"Burada birkaç asır evvelki (Leydi Montegü)nün – İngiltere Sefiresi- eserinden bir bahis anlatacağım. (Leydi Montegü) İstanbul'a gelirken – o devir yaylı arabalar devri- bir serhat beyine misafir oluyor.
Serhat beyi, fevkalade genç, güzel bir Anadolu çocuğu… Kadın aşık oluyor gence… Onlar açık yazar. Kendisiyle yemek yemek istiyor. Kabul ediyor Bey… Şuh kadın, güzel kadın, yapmadığını bırakmıyor; yüzüne bir kere baksın diye…
Diyor ki, hatıratında :
" O harikulade genç adam, benim bütün cilvelerime, işvelerime karşı saatler boyunca gözünü halının bir nakşından ayırmadı, yukarıya kaldırmadı!" (Özlediğimiz Nesil)
Bir zamanlar'la aramızdaki derin uçurumu resmeden muhteşem bir misal. O gün, edebinden, gözlerini halıdan ayırmayan Serhat bey'inin, bugün, torunun torunun torunu, vahşileri bile kıskançlıktan çatlatacak bir ilkellikle ve ahlak okulunun bütün sınıflarını havaya uçuran kabiliyetiyle; aynı durumda, benzer bir kadına neler yapardı acaba? diye sormaktan dahi utanacak bir haldeyiz. Cevabın dehşetinden…
Dünle, eskiyle aramızda derin bir uçurum var. O günlerde cemiyete hakim olan, -gördüğümüz kadarıyla- toplu bir ahlaki dayanışmanın, kötülük mefhumunu bir ölü gibi toprağa gömmesiydi. Mezarı kazıldıkça kafası, burnu, ayakları görünür oldu. Gün geldi bütün uvuzları meydana çıktı ve bir ceset halinde toprağın üstünde göründü. Bütünüyle iflas etmediğimiz zamanlarda yine de bu ceset, ayaklar altına alındı, üstüne battaniye örtüldü, çekyatın altına süpürüldü… Şimdi… Herkes öldü ve sadece o yaşıyor. Her canlıdan daha fazla hayat belirtiyor. O günlerde mukaddes değerlere leke sürecek, belki birkaç örnek verilebilir… Tıpkı bugünlerde mukaddes değerlere toz kondurmama cehdine birkaç örnek verileceği gibi. Buluştukları tek nokta, ikisinin de ferdi olması ve geneli hakimiyeti altına almaması. Bugünün Serhat Bey'lerine, dünyadaki her canlıdan daha fazla acımak lazım. Simsiyah bir sayfada, bembeyaz bir noktacık olmanın çıldırtan sessizliği… Üstadın, (Veliler Ordusundan 333) adlı eserinde, Ebu Ali (Rudubari)nin derin bir sözü var. Diyor ki : "Sıkıntıların sıkıntısı, insanın zıtlarıyla düşüp kalkmasıdır." Bu sıkıntıya yar olan Serhat Bey'lerine hem acımak, hem de imrenmek gerekir. Ne çektikleri çilenin ne de erişecekleri saltanatın büyüklüğünü ifadeye yeten bir cümle yok. Hamlet'in : "Namuslu adam, on bin kişi içinde tek olandır." dediği gibi, büyük bir yalnızlıkla imtihan olanlar... Üstadın, Ahşap Konak piyesindeki Recai'yi hatırlayalım. Piyesin sonunda konağı yakıyor :D Piyeste geçen muhteşem bir sözü var : "Bizim gördüğümüzü gören var mı bu dünyada? Soğutulmaz ateştik, eritilmez buz olduk!"
"Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri" (Uyumak İstiyorum)
"Düşmek yükselmek oldu; uçurum da mertebe.
Ağla ey koca tarih, bu acıklı nasibe." (Meydan Şiiri)
"Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih!
Taşlarına kapanmış, ağlıyor koca tarih!" (Karacaahmet)
Koca bir tarih ağlıyor fakat duymuyoruz. Ne winamp'ımızda böyle bir parça; ne de kulaklarımızda böyle bir hassasiyet var. Her şey yerle bir oldu sanki. Farkında olmadığımız halde yer değiştiren ne çok şey var. Kral Lear "Dünyanın akıbeti gözsüz de görülür, diyor. Kulaklarınla bak. Bak, Hakim, adi hırsıza nasıl bağırıp çağırıyor. Dinle kulaklarınla. Değiştir yerlerini şimdi. Dünya bir oyun alanı gibi. Nerede hakim, nerede hırsız?" Nerede Serhat Bey, nerede…
"Eskiden kalpler el uzatırdı. Şimdilerde el uzatılıyor, kalp yok." diyen Othello ne de haklı. Fakat Serhat Bey'lerinin, Hasene Bacı'ların, Recai'lerin, (Mukaddes Emanet)teki Abdullah'ların yaşadığını bilmek, hala böyle insanların var olduğunu düşünmek teselli veriyor. Allah onlara sabır versin. Ev sahibiyken bodruma hapsedilmiş; bağ sahibiyken bağından kovulmuş; patronken işten atılmış; generalken onbaşıların alayına maruz kalmış gibiler. Dünyanın hor görülen; fakat ahiretin hürmet edilecek sultanları…
Üstadın, harika piyesi (Para)da, insanı acıyla güldüren bir pasaj var. Onu buraya yazmazsak olmaz.
"Bir kanun çıksa… Mahkemeler, yeryüzünün malını hırsızlara taksim edecek diye… Ve mahkemeler kapılarını açsa, mübaşirler sokak sokak haykırsa : Yeryüzünün malını hırsızlara dağıtıyoruz! Koşun, mahkemeye gelin, hırsız olduğunuzu ispat edin! Acaba sırtında bir çuval ispat, mahkemeye başvurmayacak olan kimdir?"