Hiçbir harita, tasavvuf kahramanlarının çizdiği ruh topoğrafyası derecesinde emin olamaz. Kur'an'ın; ''Ruh Allah'ın bir emridir ve insanlar ondan çok az şey bilecektir.'' haberini verdiği varlık, onların elinde ve dilinde, bütün girintileri ve çıkıntları, dolambaçları ve düzlükleri, mağaraları ve dehlizleriyle, göz önünde... Onların ruh üzerinde verdiği ''bilinmez'' hükmü, başta değil, nihayette ve nice bilgiden sonra vardıkları merhale...
Allah'ın:
_''Emaneti dağlara ve taşlara teklif ettik; çekindiler ve almadılar... İnsan ki, zalum ve cehuldür, kabul etti.''
Dediği ruh...
Ruh ve zıt kutbu nefs... Biri ak, öbürü kara iki erimiş maden gibi kalb potasına dökülüyor ve orada bir karışım billurlaştırarak kalbin hakikatını daire içine alıyor.
Tasavvufa kaynak Allah'ın Sevgilisi, hayat iksirini iki koldan veriyor: Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ali kolları... Emanet bu iki kol üzerinde, avuçtan avuca devredilmiş ve tek zerresi kaybedilmeksizin asırlar boyu devam etmiştir. Hele Ebu Bekir kolunun hakikilerindeki, emanetten tek zerre kaymetmemek titizliği belirtilebilir gibi değil... Bu kolun büyüklerinden biri nefsine şöyle hitap ediyor:
_''Sen ayağı yanmış bir köpeksin ki, şan kafilesinin arkasından üç ayakla sekmektesin!''
İnanıyor ki, büyük şan böyle köpek olabilmektedir.
Aynı yolun büyük üstü bir büyüğü de, kendisinden niçin az keramet görüldüğü sualine, en muhteşem kerametten daha muhteşem şu cevabı veriyor:
_''Bence vebal altında ayakta durabilmemizden büyük keramet mi olur?''
Aynı büyüğün ıssız kırlarda ve at sırtında akşam vakti müridiyle beraber giderken müridin kalbine korku düşmesi üzerine, onu batmayan bir güneş altında yürüten ve menzillerine varır varmaz koy karanlığa bırakan kerameti üzerinde yorumu:
_''Bunlar tarikatın oyunlarıdır; gaye bu değil...''
GAYE ALLAH!!...
Başlangıçta Mansur (Hallac)a kapılandı. O'nun, şeriatı en nazik yerinden yaralıyıcı ''Hak benim!'' sözünü de fazla kurcalamaya davranmaksızın tehlikeyi bulmaya yanaşmadı, hatta ana yol üzerindeki bazı büyüklerden de buna benzer sözler fışkırdığını görmedi değil... Fakat kısa zamanda büyük edebi ele geçirdi ve meselenin çözümlenmesini yine büyüklerden öğrendi:
_''Bu hal manevi ''sekr'', sarhoşluk halidir ve aşkın istilasıyle aklın elden gitmesi neticesinde meydana gelir. Eğer Mansur, ana yolun büyüklerinden en hakir bir müride rastlasaydı bu sözü etmezdi.
Cüneyd de bu sırrı çözer:
_Biz yolun sırlarını izbelerde, mağaralarda gizli gizli konuşurduk; Mansur onları meydana vurdu.
Bütün incelik aynadaki hayal ile zatın aynı olmadığını kavrayabilmekte ve muazzam bir fikir inzibatı içinde aklın payını koruyabilmekte... Bu ve buna benzer sözler akılla söylendi mi küfür olur...
Aşkların aşkı ve o güneşi eritecek hasretiin muazzam bir akıl inzibatı içinde korunması... İşte ''Ne akılla olur, ne de akılsız'' ölçüsündeki sır!...
Ya bu inzibatın ismi nedir?
Şeriat...
Şeriat O'nun, O var diye her şeyin var olduğu O'nun dışı, tasavvuf ise içidir.
Bir saray düşünün... Bulutların üstünde, duvarları zümrütten ve çatısı yakuttan bir saray...
Pencerelerinde, içeride binbir avizeli bir ziyafet salonunu ihtar eden ışıklar... İşte O'nun ruhaniyet abidesi olan bu sarayın dış mimarisi şeriat, içi de tasavvuf; ve ne dış içten ayrılabilir ve ne iç dıştan...
***