ÜSTAD
Geçen sene üniversiteyi kazandım. Yeni bir şehir, insanlar, suretler, sahtelikler, hakikatler, süfli yaşamlarını ulvi sanan güruh... O demlerde hayatımda dinin ehemmiyeti pek az. Eşya ve hadiselerin nefsin tahakkümünde ruhumu ezdiği, çiğnediği, yerle yeksan ettiği demler... Ense kökünde boşluğunu gezdirenler gibi saadetin, hakikatin yolunu nefsimde arıyorum. Nafile arayışlar... Bu girift meseleyi posalaştırıp kabaca şu hükme varıyorum. Anne-baba sevgisi, dost, maddiyat, mecazi aşkta saadet bir yere kadar. Hele mecazi aşk, helâlin olmayan bir kıza sevdalanma, kalbimde Allah ve Resûl sevgisini neredeyse hiçe indiriyor, diğerleri bu sevgiye mâni değil.. Diyorum, Allah'ın emir ve yasaklarına tam manasiyle iman etmedikçe herşey boş, bomboş. Peki, bu nasıl olacak? Allah, yardım eder. ''Allah'tan gayrı herşey batıl.'' Varoluş gayesinden habersiz bir gencin, bu hükümlere varması muazzam bir hadise...
Bir akşam internet kafeye gidiyorum, bir arkadaşımla işimiz var. Aklıma nerden ve nasıl geldiğini hatırlayamıyorum. Büyük Doğu'nun resmi sitesine giriyorum.
Üstad'ın hayatını okuyorum. Üstad'ın biyografisinin sonundakileri okuyorum.
Hayatım, başından beri muazzam birşeyi bulmanın cereyanı içinde akıyordu. Şu veya bu miskin vesilenin hassasiyeti içinde birini arıyordum. BİRİNİ...
O, kim mi?
Allahın Sevgilisi...
Sonsuzluk ikliminin batmayan güneşi ve ebedîlik sarayının paslanmaz tâcı...
Tek dâva O'nu bulmakta, bulduracak olanı bulmaktaydı.
Binbir istikamette seke seke, sağa sola büküle büküle, renkten renge bulana bulana, hiçbir şeyden habersiz ve insandaki bedava emniyet ve bedahat saadeti karşısında şaşkın, hep o BİR etrafında helezonlar çizen bir hayat...
Benim hayatım budur!''
Bunu okuduktan sonra, ağlamak nedir bilmeyenin gözleri doluyor ve kendimi internet kafenin tuvaletine zor atıyorum. Bu ufak yazı bana öyle tesir ediyor ki, yaklaşık bir hafta boyunca aklıma geldikçe gözlerim doluyor, ağlıyorum. Kendini arayan bir genç, bu yazı da kendini buluyor. Üstad'ın hayatını anlattığı O ve Ben'i bir yerden öğrenip alıyorum. O ve Ben'de, Üstad'da ya kendimden birşeyler buluyorum ya da onda kendimden birşeyler buluyorum.. Kitabın esas yerine geliyorum, Efendi Hazretleri'nin sözleri yüreğime hançer gibi saplanıyor. Hayatımda hiç evliya nedir bilmemişim. Okudukça sendeleniyor ve tarifi kabil olmayan iştiyakla kitabı sindire sindire okuyorum. Kitabın üzerimde ki tesiri hayatımı her yönüyle İslâm'a mutabık kılma cehdini verecek raddede. ''Bir evliyanın kitabını okumak, onunla hasbihal etmenin yarısıdır'' diye bir düstur vardır. Kitabın yazarı din büyüğü değil lâkin bir evliyayı anlatıyor. Namaz kılmayı çocukken annem öğretmişti, iki üç sene namaz kılmayınca haliyle namaz kılma ve dualar unutuluyor. Namaza başlayacağım ama nasıl? O kadar sefil bir insanım ki temel dini kaideleri nereden bulacağımı bilmiyorum. Kitapçı da üzerinde ''Büyük Namaz Hocası'' yazan Mehmet Dikmen'in kitabını alıyorum. Bir de Ahmet Cevdet Paşa'nın Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in hayatını anlatan eserini memlekete gittiğimde alıyor ve okuyorum. Kitabın sonlarına doğru Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in vefatıyla masaya kapanıp, sanki Peygamber Efendimiz (s.a.v) ben hayatteyken ölmüş gibi ağlıyorum. Okudukça anlıyorum ki, esas yol bu yol. Hiçbir insan sevgiyi Peygamber Efendimiz (s.a.v) kadar haketmiyor ve onu sevipte kaybeden yok. Gün içerisinde aklıma Efendimiz (s.a.v) gelip içim yanmıyorsa, onun sözlerinin, sünnetlerinin hayatımda yeri yoksa ben niye yaşıyayım? O ve Ben'de, Efendi Hazretleri'nin Üstad'a ''namazını kıl'' telkinleri direkt bana söylenmişçesine tesir ediyor. Çevremde ki insanların namaz kılmamasına rağmen namaza devam etme hususunda ısrar ediyorum. Bazı Hadis kitaplarını alıyorum ve ilmimle amel etmeyi prensip haline getirmek o demlerde tek meselem. Koskoca yurtta ve sınıfta beş vakit namaz kılan kimse yok. Dinî ve ilmi mevzularda hasbihal edebileğim kimsenin olmaması beni kahrediyor. Her gece yatsıyı kılmak için nefsimle mücadele ederken, en sonunda bir anda olduğumdan yerden fırlayıp abdestimi alıyorum. Bu sistemin küfür sistemi olduğundan bihaber, nefsiyle hemhâl insanları gördükçe üzülüyor ve mütemadiyen içimden Allah'a hidayete ermeleri için dua ediyorum. Küfürbaz, kavgacı, beynamaz, ahlaksız; hayvan meşrepli ben yavaş yavaş değişiyorum.
Hayatımı müspet istikamette değiştiren bu hadisenin ardından yaklaşık dört, beş ay geçiyor. Bundan sonra selametteyim zannediyorum. Beni öyle bir hâl alıyor ki nefsin ve şeytanın vesveselerinde kafamı duvarlara vuracak hale geliyorum.Gün geçtikçe bu hâl beni büsbütün sarıyor ve kimseye soramayacağım vesvesenin mahsülü sorular bana neredeyse cinnet geçirtiyor. Bu hâlimi kimseye açamıyorum. Her an, her saniye vesvese... Doğruları tahammül seviyesinin üstünde ve kabullenemez hâle getiren bu hâlin adı ''hatarat''. ''Hatarat'' mevzuunda Allah'ı inkardan nice küfürlere kadar her kötü şey var... O ve Ben'de geçenleri ve sitemizde bu hususla alâkalı şeyleri okuyorum. Bu hâl ile süregelen dördüncü gün çıldırma noktasına geliyor ve kafamı duvarlara vurmaktan kendimi alamıyorum.Dördüncü gün sabaha kadar meâl, hâdis okuyorum. Hatarı def etmenin metodlarını uyguluyorum. Sabah namazının vaktinin girmesiyle beraber bir anda üzerimde ki hâl kayboluyor ve bir anda nasıl böyle oldum, anlayamıyorum. Allah'ım bu ne saadet, sana şükürler olsun. Bir anda dünyam tersine müspet istikamette döndü. Yurdun kahvaltı saatini bekliyorum, sonra güya yatacağım. Kahvaltı da bir arkadaşım, ''Mevlid Kandil'in mübarek olsun'' deyince şaka yaptığını zannediyorum. Arkadaşım, ısrarla şaka yapmadığını söylerken kafam dank ediyor ve Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in dünyaya geldiği gün olduğu için ''hatarlardan'' kurtulduğumu anlıyorum. Allah'ım sen nelere kadirsin. Mübarek gün ve geceleri (Ramazan ayı hariç) inkar eden İbn-i Temiyye denen kâfire inanadursunlar(!). Dinde reform adı altındaki fikirlerini Temiyye'den yola çıkarak savunan Muhammed Abduh ve Afgani sempatizanları gaflet denizinde yüzedursunlar...
