NECİP FAZIL’IN SAHNELENEN TİYATROLARI
Sadık Yalsızuçanlar
‘Öntarafı açılır kapanır bir mikap (küp) içinde hayatı yakalamak...Kapana kıstırır
gibi...Tiyatro budur.’ Tiyatroyu böyle tanımlar Necip Fazıl. Tiyatrodan çok sinemayı tarif
eder gibidir. Gerçi biri sahnede yapar bunu, diğeri film şeritlerinde. Karelere yaşamın kimi
görünümlerini ve zamanı hapsetmektir sinema. Necip Fazıl, ondan çok tiyatroya daha çok ilgi
duymuş ve çaba harcamıştır. Şöyle sürdürür: ‘İşte tiyatro, her vakit hedefine farkında olmadan
giydirdiğimiz bu şeffaf mikabın, bütün hayata külah gibi geçmiş ve içtimai müessese halinde
billurlaşmış ta kendisi...O, içinde hayatı öğüttüğü, ön tarafı açılır kapanır mikabın esrarlı dört
köşesiyle, açıkta göz planında...Rüya, maddeye aktarılmışçasına...Yeri de sanat hisarının en
yüksek burcu.’ Tiyatronun rüya ile ilişkisine dair bu ima da heyecan vericidir. Necip Fazıl,
tiyatroyla, yaşamın bir düş halinde sahnede somutlaşmasından söz etmektedir. Aslında, onun
amacı, kadim Yunandan bu yana köklü bir geleneğe sahip olan bu dramatik oyun aracılığıyla,
insanı, ‘derinliğine doğru’ anlatmaya koyulmaktır. Şöyle diyecektir: ‘İster derinliğine doğru
insan, ister bu insanla beraber sığlığına doğru cemiyet davasında, gayeli ve gayesiz, fakat
kelime ve hareketlerin mimarı her sanatkara imparatorluk tacı tiyatrodadır. Hele yeni insanla
beraber cemiyet yoğurucusu, fikirci ve aksiyoncu sanatkar, o pınardan başka hiçbir kaynakta
susuzluğunu gideremez. Tez’in laf olmaktan çıkıp, büyü olduğu yer, işte o esrarlı dört köşe...’
Bu belirlemede de, tiyatro türünün kökenindeki ‘büyü’ ve dini ritüellere bir imayı sezmek
mümkündür. Ne ki ‘tez’ diyerek altını kalın çizgilerle çizdiği o ‘fikir’ kaygısı, Necip Fazıl
tiyatrosunun bir anlamda dramatik zaaflarına da kaynaklık edecektir. Bu zaaflar, gerçi, O’nun
tartışmasız etkili ve çarpıcı retoriği arasında gizlenir ve yiter ama, sıkı bir göz, özellikle Bir
Adam Yaratmak ve Reis Bey dışındaki piyeslerinde, ‘tez’in, abartılı biçimde ‘söz’e
dönüştüğünü rahatlıkla görebilir. Bu, belki de tiyatroda en az bağışlanan bir suçtur. Ama söz
konusu Necip Fazıl ve yaklaştığı ‘tema’lar olunca, bu suç olmaktan çıkar. Necip Fazıl, çok
sayıda tiyatro eserine imza atar. Bunlar, Tohum, Bir Adam Yaratmak, künye, Sabırtaşı, Para,
Nam-ı Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdulhamid Han,
Yunus Emre, İbrahim Edhem, Kanlı Sarık, Mukaddes Emanet, Sabır Taşı ve Ahşap Konak’tır.
İlk göz ağrısı, 1935’te yayımladığı Tohum’dur. Bu dönem, onun yaşamında Şeyhine intisab
ederek yeni bir dünyaya gözlerini açtığı ve ‘eser verme’ sürecine girdiği bir dönemdir. Hafta
Mecmuası’nın 21. sayısından (1935) öğrendiğimize göre, bu üç perdelik piyes, henüz
oynanmadan ‘matbuat ve edebiyat muhitlerinde büyük bir alaka ve merakla’ karşılanmıştır.
İstanbul Şehir Tiyatrosu, Cumhuriyet Bayramı günü olan 29 ilkteşrin, (Ekim) Salı günü
akşamı oyun sahnelenmeye başlar.
Olay, Maraş’ın Fransız işgali altında bulunduğu tarihlerde, Maraş yakınlarında bir handa
geçer. İhtiyar hancı esaretten yeni dönmüş İstanbul’lu genç bir yolcuya işgal facialarını
anlatmaktadır. İç ve dış düşmanların elindeki Maraş’ın kurtuluş umudu, Ferhad beydedir.
