Şöyle cevapladı:

“Günah musîbeti ve ölüm tehlikesi. Ölümden öncesi ve sonrası!”

Sonra ağlamaya başladı. Ben de onunla birlikte ağladım.

Biraz sonra tekrar:

“Neden yapayalnız duruyorsun?” diye sordum.

O:

“Ben yalnız değilim! Rabbimle berâberim” diye cevap verdi.

Fakir ve muhtaç olduğunu zannederek;

“Bir şey ister misin?” dedim.

O:

“Evet kalbimin derdini tedavî edecek bir tabib isterim” dedi.

“Tabîbin kimdir?” dedim.

“Rabbimdir” diye cevap verdi.

“Kalbinin derdi nedir?” diye sordum.

“Günahlar...” dedi.

“Peki bunlardan kim kurtuldu?” diye sordum.

“Allahü Teâlânın râzı olduğu kimseler” dedi.

“Yolcu musun?” dedim.

“Annemden doğduğumdan beri yolcuyum.”

“Yolculuğun nereye?” dedim.

“Kabiredir” dedi.

“Nereye gidiyorsun?” dedim.

“Âhirete gidiyorum” dedi.

“Azıksız yola gidilmez. Azığın nerede?” dedim.

“Azığım son derece az” dedi.

“Yanında yiyeceğin nedir?” dedim.

“Sübhanallah! Rabbimin vereceği rızık” dedi.

“Peki yalnız hâlinle korkmuyor musun?” dedim.

“Nasıl korkarım? Niçin korkayım? Sâhibimin, Rabbimin mülkündeyim” diye cevap verdi.

“Yol neresidir?” diye sormaya devam edince; ellerini açıp şöyle yalvarmaya yakarmaya başladı:

“Yâ Rabbi!..

İnsanların çoğu seni unutmuş başka şeylerle meşgul!..

Halbuki her işin karşılığını Sen vereceksin!..

Ey gariblerin yardımcısı!..

Ey âcizlerin sığınağı!..

Ey azı çoğaltan!..

Ey sapmışları hidâyete erdiren!..

Ey kendisine herkesin sığındığı Rabbim!..

Senin ihsânını ve rızânı isterim...

Senin rızân olmadan dünyâ ve ahiret güzel olmaz.”

Hem böylesine içten, samimi bir şekilde dua ediyor, hem de yürüyordu. Ben de onu takip ediyordum. Bir müddet gittikten sonra bana doğru dönerek:

“Allah’ın rahmeti üzerine olsun!.. Senin için benden daha hayırlı olan bir kimseye git!.. Beni meşgûl etme!..” dedi.

Sonra benden uzaklaşıp gitti. Arkasından baktım kaldım. Gözden kayboluncaya kadar onu takip ettim. Ağlayarak geri döndüm.

Allah dostları ahiret endişesi ile dolu bir hayat sürerler. Az ve öz konuşurlar. Zira ağızdan çıkan her sözün kirâmen kâtibin melekleri tarafından kayıt altına alındığını bilirler. Hesab verme korkusu onları sükûta bürümüştür. Onlar katında en lezzetli şey Yüce Rabbı zikretmektir.

Bunun için daimi tefekkür halinde ve sükûti bir hayat geçirmeğe gayret ederler. Her an kendilerini Allah Teâlâ hazretlerinin huzurunda bilerek daimi zikir halinde olmağa gayret ederler. Nefeslerini boş yere harcamazlar.

Rabbimiz bizlere de onların hayatından güzellikler lutfeylesin. Âmin

09.03.2012 01:54
#191

BİR DELİYE BİR VELİ ROLÜ

Ebu Müslim Havlani bir toplulukta konuşulanları dinler.Hemen hepsi de hanımından şikayette bulunmaktadırlar. Ancak Ebu Müslim’de şikayet filan yoktur. Derler ki:

– Veli gibi bir hanıma düştün de sesin sedan çıkmıyor değil mi?

Omuzlarını silkerek cevap verir:

– Bizimki veli filan değil kelimenin tam manasıyla delidir deli!…

– Öyle ise derler nasıl geçiniyorsun böyle deli biriyle?

Cevap verir:

– Ben usulünü biliyorum da öyle geçiniyorum, kavga gürültümüz o yüzden olmuyor!…

Büsbütün meraka düşerler.

– Deli gibi biriyle kavgasız gürültüsüz geçinmenin usulü nedir ki? diye sormaktan kendilerini alamazlar.

