Tevhid
Bir zümre, sırf manevî sarhoşluk ve muvazenesizlik haliyle, Zatî ihataya, yani Allah'ın her şeyi zâtı ile kuşattığına inanmıştır. Onlar Allah'ı, bizzat, âlemin muhiti (kuşatıcısı) bilirler.
Bu anlayış, zahir ehli büyüklerinin anlayışına aykırıdır. Zira onlar, Allah'ın, zatiyle değil, ilmiyle âlemi muhit olduğu itikadındadırlar. Bu anlayış, hakikate öbüründen daha yakındır. Allah, hiçbir hükümle mahkûm, hiçbir kayıtla mukayyed, hiçbir ilimle malûm değildir. Onu, malûmların kavrayış hududuna sokarken, her hüküm, ne ve nasıl olursa olsun, yanlıştır. Orası, insan aklı için tükenişten sonraki ufuk ve mutlak gaflet makamıdır; ve orada mutlak bilgisizlikten gayri hiçbir ilme yer yoktur.
Allah kendi mâsivasında (dış âlemde) mevcut her şeyden müstağni, münezzeh ve mücerrettir. Velilik dairesinin merkezi Şah-ı Nakşıbend Hazretleri, göze, kulağa, hisse ve bütün idrak vasıtalarına hitap eden her şeyin O'ndan olduğunu, fakat o olmadığını beyan buyurmuşlardır. Her şey O'ndan, fakat hiçbir şey O değil... Tevhid sırrının en ince noktası işte bu hikmettir.
Hak ehlince öteden beri malûm bulunduğu gibi, ihata ve yakınlık ancak ilmîdir, zatî değildir; ve Allah hiçbir şeyle "ittihad" halinde olamaz. Vücudu vacip olanın, vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir. Bir insan ki, hem kendisini görür, hem de "Hak benim!" der; onunki sadece ve bütün şiddet ve dehşetiyle küfürdür.
Âlemin kendi yaradıcısiyle hiçbir nispeti yoktur. Âlemler, sadece Allah'ın mahlûkları ve O'nun isim ve sıfatlarının tecelli aynalarıdır. " Vahdet-i Vücut" ehlinin vehmettiği gibi, "zahir" ile "mazhar", gölge ile vücut birbirinin aynı değildir; ve en büyük görüş galatı onları birbirine karıştırmaktır. Tevhit iki kısımdır: Şühudî ve vücudî... Şühudî tevhit, şahit olunan her şeydeki delâletin "bir"den başka olmadığını görmektir. Vücudî tevhit ise, mevcudu "bir" bilmek, onun gayrını yok mülâhaza etmek ve yokluğu bile ona bağlamaktır. Böylece vücudî tevhit "ilmelyakîn -ilimle bilinir", şühudî tevhit ise "aynelyakîn - aynen bilinir" kısımdan oluyor. Şühudî tevhit, bizim yolumuzun icaplarındandır. Fena makamı ancak bu tevhit ile gerçekleşebilir ve hakikate "aynelyakîn" ulaşmak, onsuz müyesser olmaz. Zira, "bir" olanı görmek, "bir"in istilâsı zamanında ondan gayrını görmemeyi gerektirir. Fakat vücudî tevhit böyle değildir; zarurî olamaz. Hakikati ilmel yakîn vasıtasiyle görmek, ondan gayrının nefyedilmesini emretmez. Bildiğimiz gibi, "bir" olanın galebe ve istilâsı zamanında "mâsivâ - dış âlem"e ait her türlü ilim, nefyedil-mekle mükellef olur. Meselâ güneşin vücuduna yakîn elde eden bir insan için, güneşi bilmekle başka yıldızları bilmemesi icap etmez. Fakat güneşi aynen gördüğü zaman, ne başka yıldızları görebilir, ne de görmeyi arzular. Ama bilir ki, yıldızlar yok değildir, vardır; sadece örtülü ve güneşin nuruna mağlûp vaziyettedir.
Mâsivâ'yı red ve nefyetmekten ibaret olan vücudî tevhit, akla ve şeriate muhaliftir. Fakat "bir" görmekten ibaret olan şühudî tevhit ana ölçüye tamamiyle uyar. Deminki misale eş olarak, güneş doğarken yıldızları nefyetmek ve yok bilmenin hakikate muhalif olması, fakat görmemenin muvafık olması gibi... O anda nazarı güneşin nuruna nüfuz edecek kadar kuvvetli bir göz olsa, yıldızı güneşten ayrılmış görmez ki, bu da "Hakkelyakîn - Hakikatin içinde erimek" mertebesine çıkmak olur.
Sofî hikâyeleri içinde, şeriatin zahirine muhalif görünen bazı şeyler vardır. Onların sözlerini zahiriyle ele alıp şuurla benimsiyenler küfre düşmüş olabilirler.
Bütün makamlardan geçip "hakkelyakîn" derecesine ulaşanlar, böyle ve buna benzer kelimelerden kaçınırlar ve dinin en büyük sırrı olan itidal haddini tecavüz etmezler.
Zamanımızda bazı sofî müsveddeleri, iç yüzünü anlamadan bu hallere heves göstermişler, vücudî tevhidi bayraklaştırıp ondan başka kemâl tanımaz olmuşlardır. Böylece de hem "aynelyakîn", hem de en ileri derecede olan "hakkelyakîn"den mahrum kalmışlardır. Ve en fecii, sırrını anlamadıkları bazı sözleri, kendi hayallerindeki mânalarla karıştırıp nefsaniyetlerini beslemekte mahzur görmemişlerdir.
Bu, incelerin incesi meselenin ele alınmasındaki sebep şudur ki, zamanımızın insanları kimisi sadece taklit, kimisi bir parça ilim, kimisi biraz zevke bulanmış bilgi, kimisi de doğrudan doğruya küfre kaçan bir meşreple vücudî tevhit eteğine el atmakta müttefiktirler. Her şeyi Haktan ve belki Hakkın ta kendisi bilirler ve gerdanlarını şeriatin boyunduruğundan çıkarırlar. Bunların arasında Mansur ve Bayezit (Bestamî) gibi zatların sözleri malûmdur. Bu gibi hallerde lâzım olan, hemen şühudî tevhide atlayıp muhalefeti üstünden atmaktır. Bu gibi zatların gözünden, düştükleri manevî sarhoşluk dolayısiyle, "mâsivâ - dış âlem" silinir, fakat dâvayı uyanıklık ve şuur haliyle ele alanlar, küfre düşmekten kurtulamazlar. Böylelerinin bağlıları, Allah'a "mutlak meçhul" derler ve onu hiçbir hükümle mahkûm bilmezler; buna rağmen Zatî ihata, yakınlık ve maiyet ispatına kalkarlar. Bu, büyük bir yanlıştır ve Allah'ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir. Doğru olan, Sünnet ve Cemaat Ehli âlimlerinin buyurdukları ilmî ihata ve yakınlıktır. Yani Allah ki, bütün âlemlerden münezzeh ve mücerrettir, âlemleri zatiyle değil, ilmiyle ihata etmiş ve ona yaklaşmıştır. Bazı mânevi hallerin istilâsı ve nihaî murakabe melekesinin kaybolduğu anlarda ağıza alınan "Vahdet-i vücut" dâvası bu fakire pek giran gelmekteydi. Bana en büyük ıstırabı veren bu türlü tevhit ifadesinin verâsındaki son hakikati ve bu son hakikatin ulviyetini henüz kavrayabilmiş değildim. Allah'a bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki, bendeki bu ilmî ve şer'î kanaat zail olmasın; ve ben en ileri keşif noktasından bu kanaati gerçekleştirebileyim.
Nihayet duam kabul olundu, önümde hiçbir hicap kalmadı, hakikat bana olduğu gibi tecelli etti.
Gördüm ki, âlem, sıfatların aynalarından ibarettir ve ilâhî isimlerin zuhur mahallidir. Yoksa "Vahdet-i vücut" ehlinin vehmettiği gibi, "zahir" ile "mazhar" ve "gölge" ile "vücut" birbirinin aynı değildir. Bu nokta öyle derin ve girift bir incelik merkezidir ki, orada çoklarının ayağı kaymış ve çoklarının kalbindeki hissî selâmet bozulmuştur. Bu inceliği bir misal çerçevesi içinde belirtelim: Mücerret bir ilim ve o ilme sahip bir âlim tasarlıyalım! İşte bu ilim ve âlimin kemâllerini zuhur arsasına çıkarmak için icat edilen harfler ve sesler, o mücerret hakikatin aynı olmadığı gibi, aynadaki akisle zat, birbirinin aynı değildir.
Benim için bir derviş, bir şeyhin huzurunda şöyle demiş:
- O, "Vahdet-i vücud"u inkâr eder!
Bana bunu nakleden zat da, bu bahisteki görüşümü anlamak istiyor. Madem ki sual var, cevabına katlanmak lâzım...
Biz, tevhit ehli meşrebi üzerindeyiz. Pederim de zahirde bu meşrep üzerindeydi ve her türlü tarikat ve bâtın kemâllerine ulaşmıştı. Benim yolum da aynı oldu. Ben de aynı meşrepten, ilim ve bâtın vasıtasiyle hissemi aldım.
Allah, beni, sadece fazl ve keremiyle, bir mürşidin eteğine yapıştırdı. Bu mürşitten yolun edeplerini öğrendim. Onun sayesinde en dakik sırları çözebildim. Vücudî tevhit, bana, en mahrem tecellileriyle göründü. Yalnız bir tanesi müstesna... Bu, Muhiddin-i Arabî Hazretlerinin mizaç ve anlayışına bağlı bir incelik ve tecelli beyanıdır.
"Füsus" sahibi (Muhiddin-i Arabî) Zatî tecelliden bahsetmişler ve onun daha ilerisinde herhangi bir yükselme olmadığını, ötesinin sırf adem (yokluk) olduğunu söylemişlerdir. Şeyh hazretleri, o tecelliye (Zatî tecelli) ve ona bağlı ilme mazhar olanların, velîlikte nihaî dereceye yükselmiş bulundukları kanaatindedir. Nihayet bu tecelli beyanının da iç yüzü bize malûm oldu. O zaman bize öyle bir sekir (manevî sarhoşluk) musallat oldu ki, Şeyh hazretlerinin halini anlamak kolaylaştı. Böylece, en ileri derecede bir manevî sarhoşluk ânının, insanı sürükliyeceği galatlar, nazarımda tamamiyle belirmiş oldu.
"Vahdet-i vücut" ve Zatî tecelli dâvasının belirttiği nisbetlerle Allah arasında hiçbir münasebet olmadığı, bizce, yakînin yakîni halinde sabittir. Hak ehlince çoktanberi karar verilmiş olduğu gibi, ihata ve yakınlık, ancak ilmîdir; ve Allah hiçbir şeyle ittihat halinde değildir. Vücudu vacip olanın, vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir.