O Ve Ben

Başlatan: serdengeçti Tarih: 13.07.2006 22:33 Cevap: 61

SE
13.07.2006 22:33
#1

O VE BEN

Necip Fazıl’ın “O ve Ben”’i bitmemiş bir serüvenin hikâyesidir. Bir Allah dostunun şefkat ve mahviyet ummanında boğularak yeniden dirilen genç ve büyük şairin bu ummanda son nefesine kadar kulaç atmaktan geri durmayacağının ama bunun böyle de gitmeyeceğinin apayrı bir şiiridir,”O ve Ben”. Tüm varlığını inkâra da varsa, aşkın hakkını veren bir şairin şiiridir… Belki gözyaşları içinde tamamladığı şu satırlarla bitmemiş bir serüvenin bile iddiasını taşımayan bir şiir:”Güya seni yazdım (…) Soluk bir kumaş üzerinde hareli lekeler güneşi ne kadar gösterebilirse, bu kargacık, burgacıklar da seni o derecede anlatabilir.” Sonra bu serüveni diğerlerinden ayıran, onu biricikleştiren ve bizi de can kuşumuzdan yakalayan ifadelerle abideleşen bir şiir: “Aç bana Kapı’yı, artık aç!... Allah’tan izin iste ve ardına kadar aç!...”

“O ve Ben” ,bir müridin mürşidine bakışıdır: müridane bir bakıştır bu içerikten daha ziyade kitabın bizatihi üstadı Adulhakim Arvasi hazretlerini anlatıyor olması dolayısıyla Necip Fazılın esere verdiği kıymet de tam anlamı ile müridanedir. “Bu eser, dünyaya gelişimden bu güne kadar en hususi renkleri, çizgileri ve sesleriyle hayatımın hikâyesi ve asıl O’nu tanıdıktan sonra manasını anlamaya başladığım vücut hikmetinin bende tecelli eden yakıcı ifadesidir. Bu bakımdan kendilerini görünceye kadar malik olabildiğim bir buçuk esere nispetle bugün 60 cildi aşan ve hepsini birden onura borçlu bildiğim eserler arasında, şimdikinin başköşeye oturtulması lazım ve en mahrem iç ve dış iklimlere doğru bir belirtiş olarak takdim ederim.” İfadeleri bunu gösterir.

“O ve Ben” her şeyini inandığı idealler için feda etmiş bir büyük mütefekkirin, damarından kalemine kan çekerek yetişmesine uğraştığı bir nesil için en mahrem ve en hususi kalması gereken bir yönünü, seslerin, sözlerin, işaretlerin ardındaki sırlı dünyasını paylaşma çabası… Tam da Yunus gibi:”Ballar balını buldum”/ Kovanım yağma olsun” dercesine…

 

ALTINOLUK–2000

M.LÜTFÜ ARSLAN

GA
16.07.2006 01:11
#2

Ne diyelim ,herkes okusun...

Ü.
17.07.2006 20:45
#3

okunması gereken o kadar çok kitap var ki..

ÇI
08.09.2006 23:24
#4

-eserden alıntı-

 

 

"1281-1860 yılında, vanda dünyaya gelmişler... van, başkale kazası arvas köyü... van'ın cenup şarkında; iran sınırına yakın, 2400 metre yüksekliğinde gayet sarp ve engelli bir saha...

arvas, şeyhleri ve mürşitleri seyyid fehim hazretlerinin de köyü...

pederi; seyyid mustafa... nesepleri, madde yolundan da kainatın efendisine bağlı: es'seyyid abdülhakim arvasi...

manevi veraset yoluna gelince:

zaten hep onun üzerinde gittiğimiz bu davayı, özlü bir takdim cümlesine nasıl sığdırabiliriz?

tecrübe edelim:

peygamberlerden sonra insanoğlunun en büyüğü hazreti ebubekir'e sevr mağarasında teslim edilen has oda sırrını, otuz üçüncü el olarak devr ve teslim alıp onu yirminci asırda; makine, türlü keşif, ruhi buhran, içtimai muvazenesizlik, sar'a ve cinnet, hasret ve gurbet asrında, bu asrın ortasına kadar, zerresini feda etmeksizin, en kemalli veraset halinde temsil etmeye memur, eşsiz veli...

...

 

hissettirebildim mi makamının hususiliğini ve ululuğunu?..

insanoğluna, kendi öz eserinin tahakküme başladığı, madde keşiflerinin insanları burunlarından halkaladığı ve bütün ruh müeyyidelerinin bangır bangır iflasa sürüklendiği manevi panik devrinde kutup; böyle bir devirde her ölçüyü müdafaa ve muhafazaya memur kutup ne demekse, es'seyyid abdülhakim arvasi, o... 14. hicri asrın yenileyicisi...

devrinin, içli ve dışlı küfür deccallerine ve bunların üflediği felaket cereyanlarına dikkat ederseniz, onun; kimlere ve nelere, insanları çekip kurtaracağı hangi bataklık şartlarına karşı gönderildiğini sezer ve bütün bunlardan bir mikyas çıkarabilirsiniz.

bu terkibi hükmün, bundan evvel olduğu gibi, bundan sonra da nokta nokta tahlil unsurlarına geçerken, es'seyyid abdülhakim arvasiyi, 2400 metre yükseklikteki sarp yayladan istanbul üzerine inmiş, hakikatte, ışığı milyarlarca senede gelen yıldızların tepesinde, bir feza ve mana kartalı diye takdim edersem sanmayın ki, bir şey söyleyebilmiş olurum."

 

"arada bir beni paylar gibi konuşmaları, iltifatlarından daha çok hoşuma gidiyordu. tekdir, yakınlığın, sahabetin delili...

yine bir andı. günahlarımdan bahsediyor, kendimi hudutsuz günaha batmış görüyor, kimseye eş olmayacak bir günahkarlık çapında bulunuyordum. bu şikayetten de bir teferrüd, gizli bir benlik ve gurur kokusu almış olacaklar ki, şu müthiş cevabı verdiler:

-daha ne günahkarlar gelip geçti bu yoldan... seninki de ne?...

çarpılıp kaldım. yani;

-sen onda da bir şey değilsin; merak etme!..

demek istiyorlardı.

nefs hilesine ne harikulade karşılık..."

ÜS
10.09.2006 01:05
#5

O VE BEN [bEN VE O] üstadın bu kitabı bende büyük anlamlar ifade eder zira o kitabı okurken az veya cok kendi hayatımda gözümün önünden geçiyor YARRABBİ:bizlere RAHMAN sıfatın ile tecelli et...AMİN.

NI
15.07.2007 11:57
#6

şiirde olduğu kadar düzyazıda da üstad ustalığını göstermiş.her bir cümle sanat, sancılı düşüncelerin türkçeye çevrilmesi adeta.Esseyyid Abdülhekim Arvasi Hazretleri'ni ihtimamla,ürkerek,adını anarken bile saygıyla andığı,anlattığı;kendi hayatıyla onun hayatının kesişmelerini anlattığı okunası bir eser.üstadın her otobiyografik eserinde kendinden biraz daha ayrıntılı izler bulabilmekteyiz.bu yüzden mutlaka okunmalı diyorum.

SU
15.07.2007 13:29
#7

Bizler bu tatil günlerinde o güzide eserlerden mümkün mertebe istade etmesini bilmeliyiz.Sadece okumaktan öte onu sindirerek hayatımızda şiar edinmeliyiz.

BI
15.07.2007 20:09
#8

"O VE BEN"i okuyunca Necip Fazılın şiirlerini anlamak dahada kolaylaştı benim için ve bu kitap başkalarının okuması için de çok çaba gösterdiğim yegane kitap.NFK yı iyi tanımak için herkesin bence bunu okuması şart

MU
21.09.2007 12:44
#9

Hangi limana gideceğini bilemeyen; yelkenleri, direkleri, yıkıcı dalgaların, hoyrat poyrazların elinde kırılan, aşındırılan, yontulan, kemirilen; içinde yüzdüğü ızdırap, vehim, çile deryasında boğulan, bir an nefes alabilen sonra tekrar boğulan bir gemi… Ve bu geminin boğulmak, batmak üzereyken rotasını doğru yola çevirici, kirli sulardan, ulvi yolun pırıltısını aksettiren denizlere taşıyıcılığın destansı hikayesi.

 

Kitap bir bütün olarak Üstadı anlatıyor. Çocukluk, gençlik, yetişkinlik devreleri ve bu devrelerdeki ruh hallerinin teferruatları, hayatının dönüm noktası olan efendi hazretlerini tanıması, ona bağlanması ile gerçekleşen muazzam çaptaki değişim ve bunların öncesi ile sonrası, Necip Fazıl’dan Üstadlık katına çıkış süreci, fildişi kulesinde” sanat, sanat içindir” telakkisini güderken, “ sanat, Allah içindir “e ulaştırıcı yolun çizgileri.

 

Üstad, mumunu arayan pervane misali saadet güneşini aramanın cereyanı içinde çalkalanıp duruyordu. Vuslata eriş, mumda yanış ve eriyiş; hakiki Müslüman, edeb, zerafet, nezaket timsali, zahir ve batın ilimlerinde kâmil ve bu bilgilerde mahir, büyük âlim, büyük veli, nur heykeli, mürşid-i kâmil Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerini tanımasıyla gerçekleşti.

