Hayatını kısaca özetlediğimiz İsmail Gaspıralı’nın bütün hayatı boyunca
yılmadan savaştığı ana gayesi, bazı ilim adamları tarafından bir ütopya olarak da değerlendirilen ve “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” cümlesinde ifadesini bulan,
dünya üzerindeki bütün Türklerin tek vücut hâline gelmesidir. O, dünya üzerindeki
Türklere ayrı birer milletmiş gibi (Azerî, Başkurt, Kazak, Karakalpak, Kırgız,
Özbek Tatar, Türkmen... vs.) adlar verilmesinin, Türk milletini bölüp parçalama
oyununun ilk perdesi olduğunu; oyunun ikinci perdesinde de Türk milletinin
yok edilmesinin sahneleneceğini daha genç yaşlardayken fark etmiş, bu
oyuna karşı nasıl davranılacağı hususunda fikir yürütmeye başlamıştır.
Gaspıralı, daha Tercüman gazetesini kurmadan önce çıkardığı Tonguç’ta (Yukarıda
sözü edilen varaklardan birinin adıdır.), bütün Türklerin aynı dili konuşması
meselesini gündeme getirerek, Türk dünyasının tümü tarafından anlaşılabilecek
bir Türk dili kullanmıştır.6 Gaspıralı, Tonguç’un mukaddimesinde bu hususta
şunları söyler:
“Milletimizin eseri olan lisanımız, edebî olarak işlenmemiş
ise de, eğitime ve kaidelere uyabilecek bir dildir.
Gayet nâzik Tatar türkülerinden, Nogay cönklerinden,
Kırgız ve Türkmen cırlarından anlaşılır ki, eğer
dilimiz usta bulup, kelime alınıp işlenirse, şimdikine
göre çok daha fazla parlak ve kullanışlı olur.”7
Mukaddimenin devamında, yirmi beş yıllık hayatı boyunca ne yaptığını
ve bundan sonra ne yapacağını şu sözlerle anlatır:
“Yirmibeş seneden beri dediğim, yazdığım, çalıştığım
budur. Çare açmak, yol açmak, başka bir şey değildir.
Çünkü, kavi, necip, ömürlü, sabırlı ve cesaretli olan
Türk milletinin, perakende düşüp, Sedd-i Çin’den Akdeniz’e
kadar yayıldığı hâlde, nüfuzsuz, sessiz kaldığı
lisansızlığından, yani lisân-ı umumî (ortak dil)ye sahip
olmadığından ileri gelmiştir. Bu inanışla ömrettim (yaşadım),
bu inanışla mezara gireceğim.”
Daha bu yayınıyla rejimin şüphesini çekmeden, ince bir üslûp kullanarak,
düşmanın amacını gizliden gizliye milletine hissettirmeye çalışan Gaspıralı,
Tercüman gazetesinin kurulmasıyla birlikte, bu fikirlerini, o zamanki otorite
boşluğunu da iyi değerlendirerek açıkça ifade etmeye başlamıştır.
Gaspıralı, Bakû’da Hayat gazetesini çıkaran Ali Merdan Topçubaşı’na
gönderdiği mektubunda, edebî dilin önemini şu sözlerle ifade eder:
“İnsanları tefrik eden üç şey vardır. Biri mesafe uzaklığı,
biri din başkalığı ve biri dilsizliktir. Bundan 25 sene
evvel, ahvâl-i milliyemizi mülahaza ederek zayıf başımla
dertlerimize derman izlemekte gördüm ki, dinimiz
hep bir ise de mesafe ile dilsizlik bizleri tefrik ediyor.
Medeniyet eserlerinden olan vapurlar, demiryolları ve
telgraflar, sene be sene mesafelere galebe geldikleri
dahi görülüp, ayrılığımızın sebebi ancak “dilsizlik”,
yani edebî dilimizin olmadığı baş sebep olduğu, gün
gibi ortaya çıktı.”Gaspıralı, konuşulduğu ve yazıldığı zaman, İstanbul’daki hamal ve kayıkçı
ile Doğu Türkistan’daki deve sürücüsü ve koyun çobanının dahi anlayabileceği
bir dil istiyordu.10 27 Haziran 1914 tarihli İkdam gazetesinde, kendisiyle
yapılan İbret Alınacak Sözler başlıklı söyleşide,
“Eğer Türkler (Anadolu Türkleri) dillerini biraz daha
sadeleştirmiş, okumayı ve imlayı öğretecek şekilde ünlü
harfleri kullanmaya başlamış olsalardı, 5-6 seneye kadar
Rusya Müslümanlarıyla dilleri kesinlikle birleşmiş
olurdu. Bundan doğacak faydaları izah etmeye gerek
yoktur sanırım.”11
diyerek Anadolu Türklerinin dilde sadeleşmeye önem vermediklerini, bu yüzden
de Türkistan Türklüğü ile aralarında dil açısından uzaklaşmalar meydana
geldiğini ifade etmektedir.
Gaspıralı, Tercüman gazetesinde, bütün dünya Türklüğünün anlayabileceği
ortak bir edebî dil geliştirmeye çalışmış, bu edebî dilin de Osmanlı Türkçesi
olmasını istemişti.12 Bunun başlıca iki sebebi vardı. Birincisi, Osmanlı Türkçesinin
bir imparatorluk dili olmasıdır. İkincisi ise, 19. yüzyılın başlarından
itibaren Çarlık hükûmetinin Türkler arasına Rus göçmenler yerleştirmeye başlaması
ve bunun neticesinde her Türk boyunun mahallî bir dil ve edebiyat oluşturmak
için gayret etmeye başlamasıdır. Ancak, Osmanlı Türkçesinin Arapça,
Farsça terkip ve ibarelerle dolu olması, diğer boyların bu Türkçeyi anlamalarını
zorlaştırıyordu. Gaspıralı bu terkip ve ibareleri attı, yerlerine Kırım ve diğer
coğrafyalardaki lehçelerden alıntılar yaptı. Böylece, Anadolu ve Rusya Türklüğü
tarafından anlaşılan -bu görüşü paylaşmayan yazarlar da vardır13- ortak edebî
dili oluşturdu.
İsmail Bey’in ortak edebî dil gayretlerinin yanı sıra, yukarıda da ifade
edildiği üzere, Rus göçmenlerin Türklerin yoğun olduğu bölgelere iskân edilmeye
başlanmasıyla, benliğini korumak isteyen Türk toplulukları kendi lehçeleriyle
gazete ve dergi yayınlama gayreti içine girdiler. Bu çabalar, 1905 yılında
Rusların Japonya karşısındaki yenilgileri sonucunda, Rus yönetiminin meşrutî
idareye geçmesi ve Müslüman tebaaya bazı haklar vermesiyle giderek artmaya
başladı. Türklerin bulunduğu büyük şehirlerin çoğunda Türkçe günlük gazeteler
ve haftalık dergiler yayınlandı. Bunlar içinde mahallî lehçeler kullanılarak çıkarılanlar
İsmail Bey’in tepkisini çekiyordu. O, Kazan’da çıkan bu tip dergi ve
gazetelerin çok sığ ve yerli diline çatıyor, bunların Türk diline ve Türk milletine
zarar verdiklerini söylüyordu. Bu hususta Gaspıralı’yı haklı bulup destek çıkanlar
olduğu gibi, haksız bulup ona muhalif olanlar da vardı. Hatta Müslüman
Türk cemaati içinden bazı tutucu çevreler, yaptığı faaliyetler ve sarf ettiği sözler
yüzünden onu halkı dinden çıkarmakla suçluyor; hükûmet içerisindeki pek çok
nüfuzlu Rus da Panislâmcı, Pantürkçü düşünceleriyle Rus imparatorluğunu parçalamaya
çalışmakla itham ediyordu.Gaspıralı, bütün Türklerin birlik olabilmesi için, öncelikle cemaat olma
fikrinden kurtulup millet olma fikrine sahip olunması gerektiğini düşünüyordu.
O, ayrı ayrı lehçeler kullanmanın dilde birliğe engel olduğunu, millet olabilmek
için ortak bir edebî dil olması gerektiğini savunuyordu. Onun bu hususta yazdığı
yazılar, birliğe giden yolda ne kadar gayret ettiğini açık şekilde ortaya koymaktadır.
15 Mart 1906 tarihli Tercüman gazetesinde, dilde birliğe karşı olan ve ayrı
lehçelerin edebî diller olarak geliştirilmesini savunanlara şu şekilde cevap
verir:
“Umumî edebî dili olmayan millet, millet sayılmıyor.
Türk evlatlarından olan Tarançı, Sart, Özbek, Kırgız,
Kazak, Kumuk, Nogay, Azerbaycan vesair tayfalar,
Türkçe konuştukları hâlde, şiveleri başkadır. Birbirlerini
güçlükle anlarlar. Bu hâl, birleşmeğe, birliğe, bilgilerin,
ilimlerin herkese duyurulmasına, terakkiye
(ilerlemeye), edebiyata, dostluğa ve kaynaşmaya engeldir.
Binaenaleyh, en evvel, en ziyade, hepimiz için ihtiyaç
ve lüzumlu olan, umumî lisan, edebî Türkçe dildir... Bu
iş pek o kadar yengil (hafif) değilse de, çaresi bulunmaz
müşkil de değildir. Tercüman gazetesi, Bahçesaray’dan
tâ Kâşgar’a kadar okunduğu, yani anlaşıldığı,
lisanen birleşmenin mümkün olduğuna büyük delildir.”
15
Cafer Seydahmet Kırımer, “Gaspıralı’nın, ortak bir edebî Türk dili oluşturmak
için tutulacak yolu açıkça ortaya koymamasına rağmen, Tercüman gazetesinde
kaleme aldığı makaleler gözden geçirilince, aşağıdaki sonuçlara ulaşılabileceğini
-Bekir Sıtkı Çobanzade’nin Türk-Tatar Lisaniyatına Medhal adlı eserinden
naklen- ifade etmektedir:
1. Mümkün olduğunca Türkçeye girmiş olan yabancı kökenli kelimeleri
çıkarmak.
2. Okuryazarlar tarafından dahi anlaşılamayan Arapça, Farsça terkip ve
ibareleri kaldırmak.
3. Bütün lehçelerdeki çok kaba olmayan kelimeleri, Osmanlı Türkçesinin
yapısına uydurarak kullanmak.” 16
Gaspıralı, eserlerinde ve Tercüman gazetesinde anlaşılır bir dil kullanmıştır.
Bu da onun dilde birlik fikrini kuru kuruya savunmadığını, aynı zamanda
uygulamasını yaptığını da gösterir. Rizaeddin Fahreddin, Til Yarışı adlı kitabında,
İsmail Gaspıralı ve eserlerinde kullandığı dil hakkında şunları söyler:
“Ana dilimizin bugün yaşamakta olan en büyük hizmetkârını
göstermek gerekirse, hiç şüphe yoktur ki, bu
kişi Tercüman gazetesi yazarı İsmail Bey Gaspıralı’dır.
Herkesin anlayacağı şekilde, açık ifadeli ve ruhlu kısa
cümlelerin, güzel ve edebî ifadelerin usulünü o ortaya
koymuştur. Onun anlatımında, garip kelimeler, çıkışı
olmayan cümleler, bir anlam için birden fazla eşanlamlı
ifadeler olmaz. Türk dilinin birinci ıslahçısı Ali
Şir Nevâî ise, ikincisi hiç şüphesiz İsmail Bey’dir.”17
Tercüman’da kaleme aldığı yazılarında, dil birliği konusunda mümkün
olduğunca açık bir Türkçe kullanan Gaspıralı, meslektaşlarını da daima arı dil
kullanmaları yolunda teşvik etmiştir. 1906 yılında Azerbaycan’da çıkarılmaya
başlanan Füyûzât dergisinin yayın müdürü Hüseyinzâde Ali Bey’e, derginin
dördüncü sayısında yayınlanan mektubunda,
“Füyûzât’ın birinci sayısını aldım. Düzeni ve baskısı
güzel olmuş, hayırlı olsun. Dilini biraz daha sadeleştirirseniz
halk arasında da daha fazla yaygınlaşır, sanıyorum.”
18
demek suretiyle, Füyûzât’ın sade dille çıkarılmasını istemesi bu fikrinin tezahürüdür.
Aynı şekilde, Mehmet Emin Yurdakul’un gönderdiği mektuba cevaben 12
Mart 1889’da kaleme aldığı mektubunda, sade Türkçeyle yazılan şiirlerinden
duyduğu memnuniyeti,
“Şiirlerinizin dilinden başka, fikirleri de İstanbul’un
‘ay yüzlü’ ve ‘kara saç ile mavi göz’den ibaret şiir
eserlerinin hepsinden üstündür. Cübbeleri kıyamet
olan efendilerin; bastonları, ceketleri alamet olan şık
beylerin tarzına zıt, sade ve kaba(!) Türkçe’yle yazmak
büyük cesarettir. Mensur ve manzum eserler arasına
böyle sistemli bir eser kazandırmak, Türk âlemine büyük
bir hizmettir. En içten tebriklerimi sunuyorum.
Türk âlemine dediğim abartı sanılmasın. Abartmayı ne
severim, ne de ederim. Çünkü şiirlerinizi Edirne, Bursa,
Ankara, Konya, Erzurum Türkleri anlayıp lezzetle
okuyabilecekleri gibi; Tiflis, Tebriz, Şirvan, Horasan,
Türkistan, Kâşgar, Deşt-i Kıpçak, Sibirya, Kazan ve
Kırım Türkleri de okuyacaktır ki, bu şerefe Fuzûlî ve
Nâbî bile nail olamadılar. 40-50 milyonluk ve 30 asırlık
âleme ilk kez bir kaşık oğul balını yediren siz oldunuz
ki, bu sizin için bir şeref, bizim içinse bir saadettir!
Tekrar tebrik ediyorum.
Tercüman gazetesinin çabası da bu yolda hizmettir.
Sade ve kaba(!) Türk dilidir ki, Dersaâdet’in hamal ve
kayıkçılarına, Doğu Türkistan’daki Türk devecilerine
ve çobanlarına gazeteyi tanıtmıştır. Kazan ve Sibirya’da
olduğu gibi, Tebriz ve Horasan’da da Bahçesaray
dilini öğrenmeye meyil doğurmuştur. İstanbul edebiyatının
sistemsiz devamından ve dudu kuşu dilinden
usanmış, kararmıştım. Şiirleriniz büyük teselli oldu.
Bunun için Allah sizden razı olsun. Size kardeşçesine
gazetemi takdim ediyorum...”19
satırlarıyla dile getirmiştir.
İşte Gaspıralı’nın bu çabaları sonucunda, dünyanın diğer bölgelerindeki
Türkler arasında bir kıvılcım parlamış oldu ve bu kıvılcım alevlenerek büyüdü.
Onun “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” düsturu, diğer Türk boylarına mensup pek
çok Türk aydınını da etkiledi. Bunun neticesi olarak da Kazan’da, Kafkasya’da,
Türkistan’da ve Kırım’da yayınlanan pek çok gazete ve dergi, hikâye ve romanın
da bir kısmı, ya Tercüman gazetesinin dilinde veya buna yakın bir dilde
çıktı.
Kazan yazarlarından Akyiğitzade’nin 1886’da basılan Hüsamettin Molla
hikâyesi, Zahir Bigiyef ’in 1896’da çıkan Güzel Hatice romanı, Alime Tilbanat
Hanım’ın 1898’de ikinci baskısı çıkan Muaşeret Âdâbı, daha sonraları yayınlanmış
olan Sadri Maksudî ’nin Maîşet hikâyesi, Ayaz İshakî ’nin bazı eserleri,
Fatih Kerimî ’nin bütün yazıları, Abdullah Tukay’ın bazı şiirleri, Tercüman
Türkçesinin etkisindeydi. Kırım’da Osman Akçokraklı’nın 1899’da basılan
Hikâyet-i Minkecan Hanım Türbesi ve daha sonra yayınlanan Kırım Koncaları,1901’de Seyit Abdullah Özenbaşlı’nın Olacağa Çare Olmaz ve Hasan Sabri
Ayvazof ’un Neden Bu Hâle Kaldık? piyesleri ve Nasıl Tedris? adlı eseri, Tercüman
Türkçesi kullanılarak kaleme alındı.20 Ayrıca, Hâdi Atlasî ’nin
Süyümbike, Kazan Hanlığı ve Sibir Hanlığı eserleriyle, Zahir Bigiyef ’in
Maveraünnehirde Seyahat ve Günah-ı Kebâir eserleri de yine bu Türkçe esas
alınarak yazıldı.
1905’ten sonra, bütün Rusya Türklerinde olduğu gibi Azerbaycan Türkleri
arasında da milliyetçilik fikri kuvvetlendi ve dilde sadelik, yalnız edebiyatta
değil, matbuatta da canlanmaya başladı. Gaspıralı’nın başlattığı ortak edebî dil
çalışmaları, Kazan’da olduğu gibi Azerbaycan’da da karşılık buldu. XX. yüzyılın
başlarında Azerbaycan edebî dilinin durumunun ne olacağı sorgulanmaya
başlandı. Osmanlı Türkçesi tarafında olanlarla Azebaycan lehçesi taraftarları
arasında şiddetli tartışmalar yaşandı. Hasan Bey Zerdabî, daha 1876 yılında
Ekinci gazetesinin on dördüncü sayısında, Türk dil birliğini savunmuştu.21
1900’lü yıllarda, Osmanlı-Türk edebî dilini savunanlar, Hüseyinzade Ali Bey’in
idare ettiği Füyûzât’ta bu yöndeki fikirlerini kaleme almaya başladılar.22 1906
yılında neşredilmeye başlanan Füyûzât dergisi, yalnız Azerbaycan’da değil,
bütün Rusya Türkleri arasında milliyetçilik fikrinin güçlenmesinde önemli işler
yaptı. Füyûzât, sadece dilde sadeliğe önem vermedi, aynı zamanda dil konusundaki
pek çok tartışmaya sütunlarında yer açarak bu husustaki görüşlerin olgunlaşmasına
da yardım etti.
Böylece, İsmail Gaspıralı’nın ortak edebî dille ilgili gayretleri oldukça
geniş bir sahada karşılık buluyor; sadeliğin, ortak edebî dilin anlamı ve önemi
anlaşılıyordu. Bu akım, Türk birliği fikrini de gün geçtikçe kuvvetlendiriyordu.
Bununla ilgili olarak Revue du Monde Musulman dergisinin Kasım 1906 tarihli
sayısında Mr. Bouvat, Rusya Müslümanları Matbuatı adlı makalesinde, “Bütün
bu gazetelerin ortaklaşa takip ettikleri fikir ve gaye, Tatarca’nın birleştirilmesi
ve mümkün olduğu ölçüde İstanbul şivesine yaklaşmasını sağlamaktı. Bu gazeteler,
Rusça kelimelerin istilasından mümkün olduğunca kaçınarak, yerlerine bu
kelimelerin Osmanlıcasını kullanmaktaydı.” diyerek bu dergi ve gazetelerin
ortak amacını izah etmektedir.