Şeytanın eline, bizi vurması için kendi elimizle teslim ettiğimiz en ağır silahlardan biri. Sabırsızlık… En basit sebeplerden tutun da en iri sorunlara kadar hiçbir duruma sabredemiyoruz. Tepkimizin, yaşanan olumsuzlukla arasındaki zaman farkı korkunç. Birdenbire karşısında general gören erin ışık hızıyla selam vaziyeti alması gibi… Ne ahlak, ne vicdan, ne gökler, ne yer hiçbir şey kalmıyor o an. Gelen her neyse kör ve sağır ediyor insanı. Ne ahlak duyuluyor, ne vicdan görünüyor ne de insanı insan yapan; hakikate çıkan merdivenin her bir basamağı olan değerler. Ya da kulağımız, ağzımızdan çıkanlar hariç her sesi duyuyor da bir tek onu duymuyor. Başa gelen bela çiseleri, sabırsızlık isyanıyla sağnağa dönüşüyor. Başı değil de sonu selamet olduğundan mı bu sabırsızlık? Sabredemez de isyan eder, kalp kırar, küfreder, telafisi zor hatalar işler, derin yaralar açar, insanlıktan çıkar, hakikat menzilini gözden büsbütün kaybederiz. “Ne suç işledim de başıma bunlar geldi?” “Niye bütün bunlar hep benim başıma gelir ki?” İnsanoğlunun kurduğu en adi, en sefil cümlelerden sadece ikisi… Dünü hatırlamayacak kadar geçmişine kör olanların, isyan zirvesine diktiği bayrak : “Ne suç işledim ki?” İstersen hiçbir suç işlememiş ol (ki bu imkansız) yine de gökten gelen musibetlere tek kelime sitem etme hakkından, hakikatin kendisi adına haksızsın. Bir de haksızken haklıymış gibi sinir bozucu, usandırıcı tavırlar… Bu şiirde geçen harika bir cümle : “Sen de kim oluyorsun? Asıl sabreden Allah.” Ya bunca isyana, bunca küfre sabretmeseydi?
Ne insanlara, ne günahlara, ne nefsimize hiçbir şeye sabredemiyoruz. Geçenlerde bir çay bahçesinde tek başıma oturuyordum. Çayımı yudumlarken yan masada birkaç adam sohbet ediyordu. Duyacağım kadar sesli konuştuklarından içlerinden birinin şu sözlerini işittim : “Evlat, geçim sıkıntısı, hastalık vs vs… Bunlara sabredemiyoruz. Allah bizi başka neyle imtihan edecek ki? Bunlardan başka ne var?..” Çoğu zaman ne olduğunu, nasıl olduğunu bildiğimiz şeyleri, birdenbire bir sebeple hatırlatılınca yeni fark etmiş, yeni öğrenmiş gibi oluruz. O an böyle hissetmiştim. Tahtalarda oluşan irili ufaklı çatlaklardan ayağını kurtarmadan sabır köprüsünden sağ salim karşıya geçmek çok zor. Bu çatlakların olmaması, köprü kavramını da yok etmiyor mu? O zaman bir köprüye ne gerek kalırdı ki.
“İnsan öfkesini yutmaktan daha güzel bir şey içmemiştir.” Cins kafa Tolstoy’un da hayran olduğu, derlediği hadis kitabına koyduğu hadislerden biri. Öfkesini Allah için yutan insanlar, büyük insanlar… Aynı zamanda bu ölçü, sabrın en çetin meydan savaşlarından birini zaferle sonlandırıyor. İnsanlara sabretmek…
Sabır büyük iş… Üstadı düşünelim… Başına gelen musibetlere, haksızlıklara, anlayışsızlıklara sabretmeseydi; bunca fikri, bunca eseri, bunca hapsi, şuan okuduğumuz Sabır adlı şiiri olabilir miydi? Şuan bu sitede tadına baktığımız güzel meyveler, Üstadın ayakta durulması güç arazilerde diktiği sabır ağacının şifa veren mahsulleri değil mi?