Tahammül Mü Hoş Görmek Mi?

Başlatan: mütereddid Tarih: 08.08.2011 17:36 Cevap: 38

08.08.2011 17:36
#1

Tahammül mü hoş görmek mi?

 

Bir Müslüman imkanlar ve şartlar elverdiği takdirde İslam ahkâm ahlak ve âdâbının hakim olduğu, kimsenin aleni olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak ister. Yine imkan bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında, daha büyük sakınca doğurmadığında her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür.

 

İslam'a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam toplumunda- "onların aykırı filleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi" tedbirlere başvurulur.

 

Bir Müslüman yukarıda özetlediğim imkanlardan mahrum ise, çok dinli, çok kültürlü, çok ahlak anlayışlı bir toplum içinde yaşamak durumunda kalmış ise ne yapacaktır?

 

Şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait olmadığına göre bunu yapamayacaktır.

 

Şartlar, ötekilerden ayrı bir mekana yerleşip orada kendi inancına göre yaşamaya elverişli değilse bunu da yapamayacaktır.

 

Geriye beraber, yan yana yaşama şıkkı kalıyor.

 

Şimdi bir apartmanda, bir sokakta, bir mahallede eşcinselinden sarhoşuna, nikahsız birlikte yaşayanından (zina edenlerden) kumarcısına, Müslümanları sevmeyenlerden düşmanına, sokakta sevişenden çıplağına... kadar birçok insanla yan yana yaşıyoruz. Peki dindar Müslümanların bu insanlara karşı iç ve dış tavırları ne olacaktır?

 

İç tavırdan başlayalım:

 

Müslüman bu davranışları asla beğenemez, bu fiillerden nefret eder, imkan bulsa düzeltme ve engelleme niyetini muhafaza eder.

 

Dış tavır olarak da dine, ahlaka ve âdâba aykırı davranışı çekinmeden, gözünün içine baka baka, meydan okurcasına sergileyen insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlardan sakınır. Onlar kötü halleri içinde iken en azından tebessümünü esirger.

 

Durum böyle olunca çoğulcu bir toplumda yaşayan Müslümanın farklı olanlarla zorunlu ilişkisinin adına ben ısrarla "hoşgörü" değil, "tahammül" diyorum.

 

Bu yazıma tepki gösterecekler, "bu ayrımcı, bölücü, birlik ve beraberliği zedeleyici" bir yazı diyecekler olacak; bunu biliyorum. Ama bir Müslüman, farklı olanlarla arasındaki farkın "farkında olmak" mecburiyetindedir ve dindarlık bakımından en önemli tehlike bu "farkında oluşun" ortadan kalkmasıdır. Şartlar öyle getirdiği için farklılığa tahammül ederek, kimsenin -düzen tarafından verilmiş- hak ve hürriyetine müdahale etmeden yaşamak başkadır, hoş olmayanı hoş görmek başkadır

 

Hayrettin Karaman/Yenişafak

 

07.08.2011

09.08.2011 12:07
#2

 

Şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait olmadığına göre bunu yapamayacaktır.

 

 

 

 

bu yazının yazılma gayesi bu cümledir. Bu cümleyi söyleyip, müslümanların bu fikre inanmasını sağlamaktır. Buna inandırdıktan sonra zaten bulundukları halden fazlasıyla memnun olan müslüman kitle, velev ki bir hamleye girişme istidadı gösterir gibi bir eğilimde bulunacak olsa Hayreddin Hocalarının bu klişe cümlesi gözlerinin önüne gelecek.

 

"Ya abi zaten şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait değil ki ya, geçen hayreddin hocamız da böyle yazdı okumadın mı?" "Ne yapalım abi, yapacak birşey yok ki?"

 

Hayreddin Hoca yine aba altından vurdu sopayı müslümanlara , bir de kendine mağdur rolü vermiş, yazıklar olsun!

13.08.2011 16:05
#3

"Ne yapalım" dan tehlikeli, çok daha tehlikeli bir cümle: "Ne var bunda!"

 

Müdahale biryana, farkın farkındalığı biryana; hazin ki farkı kapatmak için sirk maymununa dönen bir nesil var karşımızda.

VE
14.08.2011 04:14
#4

Hoca Hoca bu yazına kimse merak etme laf etmez! aksine alkış tutarlar bak ne hoca ama tahammül edin diyor!

 

Kusura bakma Hocam İyiliği emret kötülüğü yasakla'dan hiç bahsetmemişsin? hiç bahsetmemişsin bu ülkenin başsız olduğundan? hiç bahsetmemişsin demokrasi denilen illetin bu milletin dna'sı ile örtüşmediğinden? hocam hocam sen alimsin sen böyle ılımlı bir yazı ile tahammül dersen cemaat bunu hoşgörü kabul eder!

14.08.2011 07:44
#5

"Kusura bakma Hocam İyiliği emret kötülüğü yasakla'dan hiç bahsetmemişsin?"

 

Öldürelim, tamam öldürelim lakin, hakkını yemeyelim. Bunun için ilk paragrafa dikkatinizi celbedeceğim.

 

"Yine imkan bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında, daha büyük sakınca doğurmadığında her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür."

14.08.2011 10:27
#6

Aslında, günah ve günahkar karşısında olması gereken tavır üzerine ne zamandır bir konu açmak istiyordum. Bu yazıysa bu konuyu gündeme oturtmuş, tartışma odağı haline getirmiş. Öyle ki birilerini acaip ürkütmüş, bizim camiadada da yeni bir tartışma başlatmış.

 

Karaman'ın Yazısından PKK da Rahatsız Oldu

 

İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman`ın laikçi çevreleri rahatsız eden "Tahammül mü, hoş görmek mi?" başlıklı yazısına bir tepki de PKK`nın yayın organından geldi. Prof. Karaman gündemdeki yazısında "İslam`a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam toplumunda- 'onların aykırı fiilleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi` tedbirlere başvurulur" yorumunda bulunmuştu. Karaman`ın bu yazısı "Müslüman gibi yaşamayanlara özel bölge tavsiyesi" yollu yorumlar üzerinden tartışma konusu olmuştu.

 

Hürriyet`ten Ertuğrul Özkök gibi isimlerden gelen tepkilerin ardından PKK`nın yayın organı da Karaman`ın bu yazısından rahatsız oldu.

 

PKK`nın yayın organı FHA`da yayınlanan Mehdi Atay imzalı analizde, Karaman`ın bu yazısı "taammüden provokasyon" olarak değerlendirildi. Yazıda "Karaman`ın soyunduğu toplum mühendisliği. Hem de Hitler, Musolini, 12 Eylül faşist rejimi tarzı bir toplum mühendisliği. Karaman, 'İslamiyet` üzerinden 'mümini`, onun 'ideal` hayatı üzerinden de kendi toplum mühendisliğini inşa ediyor" denildi.

 

EŞCİNSELLİK SAVUNMASI

 

Yazıda ayrıca şu yorumda bulunuldu: "Tahammül mü hoş görmek mi?" ikileminde "tahammülün" sınırını da kendisinin belirleyeceği çok açık görünen Karaman, kumar ve içki kullanımı ile aynı "zararlı" kategoride algıladığı eşcinselliği de "geneleve" kapatmak istiyor. AKP`li Selma Kavaf gibi eşcinselliği, "zararlı" bir durum olarak addeden Karaman`ın, bugüne kadar değinmediği bu konuyu bugün dillendirmesinde AKP`nin aldığı yüzde elli oyun etkisi unutulmamalıdır. Açıktır ki, iktidarın çirkin, rijit, biçimlendirici dili, "İslami kesimin" mazlum dilini yok ediyor."

 

YENİ AKİT

 

Hürriyet'ten Ahmet Hakan:

 

Süper tehlikeli bir yazı

 

"HAYRETTİN Karaman Hoca Yeni Şafak'ta bir yazı yazdı.

 

Yazının özellikle şu bölümü önemli:

 

“Bir Müslüman imkânlar ve şartlar elverdiği takdirde İslam ahkâm, ahlak ve adabının hâkim olduğu, kimsenin aleni olarak bunları çiğneyemediği bir toplumda yaşamak ister. Yine imkân bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında, daha büyük sakınca doğurmadığında her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, adaba aykırı bir davranışa engellemek veya ıslah etmek maksadıyla müdahale etmekle yükümlüdür”.

 

Açıkça söylüyorum:

 

Hayrettin Hoca'nın bu yaklaşımı, “süper tehlikeli” bir yaklaşımdır.

 

Oruç tutmayana kötek atıldığının emarelerinin görüldüğü bir toplumda yaşıyoruz.

 

Böyle bir toplumda...

 

Saygın bir din âlimi, “Her Müslüman dine, ahlaka, adaba aleni olarak aykırı bir davranışa müdahale etmekle yükümlüdür” diye yazarsa...

 

O toplumda ortalığı “durumdan vazife çıkaracak” müminler kaplar.

 

Bu müminler, Hayrettin Hoca'dan “kapı gibi” fetvayı kapmış olmanın gönül rahatlığıyla raconu keserler.

 

Hem de kendilerine göre bir din, kendilerine göre bir ahlak, kendilerine göre bir adap tanımı yaparak...

 

Kimine göre mini etek adaba aykırıdır, kimine göre oruç vakti sigara içilmez, kimine göre erkeğin kulağına küpe takması dine terstir, kimine göre cuma vakti sokakta dolaşılmaz, kimine göre eşcinsel kovalamak ibadettir.

 

Ayrıca...

 

“Müdahaleyi gerektiren aykırılıklar” meselesi de gayet belirsizdir.

 

Mesela Hayrettin Hoca “müdahaleyi gerektiren aykırılıklar” diye bir liste çıkarsa bile işin içinden çıkamaz.

 

Çünkü o liste, “İslam’ın listesi” değil, “Hayrettin Hoca’nın listesi” olur.

 

Hayrettin Hoca yazısında “Nasıl bir müdahale?” sorusuna da yanıt vermemiş.

 

Bu durumda...

 

Müdahalenin biçimi de kişiden kişiye göre değişecektir.

 

Mesela adam...

 

- Munisse kibarca ikaz eder...

 

- Hafif sertse kaşlarını çatar.

 

- Ağır abiyse sopayla saldırır.

 

- Bitirimse bıçak çeker.

 

- İş bitiriciyse kurşun atar.

 

Hayrettin Hoca bize söyleyebilir mi acaba?

 

Hangi müdahale daha İslami?

 

Hayrettin Hoca şimdi çıkıp da “İyi ama ben "düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında' diye bir çekince koydum” demesin.

 

Çünkü...

 

“Düzelteyim derken bozma ihtimali bulunup bulunmadığı” meselesi de fena halde belirsizdir.

 

Adamın biri “bozma ihtimalinin bulunduğunu” düşünür, diğeri ise düşünmez. Adamın biri sakınca görür, diğeri ise görmez.

 

Ne yani?

 

“Aykırı durumla karşılaşan mümin birey”, Hayrettin Hoca'yı arayıp “Hocam aykırı bir durumla karşılaştım, müdahale etmem halinde düzelteyim derken bozmuş olur muyum?” diye fetva mı isteyecek?

 

Peki tam da fetva istenirken “aykırı duruma yol açanlar elden kaçarsa” ne olacak?

 

Hayrettin Hoca “Ama ben İslam'da var olan "emri bil maruf', yani "iyiliği emretme' anlayışından söz ediyorum” diyebilir.

 

Bu tür bir savunma, işaret ettiğim belirsizliklerin doğuracağı sakıncaları ortadan kaldırmaz."

 

*

 

Özkök de bayağı korkmuş. "Müslümanları gettolara kapatalım" diye başlık atmış. Ayrıca Taraf'tan Ayşe Sözen "Müslümanca yaşamak üzerine düşünmek", Yenişafak'tan Ayşe Böhürler "Hangi tahammül", Fatma Barbarosoğlu da "Tahammül ile hoşgörü arasında Müslüman kimliği" başlıklarını köşelerine taşımışlar.

14.08.2011 10:37
#7

Hem cahil hem cesur oluyorlar

 

Sonhaber.com adresli bir site benim pazar günü çıkan yazımı polemik konusu yapmış. Her konu bilenler tarafından tartışılabilir; buna bir diyeceğimiz olmaz. Ama iki şeye itirazım var: 1. Ağzı olan herkesin bilir bilmez konuşması, tartışması ve ahkam kesmesi. 2. Bir kimsenin söylediğini olduğu gibi vererek değerlendirmek ve tartışmak yerine çarpıtmak, değiştirmek, işine geldiği gibi şekillendirmek. Bu site işte bu ikincisini yapmış. Bakın benim yazımı nasıl değiştirerek, çarpıtarak veriyor

 

"Bizden olmayanlara gettolar yapılsın. Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Dr. Hayrettin Karaman'ın dün yazdığı "Tahammül mü hoş görmek mi" başlıklı yazısı İslami kesim tarafından eleştirilmişti. Karaman, yazısında "Müslüman gibi yaşamayanlar için özel bölgeler yapılmasından" söz etti".

 

Okuduğunu anlamayacak kadar cahil isen önce öğren sonra konuş. Anladığın halde saptırıyorsan, değiştiriyorsan senin ahlakla ilgili problemin var demektir.

 

Ben yazımda ne "gettolar yapılsın" dedim, ne de "Müslüman gibi yaşamayanlar için özel bölgeler yapılmasından" söz ettim. "İslam toplumunda –ki, İslamî devleti kastediyorum- bu, ahlaka ve dine aykırı fiiller için ayrı mekanlar ihdas edilebilir" dedim. Bunun demokrasilerdeki örneği, ayrılmış yerlerdeki genelevlerdir.

 

Hadi gazeteci ve cahil veya bağnazlıktan kör olmuş kimseler bu saptırmayı yapmış, ya okumuş yazmış bazı kimselerin yazıma bakmadan yorum yapmaya kalkışmalarına ne demeliyim bilemiyorum!

 

En iyisi aynı sitede verilen yorumlardan ikisini buraya taşıyarak "benim ne demek istediğimi anlayanların bulunduğunu" ortaya koymak olacak:

 

"Sayın arkadaşım okuduğunu anlamamışsın, benim yorumumu da anlayacağını sanmasam da (Hayrettin hocayı anlayamayan beni nasıl anlasın) seviyene inerek anlatmaya çalışayım. Üstad diyor ki, sen ibadetini elbette yapacaksın, ama sayacağım şeyleri meslek haline getirmiş ve bunu yaymaya çalışan "eşcinsel, zani, alkolik, lezbiyen vs" tarzı hayatı yaşam felsefesi yapmış, bunu bir de savunup hatta normalleştirmeye çalışan insanlara şimdiki kısım hocama ait "İslam'a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse -İslam toplumunda- 'onların aykırı fiilleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi' tedbirlere başvurulur." Burada anahtar kelime İslam toplumu, öncelikle biz islamî bir toplum değiliz, belki "Müslümanların çoğunlukta olduğu topluluk" denebilir; dolayısı ile yukarıdaki kavram bir islamî gerçeği söylerken bizim Türkiye'deki sistem içinde uygulanabilir değil; zaten yazar da bunu ifade etmiş. Bir de madalyona şu tarafından bakın: Karşı komşunuz eşcinsel ve iki erkek aynı evde, alt komşunuz lezbiyen ve iki kadın hatta bazen kadınlar aynı evde, üst komşunuz da alkolik ve her gün başka hatunla, sizin de 16-17 yaşında kız ve oğlunuz var ise giderken onları evde bıraktığınızda gözünüz arkada kalmadan emin olur musunuz? Ha zaten sorun yok derseniz bu yazı sizi bağlamıyor, hayatınıza devam edin, eleştirmenizin de bir anlamı yok, hocam letafetinden az bile söylemiş."

 

"Hoca onlar ayrı yerde yaşasın dememiş. Yani burada öyle yazmıyor. "Biz ayrı yerde yaşamayı istiyoruz ama imkan yok buna" demiş. "O zaman iç içe yaşamaktan mutluluk duymuyorum" demiş. "Sadece tahammül ediyorum" demiş. Ben de böyle düşünüyorum. Keşke bizi ayırsalar ama imkan yoksa yarı çıplak, gayri ahlaki yaşam süren insanlarla Müslüman mutlu mesut yaşam süremez. Bu gerçeği kabul etmek lazım."

 

Siz yine de yazımı baştan sona bir okuyun.

 

Hayrettin Karaman

 

11.08.2011

14.08.2011 10:42
#8

Hatrıma düştü.. Üstat Said-i Nursi'den..

Ey uykuda iken kendini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsâmaha veya teşebbühle medenilere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı te'min edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalâlete düşer boğulursunuz.

 

Mesnevi-i Nuriye, s. 107

VE
14.08.2011 21:33
#9

"Kusura bakma Hocam İyiliği emret kötülüğü yasakla'dan hiç bahsetmemişsin?"

 

Öldürelim, tamam öldürelim lakin, hakkını yemeyelim. Bunun için ilk paragrafa dikkatinizi celbedeceğim.

 

"Yine imkan bulduğunda, şartlar müsait olduğunda, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmadığında, daha büyük sakınca doğurmadığında her Müslüman, aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale etmekle yükümlüdür."

 

 

İyide arkadaşım Üstad Necip Fazıl döneminde şartlar çokmu müsahitti? şartlar nasıl müsahit olur bana bi söylermisin? sen yanmazsan ben yanmazsam bu şartları kim müsahit hale getirecek! Allah kukuma kuşu gibi pinekleyen Müslümana yardım edermi sanıyorsun! etseydi bu halde olurmuyduk biz?

 

Üstad'ın bu sözü bu alim kisvesine bürünmüş hocazademize gitsin.

 

Kuyruğu dönen kedi hayrette,

Alim ki hayreti yok, ne boş yere gayrette!

16.08.2011 13:10
#10

Arkadaşım, dikkat çektiğim husus, yanlızca, mezkur şahsın "iyiliği emredip kötülüğü yasaklamaktan bahsetmediği" haksız iddianıza karşı bir haklı itiraz kabilindedir.

 

*

Müslümanın içerisinde bulunduğu, İslam hukukunun, emir ve cezalarının -şeriatinin- tatbik edilmediği bir toplumda, günahın aşikare işlenebilmesi ve hatta düzen müesseselerinde bangııır bangır günah propagandası yapılabilmesi karşısında, dehşetli reaksiyonsuzluk, gevşeklik, 'light'lık, laçkalık ve neticelerinde günahın sıradanlaşması, benzeşmek, aynileşmek, 'fark'sızlaşmak hali hepimizce malum.

 

Burada mesele, şahısların ötesinde asıl mesele, bir Müslüman'ın, başkasının alelen işlediği bir günah karşısında yahut bir gayrı müslimle aynı zaman mekan dairesinde iken, duruşunun, bakışının, sözünün, halinin, tavrının ne olduğu/ne olması gerektiği..

 

Emir ve nehiy... En nazik ellerce icra edilesi bu çok büyük ve çok mühim işin işin, edebi haddi nedir? Bu nazik iş, kırıp döken, hakikate değil, nefse hizmet eden 'ham softa ve kaba yobaz'ın kalın ellerine bırakılabilir mi?

 

"Ham ve kaba softa, günahı hikmet cephesiyle görmeden şiddet cephesiyle eie alıp kalbleri tılsımiamanın san'atından anlamaz, rahmete nazar etmez; üstelik günah uydurur, ibâdet kibri içinde kesip kavurur ve bütün bu ölçüleri dinden değil, kör nefsinden devşirir." (üstad)

 

Gaye, bu tanıma dahil olmamak.

 

Peki müdahale nedir? Mesela, 'yazmak'tan mı ibarettir?

 

Daha açık; elle, olmaz ise dille men, hiç olmazsa kalp ile buğz çerçevesinde bize yüklediği vazife; sokak ortasında içki içen adama, bankta yanyana oturmuş iki gencin utandıran hallerine veyahut misal, başı açık müslüman kadına karşı ne yapmayı gerektirir?

 

Suç sayılan hallere tebessüm ederek günahı -hoş olmayanı- hoşgörme, meşrulaştırma ve ondanan rahatsızlık duymama çukuruna düşmeden, çevrenizdeki milyon suç sahibi ile irtibat nasıl/ne şekilde olmalı?

 

Bir kapı komşusu, bir bakkal, bir hoca, bir işveren olan müşrik ve münkir ile münasebetin dairesi nedir?

 

Bu meselelerin, asr-ı saadetten yolumuza ışık tutan projektör misaller nelerdir?

 

Vaktin ve mekanın şartlarına göre müslümanın üzerine düşen nedir?

18.08.2011 12:59
#11

Tahammülsüzler

 

Sözde demokrat olan, çoğulculuğu savunan, aykırı düşünceleri de kapsayan "düşünceyi açıklama özgürlüğü"nden yana görünen baylar ve bayanların gerçek yüzlerini teşhir için bir yazı yetti ve arttı.

 

Şunların içine düştükleri çelişkiye bakın!

 

Ben Müslümanlar için, hoş olmayanı hoş görmek yerine "tahammül"ü teklif ettim, buna karşı hoşgörüyü savunanlar ise kendilerine aykırı gelen bir yazıma tahammül bile edemiyorlar. Hakaretin, beni sürgüne gönderme, kafese kapatma... tekliflerinin haddi hesabı yok!

 

Bir yazı, sözde aydınların, yazarların ve çizerlerin ne kadar sığ, dil bilmez, söz anlamaz, bağnaz olduklarını da ortaya koyuverdi.

 

Bir kısmı yazıyı okuma zahmetine katlanmadan, birilerinin attıkları başlıklara bakarak hükme varıyor, ağır sözler söylüyor ve eleştiriyorlar. Bir kısmı ise yazıyı okuyor, ama üstünkörü okuyor, anlamıyor, anlamak istemiyor veya peşin hükmü anlamasına mani oluyor.

 

Ciddi bildiğimiz bazılarının davranışları daha da şaşırtıcı. Mesela Mehmet Barlas "...Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman'ın 'Müslüman gibi yaşamayanlar için özel bölgeler yapılmasından' söz etmesi" diyor.

 

Peki bu "söz etme", benim yazımın neresinden çıkıyor?

 

"İslam'a inanmayanlar kendi inançlarını serbestçe uygulayabilirler; ama bu uygulama Müslümanların hayat, ahlak ve dindarlıklarını, nesillerin eğitimini olumsuz etkileyecekse –İslam toplumunda- "onların aykırı filleri için özel mekanlar ihdas edilmek gibi" tedbirlere başvurulur" diyorum.

 

"İslam toplumunda", "...aykırı fiilleri için" diyorum.

 

Demokrasilerde bazı fiiller için özel mekanlar tahsis edilmiyor mu?

 

M. Barlas gibi bir kafa bu ifadeyi anlamaktan aciz olabilir mi?

 

Ya okumadı, ya da öyle anlamak istedi!

 

Bu yalnızca bir örnek.

 

Bir dosya açtım, ulaşabildiğim yazıları ve yorumları buraya topladım, bugün (16- 8 -2011) itibariyle 118 sayfayı buldu.

 

Genel olarak baktığımda şunu görüyorum:

 

Hoşgörü şöyle dursun tahammül bile yok.

 

Saptırmalar var.

 

Okumadan, anlamadan, düşünmeden kaleme sarılmalar var.

 

Çok az sayıda insaflı değerlendirmeler, eleştiri denebilecek yazılar da –çok şükür– var.

 

Sonuç olarak "iyi ki yazmışım" diyorum. Yazı bir laboratuar oldu, gerçek yüzler burada daha iyi, daha yakından görüldü. Çağdaşlık, hoşgörü, çoğulculuk... maskeleri altında meğer ne kadar çirkin ve sahte yüz varmış!

 

18.o8.2011

18.08.2011 14:04
#12

 

Sonuç olarak "iyi ki yazmışım" diyorum. Yazı bir laboratuar oldu, gerçek yüzler burada daha iyi, daha yakından görüldü. Çağdaşlık, hoşgörü, çoğulculuk... maskeleri altında meğer ne kadar çirkin ve sahte yüz varmış!

 

 

 

Senin maskeni ne yapalım ya hayreddin efendi? Sen önce kendi maskeni bir çıkar, ey müslümanlar ben buyum de de ondan sonra milletin maskesiyle uğraş. Senin masken bu bahsettiğin kişilerin maskelerinden kat be kat tehlikeli...

 

Sen maskeyle dolaşmaya devam et, yüzünde nur kalmadı...

20.08.2011 13:51
#13

Hoşgörü ve tahammül

 

Hayrettin Karaman Hoca'nın, İslami açıdan makbul olmayan hayat tarzına sahip insanlarla ilişkiler konusunda yazdığı yazı günlerdir tartışılıyor.

 

Türkiye'de farklı toplum kesimleri arasında usule uygun bir tartışma ve müzakere geleneği olsaydı verimli bir tartışma olurdu bu. Ramazan ayının bereketiyle herkes bundan istifade ederdi. Ne var ki, kendi müzakere, düşünme ve çözüm bulma geleneğimizden kesin bir kopuş hali yaşadığımızdan arzu edilen sonuç elde edilemedi. Benim başıma birkaç defa geldiği için Hayrettin Hoca'nın ruh halini en iyi anlayanlardan biri benim.

...

Batı aydınlanması içinden dünyaya bakanların söz konusu hassasiyetleri bilmedikleri açıktır. Bu hassasiyetleri bilmedikleri gibi, iş din ve Müslüman alimlere geldiğinde büsbütün terbiye ve nezaket kurallarını bir kenara bırakıp kabalaşmayı, mütecaviz olmayı, hakaret etmeyi aydın olmanın gereği sayarlar. Bir kendini bilmezin Hoca'mızı "Gülhane'ye göndermeyi önermesi" hepimizi derinden incitmiştir. Aynı gelenek içinden eleştiri yapan sol, Kemalist veya liberal yazarlar da hakaret etmese de anlama sorunu içinde oldular. Usul bilmediklerinden ne lafzı anladılar ne lafız ile hüküm ilişkisini, ne hükmün illetini ve maksadını araştırdılar. Bu zaten onlara yabancı bir zihin ve bilgi elde etme yöntemidir.

 

Ancak asıl ibret verici olan, dindar bazı yazarların Hoca'ya yönelttikleri eleştiri ve bu sayede sergiledikleri garabettir. Bence ileride bu "aydınlanmış dindar-muhafazakâr yazar"ların eleştirileri, Türkiye'deki "Müslüman aydınlar"ın nasıl bir zihinsel dönüşüm yaşadıklarını, farkında olmaksızın paradigma değiştirip kendi köklerinden kopup postmodern "ne olsa gider!" felsefesi içinden artık hudutları zihinlerinde ve elbette giderek hayatlarında önemsizleştirdiklerini göstermesi bakımından çeşitli tez çalışmalarına konu olmalıdır.

 

Bunlar da seküler aydınlanmacılar gibi bir zihin ve yöntem içinden dünyaya bakıyorlar, eleştirileri, çoğulculukları, bir arada yaşama düşünceleri, "öteki" algıları kendi düşünce kaynaklarıyla ilişkisizdir.

 

Hoca'yı eleştiren seküler çevreler, İslam'ın neredeyse akidesi ve ana hükümleriyle ilgili rahatsızlıklarını açığa vuruyorlar. Onlara göre dinin ma'ruf ve münkeri olmamalı. Dinin, kendisiyle mücadele edilmesini emrettiği münkerler -mesela alkollü içki, zina, eşcinsellik, avret yerinin açılması vs.- hem eleştirilmeyip hoşgörülmeli hem hiçbir Müslüman kendini ve ailesini bu münkerlerden koruma çabasına girmemeli.

 

Bir arada yaşamayı, diyalog ve ihtiramı bu ülkede ilk gündeme getiren, bu fikri geliştiren bizleriz. Hâlâ bu fikirdeyiz, ama bu helal ve haramın, maruf ve münkerin birbirinin içine girdiği, hudutların kaldırıldığı, ne olsa gider felsefesinin egemen olduğu ve elbette dinin akide ve ana hükümlerinin ortadan kalkıp herkesin homojenleşerek birbirinin fotokopisi olduğu modele evet dememiz demek değildir. Birbirimizi hoş da göreceğiz, birbirimize tahammül de edeceğiz, ama bunun önşartı herkesin kendisi kalma hakkına sahip olması.

 

Hoca'nın özel alanlar fikrine gelince. Bu ayrıca İslam'ın tarihî tecrübesi ve bugün bir arada yaşamayı, çokkültürlülüğü bir türlü beceremeyen Batı'daki deneylerle birlikte ele alınarak tartışılmalıdır. Batı'nın çokkültürlülük projesi çökmüş bulunuyor, yeni referans kaynaklarına ve tecrübelere bakmaya ihtiyacımız var.

 

Ali Bulaç

22.08.2011 23:05
#14

Bilmiyorum ben mi abartıyorum ama küçük aklımca bu mesele, çağımızın baş meselelerimizden biri.

 

Şahıslardan ziyade meseleye dair fikir beyan edilirse, burada bulunmaktan, bu başlığı açmaktan, bu başlık altında fikir alış-verişinde bulunuyor olmaktan muradımız hasıl olur inşallah.

 

 

Tebessümü esirgemek

 

İslam ahkâm, ahlak ve âdâbına aykırı davranışlar sergilenirken bunları yapanlara karşı Müslüman tavrı nasıl olmalıdır?

 

Bu soruya şu cevabı vermiştim:

 

"... dine, ahlaka ve âdâba aykırı davranışı çekinmeden, gözünün içine baka baka, meydan okurcasına sergileyen insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlardan sakınır. Onlar kötü halleri içinde iken en azından tebessümünü esirger."

 

Bir dost yazar, bu teklifime şöyle itiraz ediyor:

 

"Peki acaba bu tutum, söz konusu seküler insanları nasıl etkiler? Onları dine yakınlaştırır mı, yoksa dinden daha da mı uzaklaştırır? Küfelik vaziyette evine dönen bir adam, örneğin, kendisine "zıkkım iç emi" imasında bulunan bir çift çatık kaştan mı, yoksa sırtını sıvazlayıp "bir derdin mi var kardeşim" diyen bir kalenderlikten mi daha müspet etkilenir?"

 

Bana göre "insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlar" ile onları ıslah edecek, İslam'ı ve Müslümanları sevdirecek tavırları birbirinden ayırmak gerekir. Ben birincisinde tebessümü esirgeyin diyorum, ikincisine gelince bırakın tebessümü kucaklamaya bile varım.

 

Defalarca şunu anlatmışımdır:

 

Konya ulemasından merhum hocamız Hacıveyiszade Mustafa Efendi Aziziye Camii imamı idi. Yolunun üstünde bir dükkanın önünde onu bekleyen, ayakta duramayacak kadar sarhoş birisi var; Hocanın selamına ve duasına talip. Hocamız onu her gördüğünde selam veriyor, bazen yüzünü okşuyor ve "geçecek yavrum, inşallah geçecek" diyor. Gerçekten bir süre sonra bu ibtila geçiyor, mübtela şahıs içkiyi bırakıyor ve cemaate katılıyor.

 

Hocamızın bu davranışından o sarhoşun "Hoca benim yaptığımı hoş görüyor, buna devam edebilirim" manasını çıkarması mümkün değil; çünkü hoca "geçecek inşallah" diyor, ama ondan şefkatini de esirgemiyor.

 

Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken bir sarhoşa ceza uygulanmıştı. Bu esnada bir sahâbî sarhoşa lanet okudu, "rezil adam" diye hakaret etti. Peygamberimiz buna razı olmadı ve "ona lanet okumayın, o Allah'ı ve Resulünü seviyor, şeytana yardımcı olmayın" buyurdu.

 

Şeytana yardımcı olarak insanları islam'dan uzaklaştırmak da sakıncalı, hoş olmayanı, haram ve günah olanı meşrulaştırmak ve önemsizleştirmek de sakıncalıdır; Müslüman tavır ve davranışında biri değil, ikisi de göz önüne alınmalıdır.

 

"Bizimkiler günahkarları görüp de sapıtmasın" diye bir baskı ve izolasyon ortamı kurmaktansa, o "bizimkiler"in her birine bireysel bir şuur kazandırmaya çalışmak" teklifine itirazım yok. Ama ben "baskı ve izolasyon" teklif etmiyorum, bu "şuuru kazandırma"nın yollarından biri olarak iyi ile kötü, meşru ile gayr-i meşru, uygun ile aykırı olanı birbirinden ayırmanın şart olduğunu söylüyorum. Aksi halde yine şeytana yardımcı oluruz.

 

Sözün özü:

 

Benim derdim yetişen neslin hayatında İslam'ı korumak, kötü örneklerin yükselen değer haline gelmesini engellemektir.

 

Hayrettin Karaman

19 Ağustos 2011 Cuma

22.08.2011 23:13
#15

Kınamaya hakkın yoktur!

 

Nagehan Alçı diyor ki: "Ancak onun Müslüman görmediklerini aykırı olarak etiketlendirip yaşam tarzlarına müdahale etme isteğini sonuna kadar kınıyorum."

 

Bu kınamaya önce demokrasi ve insan hakları yönünden bakalım.

 

Anayasa'nın 24. maddesinde bir paragraf şöyledir:

 

"Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz."

 

Ben bir Müslümanım, dini inanç ve kanaatimi açıklıyorum, laik-demokrat-çoğulcu bir şahıs beni veya inancımı kınarsa çelişkiye düşmüş, bindiği dalı kesmiş olur.

 

Yazarın cümlesini bir de islamî yönden değerlendirelim:

 

Ben bir Müslüman olarak bağlayıcı kaynaklara bakarım; burada dinim neyi emrediyorsa onu –gücüm yettiği kadar- yerine getirmeye çalışırım. Durum böyle olunca sayın yazar beni değil, dinimi kınamış oluyor; çünkü İslam'a göre:

 

1. Peygamberimiz (s.a.) İslam'ı tebliğ ettikten sonra insanlar ikiye ayrılmış oluyorlar: iman edenler ve etmeyenler. İman edenlere mümin, etmeyenlere kafir deniyor ve ilke olarak müminler kafirlerden üstün oluyorlar. Ayrıca kafirlik kesin olarak İslam'a (Müslümanlığa) aykırıdır. Müminler kafirleri -zorlamadan, ikna etmeye çalışarak- İslam'a davet ederler (etmeleri gerekir). Bir insanın erdemli, insanlara faydalı olması güzel olmakla beraber bunlar, hak dine iman etmeme kusurunu telafi etmez, onun yerini tutmaz.

 

2. İman edenler de ikiye ayrılıyorlar: İnandığı gibi yaşayanlara "salih mümin", günah işleyenlere de "fasık mümin" deniyor. Fasık olmak kesin olarak Müslümanlığa aykırı oluyor. Ama buradaki aykırılık mümini dinden çıkarmıyor, kafir yapmıyor; kusurlu, günahkar yapıyor. Allah katında salih mümin, fasık müminden daha değerli oluyor. Bir islâmî toplumda, zahir hali salih olan bir mümin, açıkça, bilinecek şekilde günah işleyen, dinin yasaklarını çiğneyen, buyruklarını yerine getirmeyen müminden daha üstün, değerli ve itibarlı oluyor. Bir benzetme yapmak gerekirse "fasık mümin" laik sistemlerdeki sabıkalı şahıslar gibi oluyor ve bazı haklardan yararlanamıyor. Ayrıca İslam'a aykırı davranışlarını kamuya açık alanlarda yaparsa -İslamî olan, laik olmayan toplumlarda- müminlerin buna bir şekilde (en iyi sonuç alacak, insanları dinden uzaklaştırmadan ıslah edecek şekilde) müdahale etmeleri gerekiyor. Buna "emir bi'l-maruf nehiy ani'l-münker" deniyor.

 

Sayın yazar,

 

Eğer laik demokrat isen beni ve müdahale etme isteğimi kınayamazsın, mümin ve Müslüman isen yine kınayamazsın; böyle bir hakkın yok. Yalnızca bana katılmadığını, yolumu, inancımı ve görüşümü benimsemediğini söyleyebilirsin. Söylersin ama ya birilerine göre beni de hoş görürsün ya da benim teklifime göre birbirimize tahammül ederiz.

 

Ben ne İslami toplumda ne de laik toplumlarda farklı olanları ayırmaktan, gettolaştırtmaktan söz etmiyorum; İslam'ın böyle bir talebi yok; benim meselem laik-çoğulcu sistemlerde yaşayan Müslümanların zaman içinde ötekine benzemeleri, farklılığın vazgeçilmez çizgilerini kaybetmeleri tehlikesine dikkat çekmek ve bu konuda hassas olan müminlerin tedbir almalarını hatırlatmaktır.

 

Hayrettin Karaman/Yenişafak

21 Ağustos 2011 Pazar

22.08.2011 23:26
#16

Hangi tahammül? (Ali Ünal/Zaman)

 

Amberin Zaman, Galata Kulesi civarında yuvalanan ve alkol alıp, müzik yaptığını iddia eden bir güruhtan dolayı kendi evini terk edip, bir başka semte taşınmak mecburiyetinde kalmış.

 

Demek ki, rahatsızlık duymuş. Ama her rahatsızlık duyan, rahatsızlık sebebini yerinde bırakıp giderse bu, nereye varır? Fakat ne yazık ki, Türkiye'de bilhassa Sünnî çoğunluk, bu ülkenin en az yüzde yetmişi, miskin bir sindirilmişlik içinde rahatsızlığını bile dile getirmekten çekiniyor. Bir sokağı, bir mahalleyi birkaç yeni yetme, her türlü rahatsız edicilikleriyle teslim alıyor, kimseden ses çıkmıyor. Şoför, otobüste, minibüste sigara içiyor, arabayı dilediği gibi kullanıyor, kimseden "Ne yapıyorsun?" diye bir uyarı gelmiyor.

Halkın büyük çoğunluğunun paylaştığı İslâmî inanç, düşünce, dünya görüşü, ahlâk ve hayat tarzına aykırı her düşünce, her inanç, her uygulama, her davranış, ne kadar uç ve birkaç kişi tarafından bile sahiplenilip temsil edilse özgürlük kapsamına alınıyor; buna karşılık, özellikle İslâm ibadetine, ahlâkına ve hayat tarzına ait herhangi bir düsturu, kaideyi savunmak ise özgürlüklere, "yaşam tarzı"na müdahale olarak derhal mahkûm ediliyor ve medya lincine tâbi tutuluyor.

 

Meselâ, oruca ve oruçluya saygısızlık, özgürlük; saygı beklemek ise özgürlüğe ve "yaşam tarzı"na müdahale. Yatak odasını sokağa, toplu taşıma araçlarına taşımak özgürlük, buna karşı çıkmak ise özgürlüğe ve "yaşam tarzı"na müdahale.

 

Her davranışın bir yeri vardır, zamanı vardır, usulü vardır. Evlerde bile yatak odası ayrıdır, oturma odası ayrıdır. Bir anne-baba bile aynı davranışı evde çocuklarının yanında salonda sergilemez. Öyleyse kimin halkın en az yüzde doksanının kabûllenemeyeceği bir davranışı onca çocuğun, gencin, yaşlının, kadının, erkeğin, ailenin yanında sergileme ve onları rahatsız etme hakkı olabilir?

 

Bir ülke, bir millet, ordusuyla, rejimiyle, ekonomisiyle ayakta kalmaz; hepsinden önce değerleriyle ayakta kalır; varlıklar içinde insan olmanın gerektirdiği ahlâkî düsturlarıyla ayakta kalır. Ve her ülkenin, her milletin benimsediği değerler vardır ve kanunlar, anayasalar, bu değerler üzerine oturur. En azından halk çoğunluğunun değerleri üzerine oturmayan kanunlar, ancak zora dayanarak uygulama imkânı bulabilir; bu da, hem kalıcı olmaz hem de kaos ve anarşi doğurur.

 

Değerler, eğitim sistemi ve kanunlar ittifak ettiği zaman zora gerek kalmaz. İşte İslâm, değerleri koruma adına "Emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i ani'l-münker" düsturu getirmiştir ve Kur'an, bunun üzerinde ısrarla durur. Bu düsturu yerine getirmek, İslâm'da farz-ı kifayedir.

 

"İçinizde hayra çağıran, ma'rufu emredip münkerden nehyeden bir topluluk bulunsun." (Âl-i İmran Sûresi/3: 104) Bu topluluk, öncelikle âlimlerdir: "Mürşidleri ve âlimleri, onları büyük günah olan sözler sarf etmekten ve haram yemekten alıkoysalardı! (Ama heyhat!)" (Maide Sûresi/5: 63)

 

Bir ülkede bu görev yapılmazsa herkes sorumlu olur. Devletin lâik olması, bu görevin ifasına mâni değildir. Çünkü halkımız, Müslüman'dır; ayrıca lâik de olsa, İslâmî de olsa, her ülkenin ve devletin elbette korunması gereken değerleri olacaktır ve devlet, halkının da değerlerini koruyacaktır. Bu görevin yerine getirilmemesi, toplumları da, ülkeleri de çökertir. Kur'ân-ı Kerim, bu görev yerine getirilmediği için İsrail Oğulları'nda bir topluluğun helâk edildiğini, helâke sürüklendiğini ve nasıl "insanlıktan çıktıklarını" anlatır (A'râf Sûresi/7: 163-165)

 

Bu görevin ifa edilmemesinin bir toplum için nasıl bir felâket olduğunu anlatır: "İsrail Oğulları'ndan küfre düşenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın diliyle lânetlendiler. Bunun sebebi, onların isyan etmeleri ve sürekli taşkınlıkta bulunup haddi aşmaları idi. Hangi türde çirkin bir fiili işlemeye dursalar, bundan birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlar, bilakis onu işlerlerdi. Ne de kötüydü yapıp durdukları bu şey!" (Maide Sûresi/5: 78-79)

 

İslâmî ve ahlâkî değerlere savaş açanlar, bir gün onlara en fazla ihtiyaç duyanlar olacaktır.

 

22.08.2011

VE
23.08.2011 01:36
#17

mütereddid amacınız nedir hala anlamış değilim? kimi niçin hoşgörecekmişim bana saygısı olmayanın benim dinime saygısı olmayan bir kişiye hoşgörmek mantık ve vicdan dışı bir iştir.

 

Yahu hala anlamıyormusunuz adamlar resmen dinimize sövüyor sövende ki biliyormusunuz bende müslümanım diyen kişicikler.

 

Sokakta edepde bihaber olacak üstünü başını yırtacak üstadın tabiri ile "senki bir sapık ırza geçse nefret kusrasın, milletin ruh ırzına geçerlerde susarsın." ruhumun ırzına geçecekler sonra hoş görecem oh ne ala.. ulu orta sigarasını tütürecek hoşgörecem ben hoşgörümü diğer semavi din ve kafirler için yaparım ama ben müslümanım diyipte dinine sövene asla! artık şu yazılardan vazgeçiniz hoş görü ılımlı islam dinler arası diyalog hepsi aynı kapıya çıkıyor dert deva müslüman sindirilsin uyutulsun cihad kavramından uzaklaştırılsın zati hadis ayıklama çalışmalarıda bunun bir meyvesi değilmi? azcık uyanık olalım lütfen! dininize sövdürmekten vazgeçiniz artık "zulme rıza gösterende zulm yapmış gibidir!" (hadis-i şerif)

23.08.2011 14:54
#18

Sayın kardeşim, bir kere şunu netleştirelim ki, mevzumuz "hoşgörmek" değil, "hoş görmemek"tir.

 

Bu konuyu açmaktan maksadım/muradımı da "Aslında, günah ve günahkar karşısında olması gereken tavır üzerine ne zamandır bir konu açmak istiyordum." cümlesi ile beyan etmiş, forum sakinlerinin cevaplarını merak ettiğim birkaç suali de girizgah makamında sıralamıştım.

 

Lütfen okuma zahmetine girmeden peşin hükümde bulunmayalım. Aksi halde ezber cümleler, hazır yaftalar, niyet okumalar, ithamlar, sınıflandırmalar havada uçuşur da göz gözü görmez, münazara münakaşaya döner. Gaye ve netice ürker, kaçar gider. Zaten bundan musdaribiz, bırakalım da hiç olmazsa bu forumun farkı olsun değil mi?

 

Hayırlı günler.

24.08.2011 15:05
#19

mütereddid kardeş madem bir değerlendirme istemişsin ben fikrimi beyan edeyim. yukardaki yazılardan sadece hayrettin karaman ın yazılarını okudum, diğerlerini okumadım, bunu belirteyim.

 

insanlar neden farklı bir düşünceye hoşgörü gösteremezler ve de bu düşünce, fikir onların da sözde mensubu oldukları İslam dininin emir ve yasaklarıysa. laiklik, cumhuriyet, ilke, inkilap fikirlerinin ardına gizlenmiş nefs. şayet İslami esaslar anayasamızı oluştursaydı , şimdiki rahat yaşantı olmayacaktı. günümüz toplumunda zaten herkes demokrat, herkes demokrasiden memnun, herkes cumhuriyetle barışık, müslümanlar da dahil. çünkü herkes halinden memnun, herkes yaşadığına inanmaktan dolayı bir sıkıntı çekmiyor. hal böyle olunca şu an ki durum da bize müstehak oluyor. hayrettin karaman da aba altından bu fikre kapı aralamış yazısında. durum bu diyor, yaşantı da bu, yapacak da birşey yok sonucuna vardırıyor okuyucuyu. halbuki müslüman için her zaman yapacak birşeyler vardır. gücün yetiyorsa elinle, yetmiyorsa dilinle buna da yetmiyorsa kalbinle içinde bu tepkiyi bulunduracaksın. hiçbirşey yapamıyorum diyenin duası da mı yok ki en büyük silah dua değil mi?

 

tahammülsüzlük aslında neye? Allahın dinine, onun tatbikçisi müslümana, camiye, cemaate, tesettüre, namaza, topyekün İSLAMA. bu insanların nefreti İSLAM dinine. müslüman görmeye dayanamıyorlar. hem nefret var hem de yukarda belittiğim gibi nefs kaygıları. velev ki düzen İslami düzen olsa, rahat rahat zina yapamayacak, içkisini içemeyecek, kumar oynayamacak, faizle haşır neşir olamayacak, vs... Akılları çıkıyor bu durumdan. hırsızlık yapanın elini seve seve keseceğiz, recm edeni seve seve taşlayacağız, Allahın emri bu, müslümana canı gönülden tatbik düşer ki tarihe bakarsak bu uygulamaların tatbik noktasında sayısı çok düşüktür bununla birlikte suç oranı da çok düşüktür. insanın yaratıcısı olan Allah yarattığı kulunu bilmez tanımaz olur mu. bizi bizden daha iyi bildiği için bu kuralları bize bildirmiş, hem dünyada hem de ahirette mutlu olalım diye.

 

yalnız şu görünen tablo da laik kesim endişe duymasın çünkü dedim ya müslümanlarda böyle bir hedef kalmadı, çünkü müslümanlarda artık müslümanca düşünmeyi unuttu. o yüzden şimdilik sıkıntı yapmasınlar ama şunu da unutmasınlar ALLAHU TEALA NURUNU TAMAMLAYACAK...

27.08.2011 12:40
#20

İfade ettiğiniz gibi, dün zulme uğrayan müslümanlar İslam, müslüman, müslümanlar için kaygı ve umut beslerlerken, bu işin ıztırabını çekerlerken; bugün onların güçlenen ve zenginleşen çocukları bizler liberalizmin büyülü, tatlı, rehavet verici dumanını ciğerlerimize çekmemizle birlikte başımız dönmüş, gözümüz kararmış, sistemin çarpıklıklarına karşı gayretsizleşmiş, tepkisizleşmiş, sistemle barışmış, neredeyse sistemin müdafii konumuna gelmişiz. Bırakınız ideal toplum/devlet derdini tasasını, verilmiş haklarını bile -çoğunluğu teşkil etmemize rağmen- savunmaktan aciz, pısırık, kaygısız topluluk haline gelmişiz.

 

Bunların bahsini dahi ettiğinizde vatandaştan "herşeyin fazlası zarar" gibi ağızlarda sakızlaşmış, bilinçlere yerleşmiş, kemikleşmiş cümleleri işitebilirsiniz.

 

Tek başına "Şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait değildir" şeklinde bir cümle de pekala bu türden sayılabilir. Lakin yazarın "Şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait olmadığına göre bunu yapamayacaktır." cümlesi için "bu yazının yazılma gayesin bu cümledir. Bu cümleyi söyleyip, müslümanların bu fikre inanmasını sağlamaktır." eleştirinize katılamayacağım çünkü, yazar "İslam'a inanmayanların aykırı filleri için özel mekanlar ihdas etmek"ten bahsederken bu cümleyi sarfetmiş.

 

Açıkçası bu yazılar benim için beklenmedik yazılardı. Çokları içinde öyle olmuştur. Zira, "sevdirerek öğretmek", "nefret ettirmemek", sabretmek, zaman vermek gibi günahkara karşı "hoşgörü" ile adlandırılan tutumlar, tuhaf bir biçimde günaha karşı kayıtsızlık, günahın normalleşmesi yani günahın "hoş görülmesi" şeklinde anlaşılmaya başladı.

 

Bu yazı ise bu duruma dikkat çekmiş, "hoşgörü"nün değil ancak "tahammül"ün söz konusu olabileceğini dile getirmiş.

 

Nitekim kendisi de belirtmiş: "benim meselem laik-çoğulcu sistemlerde yaşayan Müslümanların zaman içinde ötekine benzemeleri, farklılığın vazgeçilmez çizgilerini kaybetmeleri tehlikesine dikkat çekmek ve bu konuda hassas olan müminlerin tedbir almalarını hatırlatmaktır."

 

Yani, şahsen bu yazının, "Yapacak birşey yok" tarzı düşüncelere "kapı araladığını" değil; müslümanın vazifesinin "müdahale" olduğunu dile getirerek bilakis "yapacak şey"i hatırlattığını düşünüyorum.

 

 

Yazarın "Aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa -engellemek veya ıslah etmek maksadıyla- müdahale"yi hudutlandırdığı "Şartların müsait olması, düzelteyim derken bozma ihtimali bulunmaması, daha büyük sakınca doğurmaması" esaslarına gelince..

 

İşte benim de meselem bu.

 

Tamam, "Şartlar müdahaleye ve düzeltmeye müsait değildir" diye mırıldananlara, kılıncımızı çekip "sizler güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız!" diye haykılarım, haykıralım da, sonra ne yapalım?

 

Nedir, ne kadardır, nasıldır bu müdahale?

 

Veliahd arkadaşımın itirazı nedir burada?

 

İyide arkadaşım Üstad Necip Fazıl döneminde şartlar çokmu müsahitti? şartlar nasıl müsahit olur bana bi söylermisin? sen yanmazsan ben yanmazsam bu şartları kim müsahit hale getirecek! Allah kukuma kuşu gibi pinekleyen Müslümana yardım edermi sanıyorsun! etseydi bu halde olurmuyduk biz?

 

Acaba zihnimizdeki üstad, sokakta gördüğü her günaha ötesini berisini düşünmeden müdahale eden bir profil mi; yoksa bu ehemmiyetli vazifeyi kılı kırk yararcasına titizlikle icra eden bir profili mi?

 

"Pineklemek"ten yahut pineklememekten kastımız nedir acep?

 

"Aleni (açıkça, kamuya açık yerde) dine, ahlaka, âdâba aykırı bir davranışa" pineklemeyen müslümanın müdahalesi nedir, ne olmalıdır? Neden aklıma bu örnek geliyor bilmiyorum ama, mesela rastladığı ilk tesettürsüz bayanın suratına mı tükürür, kafasına örtü mü geçirir, kolundan tuttuğu gibi evine mi yollar?

 

Ermenisi, Rumu, Yahudisi ile Müslüman'ı yüzlerce yıl dipdibe yaşatabilen ecdat, Osmanlı bu müdahale işini hangi çerçevede yaptı? Onların, eskiyen kiliseleri tamir eden, gayrı müslimlerin müslüman köyünde, müslüman mahallesinde domuz çiftliklerine müsade eden anlayışı(*) nereye konulmalı?

 

Nedir güzel kardeşler, bildiğimden sormuyorum, nedir pineklemeyen müslümana düşen? Tebessüm ne zaman esirgenir, kimden esirgenir?

 

_____

Böyle olduğunu okuduğumu hatırlıyorum. Hatam varsa düzeltiniz.

27.08.2011 17:04
#21

İstanbul Alperen Ocakları üyeleri, Doğu Türkistan'da yaşanan olaylara rağmen Topkapı Sarayı'nda bir şarap firmasının sponsorluğunda düzenlenen İdil Biret konserini protesto etti. Gülhane'ye yürüyüşe geçen eylemcilere polis müdahale etti.

 

İÇKİLİ KONSER TEPKİSİ

 

Topkapı Sarayı'nda bir şarap firmasının sporsorluğunu yaptığı ünlü piyanist İdil Biret'in caz konserine, İstanbul Alperen Ocakları tepki gösterdi.

"Doğu Türkistan'da yaşanan ve Uygur Türklerinin katledildiği olaylara rağmen Kutsal Emanetler'in bulunduğu Topkapı Sarayı'nda içkili konser düzenlenmesine" tepki gösteren eylemciler, Topkapı Sarayı'nın önünde toplandı. İçeri girmeye çalışan eylemcileri polis engelledi.

 

TÜRK BAYRAĞI ÜZERİNDE NAMAZ KILDILAR

 

Topkapı Sarayı önünde büyük bir Türk bayrağı üzerinde akşam namazı kılan eylemciler, daha sonra Doğu Türkistan'daki Uygur Türkleri için dua etti.

Grup adına basın açıklaması yapan Kayatuzu, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde onlarca Uygur Türk'ünün hayatını kaybettiği bir dönemde şaraplı, içkili konseri kınadıklarını vurguladı. Kutsal Emanetler'in yer aldığı Topkapı Sarayı'nda bu konsere izin veren yetkilileri de kınadıklarını söyleyen Kayatuzu, olayı "hayasızlık ve terbiyesizlik" olarak niteledi.

 

Grup daha sonra Sultanahmet Meydanı'ndan geçerek Gülhane'ye doğru slogan atarak yürümeye başladı. Gülhane girişine doğru koşmaya başlayan gruba polis müdahale etti. Eylemcilerle polisler arasında bir süre arbede yaşandı.

 

BİRET'İN EŞİ VAKİT GAZETESİNİ SORUMLU TUTTU

 

Habertürk Televizyonu'na konuşan İdil Biret'in eşi yaşanan olaylardan Vakit Gazetesi'ni sorumlu tuttu. Vakit Gazetesi Cuma günkü sayısında konseri "Mukaddes avluda şarap küstahlığı" başlığıyla duyurmuştu.

27.08.2011 17:29
#22

Meseleye daha sağlıklı bakmamızı sağlayacağını düşündüğümden bu haberi koydum. Konunun sapmasına sebep olmaz umarım.

 

Alperen ocakları, İslami bir hassasiyetle bunu yaptı.Peki bu protesto sonrasında neler oldu?

 

Kültür ve turizim bakanı Ertuğrul Günay "ilkel yaratıklar" dedi. Dindar kesimden kimisi demokrasi ve özgürlük adına onları kınadı, kimisi "ben sizi severim ama bu iş böyle olmaz be kardaşim" tavrı takındı. Zaten "malum kesim" yaygarayı kopardı.Sonra ne oldu?

 

Alperen Ocakları ellerinde bir çiçek İdil Biret'ten özür diledi...

 

Kendi ülkemize daha gerçekçi bakmalıyız. İmanı, Kur'an'ı sahiplenen birçok insan bile demokrasiye aşık. Gerçekten ne boyutta marufu emredip, münkeri nehyedebiliriz. Bunun derecesini daha iyi tespit edebilmek ve bunu son haddine kadar kullanmak için yukarıdaki olay bir turnusol kağıdı hükmünde.

27.08.2011 18:54
#23

“Daha önce Babür Şah döneminde Müslümanlar Hindistan’ı yüzyıllarca yönetti. Hindistan’da Hindular ineğe taparken Müslümanlar kurban ediyordu. Hindular ve Müslümanların mahalleri ayrıldı ve Müslümanlara Hindu mahallesinde inek kesmek yasaklandı. Herkes kendi lokal alanında daha özgür ve barış içinde yaşadılar. Bu önlem toplumun bir parçasını toplumdan dışlama değildir. Evet, içki içen, eşcinsel ilişki kuran ya da nikahsız yaşayan insanlara Müslümanlar hoşgörü gösteremez ancak tahammül eder. ”

 

Dilipak

VE
29.08.2011 00:09
#24

Hayrettin Karaman'ın yazısına göndermedir.

 

Buyrun Milli Gazete'den Zeki Ceyhan Bey'in yorumu ;

 

ÇIPLAK POZVERMEK!

26 AĞUSTOS 2011

Dinler arası diyalog!

 

Üç hak din!

 

Dinler bahçesi!

 

Çok kültürlülük!

 

Farklı kültürlere hoşgörü!

 

Bu kavramlardan yola çıkarak dünyaya yön vermeye çalışanları bekleyen akıbet elbette büyük bir hüsrandan başka bir şey değil!

 

Ne var ki onlar henüz bunun farkında değiller!

 

Bu tür kavramların etkisinde kalarak yetişen hanım kızımız bir derginin kapağı için çıplak poz vermiş!

 

Kendisinin böyle poz vermesinin olay olacağının farkında biri olarak soruyor:

 

Çıplak poz vermemin neresi yanlış?

 

Bu hanım kızımıza yaptığının yanlış olduğunu anlatmamız kuşkusuz mümkün değil!

 

Çünkü o artık bizim dünyamızdan çok farklı bir dünyanın görüşlerini taşıyor!

 

Yani dünya görüşü bizimkinden çok farklı!

 

Bize aitliği ise sadece basit bir kan bağından ibaret!

 

Biz bugün "Çıplak poz vermemin neresi yanlış?" diye soran hanım kızımızdan çok o hanım kızımızın bu hale gelmesinden sorumlu olanlara seslenmek istiyoruz:

 

Eserinizle ne kadar övünseniz azdır!

 

Kendi dünya görüşünüzü ve medeniyetinizi yenik olarak kabul edip başka medeniyetlere yamanmaya çalıştığınız günden bu yana epey zaman geçti!

 

Başka medeniyetlere yamanmanın elbette bir faturası olacaktı!

 

Ve bugün bir dergiye çıplak poz veren hanım kızımız başka medeniyetlere yamanma çalışmasının faturasından başka bir şey değil!

 

Farklı kültür ve medeniyetlere hoşgörü göstereceğiz diye kendi kültür ve medeniyetlerini rafa kaldıran bir anlayış elbette böyle ağır faturaları ödemek zorundadır!

 

"Hoşgörü değil ancak tahammül gösterebiliriz" diyenleri tefe koyanlar bu hanım kızımızın "Çıplak poz vermemin neresi yanlış?" sorusuna da cevap vermek zorundadırlar!

 

Hoş onlara göre de çıplak poz vermekte bir beis yoktur!

 

Çünkü onlar da bu çıplak medeniyeti içlerine sindirmişler ve benimsemişlerdir!

 

Bugün çıplak poz vermenin yanlış olmadığını savunanlar yarın başka ahlaki değerlerimizi de yargılayacaklar ve ahlaki değerlerimize ters davranışlarının neresinin yanlış olduğunu soracaklardır!

 

Farklı kültürlere hoşgörü gösteriyoruz derken nasıl o kültürlerin esiri haline geldiklerinin farkına bile varamayacaklardır!

 

Bugün çıplak poz vermeyi çok normal bir şey gibi takdime çalışanlar yarın daha neleri neleri normal göstermeye çalışacaklar doğrusu çok merak ediyoruz!

 

29.08.2011 09:39
#25

"Hoşgörü değil ancak tahammül gösterebiliriz" diyenleri tefe koyanlar bu hanım kızımızın "Çıplak poz vermemin neresi yanlış?" sorusuna da cevap vermek zorundadırlar!

 

Hoş onlara göre de çıplak poz vermekte bir beis yoktur!

Bahis mevzuu hanım kızımız kim? Ve onun akıl hocaları, "çıplak poz vermekte" beis görmeyenler, yani Hayrettin Hoca'yı "tefe koyanlar"dan kim kasdedilmiş?

02.09.2011 12:37
#26

Öncelikli olarak bu tartışmayı başlatan hayrettin karaman hakkındaki görüşümü beyan edeyim. hayrettin karaman şu saatten sonra azıyla kuş tutsa benim açımdan bir kıymeti yoktur. bu zamana kadar ki ehli sünnete muhalif verdiği fetvaları, yazdığı köşe yazılarını , islama sinsi sinsi içinden darbe vurduğunu göz önüne aldığımızda, bizim de ona tahamülden çok çok öte duygular beslediğimizi bilmesini isteriz. ona ve onun gibilere tahammül göstermek, insanı nereye götürür onu da düşünmek lazım. Şunu da söyleyeyim; şayet kendisi bu zamana kadar ki sapık fikir ve düşüncelerinden tövbe ettiğini, bundan sonra sadece ve sadece ehli sünnet yolunda çaba sarfedeceğini İslam alemine bildirir ve bu paralelde amel ederse biz de hayrettin karamanın sözlerine itibar ederiz ve sözlerinde kasıt aramayız.

 

Diğer hususlar ile alakalı bildiklerimi aktarayım. Cenabı Hakk kuranı kerimde "nefsine zulmedenlerle birlikte olma, onların yanından kalk savuş" buyurmakta ve "yahudi ve nasarayı dost iktaz ederseniz onlardan olursunuz" buyurmaktadır. bu ayetler ile alakalı değerlendirme yapmak benim haddim olmamakla beraber, muteber din alimlerinden aktarma yapmak suretiyle diyorum ki: müslüman olmayanlarla hiçbir şekilde samimiyet kurmamız dinimize göre uygun değildir. mesela mahallemizde müslüman bakkal yok, gayrımüslim bir tüccar var, ondan alışveriş yapmak durumu zaruri olursa, onunla selamsız sabahsız, sert bir şekilde, alacağımızı alıp, oradn ayrılmamız gerekmektedir. Osmanlı gayrımüslimlere belli haklar vermiştir , İslam toplumunun yapısına zarar vermemek kaydıyla. onlar ticaretini yapmamak kaydıyla evlerinde içki bulundurabilirlerdi(daha başka şartları da var). alenen içmeleri elbette ki yasaktı. dinlerini yaşadılar, İslama saygısızlık etmemek kaydıyla, misyonerlik yapmamak kaydıyla. bunların durumu böyledir, başka söze gerek yok. diyalogla falan da İslam anlatılmaz, İslam yaşayarak tebliğ edilir. sen adam gibi müslüman ol, senden iyi örnek yoktur insanlığa, gören gözler için...

 

günah noktasında da, müslüman Allahu Tealanın ve Rasulu sav in hoşgördüklerini hogörebilir. Onların hoşgörmediğini hoşgörmenin islami bir tarafı yoktur. Bu ancak islam karşıtlığı ile izah edilebilir. böyle bir toplumda insanın eli kolu bağlanıyor muhakkak, kendini çaresiz de hissediyor. Bu topraklar İslamın yaşandığı, yaşatıldığı, atalarımızdan bize miras kalan güzide beldelerdi. onlar bu rezilliği görse suratımıza tükürmek için tükrüklerine acırlardı. Bunları düşününce çıldırmamak elde mi? Nasıl bu hale geldik, yazıklar olsun bize. düzelme noktasında biz fert bazında islamı kendi nefsimize tatbik ettirdikten sonra büyük kurtuluşun hayalleiri kurabiliriz. bu da mı zor, o zaman bir an önce gel Ya Hazreti Mehdi ali rasul...

02.09.2011 16:38
#27

"...zaruri olursa, onunla selamsız sabahsız, sert bir şekilde, alacağımızı alıp, oradn ayrılmamız gerekmektedir."

 

Bunu neye isnat ediyorsunuz? Bir gayrı müslim karşısındaki bu tavrı nerede gördünüz, hangi siyer kitabında okudunuz?

 

Sert bir mizaç.. Sert bir bakış, sert bir ses tonu.. "Zaruri olmazsa" tarafına dahi bakmamak, yüzünü çevirmek.. Peki siz, İslam'ın alemşümul hükümlerini nasıl anlatacak, nasıl tanıtacaksınız? İslam Hindistandan Balkanlara uzanan bu coğrafyaya bu şekilde mi yayıldı? Bu dini insanlara tanıtmak vazifesi bu şekilde mi ifa edilir?

 

"Sizler kafirsiniz, böylelikle alçaksınız! Bana bakın, beni dinleyin, beni örnek alın müslüman olun!" şeklindeki bir duruşun ismine tebliğ denebilir mi?

 

Peki ya, Rasulullah'ın Ebucehilin kapısına defaatle gitmesini ne ile tevil edeceğiz?

 

Yanlışları tenkid kolaydır lakin bu işin doğrusu nedir? Ölçü nedir? Rasulüllah'ın tebliğ metodu ne idi? Ashab'ın, Tabiin'inn, Tebe-i tabiiin'in mihenk taşı tavırları ne idi?

 

(Ricam o ki, sorularımı tenkid makamında algılamayınız.)

VE
03.09.2011 15:15
#28

Bahis mevzuu hanım kızımız kim? Ve onun akıl hocaları, "çıplak poz vermekte" beis görmeyenler, yani Hayrettin Hoca'yı "tefe koyanlar"dan kim kasdedilmiş?

 

Farklı kültür ve medeniyetlere hoşgörü göstereceğiz diye kendi kültür ve medeniyetlerini rafa kaldıran bir anlayış elbette böyle ağır faturaları ödemek zorundadır!

 

"Hoşgörü değil ancak tahammül gösterebiliriz" diyenleri tefe koyanlar bu hanım kızımızın "Çıplak poz vermemin neresi yanlış?" sorusuna da cevap vermek zorundadırlar!

 

Hoş onlara göre de çıplak poz vermekte bir beis yoktur!

 

Çünkü onlar da bu çıplak medeniyeti içlerine sindirmişler ve benimsemişlerdir!

 

Sorduğunuz sorunun cevabı makalenin içinde zati daha dikkatli okursanız tekrardan yukarıdaki alıntıyı olayları kavramış olursunuz güzel kardeşim.

 

“Daha önce Babür Şah döneminde Müslümanlar Hindistan’ı yüzyıllarca yönetti. Hindistan’da Hindular ineğe taparken Müslümanlar kurban ediyordu. Hindular ve Müslümanların mahalleri ayrıldı ve Müslümanlara Hindu mahallesinde inek kesmek yasaklandı. Herkes kendi lokal alanında daha özgür ve barış içinde yaşadılar. Bu önlem toplumun bir parçasını toplumdan dışlama değildir. Evet, içki içen, eşcinsel ilişki kuran ya da nikahsız yaşayan insanlara Müslümanlar hoşgörü gösteremez ancak tahammül eder. ”

 

Dilipak

 

Bu örneği Dilipak hoca vermiş öylemi yazıklar olsun ona hakikaten ikiyüzlülük etmiş yazık...

 

İnek olayı ile Ahlaki bozulmayı aynı tefeye koyarak mukayese etmek ancak Dilipak hocanın inekliğindendir. yoksa aklı olan herkez bunu iyi idrak ederek düşündüğünde arada dağlar kadar farkın olduğunu anlar!

 

Ben bi müslüman olarak ineğimi mezbahanede keserim hinduların görmeyeceği bir yerde keserim buna eyvallah ama ruhumu mezbahaneye hapsedemem ki!.. ha eğer dilipak ve karaman hoca gibileri ruhlarını mezbahanelere hapsediyorsa! lütfen yazılarının altına not düşsünler biz kendi adımıza söylüyoruz diye..

 

Bu nasıl bir Müslümanlıktır kestirmek mümkün değil Üstadın dediği gibi; "Öz yurdunda garipsin, öz vatanında da parya!"

04.09.2011 18:38
#29

Birincisi, ya eklediğiniz yazıda kime gönderme yapıldığını anlamadınız, yahut tezat içerisindesiniz.

İkincisi, defaatle izah ettim, gönderme yapmaya uğraştığınız mesele değildir bizim meselemiz.

Üçüncüsü, yapıcı bir eleştiride bulunmuyor, şahıslarla-isimlerle meşkul oluyorsunuz.

Dördüncüsü insaflı ve mantıki olmayan, aklı selim ile yapmadığınız yorumlarınızı ya düşünmeden, yahut önceki yorumları okumadan yazıyorsunuz.

Beşincisi, yazmış bulunayım, Ali'nin Veli'nin dediği gibi; "Ne mutlu türküm diyene!, Kahrolsun Amerika!"

05.09.2011 13:13
#30

Dindarlık Hoşgörü ve Tahammül / Mustafa Akyol - Star

 

Hayrettin Karaman hocanın geçen hafta Yeni Şafak’ta yayınlanan “Tahammül mü, hoş görmek mi?” başlıklı yazısı epey tartışıldı, epey tepki aldı. Benimse yazıda hem katıldığım, hem katılmadığım kısımlar var.

 

Katıldığım kısım, Hayrettin hocanın, dindarlara sıkça dayatılan “niye bizim ahlak anlayışımızı tasvip etmiyorsunuz bakıyım” küstahlığına karşı haklı tepkisi. “Hiii, duydunuz mu, mayo giymenin günah olduğuna inanıyorlarmış; bu çağda bu kafa” tipi yorumlar, bunun Beyaz Türk medyasında hemen her gün karşımıza çıkan çiğ örnekleri.

 

Hem “tek-kültürcü” Batılılar hem de onların yerli versiyonları arasında yaygın olan bu tutumun ardında, kendi ahlaki kıstaslarını herkese empoze eden bir totaliterlik yatıyor kuşkusuz. Oysa herkes neyi doğru neyi yanlış, neyi sevap neyi günah sayacağını kendi bilir. Herkesin, yanlış ve günah saydığı fiilleri “tasvip etmeme hakkı” da bâkidir.

 

Ancak bu noktadan sonra, yani “tasvip etmediklerimize karşı ne yapmak gerektiği” meselesinde, biraz farklı düşünüyorum.

 

Alan savunması

 

Hayrettin hoca bu sorunun ideal cevabının, İslam’a göre yaşamayanlara “aykırı filleri için özel mekanlar ihdas etmek” olduğunu, ama mevcut siyasi sistemde buna imkan olmadığını belirtti. Kıyamet de buradan koptu; “ne yani, gettolar mı yaratmak mı istiyorsunuz aslında” diye soruldu.

 

Benim, “din-dışı dünyaya karşı alan savunması” dediğim bu tutumun klasik fıkıhta kaynakları var elbette. Ama bu kaynakları aynen korumak mı, yoksa “tecdid”den mi geçirmek gerek, bir düşünmek lazım. Çünkü modern dünyadaki “alan savunması”nın geleneksel devirdeki maksadı yerine getirdiğini söylemek zor. Seyahatin, televizyonun, internetin bu kadar yaygın olduğu bir devirde, gayrı İslami fikir ve eylemleri gözlerden uzak tutma şansınız yok. Bunu en uç boyutta zorlayan Suudi Arabistan gibi baskıcı rejimler ise sahici dindarlıktan ziyade ikiyüzlülük üretiyor.

 

Bu yüzden, ben modern dünyada Müslümanlara gerekenin “alan savunması”ndan çok “bireysel ahlak” olduğunu düşünüyorum. Yani, “bizimkiler günahkarları görüp de sapıtmasın” diye bir baskı ve izolasyon ortamı kurmaktansa, o “bizimkiler”in her birine bireysel bir şuur kazandırmaya çalışmak.

 

Esirgenen tebessüm

 

Gelelim meselenin üçüncü boyutuna. Hayrettin hoca bu noktaya bugün için “özel mekanlar ihdas etmek” imkanının olmadığını, dolayısıyla mecburen “yan yana yaşanacağını” söyleyerek gelmiş. Ama bu yan yana yaşam içinde, “dine, ahlaka ve âdâba aykırı” yaşayan insanlardan “tebessümü esirgemek” gerektiğini savunmuş.

 

Bu, kuşkusuz “tasvip etmeme hakkı” çerçevesinde bir tutumdur. Kimse “demokraside yeri yoktur” filan diyemez.

 

Ancak bu “tebessüm esirgeme” ilkesinin din için ne gibi sonuçları olacağını bir düşünelim derim. Korkarım bunun bir ileri aşaması, din-dışı yaşamlara sahip insanların, bunu belli ettikleri her noktada, dindarların manevi hışmına uğramasıdır. Peki acaba bu tutum, söz konusu seküler insanları nasıl etkiler? Onları dine yakınlaştırır mı, yoksa dinden daha da mı uzaklaştırır?

 

Küfelik vaziyette evine dönen bir adam, örneğin, kendisine “zıkkım iç emi” imasında bulunan bir çift çatık kaştan mı, yoksa sırtını sıvazlayıp “bir derdin mi var kardeşim” diyen bir kalenderlikten mi daha müspet etkilenir?

 

Bunu soruyorum, çünkü Türkiye’de dine mesafeli duran insanların bir kısmının, aslında, Necip Fazıl’ın tabiriyle “kaba softa ve ham yobaz”dan ürkmüş insanlar olduğuna şahidim.

 

O insanlara el uzatmanın yolu ise, sanırım biraz daha Sufi-meşrep bir dindarlıktan geçiyor.

 

15.08.20011

 

Mustafa Akyol'un bu yazısına Hayretin Karaman 19.08.2011 tarihli "Tebessümü Esirgemek" başlıklı yazısında cevap vermişti.

 

...

Bana göre "insanlara cesaret verecek, davranışlarını meşrulaştıracak tavırlar" ile onları ıslah edecek, İslam'ı ve Müslümanları sevdirecek tavırları birbirinden ayırmak gerekir. Ben birincisinde tebessümü esirgeyin diyorum, ikincisine gelince bırakın tebessümü kucaklamaya bile varım.

 

Defalarca şunu anlatmışımdır:

 

Konya ulemasından merhum hocamız Hacıveyiszade Mustafa Efendi Aziziye Camii imamı idi. Yolunun üstünde bir dükkanın önünde onu bekleyen, ayakta duramayacak kadar sarhoş birisi var; Hocanın selamına ve duasına talip. Hocamız onu her gördüğünde selam veriyor, bazen yüzünü okşuyor ve "geçecek yavrum, inşallah geçecek" diyor. Gerçekten bir süre sonra bu ibtila geçiyor, mübtela şahıs içkiyi bırakıyor ve cemaate katılıyor.

 

Hocamızın bu davranışından o sarhoşun "Hoca benim yaptığımı hoş görüyor, buna devam edebilirim" manasını çıkarması mümkün değil; çünkü hoca "geçecek inşallah" diyor, ama ondan şefkatini de esirgemiyor.

 

Peygamberimiz (s.a.) hayatta iken bir sarhoşa ceza uygulanmıştı. Bu esnada bir sahâbî sarhoşa lanet okudu, "rezil adam" diye hakaret etti. Peygamberimiz buna razı olmadı ve "ona lanet okumayın, o Allah'ı ve Resulünü seviyor, şeytana yardımcı olmayın" buyurdu.

 

Şeytana yardımcı olarak insanları islam'dan uzaklaştırmak da sakıncalı, hoş olmayanı, haram ve günah olanı meşrulaştırmak ve önemsizleştirmek de sakıncalıdır; Müslüman tavır ve davranışında biri değil, ikisi de göz önüne alınmalıdır.

 

"Bizimkiler günahkarları görüp de sapıtmasın" diye bir baskı ve izolasyon ortamı kurmaktansa, o "bizimkiler"in her birine bireysel bir şuur kazandırmaya çalışmak" teklifine itirazım yok. Ama ben "baskı ve izolasyon" teklif etmiyorum, bu "şuuru kazandırma"nın yollarından biri olarak iyi ile kötü, meşru ile gayr-i meşru, uygun ile aykırı olanı birbirinden ayırmanın şart olduğunu söylüyorum. Aksi halde yine şeytana yardımcı oluruz.

...

11.09.2011 12:28
#31

Hangi Günahlar Görmezlikten Gelinir?

 

Geçen gün Kadıköy-Bahariye’de alışveriş yapmak için gezinirken Hayrettin Hoca’nın başlatmış olduğu ‘tahammül mü hoşgörmek mi?’ tartışmalarını tarttım içimde. Daha doğrusu gördüğüm manzara/lar beni bu konu üzerinde yeniden düşünmeye sevketti.

 

Savunma psikolojisinden kurtulduk mu?

 

Aslında benim bu mevzuyla bağlantılı olarak söyleyebileceğim ilk şey; dindarların büyük bir oranının henüz bir çeşit savunma psikolojisi içinde olduklarıdır. Yani biz hala gerici olmadığımızı, bilakis açık düşünceli olduğumuzu, kimseye bir zararımızın dokunmayacağını isbat etmeye çalışıyor gibiyiz. Düşüncelerimizi ayan beyan ifade etmekten genellikle çekiniyoruz. Çeşitli şeyleri bahane ederek, sözümüzü eğip bükerek konuşmaktan tam kurtulamadık. (Elbette durumun bu şekilde devam etmesinde, rejimin yıllardır Müslümanlara reva gördüğü eza ve cefaların büyük etkisini görmezlikten gelemeyiz. )

 

'Buğz' mesafesini bile hazmedemeyenler!

26064.jpg

Hayrettin Hoca, Müslümanların münkerle, günahla mücadele biçimlerini dile getirince bir kıyamettir koptu. Oysa Hoca’nın söyledikleri, Kur’an’da ve hadislerde yer alan bazı hükümlerin dile getirilmesiydi. Üstelik laik bir rejimde başkalarına kanunların izin vermediği şekilde müdahele edemeyeceğimizi ve Müslümanlar için zararlı sonuçlar doğurabilecek eylemlerden kaçınmamız gerektiğini de vurgulayarak yapmıştı bu çıkışını.

 

Caddede gezinirken gencecik kızların ve erkeklerin ortalık yerde bira şişelerine gömüldüğünü gördüm. Hayrettin Hoca bir Müslüman olarak bunları hoş görmemem gerektiğini, kendimi korumak için o eylemle arama en azından bir ‘buğz’ mesafesi koymam gerektiğini söylemişti. Haksız mıydı?

 

Hangi günahlar görmezlikten gelinir?

 

Kur’an hakikatlerine göre düşündüğümüzde bir Müslümanın İslam’a aykırı eylemleri ve bu eylemin sahiplerini hoş görmesi nasıl mümkün olabilir? Bunlara sadece tahammül edebiliriz. Fakat bunların yanlış olduğunu, Kur’an’a ve İslam’a aykırı olduklarını uygun şekillerde dile getirmek de bizim görevimizdir.

 

Hepimizin bazı eksiklikleri, yanlışlıkları, günahları, zaafları olabilir. Fakat Allah günahlarımızı faş etmememizi ister bizden. Hatta mümin kardeşimizin gizli de, saklı da işlemiş olduğu günahlarını setrettiğimiz, örttüğümüz takdirde O da ahirette bizim kusurlarımızı, günahlarımızı bağışlayacak, ayıplarımızı yok sayacaktır.

 

Günahların cazip gösterilmesini engellemek suç mu?

 

Günahlarıyla övünenleri veya pişman olmayanları ise cezalandıracağını bildirir. Günahların cazip gösterilmesi veya teşvik edilmesi insanı Allah’ın rahmetinden, affından uzaklaştırır. Çünkü kötülük; insanın hevaya düşkünlüğünden, zalum ve cehul olmasından dolayı çok çabuk yayılabilecek bir illettir. Bu yüzden şeytanın, nefsimizin ve başkalarının teşvik ve kışkırtmalarından uzak durabilmemiz; biraz da teyakkuz halinde olabilmemizle ilgilidir.

 

Teyakkuz ve Müslümanın bitmeyen imtihanı!

 

Teyakkuzu, Türkçeye günahlara ve kötülüklere karşı alabildiğine uyanık olmak diye çevirebiliriz. Yani bizi yanlışa ve günahlara götürecek, sokacak tüm menhiyyattan, münkerattan, vesveselerden, vehimlerden, düşüncelerden uzak durmalıyız. Ayrıca Allah’ın hoşuna gitmeyecek fiillerin işlendiği yerlerden, ortamlardan elimizden geldiğince uzak durmak da teyakkuzun bir gereğidir.

 

Bazılarımız bu söylenenlere bakarak şöyle bir itirazda bulunabilir: Kardeşim o zaman Müslüman neyle imtihan olacak? Müslümanı imtihan etmek, ona ecrini veya cezasını vermek Allah’ın işidir. Müslümanın görevi ise kötülükleri, Allah’ın kerih gördüklerini en aza indirmek ve onlardan asla hoşlanmamaktır.

 

Kötülüklerden uzak dur, insanlardan değil!

 

İsmet Özel’in yıllardır söylediği teknolojiyi zihinsel olarak kabullenmeyiş ve bireysel hayatımızda ondan en asgari oranda faydalanma prensibine kısmen benzer bir şekilde, dinimizin kerih gördüklerini kalble ve bilinçle reddetmek müslümanlığımızın gereğidir.

 

Elimizden geldiğince uzak duracağımız şey kötülüklerdir, günahlardır. İnsanlar değildir. Her zaman ve zeminde dinimizin hakikatlerini en yeni ve taze üsluplarla, kelimelerle başkalarına anlatmak boynumuzun borcudur. Bunu canu gönülden istiyoruz. Çünkü bir kişinin hidayete ermesi bizim için dünyadaki her şeyden daha değerlidir. İstemediğimiz şey kötülüklerin işlenmesinin kolaylaştırılıp yaygınlaşmasıdır. Her tür devletin de vatandaşlarını kötülüklerden alıkoyma hakkı-vazifesi vardır. Bir alimin, düşünürün, entelektüelin de bu anlamda Müslümanları, devleti yöneten iktidarı uyarması ve onlara öncülük etmesi, yol göstermesi güzel bir şeydir, bir erdemdir.

 

İnsanın fıtratını bozan her şey kötüdür!

 

İslam zor(balık)la gönüllere yerleştirelecek bir din midir ki bizi zorbalıkla itham etsinler. Bizim kötülükleri, günahları benimsemeyişimiz, onlardan uzak durmamız, onları kerih görmemiz ve onların yayılmasını çeşitli şekillerde önlemeye çalışmamız; hem kendimiz için hem de başka insanlar için bir rahmettir. Bazıları Allah'ın kerih gördüklerini, yasakladıklarını kendi yaşam biçimi haline getirmiş diye bizim susup bunları hoş görmemiz beklenmemeli. İnsanın fıtratına zarar veren, onu bozan her şeyin yaygınlaşmasını önlemeye çalışmak asli vazifemizdir. Her ne kadar böyle sefih bir yaşam biçimini, üzerinde konuşulmaya müsaade etmeyecek şekilde benimsemiş kişilere gerçekleri anlatmak çok zor olsa da, böyle olanların sayısı ülkemizde diğerlerine nazaran azdır. Bu yüzden her bilinçli mümin öncelikle İslam'ı elinden geldiğince kendi yaşamının her alanına yedirmeli, yaymalı ve yaşadıklarını, tattıklarını çevresine anlatma yöntemlerini, yollarını arayıp bulmalıdır.

 

Mustafa Nezihi (dünya bizim)

11.09.2011 12:51
#32

Ve suallerim hala cevapsız.

13.09.2011 10:17
#33

Ve suallerim hala cevapsız.

 

“Siz onlardan razı olsanız bile Allâh fâsıklar topluluğundan asla râzı olmaz.” (Tevbe s. 96)

 

FÂSIK VE ZÂLİMLERİN MECLİSİNDE BULUNMAMAK

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'in emirlerinden biri de, şer'i bir mecburiyet olmadan, zâlim ve fâsık (açıktan haram işleyen) kimselerle birlikte oturulmaması ve onların meclislerinde bulunulmamasıdır.

Günümüzde Resûlullâh (s.a.v.)'in bu emrine gerekli özen gösterilmemektedir. Hattâ bazen öyle kötü durumlara şâhid oluyoruz ki; şeyhler ve hocalar birinin gıybet yaptığını duydukları hâlde, ona karşı çıkmıyorlar. Çoğu kez de, o mecliste bu suçu işleyenlerle ortaklık yapıyorlar. Bazen de orada bulunmayan bir kimse hakkında ilk konuşanlardan biri oluyorlar. Nitekim, kendisi ile birlikte bir vazîfeye talib olanları küçük düşürmek için aleyhlerinde atar tutarlar. Hattâ o şeyh veya hocaya yaranmak isteyenler, filancanın namus ve ırzına dil uzatmakta ona ortak olurlar.

Akıllı bir kimse, bunun gibi dedikodu meclislerinden ve bunun gibi insanlardan uzak kalmalıdır. Ancak bir ilim ve ahlâk dersi sağlayan faydalı bir mecliste bulunmalıdır, insanları idare yollarını ve kendisini kötülükten korumayı öğreten bunun gibi nezih meclisler onun için yararlı olmuş olur.

ibn Hibbân rivayet ediyor: Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz "Müminden başkası ile dost olma, yemeğini de Allah (c.c.)'den korkanlar yesin" buyurmuşlardır.

Resûlullâh (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuşlardır: "Kötü bir kimseyle oturmak, demirci körüğünü körükle­yen kimse ile hemdem (canciğer arkadaş) olmaya ben­zer; ya elbisenin bir tarafını yakar veya kötü koku koklamış olursun."

"Âyetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün vakit de kendilerinden yüz çevir, tâ ki başka birsöze dalsınlar; şâyed şeytân bunu sana biran unutturursa, hatırına geldiği gibi hemen kalk, o zâlimler güruhu ile beraber oturma." (Enam68)

(İmâm-ı, Şa'rânî (k.s.), Büyük Ahidler, 1002.S.)

13 Eylül, Mevlâna Takvimi

13.09.2011 10:21
#34

Ve suallerim hala cevapsız.

 

“Amellerin en fazîletlisi, Allâh için sevmek, Allâh için buğz etmektir.” (H.Şerîf, Ebû Dâvûd)

SALİH VE SADIKLARLA BERABER OLMAK

Tezkiye-i nefiste en önemli düsturlardan biri de muhak­kak ki sâlih ve sâdıklarla beraber olmaktır. Ebû Mûsâ el-Eş'ârî (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden şöyle rivayet eder: "İyi insanlarla ve kötü kimselerle oturanların misâli şöy­ledir: Güzel koku satan ile körük çeken kimse ile beraber oturmaya benzer. Güzel koku satan ile beraber olan onun güzel kokusundan istifâde eder veya alırsın, körük çekenle beraber olduğun zaman da, ya kıvılcım elbiseni yakar veya onun kokusundan rahatsız olursun."

Kişi, sevdiği arkadaşının Dînini ve karakterini aldığı gibi, mahşerde de onunla beraberdir. Çünkü Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Kişi sevdikleriyle beraber haşrolur (öldükten sonra diriltilir)."

İki kişi arasında arkadaşlık sebebiyle, Allah için muhabbet meydana geldiğinden, o muhabbetin kesilmemesi için, birbir-lerini sık sık ziyaret etmeleri gerekir. Bu gerçeği Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şu Hadîsiyle ifâde buyurmuşlardır: "Çok ziyaret et ki, sevginiz artsın."

Ebû Hüreyre (r.a.), Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden şöyle rivayet eder: "Adamın biri, başka bir köyde bulunan dos­tunu Allah rızâsı için ziyarete çıktı. Allâhü Te'âlâ ziyaret edilen zâtı köyün girişine bir meleği gözetmeye memur etti. Ziyaretçi köyün girişine geldiği zaman, melek ona: "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Ziyaretçi: "Bu köyde be­nim bir dostum var, o dostumu ziyarete gidiyorum" dedi. Melek: "Ona yapmış olduğun bir iyiliğin karşılığını almak mı istiyorsun?" deyince, ziyaretçi: "Öyle bir şey yok, ben onu yalnız Allah rızâsı için seviyorum" dedi. Melek: "Ben Allah'ın sana gönderdiği bir elçiyim. Şunu bildirmek için geldim: Sen, onu Allah rızâsı için sevdiğinden, Allah da seni sevmiştir."

İster bir yerde olsunlar, ister başka başka yerlerde olsunlar,dostların birbirlerini ziyaret etmeleri Sünnettir. Nefsin temizlenmesi ve kötülüklerden arındırılması ebedî mutluluk ve kurtuluşa sebebdir.

(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akaidi, 194.s.)

12 Eylül, Mevlâna Takvimi

VE
18.09.2011 14:20
#35

Sana cevap vereyimmi güzel kardeşim? hayrettin karaman ağzıyla kuş tutsa işim olmaz onunla!. onun 20 yıl öncesi yazı ve konuşmalarıyla bugünkü yazı ve konuşmaları nı oku ve dinle arada ki tezatı fark ettiğinde onun netür bir kişi olduğunu fark edeceksin. İslam her devirde yaşanır ve her devirde de Allah (c.c.)'ın Ayet'leri ile Efendimiz (s.a.v.)'in Sünneti geçerliliğini korumaktadır!

 

mustafa akyol bide Üstadımız Necip Fazıl'ı ağzına almış! yahu kuzum 100 kelime aristokrat konuşupda üç kelime necip fazıl dan bahsederekmi biz müslümanları yazına aşina edeceksin taraftar kılacaksın? sanki hepiniz İsmet Özel oldunuz! hani onu artık anlıyozda be kuzum siz kimsiniz ki halkın diliyle değilde kendi dilinizle konuşuyorsunuz? senin böyle bir konuda yazı yazma yetkin varmı bu tür konu selahiyet ister yoksa sendemi 'rasim ozan kütahyalı' gibi gibi her konuya vakıfım diyorsun?

 

'Kaba softa ve ham yobaz' sizin gibilerinin İslama karşı takındığı laytçılığının argoda ki adıdır!

 

 

Mehmet Şevket Eygi Hocam diyor ki; 'Bu Toplum Bu Kadar Ahlaksızlığı Kaldırmaz!' makalesinin son parafında buyrun;

 

Ey Müslümanlar!.. Sözüm sizedir: Kur'ana, Sünnete, İslam'a, Şeriata, ahlaka, fazilete, iffete aykırı bunca fuhşiyata, seks azgınlıklarına, çıplaklığı, rezilliğe ses çıkartmaz, emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmazsanız başınıza gelecek bir musibetten, tepenize inecek bir âfetten, gazaptan korkunuz.

 

Selam ve Dua ile..

18.09.2011 23:32
#36

Veliahd kardeşim, neden ısrar ediyorsunuz anlamıyorum. Saydığım 6 maddeyi anyıyla kopyalayıp buraya yapıştırmış sayınız ve tekrar okuyunuz.

Yedincisini de ekleyeyim, "ağzıyla kuş tutsa işinizin olmayacağı" adam hakkında ne "düşündüğünüzü" merak etmiyorum.

Sekizincisi, mezkur şahsın ne idüğü de değildir sorduklarım.

Dokuzuncusu, "Komünistler Moskovaya!" der sarı çizmeli mehmet ağa.

29.09.2011 20:38
#37

Sevmek ve dost edinmek başka şeydir, münasebet kurmak başka şeydir. Komşulukları, misafirlikleri, hasta ziyaretlerini, ticareti v.s. nasıl açıklayacaksınız? İki şeyi birbirine karıştırıyorsunuz.

 

Konu rağbet görmedi, mesele şahıslara takıldı kaldı, ötesine geçemedi. Konuyu bu makale ile açmamış olsaydım belki daha iyi olacaktı ama zaten son zamanlarda pek kimsecikler de görünmüyor forumda.

17.12.2012 01:00
#38

Mehmet ŞEvket Eygi'nin "Papazın Müslüman Oluşu" başlıklı bugünkü (16.12.2012) yazısı...

 

Konu ile alakalı bulduğumdan, bu başlığa ekliyorum.

 

Bulgaristan'da 20 yıl boyunca papazlık yapan Atanas Mihaylov Müslüman olmuş. Sofya müftüsü Mustafa Efendi geçtiğimiz 27 Kasım'da papazın Müslüman olup Abdullah adını aldığını cemaate tantana ile ilan etmiş. Bununla da kalmamış, müftülüğün internet sitesine eski Mihaylov'un yeni Abdullah'ın resmini koymuş, çoğunluktaki Hıristiyanları öfkelendirecek, rencide edecek, üzecek beyanlarda bulunmuş. Bunun üzerine Bulgar Ortodoks kilisesi tepki göstermiş, müftülüğün beyanlarının Hıristiyanlara hakaret içerdiğini iddia etmiş. Bu tepkiler üzerine müftülük geri adım atmış ama tansiyon yine düşmemiş. Muharrem ayı aşure gününde Vidin şehrinde bulunan Pazmantoğlu Camiinde Müslümanlar ile Hıristiyanlar 200 seneden beri toplanır, aşure yerlermiş, bu sene Hıristiyanlar bu aşure barışına katılmamışlar... Bu konudaki görüşlerimi arz ediyorum:

 

1. Bendeniz bir Müslüman olarak 20 yıllık papazın Müslüman olmasını memnuniyetle karşılarım... Bir Müslüman Hıristiyanlığı seçmiş olsaydı Hıristiyanlar sevinirlerdi.

 

2. Müftülüğün, papazın Müslüman oluşunu, Hıristiyan çoğunluğu üzecek ve rencide edecek şekilde, tantana ile ilan etmesi hatalıdır.

 

3. Bu hidayet hadisesi gizli tutulmalı idi. Gizli tutulamayacaksa, Hıristiyanları üzecek şekilde ilan edilmemeliydi.

 

4. İslamiyet hikmet dinidir. Böyle konularda hikmet ve siyaset-i islamiye neyi gerektiriyorsa öyle hareket edilmeli idi.

 

5. Resullullah sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz zamanında Habeşistan hükümdarı Müslüman olmuş, lakin onun İslamı kabul ettiği ülkesinde gizli tutulmuştu çünkü halkı bunu kabul ve hazm edemezdi.

 

6. Bundan birkaç yıl önce Müslüman olan bir Fransız papazının bir yazısını tercüme ettirtip, 16 sayfalık bir broşür halinde yayınlamıştım. Müslüman olmuş ama bunu ilan etmemiş. Emekli olduktan sonra Fas'a göç etmiş ve orada açıklamış.

 

7. Merhum şeyh Muzaffer Ozak efendi hazretleri anlatırdı, 19'uncu asrın ortalarında Fener'deki bazı papazlar, zamanın kutbu Kuşadalı İbrahim Efendinin nazarı ve himmeti ile biiznillah Müslüman olmuşlar ama bu ihtidalarını ilan etmeyip, gündüzleri kiliseye, geceleri şeyhin meclisine devam ederlermiş. (Bir insan hem Müslüman, hem papaz olamaz. Bu anlattığım, istisnâî ve geçici bir durumdur...)

 

8. Müslümanlar azınlıkta oldukları ülkelerde, çoğunluğu rencide edecek söz söylemekten, iş yapmaktan geri durmalıdır.

 

Bulgaristan'da Yunanistan'da İslama, Osmanlılara, Türklere karşı düşmanlık vardır. Biz Müslümanlar elimizden geldiği kadar bu düşmanlığı azaltmaya çalışmalıyız.

 

Neler yapabiliriz? Kur'anı Kerimde Peygamberimizin (Salat ve selam olsun ona) hadîslerinde İsa aleyhisselam, annesi Hazret-i Meryem hakkında çok güzel, çok övücü ayetler, ifadeler bulunmaktadır. Bu konuda Bulgarca ve Elen dili ile kitapçıklar yayınlanabilir. Hazreti İsa'ya iman etmek, onu sevmek, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında bir köprüdür. Bu köprüden Müslümanlar Hıristiyanlık tarafına geçemezler ama Hıristiyanlar İslama geçebilir. Biz niçin Hıristiyanlığa geçemeyiz? Çünkü Müslümanlar bir tekini dışlamamak şartıyla BÜTÜN Peygamberlere (aleyhimüsselam) iman ederler; Hıristiyanlar son Peygamber Hazret-i Muhammed Mustafa'ya iman etmezler. Yahudiler de Hz. İsa'ya iman etmez.

 

Bulgaristan müftülüğü, öfkeli Hıristiyanları sakinleştirecek beyanlarda bulunmalıdır.