Ferhad’ın kardeşi Osman, meydan okuyan bir mektup üzerine çetecilerin yanına gitmiş,
öldürülmüştür. Çeteciler, Osman’ın karısını da kaçırırlar. Ferhat bey, genç yolcu ile çetecilere
yazılı haber gönderir: gece yarısı gelecektir. Saat tam onikide çetecilerin toplandığı
meyhanenin kapısı açılır, içeri giren Ferhat, tavandaki lambayı koparıp atar, karanlığı
feryatlar kaplar. Ferhat, çetecilerin reisini dağa kaldırmış, Fransızlar, Osman’ın karısını geri
vermek zorunda kalmışlardır. Ferhat, genç yolcuya İstanbul’a dönmesini, Osman’ın karısının
da İstanbul’a gideceğini, kadının bir yol arkadaşına ihtiyacı olduğunu söyler. Yolcu bir şey
daha öğrenmiştir: Kadın, kocası Osman’ı değil, kayınbiraderi Ferhad’ı sevmiş, Farhat da
kadına platonik bir aşkla bağlanmıştı. Ferhat, yolcudan, bunun da bir sır olarak aralarında
kalmasını ister. Bu son konuşma sırasında, dışarda sevinç silahları patlar: Maraş, düşman
işgalinden kurtulmuştur. Yolcu, yanında Osman’ın karısı, Maraş’tan ayrılır.
İlk temsili, İstanbul Şehir Tiyatrosunda 29 ekim 1935’te gerçekleşen Tohum, Necip Fazıl’a
göre, ‘saf müslümanlık ve türklük yatağına ait bir kahramanlık destanı’dır. Babıali’da,
Kısakürek, Tohum’un doğuş öyküsünü şöyle anlatır: ‘Ertuğrul Muhsin’i, Rus
konsolosluğunda Babıali şövalyelerine verilen bir çayda tanımışıtı. Daha evvel de Giresun
Osmanlı Bankasında çalışırken onu bir eczahanede görmüş, eczahane sahibiyle şöyle
konuştuğuna şahit olmuştu: ‘Dünkü ‘Cehennem’ temsiline doğrusu bayıldım. O ne harikulade
iktibas ve bilhassa temsil!..Aslı ‘Baba’ değil mi o piyebin? ‘Evet...’ ‘Çok cesur bir eser!..’
‘Öyle!..Benim anladığım, cesur ve küstah sanattır.’ Mistik Şair de o temsilde bulunmuş ve
Muhsin’in piyes kahramanını canlandırışında, belkimiğinden aşağı bir yılan kaymışcasına
ürpertilerle dolmuştu. Bu adam, sahnede hususiyle yırtınan rollerde fevkalade, eşi görülmemiş
bir şeydi. ‘Küstah sanat...’ Bu lafı unutmuyordu. Daha sonra onu, İstanbul’da (Hamlet)de de
seyretmiş ve ilk kıymet hükmünü, hem de daha derinden sürdürmüştü: Büyük aktör!...
Ellerinde çay kadehleri, Sovyet konsoloshanesinde konuşuyorlar...Yanlarında üçüncü bir
adam...Elçiliğin kültür ateşesi (Mihailof)... ‘Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden bizi
yerle eserden mahrum bırakılorsunuz?’ ‘Nazım Hikmet’in Kafatası piyesiyle Vedat Nedim’in
Kör’ü var ya elinizde...’ ‘Onlar ayrı, siz niçin yazmıyorsunuz?’ ‘Yazarsam bizzat oynar
mısınız?’ ‘Beğenirsem elbette oynarım.’ ‘Yazacağım öyleyse!..’ Necip Fazıl, Tohum’u yazar
ve Ertuğrul Muhsin’e okur. Sonuç: ‘Gözyaşları içinde bir çift kelime: ‘Çok güzel!’
Farhad’ı, Muhsin Ertuğrul oynar. Hancı rolünde Galib Gircan, kadın rolünde Neyyire Neyir
Şerife, hanım rolünde ise Semiha oynar. Sahnelendiği dönemde çok sayıda eleştiri yayınlanır
gazete ve dergilerde.Selami İzzet Sedes, bir yazısında şöyle der: ‘Ferhad bey meczup mudur:
Bu sualin cevabını Ferhad’ı oynayan Muhsin’den aldık. Muhsin, Ferhad’ı tam aklı başında bir
adam gibi oynadı. Müellif Ferhad’ın karakterini tebellür ettirememişti. Muhsin ilk defa,
müellifin çizdiği sınırda kaldı ve o da derisine girdiği şahsı canladıramadı. Muhsin’i ilk defa
bu eserde seyredenler için Ferhad bey rolü, büyük muvaffakiyetle oynanmış, hakkıyla
başarılmış bir roldür. Fakat bizim gibi Muhsin’i sahnede görmek fırsatını kaçırmayanlar, onun
her yarattığı tipi incelemiş, onun yarattığı tiple beraber yarattığı alemde yaşamış olanlar
Ferhad rolünde Muhsin’in tereddüdünü gözlerinden kaçırmamışlardır. Ferhad bey, Muhsin’i
şaşırttı ve Muhsin, Ferhad beye ısınamadı : ‘Ben ona gussa ol, bana minnet, müteneffir ben
ondan ol benden’ Evvela yumuşaktı. Yumuşaklığın basitlik derecesine vardığını anlayınca
sertleşti. Sertleşince sesinin tonunu, hareketinin ölçüsünü kaybetti ve nihayet üçüncü perdede,
Hanımla aşk, Yolcuyla felsefe sahnesinde bize Ferhad’ı sevdirebildi; Ferhad’ın nihayet
cazibesine kapılabildik. Hancı rolünde Galib (Bu oyuncu sonradan, Necip Fazıl’ın Harmaksız
Salih’inde de rol alacaktır) Yirmibeş senelik sahne hayatında ne yaptın, denildiği zaman,
Tohum’da Hancıyı oynadım, diyebilecek bir yaratış gösterdi. Piyeste, karakteri belli edilmiş
yegane şahıs hancıydı, Galib, bu şahsiyeti hakkıyla canlandırdı. Neyyire Neyir Şerife, kadın
rolünde, hanımın nasıl kaçırıldığını öyle bir anlattı ki, kırk yıl sonra, Tohum’u bugün
seyredenlere : Hanım nasıl kaçırılmıştı, diye sorarsak, muhakkak ki cevap verir ve anlatırlar.
Hanım rolünü oynayan Semiha’ya gelince: Semiha hiç şüphesiz sahnemizde en iyi, en güzel,
en pürüzsüz konuşan kadın sanatkardır. En büyük meziyeti değişme, metamorfoz
kabiliyetidir. Operette güzel şarkı söyleyip, çok kere lüzumsuz kırıtarak oynayan Semiha ile
Tohum’un hanımını temsil eden Semiha, tamamıyla başka bir sanatkardır. Fakat bu eserde
affedilmeyecek bir kusuru vardı: Duygusu zayıftı. Özellikle son perdede Ferhad beyin sesi
dolgun, gözleri yaşarmış, onu yolcuya bıraktığı acı ve hıçkıran sözlerini, ifadesiz, cansız,
mimiksiz dinledi.’, Selami İzzet Edes, yazısının sonunda, eserin sadece Şehir Tiyatrosu
tarafından değil, Halkevleri gibi bir çok amatör toplulukça da oynanması gerektiğini vurgular.
Gerçekten de Necip Fazıl’ın tüm tiyatro eserleri, şu ya da bu şekilde sahnelenme imkanı
bulmuştur. Çeşitli okullar, lise ve üniversitelerin öğrenci klüpleri, yerel, amatör tiyatro
toplulukları, MTTB, MGV vs. gibi örgütlerin tiyatro grupları, Kısakürek’in eserlerini onlarca
kez sahnelemişlerdir. Bunlar arasında Ulu Hakan Abdulhamid Han ön sırayı işgal eder
sanırım. Bu konu ayrıntılı bir araştırma yapılsa, Türkiye’de amatör topluluklarda en çok
sahnelenmiş ve seyirciye ulaşmış piyesin bu olduğu görülür. Bunu vurguladıktan sonra
Tohum’a dönebiliriz. Oyunun sahnelenişi sırasında çok sayıda eleştiri yazısının
yayımlandığından söz etmiştim. Bunlardan biri de, Agah Sırrı Levend’e aittir. ‘Eserler ve
şahsiyetler, 1935)’te de yer alan bu yazısında Levend, şöyle der: ‘Bir ruh adamı olan şair, bu
eserinde nasıl bize ruhunu açmış, zaptedemediği heyecanlarını göstermişse, seyreden de
duyuşundaki ve anlayışındaki yakınlığa denk olarak, ondan bir teessür hissesi almıştır.’
Levend yazının devamında, bir metni tiyatro eseri kılan niteliklerden söz eder. Tohum’un
sadece teknik özellikleriyle değerlendirilmemesi gerektiğini belirtir: ‘Ona, yalnız vak’a,
perdelere ayrılış ve hareket bakımından kıymet vermeğe çalışmak, daima eksik bir tahlil
olacaktır. Esere mevzu teşkil eden ve ilk iki perdeyi doldurmağa kafi gelen kahramanlık
hikayesinin ve meyhane baskınının, görünüşte, eserdeki esas fikirle alakası hemen yok
gibidir. Bütün bunlar, asıl söylenmesi lazım gelen fikir için birer bahanedir.’ Levend’in bu
savunusu, Tohum’u teknik yönleriyle eleştiren kimi yazarlara örtük bir cevap niteliğindedir.
Bu göndermeyi yaptığı eleştirmenler arasında Özdemir Nutku da sayılmalıdır. Tohum ve Bir
Adam Yaratmak’a ilişkin eleştiri yazan Nutku’nun çoğu görüşlerine katılmamak mümkün
değildir. Necip Fazıl’ın özellikle çok uzayan tiratlarının, oyunun dramatik seyrini aksattığını
belirten Nutku, öyle ki konuşmaların yarısına yakınının metinden atılması durumunda,
bildirinin yitmediğini ama oyunun daha canlı ve ritmik hale geldiğini belirtir ve birkaç örnek
gösterir. Bu eleştirisi çoğu Necip Fazıl seveni uzmanlarca reddedilen ve suçlanan Nutku,
oyunun kurallarının farkındadır. Tiyatroda epik ve absürd yazarlara gelinceye değin emegen
olan Antik Yunan tragedya ve komedya geleneğini esas alan Nutku’nun bu eleştirilerinin
dikkate alınması gerektiğine kaniyim. Necip Fazıl Kısakürek’in oyunlarının tiyatro tekniği
açısından ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi gereklidir. Yoksa Agah Sırrı Levend’in belirttiği
gibi, onların nasıl söylediğine değil, ne söylediğine önem atfedecek olursak, o zaman, Necip
Fazıl’ın bunları niçin deneme, makale veya şiir olarak değil de tiyatro biçiminde bize
anlattığını anlayamayız. Tohum piyesine ilişkin ilginç bir değerlendirme yazısı da, Peyami
Safa’ya aittir. Hafta Mecmuasının 4. sayısında (1935) yayımlanan, ‘Tohum ve Anadolu’
başlıklı yazısında yazar, piyesi ilk seyrettiğinde yazdığı ve Tan gazetesinde yayınlanan bir
başka yazısına atıfta bulunarak şöyle der: ‘Necip Fazıl’ın Tohum adlı harikasını gördükten
sonra, eserin felsefesi ve temsili hakkındaki fikirlerimi Tan gazetesinde yazmıştım. İçinde tam
bir kainat vizyonunun bütün unsurlarını taşıyan büyük kategoride piyesler, her sınıf düşünceyi
ayrı ayrı mihraklarda harekete getirmek kabiliyetinde oldukları için Tohum’u, bir başka
tarafından anlamaya çalışmak istiyorum. Necibin eserinde, Milli Mücadele, sadece mazlum
bir milletin emperyalizme karşı ayaklanması ve Anadolu, sadece bir istihsal perspektifi içinde
mütalaa edilecek alelade bir toprak yığını, ruhsuz ve şapşal bir tabiat parçası değildir: Zekayı
maddeden kaidesi üstüne kaskatı bir idrak cihazı gibi oturtan materyalist görüşü parçalayarak
bu maddenin dibini ve ruhunu eşeleyen Necip Fazıl, silahın silaha değil, kendi muhtevasını
seferber etmiş bir kahraman ruhunun bütün bir kavga endüstrisine karşı çıkarak onu nasıl
mağlup ve kepaze ettiğini göstermek suretiyle, ruhun topa tüfeğe, gizlinin açığa, sırrın
bedahete, namer’inin mer’iyye, kavranmayan, yakalanmayan mahiyetin tutulan ve dar idrakte
zincire vurulan sathi realiteye galebesini ilan, telkin ve ispat etmiş oluyor.’
Okur yazarlar arasında ilgi ve övgüyle karşılanan Tohum için seyirci aynı şeyi düşünmez ve
oyun tutmaz. Bu, kuşkusuz, Şair’de de bir düşkırıklığı yaratır. Muhsin Ertuğrul’a haksızlık
yaptığını düşünür. Tohum’un gişe başarısızlığı, yeni ve tiyatro tarihimiz açısından da bir
kazanıma neden olacaktır. Bir Adam Yaratmak adlı başyapıtını, Necip Fazıl, bu hayal
kırıklığının da ateşlediği bir hırsla yazar. Necip Fazıl, oyunun tutmamasının nedenini yansız
bir gözle Babıali’de şöyle değerlendirir: ‘Tohum tutmadı. Sahneye konulmadan Sedat
Simavi’nin ‘7 Gün’ dergisinde ve birçok gazetede bazı parçaları hararetli takdimlerle
neşredilen, tiyatro münekkitliğine hevesli Selami İzzet’in evinde birtakım Babıali esnafına
okunan ve hayranlıklarını kazanan eseri halk beğenmedi. Piyes başkasının olsaydı da Mistik
Şair seyirciler arasında bulunsaydı beğenmezdi ve derdi ki, ‘Bu piyes, dinamik hayat akışına
ters, küçük hareket bahaneleri etrafında, hep mücerret fikirlerle örülü (diyalog)
manzumelerinden ibarettir ve tiyatro eseri değildir. İçindeki fikirlere gelince, onlar makalelik
şeylerdir ve kıymetleri ayrı bir mevzu.’(sh, 202). Tohum’un tezinin sağlamlığı ve şairin
ifadesiyle ‘makale’ formundaki metnin dil açısından gücü, kuşkusuz edebiyatçıların
değerlendirmelerinde etkili olmuştur. Ama eser, tiyatronun gereklerini gözetmeyen, dramatik
çatısı sağlam kurulmamış bir oyundur. Necip Fazıl, piyese ilişkin değerlendirmeleri de ironik
bir dille aktarır ve değerlendirir: ‘O zamanlar, Peyami Safa’nın çalıştığı günlük gazetede
habire medih yazılarına ve, “işte, gerçek eser budur!” diye çığlık koparmalarına, Ahmet
Hamdi Tanpınar’ın da, “mücerret fikri sahnede dondurabilmek sanatı”nı (elit) zümreye
mahsus olarak ön planda savunmasına rağmen halk bu işten bir şey anlamadı. Başta nisbeten
(elit) bir zümrenin doldurduğu ve Mistik Şair’i defalarla sahneye davet ettiği tiyatro birkaç
gece sonra fena halde tenhalaştı. Sırf, kemiyyet ölçüsüyle benzetelim ve aradaki keyfiyet
farkını tenzih ederek belirtelim ki, piyesin her bitişinde tiyatrodan çıkan halk, cemaati birkaç
kişilik bir mescit boşalıyormuş hissini veriyordu insana. Ve Mistik Şair, bir köşede, acıklı
gözlerle bakıyordu bu manzaraya...Eseri, nazariyede “şaheser” kabul etmiş olan Selami İzzet,
ameliyedeki bu iflası görünce, kulu kölesi olduğu Ertuğrul Muhsin hesabına, bir temsil gecesi,
Mistik Şair’in kulağına seğilip fısıldadı: ‘Yaktın adamı...Yazık oldu Muhsin’e!..’
İşte bu söz, Necip Fazıl’ın ‘ciğerine işler.’ O, halkın ne demek olduğunu ve ‘olta balıkları gibi
hangi yeme koştuğunu pekala bildiği halde’ suçu tümüyle ona yüklemez, üzerine alır ve ‘Çin
mandarenleri kadar nadir bir topluluğu tatmin etmenin ‘keyfiyet cevheri’ içinde halkı da
doğuracak bir eserin sırrının peşine düşer. Bu, Necip Fazıl’ın manevi yaşamındaki
dönüşümün de bir sonucu olarak belirleme başlamıştır. Abdulhakim Arvasi hazretlerine
bağlandıktan sonra, ‘ruhunda zuhura gelen büyük inkılap’, şaire, içinde bulunduğu fildişi
kuleyi terketmesini söyler. Necip Fazıl, halkın seçkinlere de ortalama insanın duyumlarına da
seslenebilecek bir dile duyduğu ihtiyacı, Tohum macerasını da söz konusu ederec şöyle
değerlendirir: ‘İşte o nurdan ilk akis üzerine düşer düşmez vardığı ilk merhale bu olmuştu.
Yerle gök arası köprüyü kurmak, ne bulutlar üstünde bir gök şamandrasına oturup muallakta
pineklemek, ne de yerde, bataklıklara saplı, sürüngen hayatı yaşamak... “Tohum” bu davanın,
iyi ayarlanamamış ilk verimi oldu. Bu ayarlayamayışın üzüntüsü de Mistik Şair’e öyle bir
işledi ki, adeta hınç haline geldi. Seyirciyi (fizik) acıya boğacak bir (metafizik) örgü içinde
aksiyon şartlarının en dinamikleriyle bir arada bir piyes yazmayı düşündü. Öyle bir piyes ki,
kendi buhranının mücerret planda hem en yırtınıcı fikir irtifaına çıkacak, hem de müşahhas
kadroda saik ve sebeplerin en hak vericileriyle su sızmaz bir mantık ve görülmemiş bir intrika
değerini kendinden toplayacak...Kısacası hem vaka, hem fikir, birbiriyle tam barışık ve
kıvamlı (elit) zümreyle aşağı tabakayı bir arada kucaklayacak...”
Necip Fazıl’ın peşine düştüğü bu eser, ‘Bir Adam Yaratmak’tır.
Çile’de dile getirdiği büyük buhranın tiyatro dilindeki karşılığıdır bu. Bir Adam Yaratmak,
Necip Fazıl’ın Çile, Kaldırımlar ve Zindandan Mehmed’e Mektup vb şiirlerinden sonra en
görkemli eseridir. Olayı, ‘meçhul bir tarihte, İstanbul’da geçen, üç perdelik piyeste, Hüsrev,
hayatı, kaderin ve tesadüflerin yönettiğine inanan, otuzsekiz yaşlarında bir yazardır. Son
oyunuyla büyük bir başarı sağlamış, eserde, yalnız bir nokta, oyun kahramanının annesini
kaza kurşunu ile öldürmesi, seyircilerle yadırganmıştır. Hüsrev, bir dost toplantısında, bunun,
garipsenecek bir şey olmadığını anlatmak için, ruh hastalıkları doktoru Nevzat’ın tabancasını
ister ve oyundaki çocuğun şarjürü nasıl boşalttığını gösterir. Tabancayı, oyundaki anneye
çevirir gibi, annesi Ulviye’ye çevirmiştir. Şarjürü çıkarttığını sanarak, tetiği çeker. Tam o
anda, halasının kızı Selma, boş fincanlardan birini almak üzere yerinden kalkmıştır. Vurulur
ve ölür. Oyundakine benzer fakat bu ikinci kaza, Hüsrev’in arkadaşı olan, gazetenin satışını
artırmak için Hüsrev’in hayatının mahremiyetlerine kadar uzanan açıklamalarla, halka
duyurulduğu gibi, Doktor Nevzad tarafından da bir reklam aracı olarak kullanılmak istenir.
Doktor, ünlü yazarı, kendi özel kliniğine yatıracaktır. Hüsrev, evden kaçar, eski yalılarına
sığınır. Otuz yıl önce, babası, kendisini bu yalının bahçesindeki incir ağacına asarak
öldürmüştür. Annesi, oğlunun da aynı şeyi yapmasından korktuğu için ağacı önceden
kestirmiştir. Çok geçmeden, Şeref’le Doktor Nevzad’ın yalıya geldiklerini gören Hüsrev,
annesinin önlemek isteyişine rağmen, Devlet Hastanesine gitmek şartıyla, götürülmesine
boyun eğer. Son sözü, ‘ne yapayım anne, kestiniz incir ağacını’ olmuştur. Piyes, 1937-38
kışında, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynamış, büyük ilgi görmüştür. Bir Adam Yaratmak,
1977 yılında, üç bölümlük bir televizyon dizisi olarak Yücel Çakmaklı tarafından filme
uyarlanmıştır. Eseri, Necip Fazıl, çok önemser ve başyapıtlarından biri olarak kaleme aldığını
belirtir: ‘Bu eserimi, bugüne kadar vücuda getirdiğim eserler içinde en bağlı olduğum eser
biliyor ve öylece bildirmek istiyorum. (...) Öyle bir eser yazıyorum ki, dünya ölçüsünde
olmak iddiasındadır. Muvaffak olabilirim veya olamam. Mesele, orada değil. Eserim kötüyse,
dünya mikyasında kötü, iyiyse,yine, dünya ölçüsünde iyi olmalı. Bu tehlikeli riske giren ve işi
bu ölçüde alan benim. Onun içindir ki, gerek vak’a, gerek fikir bakımında kollarımın bütün
kucaklaşma kabiliyetiyle davama sarılmış bulunuyorum. Dediğim gibi, bize göre Türkiye’ye
göre, mevcut nisbet unsurlarına göre, iyi eser diye bir mülahaza kabul etmiyorum. Ya,
dünyaya göre iyi, ya kötü.’ Bir başka yerde Necip Fazıl, eseri ilişkin şöyle der, ‘Bir Adam
Yaratmak, benim ruhi kaynaşmanın...maketleri halinde...Bütün eserlerimin sosyal sahadaki,
fikri sahadaki tezahürü, Bir Adam Yaratmak’ta vardır.’ Nurettin Topçu, oyuna ilişkin
izlenimini şöyle aktarır: ‘Muhsin Ertuğrul, ‘Bir Adam Yaratmak’ piyesini oynamak için aktör
olmuş sandım.’ Esere ilişkin ilginç çözümlemelerden birini, Sezai Karakoç’ta buluruz. İki
temel sorunsala dikkatleri çeker Karakoç. Biri, yazgı anlayışı, diğeri, bir eser yaratmakla bir
adam yaratmak arasındaki metafiziksel ilişki. Eseri, bir ‘modern Oidipus’ olarak niteler ve,
kaderin herşeye rağmen muhtevasını gerçekleştirdiğini belirtir. Oidipus, kaderin
gerçekleşmesinde bir ‘alet’ken, Hüsrev karakteri bize, kaderin, insanla Allah arasındaki bir sır
olduğunu göstermektedir. Ayrıca, ‘eserin içindeki ‘Ölüm Korkusu’ etrafındaki tartışma, bize,
eserin gerçek teminin, Allah’ı bulma yolunda insanın kendini faniliğin gafletinden sıyırma
çabası olduğunu göstermektedir. Necip Fazıl’ın bütün piyesleri, bize, ruhun kendini bulması
için sarfettiği müthiş alınterlerinin buruk acısını tattırmaktadır. Bir Adam Yaratmak’ta, daha
çilesini çekmemiş bir ruhun, Allah’ı taklide yeltenmesinin, tabiat içindeki sırrı, bizce
bilinmeyen birtakım gizli infilak noktalarına dokunmasıyla cezalandırılması olayıyla karşı
karşıyayızdır. Ruh, bu oluşu, bir ‘cezalandırma’ olarak yorumlamaktadır. Gerçekte orada, bir
cezadan çok, bir lütuf söz konusudur. ‘Bu, bana, göklerin cezası’ demektedir Hüsrev acılar
içinde. Aslındaysa, adeta, gözden bir perde kaldırılmakta, kimsenin göremediği eşyanın ve
varoluşun hakikatları gösterilmektedir.’ Yücel Çakmaklı, piyesin filme alınma sürecini şöyle
anlatır: ‘1938 yılında yazdığı ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında oynanan Bir Adam Yaratmak
piyesini, kırk yıl sonra, üç bölümlük televizyon oyunu halinde, televizyona aktarma
konusunda yapımcı arkadaşım Ahmet Bayazıt ile birlikte Üstad’a açarak, gerekli izni
aldığımızda, üzerimdeki yükün ağırlığından ezilecek halde idim. Çünkü Üstad, kırk yıl önce,
büyük tiyatro adamı Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye konan ve başrolü oynanan temsili
hala unutamıyordu. Bugünkü tiyatro ve sinema birikimi ile eserini, gerektiği kalite ve
mükemmeliyetle gerçekleştiremeyeceğimizden endişe ediyordu. Eserin televizyonda yayını
olay oldu. Türkiye’nin her yanından tebrikler yağıyordu. Basının ilgisi büyüktü ve müsbetti.
Yayını bittikten sonra, Üstad, küçük bir sohbetle olayın değerlendirmesini yaparken,
‘korktuğum gibi olmadı...’ diyordu.’
Bir Adam Yaratmak, ilk kez, 1937-1938 kışında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynanır. Eser,
Ertuğrul Muhsin’e adanmıştır. Hüsrev rolünü Muhsin oynar. Oyunda ayrıca, Tohum’da görev
almış olan İ. Galip Arcan, Neyyire, Samiye, Talat, Hüseyin Kemal, Cahide ve Zihni
oynamıştır. Necip Fazıl, ‘yazılış, oynanış, topladığı alaka ve taşıdığı mana’ bakımından Bir
Adam Yaratmak’ın da Tohum’un ürettiği sorunu çözdüğü inancındadır. Mistik Şair,
Tohum’da öldürdüğünü söyledikleri Ertuğrul Muhsin’i, bu oyunla tekrar diriltecek, ‘halktan
ve münekkit geçinenlerden hıncını’ alacaktır. Fakat ilginç bir şey olur kez. Necip Fazıl’dan
dinleyelim: ‘Halk piyesi öylesine tuttu ki, tiyatroca her esere konulan temsil süresi içinde
kalabalık mahşeri bir kesafet bağladı. Harbiyeliler yerleri numarasız (pulaye) veya (paradi)
denilen yere çıkabilmek için, biri öbürünün omuzunda, uzun bir kaputa bürülü, tek adam
görüntüsü içinde içeriye dalmaktan başka çare bulamadılar. Böylece, mesela, 2ikiyüz kişi alan
paradiye üçyüz-dörtyüz kişi çıkmış oluyordu. Mistik Şair, (metafizik) düşüncelerinin vak’aya
nakşiyle elde etmek istediği fizik tesiri öyle sağlamıştı ki, piyesin İstanbul temsillerinde ruhi
hafakanlar geçiren ve perdelerin kapanmasını bekleyemeden çıkıp gidenler olmuş, Ankara
temsillerinde de Falih Rıfkı Atay’ın yeni zevcesi Mehruba hanım fenalık geçirerek bayılmıştı.
Mistik Şair’le beraber hıncını alan Ertuğrul Muhsin de, bu defa başka bir komplekse düşecek,
piyes, belki bütün bir yıl sahnede kalacağı halde, onu en imrenildiği safhada, resmi süresini
tamamlayıp sahneden kaldıracak, bir daha tekrarlamayacak, tekrar ele almaya asla
yanaşmayacak, Mistik Şair’in başka hiçbir piyesinde rol kabul etmeyecek; böylelikle bir defa
nasılsa Tohum’a inanmış olmayı telafi etmek zannına düşecektir.’
Necip Fazıl, Bir Adam Yaratmak’ı Tohum’dan sonra Ağaç dergisinin yayınıyla uğraştığı
sıralar, Zonguldak’ta yazmaya başlar. Burhan Toprak’ın ifadesiyle, ‘eli yakacak, onu tutan eli
ateş tutmuşa döndürecek’ bir eserdir bu. Bankada çalışmaktadır. Zonguldak’taki 63 no.lu
odak yönetiminin teftişini yapan heyete katılır ve ‘dağ tepesinde, çam ağaçlarıyla çevrili
müfettişlere tahsis edilen köşkte’ eserini yazmaya başlar. Babıali’de şöyle anlatır: ‘Artık
köşke çekilmiş, salondaki büyük yemek masasının başına geçmiş, çay, kahve, yemek ne
isterse hazır, çalışıyor. Arada bir başını kaldırıp pencereden dışarıya baktıkça da gür meşe ve
çamların süslediği tepelerden fevkalade güzel bir peyzaj görüyor. Büroya seyrek iniyor,
dışarıya ve şehre pek iltifat etmiyor ve yalnız eserinin humması içinde yaşıyor.’ Arada bir
uzaklardan patlama sesleri gelir. Grizu patlamaları...Derken ocakta bir at olduğunu öğrenir.
Ve sabahın bir kısmını onun bakımına ayırır. Oyunu, öğleden akşama değin yazmaktadır.
Kentte konferans verir. At kazası geçirir. Bir sabah uyanıp aşağı inen müfettişler, Mistik
Şair’i önündeki kocaman, kristal tablayı sigara ölüleriyle doldurmuş, eseri bitirmiş ve deftere
‘son’ kelimesini kondurmuş bulurlar. Sonraki süreci Babıali’den izleyelim: ‘Ertuğrul
Muhsin...Şehir tiyatrosundaki küçük odasında, yanında zevcesi Münire (neyire Neyir hanım),
Mistik Şair’den eseri dinliyor. Kurumuş gözyaşlarından suratı kabuk kabuk...Öyle bir
teslimiyet ki eşsiz...İşviçre’ye gidecek, herşeyle alakasını kesecek ve rolünü orada
ezberleyecek, piyesteki tipini orada yoğuracaktır. Vaktiyle Tohum’un hıncı içinde Mistik Şair
ona şöyle demişti: ‘Sana, yeni eserimde, takat getirilmez şekilde abanabilir miyim?’
‘Abanabilirsin’ Şimdi de Muhsin’in gözleri şöyle diyordu: ‘Abandığın kadar varmış!..’
Oyunun ilk gecesi izdiham yaşanır. Şairin ifadesiyle gişe ve kepenkler yumruklanmaktadır.
Tüm Babıali oradadır. Ahmet Emin Yalman’ı da sayar Necip Fazıl. Çoğu, kendi davetlisidir.
Necip Fazıl, temsil gecesiyle ilgili ilginç bir ayrıntıyı da aktarır: ‘Eserde yerin dibine geçirilen
gazete patronu bir tip vardır ki, temsilden önce basın tarafından haber alınarak, gazetecilik
haysiyetine dokunulduğu iddiasıyla bazı homurdanmalara yol açmıştır. Bunun üzerine
Ertuğrul Muhsin, eserde umumi bir gazetecilik tecavüzüne yer olmadığını göstermek için,
kısık sesli ve tutuk edalı bir provayı basına göstermişti. Budala basın belalıları,
gördüklerinden nefslerine pay çıkarmaksızın susmuşlardı. Anlayamamışlardı ki, bizzat bir
Babıali mensubu olan Mistik Şair, teşhir ettiği levhanın vicdan köşesini belirtmekte ve bu
kıymeti de yine Babıali’ye mal etmektedir. Şimdi hepsi orada ve hayran, gazete patronu
tipinde kendi öz seciyesini seyretmekte...Eserin kahramanı ise, Mistik Şair ve onun şu andaki
kuklacısı gibi, dedik ya, bizzat Babıali’den olduğu halde, ferdi bir vicdan infilakiyle kendi öz
çevresinin ahlakına nefret kusmakta...Perde aralarında, İstanbul’un profesör, doktor, muharrir,
mebus, tüccar, müdür en yüksek sosyetesinden bir kalabalık, bir kaynaşma ve görülmedik bir
hadise karşısında kalınmışçasına hayret tavırları, sesleri...Muhsin’i defalarla sahneye
çıkardılar ve muharriri istediler. Bunun üzerine Muhsin, aktörlere perdeyi açtırmadı ve Mistik
Şair’i bekledi. Bizimki, sahnede, yüzünde seyirciyi göstermeyen kör edici bir ışık, o türlü bir
alkışa tutuldu ki, kulaklarına sanki çivi sokulmuş gibi oldu. Eser her gün alakasını bir derece
daha artırarak devam ediyor. Muhsin bir harika...Mistik Şair de her gece tiyatroda, locaların
arkasında, lambalar yanar yanmaz kaçmak ve göze görünmemek şartıyla eserini seyrediyor.
Su gibi akan eserde bir virgül yanlışı olsa hemen sahneye koşuyor ve yanlışı haber veriyor.