''Zehrile pişen aşı, yemeğe kim gelir''
Yunus Emre'nin ''Şol Benim Şeyhimi'' adlı şiirinin son mısrasında dile getirdiği bu mısra da ''Hatarat'' kastediliyor ve bu yola girenlere mahsus... ''Hatarat'' mevzuu bu hâli yaşayanların yola girdiğine işaret Ben bu anlattıklarımı, Efendi Hazretleri'ne (Abdulhakim Arvasi Hz.) olan sevgi ve sadakatimin tecellisi diye izah edebilirim. Ve de onun ruhaniyeti... Bu hâl ile kavrulan sahabelerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) ''İmanın kemalindendir'' cevabını veriyor. Bu benim mübarek bir zat olduğumu göstermez sadece yola girdiğime delalettir. Benim hiçbir tarikat veya cemaatle uzaktan yakından fiilen alakamın olmaması ayrı bir mevzu.
"Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir?"
Dilsizce, yalnız Allah demeye kimler gelir?
Üstad ''Dilsizce, yalnız Allah demeye kimler gelir?'' mısraı ise tasavvufta kalp ile Allah'ı zikretmeye delalet ediyor.
Yunus Emre kalp ile yapılan zikri ''Dil hanesi pür nur olur'' şiirinde şöyle dile getiriyor. ''Esrar-ı zikrullah'' yani kalp ile yapılan zikir.
DİL HANESİ PÜR NUR OLUR..
Dil hanesi pür nur olur,
Envar-ı Zikrullah ile.
İklim-i dil ma’mur olur,
Mi’mar-i Zikrullah ile.
Her müşgil iş asan olur,
Derd-i dile derman olur,
Canın içinde can olur,
Esrar-ı Zikrullah ile
Gamgin gönüller şad olur
Dem-besteler azad olur
Gümgeşteler irşad olur
Asar-ı Zikrullah ile.
Zikreyle Hak’kı her nefes
Allah bes, baki heves..
Bes gayriden ümidi kes!
Tekrar-ı Zikrullah ile.
Gör ehli halin fırkasın.
Çak etti ceyb-i hırkasın,
Devr eyle Zikrin halkasın;
Pergar-ı Zikrullah ile.
Terk et cihan arayişin
Nefsin gider alayişin
Bul can-ı dil asayişin
Efkar-ı Zikrullah ile
Ahmed(1) seni ikrar eder
Hem zikrini tekrar eder
İhlasını iş’ar eder
Eş’arı Zikrullah ile.
(1) Ahmed isminde ki sesli harfleri çıkardığımızda ''hmd'' yani hamd meydana çıkar. Yunus Emre bu şiirinde kendini adını değil, 'Ahmed' ile hamdı manalandırıyor. Ayrıca Peygamber Efendimizin (s.a.v)'in ismi de kastediliyor.
Altun Halka'nın 33.sü, tesbihin son tanesi Abdulhakim Arvasi Hz'i bu yolun büyüklerinden. Onun talebesi Üstad ise bizlere ''Reşahat, Başbuğ Velilerden 33, Veliler Ordusunda 333, Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu'' adlı kitaplarının mesnedi tasavvuf. Efendi Hazretleri'nden sadeleştirdiği ''Tasavvuf Bahçeleri ve Rabıta-i Şerife'' kitapları tasavvufun en mühim kitaplarından. Bu iki kitabı Üstad sadeleştirmiş. Üstad'ın çoğu eserinde de tasavvufa yer veriliyor. Bazı eserlerinde Muhyiddin İbn-i Arabi Hz'i, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz'i ve daha nice mutasavvıfın kitaplarından tasavvuf ve din ile alakalı en emin bilgileri devşiriyor. Peygamber ve sahabalerden sonra dinin en büyük ferdi İmam Rabban-i Hz'inin Mektubat'ını sadeleştirdi. Üstad'ın külliyatında ''Mektubat'' adıyla mevcut. Üstad'ın adını taşıyan eserlerse bize Hak yolunun kapılarını açıyor. Üstad'ı diğerlerin münevverlerden, dava adamlarından, edebiyatçılardan vesaire ayıran yönlerinden biriside bu kitaplarda gördüğümüz derin tasavvuf bilgisi. Din büyükleri (Veliler) haricinde bu alanda zirve eserler veren başkası yok. Üstad hakkında ki mütalaalarında, tespitlerinde, tahlillerinde çoğu münevver bunlara ve Üstad'ın mutasavvıf yönüne yer vermiyor. Yada, Üstad'ın diğer meziyetlerinden buna sıra gelmiyor! Üstad'ın Seyyid Fehim Hz'ine rabıta etmesi ve annesinin Üstad'ın başında bulunmadığı hâlde Üstad'ı bir lahza yeşil cüppeli görmesini hatırlarsınız. Başbuğ Velilerden 33 adlı kitabında Üstad Altun Halka'nın 32. ferdi Seyyid Fehim Hz'ine ayırdığı bölümünde şu cümle yer alıyor: ''Üzerlerinde, umumiyetle yeşil cübbe...'' Seyyid Fehim Hz'i hakkında Abdülhakim Arvasi Hz'i ''1313'ten sonra kamil evliya gelmedi'' buyuruyor. Bediüzzaman Said Nursi Hz'i de Seyyid Fehim Hz'inden övgüyle bahseden yazıları var. Hemen belirtmeliyim, Seyyid Fehim Hz'inin halefi Efendi Hz.'idir.
