Hakan Albayrak Yazıları

Başlatan: gardenya Tarih: 19.04.2006 23:26 Cevap: 33

GA
19.04.2006 23:26
#1

Amerikan Rüyası

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

18.04.2006

 

 

Ne zaman dünyayı değiştirebileceğimizi, yeni bir dünya kurabileceğimizi anlatsak, şöyle bir çekinceyle karşılaşıyoruz: Amerika izin vermez!

Amerika, Fidel Castro’nun Küba’ya hükümdar olmasına izin verdi mi?

Amerika, Kuzey Kore’de ve Vietnam’da komünist bir rejimin kurulmasına izin verdi mi?

Amerika, İran İslam Devrimi’ne izin verdi mi?

Amerika, Hizbullah’ın İsrail’i Güney Lübnan’dan def etmesine izin verdi mi?

Amerika, Hugo Chavez’in Güney Amerika’da fırtına gibi esmesine izin verdi mi?

Amerika, HAMAS’ın Filistin seçimlerini kazanmasına izin verdi mi?

Amerika, İran’ın nükleer güç olmasına izin verdi mi?

Hayır, vermedi. Bütün bunlar Amerika’nın izni olmadan, Amerika’ya rağmen gerçekleşti.

Deccal, kocaman bir blöftür. Bir kandırmacadır. Bir aldatmacadır. Bir yanılsamadır. Amerika da öyledir. Bunu fark edenler, Amerika’yı alt edebiliyorlar. Amerika’nın büyüsüne kapılanlar, büyülendikleri için Amerika’nın mütemadiyen yerden yere vurulduğunu göremeyenler ise, “Amerika’nın izni olmadan hiçbir şey yapamayız” deyip duruyorlar.

Böyle deyip duranlara tavsiyemdir:

Kendilerini beşinci kattan aşağı atsınlar. Ölmezlerse bir de altıncı katı denesinler.

*

Amentü’nün ikinci maddesi meleklere imandır. Allah’a imandan hemen sonra meleklere iman gelir. Matematik ve fizik kurallarına istinaden ‘Amerika bizden çok daha güçlü, öyleyse Amerika’ya karşı hiç şansımız yok’ diyenler, Kadir-i Mutlak Allahu Teala’ya ve O’nun meleklerine imanlarını gözden geçirsinler.

Bedir bir masal değildir.

*

Bugün “Amerika izin vermez” diyerek şevkimizi kırmaya çalışanlar Hazret-i Musa aleyhisselam döneminde yaşasalardı, “Ey Musa! Boşuna uğraşma, koskoca Firavun’la baş edemezsin” mi diyeceklerdi? Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed aleyhisselam döneminde yaşasalardı “Ey Muhammed! Sen yoksul bir yetimsin, Mekke oligarşisine gücün yetmez” mi diyeceklerdi?

“Siyasi gözlemciler”e, “stratejik analizciler”e göre Hz. Musa’nın da Hz. Muhammed’in de hiç şansı yoktu!

*

Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerin hayatı, ibret alınsın, ders alınsın, örnek alınsın diye anlatılır. Peygamberlerin yolu o yoldan gidilsin diye gösterilir. “Yolumuz Hazret-i Muhammed’in yoludur” diyenler, “Amerika’nın izni olmadan hiçbir şey yapamayız” diyemezler. Lailaheillallah.

*

“Amerikan Rüyası” tabiri çok yerinde bir tabirdir. Amerika gerçekten bir rüyadan ibaret. Korkunç bir rüya, bir kâbus, ama rüya işte. Uyandığımız zaman biter.

 

 

(Milli Gazete)

GA
19.04.2006 23:46
#2

Ümmet bir Selahaddin bekliyor

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

13.04.2006

 

 

Durumumuz hiç fena değil dedik ya, kötümserliği meslek edinenler ne münasebet diye soruyorlar.

Ettekraru ahsen velevkane yüzseksen:

1918’i hatırlayalım: Müslümanların son kalesi de düşmüş, İslâm dünyası yelkenleri suya indirmiş, Batı karşısındaki aşağılık kompleksi ümmetin iliklerine kadar işlemişti.

Anadolu’da Frenklere karşı silahlı bir direniş baş gösterdiyse de, bu direniş hareketinin kazanımları paradoksal bir şekilde Batı Medeniyeti’ne armağan edildi.

İleriki yıllarda Ortadoğu, Asya ve Afrika’da ortaya çıkan ‘istiklal’ hareketlerinin tamamına yakını ise zaten kökten gayri İslâmî -genellikle ulusçu ve sosyalist- idi.

1979 yılında İran’da meydana gelen devrime kadar İslâm ülkelerinin “devrimci” kadroları kurtuluşu neredeyse hep İslâm dışında bir yerlerde aradılar ve Batı düşmanlığı yaparken –veya yaptıklarını sanırken- bile Batı’nın ekmeğine yağ sürdüler.

Modernistlikleri, ulusçulukları, sekülerlikleri Frenklerin dünya çapındaki psikolojik hakimiyetine yaradı, ümmetin toparlanmasına değil.

Cemal Abdunnasır’ın peşine takılan kitleler belki Amerika’dan-İsrail’den nefret ediyorlardı, ama Batı’nın çarkına çomak sokabilecek yegane hareket olan İslâmî harekete de buğz ediyorlardı.

1950’li ve 60’lı yıllara damga vuran seküler “devrimci” hareketlerin karizması öyle büyüktü ki, İslâmî hareketler –veya hareket teşebbüsleri- bu karizmayı aşıp Müslüman halkların gönüllerine ulaşamadılar.

Bugün ise, Allah’a şükürler olsun, İslâm dünyasının her köşesinde kelime-i tevhid bayrakları yükseliyor.

Her yerde direniş rüzgarları esiyor ve nerede bir direniş varsa orada mutlaka tekbir getiriliyor.

Kurtuluşun adı yeniden İslâm oldu.

Daha doğrusu kurtuluş, asıl adı olan İslâm’a yeniden kavuştu.

Bugün hangi İslâm ülkesinde adil bir seçim yaparsanız yapın, seçimin galibi mutlaka İslâmcılar olur.

Arap basınını takip edenler bilirler; dünün fanatik Arap milliyetçisi, Osmanlı düşmanı, sosyalisti, hatta Batıcısı olan yazarlar, bugün İslâmî sloganlara itibar ediyor ve İttihad-ı İslâm’ın gereğine işaret ediyorlar.

İslâm dünyası kıpır kıpır.

Her an harekete geçebilir.

Siyasi bir istinatgaha kavuştuğu anda (ki 1 Mart karizması Türkiye’ye böyle bir fırsat sunmuştur), gücünü kuvveden fiile çıkarabilir.

Ümmet fethe hazır; bir Selahaddin bekliyor.

 

 

(Milli Gazete)

GA
19.04.2006 23:51
#3

Bu adamın yazılarını seviyorum.Edebi yönüyle değerlendirilecek olursa eğer yazıları üstadınkilerle asla boy ölçüşemez ama davsının sıkıntısını çeken bir yazar olarak bana üstadı hatırlatıyor.

GA
23.04.2006 17:23
#4

Şam-İstanbul Köprüsü - 1

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

20.03.2006

 

 

Hilal TV geçenlerde Şam-İstanbul Köprüsü’nü (geçen Haziran ayında çektiğimiz belgesel filmi) ikinci kez yayınladı. Seyredemeyenler için birkaç alıntı yapalım…

Cumhurbaşkanı Esed’in sağ kolu olarak bilinen Göçmen Bakanı ve Kongre Sözcüsü Buseyne Şaban konuşuyor:

“Suriye halkı Türkiye ile ilişkilerin gelişmesinden olağanüstü büyük bir mutluluk duyuyor. Bizi birbirimize bağlayan o kadar çok şey var ki; İslâm, tarih, coğrafya ve elbette ortak çıkarlar. İkili ilişkilerin geliştirilmesi bugün iki devletin de öncelikli gündem maddeleri arasına girdiği için gerçekten çok mutluyuz. Dünyanın her tarafında bölgesel ittifaklar kuruluyor. Biz de, Suriye ve Türkiye olarak, aramızdaki işbirliğini bölgesel bir ittifaka dönüştürmeliyiz. Sadece Suriyeliler değil bütün Araplar, Türkiye’nin ve bilhassa Türk meclisinin Irak savaşıyla ilgili şahsiyetli tutumunu takdirle karşıladı. Hepimiz aynı gemideyiz. Ortak geleceğimiz için beraber çalışmalıyız. Türkiye’nin kalkınma yolunda aldığı mesafeye hayranlıkla bakıyor ve Türkiye’den ders almak istiyoruz. İstiyoruz ki Türkler Suriye’de yatırım yapsınlar, tecrübelerini bizimle paylaşsınlar. Evet, aramızda bir sınır var, ama biz bu sınırı sınır olarak görmüyoruz; birleşme hattı olarak görüyoruz.”.

İslâm dünyasının yaşayan en büyük mütefekkirlerinden Cevdet Said konuşuyor:

“Türkiye Suriye yakınlaşması bütün İslâm Dünyasında konuşulacak ve halklar bu iki ülkenin yakınlaşma sayesinde ne çok şey kazandığını görecekler. Bu da genel bir yakınlaşmaya, kaynaşmaya yol açacak. Avrupalılar bunun güzel bir örneğini ortaya koyuyorlar. Doğrudur, sınırları kaldırıp halkları kaynaştırmak kolay bir iş değildir, toplumsal bünyeler bunu sindirmekte zorlanacaktır, ama dünya dönüyor, yaradılış devam ediyor. Tıpkı Avrupalılar gibi biz de zorluklarını göze alarak birlik hedefini gözetmeli ve bu meyanda Türkiye-Suriye yakınlaşmasını selamlamalıyız. Bu konunun önemini her yerde ve her vesile ile anlatmalıyız. Bakın ben yanımda bir afiş taşıyorum. Araplara göstermek için taşıyorum bunu. Şöyle yazdım: Arapların parçalanmışlığı sorununa kimsenin zarar etmeyeceği bir çözüm var. Gözden kaçan bu çözüm; birbirleriyle savaşmış, dilleri ve ırkları farklı olan Avrupalıların ortaya koyduğu çözümdür. Bugün 10-15’ten fazla dil konuşuluyor Avrupa’da. Buna rağmen birlik oluyorlar. Biz Araplarsa birbirimizi yiyoruz. Kimsenin zarar etmediği, herkesin kazandığı bir şekilde sorunlarını çözen Avrupa Birliği örneğinden istifade etmeliyiz. Kendini bilmezden başkası bunu reddetmez. Türkiye’nin başlattığı bu yakınlaşma sürecine çok sevinmeliyiz. Türkiye-Suriye yakınlaşması tüm İslâm dünyasını kapsayacak şekilde genelleşecektir inşaallah. Irak savaşı da bölgemizdeki savaşların sonuncusu olacaktır ve Irak halkı da birlik davasına gönül verecektir inşaallah. Geçmişte birdik, tarihten istifade edersek gelecekte de bir olabiliriz. Böyle bir film çektiğiniz için size şükran borçluyuz. Buraya gelişiniz birçok güzelliğe delalet ediyor. Çabanızı takdir ediyoruz, başkaları da takdir edecektir. Bir gün hepimiz birleşeceğiz. Hatta belki düşmanlarımızla da birleşeceğiz. Rabbimiz buyuruyor ki: Allah’ın sizinle düşmanlık gösterdiğiniz kimseler arasında bir sevgi yaratması umulur. Allah kâdirdir. Allah bağışlayandır, acıyandır.”

Suriye’de yaşayan meşhur Filistinli şair Muhammed Ali Said konuşuyor:

“Ben Filistinliyim. Filistin, Bilad-ı Şam dediğimiz coğrafyanın bir parçasıdır ve Suriye Bilad-ı Şam’ın merkezidir. Filistin ise eski Şam kaynaklarında denildiği gibi Kenan diyarının kalbidir. Türkiye-Suriye yakınlaşmasına gelince; bu çok güzel. Eğer tek yumruk olursak iki ülke, iki halk üzerindeki haksızlıkları, adaletsizlikleri kaldırabiliriz. Ben diyorum ki; Suriye, Türkiye, Arap ülkeleri ve bütün İslâm ülkeleri olarak bizi birleştiren köklü tarihimiz bize yeter. Ben Suriye-Türkiye yakınlaşmasını bir sevgi ve kardeşlik hamlesi olarak görüyorum. Ve bu yakınlaşmayı Filistin halkıyla Türk halkı arasında da bir yakınlaşma olarak görüyorum, çünkü Suriye ile Filistin arasında bir fark yoktur. Suriye ve Türkiye olarak bölgemize yönelik vahşi saldırıları engellemek için daha fazla yakınlaşmaya ve kaynaşmaya ihtiyacımız vardır. Yüreğimizle, kanımızla, omuz- omuza mücadele etmek zorundayız. Yolumuz bir, kaygılarımız bir ve nihayet geleceğimiz de bir.”

Kalemini Arap-Türk ve bilhassa Suriye-Türkiye birliğine adayan Halepli yazar Muhammed Velid Rıdvan konuşuyor:

“Başkan Beşşar Esed diyor ki; İslâm devletinin ilk başkenti Şam ile son başkenti İstanbul arasında bir köprü kurmalıyız. Ben de diyorum ki; bu köprünün kurulması için aramızdaki sınırın kalkması gerekir ve ben yeni kitabımın kapağında bu sınırı kaldırdım. Eğer İstanbul’la Şam’ı birbirine bağlayan bir köprü kurulursa, ümmet o köprüden selamete çıkabilir.”

(Milli Gazete)

GA
23.04.2006 17:24
#5

Şam-İstanbul Köprüsü – 3

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

23.03.2006

 

 

Yazar, psikiyatrist, Doğu Konferansı Sözcüsü Mehmet Bekaroğlu konuşuyor:

“Daha Suriye’ye ilk gidişimizde sınır kapısındaki karşılanma öyle basit bir hadise değildi. Gerçekten evden ayrılmış, gurbete bir yerlere gitmiş ve uzun seneler orada kalmış bir çocuğun eve dönüşü gibi bir şeydi. Öyle karşıladılar insanlar. Hesap filan yoktu. Gerçekten hesap yoktu. Bu iş Kahire’de de böyleydi. Hiç sorun yok demiyorum, elbette sorunlar var. Ama niçin yapıyoruz bütün bunları? Netice itibarıyla diyoruz ki, bölgenin, bu coğrafyanın entegrasyonu, birlikteliği. Bu coğrafya entegre olursa, bu ülkeler, bu insanlar birlikte hareket ederlerse, bu güç uygarlığını, bu Amerikan işgalini, kuşatmaları daha kolay def edebilirler. Bu kadar basit yani. Böyle bir ihtiyaç var. Şimdi Kahire’de de, Şam’da da, Beyrut’ta da benzer bir tabloyla karşılaştık. Nasıl bizim Arap dünyasına bakışımızda, özellikle aydınlarımızın bakışında bir sürü sorunlu laf varsa, yanlış kabuller varsa, onlarda da var. En çok Kahire’de bunlarla karşılaştık, Mısır’da karşılaştık, ama biraz oturup konuştuğunda adamlar ‘tamam’ diyor ‘madem böyle, sorun yok’ diyor.”

Leman dergisi yazarı, romancı, Doğu Konferansı Kurucu Üyesi Nihat Genç konuşuyor:

“50 yıllık hayatımda ilk defa bu kadar yoğun hatta tarihi bir gün yaşadığımızı söylüyorum. Bir daha yaşar mıyız bilmiyorum. Yüzlerce medya kuruluşu önünde hem Suriyeliler, hem Türk aydınları, Suriyeli aydınlar ve halk ortakça kardeşlik diye, savaşa hayır diye bağırdı. Ve bunu çok içerden söylediler. Tarihsel bağlarını öne koydular. Yabancıların bizi mezhep milliyetçiliği, ırk milliyetçiliği yaparak bizi birbirine düşman yaptığı, artık bunlara aldanmayalım denilerek başka türlü bir tarih yazalım denilerek bütün aydınların bunu dile getirmesi şunu gösteriyor: Ortadoğu’ya bir fikir düştü. Ben düşen o yeni fikri gördüm. Doğu Konferansı ve buradaki arkadaşlara da bu fikri işaret etmek istiyorum. Biz salt Arap, Türk değiliz. Biz bu toprakların hep beraber, birlikte yaşayacak, adı ne olursa olsun birlikte ticaret yapacak, çoluk çocukları evlenecek insanlar olarak görüyoruz. Bence bu fikir düştü. Bütün sevincim de bu fikrin orada binlerce insan tarafından paylaşılması. Bunun çok çok devrimsel bir özelliği olduğunu düşünüyorum. Çünkü oradaki Baas ideolojisinin yorgunu, bizim gibi hayata değişik yerlerden bakan insanların yorgunluğundan sonra böyle can alıcı, dünyayı değiştirici bir fikrin düştüğünü düşünüyorum. Bu toprakların aydınları artık hayata başka türlü bakıyorlar. Batının saldırıları ve emperyalizm saldırıları karşısında daha başka türlü bir savunma istiyorlar, bunu gördük. Bunu çok iyi gördüm ama.” (Kaynak: Evrensel)

Evrensel Kültür Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, Doğu Konferansı Kurucu Üyesi Aydın Çubukçu konuşuyor:

“Suriye’de televizyonda bir haber programına canlı yayına çağrıldım. Doğu Konferansı ile ilgili haberleri verdikten sonra benim Şam gezisi ile ilgili izlenimlerimi sordular. Doğu Konferansının amaçlarını ve Suriye gezimizin neyi hedeflediğini kısaca anlattıktan sonra Suriye’ye yönelik Amerikan tehdidi hakkında yorumlar yaptım. Önemli olanın, iki ülkenin aradaki o bütün emperyalist baskıları, yıpratma taktiklerini, tehditleri aşarak birleşebilmesi olduğunu söyledim. İki ülke bunu yapabilir, iki halk bunu başarabilir dedim. Biraz da heyecanlı bir konuşma oldu, çünkü gerçekten bir gün önceki ilişkiler, tanıştığımız insanların tavırları filan epey bir duygulandırmıştı beni. O duyguların etkisiyle konuşurken biraz da galiba fazlasıyla heyecanlanarak düşüncelerimi ifade ettim. Konuşma, program bitti. Ben stüdyodan çıkıp bina içinde yürürken koridor kapıları açıldı ve oradan hizmetlisi, muhabiri, programcısı, yöneticisi, bir sürü insan koridora çıkıp beni kucaklamaya, öpmeye, elimi sıkmaya başladı. Anladım ki güzel şeyler, doğru şeyler söylemişim. Halkın temsilcisi diyebileceğimiz bu insanların bu şekilde heyecanlanmasını Doğu Konferansı çalışmalarının bir başarısı olarak gördüm. Son derece heyecanlıydılar, çok sevinçliydiler. Yani sanki o anda Şam alanıyor ve Doğu Konferansı göğsünü siper etmiş o aları durdurmuş gibi, olağanüstüleşmiş bir heyecan gösterdi insanlar.”

 

 

 

(Milli Gazete)

GA
23.04.2006 17:25
#6

Şam-İstanbul Köprüsü - 4

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

25.03.2006

 

 

Radikal gazetesi yazarı, Doğu Konferansı Kurucu Üyesi Nuray Mert konuşuyor:

 

“Arapça konuşulmasının dışında Türkiye’den çıktığımızı bile hissetmedik Suriye’ye gittiğimizde. O da şaşırtıcı oldu. Hepimiz aydın geçinen insanlarız, okur-yazar insanlarız, ama gene de, arada bir sınır var diye, bu yakın başka ülkeler için de böyle mutlaka, bir sınır var diye, o sınırı geçtiğinizde farklı bir yere geçtiğinizi zannediyorsunuz. Halbuki bir çok yerde, Doğu sınırında da Batı sınırında da öyle olmak gerekir, anladık ki, sadece suni bir sınır geçtik. Keşke mümkün olsa da dünyada hiçbir ülkenin sınırı olmasa. Zaten olması tabii değil, olmaması tabii. Ama bizim kafamıza kazınmış olduğu için sanki sınırlar hiç kalkamaz diye düşünüyoruz. Halbuki bütün dünya için en gerçekçi olan insanlık hedefi hiçbir ülke arasında sınır olmaması. Bir uzak hedef de olsa bunu yaşatmamız lazım; hayal olarak. Bu hayallerin gerçek olması için de yakından başlamamız lazım. Hiç olmazsa birbirinin coğrafya olarak da yakınında olan, kültür olarak da aynı tarihin içinden gelmiş olan ülkeler arasındaki diyalogun, içli-dışlılığın diyeceğim, samimiyetin artması, toplumlar arası yakınlaşmanın gelişmesi, sınırların bir manada hiç olmazsa pratikte kalkması, dünya şartlarında resmi olmasa bile buna yakından başlamak lazım. Biz buna Suriye ile başladığımızı düşünüyoruz.”

 

Gerçek Hayat dergisi yazarı Murat Zelan konuşuyor:

 

“Suriye’de konakladığımız otelden çıktıktan hemen sonra tıpkı bizim gibi konuşan hatta Türkçe konuşan insanlarla karşılaştık. Refleksleri, tepkileri, çekmeye çalıştıkları üç kağıtlar hatta, her şeyiyle Türkiye’deki insanların kopyası gibiydi. Sadece halklar anlamında deği,l mimarisiyle de bize benzeyen bir ülkeyle karşılaştık. İstanbul gibi Şam’da da Süleymaniye isimli bir caminin kurulmuş olduğunu gördük. Veya Mimar Sinan’ın en önemli eserlerinden biri olan Edirne’deki Selimiye ile aynı adı taşıyan bir caminin olduğunu gördük. Şam’la İstanbul’un arasında sanki doğal bir köprü varmış gibiydi. Hem mimari açıdan, hem halklar açısından, hem çarşıları açısından. Mesela Kapalı Çarşı ile Hamidiye arasında son derece büyük bir benzerlik vardı. Hamidiye çarşısı İstanbul’daki Kapalı Çarşı’nın küçük bir kopyası gibiydi. Sanki bir minyatürü gibi. Hamidiye çarşısı, içindeki havası bakımından, oradaki esnafların gülümsemesi, konuşmaları, refleksleri, tepkileri, sıcaklığı, muhabbeti, dostluğu bakımından Kapalı Çarşının bir kopyası gibiydi. Gittiğimiz her yerde; sanki İstanbul’da, Konya’da, ya da Urfa’da, ya da Hatay’da; Türkiye’nin herhangi bir yerindeymişiz gibi hissettik. Sanki o anı geçmişte, daha önce yaşamışız gibi bir hisse kapıldık. Ben Şam’a gittiğimde ‘dejavu’ dedim.”

 

Şair Mevlana İdris konuşuyor: “MUHTEŞAM!”

 

Suriye’yi görüp, Suriye’nin havasını koklayıp, Suriye’nin güzel insanlarıyla kaynaşıp da emperyalistlerin aramıza çizdiği suni sınırı ciddiye almak ne mümkün? Bizim sorunumuz bazı ön yargılardan ibaret. Aramızdaki psikolojik duvar yıkıldığı anda (ki yıkılmaya başladı) o suni sınırın ‘karizması’ da yerlerde sürünecektir.

 

 

(Milli Gazete)

GA
27.04.2006 18:23
#7

Bu gündem bize yakışıyor mu Allah aşkına?

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

27.04.2006

 

 

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, bir beyanatında Türkiye’nin “birinci sınıf ülke” olduğunu söylemişti. Ne yazık ki bu tesbite katılamıyoruz. “Birinci sınıf” bir ülkede devlet adamları milleti “öz yurdumda garibim, öz vatanımda parya” psikolojisine sokmazlar. “Birinci sınıf” bir ülkede bir savcı ‘derin devlet’i rahatsız ettiği için meslekten ihraç edilmez. Ve “birinci sınıf” bir ülkede resmi törende sakız çiğnedi diye kimse tutuklanmaz.

Haberi duyduğumda inanamadım:

“Ordu’da, 23 Nisan kutlamaları sırasında Atatürk Anıtı’na ‘sakız çiğneyerek çelenk bıraktığı’ iddiasıyla hakkında suç duyurusunda bulunulan AK Parti Fatsa İlçe Başkanı Veysel Dalcı, tutuklandı. Fatsa İlçesi Garnizon Komutanı Binbaşı Kalander Karadağ, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlama programı kapsamında, Atatürk Anıtı’ndaki törenlerde, Veysel Dalcı’nın, partisinin çelengini anıta koyarken sakız çiğnediği iddiasıyla ilçe Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Bunun üzerine Dalcı, ifade vermek için Cumhuriyet Savcılığına çağrıldı. Adliyeye gelen Dalcı, ifadesinin ardından çıkartıldığı nöbetçi mahkemece ‘Atatürk’ün manevi şahsiyetine hakaret’ ettiği gerekçesiyle tutuklandı.” (Sabah, 24.04.2006)

Hayretler içindeyim.

*

Türkiye’nin gerçekten “birinci sınıf ülke” olmasını istiyorsak böyle bir gündemi kendimize yakıştırmamalıyız. Bize, sivil-asker, millet-devlet, yekvücuıt halde ülkemizin selameti için çalışmak yakışır... Emperyalistlerin ülkemiz üzerindeki bölücü emellerini birbirimize kenetlenerek boşa çıkarmak yakışır... Ülkemizi çıkmaza sokan, milletimizin enerjisini tüketen anlamsız didişmeleri sona erdirerek hep beraber yükselişe geçmek yakışır... Başımızda bekleyen emperyalist akbabalar dindar-laisist ayrımı yapmadan hepimizi ama hepimizi parçalamaya hazırlanıyor. Birbirimize diş bilememiz, aramıza psikolojik duvarlar örerek gücümüzü bölmemiz ve ülke olarak zayıf düşmemiz, onlardan başkasını sevindirmez.

Yıllar önce yaptığımız bir tesbiti tekrar edelim: “Bu gidiş ordunun beğendiği bir gidiş olamaz. Hiç kimsenin beğendiği bir gidiş olamaz. Çünkü bu gidişle Türkiye ne orduya yar olur ne İslamcılara ne ülkücülere ne komünistlere ne muhafazakarlara ne de muhafazakar demokratlara.”

ABD ve Avrupa’nın bizi bir kaşık suda boğmak için fırsat kolladığını hepimiz biliyoruz. Emperyalizmin küreselleştiği bir dünyada yenip yutulmamak için Müslüman komşularımızla birleşerek büyüme hedefini gözetmemiz gerekirken, biz, elimizdeki son vatan parçasını bile muhkem bir kale haline getirmeye yanaşmıyoruz. Tam tersine, kalenin surlarında emperyalist manipülasyonları davet eden gedikler açıp duruyoruz. Devletten ümit kesen insanlarımız kitleler halinde düşman ülkelerin adalet (!) kapısına sığınıyorlar. Ben bunu içime sindiremiyorum. İçine sindire yazıklar olsun.

 

(Milligazete)

NF
27.04.2006 18:52
#8

Selamlar,

 

Gündemde atlanmış bir mesele...

 

Hep eleştirdiğim bir kanundur bu. Kişiye özel kanun çıkar mı? Hatta bu bahaneyle pek bi Atatürkçü Sezer bazı kanunları veto etmedi mi? Adnan Menderes'in, Menderes hükûmetinin en büyük hatalarındandır bu bence. En azından genel olarak Türk büyükleri şeklinde geliştirilebilirdi bu. Neyse, ayrı bir mesele, dağıtmayalım.

 

Kendimi o şahsiyetin yerine koyup da düşünüyorum. Bu insanı ve yakın çevresini artık nasıl kazanabilirsiniz? Bu işkencenin kendisine reva görüldüğü şahıs, bir gaflet esnasında yaptığı hareketini bundan sonra bir hayat felsefesi haline getirmez mi?

 

Her mekânda anlatılan, sözlerle portresi çizilen bir padişah karakteri vardır. Bu padişahın hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyiverdin mi kellen gider, zindanlarda çürütülürsün, özgürlüğün yoktur, en ufak bir gafletin cezası korkunç dünyevi azaplardır.

 

Bugünkü derin devlet portresi de bunu anımsatıyor bana. Bir farkla ki, eskiden, yani padişahlar döneminde böyle bir gerçek yoktu, fakat biz şu anda gerçek olaylara şahit oluyoruz, olayları, yani gercegi yaşıyoruz.

 

Kutsal değerlere yapılan saldırıların hoşgörüyle karşılanması, hatta domuzlaşan bir güruhun yaptığı son başörtüsü karikatürünün büyük ihtimalle yanlarına kar kalacak olması dikkat çeken meseleler yine...

 

"İrtica hortluyor!" diye, inananların yeniden şiddetle baskıya tutulmaya başlanndığı bir zamandayız. Yani bir yoğunlaşma var bugünlerde sanki saldirilarda.

 

Hakan Albayrak yine güzel yazmış. Kendisine hak vermemek elde degil...

 

Tarihin belki de donum noktalarindan birini olusturacak su onemli gunlerde ugrastigimiz meselelere bakiyorum ve gulumsuyorum, huzunlu bir tebessumle...

 

Saygi ve selamlarimla

GA
05.05.2006 19:44
#9

Yeni bir dünya - 2

 

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

04.05.2006

 

 

Amerika’nın dünyayı küçük bir köye dönüştürme projesi gittikçe hızlanmaya başladı. Bu süreçte yeni neslin takındığı a-politik tavrın nedeni ve sorunları hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Bir adama 40 kere deli derseniz, adam deli olurmuş. Bir adama 40 milyon kere “küreselleşen dünyada idealizme yer yok” derseniz, adam idealizme sırt çevirmez mi? Kanal 7’miz, Yeni Şafak’ımız 28 Şubat 1997’den itibaren hep Mehmet Barlas’ları, Nazlı Ilıcak’ları, Cengiz Çandar’ları konuşturdu. İslâmcılar adına bunlar konuştular. Her zaman, her yerde, durmadan konuştular. Ordunun Refah Partisi’ne reva gördüğü tavrın ve başörtüsü yasağının demokrasiyle bağdaşmadığını söylediler ve biz bunu söylediler diye onları öyle sevdik ve saydık ki, söyledikleri başka şeylere, çok kötü şeylere de itibar eder olduk. Avrupa Birliği’ne girmeden medeni olamayacağımıza inanmaya başladık. Amerika’nın bir tür medinet-ül fazıla olduğuna inanmaya başladık. Küreselleşmenin mukaddes bir süreç olduğuna inanmaya başladık. Bu çağda İslâm birliği, anti-emperyalizm gibi şeyleri savunmanın komik olduğuna inanmaya başladık. Gayri safi milli hasılanın her şeyden önemli olduğuna inanmaya başladık. Gencecik adamlar, “dava edebiyatı”na gülüp geçer oldu. AKP’li bir gence Sezai Karakoç’un “Çıkış Yolu”nu mutlaka okuması gerektiğini söylediğimde şöyle bir cevap aldım: “Okudum abi, bir şey yok.” 40 yıldır aynı şeyleri anlatıyormuş Sezai Karakoç. Neymiş? “İslâm dünyası filan”mış. Yahu, İslâm dünyası ‘falan filan’ kategorisine sokulur mu? Genç kardeşimiz sokuyor işte. Sonra da, “Bunları aşmamız lazım. Zaman değişti. Eski söylemlerle bir yere varamayız. Uç şeyler söylemekten vazgeçmemiz lazım” gibi ucuz laflar ediyor. Güya “reelpolitik” yapıyor. “Reelpolitik” dendiği zaman neredeyse salavat getiren tuhaf bir nesil yetişti. Bu nesli eğitim ve sağlığın özelleştirilmesi davası heyecanlandırıyor da, İslâm birliği davası heyecanlandırmıyor. Allah akıl fikir versin. Yeri gelmişken, şu özelleştirme saplantısından nefret ettiğimi de belirtmeliyim; ayrı hikaye... (NOT: Geçenlerde, Ak Parti Gençlik Kolları’nın bir Sezai Karakoç sempozyumu düzenlemeye hazırlandığını duydum. Ne güzel.)

- Amerika’nın düşünsel anlamda empoze etmeye çalıştığı globalizm diğer ideolojileri önüne katıp savuran bir rüzgar gibi her şeyi etkilemekte. Bu rüzgarın savurduğu fikirler elbette büyük bir değişime ve naifleşmeye uğruyor. Bu rüzgardan kurtulmak, silkinmek mümkün mü?

- Tabii ki mümkün. Üstelik çok da kolay. Taş gibi İslâmcılar nasıl yumuşatıldı, liboş yapıldı? Kelimelerle! Yıllardır “demokrasi”, “Kopenhag Kriterleri”, “küreselleşen dünya”, “evrensel değerler”, “Avrupa Birliği”, “milli gelir”, “özelleştirme” gibi fetiş kavramları günde 1 milyon kere kullanarak İslâmcıları iğdiş eden Kanal 7 ve Yeni Şafak, bu hatalarından dönüp günde 1 milyon kere “hikmet”, “adalet”, “infak”, “bölüşmek”, “paylaşmak”, “İslâm kardeşliği”, “mazlumlar dayanışması”, “direniş”, “küresel meydan okumalara karşı ortak tavır”, “İslâm medeniyetinin ihyası”, “Türkiye, Suriye ve İran”, “Asya ve Afrika” desinler, üç sene sonra dünyanın en hikmetli devrimci hareketine sahip oluruz. Bu kadar basit değil belki, ama o kadar zor da değil. Şunu da söyleyeyim: Demokrasi tekniğini kategorik olarak reddetmiyorum. Tam tersine, bu tecrübeden azami derecede istifade etmemiz gerektiğini öteden beri söylerim. Fakat demokrasinin bir put haline getirilmesi asabımı bozuyor. Öyle ki, bazen “Padişahım çok yaşa!” diye haykırmanın eşiğine gelecek kadar öfkeleniyorum.

 

 

 

(Milligazete)

GA
05.05.2006 19:59
#10

Bu adamın yazılarına bayılıyorum ,üstüne söz söylemeye gerek yok.Bu arada arkadaşlar Hakan Albayrak

'ın 3 kitabı çıktı ,yeni.

1-Türkiye-Suriye Birliği

2-Bismillah hotel

3-Batı'nın Soykırımcı Tabiatı

GA
07.05.2006 22:26
#11

Yeni bir dünya – 3

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

06.05.2006

 

 

Bir şiirinizde “hudutları vurulmadan geçemeyiz biz” diyorsunuz. Ama günümüzde zamana ayak uydurmuş, kurşun yarası olmayan insanlarla dolu şehirler. Artık direnişler son mu buluyor?

- Devlet zamanında -Balkan Müslümanları Osmanlı devletinin güçlü olduğu devirlere “devlet zamanı” derler- Belgrat’tan Kahire’ye kadar pasaportsuz, vizesiz, üstelik beş kuruş harcamadan gidebilirdiniz. Bir günlük yürümenin sonunda mutlaka bir kervansaraya varırdınız. Orada mutlaka yolsuz yolcular için bir infak sandığı olurdu; karnınız doyurulurdu, atınızın bakımı yapılırdı. “Yolun açık olsun”, “Allah selamet versin” diyen ve yolları açık tutan, selameti üzerimize çeken bir vakıf-devlet vardı. Bu vakıf-devlet uçsuz bucaksız bir coğrafyaya yayılmıştı. Mekke, Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, İstanbul, Beyrut, aynı bayrak altındaydı. Şimdi bu şehirlerin semalarında ayrı ayrı bayraklar dalgalanıyor. Ülkemizi suni sınırlarla paramparça ettiler. Türk’ü, Arap’ı, Fars’ı, Kürt’ü birbirine düşman ettiler. Hepimiz Batılılarla rahat diyalog kurabiliyoruz, ama birbirimize Fransız kalıyoruz. Böldüler ve yönetiyorlar bizi. Yönetmek ne kelime? Koyun sürüsü gibi güdüyorlar. Peki biz bu aşağılık duruma ne adına katlanıyoruz? Türk milliyetçiliği adına, Arap milliyetçiliği adına, Kürt milliyetçiliği adına, laiklik maiklik adına, “değişmez hedefimiz Avrupa Birliği” adına katlanıyoruz. Aman modern hurafelere sadık kalalım diye, hepimizi ama hepimizi öğütmek isteyen Batılıların değirmenine su taşıyoruz. İdam sehpamızın kurulmasına yardımcı oluyoruz, bizi kurşuna dizecek idam mangasının kurşun ihtiyacını karşılıyoruz. Bize dinimizden ötürü savaş açanların, bizim bayrağımızı indirip yerlerde süründürenlerin askeri olmaya can atıyoruz. “Evrensel değerler”miş, bilmem neymiş... Geçelim bunları! Bir Amerikan gazetesi, Ankara’nın Batı’yla hemhal olmak için yaptığı reformları “Türkiye, Kur’an ve halifeyi tekmeleyerek kurtuldu” gibi bir başlıkla duyurmuştu. Onlar Türkiye’deki aydınlanma, Batılaşma, modernleşme, çağdaşlaşma, laikleşme çabalarına hep bu zaviyeden baktılar, bu zaviyeden bakıyorlar ve bu zaviyeden bakacaklar. Galler Prensi Charles bir konuşmasında demişti ki: “Biz Avrupalılar, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını İslâm’ın nihai yenilgisi olarak görmüştük.” Onlar gibi olmamızı bizimle kaynaşmak için değil bizi yok etmek için istiyorlar. Batı’ya doğru attığımız her adım, bizi özümüzden, şerefimizden, haysiyetimizden uzaklaştırıyor. Biz Batılı olamayız. Oluruz, ama biz olmaktan çıkarak oluruz. Bunu kabul edenin, bunu içine sindirenin, buna isyan etmeyenin ciğerine tüküreyim. İslâmcı sadrazamımız Said Halim Paşa’nın dediği gibi: “Batı için her yol Roma’ya giderse, İslâm dünyası için de her yol Mekke’ye gider. Yani bu iki alemden her biri başka bir yol, başka bir istikamet, başka bir talih takip etmeye ve insaniyetin umumi gelişmesinde farklı vazifeleri yerine getirmeye mecburdur.”

- Değişen şartlar da göz önüne alındığında siz hâlâ İslâmcı mısınız?

- Kesinlikle İslâmcıyım. “İslâmcılık da neymiş? Eskiden İslâmcılık mı vardı? Hepimiz Müslümanız işte, böyle bir tanımlamaya gerek yok” diyenlere kesinlikle katılmıyorum. Dünya siyasetine İslâm devletinin yön verdiği veya İslâm devletinin dünya siyasetinde ağırlık sahibi olduğu zamanlarda yaşasaydık, kimse “Ben İslâmcıyım” deme gereğini duymazdı. Ne zaman ki Ümmet-i Muhammed’in son büyük siyasi organizasyonu olan Osmanlı devleti zaafa düşüp Batı’nın iktisadi, kültürel, siyasi ve nihayet askeri nüfuzu altına girdi, işte İslâmcılık o zaman doğdu. İslâm dünyasının madde planında Batı’ya yenik düştüğü, Osmanlı’nın çöküşüyle beraber yeni bir dünya düzeninin kurulduğu ve bu düzende İslâm’ın esamisinin okunmadığı gerçeğini tespit eden Müslüman aydınlar, İslâm’ı dünya siyasetinde yeniden muktedir kılmak için birtakım arayışlara yöneldiler. İslâmcılık, bu arayışların adıdır ve bu arayışlar devam etmektedir.

 

(Milligazete)

GA
07.05.2006 22:31
#12

İnşallah,bütün ümidimiz de bu zaten.

GA
09.05.2006 17:28
#13

İçimden, televizyonu yakmak geliyor

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

09.05.2006

 

 

(Ne yazık ki filme daldım, elimden bir şey gelmiyor)

Televizyonun hayatımıza girişini anlatan “Vizontele” filminden bir diyalog:

- Vizontele’dir hanım.

- Ne işe yarıyor?

- Dünyayı evimize getirecek.

- Sebep???

*

“Küreselleşme”yi kutsayanların aklından şüphe ediyorum.

“Dünyanın küçük bir köye dönüşmesi” tüylerimi diken diken ediyor.

Frankfurt’ta, Saraybosna’da, İstanbul’da, Van’da, Kudüs’te, Bakü’de, Lezgizistan’da, Mauritius’ta hep aynı giysileri, aynı saç stillerini, aynı eğlenme biçimlerini gördüm ve bundan nefret ettim.

Mahalli unsurlar tektükleşiyor.

Teoman Duralı’nın dediği gibi; “Bütün insanları tek biçimde giyinmeye, yemeye, içmeye, yaşamaya ve düşünmeye zorluyor” küreselleşme.

Renkler kayboluyor, gökkuşağı yok oluyor.

Soğuk gri bir dünyaya doğru hızla yol alıyoruz.

Bunda matah olan ne?

*

Köyümün kızları sabahın köründe kalkıp inek sağar ve gün boyu erkeklere hizmet ederlerdi.

Hizmet deyip geçmeyelim: Bir adam sigara mı yaktı? Küllük mü lazım? Küllük pat diye konulmaz önüne; tertemiz de olsa bir kere daha temizlenir. Ve su getirildiğinde, adam suyu içene kadar ayakta beklenir. Ve ayakta beklenirken eller iki yana sarkıtılmaz, önde birleştirilir. Ve büyüklerle yüksek sesle konuşulmaz...

Kurallar, evet. Sıkı kurallar. Ama kızlarımız hallerinden memnundu. Modern dünyanın hürriyet ve refah virüsü henüz girmemişti kanlarına. Sırtlarındaki ağır yüke rağmen mutlu ve huzurluydular. Müsbet bir elektrik yayarlardı etraflarına. Gözleri ışık saçar, yüzlerinden sağlık akardı. Ve Gracia Patricia’ya taş çıkartan asil bir duruşları vardı. Neşeleri de asildi. Düğünlerde, derneklerde görmeliydiniz onları: Bir kraliçe nasıl eğlenirse öyle eğlenirlerdi. Örfe uyar, ölçüyü gözetir ve bundan hiç gocunmazlardı. Hayatın ritmiydi kurallar. Ara sıra yapılan tatlı muziplikler de ritmin bir parçasıydı.

Erkekler?

Sıkı kurallardan onlar da azade değildi. Yine de özgürdüler, çünkü modern dünyanın ihtiras tramvayı henüz köyümüze uğramamıştı. Yeleklerinin cepkenlerinden gümüş tabakalarını çıkarıp şöyle mükellef bir cigara sardılar mı, Phillip Morris’in aşağılık kimyasal karışımlarının bulaşmadığı tertemiz tütünün dumanını içlerine çektiler mi, üstüne bir de askerlik anısı anlattılar mı, dünyanın en mutlu insanları olurlardı.

Sonra elektrik geldi, televizyon geldi ve insanlar örfü bir yük gibi görmeye başladılar.

Küreselleşmenin öncü gücü “vizontele” dünyayı evlerine getirmişti. Dünya Batı’ydı ve Batı büyüleyiciydi. Eski hamamda eski tasla yıkanmaya devam edemezlerdi artık. İhtiras tramvayına onlar da binmeliydiler. Daha iyi bir hayat onların da hakkıydı. Elalem “çılgınca eğlenirken” onlar sıkıcı örfün zincirlerine bağlı kalamazlardı. Çekip gitmeliydiler; İstanbul’a, Paris’e, cehennemin dibine!

Neticede giden gitti, kalanların yüzlerinde sivilceler çıktı.

O güzelim kızlarımızın çoğu şimdi sigara üstüne sigara yakıp köy yerindeki lanetli hayata (!) mahkum oldukları için kendi kendilerini yiyip bitiriyorlar. Asaletleri, neşeleri can çekişiyor. Hülya Avşar’ın yerinde olmak için neler vermezlerdi!

Elektrik geldi, köyümün ışığı söndü.

*

“İndian Express gazetesinin bir haberine göre Hindistan’ın Gucarat eyaletindeki Müslüman kesimin önde gelenleri, televizyonu ‘müstehcen mesajlar yayınlamak ve tanrının gazabına yol açmakla’ suçlayarak, halka eğer depremlerin bitmesini istiyorlarsa televizyonlarını yakma çağrısında bulundu. Eyaletin önde gelen Müslüman dini liderleri ve imamlar toplu namazlar sırasında, ‘müminlerden, en kısa sürede televizyon alıcılarını imha etmelerini’ istedi. Bu çağrı üzerine insanlar ‘O sahneleri bir daha yaşamak istemiyoruz. Deprem yüzünden öleceğimize televizyonsuz yaşarız’ diyerek televizyonlarını sokak ortasında yakmaya başladı.”

(Sabah, 13 Şubat 2001)

Hindistan’ı bilmem ama benim köyümü yerle bir eden depremin müsebbibi televizyondur.

Ve benim köyüm gibi daha nice köy, nice şehir, nice ülke, nice kültür, nice medeniyet helak olmanın eşiğine geldi.

Keşke Yılmaz Erdoğan’ın filmindeki “yobaz hoca tipi”ne kulak verip “Vizontele”yi hayatımıza girdiği gün ateşe verseydik!

Radyo neyimize yetmiyordu?

 

(Milligazete)

GA
12.05.2006 16:29
#14

‘Şşşt, alçak sesle konuş, Sam Amca duyar!’

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

11.05.2006

 

 

Amerika Birleşik Devletleri’ne demokrasi ve fikir-ifade özgürlüğü getirmek için bir inisiyatif başlatılmış. İsabet. Çok yerinde bir hareket. Bu vesile ile “bir demir perdesi olarak ABD” tasvirimizi tekrar edelim:

İslâm Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Konferansı için İstanbul’a gelen Asyalı, Afrikalı, Avrupalı ve Amerikalı Müslüman kardeşlerimizle Boğaz’da gemi sefası yapıyorduk. Amerika Birleşik Devletleri’nden bir misafire yaklaşıp, “Kısa bir mülakat yapabilir miyiz?” diye sordum. Daha konuyu öğrenmeden “Beni mazur görün” dedi.

- Sebep?

- Amerika’da üzerimizde çok büyük bir baskı var.

Washington rejiminin kurduğu dehşet imparatorluğuna bakar mısınız? İstanbul Boğazı’nda bile yakasını bırakmıyor adamın. Sanki 1970’li yıllarda bir Sovyet Müslümanı ile konuşuyoruz. “Ülkeme döndüğümde başıma ne gelir?” diye ödü kopuyor. Sağına soluna ürkek ürkek bakıp “Beni mazur görün” diyor, konuşamayacağını söylüyor. ABD’nin İslâm dünyasına demokrasi getireceğini iddia eden Cengiz Çandar’ın bu dehşet verici manzaraya şahit olmasını çok isterdim!

Daha önce de sormuştuk: Bir diktatörlük, demokrasi ihraç edebilir mi?

Amerika, Arap Müslüman Talebeler Birliği ve Kuzey Amerika İslâm Cemiyeti kurucularından Prof. Dr. Sami Uryan, Filistin’deki Siyonist vahşete karşı çıktığı için Florida Üniversitesi’nden kovuldu. Yetmedi, bir de “Filistinli teröristlere” yardım ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Uryan’ın hanımı Nehle Neccar diyor ki: “ABD yönetiminin tavrı sadece eşime karşı değil. Bütün İslâmcı önderlerin, özellikle de Filistin meselesiyle yakından ilgilenenlerin sesleri kısılmak isteniyor.”

Bu kadarla kalsa gene iyi! Amerikan yönetimi sadece İslâmcıları değil, Siyonist / Protestan Fundamentalist cuntanın siyasetine karşı çıkan ‘normal’ Amerikalıları da susturmaya çalışıyor. “Haber bültenleri her türlü muhalefete yönelik uyarılarla, açık veya örtülü tehditlerle, kusulan nefret ve hakaretlerle dolu.” diyen ünlü aktör Tim Robins’e göre, Irak’taki savaşın ilk kurbanı Amerika’daki ifade hürriyeti oldu.

Aslında Amerikan yönetiminin ‘aykırı’ fikirlere tahammülsüzlüğü ve bu fikirlerin sahiplerine yönelik baskıcı tutumu yeni bir şey değil. Gizli Delil (Secret Evidence) Yasası öteden beri var. Bu yasa sayesinde yönetim, fikirlerini tehlikeli bulduğu kimseleri somut bir gerekçe göstermeden -sadece ‘devlet güvenliğine yönelik bir tehdit söz konusu’ diyerek- hapse tıkabiliyor (Mezkur yasanın en ünlü kurbanı, Cezayir İslâmi Selamet Cephesi eski ABD Temsilcisi Enver Haddam’dır. Washington’da Amerikalı yetkililerin izniyle büro açan ve bir süre serbestçe faaliyet gösteren Haddam, suçunun ne olduğu açıklanmadan tutuklanmış, iki sene hapis yatmış ve yine hiçbir açıklama yapılmadan serbest bırakılmıştı).

11 Eylül 2001’den beri esen istibdat rüzgârı, Gizli Delil Yasası’nın bile pabucunu dama attı!

Bill Kauffman, İkiz Kuleler’in yıkılmasından iki ay sonra (11 Kasım 2001), Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ifade hürriyetinin hâl-i perişanını Independent gazetesinde şöyle anlatmıştı:

“Evimizde ailece sohbet ediyorduk. Aramızda yabancı kimse yoktu. 11 Eylül’deki saldırıların Ortadoğu’daki yanlış Amerikan siyasetinin bir sonucu olduğunu söylediğimde, bir aile ferdi, ‘Bill, bunu sakın yüksek sesle söyleme. Biri seni polise şikayet edebilir’ dedi. Çok ciddiydi.”

 

 

 

(Mİlligazete)

GA
22.05.2006 15:06
#15

Kısa bir mülahaza

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

20.05.2006

 

 

Danıştay 2. Daiesi’nde silah seslerinin yükselmesinden birkaç dakika sonra mecliste hükümet top ateşine tutuldu. Birkaç saat sonra Danıştay’da hükümet top ateşine tutuldu. Bir gün sonra Anıtkabir’de hükümet top ateşine tutuldu.

Top ateşi o kadar çabuk başladı ve o kadar iyi organize edildi ki, Danıştay 2. Dairesi’ni kurşun yağmuruna tutan Alparslan Aslan ile hükümeti topa tutan çevrelerin aynı yerden vurdukları intibaı uyandı. Taraflar, nereden vurduklarını bilmiyorlar. Aynı amaca hizmet ettiklerini akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar. Birbirlerini vurduklarını sanıyorlar. Ama, kendi iradeleri dışında, asında beraber ve aynı yere vuruyorlar. Aynı yerden ve aynı yere. Emperyalist manipülasyon odaklarının oluşturduğu ‘birbirini boğazlayan iki Türkiye’ imajına dayanarak vuruyorlar. Ve bu imajın ardındaki gerçeğin ortaya çıkma ihtimalini vuruyorlar.

Sokakta bile başörtüsü yasağı uygulanmasını kabul edilemez bulduğunu söyleyen Başbakan Erdoğan ve cari laiklik anlayışının sorgulanması gerektiğini söyleyen Meclis Başkanı Arınç’ın beyanları ile Danıştay’a saldırı arasında bir irtibat kurulmaya çalışılıyor. Halbuki mezkur beyanlar Türkiye’de toplumsal barışın tesis edilip muhkem kılınmasına matuf iken, mezkur saldırı Türkiye’yi iç çatışmalarla güçten düşürme hedefine matuftur. Evet; Danıştay’a saldırı ile aynı şeye hizmet eden tavır, Erdoğan ve Arınç’ın tavrı değil, onları adeta terör azmettiricisi ilan ederek siyasi edepsizliğin dibini bulan ve bu suretle diyalog kapılarını sımsıkı kapatarak Türkiye’yi kuru sloganların insafına terk eden sözde cumhuriyet muhafızlarının tavrıdır.

Şiddetin bu ülke için çıkmaz sokak olduğunu hepimiz kabul etmeliyiz. Koca bir milleti ve ülkeyi mitoslara kurban etmenin ne kadar anlamsız olduğunu da...

Sahici olalım, sahici şeyler üzerinde konuşalım; neyi paylaşamıyoruz bu memlekette?

 

 

 

(Milligazete)

GA
22.05.2006 15:24
#16

‘Vatanı boşver, laiklik sağ olsun!’

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

13.05.2006

 

 

Bayım, küresel kapitalizm / emperyalizm ülkemizi tehdit ediyor mu?

- Ediyor.

- Cumhuriyetin kuruluş yıllarından kalma korkuların bir türlü aşılamaması ülkemizde bir bölünme potansiyeli oluşturuyor mu?

- Oluşturuyor.

- Başörtüsü yasağı gibi sorunlar devletle millet arasına psikolojik bir duvar örerek ülkenin birliğine-dirliğine zarar veriyor mu?

- Veriyor.

- Cinayet, ırza tecavüz, gasp, soygun, kapkaç furyaları ufkumuzu karatıyor mu?

- Karartıyor.

- İlkokulları bile etkisi altına alan uyuşturucu ve fuhuş salgını istikbalimizi tehdit ediyor mu?

- Ediyor.

- Bu gidişle Türkiye’nin kendi kendini tüketeceği aşikar değil mi?

- Aşikar.

- Ee? Ne diyorsunuz peki?

- Laiklik diyorum.

- Başka?

- Yine laiklik.

- Sonra?

- Yine laiklik.

- Vatan gidiyor, millet gidiyor, geriye laiklik lafından başka bir şey kalmıyor desem?

- Yine laiklik.

- Bayım, dikkat buyurun, faşizan laiklik saplantınız yüzünden memleketin can çekiştiğini söylüyorum.

- Olsun. Yine laiklik.

- Siz vatan haini misiniz?

- Olabilir. Laiklik sağ olsun.

 

(Milligazete)

GA
22.05.2006 15:24
#17

Güler misin ağlar mısın...

GA
24.05.2006 13:20
#18

güzel bir yazı.. Laiklik de laiklik.. ne demek ise, kendilerine göre yonttular da yonttular laiklik denilen şeyi. Laiklik ne büyük bir olaymış, yukarda bir güzel anlatmış yazarımız.

GA
26.05.2006 18:54
#19

Cevdet Sait, Suriye televizyonunda…

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

23.05.2006

 

 

Gönül isterdi ki, Suriye yönetimi İslâmi hareketle tamamen barışsın.

Gönül isterdi ki, Suriye hapishanelerinde bir tek siyasi tutuklu bile kalmasın.

Gönül isterdi ki, istihbarat teşkilatlarının Suriye toplumu üzerindeki baskısı kalksın.

Suriye’de istibdat sorununun devam ettiğini görüyor ve üzülüyoruz.

Öbür yandan, 5-6 yıl öncesiyle kıyasladığımızda, rejimin fevkalade yumuşadığını da görüyor ve seviniyoruz.

Suriye’de devlet-millet barışı ve kaynaşması henüz sağlanamadıysa da, bu yönde bir siyasi iradenin (‘derin devlet’ çevreleri tarafından sabote edilmeye çalışılan bir siyasi iradenin) mevcut olduğu aşikar.

Geçenlerde, İslâm dünyasının yaşayan en büyük mütefekkirlerinden Cevdet Said, Suriye devlet televizyonuna çıkarıldı.

O Cevdet Said ki, “Diktatörlük şirktir” diyor.

O Cevdet Said ki, Baas Partisi’nin varoluş sebebini teşkil eden Arap şovenizmini elinin tersiyle itiyor.

O Cevdet Said ki, Baas rejiminin üzerinde yükseldiği şiddeti lanetliyor.

Peki, Baas Partisi’ne ait Suriye televizyonunda ne söyledi Cevdet Said?

Hilal Televizyonu için çektiğimiz “Şam-İstanbul Köprüsü” belgeselinde ne söylediyse onu söyledi:

“Fransızlar ve Almanlar, aralarındaki Allsass-Loren sorununu nasıl çözdülerse, İslâm ülkeleri de aralarındaki sorunları öyle çözmeliler: Aralarındaki sınırları kaldırıp birleşerek.”

Rejimin adamı olmadığı için Suriye medyasında bugüne kadar yer alamayan ve Suriyeliler arasında neredeyse hiç tanınmayan Cevdet Said, şimdi devlet eliyle tanıtılıyor…

Suriye devlet televizyonunun Cevdet Said’i ağırlayarak canlı yayında yarım saat konuşturması, değişim yolunda bir kilometre taşıdır.

Cenab-ı Allah mübarek etsin.

 

(Milligazete)

BY
27.05.2006 16:44
#20

- Siz vatan haini misiniz?

- Olabilir. Laiklik sağ olsun.

 

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu kardeşim..

GA
29.05.2006 13:53
#21

Bu Türkiye araştırmalarından gına geldi artık!

 

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

29.05.2006

 

 

Konrad Adenauer Vakfı, Soros’un Açık Toplum Enstitüsü veya Rand Corporation geliyor, parayı bastırıyor, ’evrensel’ aydınlarımıza Türkiye’nin iflahını kesmeye yarayacak sosyolojik araştırmalar yaptırıyor, makaleler yazdırıyor, paneller düzenletiyor.

Avrupa Birliği fonlarından da milyonlarca avro (euro) akıyor Türkiye’nin emperyalist operasyonlarda kullanılmaya müsait röntgenini çekmekte hiçbir mahzur görmeyen ’evrensel’ aydınlarımıza.

Amerika ve Avrupa adına mütemadiyen Türkiye’yi araştırıyor bunlar; araştırıyor, araştırıyor, ama bir türlü bulamıyorlar.

Canların bir olduğu hakiki Türkiye’yi değil de, canların kalın duvarlarla birbirinden ayrıldığı sahte bir Türkiye buluyorlar.

Kaşınacak yaralar buluyorlar.

Fitne-fesat malzemeleri buluyorlar.

Bölünmeye müsait, hatta bölünmeye mecbur bir Türkiye buluyorlar.

Bunları büyük bir entelektüel heyecanla ve büyük bir entelektüel sorumsuzlukla servis ediyorlar emperyalistlere.

Buyurun size Alevi sorunu, buyurun size Kürt sorunu, buyurun size Laz sorunu, buyurun size milliyetçilik sorunu, buyurun size Kemalizm sorunu, buyurun size Diyanet sorunu, buyurun size fundamentalist İslam sorunu; buyurun size bu sorunların en içinden çıkılmaz, en çözümsüz, fitne-fesatta kullanılmaya en müsait versiyonları; alın, kaşıyın, birliğimizi-dirliğimizi bir güzel bozun, bizi bir güzel parçalayın diyorlar.

Bir de Euroimages’in desteğiyle Pontusçuluk ve dahî homoseksüellik propagandası yapanlar var; bu ülkeyi bu ülke yapan değerlerin canına okumaya yarayan bir proje olsun da ne olursa olsun, Amerika-Avrupa fonları hizmete amade.

Yeri gelmişken:

Bir arkadaşımız, bir Avrupa hükümetinin amatör sinemacılara ayırdığı fondan biraz para almak istemiş.

Bakmış ki, bu fondan para almayı başaran Türkiyeli amatör sinemacıların projeleri ya Kürtleri Türklere karşı ya da Alevileri Sünnilere karşı kışkırtacak cinsten.

Bir de, “Heteroseksüel Müslüman toplumun ezdiği homoseksüeller”le ilgili projeler var bunların arasında.

Canı sıkılmış arkadaşımızın.

Bunlar bize para vermez, demiş.

Yine de şansını denemeye karar vermiş.

İlgili komisyonun başkanına varıp, maruzatını şöylece arzetmiş:

“Ben Türkmen’im, Sünni’yim ve heteroseksüelim. Ayrıca Türk-Kürt / Sünni-Alevi ayrımına karşıyım ve Türkiye’yi bölmek isteyenlere uyuz olurum. Film çekebilir miyim?”

Adam, espriyi anladığını belli eder bir şekilde gülümsemiş.

Neyse…

Ne diyorduk?

’Evrensel’ aydınlarımız ABD-Avrupa kuruluşları adına Türkiye araştırmaları yapmaya bayılıyor.

Franzsıların Yemen’de Yemen Araştırmaları Merkezi, Suriye’de Suriye Araştırmaları Merkezi, Cezayir’de Cezayir Araştırmaları Merkezi var, ama bizim Almanya’da bile Türkiye Araştırmaları Merkezi’miz var.

Üstelik o da genellikle yabancıların siparişlerini karşılıyor.

Bir vakfımızın Fransız aydınlarına “Soykırımcı Fransız mentalitesi” üzerine makaleler yazdırdığını, veya Frankfurt’ta “Avrupalıların Kültür ve Medeniyet Irkçılığı” konulu bir sempozyum düzenlediğini, yahut Afrikalı Yahudilerin İsrail toplumunda maruz kaldığı diskriminasyonla ilgili araştırmalar için bu gruba mensup aydınlara ödenek ayırdığını göremeyecek miyiz kardeşim?

Bize bu yakışır.

 

(Milligazete)

GA
02.06.2006 15:51
#22

Almanya ve Hollanda notları

 

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

01.06.2006

 

 

Avrupa Birliği’ne girdiğimizde Vadi Kitabevi saat 17.30’da kapanacak. Frankfurt’ta saat 18.00 civarında bir kitap evinin iliklerine kadar kilitlenmiş kapısından dönerken bunu dehşetle fark ettim. Acayip kafam bozuldu, çatacak adam aradım, caddede tek-tük insan kalmıştı, hayattan öyle hızlı adımlarla kaçıyorlardı ki hiçbirine yetişemedim. Mesai bitmiş, her şey bitmiş. Neyse ki Amerikan emperyalizmine hizmet eden bir misyoner çıktı karşıma; onu tersledim.

Hollanda’nın Almanya sınırına yakın bir şehrinde –ki adını unuttum ve dahî adı batsın- gece yarısı gülüp eğlenen insanlar görmüştük de sevinmiştik Avrupa adına. Sonra biz otelde uyurken emmoğlunun arabasının plakasını eğip büktüler Alman plakası diye. Meğer o gün Hollandalıların Almanlardan kurtuluşunun sene-i devriyesi miymiş neymiş. Plakayı düzeltirken “bu da güzel” dedik; “hayat alametidir, iyidir.”

Breda’da akrabaları ziyaret ettim. Dört-beş hanemiz var bu güzel ve ruhsuz Hollanda şehrinde. Ruhsuz ve ruhsuzluğa şartlanmış. Ruh görünce homurdanmaya başlıyor gavurlar. Bizimkiler birbirlerini sık sık ziyaret ediyorlar ya milyonlarca çocuklarıyla; neşeli sesler yükseliyor ya Türk hanelerinden; bizim çocuklar büyüyüp çoluğa çocuğa karışınca da evden kopmuyorlar ya; neşeli Türk komşu kâbusu bir türlü bitmiyor ve üstelik yeni nesillerin katılımıyla büyüdükçe büyüyor ya; öfkeden kuduruyorlar. Çok derinlerde bir yerde kıskançlıktan ölüyorlar aslında. Yapayalnız ölüyorlar. Bizimkiler onları yalnızlık çukurundan çıkarmak için çok uğraşmışlar; bozuk Hollandacalarıyla tatlı tatlı selam verip durmuşlar onlara, “buyurun, çay kahve içelim” deyip durmuşlar yıllarca, lakin nafile; selamları yarım ağızla ürkek ürkek alıp evlerine veya arabalarına kaçmış gavurlar, yapayalnızlıklarına sığınmışlar.

Birbirinden güzel sayısız Hollanda evi. Birbirinden güzel sayısız Alman evi. Hiçbirinin kapısını çalamazsın. Hiçbirine sığınamazsın. Hiçbiri bilmez, tanımaz, saymaz Tanrı misafirini. Halbuki bir gece vakti Şam-ı Şerif’in en kadim sokaklarında yolumuzu kaybetmiştik de, ben, evinin önünde dikilen meçhul bir Arap’a tercüman vasıtasıyla “Türkiye’den geliyoruz, yolumuzu kaybettik, bu gece sende kalacağız” demiştim (aynen böyle, vallahi billahi), adam da cân-ı gönülden “ehlen ve sehlen” deyip eliyle kapıyı işaret etmişti. “Allah razı olsun, ama şaka yaptık” dedim. Hiç oralı olmadı. Kollarımızdan tutup bizi zorla evin avlusuna sokmaya çalıştı. Adamın elinden zor kurtulduk, ne mutlu İslam dünyasına.

Gerçek Hayat, 26 Mayıs 2006

GA
02.06.2006 15:53
#23

Elhamdülillahi ala nimet-il İslam ve tevfik-il iman ve hidayet-ir rahman...

GA
05.06.2006 15:52
#24

Diyarbakır

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

03.06.2006

 

 

Özgür-Der, Diyarbakır’da, emperyalizme karşı direniş imkânları üzerine bir panel düzenledi.

Burhan Kavuncu, Hazam Türkmen, Rıdvan Kaya, Hülya Şekerci, Abdurrahman Dilipak, Kazım Sağlam, Serdar Bülent ve Mehmet Bekaroğlu konuştu.

Ben de birkaç kelam ettim.

Konuşmalar bir yana, dinleyiciler muhteşemdi.

Mir Yıldız Konferans salonu ağzına kadar doluydu.

Erkeğiyle kadınıyla 1000’i aşkın Diyarbakırlı, 9 konuşmacıyı inanılmaz bir sabırla ve olağanüstü bir dikkatle dinledi.

Saatler boyunca yerlerinden kımıldamadılar.

Coşkulu alkışlar hariç, çıtları bile çıkmadı.

“Dokuz konuşmacı fazla.” dedik; “Millet sıkılmıştır, ama misafirlere ayıp olmasın diye bunu belli etmemiştir.”

“Yanılıyorsunuz.” dedi Diyarbakırlı bir arkadaş; “Millet, İslâmî söylemlere susadı.”

Rasulullah aleyhisselama bağlılık mitingine en kötümser tahminle 120 bin kişi katılmıştı.

PKK’nın psikolojik egemenliği ve İslâmî hareketin saygınlığını gölgeleyen malum olaylar yüzünden kimse böyle bir kalabalık beklemiyordu.

Mitinge katılanlar, “Katılım düşük olacak, gülünç duruma düşeceğiz ama biz yine de üzerimize düşeni yapalım” diyerek katılmışlardı.

O görkemli kalabalık, herkesten önce kalabalığın kendisini şaşırttı.

“Biz neymişiz?” dedi, Diyarbakır’ın mütedeyyin ahalisi; “Biz daha ölmemişiz!”

Üzerlerindeki ölü toprağı kalkınca, Kutlu Doğum Haftası’nda da muazzam bir gövde gösterisi yaptılar.

Özgür-Der’in panelinde sergilenen manzara da bir gövde gösterisiydi.

Daha önce Diyarbakır mitingiyle ilgili yazımızda da ifade ettiğimiz gibi; Ümmet-i Muhammed’e bağlılıklarını haykırıyor Diyarbakırlı kardeşlerimiz; Müslümanlar üzerinde böl ve yönet siyaseti uygulayanlara “Biz buradayız ve hiçbir yere gitmiyoruz” mesajını veriyorlar.

Kandil Dağı’na da bir mesaj veriyorlar: “Müslüman mahallesinde salyangoz satmayın!”

Bize de bir mesaj veriyorlar: “Burasının Müslüman mahallesi olduğunu unutmayın. Siz bizi bu kadar ihmal etmeseydiniz, bize yapılan fenalıklara bu kadar duyarsız kalmasaydınız, PKK bu kadar yükselemezdi!”

Ve devlete de bir mesaj veriyorlar: “Bu ülkeyi bir arada tutan şey İslâm’dır, İslâm’dır, İslâm’dır!”

 

(Milligazete)

AC
05.06.2006 16:03
#25

Kandil Dağı’na da bir mesaj veriyorlar: “Müslüman mahallesinde salyangoz satmayın!”

Bize de bir mesaj veriyorlar: “Burasının Müslüman mahallesi olduğunu unutmayın. Siz bizi bu kadar ihmal etmeseydiniz, bize yapılan fenalıklara bu kadar duyarsız kalmasaydınız, PKK bu kadar yükselemezdi!”

Ve devlete de bir mesaj veriyorlar: “Bu ülkeyi bir arada tutan şey İslâm’dır, İslâm’dır, İslâm’dır!”

 

Evet bu mesaj veriliyor lakin ne yazık ki bu mesajı anlayabilecek muhattablar yok..

 

Var ise de anlamamazlıktan gelmek daha hesaplı herhalde..

 

Vesselam

GA
09.06.2006 16:33
#26

ZDF, TV5 ve sivil inisiyatifsizlik sorunu

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

08.06.2006

 

 

Amerikan yerlilerini hayvani bir ırk gibi gösteren filmler muteberdir!

Latin Amerikalıları uyuşturucu tüccarı gibi gösteren filmler muteberdir!

Kuzey Afrikalıları hırsız gibi gösteren filmler muteberdir!

‘İnsanlık düşmanı fanatik Müslüman’ tiplemesi üzerinden İslâm’a saldıran filmler zaten muteberdir!

Ama, Yahudi olmayan insanların hayatına metelik vermeyen İsrailli bir general asla film konusu yapılamaz!

“Araplar böcektir, onları ezelim!” diyen Şas partili hahamların teşvik ettiği ırkçı şiddeti sinema diline aktarmak “anti semitizm”dir!

İsrail vuracak, İsrail ezecek, İsrail katledecek, ama kimse bunu mesele edinmeyecek!

Kimse sesini çıkarmayacak!

Sesini çıkaran “anti semit”tir!

Sinemada veya televizyonda, işgalci İsrail’e karşı direnen Filistinlileri göstermek terör propagandasıdır!

‘Katil Müslümanlardan öç almak için’ cami basıp cemaate kurşun yağdıran Batılı tipler göstermek ise terörle mücadele propagandasıdır bittabi!

Alman devlet televizyonu ZDF’nin, Müslümanları terörist gibi gösteren filmlerle hiçbir sorunu yok.

Dahası, ZDF haberlerinde “İslâmî terör”den dem vurulur; bütün Müslümanlar pervasızca terör zanlısı ilan edilir.

Peygamber Efendimize (sallalahu aleyhi vesellem) ve dolayısıyla Ümmet-i Muhammed’e terörist damgası vuran karikatürleri de demokrasi ve fikir hürriyeti adına bir güzel savunur ZDF.

Ama, İsrail eleştirisi söz konusu olduğunda küplere biner!

“Anti semitizm” diye atıp tutmaya başlar hemen!

“Zehra’nın Gözleri” diye bir film var, malum; İsrailli bir general, Filistinli bir kız çocuğunun gözlerini kendi oğluna naklettirir, Filistinliler de bunun intikamını alır…

ZDF’ye göre Siyonizm değil ama “Zehra’nın Gözleri” ırkçılığı ve terörizmi teşvik ediyor.

Salı akşamı yayınlanan “Frontal 21” programında “Zehra’nın Gözleri” yerin dibine batırılırken, bu filmi gösterdiği için TV5’e de bir ton laf edildi.

Lübnan merkezli El Menar televizyonunu yasaklayan Fransız hükümeti örnek gösterilerek, Alman hükümetinin TV5’e karşı harekete geçmesi gerektiği ima edildi.

Bu arada Milli Görüş’e ve Erbakan Hoca’ya da demediklerini bırakmadılar.

ZDF zaten öteden beri Milli Görüş’e takmış vaziyette.

“Aspekte” diye bir programları var; bu programda Hamburg Belediye Başkanı’nı Milli Görüş’le diyalog kurduğu için “çocuksu tolerans” sahibi olmakla suçlamış ve Milli Görüş’ün dışlanması gerektiğini ileri sürmüşlerdi.

Bunun “fundamentalizme tepki”yle filan alakası yok.

İslâm’a karşı tahammülsüzlük söz konusu.

Nereden biliyoruz bunu?

“Aspekte”nin başka bir bölümünde doğrudan doğruya Kur’an-ı Kerim’in hedef alınmış olmasından biliyoruz.

Kur’an’ın özgün bir kutsal metin olmayıp Tevrat ve İncil’den yapılmış çalıntılardan meydana geldiğini (yüzbin kere haşa) ileri sürecek kadar pervasızlaştı bunlar.

Söz konusu programlar Milli Görüş ve diğer İslâmî grupların tepkisini çekti mi?

Çekmedi.

Kimsenin, ama hiç kimsenin sesi çıkmadı.

Bir protesto bildirisi bile yayınlanmadı.

“Haber bültenlerinizde ‘İslâmî terör’ diyemezsiniz, Kur’an’a dil uzatamazsınız! Nasyonal Sosyalizm’i doğuran nefret atmosferinin bir benzerini oluşturduğunuzun farkında mısınız? Doğrudan doğruya İslâm dinini ve bütün Müslümanları hedef alan bu kültür ırkçılığını kuvvetle kınıyoruz!” diyen bir teşkilat olmadı.

ZDF ve genel olarak Alman medyası savunma pozisyonuna itilmedi.

Bu yönde bir gayret gösterilmedi.

Karşı atağa geçileceği yerde savunmanın dibi bulundu.

Savunma ne kelime?

Üzerlerinde en ufak bir leke bile olmayanlar, boğazlarına kadar çamura batmış olanların karşısında aklanmak için ağızlarıyla kuş tuttular.

En arsız saldırıları bile “Ben var iyi Kızılderili” jargonuyla karşıladılar.

Halbuki, ağzınızla kuş tutsanız Batılıların yargısını değiştiremezsiniz: “İyi Kızılderili, ölü Kızılderili’dir.”

hükmünün verildiğini, raconun kesildiğini, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde Müslümanlarla nihai hesaplaşmaya hazırlanıldığını, “Ben var iyi Kızılderili” ağzıyla bu sürecin durdurulamayacağını görelim ve ne yapacaksak ona göre yapalım.

Çarkı tersine çevirmek istiyorsak, söylemimizi tersine çevirmemiz lazım.

Savunma pozisyonundan saldırı pozisyonuna geçmemiz lazım.

Tabii ki entelektüel bir saldırıdan söz ediyorum.

Batı’nın kültür/medeniyet ırkçılığını yerin dibine batırmaya matuf entelektüel bir bombardımandan.

Sadece Avrupa’dakiler değil, İslâm dünyasının dört bir yanındaki aydınlarımız ve gönüllü kuruluşlarımız bu bombardımanda yer almalı; yetmez, hükümetler de yer almalı.

İslâm Konferansı Teşkilatı ve Arap Birliği de harekete geçirilmeli.

Her zaman ve her yerde Batılıların “öteki”ne tahammülsüzlüğü 1000 yıllık bir sorun olarak ifade edilmeli; Batılılar her zaman ve her yerde savunmaya zorlanmalı.

Karikatür krizinde gösterilen ortak tepki ve bilhassa boykot tehdidi, birçok Avrupa hükümetini İslâm dünyasına ılımlı mesajlar vermeye sevketmişti.

Demek ki neymiş?

Demek ki topyekün mücadele zafere götürürmüş!

Avrupa’daki Müslüman varlığını tehdit eden yeni Haçlı furyasının önüne geçmenin tek yolu, Avrupa’nın kibirli duruşunu sarsmaktır!

 

(Milligazete)

GA
11.06.2006 17:32
#27

Şalom” Diyebilen Sezer, “Selamun Aleykum” da Diyebilmelidir!Tarih: 05.06.06

 

 

Hakan ALBAYRAK

 

İsrailli haham Ovadia Yosef, bir vaazında, Kudüs’ü Araplarla paylaşmalarının mümkün olmadığını, zira Arapların “yılan” olduğunu, hiç kimsenin yılanlarla yan yana yaşayamayacağını söylüyordu.

 

Yosef’e göre “İsmailoğullarının hepsi haydut”tu ve “Tanrı, bu İsmailileri yarattığına pişman”dı (haşa).

 

Başka bir vaazında da şöyle diyordu Yosef:

 

“Filistinlilere acımak günahtır. Onlara füzelerle saldırmalısınız. Bu alçakları ZEVKLE yok edin!”

 

Yosef, İsrail’in en büyük siyasi partilerinden Şas’ın kurucu lideri.

 

Şas, geçen dönemlerde olduğu gibi bu dönemde de İsrail hükümetinde yer alıyor… ve HAMAS’ın oluşturduğu Filistin hükümetine tavır koyan hiç kimse, Şas’ın dört önemli bakanlıkla temsil edildiği İsrail hükümetine tavır koymaya yanaşmıyor.

 

Akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar bunu.

 

HAMAS’tan hazzetmediği için Filistin’in seçimle gelmiş meşru hükümetini boykot eden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de Arap kardeşlerimize “yılan” diyen ve onların “zevkle” öldürülmesini savunan Şas’ın güçlü bir şekilde yer aldığı İsrail hükümetinin başbakanıyla görüşmekte bir mahzur görmedi.

 

İlginç, değil mi?

 

Sezer’in, İsrail parlamentosuna İbranice “Şalom” diye hitap etmesi de ilginç!

 

Basına bakıyoruz, Hartum’daki Arap Birliği zirvesinde besmele çekti diye Başbakan Erdoğan’a demediklerini bırakmayanlar, Cumhurbaşkanı Sezer’in >“şalom”unu gayet sakin karşıladılar!

 

“Besmele başka, şalom başka. Şalom nihayet bir selamlamadır. Zaten anlamı da selamdır, barıştır. Sezer, İsraillilere barış temenni etmiş oldu; hepsi bu” denilebilir tabii; ama “şalom”un Yahudilikten bağımsız düşünülemeyeceğini, bu kelimenin dini bir hüviyet taşımadığını kimse iddia edemez.

 

Bizdeki selamun aleykum neyse şalom da odur.

 

Ve “şalom” diyebilen Sezer, “selamun aleykum” da diyebilmelidir.

 

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bir dahaki yasama dönemini başlatırken meclis konuşmasına “selamun aleykum”u da dahil etmesini rica ediyoruz.

 

1948’den önce vatanlarından sürülmüş olan Filistinlilerin sayısı bugün çocukları ve torunları ile birlikte 4 milyonu buluyor.

 

Bunların önemli bir kısmı Lübnan ve Ürdün’deki kamplarda fevkalade olumsuz şartlarda yaşıyor.

 

Ayrıca Latin Amerika ülkeleri, ABD ve Avrupa’da vatan hasretiyle yanıp kavrulan sayısız Filistinli var.

 

İsrailliler, bu mazlum insanların vatanlarına dönüşlerini müzakere konusu yapmaya asla yanaşmadılar ve yanaşmıyorlar.

 

Kategorik olarak reddediyorlar bu konuyu tartışmayı.

 

Zaten “uluslararası toplum”un İsrail’den böyle bir talebi yok.

 

HAMAS’a “Önce İsrail’i resmen tanı, sonra konuşuruz” diyenler, İsrail’e, “Önce sürgüne gönderdiğin Filistinlilerin haklarını tanıdığını ilan et” demeyi akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar.

 

Dahası…

 

Evet, dahası da var:

 

Mevcut 4 milyon Filistinli sürgün yetmezmiş gibi “Kalan Filistinlileri de sürelim, İsrail’de Arap kalmasın” diyen İsrailli siyasetçiler var ve bunların kulağını çekmek de kimsenin aklına gelmiyor.

 

Bugün İsrail hükümetinde “Bütün Arapları sürelim” diyen adamlar var.

 

halbayrak@yahoo.com

AK
17.06.2006 00:20
#28

Selamun Aleykum

Cumhurum reisinin cumhuru yansıtmıyor olması ne acı verici... Ramazan ayında kameralar karşısında su içen bi cumhurbaşkanının ''şalom'' diye söze başlaması pek de şaşırtmadı beni.

Bakalım nereye bu gidiş? RABBim sonumuzu hayreyle....

 

ALLAH razı olsun paylaşımınızdan ötürü.

GA
17.06.2006 12:20
#29

Çanakkale

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

17.06.2006

 

 

Çanakkale içinde beynimden vurdular beni.

 

Eski Yunan’ı, Roma’yı hatırlatan bu anıt nedir kardeşim? Neyi andırıyor? Bu anıtın nesi, neresi bizim şehitlerimizi sembolize ediyor? Dinimizden diyanetimizden, örfümüzden kültürümüzden, muazzez İslam medeniyetimizden bir iz, bir emare, bir zerre var mı bu anıtta? Anadolu’ya ait, Anadolu’ya dair, Anadolu’dan mülhem bir şey var mı? Bizim Anadolu’muzu kastediyorum, eski Yunan’ın Anadolu’sunu değil!

 

Resimlerde görür, yadırgardım. Oraya gidip görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Frenkleri Çanakkale’den geçirmemek için 250 bin şehit ver, sonra da Frenk tarzı bir saygıyla an şehitlerini! Olacak şey mi bu?

 

Rönesans dönemi Avrupalı sanatçıların elinden çıkmış gibi duran “yontular” da sarstı beni. En çok da, gördüğüm anıtların ve anıt mezarlıkların hiçbir yerinde Kelime-i Tevhid’e, Besmele-i Şerif’e ve “Allah rahmet eylesin”e rastlamamak sarstı. Bir istisna: Kültür ve Turizm Bakanlığı 2004 yılında şehitlerle ilgili bir ayet-i kerime ve bir hadis’i şerif kazdırmış taştan bir kitabın ortasına. Başına da Latin harfleriyle besmeleyi koymuş. Onun dışında “Minnetle anıyoruz” ve bir de “Ruhları şâd olsun”dan başka bir şey yok. Fevkalade laik, fevkalade soğuk, fevkalade ruhsuz bir atmosfer. Halifenin cihat fetvasına uyarak Anadolu’nun dört bir yanından ve Arap çöllerinden ve Halep’ten ve Şam’dan ve Basra’dan ve Kudüs’den ve Trablusgarp’tan ve Afganistan’dan ve İran’dan ve Bosna’dan ve Kosova’dan ve Makedonya’dan ve daha birçok İslam diyarından gelen, mütemadiyen Kelime-i Şehadet ve tekbir getirerek savaşan,“Allah” diyerek toprağa düşen mücahitlerin aziz hatıralarına yakışmayan bir atmosfer.

 

Sadece 60 küsûr nefer oldukları halde, sahillerimize çıkarma yapan binlerce düşman askerini 10 saat boyunca oyalama başarısını göstererek dünya savaş tarihinde görkemli bir yer edinen Yahya Çavuş ve arkadaşları için yapılan sembolik kabristanda bir “Allah razı olsun”, bir “Allah rahmet eylesin”, bir “Ruhlarına Fatiha”, bir “Mekanları cennet olsun” ibaresi bulmak için beyhude aradık. Bir Kelime-i Tevhid, bir Besmele-i Şerif bulmak için beyhude aradık. Bu kahramanları kahraman yapan, bu kahramanları motive eden, bu kahramanları ölüme meydan okutturan dini atmosferi, kültürel iklimi beyhude aradık. Neyse ki milletin kendi şehitliği var. Gerçek şehitlik. Şehitlerin gerçek kimliğini yansıtan şehitlik. Yoksul, mütevazı, bakımsız, ama yine de İslam’ın bütün görkemiyle yaşadığı bir şehitlik. Lafzetullah deryası olan bir şehitlik. Şehitlerin kimden gelip kime gittiğini gösteren bir şehitlik. Şehitliğin manasını ortaya koyan bir şehitlik. Siz siz olun, “İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı askerlerin mezarlıkları çiçek gibi. Devletimiz onların devletlerini örnek alarak şehitliğe bir çekidüzen vermeli” diyenlere kulak asmayın. Bir şey yapılacaksa milletin kendisi tarafından yapılmalı. Devleti şehitliğe yaklaştırmamak lazım. Tutar, şehitliğin ortasına Yunan mitolojisini andıran bir “yontu” koyar, ağzımızın tadı iyice kaçar.

 

Unutmadan: “Büyük Britanyalı” askerler için yapılan sembolik mezarlıkta bir tek Hintlinin ismi yok. Ölüme gönderirken “Sen Britanyalısın, sen aslansın, hadi şimdi kraliyetimiz için aslan gibi öl!” diyorlardı ama şimdi isimlerini bile anmıyorlar. Sömürgecilik böyle adi, şerefsiz bir şeydir işte.

 

 

 

 

Milli Gazete

AK
18.06.2006 02:12
#30

ALLAH razı olsun...

Hakan Albayrak'ın yazıları hakikaten okunmaya değer. RABBim kalemine, zihnine kuvvet versin.

ALLAH ALLAH diye savaşan ve şehadet şerbetini tadan yüce ruhlu büyüklerimize yapılan saygısızlık... Bazı din düşmanları kabul etmese de RABBim Çanakkale Savaşı' nda bu iman abidelerine yardımını esirgememiştir.

GA
06.07.2006 13:54
#31

Mahmudiye’deki tecavüz ve katliam, ABD’nin devlet terörüdür!

 

Hakan Albayrak

halbayrak@yahoo.com

06.07.2006

 

 

Sıradan bir haber:

 

«Bağdat’ın güneyindeki Mahmudiye kasabasında Amerikan askerleri, mart ayında bir kadına tecavüz etti. Devriye gezerken gördükleri tahmin edilen kadına yaptıkları korkunç saldırıyı bir hafta boyunca planlayan askerler, ailenin biri çocuk 3 erkeğini yan odaya kapatıp evinde tecavüz ettikleri genç kadını olay sonrası öldürdü. Suçları ortaya çıkmasın diye erkekleri de öldürdükten sonra cesetlerini yanıcı bir sıvı madde dökerek ateşe verdi.»

 

O aşağılık Amerikan askerlerinden birinin itirafıyla ortaya çıkan bu korkunç olaya «sıradan haber» diyoruz, çünkü Ebu Ğureyb’den, Felluce’den, Telafer’den, Hadise’den sonra, işgalci Amerikan askerlerinin sapıklıkları ve canilikleri değil, ancak normal davranışları sıra dışı kabul edilebilir.

 

İstisnai hadiseler değil bunlar.

 

Kontrol dışı hadiseler değil.

 

Irak’a mahsus hadiseler de değil.

 

Vietnam’ın işgalinde, Somali’nin işgalinde, Afganistan’ın işgalinde de sapıklığın ve caniliğin dibini bulmadı mı Amerikan askerleri?

 

Amerikan askerlerinin sapıklıkları ve canilikleri ile anılmayan bir Amerikan işgali var mı?

 

Vietnam’daki May-Ley katliamı için kurulan «soruşturma komisyonu» hikâyeydi...

 

Irak’taki Hadise katliamı için kurulan «soruşturma komisyonu» da hikâye.

 

Ve Ebu Ğureyb’de Iraklı esirleri birbirine tecavüz etmeye zorlayan canavarların yargılandığı askeri mahkeme...

 

Ve Mahmudiye kasabasındaki korkunç tecavüz ve katliam olayında yer alan canavarların yargılanacağı askeri mahkeme...

 

Hepsi hikâye!

 

Hepsi halkla ilişkiler faaliyeti!

 

Hepsi propaganda!

 

Hepsi yalan!

 

Ne mahkemesi, ne yargılaması?

 

Amerikan hükümeti ve ordusu kendi savaş tarzını yargılar mı?

 

«Suçlanan» askerler, bu canavarlıkları kimden öğrendiler?

 

Pinochet gibi Latin Amerika diktatörlerinin ve dahî Saddam gibi Ortadoğu diktatörlerinin askerlerine en akıl almaz işkence, tecavüz ve katliam yöntemlerini öğreten CIA ve Pentagon personeli, bu eğitimi kendi askerlerinden esirgemedi herhalde!

 

Felluce veya Telafer’e kimyasal a atmak nasıl devlet politikasıysa, Irak halkını «öfkeli» veya «bunalımlı» askerlerin «kontrol dışı» işkenceleri, tecavüzleri ve katliamları ile sindirmeye çalışmak da devlet politikası.

 

Öyle olmasaydı, Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, savaş suçlularının yargılanmasıyla ilgili uluslararası anlaşmalara itiraz eder miydi?

 

«Benim askerlerim bunun dışında kalmalı» diye tutturur muydu?

 

Belli ki ABD hükümeti işkencenin, ırza tecavüzün ve sivilleri katletmenin yer almadığı bir savaş tarzı tahayyül edemiyor ve askerlerinin bu suçları rahatça işleyebilmesini istiyor.

 

«Bir suç aşikar olup dünya kamuoyunun tepkisini çektiğinde üç-beş askeri uyduruk bir mahkemede yargılayıp diğer askerler üzerinde caydırıcı etkisi olmayacak ufak-tefek cezalar veririm, olur biter» diye düşünüyor.

 

Bir devlet politikasıyla karşı karşıyayız, evet.

 

Terör, devlet politikası olarak icra edilince terör olmaktan çıkar mı?

 

*

 

ABD’nin Birleşmiş Milletler nezdindeki büyükelçisi John Bulton, Suriye’de bulunan HAMAS yöneticisi Halid Meşal’i «uluslararası terörist» ilan etti ve tutuklanmasını istedi...

 

Haydi ordan!

 

Elin vatanını işgal edip kadınlarına tecavüz eden, sonra da onları ve ailelerini öldürüp yakan askerler Halid Meşal ve arkadaşlarının komuta ettiği askerler mi?

 

Haşa!

 

Bu askerlerin başkomutanı George Bush’tur.

 

«Uluslararası terörist» George Bush’tur.

 

Tutuklanması, yargılanması -ve mutlaka idam edilmesi gereken George Bush’tur.

 

Gerisi hikâyedir, vesselam

 

 

(Milligazete)

GA
07.07.2006 19:33
#32

Hakan Albayrak'tan Bilgen'e cevap!

Hakan Albayrak, Milli Gazetedeki köşesinde bugün yayınladığı yazısında Mazlumder Başkanı (ve PKK yayın organı Özgür Gündem yazarı!) Ayhan Bilgen'e bir "cevap" verdi. Ayhan Bilgen'in Radikal gazetesinde Pazartesi günü yayınlanan röportajında etnik kimliklere vurgu yapmayıp İslam kardeşliğini öne çıkaranları "faşistlik"le suçlamıştı.

 

İşte Hakan Albayrak'ın yazısı!

 

AYHAN BİLGEN'E CEVAP

HAKAN ALBAYRAK - MİLLİ GAZETE

Mazlum-Der Genel Başkanı Ayhan Bilgen, Radikal gazetesine verdiği mülakatın bir yerinde şöyle demiş:

 

“…İslami çevrelerde ‘Kürt ya da Türk kimliğine vurguya ne gerek var? İslam kimliği hepimize yeter’ diyen tehlikeli bir söylem de var. (…) Çünkü İslam’ın, kimlikleri, farklılıkları, dilleri reddeden bir algılama gibi servis edilmesi tam bir dayatmacı, ‘faşizan’ din anlayışını getirir.”

 

Allah Allah!

 

İslami çevrelerde Türk’ün Türk, Kürt’ün Kürt, Laz’ın Laz, Boşnak’ın Boşnak, Arnavut’un Arnavut, Çerkez’in Çerkez olduğunu söylemesine karşı çıkanlar mı var? Türkçe’den başka bir dilin konuşulmasına isyan eden “faşizan” İslamcılar kimler? Yoksa Ayhan Bilgen, İslam kardeşliğini etnik kimliklere kurban etmeyelim diyenleri –bizleri- mi kastediyor? Peki, “kimlikleri, farklılıkları, dilleri reddeden bir algılama”mızın olduğunu nereden çıkarıyor? Kimlere, ne adına böyle yanlış bir bilgi veriyor? Muhataplarını niçin yanıltıyor, İslami çevreleri niçin yanlış tanıtıyor?

 

Böyle bir manipülasyonla daha önce de karşılaşmıştık.

 

6 yıl önce Gerçek Hayat dergisinde “Kürt Sorunu En Az Başörtüsü Sorunu Kadar Bizimdir” diye bir yazı yazmıştım. Yazı şöyle başlıyordu:

 

«Ülkemde barış istiyorum ve barışın ancak adaletle mümkün olabileceğini çok iyi biliyorum. Adil bir düzen kurulmalı, evet. İnsan hak ve hürriyetlerine saygı gösterilmeli. Etnik kimlikler bastırılmamalı. Konuşulsun diye yaratılan diller yasaklanmamalı. Yargısız infazlar olmamalı. Yasalar kötüyse yargılı infazlar da olmamalı. Kötü yasalar ve kötü teamüller yürürlükten kaldırılmalı. İnsanlara işkence yapılmamalı. Bölücü militanlara yardım ettikleri tahmin edilen köylülere pislik yedirilmemeli. Bölücü militanların kendilerine de pislik yedirilmemeli. Bunları savunuyorum, evet. Türkiye Cumhuriyeti’nin esaslı bir revizyondan geçmesi gerektiğini düşünüyorum. “Türk’üz, Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi” anlayışının terk edilmesini istiyorum. “Millet devlete değil, devlet millete siper olsun!” diyorum. “Orduya sadakat şerefimizdir” sloganının da “Millete sadakat ordunun şerefidir” diye değiştirilmesini talep ediyorum. Millet derken hepimizi kastediyorum. (...) ‘Kürt Sorunu’ çözülmeli! Bu sorunu iliklerine kadar yaşayan insanların duyguları, düşünceleri, özlemleri göz önünde tutularak çözülmeli!»

 

İslamcı kökenli bir yazar, Özgür Gündem gazetesindeki köşesinde bu yazıyı konu edindi; fakat yukarıdaki cümlelerimi görmezden gelerek! Yazının devamında «Böyle düşünüyorum, evet. Fakat PKK’ya, Medya TV’ye, Kürt Enstitüsü’ne metelik vermiyorum. Müslüman Kürtlerin bu ruhsuz kurumlara bel bağlamalarını içime sindiremiyorum. Köklerini İslam öncesi uygarlıklarda arayan ve bulduklarında (!) gözleri parlayan Kürt aydınlarına (!) acıyarak bakıyorum. Televizyondaki Kürtçe kursunda Arapça kelimelerin üstünü çizip “arı Kürtçe”ye vurgu yapan o ırkçı öğretmene derin bir öfke duyuyorum» demiş ve –bir TV programında Müslüman olduğunu beyan etmiş olan Ahmet Kaya’nın cenaze namazı kılınmadan defnedilmesini de eleştirerek- tehlikeli bir toplum mühendisliğine şahid olduğumuzu, dünyanın en dindar halklarından biri olan Kürtleri yepyeni ve bambaşka bir halka dönüştürme planının yürürlüğe konulduğunu, dini sadece kamusal alandan değil insanların yüreklerinden, zihinlerinden ve hatta mazilerinden de silmeye matuf bir harekâtın söz konusu olduğunu ifade etmiştim. Sonra da şöyle demiştim: «Ülkemizde hüküm süren istibdat düzeninin savunulacak bir tarafı olmadığı gibi, PKK eksenli Kürtçülüğün de savunulacak bir tarafı yok.» Özgür Gündem’in İslamcı kökenli yazarı, sadece Kürt Enstütüsü ve Kürtçülük aleyhindeki ifadelerimi sözkonusu ederek, yazını başındaki ifadelelerimi tamamen görmezden gelerek, beni Özgür Gündem okurlarına sıradan bir faşist olarak tanıttı. Ayhan Bilgen’in Radikal’de yaptığı şey çok daha çirkin. Bilgen’in sözlerinden etkilenenler bundan böyle «İslam kardeşliği» ve «ümmet» vurgusuyla karşılaştıklarında faşizmi hatırlayacaklar!

 

Allah aşkına söyleyin Ayhan Bey: «Emperyalistlerin İslam Milleti’ni parçalamak için çizdiği suni sınırları kaldıralım, inşa ettiği psikolojik duvarları yıkalım; etnik farklılıkların İslam kardeşliğini bastırmasına izin vermeyelim; ulus devletçiliğin kazandığı mevzileri İslami bir söylemle geri almaya çalışacağımız yerde ulus devletçiliğe yeni mevziler kazandırmayalım; Türk’ü de Kürt’ü de baştacı eden İslam Medeniyeti’ni el ele vererek yeniden kuralım» demenin neresi faşizm?

 

Son söz, her zamanki sözümüz:

 

70 milyon nüfuslu kocaman Türkiye, 1000 yıllık devlet geleneğine rağmen uluslararası sistemin bir acentası olmaktan kurtulamazken, birileri, Anglo-Amerika ve İsrail’in kucağında kurulacak beş-on milyon nüfuslu mezhep ve ırk devletleriyle “bağımsızlığa” kavuşabileceğini zannediyor. Başka birileri de bu dalgayı ‘Kodum mu oturturum’ edasıyla kırabileceğini zannediyor. O edayla kırılmaz o dalga. Bu saatten sonra “ulus devlet” çerçevesi dahilinde söylenecek kardeşlik türküleriyle de kırılmaz. Gerek Türkiye’nin ve gerekse Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın etnik (ırkî, mezhebî) bölünme potansiyeli ancak İslam Birliği formülüyle yok edilebilir.Ülkeleri birleştirmek yetmez, şovenizmin her türünden uzak durulması gerektiği fikrinde de birleşilmeli. Türk, Arap veya Fars şovenistliği yaparak Kürt şovenizmini yargılayamazsınız. Sünni şovenistliği yaparak Şii şovenizmini, Şii şovenistliği yaparak Sünni şovenizmini yargılayamazsınız. Ve bir yandan “ulus devlet”i kutsarken, öbür yandan “Ben ayrı bir ulusum, öyleyse ayrı bir devletim olmalı” diyenleri kınayamazsınız. Tarihe bakın; bölük-pörçük Ortadoğu’nun Haçlılar tarafından nasıl ezilip geçildiğine bakın; sonra, Nureddin Zengi’nin yükselttiği bayrak altında birleşen Ortadoğu’nun Haçlıları nasıl def ettiğine bakın; bakın ve görün: Kurtuluş, ortak bir bayrak altında birleşmektedir. Birleşmezsek, bu coğrafyaya bayrak yetiştiremeyiz!

 

 

(8sutun)

-------------------------------------------------

Tek kelimeyle mükemmel bir cevap olmuş,hatta kapak olmuş Ayhan Bilgen'e :lol:

BE
24.11.2009 23:40
#33

Başbakan'ın surda açtığı gedik

 

Üstad Necip Fazıl (rahmetullahi aleyh), Dersim katliamıyla ilgili şu satırları yazarken ne kadar yalnız bir adamdı:

 

"Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta... Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız mâsumlara silâh kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 mâsumun işi bitiriliyor."

 

Cumhuriyetin “asr-ı saadet”i gibi görülen bir dönem hakkında böyle şeyler söylemek, düpedüz “divanelik”ti o zamanlar.

 

Büyük Doğu mecmuasının bir kapağında “Divanelere Muhtacız” diyen Necip Fazıl, muhtaç olduğumuz “divaneler”in öncüsüydü.

 

Üstadın rahle-i tedrisinden geçen Recep Tayyip Erdoğan da, siyasi linç riskini göze alarak Türkiye Cumhuriyeti'ni Kürt meselesiyle yüzleştirmeye ve bu meseleyi çözmeye ahdettiği gün, muhtaç olduğumuz “divaneler”e katılmış oldu.

 

Kürt meselesini çözme iradesi gibi, derin devlet terörüyle mücadele azmi ve Müslüman komşularımızla entegrasyon hamlesi de başlangıçta “divanelik”ti.

 

“Başlangıçta” diyorum, çünkü Erdoğan'ın “divanelik”teki ısrarı sayesinde bu “divanelik”ler zamanla “divanelik” olmaktan çıktı, kitlelere mal oldu, 'vakayı adiye' haline geldi, hatta siyasetin ve entelektüel hayatın 'ana ekseni'ne dönüştü.

 

Bir zamanlar sadece sistem muhalifi marjinal yayın organlarında yayınlanabilen şu gibi yazılar, bugün, sistemle ciddi bir sorunu olmayan ve hatta sistemin en berbat taraflarına sahip çıkabilen gazetelerde bile yayınlanabiliyor:

 

“Yıl malum yıl. / Herkesin unutmaya çalıştığı yıl. / Ağlayacak anaların da öldürüldüğü yıl. /…/ Hikâyemiz, o günlerde Dersim diye bilinen Tunceli'nin Hozat kazasının bir köyünün 1 kilometre ötesinde, biri ağanın konağı diğeri evi ve bir de taş ahırın olduğu mezrada geçer. / Hava kurşun gibi ağırdır. / Sabahın köründe ve o lanet ayazında dağ taş asker dolar. Erkekler ile kadın ve çocuklar ayrılır. / Çavuş, kadınlara karşı gayet kibardır. / Hatta kendilerine çay yapılmasına izin verirler. Çay içilirken komutana bir emir

 

gelir ve bir süre, "Bu emirden emin misiniz" sorusunun yanıtı beklenir. Emir doğrudur ve kesindir, tekrarlanır ve bir daha tekrarlatılmaması için uyarılır komutan. / Askerler çaylarını bırakır, çatılmış tüfekler alınır, tüm kadın ve çocukların konağa girmesi istenir. İstenmez, emredilir. / Az önce çay veren kadının yediği dipçik, yeteri kadar açıktır. / Erkekler zaten yoktur. Ve kendilerinden birkaç saattir haber alınmamaktadır. / Konağın şömineli odası 30, bilemediniz 40 kişi alır. Çoluk çocuk 100'e yakın insan eve zorla sokulur. Artık çocuklar ağlamaktadır. Odanın içinde herkes bağırmakta, kendilerini içeri iten askere lanetler yağdırmaktadır. /…/ O gün, o lanet gün o odadakiler bilmez ki, kasabanın dibine kadar yürütülen erkekler dere kenarında kurşunlanmıştır. Ve elbette bilmezler ki, o gün binlerce insan sadece ve sadece Kürt-Alevi olduğu için öldürülecektir. Ve bilmezler ki, birkaç dakika içinde onların da sonu bellidir…” (Yavuz Semerci, Gazete Habertürk, 20 Kasım 2009)

 

Artık aydınlar, yazarlar böyle şeyleri rahatça konuşup yazabiliyor, çünkü ülkenin Başbakanı (ve elbette Cumhurbaşkanı) Kürt meselesiyle ilgili tabuları devlet katından başlayıp yıkarak Cumhuriyet tarihinde yeni bir sayfa açtı; böyle şeylerin rahatça yazılmasına müsait bir sayfa… Adaletli bir gelecek için adaletsiz geçmişin rahatça sorgulanmasına müsait bir sayfa… Ceberrut devlet anlayışından arınmış yeni bir Türkiye'nin psikolojik temelinin rahatça atılmasına müsait bir sayfa…

 

Türkiye olgunlaşıyor.

 

Türkiye normalleşiyor.

 

Türkiye 'olağanüstü hal'i aşıyor.

 

Onur Öymen, Devlet Bahçeli, Deniz Baykal gibi siyasetçilerin temsil ettiği sancılar ve sarsıntılar, bu sürecin olmazsa olmazlarıdır.

 

80 yıllık yaraların bir anda kapanması, 80 yıllık pasların bir anda silinmesi, bunun sorunsuzca gerçekleşmesi elbette beklenemez.

 

Değişime elbette direnç olacak.

 

Ve direnç ne kadar pervasız olursa, değişim o kadar mevzi kazanacak.

 

Kazanıyor işte:

 

Türkiye, Başbakan Erdoğan'ın AK Parti 14. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı'nda yaptığı konuşmada Necip Fazıl'ın yukarıda mezkûra satırlarına yer vermesini tabii karşılıyor…

 

Halbuki, bundan dört sene evvel Diyarbakır'da yaptığı konuşmada “Kürt meselesi benim meselemdir, büyük devlet hatalarıyla yüzleşen devlettir” demesi 'olay' olmuştu.

 

Evet; Türkiye olgunlaşıyor, normalleşiyor, 'olağanüstü hal'i aşıyor.

 

Necip Fazıl'ın şu mısralarını 'sahiplenerek' okumak, bugün herkesten önce Recep Tayyip Erdoğan'ın hakkıdır:

 

“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes

 

Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es”