Şöyle izah eder Ebu Müslim, geçinmenin sırrını.

Der ki:

– Allahü Azimüşşan, Âdem Aleyhisselam’ı topraktan yarattığında bedenine önce aklı koydu. Akıllı bir adam oldu.

Sonra öfkeyi yarattı. Ona da Âdem’in bedenine girmesini emretti.

Öfke:

– Ben dedi. Âdem’in bedenine giremem. Çünkü orada akıl vardır! Akılla ikimiz bir yerde asla duramayız!…

Rabbimiz buyurdu:

– Ey öfke! Sen Âdem’in bedenine girmeye çalış, oraya yönel. Akıl senin geldiğini görünce hemen çıkıp gider, kendi yerini sana bırakır. Böylece sen de Âdem’in bedeninde hükmünü icra eder, onu deli yaparsın.

Ebu Müslim burada der ki :

– İşte biz hanımla bu konuda anlaştık. Dedik ki; mademki insana öfke gelince akıl gidiyor, insan delinin teki haline geliyor. Öyle ise evde kim öfkelenirse o an sanki o delidir. Deliye karşı ise bir veli lazımdır. Ben öfkelenirsem hemen farkına varacaksın, sabır gösterip ters cevap vermeyeceksin. Çünkü ben o an deli sayıldığımdan deli adamdan her şey beklenir diyerek veli rolüne gireceksin, aklım gelinceye kadar bir deliye bir veli rolü oynayacaksın.

Ebu Müslim burada şunu da ilave eder:

– Tabii der, bu sabır benim için de geçerli bir görevdir. Bazen hanım öfkelenir, bu defa o deli durumuna girer bana veli rolü düşer, ben bir veli gibi sabır gösterir, karşılık vermemeye çalışırım. Aklı gelip de akıllı insana muhatap olduğumu anlayıncaya kadar, bu sabır devam eder.

Ebu Müslim bundan sonrasını şöyle tamamlar:

– İşte der ey dostlar, benim hanımdan şikayetçi olmayışımın sebebi budur. Gül gibi geçinip gitmemizin sırrı da buradadır. Tavsiye ederim, siz de bir deliye bir veli rolü oynayın, öfkelenince karşı taraf veli rolüne girsin, sabır ve tahammülü esas alsın, göreceksiniz ki tartışma kısa zamanda son bulacak, taraflar birbirlerine karşı sevgiyle dolacak. Çünkü öfkeli taraf kendisine karşılık verilmeyişinin takdirini, minnettarlığını duyacak. Bu da mutluluk vesilesi olacak.

Sakın “bir deliye bir veli rolü basit bir şey” deyip de geçmeyin. Sadece bir deneyin yeter. İşte size güzel geçinmenin sırrı.

YA
12.09.2012 00:01
#192

HABİB BABA

 

Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.

Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.

'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'

Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...

'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...

'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'

Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.

'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'

Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.

Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...

Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:

'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'

Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...

Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...

Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:

'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.

Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'

Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.

'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;

'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...

'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'

Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:

'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir...

HE
20.10.2012 02:45
#193

Duasında Kendini Unutan Adam - Mehmet Şamilduasinda.jpg

 

bir gelincik tarlasına benzeyen gülüşü gizem

bırak da öpeyim yalnızlığını

 

Sen hiç gelincik gördün mü?
Bir kere yapraklarına tutayım dedim, eriyip kaldı ellerimde. O zaman ağlamadığıma ağlarım şimdi.

 

Saklandığım türkülere söylediğim şiirler vardı. Alıp götürsünler diye sesimi sana verdim. Tutanağa geçen sözlerimin sebepsiz bekleyişleri de çâre olmadı yeni türkülerime. Bunun içindir ki güvercin bakışlı olmak heyecan veriyor bana. Bunu biliyor ve ağlamıyorum. Ağlasam ne değişecek? Bunu da bir zarfın üstüne yazarak postalıyorum aşka. Cevabı ilginç olduğu kadar yakıyor yüreğimi:
“Bul ve tanış kendinle, hayat sende anlam kazanmadıkça sana verebileceğim bir şey yok.”

 

Neden kendime yabancı kalmışım diye eğilip topluyorum çiçeklerini hüznün.

Unuttuğum bir şey vardı: akşam olduğunda saatlerce dönüp duran bulutları görünce rüzgâra bırakılmak ve çıkıp gitmek hayalden öte sandığım isimler zincirine. Biliyorum bir gün gelecek ve defterinin arasına bıraktığım her şeyi saksıdaki çiçeğin köklerine bırakacak
duasında kendini unutan adam
.
Çiçek filiz verecek ve aldığı soluğun anlamına varacak. Sen hangi dalında açacaksın çiçeğin?