 

Üstad, Efendisine kavuştuktan sonra İslam diye inleyen, çağlayan, kükreyen bir aslandır artık.

 

Efendi hazretleri Üstada, ne büyük bir nimettir.

 

Kitapta Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinin mübarek sözlerine de yer verilmiştir.

NE
30.04.2008 22:20
#10

DİNLEDİKLERİM

Vefatlarından hayli sonra... Cevat Yücemen'le karşı karşıyayız.

 

- Anlat bakalım, Cevat Bey, Efendi Hazretlerinin kerametlerinden ve kendilerinde tespit ettiğin harikalardan bir kaç şey anlat!..

 

- Ne anlatayım; her hâli bir keramet... Bir tanesi ise gizli kalabilecek cinsten değil... Sakarya Harbi sıraları... Ben ustteğmenim... Ordumuz ric'at ediyor ve Ankara'nın boşaltılması faaliyetine girişilmiş bulunuyor... Bana emir buyurdular: «Hemen Ankara'ya git, orduya katıl ve herşeyden evvel Fevzi (Mareşal Fevzi Çakmak) Paşaya çıkıp de ki: Beni buraya kendi halinde bir müslüman gönderdi. Yılmasınlar, sebat etsinler, zafer muhakkaktır diyor.» Gittim ve Mareşal'e aynen söyledim, Teşekkür etti. Orduya katıldım, harbe girdim; yaralandım ve «malûl yüzbaşı» olarak emekliye ayrıldım. Zaferi de gözlerimle gördüm. İşte sana en büyük keramet!..

 

Muhib Işıklar anlatıyor:

 

- Bir cuma namazından sonra gördüm; ve görüş işte o görüş!.. Kapılandım ve bir daha eteğini bırakmadım. Daha ne söyleyeyim?..

 

Söz, onun otuz yıllık nedimi; gölgesi kadar yakını Şakir'in

 

- Yedi yaşımda yanlarına girdim ve vefatlarına kadar otuz yıl yanlarından ayrılmadım. Geceleri de aynı odada, beraberlerinde kalırdım. Onu benden dinlemeyin; gördüklerinizle yetinin!.. Benden dinleyeceklerinizi akıl almaz.

 

- Söyle Şakir, söyle!.. Bizim aklımız; alamadığını da alır.

 

- Bir gece, onu, ay'ın ondördü altında, ay'ın mı ona, Onun mu ay'a ışık verdiği belirsiz bir nuranîlik içinde gördüğümü söyleyecek olsam, aklınız kabul eder mi bunu?..

 

- Kabul eder, Şakir!

 

- Evet, onu ay'a ışık verirken gördüm.

 

- İnanırım, Şakir!

 

- İzmir'de Hisar Camiinde... Huzurlarına oniki yaşında bir çocuk getiriyorlar. Çocuk dilsiz... Anne ve baba, çocuklarını kapmış, haberini aldıkları Velînin huzurunda... Anne ve baba camiin giriş noktasında bekliyor ve çocuk Efendi Hazretlerine doğru ilerleyip ellerini öpüyor. Efendi Hazretleri çocuğa hitap ediyorlar: Adın ne, oğlum! Dilsiz çocuk hemen cevap veriyor. Ahmed!.. Anne ve baba çılgın bir hayranlık içinde...

 

- Müthiş, Şakir!

 

- Bir gün beraberce, Üsküdar'da medfun Abdülfettah Efendi isimli bir şeyhin mezarına uğradık. «Rabıta et ve gördüğünü söyle!» buyurdular. Rabıta ettim ve dedim: Uzun boylu ve esmer bir zat!.. «Evet, dediler; öyle, tıpkı dediğin gibi...»

 

- Daha, Şakir, daha...

 

- Bir gün sıkılmışlar... Müthiş bir kabz hali, mânevîl kabz... Dayanılır gibi değil... Nida gelmiş: Dayan, ilâhî rahmet geliyor! Dediler ki: «Rahmet geldi ve bir damlası üzerime düştü, vücuduma yayıldı. Hemen o anda şifa buldum.»

ME
01.05.2008 17:17
#11

TOMAR

 

 

 

Burhan Toprak'ın önüne, manevî nisbetlerinin kol kol ağacını gösteren büyük bir tomar açtırdılar ve dediler:

 

«- Bu namsız ve nişansız insanlardan her biri bir Mansur'dur.»

 

Mansur ve Yunus Emre delisi Burhan Toprak, bu çok yerinde bağlılığına karşı, onların da derecesi üzerinde bir ölçü kazanıyordu. Hakikatte Efendi Hazretlerinin muradı şuydu:

 

- Bu namsız ve nişansız, kendilerini silip yok etmiş insanlardan her biri, bir Mansur'dur. Dâva; şöhrette değildir!

 

Ben ki, onların, Burhan'dan eksik delisi değilim; bu yaman gerçeği ne de derinden seziyordum.

 

Daha evvel kendilerine Yunus Emre de sorulmuştu Sadece ve kısaca:

 

«- Ariflerden...»

 

Buyurmuşlardı.

 

«- Resim hürmet makamında olmazsa caizdir. Yerde ve hürmet ifade etmiyen her yerde...» Dediler.

 

Besmelesiz kesilen hayvanların etlerini yemekteki mahzuru öne süren birine dediler:

 

- Sen yerken Besmele çekiyorsun ya; ona bak!..

 

Kur'ânda, bazı sûrelerin başındaki kesik harfler (Huruf-u Mukattaât-ı Kur'âniye) veya (Tavasîn-ül-Kur'ân) hakkında buyurdular:

 

- Onlar, sevenle sevilen arasında şifreler...

NE
06.05.2008 23:25
#12

BENİM EFENDİM!

Efendim! Benim Efendim! Benim, güzellerin güzeli Efendim!

 

Vaktiyle: «keşke bu kadar zeki olmasaydın!» buyurduğun adamın beynini, zerre zerre kıskaca alıp atom gibi çatlattıkları bu hengâmede, eminim ki, her dem beraberimde, her ân baş ucumdasın...

 

Kaç milyon baba ve kaç milyon anne, senin milyarda birin eder? Sen benim böyle bir şeyimsin! Babamla anneme Allah'ın bana tattırdığı varlık şevkine vesile oldukları için bağhysam, sana da, bu ölçünün ebedî hayat mikyasiyle per-çinliyim... Düşünsünler farkı!..

 

Seni, Bağlum köyündeki, namsız ve nişansız çukurunda, bembeyaz ve taptaze bir kefene bürülü, esmer ve pembe-cik teninin hiç bir noktası tozlanmamış ve paslanmamış, derin gözlerin ebediyete çevrili, Allah'ı zikrederken görüyorum.

 

Yirmidokuz yıl değil, ikibin dokuzyüz yıl değil, sayılar boyunca devirler gelip geçse, üzerinden zaman geçmiyecek velîlerdensin sen... Ruhun gibi kalbin de mahfuz... Kalıbın orada; fakat ruhaniyetin, Allah'ın izniyle her tarafta ve benim yanımda...

 

Benim güzel Efendim!

 

Baş ucumdasın, biliyorum; ama ben ne yapayım ki dünya zindanı içinde, ayrıca beş hassemin zindanında kapalıyım ve seni göremiyorum.

 

Hayatta biricik gayenin, yaşarken ölümü delmek ve öteye geçmek gayesinin; o, anahtarını Kapı'yi açmak üzere senin elinden aldığım gayenin, henüz, «Anahtar hangi elle tutulur ve nereye yerleştirilir?» hakikatinden bile uzak bir müflisiyim. Hakikatte müflis, sadakatte müflis, gayrette müflis, her şeyde müflis... Bendeki, sadece, dağdan geçerken, tepesinde çadır kuran şimşekleri arkadaşlarına anlatmaya yeltenici sümüklü bir mahalle çocuğu ağzı; o kadar...

 

Ama bu Kapı'ya beni köpek diye yazan, bu gemiye paspas diye alan sen, kabul etmez misin ki, «O Kapı'nın köpeği» ve «O geminin paspası» olmak Türbesinin üstüne bu dünyada paye yoktur?

 

Kendimi, fikirde, sanatta, şunda bunda, dünyanın en büyük adamı görmek, bilmek, göstermek, bildirmek isterdim; tek, O Kapı'nın köpeğine mahsus derece belirsin diye... Sana ve senden bağlı olduğum O'na devretmek için...

 

Güya seni yazdım; atom ve füze devrindeki, inkâr ve ihtilâç asımdaki mâverâ kılavuzunu anlatmaya savaştım güya...

 

Soluk bir kumaş üzerinde hareli lekeler güneşi ne kadar gösterebilirse, bu kargacık, burgacıklar da seni o derecede anlatabilir.

 

Eğer bu arada, kendimden, nefsimden birçok şey kattımsa, yine hareli lekelerin güneşe bağlı olmasından; ucunda sen varsın, diye. Bu ölçü dışında, nefsim için, kendi başına ele aldığım tek nokta bulunduğunu sanmıyorum.

 

Seni tanıyıncaya kadar hayatım, sana yaklaşmanın, uzaklıkta yaklaşmanın saadeti; seni tanıdıktan sonra da senden uzaklaşmanın, yakınlıkta uzaklaşmanın felâketi içinde, bütün teferruatiyle senin...

 

Hayatım sensin!..

 

Aç bana Kapı'yı, artık aç!.. Allah'tan izin iste ve ardına kadar aç!.. Ebediyen köpeğin olarak kendi köpekliğimden çıkayım ve insan olayım...

