Evet azizan sıkı durun, bir gerçek açıklıyorum şimdi. Rahat, hazrol! Tamam, rahatta bekle:
Şimdi şöyle oluyor ki, efendim malumunuz şu anda etrafında hakikat beyanında bulunacağım bu bahis, Üstad'ımızın cenaze namazını hangi şahsiyetin kıldırdığı mes'elesinde (apostrofu bile var) birtakım mütalaalar barındırıyor. Esasen bu gibi sualler ilk bakışta pek ciddi, pek elzem, pek ay ne denir ona, şimdi bulamadım ama bulunca yazacağım. Heh, işte bu gibi sualler aslen pek şey değildir gibi görünür uzaktan bakana, lakin bunlar sorulmalıdır ki hayatına dair her detayı öğrenmek arzusunda olduğunuz numune-i imtisaliniz hakkında sahibi olduğunuz malumatı tamama erdiresiniz. Güzel bir bilgi kırıntısıdır, yeri gelir malumatfuruşluk bile bahşeder insana. Galatasaray maçı izleyerek telef edilecek vakti böyle işler için değerlendirmek her zaman için daha makbuldür. Cenâzinde adım atacak yer bulunmayan bir büyük adamın namazını kim kıldırmıştır? İşte, bu başlık altında, onlarca insan, bu hakikati Anglosakson Frenklerinin visual evidence, biz Türklerin ise görsel delil dediği çeşitli parçaları paylaşarak ve ortaya oldukça kıymetli birtakım tefekkür çiseleri damlatarak, büyük bir aşk içerisinde, yana döne, yana yakıla, ... Bu cümlenin başı neydi, biri hatırlatabilir mi?
Heh, bu arada 'pek ciddi, pek elzem, pek' diyerek bıraktığım cümlenin de tamamını getirecek kelimeyi buldum. Tıpkı az sonra Üstad hakkındaki bir bilinmeyeni de ortadan kaldıracağım gibi, kendi cümlem içerisindeki bir meçhulü ilgam, Türk edebiyat tarihi açısından misli bulunmaz bir mükemmeliyeti beraberinde getirecektir. Tarihe şahitlik etmeye hazırsanız söylüyorum sevgili arkadaşlar, işte o kelime, mühim! Nasıl ama? Tamam tamam ağzınızı kapatabilirsiniz, ne o öyle, İhtiyar Trafford stadında rüzgar sesi çıkaran gâvurlar gibi uğulduyorsunuz, Türk olunuz biraz. Ne demiş Atatürk en tiz perdeden, 'Ne mutluu, Tühürrrrküm diyeneeee!' Hele siz bekleyin, hemen Bahçeli'yi getiriyorum. Sizi on milyar beygir kudretindeki komprasör titreşimli ilahi gırtlağıyla bir vatan haini yapsın da dünya gözüyle görün Kocaeli Hereke'yi. Terbiyesizler sizi.
'Ağustos'un on beşinden sonra sonbahar başlamış sayılır' derdi ihtiyarlar da biz inanmazdık bir vakitler. Şu sıralar bana da öyle geliyor. Onların haklı olduğunu anlayacak kadar olgunlaştık mı, yahut biz de mi ihtiyarladık bilmiyorum; kesin olan tek şey onlara biraz daha yaklaştığımız... Gündüzleri 'Allah yarattı' demeden beynimizi sıvılaştırmaya azmetmiş halde vücudumuzdaki su oranını %35 seviyesine indirerek hayatımıza kasteden ol şems, akşam olup da gün ufuktan çekildikten sonra (şu tabire bayılıyorum, ne tatlı bir klişe, ufuktan çekilen gün) yerini ciğerlerimize işleyen dondurucu bir ruzigara terk eyliyor. Rûz-i gâr kelimesinin etimolojisi de pek tatlıdır yarenler, Farsça'da şey demektir. Valla bilmiyorum ne demektir. Rûz gün de, gâr ne? 'Angı bingi arık kuruk' filan diye konuşmamızı salık verdiğini düşündüğüm bir yazıda Günlük harcama denmiş ama ben bu kurtçuklara inanacak olsaydım şimdiye dağlarda canlı hayvan kovalıyordum erenler!
Ben ne anlatıyodum ya?