"En dakik Şeriat mihengi" ne vurulduktan sonra bütünleştirilen ve bütünleştirilecek olan eserleri üzerinde bu ölçüyü devam ettirmeye başlar ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcunu üstlenirken;
O'na...
Üstadımız, Güdücümüz, Varlık Vesilemiz'e...
Dost, düşman, sevgi, nefret;
"sema, toprak, güneş, dünya, Allah, Peygamber, kâinat öğreticim"ize...
En yakıcı hasret; ve dayanılmaz yalnızlığımızı dayanılır hale getiren "emanet"lerine sadakat yeminiyle..
Üstad'ın hikâyelerim adlı eserinin önsözünde Büyük Doğucuların bu yazdıkları ''Üstadımız, Güdücümüz, Varlık Vesilemiz'e... Dost, düşman, sevgi, nefret; ''sema, toprak, güneş, dünya, Allah, Peygamber, kâinat öğreticimize'' sözleri harfiyen bana uyuyor. Üstad'ı tanıyana kadar hiçbir şey bilmiyordum desem yeridir. İman ile bütünleşmiş bir deha bir genci mıknatıs gibi çekmeli ve onu Hak yoluna çekmelidir. Kendiyle baş edemeyen nice dehaların insanlığa hiçbirşey kazandırmamıştır. Üstad bu ülkeye ve insanlığa neler kazandırmış? Deha planında bile ayırd edici yön Üstad'da. Bunları söylerken din büyüklerini ayrı bir daire içine alarak söylüyorum.
Üstad'ın çocukluk devresi her insan gibi hayatın her döneminde etkisi hissetmiştir. Dedesi Mehmed Hilmi Efendi'nin vakarı, asabiyeti, dürüstlüğü, şefkati... Üstad'a dini telkinleri... Babaannesi Zafer Hanım'ın, Üstad'ın çocukluk devresinde ki yaramazlıklarını engellemek için art niyetle Üstad'ı çocuk dünyasında kitaplara boğması. Babasının, bohem hayatı. Fedakar bir Müslüman-Türk kadının remzi olan annesini... Küçük yaşta ölen kardeşi Selma'ya para karşılığı elma vermesinden kısa süres sonra ölmesi.. Bunlar şiirlerinde, yazılarında, fikirlerinde kendisini gün yüzüne çıkar. Üstad'ın 30 yaşından önceki bohem hayatı babasından, dürüstlüğü ve yılmaz meşrebi dedesinden, fedakarlığı ve azmi annesinden şu veya bu şekilde Üstad'a, hayatına, fikirlerine akseder. Ölünün odası şiirinde dedesinin ölümünü -o nasıl tasvirdir ki- gözümüzle görmüş ve yaşamış oluruz.
Ölünün Odası
Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek, korkusundan dirilmiş.
Süt beyaz duvarlarda çivilerin gölgesi;
Artık ne bir çıtırdı, ne de bir ayak sesi....
Yatıyor yatağında, dimdik, upuzun, ölü;
Üstü boynuna kadar bir çarşafla örtülü.
Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.
Son nefesle göğsü boş, eli boş uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam, mıhlı ahşap tavana.
Sarkık dudaklarının ucunda bir iz var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir ân kadar.
Sarkık dudaklarında asılı titrek bir ân;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.
Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm..
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm....
Üstad'ın fikirleri genç yaşlarda okul kitaplarındaydı. Kendisine ''Tanrı Şair'' lakabını layık görüyorlardı. ''Bir mısraı bu millete şeref vermeye yeter'' deniliyordu. Ta ki, Efendi Hz'ini tanıyıp İslam mücahidi olana kadar. Bu ahvalden sonra, din düşmanları sanatına yazık eden 'Sabık Şair', ''Süper Mürşit'' diye telakki ediyordu. Ayrıca bu lakaplar Üstad'ın milletimize nasıl tesir edeceğinin kaygısını taşıyor. ''Allah din düşmanlarına doğruyu tersinden söylettiriyordu.'' Bu ezelden beridir böyle... 1940'larda ki çıkarttığı dergide İsmet İnönü'yü kastederek ''Başımıza Kulak İstiyoruz'' başlığıyla dergiyi çıkarttığında yer yerinden oynamıştı. O dönemde ''Allah'' demek kanunen yasaktı. Dönemin başbakanı Recep Peker bu vaziyetten hoşlanmamış ve Üstad'a rüşvet teklif etmişti. Ya rüşvet ya hapis... Tabi ki Üstad rüşveti reddediyor. Ezan-ı Muhammed'in türkçe okunduğu dönemde bu hadiselerin ne denli mühim olduğundan bahsetmeye lüzum yok. Üstad'ın nefsinden eminliğini kibir olarak telakki edenler bunu göz ardı ediyor. Üstad'ın bir dönem ki davalarının yarısı hapisle sonuçlansa yüzyıl yatmaya mecbur edilecekti. 60 ihtilalinden sonra basın affından yararlanamayan ve mahpusa hakim olan Üstad'dı. 80 ihtilalinden sonra Kenan Evren yine aynı kahpeliği farklı şekilde yapmaya memurdu ve Üstad'ın ölümü buna mâni oldu. Bir Fransız ansiklopedisinde ''Hapis hayatı, okul hayatını geçen...'' diye bahsedilen Üstad için hapishane Medres-i Yusufiye idi. Birçok eserini bize oradan devşirmişti.
Garip pencerecik,küçük daracık;
Dünyaya kapalı,Allah'a açık
Efendi Hz'i ile tanışma hikayesi ise otobüste hızır kılıklı bir adamın teşvikiyle Efendi Hz'inin dergahının yolunu bulmasıyla başlıyor ve hiç bitmiyor. ''Allah dostu'' o mübarek zatın dergahının eşiğine yüz zürme şerefini Allah (c.c) Üstad'a bahşediyor.
“Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;
Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!”
''Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;
Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel...''
''Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...''
Hepimiz Üstad'dan bahsediyoruz, lâkin Efendi Hz'inden yeteri kadar bahsetmiyoruz. Bu şiirler dururken bize laf düşmez diyen de iyi bir kaçamak yapmış olur. Susman için yazılmadı bu şiirler!
Üstad'ın sanatta, fikirde, aksiyonda... hakikate gitmesini şöyle betimliyor:
'' Ben kendilerini tanımadan dik bir kaya üzerinde gururla dünyaya karşı dikilmiş uyuz bir keçiyken, (Efendi Hz'ini) tanıdıktan sonra; yere inen ve geçtiği yol boyunca süt koyuveren memeleri şiş olmuştum.''
Ben ki, denizdim,
Dağbaşı bendim.
Şimdi sen oldun,
aleme pendim.
Başka bir yerde de şunu belirtiyor: ''Kalemime inkişaf onunla (Efendi Hz'i) geldi''.