 

Allah izin verirse eğer, O Kapı'dan içeriye, topyekûn insanoğlunun; atom ve füze devrinde, inkâr ve ihtilâç asrında muhtaç olduğu fikir ve ruh hamulesini kervanlaştırıp geçireyim...

 

Bu, senin papucunu silmekten daha değersiz bir hizmettir kapıya...

 

Kapının içini hayâl ediyorum.

 

Huzmeleri ebediyet boyunca mesafeleri ışıldatan projektörler altında, fildişi kaldırımlardan sonsuz bir cadde... Şehrah... Bu şehraha açılan ve nisbet ölçülerinin her biriyle ayrı istikâmetlerden gelen namütenahi yol... Yollarda, ellerini yüksekliklere kaldırmış, yalınayak ve başı kabak, çığlık içinde bir insanlık... Ve tepede caddenin yokuş başında billurdan pırıl pırıl kurtuluş beldesi...

 

Ebedî safa şehri...

 

İmân edeceklerdir ki, bu yollara düşecekler...

 

Ve ölmeden öleceklerdir ki, şehraha girecekler...

 

Ve beldeye ulaşacaklar...

 

Ve beldenin merkezinde bir saray...

 

İçinde Allah'ın Sevgilisi ve etrafında... Has oda sırrının emanetçisi «Altun Silsile» kahramanları...

 

Benim Efendim!

 

Çocukluğumda ve ilk gençliğimde, masal gibi bir rüya ikliminden topladığım karanlık ve karışık haberlerin, apaydınlık ve dümdüz gerçeğini bana sen verdin...

 

Şimdi bırakacak mısın beni, bir solucan gibi toprak üstünde sürünmeye...

 

Bilip de câhil, anlayıp da unutkan, görüp de kör, duyup da hissiz kalmanın felâketine düşmeyeyim!..

 

Sabah namazlarına kalkamamanın, yığılıp kalmanın, sızıp silinmenin acısiyle döğündüğüm bir gece, (1 Nisan 1961, Cumartesi, sabaha karşı) güneşin doğmasına tam 23 dakika kala, sol elime, tak, tak, tak, üç kere vurup beni dehşetler içinde yerimden fırlatan ve içinde tek telkin ve nefsimi aldatma hissi bulunması imkânsız bu harika karşısında aklımı çatlatan sen değil miydin?..

 

Bu tecelli karşısında büsbütün köpekleşmiş, son nefesime kadar Kapı'nın köpek kulübesinde ve o köpeğe mahsus liyakat şartları içinde kalacağıma söz veren benim!..

 

Çarklar işlemekten aşındı, vâdeler dolmaktan çatladı. Akşam oluyor... Bir mızrak boyu kaldı, benim de hayat güneşimin batmasına...

 

Allah'tan af istiyorum. Allah'ın Sevgilisinden ve bütün Silsileden teker teker suçlarımın bağışlanmasını ıstiyorum.

 

Benim avuçlarımdan süzülen, işte o kaynaktan aldığım sudur; bu suyun eğer bulanık bır tarafı varsa nefsime, güzel bir tarafı varsa da efendime aittir.

 

Pırıltılar içinde suyu arayan ceylân gençliği o pınara koşsun!..

MU
08.05.2008 19:05
#13

KISAKÜREK

 

En küçük yaşta aldığım telkinler arasında, bir de Maraşlılık, Anadoluluk şuuru... Büyükbabam, oğlunun ve torununun İstanbul'da doğmuş olmalarına rağmen, beni kökümle, kök nisbetimle alâkalanmaya davet ederdi.

 

Ne büyükbabamın rütbesi, ne bir şey... Maraş ve Kısakürek oğulları... Alâka bunlara... Yavuz Sultan Selim devrinde Maraş'ta hükümet süren ve Osmanoğullarından daha eski bir familya olan Dulkadir (Zülkadir) oğullarına bağlı Kısakürek'ler kolu... İçlerinde birçok büyük din adamı bulunan Kısakürek oğullarının son vardığı halka, Mevlâna Bektut Hazretleri, Dulkadir oğludur. Büyükbabam da, Mevlâna Bektut'dan gelen kolun daima babadan oğula, ana dalı üstünde...

 

İsmin nereden geldiği üzerinde de birçok rivayet:

 

Maraş'ta vaktiyle bir kıtlık olmuş ve o zamanki cedlerimiz, kimine kısa, kimine uzun kürekle erzak dağıtmışlar da, ondanmış...

 

Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinde Maraş'ı zaptettikten sonra bir camiin açılış merasiminde bir kürek lâzım olmuş da, cedlerimizden kısa boylu birini omuzlarından itip:

 

- Alın size bir kısa kürek!..

 

Demiş ve ondan sonra bu zatın kolu Kısakürek ismini almış...

 

Yok o değilmiş de kürek kemiğiymiş, şuymuş, buymuş...

 

Hangisiyse ve her neyse. Değer verilecek nokta, Kısakürek'lerin Yavuz Sultan Selim devrine kadar varan mazbut bir şecere içinde aralarından olgun din adamları yetişmiş, sâf Anadolulu bir sülâleden geldikleri.

 

Aşırı bir hemşerilik gayreti güden büyük babamın tesiri, konağın kapılarını, ardına kadar Maraşlı ziyaretçilere ve ricacılara açtırmıştı.

 

En küçük yaşlarımın hatırası, Balkan Harbinin İstanbul'dan derinden derine duyulan boğuk top sesleri. Çatalca önlerine kadar gelen düşmana, denizden ve karadan atılan toplar... İmparatorluğun paniği... Balkan Harbinde bozgun veren ordu döküntüleri arasında yaralı birçok Maraşlı konağı doldurmuştu. Hayâl meyal, aralarında dolaştığımı ve onlara yiyecek ve içecek taşıdığımı görür gibiyim. Tam sekiz yaşındayım.

NU
11.05.2008 22:16
#14

Bana, yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;: Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız...diyecek kadar cok sevdiği bir Allah dostu Abdülhakim Arvasi Hazretleri'ni tanıdıktan sonra hayatı bu denli değişmiş.ne kadar güzel Ya Rabbim.bizlerede nasip et...(amin).

Ü.
28.06.2008 17:10
#15

SAFÂ

 

<<-Safâ, her lisanda memduh; ve zıddı olan kedûret, her lisanda mezmumdur.>>

 

Bu cümle Efendimin kitaplarından...

 

Safâ; Kağıthane safası veya gece safası değil... Büyük ve İlahi neş'e... Ne güzel kelime!..

 

Kedûret... Safânın zıddı ve kederin mücerret hal ifadesi... Ne harika mefhum...

 

İşte bütün insanlık, bütün ifade kalıplariyle bunlardan ilkini över ve ikincisini yerer... Biri memduh, biri mezmum...

İlahi neş'e, İlahi neş'e ... Safâ bu...

 

Bütün insanlığın, türlü inanışlar içinde, buluştuğu, kelime ve mana halinde tutuştuğu, vardığı ve dizüstü çöküp ellerini göklere kaldırdığı eşiği...

 

- Safâ, Allah'ım Safâ!..

 

Yunus Emre de, gerçek inanış çizgisinden onu istedi, hattâ ona erdiğini söyledi. << O, sevgilisinin rengine boyanmıştır, artık solmaz; âşıktır, artık ölmez...>>

 

Ah, gâye; gâyelerin gâyesi...

 

Allahta fani olmak ve onda bekaya ermek gâyesi...

 

Beyni kan çanağına dönen (Paskal)ın:

-Joie, joie!...

Diye boş yere haykırdığı gâye...

Çünkü o, yolu bulabilmiş değildi.

 

Ebedi sâfa...

 

Buyurun, o da burada... Kitabın tâ başında ve işin sonunda...

 

Ne şundadır, ne bunda; orada,orada Peygamber bâtınının sarayında...

Ü.
02.07.2008 17:54
#16

ACITAN HAYAL

 

Bakın, hayalim, nasıl patlayasıya şişirilmişti:

 

Meşhur dedektiflerin yardımcıları vardır ya; ben de torunlar arasında, küçük halamın oğullarından birini kendime muavin yapmış, konağın arkasındaki Binbirdirek mahzenlerinde, faili meçhul cinayetlerin gizli kaatillerini aramaya çıkmıştım.

 

Gökbayrak'taki Canbey'in mukavvadan tolgası ve süpürge sapından kargısı da ayrı...

 

Şişelerde renk renk ilaçları birbirine katıp kimsenin bilmediği gizli terkibi arıyordum.

 

Şimdi bütün bunları ben, gayeleri kendilerinden ibaret hoş ve renkli hikayeler diye anlatmıyorum; ruhumun ne yollardan ve nasıl pişmeğe başladığını ve nelere istidat kazandığını göstermek ve her şeyi ORAYA bağlamak için kısa kısa noktalıyorum.

 

Marazi bir hassasiyet...

 

Acıtan bir hayal kuvveti...

 

Ve bu arada dehşetli bir korku...

 

O yaşta bile anlıyordum ki, ben başka türlü, ayrı yaratılışta bir insanım ve hissettiklerimle öbür insanların duydukları arasında müthiş bir fark...

 

İşte ilk çocukluğumun, kendi öz bünyesi içinde ve dışarıdan aldığı bin bir tesir altında, hüviyeti...

 

Arada bir (Güzel Prenses) romanının o hafta çıkan formasını satın almak üzere tek başıma konaktan çıkıp birkaç yüz adım mesafedeki aktar dükkanının önüne vardığım zaman, meçhul semtlerden gelen ve meçhul semtlerden giden meçhul şahıslara karşı anlatılamaz bir korku duyar ve kendi kendime sorardım:

 

- Ben de büyüdüğüm zaman bunlar gibi korkmadan her tarafa gidip gelebilecek miyim? Hele bir memleketten bir memlekete nasıl gidip gelebileceğim?..

 

Ve formayı göğsüme bastırmış, koşa koşa eve gelir, kapının ziline var kuvvetimle basardım.

Ü.
07.07.2008 14:40
#17

AŞK

 

Hiçbir şeyle o şey için uğraşmayan ve en büyük kerameti bu noktada toplanan Efendi Hazretlerinin, o zamanlar bir <<Darüşşafaka>> talebesi olan Sabri'yi (Faruk Bey'in damadı, diş doktoru Albay), eteklerinin dibine oturup nasıl başından okşadığını hayal ettikçe içim burkulur.

 

İlahi aşk abidesi... Her şey gibi aşkını da peçelemeyi bilmiş, <<nar-ı beyza>> içinde fıkırdarken gülümseyen ve çocukları okşayan, Allah elinin yonttuğu rahmet ve şefkat heykeli...

Ü.
31.07.2008 23:16
#18

ERMİŞLİK VEHMİ

 

Büyükbabamın kitap odasındaki sedirde geçirdiğim bir hastalık içinde, gece yarısı birden bire uyandım. Ateşimin düştüüğünü hissettim, başımdaki sirkeli bezi attım ve yatakta doğruldum. Günlerdir uyumayan anneciğim, bir koltuk üzerinde sızmış, dalmıştı.

 

Gökler dolu sessizlik... Çok uzaklarda tek tük köpek havlamaları...

 

Birden bire kendimi öyle hafif, derin eşya ve hadiselerin nabzını tutan öyle ince bir idrak duygusu içinde buldum ki, acaba bu dünyada benim kadar duyan ve anlayan ikinci bir mahluk var mıdır, diye düşündüm. sanki hayatın düğümleri lif lif çözülmüş, muammaların anahtarı elimde teslim olunmuştu.

 

Annem uyandı:

 

- Ne var Necip?

 

- Bir şey yok anneciğim!

 

- Ateşin düştü mü?

 

- Düştü

 

- Kendini nasıl hissediyorsun?

 

- Çok iyi anneciğim!

 

- Haydi uyu!

 

Küçücük çocuğun ermişlik vehmiyle, o gece sabaha kadar uyumamıştım.

 

Her şeyi unutsam o geceyi unutamam...

 

Syf. 28

NE
23.08.2008 23:32
#19

KALBE DÜŞENLER

«Hatarât»... Bu kelimeyi duydunuz mu? «Hatar»ın cem'i... Bu tâbir, tarikatta bütün bir bahsin adı... Yol edebine ait şartların en ehemmiyetlilerini çerçeveliyen bir bahis... «havâtır» veya «hatarât»...

 

«Hatarât» kalbe ânî olarak iniveren, ters fikirlere, zıd mânâlara, musallat vehimlere, boğucu hayâllere deniliyor. Ve yola girenlerde mutlaka bu başlıyor; ve onun nasıl murakabe ve idare edileceğini de bilmek gerekiyor.

 

İşte size, hastalığımla alâkalı bir yol hususiyeti!.. Şu var ki benimki bir maraz, belki de bu halle karışık bir marazken -nitekim sonradan maraz gidip hatarât devam etti- o, yolun başındakilere mahsus bir hâl... Ruhun esrarlı yapısına bağlı, ruhu bütün (anti - tez) aks-i dâvalarile çalkandırma hali...

 

Sâlik (bir yola giren), işte bu «hatarat»ı ezip koğmak, rikat tabiriyle nefyetmek borcunda... Yunus'un «zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir?» dediği bu iş, kolay değil... «Hatarât»ın içinde, Allah'ı inkârdan nice küfürlere kadar türlüsü vardır; ve şunu da belirtelim ki, onlar, imanın kuvveti nisbetinde gelir ve korkulacak, değer verilecek şeyler değildir.

 

Halimi az çok içinde bulduğum bu «hatarât» bahsi beni hemen sardı. Bir gün onlardan bazılarının bana nasıl musallat olduklarını ve onları nasıl koğduğumu anlatırken tebessüm buyurdular. Yanlarında ayakta duran Şakir; şu, esmer ve tatlı yüzlü genç, Efendi Hazretlerinin ayrılmaz nedimi:

 

- Evet, dedi; onlar gelir ve geçer; sonra insan, onları arasa, davet etse de bulamaz.

 

- Yaaa, evet, evet!..

 

Derken ben, tebessümleri devam ediyordu.

NE
23.08.2008 23:34
#20

NESLİHAN KISAKÜREK

Nihayet yoluma, otuzyedi yıldır çile ortağım, Neslihan çıktı. Bana nur topu gibi beş çocuk hediye eden sevgili zevcem... Sırasiyle, Mehmet, Ömer, Ayşe, Osman ve Zeynep...

 

Dış yüzün dış yüzünde başlayan münasebet en kısa zamanda köklere kadar indi. Kendisini aldım, Eyüb'e götürdüm. Evin önünden geçirdim ve biraz ilerideki (Piyer Loti) kahvehanesinde oturttum:

 

- Bekle biraz dedim; kendilerine haber vereyim... Çağırırlarsa koşar, gelir seni götürürüm. İzinsiz çıkaramam huzurlarına...

 

Kızcağız, derin bir tevekkül içinde, oturdu, nasibini iteledi. Huzurlarındayım:

 

- Efendim; bir kızla tanıştım, ismi Neslihan... Bildiğiniz modern kızlardan; Bâban'lardan, Bâbanzâdelerden. Buraya kadar da getirdim. Şu anda, ilerideki kahvehanede oturuyor. Takdir buyurursunuz ki, zamane kızlarına güven olmaz. Şüpheliyim... Ne emredersiniz?

 

Bir anda, şimşek gibi bir hareketle sordular:

 

«- Üzerinde ne var?..»

 

- Yeşil bir manto, efendim!

 

Yine bir anda, şimşek gibi bir hız içinde, âni bir dalış ve uyanış:

 

«- Sen, ondan değil, kendinden şüphe et!»

 

Suratımda saklayan tekdir tokatının zevkiyle, Neslihan'ın bu kadar güzel kabul edilişindeki zevk, içimde birbirine karışmış, koştum; (Piyer Loti) kahvehanesinden zevcemi aldım ve evlerine getirdim.

 

Şadırvan başında yalnız Şakir ve yakınlarından bir delikanlı, Mehmet... Kendileri içeriye geçmişler, belki birden bire görünmek istememişlerdi.

 

Neslihan, ben, Şakir ve o delikanlı, bir arada oturduk.

 

Akit temellendirildikten ve iş belediye dairesindeki tescile kaldıktan sonra, birden bire Efendi Hazretleri, evden çıktılar ve yanımıza gelmeden bahçe kapısına doğru yürümeğe başladılar. Arkalarından ilerledik ve ellerinden öptük...

 

Ayni şimşek edasiyle, yivleri ebediyen kulaklarımdan silinmeyecek bir hitapta bulundular:

 

«- Allah zâmin (borçlu) ve kefil; unutma!..»

 

Ve durmadan çıkıp gittiler.

 

İleride, vasıtamla Neslihan'a gönderecekleri mektuplarda kendisine «kızım» diye hitap edecekler ve benden «damadım» diye bahis buyuracaklardır.

 

Otuzyedi yıldır ki, zevcemle aramda, sadece Efendimin bereketiyle, benim yüzümden çektiği bin bir musibete rağmen küçük çekişmeler dışı, hainliğe kaçan hiçbir hâdise ve bağ gevşemesi olmamıştır.

 

Neslihan'ın ailesini (Babanlar) çok takdir buyuruyorlar, «Hükümet icra etmiş» bir familya olarak vasıflandırıyorlar; ve onun amca kollarından, merhum Bâbanzade Naim Beyi medihle anıyorlardı.

 

Eski Darülfünun Profesörlerinden Naim Bey ki, doktor kendisine:

 

- Kalb hastasısınız, namaz kılamazsınız, secdede ölürsünüz!

 

Demiş; o da «ne mutlu bana» diye devam ettiği namazlarından birinde ve secdede ruhunu teslim etmişti.

 

Efendimin Neslihan'a gönderdiği mektuplardan birindeki Hitabın sırrını, ileride çözmeğe çalışacağım... Zaten o hitabın bir sır sakladığını, vefatlarından hayli sonra ve yakınlarından Muhib'in dikkatiyle keşfettik.

BD
19.09.2008 04:20
#21

Arkadaş

 

Beylerbeyi'nde oturuyorduk. Hayatı boyunca bana fazla bir alâka göstermemiş olan babam, ben daha Üniversiteye girmeden ve 33-34 yaşlarında ölmüştü. Ben daima annem ve küçük dayımla beraberim. Bir de, malûm mübarek anneannem...