 

Dostluğun yarım açılan kapılarından geçip merdivenlerden hızla tırmanan bir postacının elindeki zarfa tutuşan bir kelebek olmayı ne çok istedim. Sitem ve hüzünlerin orta yerinde
oturup gözyaşlarını sayan bir çocuk
olmak içimi kemiriyor. Kapıyı açtığımda bir tebessüm vermiyor bana eski dostlar. Ben hangi yüzümle tırmanayım mutluluk merdivenine? Bıraktılar âh yazık, çekemediler tesbih tanelerini. Pos
tacımız
nergis
in bile
iki
m
iz
e tahammülü sınanıyor bak!

 

Ağlayışlarına anlam katamadılar eski sevinçlerimin. Lirik bir şiir diye kalbime kazındı adın. Sana bir ömür gülümseme borcum var diye mahkûmun oldum.

 

Yazdıklarımın anlamlı olmasını ve tüm yazdıklarımda beni bulmayı istiyorsan bütün yazdıklarımı birbiri ardına okuman yeterlidir demiştim. Hiç kimse doğru dürüst okumadı. Kapının altından bıraktığım dipnotlar benim en büyük itiraflarım oldu. Fakat hiçbir zaman bir şiirle anlatmadım kendimi. Saklandığım şeylerdi mısralarım.

 

Mektuplarım ve şiirlerim hüznümün paylaşılmaz yalnızlığını vururken kıyıya, akşamları beni düşlerinde bulacak bir kalbim olsun istemiştim. Sebepsiz bir acımaya dönünce satırlar ve bakışlar, söz vaktinde bana susmak düştü hep.

Yüreğinize su serpen bir soluk dahi olsa, her kelime içine bir ateş gibi düştükçe, insanın tutunası gelmiyor hayatın gözbebeğine. Âh... Uzak bir ihtimal değil sokaklarda bir gülün yaprağını yere düşürmek ya da kendi gölgesinden kaçarken yakalanmak kör bir dilencinin donuk bakışlarına. Beni kimler anlayacak diye kaygısının olmaması ne güzel yüreğimin.
Yaşayıp gidiyorduk, sanki kalbimi boydan boya çizdirecek ne vardı
?

 

Artık / rüya
sına da yenik düşüyor insan. Sabahları kapımda ağlayanın, minareden sarkan serçe kuşunun bir kanadı olsaydım. Âh bir olsaydım! Gideceğim sadece bir pervaz vardı. Hüzünler bir yangını söndürmüyormuş demek. Gittikçe çoğaltıyormuş gökyüzü güllerimde alevlerini.

 

Ne yazacağını bilmeyen adam, alıp çıktı güneşin saçlarını gizlediği memlekete doğru aşkını. Vuslat vuslat olalı böyle ayrılık görmedi. Yolu ezber bilinen aşklar yürüsün, biz kalkmayalım zamanın durduğu bu masadan.

 

Ey ülkesi dua kokan günlerin melikesi, sana anlatmak istediğim çâresizliğimin bin dildeki ifadesidir bu. Dua diye ellerimi kaldırsam unutur dilim heybemde fakirliğimi. Îcâza yeltenen sözlerin bilmediği bir akışla akıyorum sana. Bu yüzden dağılıyor duyuşun ritmine mest olan niyaz.

 

Kendimin tanığıysam dalgınlığımın şevkine zindedir her dem yüreğim. Hüküm sevmekse, ben aşk mahkûmluğu için giydiğim elbiseyi çıkarmam. Bütün sıfatlardan arınarak karşında olmayı da bir erdem sayıyorum. Aşk yarasına kan bedeli istemem. Yeter ki
sükûna ermesin hiç fer/yâdımız. Bitmesin hücremizde vuslat huzuru
.

Galebe çalıyor ruhuma zulmet. Dua ışığına kavuşmak için sevginin gayesine sımsıkı tutunuyorum. Sabah olmadan yine akşama çıkıyorum. Ya Hayy. Bu nasıl cefadır senden gelip sana ulaşamayan. İçimde kızgın bir çöl gibi kanAdıkça susayan…

 

Göğsüm, arı peteği; ateşe su vuruyor göz göz. Bu hazin ruhumun yok mudur saltanatı. Açık bıraksam uçar gönül kuşu eşiğimizden. Ağrıyan yalvarışta önemi var mıdır seslerimizin? Diz çökmeye gelseydim tülden bir duvara nakışladığım söz, sıcak bir sızıyla dolanırdı ömrüne anlam katan şefkati.

