Üstad`ın Talebesi 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül

Başlatan: saim38 Tarih: 29.08.2007 00:09 Cevap: 61

SA
29.08.2007 00:09
#1

Selam ve saygı ile Üstad`ın talebesi 11. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül seçilmiş bulunmakta. Zamanında Üstad'ın da Millitürk talebe birliğinde hocalık yaptığı zamanlarda Abdullah Gül beyfendinin de fikrî açıdan yetişmesine önderlik ettiği Üstadımızı da rahmetle anarken, yeni cumhurbaşkanınımızı vatanımıza ve milletimize hayırlı işler başarmasını temenni ederim, memleketimize hayırlı olsun.

FI
29.08.2007 09:55
#2

allah devlet büyüklerimize yardımcı olsun

ancak üstad yaşasaydı f tipi cezaevinde olurdu sanırım

:(

E.
29.08.2007 13:07
#3

Üstadın Gençliğe Hitabe' sinde de katılmadığım tek husus "meclisinin duvarında hakimiyetin hakka ait olduğunu" belirten ifadenin eksikliği. Bana göre İslam' ın bu zamanda tasvib edeceği tek yönetim şekli demokrasidir. Kuran-ı Kerim halkları yönetmek için gönderilmemiş, bireylere gönderilmiştir. Yani Kuran' ı bir devletin anayasası olarak kabul etmek, Kuran' a hakarettir bana göre. Ki İslam dininin en önemli ilkelerinden birisi "Dinde zorlama yoktur". Eğer dinde zorlama yaparsanız insanları dinden soğutursunuz. Şu an Türkiye' de giderek gelişen demokrasi diğer milletlere örnek teşkil edecek yapıya ulaşmıştır bana göre. Ve ben Ankara Kızılay' da gezerken yanımdan bir mini etekli bayan, ardından çarşaflı bir bayan geçince ülkemle gurur duyuyorum. Hocamız Atilla Yayla gerçekten ilginç bir liberaldir. Sınıfta herkesi afallatan sorular sorar. Birgün sınıfta Müslüman olanlar parmak kaldırsın dedi. Tabi o böyle sorular sorduğunda genellikle kimse parmak kaldırmaz ama bir çocuk parmak kaldırdı ve hocam ben iki kez müslüman oldum dedi. Bu ikinci kez Müslüman olma bana göre gözü kapalı olarak şuursuzca İslam' ı yaşadığını zannetmekten, İslam' ın özünü anlayarak Müslüman olmaya geçici ifade ediyor. Biz İslam' ın bu hoşgörüsünü en güzel şekilde ifade edebilirsek göreceksiniz Türkiye' de ve dünyada İslam' a sıcak bakan insanların sayısı gün geçtikçe artacak. Bu nedenle İslam ve Demokrasi zıt kutuplar değil, aksine yönetim alanında demokrasi İslam dünyasının olması gerekenidir...

AB
30.08.2007 00:43
#4

Öncelikle ABDULLAH GÜL'ün tüm ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.her ne kadar hatalarıda olsa üstadın sevgilim dediği 2 şahsiyetten biridir,diğeride fehmi koru'dur.

Allah yolunu ve yolumuzu açık etsin.

 

Ben hiçkimseyi üstadla karşılaştırma gibi düz bir mantık yürütemem,bu yalnış olur.nasılki her ağaç aynı meyveyi veremiyorsa ,her insandan aynı verimi beklemekte yalnıştır.

 

Üstadın Gençliğe Hitabe' sinde de katılmadığım tek husus "meclisinin duvarında hakimiyetin hakka ait olduğunu" belirten ifadenin eksikliği. Bana göre İslam' ın bu zamanda tasvib edeceği tek yönetim şekli demokrasidir. Kuran-ı Kerim halkları yönetmek için gönderilmemiş, bireylere gönderilmiştir. Yani Kuran' ı bir devletin anayasası olarak kabul etmek, Kuran' a hakarettir bana göre. Ki İslam dininin en önemli ilkelerinden birisi "Dinde zorlama yoktur". Eğer dinde zorlama yaparsanız insanları dinden soğutursunuz. Şu an Türkiye' de giderek gelişen demokrasi diğer milletlere örnek teşkil edecek yapıya ulaşmıştır bana göre. Ve ben Ankara Kızılay' da gezerken yanımdan bir mini etekli bayan, ardından çarşaflı bir bayan geçince ülkemle gurur duyuyorum

 

öte yandan bu yazının hiçbir kelimesine katılmıyorum bu tamamen kendi düşünceni yansıtan bi yazı kaldıki kimse islamı kendi kafasına göre yorumlayamaz.hakimiyet her daim hakk'ındır biz ne kadar milletindir desekte...islam bu zamanda veya başka bir zamanda yönetim şekli tasvip etmez.islamiyet başlı başına bir sistemdir.ve tüm zamanların sistemidir,ortaçağdan kalma bir sistemin günümüz ihtiyaçlarına cevap veremez derseniz eğer hemen tövbe ve istiğfar edin,çünkü bu kuralları koyan ALLAH'tır.Kuran-ı kerim bireylere yollanmış diyorsunuz ama toplumu oluşturanda bireylerdir.toplum kendi kendine oluşmuyor.

 

''Dinde zorlama yoktur''işte en çok hata ettiğimiz konu burası..bu ayetin anlamı ,hiristiyan veya yahudi veyahut diğer dinlere mensup kişileri zorla islama sokmayın manasındadır.sizin yorumladığınız şekilde değil.eğer ki bu halk müslümanım diyorsa islamın(5) ve imanın(6) şartlarınıda yerıne getirmek zorundadır.

 

türkyede demokrasinin geliştiği falan yok ,öyle olsaydı insanlar düşünce ve giyim tarzından dolayı dışlanmaz hor görülmezdi.bedeni açıp teşhir etmek ilericilik ve çağdaşlık sayılıyorsa o zaman cahiliye dönemi arabistanıda en çağdaş ve ileri toplum olarak ilan ettmemiz gerekirdi.

 

yanımdan mini etekli kadın geçince gurur değil utanç duyuyorum.bir toplumu bozmanın en kolay yolu kadını bozmaktan gelir.kadının ahlakını ve giyimini bozarsan o toplumda bozulur.

Allah hepimizin yardımcısı olsun.

CI
30.08.2007 09:07
#5

'Dinde zorlama yoktur' E.Bekir kardeşimiz malesef bu cümleyi istismar etmiştir.Şöyle ki; dinde zorlama yoktur derken, din seçiminde bir zorlama yoktur manasındadır o. Yani hiçkimse her hangi bir dine zorla itaat ettirilimez veya ondan dışlanamaz. Kişi dinini hür vicdanıyla seçer ve kalbiyle tasdik eder.Siz bunu Din mefhumu için kullanırsanız çok dehşet bir hata yaparsınız. Dinde tabiki zorlama vardır. Onun temelinde değişmez kaideler olduğu için ihlali ve ihmali durumunda yaptırıma açıktır. Aradaki nüansa dikkat etmek iktiza eder. Hiçkimse böylesine açık bir cümleyi alıpta 'Efendim dinde zorlama yoktur.O halde istediğimizi yapalım' diyerek nefsine kılıf yaratamaz!..

NF
30.08.2007 11:13
#6
Üstadın Gençliğe Hitabe' sinde de katılmadığım tek husus "meclisinin duvarında hakimiyetin hakka ait olduğunu" belirten ifadenin eksikliği. Bana göre İslam' ın bu zamanda tasvib edeceği tek yönetim şekli demokrasidir. Kuran-ı Kerim halkları yönetmek için gönderilmemiş, bireylere gönderilmiştir. Yani Kuran' ı bir devletin anayasası olarak kabul etmek, Kuran' a hakarettir bana göre. Ki İslam dininin en önemli ilkelerinden birisi "Dinde zorlama yoktur". Eğer dinde zorlama yaparsanız insanları dinden soğutursunuz. Şu an Türkiye' de giderek gelişen demokrasi diğer milletlere örnek teşkil edecek yapıya ulaşmıştır bana göre. Ve ben Ankara Kızılay' da gezerken yanımdan bir mini etekli bayan, ardından çarşaflı bir bayan geçince ülkemle gurur duyuyorum. Hocamız Atilla Yayla gerçekten ilginç bir liberaldir. Sınıfta herkesi afallatan sorular sorar. Birgün sınıfta Müslüman olanlar parmak kaldırsın dedi. Tabi o böyle sorular sorduğunda genellikle kimse parmak kaldırmaz ama bir çocuk parmak kaldırdı ve hocam ben iki kez müslüman oldum dedi. Bu ikinci kez Müslüman olma bana göre gözü kapalı olarak şuursuzca İslam' ı yaşadığını zannetmekten, İslam' ın özünü anlayarak Müslüman olmaya geçici ifade ediyor. Biz İslam' ın bu hoşgörüsünü en güzel şekilde ifade edebilirsek göreceksiniz Türkiye' de ve dünyada İslam' a sıcak bakan insanların sayısı gün geçtikçe artacak. Bu nedenle İslam ve Demokrasi zıt kutuplar değil, aksine yönetim alanında demokrasi İslam dünyasının olması gerekenidir...

Selamlar,

 

Öncelikle vatana millete hayırlı olsun. İnşallah Üstadın uğrunda kendisini paraladığı kadro, yetkin bir biçimde idarî mevkîleri elde eder ve imkan hududu zorlanarak, en makul biçimde İdeolocya Örgüsü çerçevesinde icraatler gerçekleştirilmeye çalışılır.

 

Mirzabeyoğlu ve İBDA ile ilgili bütün mesajlar, kurallar dahilinde silinmiştir.

 

E.Bekir nickli arkadaşımızın mesajında katılmadığım bazı noktalar var, hatta mesaja "baştan sona katılmıyorum" desem yeridir :( Bir şeyler söyleme lüzumu doğduğunu düşündüğümden, cevap vermeye acizane gayret göstereceğim.

 

"Bana göre İslam'ın bu zamanda tasvib edeceği tek yönetim şekli demokrasidir."

 

Bunun gibi sınırlamalardan uzak durmak gerektiği kanaatindeyim. Belki uluslararası konjönktürde farklı bir metoda geçilmesinin pek imkanı olmayabilir bugün, fakat İslamın tasvip edeceği yönetim şekline dair bir ifade kullanıp bunu da göze batan bir "Bana göre" ile süslediğiniz takdirde, galiz bir hata yapmış olursunuz. İslam belirli bir sistemi önermez, İslam için önemli olan hükümlerin, getirilen temel prensiplere aykırı olmayan metodlarla uygulanmasıdır. Yoksa "günümüzde İslam=Demokrasi" manalı herhangi bir önerme sözkonusu değildir. "Demokrasi olmayan yerde İslam yoktur" veya "Demokrasi uygulanmayan bir ülkede bugün İslam'ın tasvip ettiği sistem uygulanmıyor demektir" gibi cümleler kuramayız. İlk cümleyi ele alırsak, bu cümlenin Asr-ı Saadet'i dahi dışladığını görürüz ("Asr-ı saadette demokrasi veya cumhuriyet vardır" demeyin, böyle birşey yok). İslam'ın demokrasiyle veya farklı bir sistemle eşitlenemeyeceği hakikatine ek olarak, İslam'ın içerisinde bulunduğumuz dönemde tasvip edeceği, yani onaylayacağı, uygun göreceği bir yönetim şeklinden söz etmek de mümkün değildir, bu sizin kendi telakkinizdir fakat İslam'ın tasvip etmesi gibi bir çıkarıma ulaşmanız kabil değil. Kendi telakkilerimizi İslam'la eşitlemekten uzak durmamız gerekir. Tekrarlamak gerekirse hükümlerin, yine İslam'ın kendi prensipleriyle çelişmeyen metodlarla uygulanması, lazım gelendir.

 

"Kuran-ı Kerim halkları yönetmek için gönderilmemiş, bireylere gönderilmiştir."

 

Bu cümle, malesef İslam'ı camilere, "ninemin başörtüsü edebiyatı"na hapsetme gayretindeki laisist zihniyetin de peşini kovaladığı bir görüşü ihtiva ediyor. Kur'an-ı Kerim'in bireylere gönderilmesinden başka bir ihtimal düşünülemez. Zira tamamıyla ideal içtimai nizamı göstermeye yönelik bir ütopya dahi kaleme alınsa, bu eserin de savunduğu düşüncenin bireylerce kabul edilip uygulama sahasına aktarılması gerekeceğinden, topluma yöneltilmiş bir hitabet dahi sözkonusu olsa, aslında alıcıları birbirinden bağımsız olan fertleri tek tek muhattap alacağı aşikardır. Kur'an'da yer alan hukuk anlayışına, iletişime ve örgütlenmeye işaret eden tüm müeyyideler (ki bunları yalnızca Kur'an-ı Kerim ile sınırlamak yanlış olur, yaşayan Kur'an olan iki cihan serverinin uygulamaları da en kötü ihtimalle bir kıyas vesilesi olarak önümüzde durmaktadır), Kur'an'ın "Beni okuyun, ruhunuzu düzeltin ve ihtiyaç duyduğunuz nizam için öbür tarafı bekleyin" dediği zehabını yalanlamaktadır. Kur'an ve sünnet; ideal bir toplum düzenine, Alem-i İslam için ilahi bir mana ifade eden temel kaidelere sahip bir hukuk sistemine, problemsiz bir idareye dair hükümler de ihtiva etmektedir. Onun tek amacı bu olmamakla beraber, İslamiyet gibi her iki cihan saadetini temin etme iddiasını nokta-i istinad edinmiş bir bütünlük içerisinde, onun cemiyeti ilgilendiren hükümleri de olması iktiza eder, nitekim bol miktarda da var. Cemiyeti oluşturanların tek tek fertler oluşu bu hakikati görmemize engel olmasın. En modernist ve rasyonalist bir bakış açısıyla dahi mevzuyu ele alırsak, en azından bu içtimai hükümlerin nurundan faydalanarak yönümüzü tevillerle, farklı tefsirlerle belirleme mecburiyetimizin olduğuna varırız ki, ben şahsen bu bakış açısına tamamıyla iştirak etmediğimi söylemekle beraber, bu durumun bile Kur'an'ın içtimaî yönünü kabullenmekte olduğuna dikkat çekmek isterim.

 

"Kuran'ı bir devletin anayasası olarak kabul etmek, Kuran' a hakarettir bana göre" demişsiniz, onu bir anayasa kitabı olarak kabul etmek ve sadece devlet düzenine ait kuralları barındırdığı düşüncesiyle ele almak kadar büyük bir hata varsa, onun getirdiği idarî hükümleri görmezden gelip onu herhangi bir ahlak kitabı seviyesine indirmek olsa gerektir. Kaldı ki sadece Kur'an'ı bir anayasa taslağı olarak kabul etmek muhaldir, anayasa denen kaideler bütünü oluşturulacaksa terkibî bir bakış açısına başvurularak, Kur'an ve sünnetin hükümleriyle, bu hükümlerin ışığında oluşturulmuş ve bazı güncel meselelere cevap veren kıyas ve icma temellerine dayalı hükümler dikkate alınmalıdır, alınabilir. Üstadın bahsettiği "hak" kavramını, Kur'an-ı Kerim ile sınırlamamak gerekir; onun beşeri hayattaki temsili olan sünnet ve diğer meşrû yorumlar da dikkate alınmalıdır. Bu yapılırsa, 'Kur'an anayasa kitabı değildir' diyerek işin içinden çıkmaya çalışmanın ne kadar problemli bir yaklaşım olduğu ve meseleyi çözüme kavuşturma noktasında ne denli aciz kaldığı ortaya çıkacaktır.

 

"İslam dininin en önemli ilkelerinden birisi "Dinde zorlama yoktur"" demişsiniz. Fakat bu hakikat, bir dine ait hükümler dikkate alınarak herhangi bir cemiyetin idare edilemeyeceği anlamına gelir mi sizce? Şöyle soralım; belirli bir dinin kurallarını yönetimde egemen kılmak, insanları o dine iman etmeye zorlamak mıdır? Elbette hayır, bunlar tamamen farklı iki hadiseyi ifade eden hakikatler. Alanları farklı. "Dinde zorlama yoktur" sözü, bir kişinin İslamiyet'in getirdiklerine "zorla" inandırılamayacağını veya herhangi bir ibadeti, dıştan gelen bariz bir zorlamayla yaptırmanın caiz olmadığını ifade ederken -emr-i bi'l-mağruf ve nehy-i ani'l-münker'in varlığı kesinlikle atlanmamalıdır, fakat bu düsturun hududu bu kadarına izin vermez-, bir dinin dünya saadetini de egemen kılmak amacıyla getirmiş olduğu idari hükümlere insanlardan itaat beklemek tamamen farklı ve mecburî bir haldir. Birisi işin vicdanî boyutuyla ilgiliyken, diğeri nizamın muhafazasıyla ilgilidir. "Dinde zorlama yoktur" ifadesini, idareye uyma çerçevesini de kapsayacak ve tebliği devredışı bırakacak şekilde alırsanız, diğer dinlerin mensuplarını kendi dininin izin verdiği hükümler dahilinde yargılayan ve kendi dininin nizamına itaat etmedikleri takdirde haklı olarak cezalandıran Hz. Peygamber (SAV)'in devri dahil, bugüne kadar kurulmuş olan tüm İslamî teokratik rejimleri Allah'ın hükmüne itaat etmemekle itham etmiş olursunuz. Abes raddesinin tespiti işini, muhayyilelerinizin hududuna emanet ediyorum. Ben tespitten acizim.

 

"Şu an Türkiye' de giderek gelişen demokrasi diğer milletlere örnek teşkil edecek yapıya ulaşmıştır" demişsiniz, affınıza sığınarak sadece "gördük" demek istiyorum. Sadece, eskisi kadar sert bir bürokrasi diktası sözkonusu olamıyor, çünkü halk bunu kırmaya çalışıyor, zamanın akışı da birşeyleri zorlaştırıyor. Fakat bu diktanın varlığını reddetmek ve Türkiye'yi demokraside emsal göstermek... Yalnızca muhal...

 

"ben Ankara Kızılay' da gezerken yanımdan bir mini etekli bayan, ardından çarşaflı bir bayan geçince ülkemle gurur duyuyorum" demişsiniz. Bu, benim için gurur duymaya yetecek bir tablo olamaz. Çünkü benim için birincil öneme sahip olan değer İslamiyet'tir; demokrasi, liberalizm veya cemiyeti güç durumda bırakacak derecedeki hürriyetçilik değil. Noktalı virgülden sonra saydıklarım ve benzerleri, benim için yalnızca zaman zaman tutunacağım dallar olabilir. Beni bu düşüncemden dolayı hiçkimse samimiyetsizlikle itham edemez, çünkü ben İslamiyet'te samimiyim, beşerî şeffaf ideolojilerde yahut başkasında samimi olmaya çalışmam benim asıl samimiyetime gölge düşürüyorsa, samimiyetle bağlandığım değerler uğruna diğerlerinde samimiyetsiz görünmek benim için şeref vesilesidir. Mini etekli bir bayanın cemiyetimizde yer alışı beni hüzünlendirmemek şöyle dursun tatmin ediyorsa, benim oturup İslamiyet'te mi, yoksa liberalizmde mi samimi olduğumu ciddiyetle düşünmem gerekir. Bu sözlerimden asla "Mini eteklileri keselim, sert disiplinli bir rejim getirip cebr kullanmak yoluyla bunları sokağa çıktıklarında darmadağın edelim" dediğim anlaşılmasın. Bu tamamen farklı bir nokta. Benim işim, İslami değerlerin hükümsürdüğü bir kültür ortamını makul metodlarla sağlamaya çalışmaktır. Misalinize dönersek, bir tahammülün gelişmesi beni belki memnun edebilir, fakat İslamî hududa riayet etmeyen birisinin varlığı beni kesinlikle rahatsız eder, bu mevzuyla ilgili de fikri mücadelemi yaparım.

 

"İslam'ın bu hoşgörüsünü en güzel şekilde ifade edebilirsek göreceksiniz Türkiye' de ve dünyada İslam'a sıcak bakan insanların sayısı gün geçtikçe artacak" demişsiniz. Ben bu söze kemmiyetin değil keyfiyetin daha ehemmiyetli olduğunu, İslam'ı olduğundan farklı bir şekilde, yahut olduğundan daha yumuşak/sert ve sınırlı bir şekilde göstermek yoluyla insanları davet ettiğiniz nizamın İslamiyetlikten çıkacağını, bunun sizin kendi uydurduğunuz farklı bir din olacağını vurgulayarak cevap vermek istiyorum. Tebliğ metodunda insanlara sevdirmek çok önemli bir noktadır ve mutlaka takip edilmelidir. Fakat verdiğiniz misal üzerinden gidelim, İslamiyet mini eteklilerin varlığından haz etmez, onları kendi hükümlerine itaate çağırır. Bariz bir şekilde zorlamaz, ama mücadeleyi ve tebliği de bir tarafa bırakmaz. Çünkü İslamiyet, insanların ahiret hayatını ve dünyevî yaşamını idealize etme iddiasındadır. Kendi hükümlerine itaat bekleyecektir. Belli bir miktarda disiplin kuracaktır.

 

Son olarak söylemek istediğim şey şu: Bize, İslamiyet'e farklı ideolojilerin gözünden bakmayı öğretiyorlar. İslamiyet'i bütün olarak değil, farklı beşerî ideolojilerin veya iktisat sistemlerinin izin verdiği biçimde kabulleniyor ve reddediyoruz. Liberalistsek kendi inançlarımız doğrultusunda İslamiyet'e, tabir yerinde olmayacak ama, yamanmayı "Dinde zorlama yoktur"la, sosyalistsek "Komşusu açken tok yatan bizden değildir"le, kapitalistsek "şeriatta miras hukuku ve mülk edinme serbiyesti vardır"la, aydınlanma devrindeki filozofların etkisinde kaldıysak "İlim Çinde'de olsa onu alınız!"la hallediyoruz. Bunlar doğru bakış açıları olmakla beraber, Hz. Mevlana'nın anlattığı, körler ve fil arasında geçen alegoriyi hatırlatıyor bize. Farklı beşerî düşünceleri nokta-i istinad alıp İslamiyet'in bu sisteme uyan kısımlarını kabul etmektense, İslamiyet'i olduğu gibi anlamaya çalışarak hareket noktası olarak bizzat kendisini alsak, bütünün parçalardan farklı bir intizam belirttiğini görecek ve işte o zaman "Ben liberalistim", "Ben sosyalistim" gibi ifadeler yerine "Ben Müslümanım!" demeyi hak etmiş olacağız. Aksi halde, hafazanallah, sizin inandığınız İslamiyet değil, onun sizin iman ettiğiniz farklı bir ideolojiyle entegre edilebilen kısmıdır ve bu genellikle farkedilemeyen durum, çok ciddi bir imanî tehlikenin varlığını ihtar eder. Birincil kabul ettiğiniz fikir İslamiyet değil, liberalizm veya diğerleri olur.

 

Saygı ve selamlarımla

TR
30.08.2007 12:24
#7

Abdullah Gül'ü özellikle seviyorum. AK Parti kadrosu içerisinde en sevdiğim kişilerdendir. Hayırlı olsun. İşi en iyi şekilde götüreceğini umuyorum. Umutluyum.

 

Ülkenin dört bir yanı 'Gülüm Benim Marşı'yla inlemeseydi sanki estetik açıdan daha iyi olacaktı ama neyse, napalım. :(

 

O bu değil de, sezer adlı felaketin bu memleketin başından gitmesi beni çok daha fazla sevindirdi. Anıtkabirdeki halini görünce içimi sadistçe bir sevinç kaplamıştı. 'Defol git, Allah belanı versin' şeklinde sevinç çığlıkları atar halde buldum kendimi bi anda. Veto makinesinin ömrü bu kadarmış, Allah muadillerinden bu ülkeyi muhafaza buyursun. O kelimeyi kullanmazsam içimde kalacak, Allah sâbık sultan gibi ŞEREFSİZleri yüksek mevkilere yaklaştırmasın.