 

Beylerbeyi'nin yalılar boyu caddesindeki çınarlar arasında ve şiir hummaları içinde gidip gelirken, daima bir gölgeye rastlıyordum. Elleri arkasında, benim gibi koca kafalı, üstelik cılız vücutlu, hep düşünceli spor ceketli ve gri pantalonlu, ihtiyarla çocuk bulamacı bir genç... Onun için, muharrir, romancı demişlerdi.

 

Bir gün Boğaziçi vapurunda, Hasan Ali Yücel, onu bana takdim etti.

 

- Peyami Safa Bey...

 

Ve aramızda hemen büyük bir dostluk tutuştu. İkinci Dünya Harbine kadar süren, derken siyasî görüş ayrılığından gölgelenen, hele benim mürşid eşiğinden içeri göz atışımdan sonra büsbütün tavsayan; Türkiye'nin en büyük şairi bilinirken Müslümanlıktan başka gaye tanımayışım meydana çıkınca, benden teker teker el çekenlerle bir hizada pörsüyen, tekrar canlanan ve aynı gayede buluşuyormuşuz hissini veren; yine, çatlayıp kuruyan ve öylece kalan mahzun bir dostluk... Ama gençliğimin en sıcak dostluklarından biri. Boyuna çizgisine girer gibi olup, sonra çizgisinden çıkar gibi olan, fakat hiç bir zaman tam zıddına dönmeyen bu eski dostluğu, arada bir tersine çevirici tek saik, daima Peyami'nin değişmeleri olmuştur. Biz sabit kaldık ve hep yerimizde bekledik. Zira yerimizi bulmuştuk.

RI
20.09.2008 14:56
#22

Acizane Tavsiyem;

Üstadla yeni tanışanların okuyacağı ilk kitap

Ü.
27.09.2008 23:11
#23

BOHEM HAYATI

 

Avrupa talebeliği imtihanındaki başarım yüzünden sömestrelerini ikmal etmiş olduğum resmen kabul edilen Üniversiteye bir daha uğramadım. Devlet kapısından irkildiğim için bir ecnebi bankasına girdim; mahut konağın, ben Paristeyken ölen cici annemden kalma hissesini 10 kuruş yerine 1 kuruşa satıp yedim; Heybeliada'da hasta döşeğinde beni gözleyen sevgili anneme koşacak bağlılık duygusunu bile kendimde bulamadım ve hep o şeytan kabuğunun içinde, nefessiz ve huzursuz, sürünmekte devam ettim.

 

Banka memuriyetiyle Anadolunun cenubu... Tez vakitte soluk soluğa İstanbul'a dönüş... Banka memuriyetiyle Anadolunun şimali... Kısa zamanda nefes nefese yine ana şehre avdet... Bu gidiş ve gelişler, İstanbul'da daralıp Anadolu'da açılmak, sonra Anadoluda patlayıp İstanbul'da ferahlamak isteğinin boş yere baş vurmaları... Yoksa daralmak ve patlamak esas...

 

Beyoğlu pansiyonlarında ve Fikret Adil'in Asmalı mescit sokağındaki tavanarası garsoniyerinde, ressamlı, heykeltraşlı, şairli, muharrirli, profesörlü bir kalabalığa gömülü daral, patla, dur!..

 

Bu hayatın, kendisi yok ama, ismi var: Bohem hayatı.. Mide gurultusu kadar başıboş insiyakların ve tabak gıcırdatılınca duyulan sinir kamçılanmaları gibi en kaba teessüriyetlerin hayatı... Bu hayat süresince bende, derin bir bunalma, ruh sıkışması, kendinden kaçma, kendini unutmaya çalışma hâli... Belki de bu hâlden kurtulmak içindir ki, kendimi cehennem çarkına büsbütün kaptırmış bulunuyorum Ve çabaladıkça batıyorum.

 

Yirmi yaşını henüz aşmışım.. Kendi kendimin, kendi mahrem «ben»imin üstüne bir çeki taşı koymuş, taşa da çıkmış, hora tepmekteyim:

 

- Sus! Sesini duymak istemiyorum!

NU
16.10.2008 22:03
#24
Acizane Tavsiyem;

Üstadla yeni tanışanların okuyacağı ilk kitap

doğrudur ama benm acizane tavsiyem Ustadın okunacak ilk kitabı ciledir ben ilk cileyi sonra o ve beni okumustum

MU
28.10.2008 16:58
#25

Kitabı yaklaşık 1 sene evvel satın aldığım halde okumak (ve bitirmek) birkaç gün öncesine nasib oldu... İlgimizi çeken bölümleri sizlerle paylaşmayı arzu ettik...

 

 

 

 

SİYAH KADİFE TAVAN

 

 

Halamın gelinlik odası diye süslenen, yaldızlı çıtaların çerçevelediği siyah kadife tavanlı salonda doğmuşum. Beni, vilâdiyeci bir erkek doktor almış...

O kadar cılız ve çelimsizmişim ki, doktor, sağ elinin şahâdet parmağiyle orta parmağını çenemin altına geçirmiş, beni mangal maşası gibi tutmuş ve leğene sokup bu vaziyette yıkamış...

Halime bakanlar:

-Yaşamaz bu çocuk!

Demişler.

Babam da, bir erkek çocuk sahibi olduğuna dair müjdeyi, o günlerde Boğaziçi'nde oturan büyükbabama vermek için tek başına kullandığı (brek) arabasının atını çatlatırcasına sürerek Sarıyer'i boylamış. Büyükbabam o kadar sevinmiş ki, o vakarlı ve ağır başlı Hilmi Efendi Hazretleri, hemen oğluyla beraber (brek) arabasına atlayıp hızla İstanbul'a dönmekte ve kendisini havaî oğluna emanet etmekte tereddüd göstermemiş...

Fakat o da bana bakıp hayıflanmış:

Çok küçük... Yaşar mı, yaşamaz mı, Allah bilir!

İşte tam tarih:

 

26 MAYIS

1904-1320

REBİÜLEVVEL-1323

MU
29.10.2008 17:27
#26

...

 

İki yaşında, Sarıyer'deki köşkün üst katında, beşikten yuvarlandığımı ve en önde büyükbabam, bütün ev halkının telâşla pat pat, merdivenlere koştuğunu hatırlıyorum.

Anneme, büyüklüğümde bu hâtıramı anlattığım zaman, gözleri dehşetle açılmıştı:

-Hayret! Tamamiyle doğru! Bütün köşk birbirine girmişti. Nasıl da hatırlayabiliyorsun?

O vakitler ilâve etmiştim:

-Köşkün arkasında, bahçe tarafında, çamaşırlık gibi bir yer vardı. Rafında da, bir tabak içinde beyaz bir madde. Duvara dayalı merdivenden çıkıp kaymak sandığım o maddeden yemeğe başladım. Meğer kireç kaymağı değil miymiş?... Yine bütün köşk birbirine girmişti.

-Evet, evet, demişti annem; olur şey değil, sendeki hâfıza!...

Devam etmiştim:

-Galiba İstanbul'a gelen ilk otomobillerden birini babam satın almıştı. Bahçede otomobilin tekerlekleri, takozla hafifçe havaya kaldırılmıştı. Muayene mi, tamir mi bir şeyler yapıyorlardı. Gizlice arabanın altına girip alêtleri kurcalamaya başlamıştım. Üç dört yaşında var mıydım, yok muydum, bilmem! O sırada motoru işlettiler. Tekerleğin pul pul demirli lâstiği başıma çarptı ve derin bir yara açtı. Kanlar içinde yere serildim.

Annem haykırmıştı:

-Sus, sus! O meseleden büyükbaban, az kaldı hepimizi öldürecekti. Günlerce yatakta kaldım!

60 küsûr yıllık yaranın izini, sağ kaşımın üstünde, alnımın sağ yanında taşıyorum. Yara izi alnımda, fakat o günler nerede?...

MU
07.11.2008 14:48
#27

TELKİN

 

 

 

Büyük babam kitap odasında ve bir sedirde… Sedire çömelmiş, gözlüğü gözünde, dırıltılı bir şarkı söyler gibi Fuzulî Divanını okuyor. Ben de odaya girip yanına sokuluyorum. Beni kürkünün içine alıp öpüyor ve sonra bir kâğıt çıkarıp üstüne birtakım yazılar yazdırıyor ve:

-Yaz bakalım şuraya; diyor, büyük babanın ismini yaz!..

Özene bezene, kâğıda bir "Hilmi" konduruyorum. Fakat sonundaki "ye" harfi biraz çarpık kaçıyor; bunu beğenmiyorum, büyük babam duruşumdaki tereddüdü anlıyor ve gülümseyerek ne yapacağıma bakıyor, "ye" harfinin kuyruğundan imza çizgisi gibi bir şey çekip düzeltiyorum ve kâğıdı uzatıyorum. Çirkinliği sezişim ve düzeltişim o kadar hoşuna gidiyor ki, beni göğsüne basıyor ve iftihar gözyaşları döküyor.

 

Yatakta da Büyük babamla beraberim ve hep kürkünün içindeyim…

İlk dinî telkinlerimi ondan aldım.

Yatakta ondan hep dinî menkıbeleri dinliyorum.

İşte, üçüncü katta, bizim yatak odamızın karşısındaki büyük yatak odasında, kocaman bir ceviz karyolada büyük babamın yanında ve kürkünün içindeyim. Hazret-i Ali'ye, onun misilsiz kuvvet şecaatine dair bir menkıbe dinlemiş bulunuyorum.

Soruyorum:

-Büyük baba, Hazret-i Peygamber mi daha kuvvetliydi, Hazret-i Ali mi?..

Beş - altı yaşındaki çocuk saffetinin içinden fışkıran bu sual, büyük babama hem çocuklara, hem büyüklere verilebilecek cevapların en güzelini verdiriyor:

-O kimseyle ölçülmez, O'nda peygamber kuvveti vardı.

Büyük babamın "O'nda Peygamber kuvveti vardı." sözünü, hecesi hecesine hiçbir ân unutmadım.

Allah büyükbabama rahmet eylesin...

MU
02.12.2008 13:15
#28

SELMA'NIN TABUTU

 

 

 

Kız kardeşim Selma öldü. Annem, ikinci kattaki salon - sofada, orta yerdeki sedirin üstünde, yüzünü tırnaklariyle gererek çığlık çığlık ağlamakta... Yanında onu sükûnete getirmeğe çalışan, mahzun tavırlı iki erkek... Dayılarım...

Üstünde beyaz gelin telleri uçuşan küçücük tabut, konağın selâmlık kapısından çıkıyor...

Annem Selma'cığın ölümünden öyle sarsıldı ki, ağır beyin hummasına tutuldu. O hastalıktan da kalkıp verem oldu.

Annemi büyük dayımın yanında, İsviçreye gönderdiler. Orada bir sanatoryumda bir müddet kalıp İstanbul'a döndü.

Bu devre benim, tekrar kitaplara dalıp hassasiyetimin en had derecelere ulaştığı çığır...

Hele Vaniköyünde, Serasker Rıza Paşa yalısındaki «Rehber-i İttihat» mektebinde, ilk defa tattığım yatılı talebe acısıyle, Rıza Tevfik'in «Selma sen de unut yavrum» şiirini okuyarak, Boğaziçi'ne bakan büyük pencereler önünde döktüğüm gözyaşları..

Selma'ya ait bir hatıram sonra sonra beni yakacak hale geldi:

Büyük babamdan kıpkızıl bir lira çeyreği kopardığım bir gün, onu Selma'ya göstermiştim. Yavrucağın elinde, hafifçe ısırılmış, mini mini dişlerinin izini taşıyan bir elma vardı. Lira çeyreği o kadar hoşuna gitmişti ki, o ebediyen mahzun, yahut hüzün ebediyetiyle dolu gözlerini bana dikmişti de:

-Ağabey, demişti; bu elmayı sana vereyim de o parayı bana ver! Biraz ısırdım ama, ziyanı yok, değil mi?

Pırıltılı lira çeyreğini vermiş, fakat elmayı da almak gibi bir gaflete düşmüştüm.

Sonra sonra dövündüğümü hatırlıyorum:

-Ah, niçin lira çeyreğini verdim de, hafifçe ısırılmış elmayı kendinde bırakmadım? Niçin «O da senin olsun!» diyemedim.

Hayatımın ilk büyük vicdan azabı budur.

MU
02.12.2008 13:19
#29

ŞAİR

 

Mektepte lâkabım şairdir, bir de koca kafa... Küçük yaşlarda da kafam buydu; vücudum sonradan ona yetişti.

Şair aşağı, şair yukarı!... Benden bir kaç sınıf ileri olan Nâzım Hikmet de şair... Amma lâkapsız... Heveskâr şiirleri yazıyor.

 

...

TU
19.01.2009 12:09
#30

Okuduğum ilk eseridir. Otobiyografi olduğu için budur.

Büyük Mürşid Abdülhakim Arvasi Hz. ile tanışmaları ve ona bağlanışını anlattığı eşsiz eser.

 

Manevi buhranları olanların okuması ve örnek alması gereken en önemli eserlerindendir.

AS
18.02.2009 16:21
#31

selamlar,

 

ustadin o ve ben adli eserinden kucuk bir yazi iktibas ediyorum.en azindan bir sureligine dusundurecek gibi duruyor! hadi hayirlisi.

 

--

 

Kapali carsi'dan gecerken,karsilarina,tanidiklardan bir dukkanci cikmis:

 

-efendi hz.leri,dua edin de ALLAH,M.......Ummetinini kurtarsin!

bir levhaya yazilip kiyamete kadar bakilmak degerinde,bir cevap vermisler:

''siz bana M.......ummetini gosterin; ben de size onun hemen kurtuldugunu haber vereyim..nerede o ummet?...''

MU
05.05.2009 14:21
#32

ELVEDA

 

...

 

Erzurum; sonraları Anadolu'nun en saffetli yerlerinden biri olarak kalbime nakşedilen Erzurum'da, bu yere ve onun yerlisine ait ilk intibam yine ata bağlıdır:

Bir gün ahırımızda ariyet olarak bırakılan ve benim besleye besleye şişirdiğim, hattâ azgınlaştırdığım ata binmiş, çarşı tarafından geçiyordum. Her taraf kar... Kar iki yana tepeleme çekilmiş ve ortasında ancak tek adamın geçebileceği, üstüne kömür tozu serpili ince bir yol bırakılmış... Atım azgın... Kantarmaya abanmış, yavaşlamak bilmez bir hızla ilerliyor, dizginlere asılışıma hiç aldırmıyor, önümde baştan aşağı damalı bir çarşafa bürülü bir kadın yürüyor. Kadına çarpacağım! Ata hâkim olamamamın hicabiyle kadına haykırmak zorunda kalıyorum:

-Hey, hatun! Kenara çekil!

Nereye çekilsin?.. Kar yığının tepesine mi çıksın?.. Kadın dönüp arkasına bakmıyor bile... Var kuvvetimle dizginlere asılıyorum. At biraz yavaşlıyor, fakat kadına hafifçe çarpmaktan da kendini alamıyor. Birden dizginlere yapışan ve atı zınk diye olduğu yere mıhlayan bir el... Genç bir Erzurum dadaşı...

-Ata binmeyi bilmezsin! Zenne kişiye de çarparsın! Nola senin halin!

Korkunç hakaret!.. Bu hakarete hak verip geçeceğime onun daha büyüğüne lâyık bir adilikte bulunuyorum. Polis Müdürü dayımın mevkiine güven duygusuyla genç Erzurum'luya diyorum ki:

-Sen benim kim olduğumu biliyor musun?...

İşte o zaman Erzurum delikanlısı, beni hayran bırakan ve asla hatırımdan çıkmayan cevabını veriyor. Yüzüme nefretle bakıp atımın sağrısına bir tokat aşkediyor ve:

-İstersen vali paşanın oğlu ol, diyor; haydi çek git!

Ufukları, feza cüsseli bir pehlivanın sişkin kol adalelerini andıran dağlarla sınırlı, geceleri aya merdiven dayamak ve yıldızları yemiş gibi koparmak hissini verici, hiçbir şek ve şüphe karartısı taşımaz, berrak, sonsuz berrak bir madde çerçevesi içinde, işte en basit bir Erzurum delikanlısının tüttürdüğü mânadaki saffet ve asalet!...

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, güya Erzurumlu şair Kemaletten Kâmi'ye (Kamu) bu madde ve mâna hususiyetlerini anlattığım zaman, o benzetişime hayran olmuştu. Halbuki o, halis bir Erzurumlu, yahut Erzurumlu'nun halisi değil, tersiydi; En ucuz tarafından bir inkarcı, bir dinsiz...

Ne örümcek, ne füsun;

Kabe Arabın olsun,

Çankaya bize yeter!

 

Diyen adam...

KV
15.05.2009 21:48
#33

bu eser hayatımda dönüm noktası olmuştur..

 

bu eser memleketimizde ne yaptığını bilmeyen ve güya komunizme sosyalizme kapitalizme..,dünya da ne kadar sapık akım varsa onları karşı çıktığını zanneden,bu yola girmek isteyen,kitap okumak isteyen,okumayı sevmeyipte sevmek isteyen,dinini aşkla yaşamak isteyen...herşeyin en iyisini isteyen insanların ilk okuması gereken kitaptır..bu eser bana üstadı tanımaya başlamama yol açmış kendimi sorgulama fikrini bana aşılamıştır..bu eser bu eser bu eser!...

MU
15.05.2009 22:49
#34

OK MEYDANI

 

...

 

Düğümlenirken uzun yolların ufukta ucu,

Bugün de gelmedi, hasretle beklenen yolcu.

 

Ok Meydanı gezintilerimde içimi şiir rügâriyle şişiren demlerin bana aruz vezninde söylettiği ilk denemelerden biri...

İlk şiirlerimden biri (postayla göndermiştim) bir gazetenin edebî ilâvesinde çıktı. Heyecanım büyük... İsmimi matbaa harfleriyle şiirimin altında görünce, sandım ki dünya-âlem o ânda gazeteye eğilmiş beni okumakta... Elimde gazete, çarşıdan eve doğru yürürken, nargilesini çeken kasap, esneyen bakkal, sırıtan manav ve şunun bunun, yanıma koşup:

-Tebrik ederiz Necip Fazıl Bey! İşte şöhrete kavuştunuz!

Dememelerinden âdetâ hayretteyim.

Bahriye Nezaretinden aldığım tahsil vesikasında, sonradan ilâve edilen dördüncü sınıfı bitiremediğim kayıtlı olduğundan bununla "Darülfünun"a kabûl edilip edilmeyeceğim bir meseleydi. Hiç uğraşmamaya, hakkımı tespit ettirmek için zahmete katlanmamaya karar verdim.

O zaman, ya lise, yahut yüksek mektep diplomasiyle, olmazsa imtihanla girilen "Darülfünun" kapısındaki istekli kalabalığa karıştım ve imtihanı parlak şekilde kazandım

_M
22.06.2009 12:55
#35

Bir arkadaşımın sofi olmasına vesile olan kitaptır. Okuduktan sonra 'ben de sofi olucam' diyerek soluğu adıyaman menzilde nakşibendi yolunun gözbebeği seyyid abdulbaki hazretlerinin yanında aldı.

 

Üstad kimbilir daha nice böyle güzelliklere vesile olmuştur.

 

Nacizane tavsiyem, yollara düşünüz, arayınız, bir mürşide varınız, varınız, ölüm gelmeden varınız kardeşlerim...

 

Üstadı hakiki manada anlamak isteyen ve daha da önemlisi kendi menkibesini, kendi Allah a giden yolunu keşfetmek isteyenler bir mürşide varmak zorundadırlar,

 

 

Allah dostlarını sevenler, gün gelir onlardan olurlar....

SA
30.06.2009 18:57
#36

O VE BENi okudum ve ÜSTADin hitabi ile büyülendim diyebilirim

AMA BAZEN RESULULLAHI mi kastediyor yoksa ABDULHAKIM ARVASI hazretlerini mi diye kendime sordum acikcasi

 

AMA insallah herkes okur birgün

SELAMETLE

TE
16.08.2009 20:00
#37

İŞ BİLMEKTE VE TATBİKTE

 

Tefecilere ve tefeciliğe göre bir fark belirtmesi gereken ve iktisadî nâzım rollerini inkâr mümkün olmıyan bankaların aldığı faiz için:

 

«Bu namla almamak, ücret ve masraf karşılığı diye almak lâzım...»

 

Buyurmuşlardı.

 

Bankada çalışan bir memurun aldığı aylık da, kâr yekûnunda faiz ifade eden şeylerle ifade etmeyen şeylerin birbirine karışması ve neyin nereden geldiğinin bilinmemesi yüzünden kendini kurtarıyordu.

 

Her işde kurtuluş ve rahmet yolu bu kadar açıkken, Tanzimattan beri işlerin ve hele baş iş dinin aslını görebilen çıkmamıştı. Yâni, ya lâfta iman, ya gerçekte küfür yobazı elinde haraplık, perişanlık...

 

Yekpare, bölünmez, fedakârlık ve pazarlık kabul etmez mukaddes vâhidleri, zaman ve mekâna tatbik liyakatinde insandan, dört yüz yıldır eser yok...

 

 

O VE BEN...

TE
16.08.2009 21:35
#38

Burda faizle ilgili ne denilmek isteniliyor?

LU
21.09.2009 14:42
#39

Kitabı okumadım fakat yorumları okuyunca bir hayli ilgimi çekti en kısa sürede okuyacağım..

ÜS
27.09.2009 14:54
#40

üstadın okuduğum en nadide kitabıdır benim için,kesinlikle kitaplığınızda bulunması gerek 1 numaralı kitap diyebilirim .kitabı okuyacak arkadaşlara tavsiyem önce üstadın babıali kitabını daha sonra o ve ben i okumalarını tavsiye ederim.çünkü hayatının ilk evresi babıali kitabında anlatılmaktır.

 

 

 

 

 

 

beni kimsecikler okşamaz madem

öp beni alnımdan sen öp seccadem!!!

AH
02.01.2010 23:57
#41

benim de hayatımda en kıymetli diyebileceğim kitaplar arasında "O ve Ben".Bitmesin diye yavaş yavaş okurdum.Hemen ardından Başbuğ Velilerden 33 adlı eserle pekişti mürşid arayışım.Tam iki sene sonra Allah nasip etti ve Ş.efendi hz.lerine bağlandım.Hayatımın sonuna kadar yalnızca şükretsem yine de yetmez bu lütfu beyana.Benim Efendim: Şeyh Nazım Kıbrısi el Hakkani Hz.leri.Allah makamını yüceltsin.

IB
03.01.2010 12:05
#42
benim de hayatımda en kıymetli diyebileceğim kitaplar arasında "O ve Ben".Bitmesin diye yavaş yavaş okurdum.Hemen ardından Başbuğ Velilerden 33 adlı eserle pekişti mürşid arayışım.Tam iki sene sonra Allah nasip etti ve Ş.efendi hz.lerine bağlandım.Hayatımın sonuna kadar yalnızca şükretsem yine de yetmez bu lütfu beyana.Benim Efendim: Şeyh Nazım Kıbrısi el Hakkani Hz.leri.Allah makamını yüceltsin.

Allah efendinizin yolundan sizi ayırmasın. Ne güzel; kardeşlerimin kamil-i mürşid eteğinde görmek beni mutlu kılıyor..

 

 

Aramıza da hoş geldiniz..

HI
04.01.2010 21:04
#43
Tam iki sene sonra Allah nasip etti ve Ş.efendi hz.lerine bağlandım.Hayatımın sonuna kadar yalnızca şükretsem yine de yetmez bu lütfu beyana.Benim Efendim: Şeyh Nazım Kıbrısi el Hakkani Hz.leri.Allah makamını yüceltsin.

Şeyh Nazım Kıbrısi el Hakkani Hz.leri hakkında biraz bilgi verebilirmisiniz

IB
04.01.2010 21:18
#44

Efendim, mazur görür iseniz ben yanıtlayayım. Arkadaş, sanırım tekrar siteye giriş yapmadı.

 

Şeyh Nazım-ı Kıbrısi hazretleri; Nakşibendi tarikatının, kollarından(tam olarak bilmiyorum hangi kol olduğunu) birinin şeyhidir. Kendisinin, Avrupa,Amerika gibi Batı ülkelerinde çok müridi vardır. ABD'de 10.000 kişinin İslam'la  şereflenmesine vesile olmuştur. Kıbrıs'ta doğduğu için, Kıbrıs-i denir.

 

1999 senesinde, Star tv'ye verdiği röportajda;

 

-Efendim, Prens Charles'in müslüman olduğu söylenmekte...

 

--Hüseyin Charles O

 

-Müslüman mı yani?

 

--Evet

 

-Peki, kendisi ile görüştünüz mü? Vesile oldunuz mu?

 

--Manevi himayemizdedir.

 

-Görüştünüz mü yani?

 

--Görüşmeye gerek yok..

 

...............

 

Aynı röportajda

 

-Efendim, Nakşibendi olarak büyük bir gücü elinizde tutuyorsunuz

 

--Evet. Tutuyoruz. Ne yapalım. Sultan olacak değiliz ya bu yaştan sonra. 100 milyondan fazla Nakşibendi var dünyada.

 

.............

 

-Efendim, İngiliz Lordlar Kamarası'ndan da müridleriniz varmış?

 

--Evet var. Bütün sultanları Nakşibendi yapıcam.(gülüyor bu sırada kendileri, sakallarıyla oynayarak)

 

..........................

 

Cübbeli Ahmet Hoca'da kendisini ziyaret ettiğinde;

 

-Efendim .....(ismini hatırlayamadım şuan kusura bakmayın) Efendiyi ziyaret ettiğiniz gün; hazret; "Allah'ım bana bugün kutuplardan(evliyanın büyüklerinden) birini gönder" diye dua etmiş. Siz gitmişsiniz o an.

 

--Hıı. Kütük demiştir o.

 

...................

 

 

 

Mübarek çok şakacı, ve bakmaya doyulmaz bir yüzü var....

 

 

 

Allah şefaatlerine nail eylesin.. 

RA
05.01.2010 12:56
#45

Kendileri dünyaca tanınmış Nakşibendi Şeyhidir. Maneviyâtı çok yüksek bir şahsiyet... sohbetlerini dinlemenizi tavsiye ederim.

 

Ayrıca kendileri Kıbrıs Lefke şehrinde 5 Haziran 2009 Cuma günü yaptığı sohbetinde Manevi Varisinin Şeyh Mehmed Adil Hakkanî olduğunu açıkladı...

 

...

 

Şeyh Muhammed Nazım Kıbrısî Hazretleri hakkında kısaca bilgi :

 

 

Kıbrıs’ın Larnaka şehrinde 21 Nisan 1922 tarihinde doğdu. Soyu, baba tarafından, Abdülkadir Geylani’ye, anne tarafından ise Mevlana Celaleddin Rumi’ye dayanır. 1940 yılında liseyi Kıbrıs’ta bitirdikten sonra iki ağabeyi ve bir kız kardeşinin yaşadığı İstanbul’a gitti. İstanbul Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği okudu. Mühendislik eğitimi sürerken biryandan bazı alimlerden Akaid, Fıkıh, Tefsir ve Hadis dersleri aldı. Manevi bir işaret ile mürşidi olarak gösterilen ve 1936’da Yalova’dan hicret ederek Şam’da yerleşen Şeyh Abdullah Dağıstani vasıtası ile Nakşıbendi tarikatına intisab etti. 1952 yılında Şam’a yerleşip mürşidi Abdullah Dağıstani’nin müridlerinden Hacı Emine Hanım ile evlendi. 1973 yılında mürşidi Abdullah Dağıstani’nin emri ile Nakşıbendi tarikatını Avrupa ve Ameriak kıtaların taşımak ile görevlendirildi. O tarihten sonra tyaptığı irşad çalışmaları ile pek çok insanın İslam ile müşerref olmasına ve sufilik öğretisini benimsemesine vesile oldu. Bugün Avrupa’nın tüm ülkelerinde Japonya’dan Peru’ya; Arjantin’in Patagonya bölgesinden Endonezya’ya kadar dünyanın dört bir yanında birer mürşid olarak eğittiği vekilleri vasıtası ile etkinliği devam etmektedir. Komünizmin yıkılması sonrasında Özbekistan ve Dağıstan gibi tasavvuf tarihinin ve Nakşıbendi silsilesinin önemli merkezlerini barındıran eski Sovyet Cumhuriyetleri’ni ziyaret eden Şeyh M. Nazım Kıbrısî bu bölgelerde müridliğe kabul ettiği ve yetiştirdiği temsilcileri vasıtası ile tasavvufi kökleri yeniden canlandırmıştır. Kıbrıs’ın Lefke ilçesinde kurmuş olduğu merkez dergahında dünyanın her köşesinden kendisini ziyarete gelmiş ve her sosyal statüde dervişleri görmek mümkündür. Son zamanlarda sufilive.com sitesinden naklen canlı olarak yayınlanan ve İngilizce olarak verdiği sohbetleri ile tasavvufi irşad çalışmalarına dünya ölçeğinde yeni bir boyut getirmiştir. Dünyanın her köşesinden kendisine intisab etmek isteyen ancak KKTC’ye ulaşma ve yüzyüze biat alma imkanı bulamayan talibler için de 2007 yılından bu yana internet sayfalarında ayrıntıları yayınlanan bir içtihadı ile on-line biat kapısını açmış ve tasavvuf tarihinde şimdiye kadar bir benzeri ancak uzaktan mektublaşma şeklinde örneği görülen yepyeni bir irşad yönteminin de öncüsü olmuştur.

BE
12.01.2010 02:29
#46

Merhabalar,

Foruma yeni katıldım..Ben şimdi bu kitabı okumak istiyorum ve şu anda bulunduğum şehirde ne gariptir ki bulamıyorum kitabı..Sizlerden bu kitabın içeriği hakkında biraz bilgi istiyorum..Kitabı alıp okuyana kadar..İnşallah tabii..

MU
13.01.2010 11:49
#47

Merhaba, hoşgeldiniz.

Üstad'ın beğenerek ve haz alarak okuduğunuz şiirlerinin çıkış noktası olan iman aşkıyla dolu ruhunun kim tarafından nasıl yoğurulduğunu, Üstad'ın İslam ve iman şuurunu nasıl kazandığını ve sanatkârlık gücünü cumhuriyetten beri horlanan, küçümsenen, gerilik olarak lanse edilen bu hak yolda kullanmaya nasıl başladığını, "Tam 30 yaşımda kanlı bir fikir çilesinden ve nefs muhasebesinden sonra her bakımdan tek kurtuluş yolunu Müslümanlık'ta görmüş bulunuyorum!" demesine vesile olan Allah dostunu nasıl tanıdığını, kısaca Üstad'ı Üstad yapan zât-ı mübarek ile tanışmadan önceki ve sonraki hayatını ve daha fazlasını bulacaksınız bu kitapta. Üstad'la birlikte Üstad'ın mürşidini de, o Allah dostunu da tanıyacaksınız Üstad'ın kaleminden. Kitabın başlığında yer alan "O" zamiri, Üstad'ın mürşidi olan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretlerine işaret etmektedir.

Bu konunun toplam 3 sayfa tutan diğer mesajlarında da kitabı okuyanların fikirlerine ve kitaptan yapılmış iktibaslara ulaşabilirsiniz.

BE
13.01.2010 19:06
#48

Teşekkür ederim bilgilendirme için.

EL
06.03.2010 00:56
#49

Bu kitabı okuma isteğim günden güne artıyor ama gariptir ki kitabı kolay kolay bulamıyorum...

SA
06.03.2010 21:33
#50

Evet güzel kitapmış arkadaşım okuyor ondan sonra ben alıcam inşallah

SE
04.04.2010 00:19
#51

Üstadın okunması gereken ilk kitabı bence.O kadar güzel dille yazılmış bir edebi eser ki bir solukta okumak hiçte zor değil.Zaten üstadın kitaplarının hepsi için geçerli olan kaide şudur ki sizi okurken alıp bambaşka diyarlarda gezdirir. Dünyanın en sürükleyici romanı bile yanında pasif kalır diye düşünüyorum.

ES
04.04.2010 15:07
#52
Bu kitabı okuma isteğim günden güne artıyor ama gariptir ki kitabı kolay kolay bulamıyorum...

 

eger hala kitabı bulamadıysanız size seve seve hediye etmek isterim :)

EL
04.04.2010 22:50
#53

Kitabı buldum sonunda ... :) Arkadaşlarla kitapçıda dolaşırken yeni gelen kitaplar fiyatlanıyodu umutsuzca sorayım dedim O ve Ben kitabı var mı diye , nihayet gelmişti..Şu anda bulunduğum şehir biraz küçük bir şehir olduğundan bulmak gerçekten güç oldu ama buldum ..Henüz okumadım o ayrı konu tabii :D

 

İyi niyetiniz için de çok teşekkürler...:D

04.04.2010 23:37
#54

O ve Ben Üstadın Çile'den sonra ikinci kitabıdır okuduğum.Birkaç sene önce ilk okuduğumda özellikle çocukluk ve gençlik dönemi oldukça ilgimi çekmişti.Çok hareketli bir çocukluk geçirdiğim için biraz da kendimle özdeşleştirmiştim sanırım haddim olmayarak :)Kitabı yeni olarak iki hafta evvel okudum tekrardan,birçok kısmında gözyaşlarıma hakim olamadım.Üstadın en önemli eserlerinden birisi bana göre.Hüzün kardeşim inşallah en kısa sürede bitirip yorumlarını yazarsın.

ES
05.04.2010 17:42
#55
Kitabı buldum sonunda ... :) Arkadaşlarla kitapçıda dolaşırken yeni gelen kitaplar fiyatlanıyodu umutsuzca sorayım dedim O ve Ben kitabı var mı diye , nihayet gelmişti..Şu anda bulunduğum şehir biraz küçük bir şehir olduğundan bulmak gerçekten güç oldu ama buldum ..Henüz okumadım o ayrı konu tabii :D

 

İyi niyetiniz için de çok teşekkürler...:D

hayırlı olsun umarım faydalı olur :D

MU
26.11.2011 13:50
#56

 

Gökler dolu sessizlik... Çok uzaklarda tek tük köpek havlamaları...

 

Birden bire kendimi öyle hafif, derin eşya ve hadiselerin nabzını tutan öyle ince bir idrak duygusu içinde buldum ki, acaba bu dünyada benim kadar duyan ve anlayan ikinci bir mahluk var mıdır, diye düşündüm. sanki hayatın düğümleri lif lif çözülmüş, muammaların anahtarı elimde teslim olunmuştu.

 

 

Haddim mi bilmiyorum dile getirmek. Bir zaman sonra Üstad'ı okuya okuya yaşadığı hallere, yakalandığı hissiyata ben de mazhar olmaya başladım ya da öyle hayal ediyorum. Diyebilirm ki bu bende bir tutkudur. Şu alıntıladığım kısmı çok zaman yaşarım mesela. Kitaplara gömülmüş haldeyken. Dağınık bir masada gecenin en sessiz saatlerine kadar okumak. O odadan hayata hiç dönmeyi istemem. Okumak, okumak, okumak. O ve Ben de o hissi uyandıran nadir eserlerden olmuştur.

 

Ne denilebilir, ben o adama aşığım.

CH
31.05.2012 12:33
#57

Bu kitabı okumaya daha sıra gelmedi ama inş en kısa zamanda okuyacağım. Ayrıca sormak istediğim bir şey var , burada paylaştığınız cevaplar O ve Ben kitabından alıntı sözler midir?

MU
31.05.2012 12:54
#58

Evet, eserden alıntılar gönüldaşım. Umarım kısa zamanda okumak nasip olur. Gerçekten Üstad'ın harika eserlerinden.. Babıali "Üstad" olmadan önceki halinin otobiyografisiyken "O ve Ben" mürşidi Abdülhakim Arvasi hazretleriyle tanışmasını ve ruhunda yaşadığı terakkiyi bahis alır. Yani diyebilirim ki, Babıali'den sonra okunacak eser O ve Ben'dir.

VE
31.05.2012 20:34
#59

feci bir kitap.. arayışı, akıl hastanesine gider gibi mürşidine gitmesi, gece gezmeleri ve gece bir hendeğe düşercesine sonunda hidayet!ve aşkı... o ve ben'i okumadan üstadı tanımak mümkün değil...

NF
02.09.2012 21:58
#60

Selamlar,

 

Ayın Kitabı aktivitesi dahilinde kitabın incelendiği başlığa ulaşmak için tıklayınız

 

Saygı ve selamlarımla

MI
02.09.2012 23:19
#61

İngilizler hakkında buyurdular:

-İslam düşmanı olduğu halde, bilmeksizin İslam ahlakına en yakın Avrupalı millet..."

 

Çok ilginç bir cümle değil mi?

 

"-Sultan'dan veli olur mu?

Sualime cevapları:

-Hayır olmaz..."