 

Kendimden geçtim diye kaybettim kimliğimi. Yandım ki ten çölümün her zerresi aşk bulutundan merhamet dileniyor. Vecde gelmez mi zaman?

 

Kavlimi dara çeken bir sükût bırakmışsın.
Ve ben nasıl oluyor da yağmurunu bekliyorum göklerin;
kendimi arıyorum senin için/de.

 

 

MEHMET ŞAMİL

AS
12.02.2013 00:24
#194

SALİHA BİR EŞ ARIYORDUM

 

 

Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem açtı yuva kurma konusunu. saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. yakın bir akrabamızdan haber geldi.komşuları çok dindarmış,kızlarının ailesinden dahada dine bağlı olduğunu duyunca sevindim.gittik bir görelim görüşelim dedim.ilk ailesiyle konuştum.hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu.şaşırdım kaldım… bir şey diyemedim… kına gecesinde en iyi müzüsyenler olacakmış…düğünde keza aynı… ev dayalı döşeli olacakmış,hemde hepsi en pahalısından… araba olacakmış son model hemde,çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende…anne hadi kalkalım diyecektim utandım… kızla görüştürmek istediler…İslamiyete uygun olarak görüştük… on beş bilezik…en güzel gelinlik(10 bin tl)…en büyük düğün salonu…ne diyeceğimi bilemedim… ben saliha bir eş istiyordum sadace… istekleri bir türlü bitmiyordu…o anda yan taraftaki aynaya gözucuyla baktım kendime…görünüşümdede bir iş adamı profilide yoktu… yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. senin isteklerin nelerdir dedi… biran önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım, geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı…tekrar sordu isteklerin nelerdir… hayırlısı olsun dedim kalktım… nezaketle ayrıldık evden…yolda giderken telefon geldi… amcam arıyordu.. yan komşuları serhat amcanın kızı varmış…serhat amca çok iyidir…çocukluğumdan beri tanırdım kendisini… tamam dedim dedim amcama geliriz…

Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle koyulduk yola,on beş dakika sonra ulaştık evlerine. Sohbet açıldı çocukluğumuzdan,başladı beni övmeye… kızardıkça kızardım utancımdan birşeyde diyemiyorum… derken söz asıl konuya gelmişti… evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü tealanın izniyle dedi ve başladı isteklerini saymaya… o kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı… en sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı,şaşırmıştım açıkçası… gözümü yerden alamadım uzun süre… serhat amca gençleri görüştürelim dedi… bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı… önceki görüştüğüm kız gibi ne varsa herşeyi istiyordu …konuşmasını çalan telefonu böldü açıp konuştu kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı… sonra tekrar.. dayanamadım sordum arayan kim diye. Eski nişanlısıymış ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. Oturduğun kişi kimdi ki? … çalıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş… demek önceden çalışıyordunuz? Evet ben masörüm dedi… şoktan şoka giriyordum.. beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı… evlilik amacını sordum… nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat,farklı bir ortam istiyormuş… açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş… daha fazla dayanamayıp izin istedim kalktım… ben sadece saliha bir eş istiyordum… nezaketle evden ayrıldık annemle… daha sonra öğrendim ki serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş… gülümseyip,bugün öven yarın söver dedim içimden… artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim. Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup kıtap okuyordum… karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden ağlayıp dururdu her gece… ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarıyor ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışıyordu… bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık. Bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte çıktım balkona… beni görünce o da çıktı balkona, bir konu bulup yine başladı konuşmaya… her akşam kitap okuyorsun nedir onlar… işte beklediğim fırsat gelmişti okumak istersen vereyim deyince olur dedi… besmele çekip iki üç metre karşıdaki kıza attım kitabı. Hadi gir de evde okumaya başla dedim… kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu… evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu…aradan aylar geçmişti.o zaman zarfında birkaç kızla daha görüşmeye gittim annemle… fakat netice aynı değişen bir şey yoktu… bir Salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum… o gece iki rekat namaz kılıp yattım… acayip bir rüya gördüm… birine anlatmalıydım bu rüyayı… o akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı…gözüm dolunayda, cebimden çıkarttım telefonu kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım…arayan ses tanıdıktı…fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki…

Arayan en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim. Çocukluğumuzdan açıldı konu sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim…tozlu bir köy yolunda gidiyordum elimde bir tane kılıç vardı etrafımda ise bir sürü yılanlar… yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafalarını yukarıya doğru… hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı… kılıçla kendimi savunuyordum… bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum… ileride uyuyan biri vardı bilmediğim bir ses işittim ama ortalıkta kimse yoktu… uyuyan kişiye baktım… o ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri Peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim… Ali yorumlamaya başladı rüyamı… düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi… konu evliliğe geldi yine… başımdan geçenleri anlattım… dertliydim bu konuda… benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı, sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı… uzunca dinledi Ali sıkıntılarımı… o konuşmaya başladı bu sefer. Evden çıkarken annem dedi bizim mahallede bir kız varmış onunla görüştürmek istiyorlar seni. Yok Ali bundan sonra kolay kolay kimseyle görüşmek istemiyorum dedim… kızda pek istekli değilmiş zaten dedi… niye diye sordum.. o da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten soğumuş iyice… Alinin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş…tamam dedim yarın gideriz diye sözleştik… Rüyam gerçek mi olacaktı acaba… bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü tealanın izniyle aşmıştım… Ali ile vedalaşıp eve geldim konuyu anneme açtım… yarın gidecektik görüşmeye… çok heyecanlıydım nedense… sabah erkenden kalkıp giyindim… heyecan gitmek bilmiyordu bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum evin içinde… ilk defa bu kadar heyecanlıydım… öğle namazını kıldıktan sonra yola koyulduk annemle… Ali bizi kızın evine kadar götürdü… kapıyı çaldım… kapıyı babası açtı eve buyuretti… biraz sohbet ettik söz asıl konuya geldi sonra…kızın babası konuşuyordu; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi. Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum… dünyalık bir konu açılmamıştı ilk defa… bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim… sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı… odaya kız girdi nurani yüzlüydü… önüne bakarak konuşmaya başladı… diğer kızlar gibi bilezikten gelinlikten girmedi konuya… ilk sorusu namazdan oldu…

Bana namaz kılıyor musun demedi, namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi… on beş dakika civarında diye söyledim… memnun oldu… sonra birikmiş ne kadar paran var deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim içimden… 45 bin lira var… paranın zekatını veriyor musun deyince yanlış düşündüğün için utandım.. evet veriyorum dedim… konuşmasına ağır ağır devam etti… Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı.Bütün konuşmaları paraya zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı. Size ilk sorum namaz oldu çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelemez. Ailesinin hakkını gözetir haksızlık yapamaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlukat sever,mahlukatın sevdiğini de Allahü teala sever.Allahü tealanın sevdiği kul ise makbul edilen kuldur… ve devam etti konuşmasına…Sonra zekatı sordum çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü teala ondan nasıl razı olur ki… ne kadar doğru konuşuyordu konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye dem etti… Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum çünkü benim okuduğum Ehli sünnet Alimlerinin kitaplarını okuyormuş. Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı,ben sormadan herşeyi anlattı bana. Son olarak annemle konuşmak isteti, ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim dışarı çıktım… annemle de on dakika kadar konuştular içeride, annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık. İki tarafta birbirinden memnun olmuştu. Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş. Çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü teala razı olmazdı. Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi… abdest aldım iki rekat namaz kıldım odamda sonra birkaç gün önce gördüğüm rüya geldi aklıma… elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım… bu günden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık artık…

Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu… akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor ,ben ise dini yönden olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Düğün çalgılı olurmuş onlara göre. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış… Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum… Bir akşam evde akrabalarla toplandık bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı… herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim… Kimse yüzüme bakmıyordu artık utanmışlardı açıkçası… Bu konu da böylece şekilde kapamış oluyordu… Bir Perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık… Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazi bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum… Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu… düğün günü gelip çatmıştı… heyecandan ölecek gibiydim elim ayağıma dolaşıyordu adeta. Düğün tam istediğim gibi olmuştu…. Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslamın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekasına güzel ahlakına güler güzüne hayrandım… Onsuz zaman geçmiyordu, işteyken fırsat buldukça arıyordum,sesini duyuncada çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüz ile karşılardı, o anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum çünkü. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum… Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım. Arada bir arabamla gezerdik,gezdirince mutlu olurdu… Yine bir gün gezdirmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir,sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım… biraz gezip eve gelmiştik… birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk… Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu… benim uykum çok hafif olduğu içinde hemen uyanıyordum… o gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı, kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi…Fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti…