 

E.Bekir arkadaşımın sözlerine ben de kesinlikle katılmamakla beraber Abdülhamid, cihat ve klavyenin tuşlarını aşındırdığını tahmin ettiğim Fan'ın yazdıkları bana edecek kelam bırakmadığı için yalnızca bonus olarak şu başlığı vereyim: Eşşek Hürriyeti

30.08.2007 15:15
#8

Kültürümüzde devlet büyüklerine saygı vardır.Şüphesiz ki Abdullah Gül'ün gelmesine en çok sevinenlerden biriyim ama 10.Cumhurbaşkanımız(Bekir coşkun ve muadillerinin yaptığı gibi değil,zira o benim cumhurbaşkanımdı nihayetinde) Ahmet Necdet Sezer hakkında hakarete varan ifadeler beni üzdü.Onu sınırları Türkiyeyi zorlayan kamusal alanıyla,başörtülüler hakkındaki menfi yönleriyle hatırlayacağız ama zaten millet kimin ne olduğunu biliyor bir devlet büyüğüne hakaret etmek şık olmaz tamam ederim diyorsanız LEMAN ve diğer dergilerin yaptığı terbiyesizliklere de itiraz etme hakkınız olmaz.

 

Sonsöz:Sezer ve onun zihniyetinden uzak olsun Cumhurreislik makamı...

TR
30.08.2007 15:53
#9

Taşıdığı makama karşı saygısızlık ifade eden bi şey mi söylemişim ben?

Cumhurbaşkanım oldu mu o insan benim, evet, malesef ki oldu, ahlar-vahlar ki oldu. Ama şerefsiz bi adamdı, 'Allah belasını versin'di, nitekim defoldu ve gitti. Şimdi bu adam bi ara cumhurbaşkanı oldu diye şahsının fotoğrafını çekmeyelim mi? Bu mevki dedikleri nasıl bir putmuş ki, geçmişte dahi orayı işgal edenlerin ne olduğunu söyleyemiyoruz? Aramızdaki fark şu: B.Coşkun reddediyor, bense fotoğraf çekiyorum... B.Coşkun'un derdi sistemle, benimki sistemi şahsıyla yönlendiren kişilerle. Ayrıca 'Bu ülkeden çık git' lafı bana hitaben söylense vereceğim bir cevap da vardır, merak edilmesin.

 

Burada bari pısırıklığı bırakalım. Matbuatta yazsak böyle bir üslup zaten kullanmaz, kalıbına uydururuz B)

 

Ayrıca şerefsiz sıfatının bir internet sitesinde yazılmasıyla, bir insanın hayat görüşünün tam aksini remzlendiren bir müstehçen çizimin, tirajlı bir dergide yayımını aynı kefede değerlendirecekseniz ben hiç ellemeyeyim, siz devam edin orda :( Sezere şerefsiz dedim diye de, üzüm üzüm üzülmeye devam edebilirsiniz. Hatta arzu ederseniz ağlayabilirsiniz de. O da serbest... Bu kıyağımı da unutmayın Mümtaz beyciğim :D

DE
30.08.2007 16:16
#10

hayırlı olsun inşallah :(

ŞE
30.08.2007 17:11
#11

yazılanları okudum fakat hiçbir şey anlamadım. Öncelikle şunu belirtmek gerekirse ülkemiz kesinlikle din devleti değildir bu yüzdende din kuralları ile yöneltilmiyor ve hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir sözünden de bir rahatsızlık duymuyorum. İslamiyette zorlama yoktur buna sonuna kadar katılıyorum bir kişiyi zorlamayla kapatamazsınız veya birine zorla oruç tutturamazsınız. Allah emir ve yasaklarını göndermiştir ve dilediğini hidayete kavuşturur dilediğini de saptırır bu konu da kula herhangi bir yetki vermemiştir.Çünkü Rabbim hepimize akıl vermiş ve doğruyu yanlışı seçmeyi de bireye bırakmıştır.Elbetteki gönül ister ki; Bütün insanlığın islami ölçüde yaşamasıdır. Bir kişinin müslüman olması için kelime-i şehadet getirmesi yeterlidir böylece müslüman olmuş sayılır ama emir ve yasakları yerine getirmede hür bırakılmıştır. sen içki içmenin günah olduğunu red edersen dinden çıkmış olursun ama yasak olduğunu kabul edip de içersen günahkar olursun ve o seninle rabbin arasındadır bunun bedelini de ilahi divanda ödersin. Dinde zorlama yoktur demekle ben bunu anlıyorum. İslamiyeti anlatırken elbette olduğu gibi anlatmalıyız haşa Kuran-Kerim'i kendi kafamıza göre yorumlama hakkına sahip değiliz ama islami bir yönetim şekli olmayan ülkemizde açık ve kapalı olanların bir arada yaşayabilmesi kadar doğal bir şey yoktur. kardeşimizin mini etekli birinin yanından geçtiğinden gurur duyuyorum demesinden maksat elbetteki mini etekli gezmeyi onayladığı anlamına gelmiyor böyle söylemek istediğini sanmıyorum. Burda hoşgörü ile yaşamayı kast ediyor. Rahatsızlık duyarsın, uyarırsında ama cephe alamazsın veya hakaret edemezsin Allahın kimi hidayete kavuşturacağı belli değildir. Ayette de denildiği gibi:"Mülkün sahibi Allahtır dilediğine verir dilediğinden alır,dilediğini aziz kılar dilediğini zelil kılar.selam ve dua ile...

KI
30.08.2007 18:06
#12

Demokrasi:

Ezberi ve vakıası bakımından gayet esnek tarifini bir cümle içinde toplarsak;

Demokrasi;halk iradesinin idareye tekamülü ve bu tekamülün de irade biriminden tekrar eşit bir mikyasta halka tecelli etmesidir. Teorikte bir an bu mefhuma hakiki bir liyakat ve maslahat yüklediğimiz vehmine düşülse de pratikte muzip ve tahayyül sınırı namütenahi bir çocuğun en uzak iki yıldız arasına incecik bir ip gerip sağa ve sola yalpalamadan cambazlık yapma gayretinden başka bir şey değildir…Mevzua derinliğine giriyorum dikkat buyurunuz;Tarih çizgisi üzerinde en kadim medeniyetler olan demokrasinin menşei Yunan medeniyetinden ve Kraliyetin tasfiyesinden sonra kısmen de olsa demokrasiye geçen Roma medeniyetine ve bu demokrasi vakıasına muhatap şimdiki ülkeler de dahil hiçbir zaman hiçbirinde demokrasi denen muzip tahayyül tatbik edilememiştir…Bir idare veya varlık müspet veya menfi,kudretini ister ruhtan ister paradan ister dikdatöryasından isterse halktan devşirsin kendi malik olduğu düşüncenin maslahatlarını tatbik etmek isteyecek ve tabii olarak da evvela kendi idaresinin tatbikini tasvip eden halk kadrosunun ruhunun ve düşüncesinin batıl tarafından da olsa hakkaniyetini verecek ve hayat zeminini hazırlayacaktır. İstisnasız bütün devletler,aşikar veya mahfuz;müspet veya menfi bir aristokrasyayla yönetilmiştir.Kraliyet aristokrasyası,demokrasi kılıflı kraliyet aristokrasyası,iktisadi sermaye aristokrasyası,teknoloji aristokrasyası ve ülkemizdeki demokrasi peçeli CHP- Kemalizm aristokrasyası.. .Biz bunlardan,güzel ve ya çirkin hepsinden kaçsak ve hepsinin dışında bir idare tahayyül etsek de bunların dışındaki o tahayyülümüzde kendi iç idaremize dayalı ve idaremizin ana muhataplarına evvela hayat hakkı verici bir aristokrasyadır.Öyle ki “A” karesinin dışı boş bir zemin değil onun dışındaki de mutlaka bir “B” karesidir...Ve bütün bu nefsi hegomanyalara mukabil bizim muradımız,tatbiki muhal ve gülünç,tatbiki cüce ve sefil “eşit”liğe nisbet Asr-ı Saadette tatbik edilmiş hakkaniyet (eşitlik değil) ölçüsünde ruh aristokrasyası… Yani çoğunluğun ruhunun yegane tekamülü,fakat çoğunluğun mekanik olarak seçtiği değil,çoğunluğun mücerret ruhunun yetiştirdiği ve seçtiği (akademik bir yetiştirme ve seçiş) ve o ruhu şahsında remzleştirici liyakat sahibi “remz şahsiyetlerin” idaresinde bir ruh-fikir aristokrasyası…(Asr-ı saadette her hakikat Allah Resulü’nün şahsında tecelli ettiği için müşahassası irdeleyici fikir kaygısı yerine sadece bedahat dayalı ruh aristokrasyası vardı…O’ndan sonra bedahat yerini,bedahatın biricik varisi üstün fikri bıraktı ve bizim muradımız ruh-fikir aristokrasyası olarak vücut buldu.) İşte mutlak ve hakiki manada halk idaresi…Kemmi ve nefsi değil ruhi ve fikri bir irade tekamülü…Sakın burada Cumhuriyet’e karşı olduğumuz vehmine düşülmesin…Aksine bizim halkın ruh iradesine istinad ettiğimiz fikrimiz Cumhuriyet’in en ileri ve yegane modelidir..Ve bu ruh en aşağı ve cahil insan soyundan en yukarı ve münevver insan soyunun nefsinden daima münezzeh ve berraktır.İşte bu ruhun biricik menbaı HAKK’tır ve Üstadın “Hakk’ın hakimiyeti “ ve Gençliğe Hitabe’sindeki ,”halka değil,Hakk’a inan…Hakimiyet Hakk’ındır ” sözlerinin muradı bu ruh hakimiyetidir..

Ve halkın mekanik olarak da kendi kendini seçmesi,liyakatli doktorun karşısında hastanın, hastalığına dair kendi kendisine reçete karalamasına benzer...

 

Yüce Beyan’ın nizamname olamayacağı mülahazasına karşı kısaca:

Cemiyet ,zarfının içini fertlerle doldurur ve fertte karşılık bulan doğru,cemiyette de bulur;cemiyette karşılık bulan doğru idarede de karşılık bulur ve topyekün muhataplık kazanır…

Uzatmayacağım,madem nizam şekli olarak üzerine kıvrılacağımız her nokta bir aristokrasi ve bugün bu mefhumu demokrasi kılıfında en azılı istibdatıyla kullanan Türk ruhunun nadanı CHP’dir; ve biz bunun tasallutunu meşru bir demokrasi çerçevesinde görüyoruz da neden

Türk halkının ruh hakimiyetini; ruhunu bir kerecik de olsun nizamname hüviyetinde göremiyoruz ve neden bizim ruhumuzda karşılık bulduğunu söylediğimiz Yüce Beyan’ın toplum planında hükmediciliğini reddediyoruz..?

Ayrıca mevcut şartlar içinde Sayın Abdullah Gül’ü Türk ruh ve fikir tarihinin küçük mikyasta da olsa bir tekamülü ve bu ruhun bir verimi olarak görüyor;kendisine muvaffakiyetler diliyoruz…

 

Tarih tekerrür etmez,içindeki fikir cevherleriyle birlikte tekamül eder ve yeni bir dönemin eşiğindeyiz…Türkiye’nin önümüzdeki 10-15 yılını muazzam bir ruh nizamının mimarileşmeye başlaması olarak görüyorum…

Bu temenni mahiyetindeki ümitle birlikte hepinizi saygıyla selamlıyorum…

 

Not: burada aristokrasya zati anlamıyla bir istibdat ve hegomanya olarak değil,doğru ve liyakatli ellerde Hakkaniyet ve ehliyetlinin idaresi olarak tarif edilmiştir.

ÇI
30.08.2007 18:46
#13
Mirzabeyoğlu ve İBDA ile ilgili bütün mesajlar, kurallar dahilinde silinmiştir.

 

Hangi kurala istinaden silindi?

ME
30.08.2007 18:52
#14
Forum Kuralları na istinaden silinmiştir.
ÇI
30.08.2007 18:55
#15
Forum Kuralları na istinaden silinmiştir.

 

Orasını anladık zaten ayrıntısıyla soruyorum hangi kuralı diye?

30.08.2007 19:08
#16
Orasını anladık zaten ayrıntısıyla soruyorum hangi kuralı diye?

Forum kurallarını okuduysanız görmeniz lazımdı.Fethullah Gülen'le başlayan kural

ME
30.08.2007 20:36
#17

""*Fethullah Gülen/Diyalog Misyonu ve Salih Mirzabeyoğlu/İBDA-C hakkında hiçbir şekilde hiçbir yazı yayınlanamaz. Bahsi geçen şahıslar / fikirleri hakkında hiçbir yorum yapılamaz, bu kişilere/görüşlere ait yazılar forumumuza taşınamaz. Aynı şekilde bu şahıs/fikirleri eleştirici yazıların da yayınlanması bundan sonra normal şartlar altında mümkün olmayacaktır.""

 

Siz okumaya üşenmişsiniz anlaşılan, lakin biz yine de açıkça gösterelim. Yukarıdaki forum kuralına istinaden bahsi geçen mesajlar silinmiştir.

 

Saygılarımla...

NF
30.08.2007 20:48
#18
yazılanları okudum fakat hiçbir şey anlamadım. Öncelikle şunu belirtmek gerekirse ülkemiz kesinlikle din devleti değildir bu yüzdende din kuralları ile yöneltilmiyor ve hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir sözünden de bir rahatsızlık duymuyorum. İslamiyette zorlama yoktur buna sonuna kadar katılıyorum bir kişiyi zorlamayla kapatamazsınız veya birine zorla oruç tutturamazsınız. Allah emir ve yasaklarını göndermiştir ve dilediğini hidayete kavuşturur dilediğini de saptırır bu konu da kula herhangi bir yetki vermemiştir.Çünkü Rabbim hepimize akıl vermiş ve doğruyu yanlışı seçmeyi de bireye bırakmıştır.Elbetteki gönül ister ki; Bütün insanlığın islami ölçüde yaşamasıdır. Bir kişinin müslüman olması için kelime-i şehadet getirmesi yeterlidir böylece müslüman olmuş sayılır ama emir ve yasakları yerine getirmede hür bırakılmıştır. sen içki içmenin günah olduğunu red edersen dinden çıkmış olursun ama yasak olduğunu kabul edip de içersen günahkar olursun ve o seninle rabbin arasındadır bunun bedelini de ilahi divanda ödersin. Dinde zorlama yoktur demekle ben bunu anlıyorum. İslamiyeti anlatırken elbette olduğu gibi anlatmalıyız haşa Kuran-Kerim'i kendi kafamıza göre yorumlama hakkına sahip değiliz ama islami bir yönetim şekli olmayan ülkemizde açık ve kapalı olanların bir arada yaşayabilmesi kadar doğal bir şey yoktur. kardeşimizin mini etekli birinin yanından geçtiğinden gurur duyuyorum demesinden maksat elbetteki mini etekli gezmeyi onayladığı anlamına gelmiyor böyle söylemek istediğini sanmıyorum. Burda hoşgörü ile yaşamayı kast ediyor. Rahatsızlık duyarsın, uyarırsında ama cephe alamazsın veya hakaret edemezsin Allahın kimi hidayete kavuşturacağı belli değildir. Ayette de denildiği gibi:"Mülkün sahibi Allahtır dilediğine verir dilediğinden alır,dilediğini aziz kılar dilediğini zelil kılar.selam ve dua ile...

Selamlar,

 

Ülkemizin halihazırda bir din devleti olmayışı, bizim İslamî prensiplerin hakim olduğu ve bu prensiplere göre oluşturulmuş, yahut bu prensiplerle entegre edilmiş bir sistemin arzusunu çekmemize engel değildir. Siz, mensubu olduğunuz dinin hükümlerinin yürürlükte olmamasından bir rahatsızlık duymuyor olabilirsiniz, fakat biz öyle değiliz. Sistemin ismi değişmese bile, daha İslamîleştirilmiş bir idarenin özlemini çekiyoruz. Çünkü biz Müslüman'ız, çünkü dünya ve ahiret yönelimli bir din olan İslam'a inanıyoruz. İslam'ın laikliğe tatbik edilemeyeceğini ise zaten biliyoruz. Bu hedefe yürümek amacıyla takip edeceğimiz metodumuz ise kanun dairesinin dışına taşmadan, mevcut içerisinde yükselmek ve kadrolaşma esaslı sessiz bir devrimi gerçekleştirmektir. Kanun dairesi içerisinde geliştirilmiş kendiliğinden zuhur diyalektiği...

 

"Allah emir ve yasaklarını göndermiştir ve dilediğini hidayete kavuşturur dilediğini de saptırır bu konuda kula herhangi bir yetki vermemiştir. Çünkü Rabbim hepimize akıl vermiş ve doğruyu yanlışı seçmeyi de bireye bırakmıştır" demişsiniz. Kula herhangi bir selahiyet verilmemiş, fakat mesuliyet verilmiştir, burası çok önemli. Peygamberlerin gönderiliş amacını atlamamak, mevzuyu çözüme kavuşturma konusunda bize yardım edecektir. Zira peygamberler, aklın tek başına bulmaya yetmeyeceği hakikatleri tebliğ ve telkin ile ilgilenmişler, Allah'ın kendilerine bildirdikleriyle insanları aydınlatmak için çaba göstermişler ve bu görevi ümmetlerine miras bırakmışlardır. Bu insanlar, haşa, kudretin Allah elinde olduğunu bilmiyorlar mıydı? Yahut, "Ben bana geleni aktardım, isteyen inanır, isteyen inanmaz!" diyerek yan gelip yattılar mı, lâteşbih ve hâşâ, postacı gibi mi davrandılar? Niçin çalışıp çabaladılar, mücadele ettiler ve bu görevi kendilerinden sonra gelecek olanlara miras bıraktılar? Siz cevaplayınız... Allah'ın hükümleri her daim baki kalacak olmakla beraber, bu iş bizim gibi kulların eliyle gerçekleşecektir. "Tohum ek, bitmezse toprak utansın..."

 

"...Emir ve yasakları yerine getirmede hür bırakılmıştır. sen içki içmenin günah olduğunu red edersen dinden çıkmış olursun ama yasak olduğunu kabul edip de içersen günahkar olursun ve o seninle rabbin arasındadır bunun bedelini de ilahi divanda ödersin" demişsiniz. Hür bırakma meselesi de yukarıdaki paragrafla aynı bağlamda ele alınmalıdır. Baskı yapmaksızın günaha giden yolları kapatmaya çalışmak ve insanların günah işlemesini zorlaştırmak, aleni işlenen günahlardan dolayı insanlara gereken müeyyideyi uygulamak sorumluluğu bize verilmiştir. Aleni işlenmeyen bireysel günahlarda ise cemiyet tehlikede olmayacağından, kişi, "Kendi kaşınmış" denerek bırakılır. Fakat yine de gerekli telkini yapmak gerekir. İçinde bulunduğumuz şartlar içerisinde ise, mümkün olanın en iyisini yapmak mecburiyetindeyiz.

 

"islami bir yönetim şekli olmayan ülkemizde açık ve kapalı olanların bir arada yaşayabilmesi kadar doğal bir şey yoktur"

 

"Toplumumuz İslamî değil, o zaman yan gelip yatalım" gibi bir yaklaşımı eminim sizler de tasvip etmezsiniz. Gayretten kaçmamak ve meşru daire içerisinde iyiliği emredip kötülükten sakındırmak mesuliyetimizi yerine getirmekle mükellefiz hala. Cemiyet olarak yerine getiremiyorsak bir şeyleri, cemiyeti oluşturan bireyler olarak yapabileceğimiz şeyleri burada da uygulamalıyız. Cümlenize geri dönelim. Öncelikle, Açık ve kapalı olanlar elbette bir arada yaşıyorlar ve yaşayacaklar, fakat bu durumla gurur duymak samimi bir müslüman için muhaldir. Fikir temelini İslamiyet'ten alan Bir Müslüman için bu durum övünç vesilesi olamaz. Başlığa yazılanları anlamadığınızı yazmışsınız mesajınızın başında. O yüzden ilk mesajımdaki ilgili kısmı yeniden okumanızı tavsiye ediyorum acizane.

 

"Rahatsızlık duyarsın, uyarırsında ama cephe alamazsın veya hakaret edemezsin Allahın kimi hidayete kavuşturacağı belli değildir"

 

Rahatsızlık duyarım, uyarırım, meşru dairede mücadele de ederim; fakat hakaret edemem. Allah'ın kimi hidayete kavuşturacağını bilmediğim için gayret ile mükellefim.

 

Bu arada açıklamalarından dolayı Kılıçkıran ağabeye teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Kurallarla ilgili gerekli malumat da arkadaşlar tarafından sağlanmış...

 

Saygı ve selamlarımla

DE
30.08.2007 21:59
#19

Allah yüzümüzü GÜL'dürdü :D

 

Abdullatif Şener'i görmeyi çok istiyordum o makamda. Nasip kısmet meselesi demek :(

 

Şahsi görüşüm; Sayın Şener, Sayın Gül'den daha iyi biri.

ŞE
30.08.2007 22:16
#20

Ülkemizin halihazırda bir din devleti olmayışı, bizim İslamî prensiplerin hakim olduğu ve bu prensiplere göre oluşturulmuş, yahut bu prensiplerle entegre edilmiş bir sistemin arzusunu çekmemize engel değildir. Siz, mensubu olduğunuz dinin hükümlerinin yürürlükte olmamasından bir rahatsızlık duymuyor olabilirsiniz, fakat biz öyle değiliz. Sistemin ismi değişmese bile, daha İslamîleştirilmiş bir idarenin özlemini çekiyoruz. Çünkü biz Müslüman'ız, çünkü dünya ve ahiret yönelimli bir din olan İslam'a inanıyoruz. İslam'ın laikliğe tatbik edilemeyeceğini ise zaten biliyoruz. Bu hedefe yürümek amacıyla takip edeceğimiz metodumuz ise kanun dairesinin dışına taşmadan, mevcut içerisinde yükselmek ve kadrolaşma esaslı sessiz bir devrimi gerçekleştirmektir. Kanun dairesi içerisinde geliştirilmiş kendiliğinden zuhur diyalektiği...

 

 

Evet anladığım kadarıyla siz şeriata dayanan bir yönetim şeklinin özlemini duyuyorsunuz. Elbetteki bizde dinimizin emrettiği şekilde yaşamayı isteriz. Ama sizin özlemini çektiğiniz islami prensipleri hakim kılacak bir yönetim şeklini hayata geçirebilecek bir alt yapının mevcut olduğuna inanıyor musunuz? mesela buna iranı örnek verelim şeriata göre yöneltiliyor, Sudi arabistan gibi ülkelerde şeriatın tam anlamıyla uygulanmadığını her ne kadar islami prensipleri uyguladıklarını söyleselerde islamiyete en büyük zararı verenlerde kendileri değil mi? Evet içki yasaklansın, ahlaksızlık yuvası olan evler kapatılsın, insanlar dini inaçlarına göre ibadetlerinide yapsın buna kimsenin bir sözü yok. zaten islami hayat tarzını benimseyen bir halk topluğunda her ne kadar hakimeyet halkında olsa sonuçda islami prensipleri benimsedikleri için hakkın emirlerini uygulayacaklardır. Sonuçda demokrasi tam manasıyla uygulansa günümüzde uygulanması en kolay bir yönetim şeklidir. ülkemiz demokrasiyi bu kadar benimsemiş olmasaydı hepimizinde şahit olduğu bu tablo yaşanmazdı. halada islamiyete en büyük hizmeti yapan ülkemiz olmuştur.Ben islami prensiplerden rahatsız değilim sadece bunu uygulayacak beşeri zihniyetin mevcut olmadığına inanıyorum.

 

İkinci mevzua gelince elbetteki ayette de denildiği gibi "birbirinize iyiliği tavsiye edin kötülükten men edin." İslamiyeti anlatmak insanlara Rabbimizin emir ve yasaklarını bildirmek her müslümanın görevidir. Bu konuda sizinle hemfikirim.sen üstüne düşeni yaparsın gerisi ona kalmıştır. Peygamber efendimizin hidayete ermeyenler için üzüntüsünü gören Rabbimiz sen üstüne düşeni yaptın şüphesiz biz dilediğimizi hidayete erdiririz diyerek teselli ettiğini de biliyoruz.Ben bunu vurgulamak istedim yoksa insanlar istediğini yapsın bana ne her koyun kendi bacağından asılır demek istemedim.

 

Birde şunu belirtmekte fayda vardır açık ve kapalıların bir arada yaşamasıdan gurur duymam demişsiniz.Buna gurur demeyelim de tahammül desek daha uygun olur, Mevlana bile hoşgörüden bahsederken biz neden bundan rahatsız oluyoruz anlamadım. Okuyunca yazdıkalrınızı nfk kardeşim sizi günahsız sandım. Allah aşkına günah işlemekte biz kullara has bir şey değilmi hiç günah işlemeseydik melek olurduk. Kapalı ile açık bir bayanı yan yana gezerken gördüğünüzde hangisinin Allah katında daha üstün olduğuna karar verebiliyor musun ya da hangisinin cennetlik veya cehennemlik olduğunu anlıyor musun?

DA
30.08.2007 22:56
#21

'Açık ve kapalı olanlar elbette bir arada yaşıyorlar ve yaşayacaklar, fakat bu durumla gurur duymak samimi bir müslüman için muhaldir. Fikir temelini İslamiyet'ten alan Bir Müslüman için bu durum övünç vesilesi olamaz. '

 

acıkcası buna katılmıyorum

sehit lafı ağzımdan aldı :rolleyes:

bence de allah katında kimin daha üstün olduğuna karar veremeyiz

30.08.2007 23:25
#22
Sezere şerefsiz dedim diye de, üzüm üzüm üzülmeye devam edebilirsiniz. Hatta arzu ederseniz ağlayabilirsiniz de. O da serbest... Bu kıyağımı da unutmayın Mümtaz beyciğim :rolleyes:

 

Sezer şerefsizmiydi şereflimiydi o beni alakadar etmez o 10.Cumhurbaşkanımdı mahkeme kadıya mülk olmadığı gibi riyaset makamı da ona mülk olmadı kendisini zerre kadar sevmem kim ne derse desin üzülmem ağlamam ama Sezer gitti diye çok istiyorsanız kına yakabilirsiniz keyfinize kalmış bu kıyağı da herkese yapmam...

TR
31.08.2007 08:53
#23
Sezer şerefsizmiydi şereflimiydi o beni alakadar etmez o 10.Cumhurbaşkanımdı mahkeme kadıya mülk olmadığı gibi riyaset makamı da ona mülk olmadı kendisini zerre kadar sevmem kim ne derse desin üzülmem ağlamam ama Sezer gitti diye çok istiyorsanız kına yakabilirsiniz keyfinize kalmış bu kıyağı da herkese yapmam...

Bir makamı işgal ettiği zaman, insanın ne olduğu sizi ilgilendirmeyecek hale geliyor. O insanın yaptıkları sizi ilgilendirse bile... O da ilginç bi putlaştırmaymış. Du bakalım yeni şeyler öğrenecek gibiyiz sizden :rolleyes:

 

1. "Ahmet Necdet Sezer hakkında hakarete varan ifadeler beni üzdü."

2. "kim ne derse desin üzülmem ağlamam"

 

Dostum bana cevap verebilmek için yalan söylemekten başka çareniz yoksa susabilirsiniz bakın. Biz sizi burda zorla yazdırmıyoruz ki? Lütfen yani. Size yazık. :)

 

Kınaya gelirsek, harbi iyi fikirmiş, Allah razı olsun. Yapmak lazım bunu. İlk geceki eğlencelerim esnasında unutmuşum bunu yapmayı. Gecikmiş sayılmayız, daha 38 gün, 37 gece vaktimiz var. Desturunuza müteşekkirim sultanım. :(

AR
31.08.2007 10:14
#24

Bu konu hakkındaki görüşlere ayetin kendi tefsiriyle karşılık vermeyi ve yorum yapmamayı daha uygun buldumAllah hepinizden razı olsun.(Elmalılı tefsiri-bakara suresi-256)

 

256-Fakat dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dini, kişinin kendi tercihi ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Bunu böyle anlamalıdır. Çünkü "fi'd-dîn" (dinde) ifadesi, "ikrah"a müteallik değil (zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mânânın aslı "zorlama, dinde yoktur" demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsind e n hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur. Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama dinde yasaklanmış t ır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde zorlama değil; herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde dine zorlama yoktur, ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir. Belki dünyada zorlama bulunabilir; ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslâm dininin gerçekten hakim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır.

 

Zorbalık ve zorlama olursa onun dışında olur. Şu halde din, "zorlayınız" demez, zorlama meşru ve muteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad ettiği sevab bulunmaz, rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. "Ameller, ancak niyetlere göredir." Dinin isteklerinin hepsi, z o rlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil, zorlama ile kılınan namaz, namaz değildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir...

 

Bundan başka bir kimsenin, diğerine saldırıp da her hangi bir işi zorlama ile yaptırması da caiz değildir. Kısaca İslâm'ın hükmü altında herkes görevini isteyerek yapmalı, zorlama olmadan yapmalıdır. Cihad da bu hikmetle meşrudur. de zarflık değil, sebeblik mânâsı düşünülürse, m ânâ şu olur: Zorlama, din için yoktur, yahut zorlama, din için, dine sokmak için yapılmaz. Çünkü zorlama, bir kimseye hoşlanmadığı bir işi fiili bir tehditle zorunlu olarak yaptırmaktır. Halbuki din, hoşlanılmayacak bir şey değildir. Dinin aslı olan imanı n kökü tasdik ve kalbden inanmaktır. Bu ise sırf bir rıza ve seçenek işidir. Bunu "Dilediğini yapar." (Bakara, 2/253; Hac, 22/14) olan Allah'tan başka kimse zorunlu hale getiremez. Allah'ın iradesiyle iman ve hatta iman ile salih amel, zorlamaya değil, g ü zel bir seçime ve gönül rızasına bağlı bulunduğundan din için zorlama mümkün olmaz. Ancak tebliğ ve teklif edilir. "Eğer Rabbin dileseydi, yer yüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun?" (Yunus, 1 0 /99) Şu halde dine girmesi için kimseye zorlama yapılmamalıdır. Çünkü zorlanan kimsenin açığa vuracağı iman, Allah yanında gerçek iman olmaz. Zorlama ile gerçek bir dindar kazanılmaz. Bununla beraber kalbe Allah'tan başkasının bakışı, geçerli olmayacağınd a n ve bu zorlama hâlinde olsun iman edene de, "Sen zorlama ile iman açıklıyorsun, yine kâfirsin." denilemez, kâfir muamelesi edilemez. Durumu ortaya çıkıp, şüphe ortadan kalkıncaya kadar bakılır. Çünkü o imanı açığa vurması da az çok bir irade eseridir. Hi ç istemeseydi onu da yapmazdı. Demek ki imanın zevkinden bir zerre olsun tatmıştır. Bu bakımdan: Zeccac'ın dediği gibi savaşla müslüman olduğunu açıklayan, "kerahete" nisbet edilmez demek olabilir ki bu, ikrahın (zorlamanın) bir sözlük mânâsıdır.

