Osmanlı'nın en önem verdiği en gizli tutup küçük bir çocuk gibi üzerine titrediği "HAREM" gerçeğinin batılılar özellikle içimizdeki batılılar yüzünden nasıl çarptırıldığını, olmayan olayları olmuş gibi yansıtıp konuyu farklı alanlara çekmek istediklerini hepimiz biliyoruz. Üstad bu şiirde ana temayı İstanbul olarak almış olsa da tarihsel bir doku içinde ele alır İstanbul'u... İşte "HAREM" yansıtması da o dokulardan biridir. O zamanlarda bile bu çarpıtılmanın farkında olan Üstad bu şiirinde ona değinmeden edemez ve der ki;
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
bence İstanbul'u sadece semt olarak görmek değildir önemli olan dili olmayan bir semtin yaşadıklarını, gördüklerini anlatan dil olmaktır önemli olan... Tıpkı Üstad'ın bu şiirinde yapıp İstanbul'u dile getirdiği gibi..
Sayın f.yurduseven
'Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayı'ndan' mısrasıyla ilgili söylediklerinizi iflah olmaz bir NFK hayranı olarak ilk defa okuyorum.Ben şimdiye kadar bu mısranın Topkapı Sarayı'nda boğularak öldürülen padişah adaylarına ya da katledilen hükümdarlara atıf olduğunu düşünüyordum.Ama siz, yanlış anlamadıysam, 'beni,Osmanlıyı yanlış tanıttırıyorlar' diyerek bu çığlığın sahibinin harem olduğundan bahsediyorsunuz.
Üstad'ın, Vatan Haini Değil Büyük Vatan Dostu Vahidüddin isimli kitabında geçen bir bölüm, "Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından." mısraının anlaşılması için önümüze ışık tutuyor. İlgili kısım aşağıya iktibas edilmiştir:
"Yirmi yaşlarında var, yoktum. Birkaç yıldır Beylerbeyinde oturuyorduk. Beylerbeyi ile Çengelköyü arasındaki iki yanı çınarlı Yalılar Boyu Caddesine bakınırdım. O zamanlar toprak, şimdi asfalt bu yolun üstünde, akşamları, Havuzbaşına kadar yürümek, oradan Çengelköyü istikametine sarkmak, iskeleyi geçip Kuleli'ye doğru uzanmak en büyük zevkimdi.
Çengelköyü iskelesinden hafif bir yokuşla sahil yoluna çıkınca, sağda, dik bir geçidin ulaştırdığı sed üzerinde sık bir ağaçlık ve ortasına düşen, saray ufağı, yayvan, beyaz, ahşap bir köşk... Vahidüddin Efendi köşkü...
Pancurları kapalı bu köşkde hiçbir hayat eseri yok... Şehzadeliğinde sahibi, son Osmanlı Padişahı Altıncı Mehmed Vahidüddin birkaç yıl evvel bir İngiliz harp gemisine atlayarak, Boğazın ve Marmaranın sulariyle beraber vatanını bırakıp gitmiştir. Artık o herkesin gözünde bir vatan haini...
Vatan haini sanılan bu, 36 ncı ve sonuncu Osmanlı İmparatorunun şehzadelik köşküne her nazar atışımda, içime, akşamın alacalığiyle beraber ayrı bir loşluk çökerdi.
O tarihten 30 küsur yıl sonra yazacağım «Canım İstanbul» şiirinden içime yerleşmeye başlayan ilk gölgeler:
Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belld bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mâna: öleceğiz, ne çare?...
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.
Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun resimde eski sefir-Ker
akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar.
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir «Kâtibim»!...
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından;
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
Birkaç parçasını aldığımız bu şiir, olanca kâşaneleri ve harabeleri, şenlikleri ve matemleri, saadetleri ve belâlariyle, İstanbul'un, son Padişah Vahidüddin zamanında bağladığı son mânalardan örülüdür.
Akşam üstü, Çengelköyü sırtlarından hayal meyal görünen Topkapı Sarayına uzanınız! Kulak kesilecek olursanız, Sarayın dar ve karanlık koridorlarında koşan ve rastgele kapıları yumruklayan Deli Mustafa'nın çığlıklarını duyarsınız:
— Osman gel, Osman gel, beni bu saltanat yükünden kurtar!
Hacı Bektaş-ı Velî'nin sırtını sıvazlayıp:
— İsmin Yeniçeri olsun! Devlete mübarek ol!
Dediği büyük idealin askeri döne dolaşa, Türklerin Padişahı ve müslümanların Halifesi Genç Osman'ı, uyuz bir at sırtında, hamam oğlanları gibi baldırlarını çimdikleye çimdikleye Yedikule surlarına götürecek, hayalarını sıkarak bayıltacak ve narin boynundan iple boğacak kadar alçalmıştır."