Üstad kısmen muharrirliğinin daha ziyade dehasının sayesinde yakın tarihteki siyasetçilere büyük tesirleri vardır. Özal'ın, Üstad'ın son dönemlerinde evine gelip not tutması, Türkeş'in, Üstad'ın desteğini sağlamasıyla beraber zaman zaman Üstad'dan bazı fikirler alması, İsmet İnönü'nün, Recep Peker aracılığıyla rüşvet teklifinde bulunması ve yaptığı zulümler, Erbakan'ın bir dönem Üstad'ı Milli Selametçi göstererek oy avcılığı yapması. Üstad'ın, Süleyman Demirel'in mason olduğunu ispatlaması. Abdullah Gül'ün Üstad ile zamanında bazı münasebetleri olduğu ve Üstad'dan çoke etkilendiğini belirtmesi, Erdoğanın da şiirlerini okuması, Erdoğan'ın Üstad'ın doğumunun 100. yılı münasbetiyle hazırlanan cd'ye destek vermesi. Bu saydığımız isimleri Üstad ya bır ışık görerek destek çıkmış, ya da çeşitli sebeplerle ya desteğini devam ettirmiş ya da vaziyeti izah etmiştir. Yeri geldiğinde ne yapılması gerekiyorsa onu yapmıştır. ''Ülkücüler bu davanın adelesi, Selametçiler ise kalbi'' diyerek ayrılıklara mâni olmaya çabalamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ki sapık fikirlerinin milli eğitim kitaplarında bulunmasını es geçmeyelim.
Üstad'ı sadece iyi bir sanatkar olarak telakki edenler şiir ve tiyatro kabiliyetlerini kabul ediyor. Dini kitaplardan nedense hiç söz etmiyorlar. Üstad tek yönlü değil, ''parçalarının tamamı, bütününden daha üstün bir insan''. Şiir, tiyatro, hitap, balegat, feraset, usta sanatkarın hususiyetleri, dava adamlığı... hepsi bütünününden daha üstün. Babıali adlı eserinde şöyle yazıyor:
''İslâm uğrunda, İslâmın şevket ve muzafferiyeti uğrunda, metodların her neviyle, şiiriyle, hikâyeleriyle, piyesleriyle, fikrî ve tarihî etüdleriyle, konferanslarıyle meydana atılmış bu çilekeş adam hakkında bu suçlama, onu derinden yaralamış, kalbini kırmış ve emeklerine küser hale gelmiştir.
Bereket ki, bu çilekeş adam, fikir ve sanat zevkinden mahrumluk içinde şeriat inceliklerinden de yoksun böyleleri için çalışmıyor ve yine böylelerinin tükenmelerini ve yerlerini yeni gençliğe terketmelerini Hak'tan diliyor.''
Üstad bunları kaleminden dimağına kan çekerek, Hak için söylüyor...
Kubur faresi hayatımdan kurtulduktan sonra anladım ki şeriat, şeriat olduktan sonra topyekûn hayat sisteminin insan çapında en muazzam sistemi...
"Oluş sırrı, o nurdan heykelin eteğinde,
Ve ölümsüz balı, Şeriat peteğinde"
"Her fikir her inanış, tek mevsimlik vesselam,
Zaman ve mekân üstü biricik rejim, İslâm."
Üstad'ı tanıdıktan sonra anladım ki, kal-ü belada bütün ruhların Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik ettiği insan ruhu, nefsin aksi, ''herşey birden geliyor bire varıyor'' diye mütaala edebilen nedir? Ruh. En mühim prensiplerimizden biri olan ruhçuluk bize tasavvufun manasını remzlendiriyor olsa gerek.
''Ne varsa nakış nakış, tabiatta, maddede,
Gözlerimdeki nurun aksi, beyaz perdede...''
Hak için ilerleme cehdinde ki hayatımda anladım ki; idrakinde bulunduğumuz bu mübarek ay da, nefsimizi teskin etmek ve daha nice salih ameller için tuttuğumuz oruç da, insanı melekten üstün de yapan, hayvandan aşağıda yapan, kısmen bile olsa nefs muhasebe ve murakebesi için. Nice din büyüğü nefsi ehlileştirmenin insan için en mühim hadiselerden biri olduğunu belirtmiş. Namaz da ruha teslim olan nefis kahrolmuyor mu? Ve namaz bunun için bazılarına zor gelmiyor mu? Nefsi köpek halinde dışarı çıkan Velinin hikayesini bilirsiniz. İnsanı melekten üstün, hayvan aşağı yapan nefis. Şeyh-i Ekber'in belirttiği gibi: ''Zıtlar birleşebilseler bir daha ayrılmazlar.'' Bize ahiretimizi ve dünyamızı kazandırmak, ''nefs muhasebesinden geçiyor. Her şeyi madde de bulup nefsini okyanuslar misali kabartanlara ise nelerden mahrumlar, nelere malikler...
''Doğmaz güneşlere bağlandı vade,
Dişlerinde köpek nefsin irade.''
''Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...''
Anlatılamazları anlatmak, Üstad'a has bir haslet... Bu demek değildir ki, başkasında bu hasletler yok. Üstad'ın kitaplarını okuyup elimden bıraktıktan sonra bu zaman ve mekanın içerisinde değilmişim gibi geliyor. Sanki beni sihirli bir baloncuğa koymuşlar ve kitabı elimden bırakınca balon patlıyor ve yepyeni bir mekanda buluyorum kendimi. Üstad'ın kitaplarını okuyanlar, sanki bunları anlatıyor. Bu da gösterir ki, Üstad'ın sanatı muhteşem. Üstad'a ''Sultan-ı Şuarra'' diyoruz, o türkçenin de sultanıydı. Kelimeleri, cümlelerin içine bir dil mütehassısı, bir Üstad gibi yerleştiriyor.
Üstad sözlükte ki manası şu: Herhangi bir ilimde veya sanat alanında bilgi ve söz sahibi olan, üstün bir yeri, tam vukûfu bulunan kimse. Üstad kendine Üstad sıfatını layık görmeden şunları söylüyor: "Fikirde, sanatta, anlayışta, anlatışta, buluşta, tutuşta, dağıtışta, toplayışta ve nihayet yaşanmaya değer hayatın ölçülerini billûrlaştırma işinde dünyanın en büyük adamı olmak isterdim; nefsim için değil de, sırf O'nun ümmetinden en hakîr ferde düşen liyakat payını ve üstünlük derecesini göstermek için... "
''Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.''
Biz de tereddüt etmeden diyoruz ki; bu saydıklarına en layık insanlardan biri de sensin. Din büyüklerini ayrı bir daireye alırsak, sadece sensin!
İdeolocya örgüsünden mühim bir yeri iktibas edelim: ''Bu eser benim bütün varlığım, vücut hikmetim her şeyim, ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım.Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyelerim de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım “müştemilat”tan başka bir şey değil…'' Bu fikir kitabı benim gözümde yeni bir devletin temel olarak alabileceği bir eser. Zamanında ''İdeolcya Örgüsünü'' temel alacağını belirtip döneklik yapan ''Erbakan''ı bundan istifade ederek oyları toplamıştır. Üstad'ın belirttiği gibi herşey doğudan fışkırdı, vahyin merkezi,müminlerin miracı kâbe, <<Gaye - İnsan ve Ufuk - Peygamber>>... Hülasa herşeyden doğuda mana buldu yani ruhumuz. ''Büyük Doğu''. Üstad'ın dilediği sistemin içi tasavvuf dışı şeriat. Böyle bir sistemi hangi samimi dindar istemez ki...
İslâm davasının entellektüel ve estetik bir muhtevayla güç kazanmasında, Üstad'ın payı büyüktür.
Serdengeçti'nin söylediği gibi: ''Ne onun (Üstad) yükseldiği yere yükselebilirdiniz, ne düştüğü yere düşebilirsiniz. Sonuna kadar zirve, sonuna kadar derinlik...'' Yine, Serdengeçti'nin söylediği gibi: ''Herkes şu beylik lâfı ediyor. Bıraktığı boşluğu kimse dolduramaz. Boşluk bırakmadı ki doldurulsun. Herşeyi doldurdu gitti. Kafaları doldurdu, gönülleri doldurdu ve yaşını doldurdu.''
Ben ''fakir'' yazımı şu cümleyle tamamlamak istiyorum: '' Allah'a malik olan neden mahrumdur, Allah'tan mahrum olan da neye maliktir? '' (Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri)