O bu değil de, cennetmekân Abdülhamid Han az fırlama değilmiş yani azizan. Buyurun, merhumun kızı Şadiye Osmanoğlu'nun ağzından hoş bir muzipliğin hikayesini okuyalım. Ha bi dakka, okuduktan sonra bunu tiz ikinciabdulhamid'de de yayınlayasuz! Unuttunuz siteyi be! Gelmiim oraya!
Zifaf Odasından Gecelik Entarisi ile Alınıp Saraya Getirilen Damadın Garip Macerası
Sarayda çok güzel bir genç kız vardı. Kumraldı, ela gözlü idi; 23 yaşında kadardı. Gayet de iyi tahsil görmüştü, son derecede zarifti.
Daha saraya intisap ettiği günden itibaren babam kendisinden pek ziyade hoşlanmıştı. Artık daima onu yanında gezdiriyor, kendisiyle uzun uzun, tatlı tatlı konuşuyordu.
Lâkin bütün bu "İltifatı Şahane"ye rağmen ela gözlü dünya güzeli, hükümdarın bazı arzularına katiyen "Evet" demiyordu. Onun bu şiddetli mukavemeti, babamın kendisine karşı olan alakasını daha ziyade arttırıyordu.
Bu hal böylece tam beş sene devam etti. Ela gözlü güzelde hiçbir değişiklik yoktu.
Nihayet bir bayram günü geldi, çattı. Herkes tebrik merasimi için hazırlıklar yapıyordu. Ela gözlü kız, baş döndürücü bir elbise, hakikaten şahane bir tuvalet giymişti. O gün, o kadar güzeldi ki, masallardaki prenseslere benziyordu. Yaşı biraz daha büyüdüğü için, güzelliği eskisine nisbeten daha artmış, daha olgunlaşmıştı.
Huzura çıkarılma sırası kendisine gelmişti, ipek elbisesinin eteğini zarafetle tutarak yürüdü. Babamın dairesine girdi.
Bundan sonra olanları biz tabii ancak kulaktan işittik. Fakat öğrendiğimiz memba gayet doğru olduğu için, olan biten, bütün hakikati ile bize intikal etmişti.
İnatçı Güzel
Hâdise aynen şöyle geçmişti: Genç kız içeriye girince, babam pek ziyade memnun olmuş ve kendisine:
-"Hâlâ inadında berdevam mısın? diye sormuş.
Genç kız, güzel gözlerini yere indirip susunca, babam devam etmiş:
-"Hem sen bugün ne kadar güzelsin...
Genç kızın bu İltifata cevabı şu:
-"Efendimiz!... Ömrüm oldukça, size canımı feda etmeye daima hazır olacağım. Yanınızdan ayrılmam. Fakat bütün dünyayı bana bağışlasanız, asla hareminiz olamam !... Çünkü kocam olacak erkeğin yalnız ve yalnız bir karısı, yani tamamen bana ait olmasını isterim. Aksi halde kimse ile evlenmem.'...
Bu cevap üzerine babam gülümser, kızın bu kadar açık konuşmasından son derece hoşlanır.
Elâ gözlü dünya güzeli, huzura girdiği gibi, gene o şahane yürüyüşü ve bir masal prensesi edasıyla huzurdan çıkar.
Babam arkasından ona ne hediyeler!... Ne elmaslar!... Fakat hikâyenin sonu tatlı, enteresan ve eğlencelidir: Babam bu güzel kız için sonradan istanbul'un en kibar semtlerinden birinde büyük bir konak satın almış ve içini mükellef mobilyalarla tefriş etmiştir. Ve bir müddet geçince de ela gözlü kız, mabeyinden 45 yaşında, dindarlığı taassup derecesine vardıran, kıranta bir zatla nikâhlandırılmıştır.
İşin tuhafı damadın 45 yaşında ve hiç de öyle ahım şahım bir adam olmamasına rağmen, peri padişahının kızı kadar güzel olan müstakbel gelin, bu izdivaca hiç itiraz etmemiştir. Çünkü bu zat padişah değildi ama, genç kız onun tek zevcesi olacaktı!...
Düğün Günü
Düğün günü, sarayda merakla bekleniyordu. Nihayet o da geldi. Genç kız topuklarına kadar inen incecik bir tüle bürünmüş olduğu halde davetliler arasından geçirilmişti. Hakikaten de insanın bakmaya kıyamayacağı derecede güzeldi. Görenler;
-"Maşallah!..." demekten kendilerini alamıyordu.
Gece düğün sofrasında yemekler yenmiş, sonra da vakti gelince damat bey, gerdeğe gireceği odaya sokulmuştu.
Gerdek merasimine uyan yaşlı güvey, evvelâ güzel zevcesinin duvağını açmış, hayran bakışlarla genç karısını süzmüş!... Sonra gene gerdek merasimine uyarak iki rekât namaz kılmış...
Herkesin artık yatağa çekileceği anda düğün evinin kapısı acı acı çalınmaya başlamış, evde bir telâş!...
Kapının önünde bir hünkâr yaveri duruyordu. Gecçnin bu saatinde gelen ziyaretçi saraydan bir yaverdi. Hem de ne telâşla!...
Üstelik yaver, damat beye, en acil tarafından bir padişah iradesi de getirmişti, irade derhal zifaf odasına götürüldü. Kapı vuruldu. Ve bir müddet sonra aralanan kapının önünde damat bey belirdi. Başında sırmalı bir takke, sırtında yandan yırtmaçlı gecelik entarisi vardı. Kapıyı vurana:
-"Ne istiyorsunuz?... diye sordu ve:
-"Saraydan bir yaver geldi. Sizinle görüşmek istiyor... cevabını aldı.
Damat giyinmek istemişti, fakat yaver oracıkta bitti ve padişahın emrini kendisine bildirdi. Derhal saraya gelmesi icap ediyordu. Derhal!... Hîç vakit kaybetmeden!... Giyinmek filân ne münasebet!... Çok acil bir davetti bu...
Damada Oyun!...
İşte bu suretle damat bey başında mavi işlemeli takkesi, sırtında iki tarafı yırtmaçlı gecelik entarisi olduğu halde güzel karısının yanından alınmış, konağın önünde duran faytona bindirilerek doğru Yıldız Sarayı!...
Saraya gelince yaverler, mabeyinci damadı bekleme odasına götürmüşler:
-"Biraz bekleyeceksiniz"... demişler.
Adamcağız mavi takkesi ve gecelik entarisi ile hünkâr huzuruna nasıl çıkacağını düşünüp terler dökerken, bu kıyafette padişaha çıkarılacak kadar acil olan işin mahiyetini düşünürken dakikalar, hattâ saatler geçiyor, fakat ortalıkta kimseler görünmüyordu. Saray derin bir sessizlik içinde idi.
Nihayet dışarıda şafak sökerken bir yaver içeriye girdi.
-"Artık beklemenize lüzum kalmadı. Serbestsiniz... dedi.
Damat bey şaşırmıştı. Elbiselerini giymek üzere tekrar a-raba ile kendisini evine götürdüler. Giyindi ve Sarayın mabeyin yolunu tuttu.
O gün, yorgun argın evine dönen damat beye, gene zifaf odasına gireceği zaman aynı muziplik yapılmış, palas pandıras Saraya götürülmüştü.
Bu oyun üst üste tamam beş gece oynanmış, damat bey zifaf odasından alınarak, Saraya götürülmüş, şafak sökünceye kadar bekletilmiş, sonra evine gitmek üzere kendisine izin verilmişti.
Bu tatlı azizliğin kimin tarafından yapıldığını tabii hepimiz biliyorduk.
Babam bu pek beğendiği kızın saadeti için sonraları da her şeyi yaptı.
İyi bir ev kadını olan bu genç kız ne kadar ince, zarif, tahsil ve terbiyesi yerinde, mükemmel bir insan ise kocası da o kadar kaba bir adamdı. Konakta kayınvalidesiyle beraber otururdu. Kaynanası onun güzelliğini anlayacak yaradılışta değildi. Gelinine daima:
-"Sen oğluma lâyık değilsin... Sıskanın birisisin, oğlum senin gibi kadını ne yapsın?... gibi zehirli sözlerle daima zavallıcığı yer, dururdu.
İyi bir anne oldu. Birbiri ardından iki oğlan çocuğu doğurdu.
Bayramlarda, resmi günlerde saraya gelir, huzura çıkardı. Babam her zaman kendisine, eskisi gibi ismi ile hitab ederek sorardı:
-"Nasıl mesut musun?... Zevcine sahipsin değil mi?...
Ve o her zamanki güzelliği, her zamanki nezaketi ile cevap verir:
-"Evet efendimiz... Sizin lütfunuz başımın üzerindedir. Bahtiyar olmaya, çocuklarımı iyi yetiştirmeye gayret ediyorum... derdi.
Bu vakayı babamın haremde nasıl hareket ettiğine bir misal olarak anlatıyorum.
Ömer Faruk Yılmaz, Sultan Abdülhamid Han'ın Harem Hayatı, 1.Baskı, 147-152