Ben rahatsız olmayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı… kapı kilitliydi….Eşim Bismillahirrahmanirrahim dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıkmıştı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı terlemeye başladım… yataktan kalktım gözlerim, kapıya odaklanmıştı… yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu… lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Fakat eşim kapıyı açmadan odaya girdi… kalp atışlarım iyice artınca dayanamadım uyanmış gibi yaparak yatakta doğrulup oturdum… eşimin yüzüne baktım… adeta güzü nurlanmış parlıyordu… uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim diye sordu. Yok çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı… işe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi?… Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum… işten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş… selam verip içeri girdim elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık yemeği yedik… bu gün neden durgunsun bir şey mi oldu? Diye sordu… cevap veremedim… dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki… Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı…gözlerinin içine bakıyordum… buyur söyle dedim… Hamileyim dedi… ondan sonrasını hatırlamıyorum zaten… o anda ayaklarım boşaldı… düşüp kalmışım yerde… yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu… yattığım yerden doğrulup eşime bakınca utanıp yüzünü yere çevirdi… bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam… akşamları işten eve gelirken artık bebek eşyaları alıyordum… gece yattığımızda eşimle hep hayal kurap duruyorduk… çocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı acaba… ilk önce namaz kitabındaki bilgileri öğrenmeliydi. Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık… yok yok ilk önce Halifelerin menkıbeleriyle yeşertmeliydi kalbini… Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik… Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim ve gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu… bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı. Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti… anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu… mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi… peki kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi.. anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti.. beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti… o günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi… ilmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi… hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; ilmihalin şu sayfasında yazıyor diye söylerdi… her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı… İslamiyeti yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü tealaya her saniye şükretsem yine az gelirdi… eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım kendisiyle… her zamanki gibi işten geldim yemek yedik konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım… içimde giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım…

İslamiyetin en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum dediğim anda eşim konuşmaya başladı… sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü teala ona daha iyilerini ihsan eder… artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu, eşimde konuşmasını bitirmişti… O günden sonra ona olan davranışlarım daha dikkatliydi. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum… bir akşam annem aradı komşu kızının düğünü varmış iki gün sonra, düğüne beni de davet etmişler. Eşimle birlikte gittik düğüne, her şey İslama uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi… düğündeki İslama uyma titizliğini görünce çok sevindim. Bir akşam kendisine balkondan verdiğim Kıyamet ve ahiret kitabı geldi aklıma. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi, o kızın kardeşiydi bu. Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk… abi eğilir misin dedi.. eğildim kulağıma ablasının bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Ben vesile olmuşum onun bu duruma gelmesinde. Bunu öğrenince çok sevindim… eşim hamile olduğu için fazla kalamadık düğünde eve gittik… Aradan aylar geçmiş ve eşim doğurmuş ve Bir tane oğlum olmuştu… hayatımızdan çok memnunduk… eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk yine… Eşime üstadım diye hitap ediyordum… o benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesile idi… geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca çocuğu alıp başka odaya gidiyordum… aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü… eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu… bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu… eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu. Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu ilk önce uyuyor zannettim. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Annemi aradım gelmesini istedim…. Eşimi diğer gün defnettik… eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan gelmeye başladı… her gittiğimde o kokuyu duyardım… eve giremiyordum. Onu özlüyordum sadece.. canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum… her an onu düşünüyordum… aylar sonra eve girme cesareti gösterdim… gözlerim doldu ağlamaya başladım. Balkonda çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı… Alinin beni aradığı o akşam geldi aklıma… o akşamda aynı dolunay vardı… gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım… doğru üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım…. O güzel kokuyu hissetmeye başladım tekrar… arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm eşim nurlar içinde arkamda duruyordu… heyecandan bir şey söyleyemiyordum.. başım dönmeye başladı ve bayılmışım sonra… uyandığımda sabah ezanı okunuyordu… kalktım etrafıma baktım… eşimi gördüğüm anda sabret dediğini hatırladım… camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim… elimi cebime attım bir tane mendil vardı… eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil ayağa kalkarken yere düşmüştü bulamamıştım daha… demek ki eşim bulup saklamış… mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı… ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim… hikayede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır…) Allahü teala herkese böyle eş nasip eylesin…