 

Zorl amaya ne hacet? Zorlama beklemekte mânâ nedir? Akılların hepsinin,

 

dine sarılması gerekmez mi? Çünkü doğru yolda bulunmak, azgınlıktan; doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Bu kadar peygamberlerden ilim ve amel ile ilgili bu kadar delilller ve nihayet ilâhî saltanatın, bu kadar büyük tecellisinden (ortaya çıkışından) sonra, iman ve dinin insanlara kurtuluş ve mutluluk sebebi, inkâr ve dinsizliğin ise azab ve felaket sebebi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış; hak batıldan, hayır şerden ayrılmıştır. Be l li ki din ehli, muhakkak mutlu olacak, küfür (inkâr) ehli de muhakkak ceza ve azab görecektir. Bunlar her nereden gelse kendi istekleriyle, kendi kazançlarıyla olacak ve o zaman bu mecburiyet, bir zorlama mânâsını içermeyecektir. Bu özellikle şunu gösteri y or ki, "dinde zorlama yoktur" deyince, hiç kimseye sorumluluk, ceza ve azab yoktur, demek şeklinde anlaşılmasın; elbette doğruluğun sapıklıktan kesin olarak ayrılmış bulunması, dine aykırı hareketlerde muhakkak bir azabın ortaya çıkmış olmasındandır.

 

Bilinmektedir ki zorlama, fiilden önce gelir de o fiil için iradeyi kaldırır veya bozar ve o fiil, böyle rızasız yapıldığı için fiilî sonucu, hayır veya şer, yapanın kazanılmış bir hakkı olmaz. Sorumluluğu, zorlayana ait olur, zorlayanın elinde zorlanan, b ir alet olur. Artık kazanç, maksat zorlananın değil, zorlayanındır. Fakat zorlama olmadan yapılmış olan inkâr ve zulmün, fasıklık ve isyanın, isteyerek kazanılmış müktesep bir fiil olduğunda da şüphe yoktur. Artık bu yapıldıktan sonra onun gerekli bir son u cu olan ceza ve azab da yapanın kendi kazancı, kendi hakkıdır ki, bunda zorlama mânâsı düşünülemez, o kendi kendine zulmetmiş olur. Allah Teâlâ ise rahmetinin genişliğinden dolayı kullarının ne kendilerine, ne de başkalarına zulüm ve tecavüz etmelerine ra z ı olmadığından, onları korumak için sınırlar tayin etmiş, din ve hükümlerini bildirmiş, "Dinde zorlama yoktur." buyurmuştur. Bu delil gereğince zorlama, ehliyetin engellerindendir. İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hatta hiçbir kimseye İslâm dinine girmek için bile zor kullanılamaz, herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir. İslâm hükümleri altında müşrik, kitap ehli, (yahudi, hıristiyan), hepsi, din hürriyetleriyle yaşayabilirler. Mesela bir müşrik, dilerse yahudi veya hıristiyan olabilir; h i çbirine müslüman ol, diye zor kullanılmaz, ahdinde durmak ve vergisini vermek şartıyla dininde bırakılır. Fakat her kim olursa olsun, ahdinde (sözünde) durmayanlar da suçuna göre cezasını görür. Kendi rızasıyla İslâm'ı kabul ettikten, Allah'a ve Peygamber i ne söz verdikten sonra döner, irtidad eder (dinden çıkar) da tevbe etmezse cezalandırılır ki, bu bir zorlama değil, verdiği sözden caymanın zorunlu bir sonucudur. Bu noktada İmam Şâfiî gibi bazı âlimler, müslüman olmaya söz vermiş bulunan mecusi veya

 

hıristiyanlardan birisi, eski dininde kalmayıp da mesela yahudi olacak olsa, ben onu: "Ya eski dinine dön veya müslüman ol, diye zorlarım." demiştir. Fakat Hanefiler ve diğerleri demişlerdir ki, "Küfür, bir tek millettir." ifadesi gereğince o şekilde din değiştirmede, verilmiş bir sözü bozma mânâsı yoktur. Buna göre, "Ya dön veya müslüman ol!" diye zor kullanılmaz. Ancak İslâm dinine girdikten sonra dönen, ahdini bozmuş olur ve yalnız bu, tevbe etmezse cezası verilir. Bundan başka ibadet ve diğer muameleler g ibi rıza şart olan amel dallarında da zorlama geçerli değildir. Fiilin geçerliliğine engeldir. Ancak fiil, şer'î bir fiil olmayıp, hisse bağlı bir fiil olursa o başka. Ve herhalde zorlama bir saldırıdır, derecesine göre cezayı hak ettirir. İşte hak dinde v icdan hürriyeti, ahd (söz verme), andlaşma ve hukuk bu kadar yüksektir. Hatta bundan dolayıdır ki, cihad ilanında bile düşmana ya hak dini kabul etmesi veya mağlubiyeti kabul ederek dininde kalıp, hakları saklı olmak üzere İslâm uyruğunda vergi vermesi ar a sında kendi arzusuna bırakılan bir teklif yapılır. Bunlardan birini kabul ederse, andlaşma ile ahdine riayet edilir; kabul etmediği ve savaş yoluyla mağlub olduğu takdirde de yine din değiştirmeye zorlanmayıp, adalet ölçüleri içersinde bir vergiye, bir in t izama mecbur tutulur. Demek cihad, din değiştirmek için zorlayıcı bir vasıta değil, hak dinin yüceliğini fiilen ispat eden hak bir delildir. Çünkü zorlama ile din olmaz. Fakat aklî ve ilmî delilleri dinlemeyen kâfirlerin ve zalimlerin saldırıları da böyle fiilî bir delil olmadan durdurulmaz, herkes her türlü haksızlık ve zorlama ile karşı karşıya gelir. Bununla beraber cihad ve savaş, bir zorlama değil, bir yarıştır. Hangi tarafın tehdidini yerine getireceği bilinmeyen bir imtihandır. Bir de cihad, dinin h ü kmü geçerli olan İslâm yurdunun dışında cereyan edeceğinden zorlamanın kaldırılmış olduğu din çevresinden dışardadır. Dâr-ı harb (kâfir yurdu) zaten zorlama yurdudur. Böyle iken yukarıdan beri Allah'ın beyanı dikkatle incelenirse anlaşılır ki, "Dinde zo r lama yoktur." açık ifadesi, cihad emrinin gayesini tesbit etmektedir. Yani cihadın hikmeti, insanları zorlamadan korumak, zorlama kabul etmeyen dini hakim kılarak Allah'ın kelâmını yükseltmek, yani herkesi mensub olduğu inançtan zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın isteyerek kabul edilip yayılmasına set çekmek isteyen ve gücünün yettiğince zor kullanan hak düşmanlarının savulması ve engellerin kaldırılması ile sağlam bir kalb ve güçlü bir akıl için açıkça ortaya çıkmış bulunan doğruluk yolunu, hakkın egemenl i ğini herkese arz ve ilân etmek ve böylece Muhammed ümmetini, peygamberler cemaati arasındaki Hz. Muhammed'in makâmı ile uyumlu olarak çeşitli milletlerden teşekkül eden sosyal bir toplum üzerinde genel barışı üstlenen, kamunun kalbi gibi

 

egemen ve orta yol u tutmuş bir ümmet yapmak ve peygamberlerin hiç birini ayırmayıp hepsine derecelerine göre iman etmekle Allah'ın birliğine dayanan İslâm dinini, bütün dinlerin genel bağlantısı ve ilerleme hedefi olan genel bir din olarak savunup açıklamaktır. Bunun için İslâm'da savaşın gayesi, intikam, öldürmek, din değiştirmeye zorlama değil; hasmı mağlub etmek ve zorlayıcı gücünü alıp, dininde serbest olarak hakkın hükmüne tabi tutmaktır ki, Allah'ın kelâmını yükseltmek bundadır. Bu sebeple her ne zaman müslümanlara bi r zayıflık gelir, hak din savunulmazsa fitneler kopacak, zorlama çoğalacak, bütün insanlık allak bullak olacaktır.

 

Fakat bu açıklamadan sonra bir soru kaldı. Yukarda, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 2/193) âyetinde görüldüğü üzere Mekke ve hatta Arap yarımadası müşriklerine kitap ehli gibi din hürriyeti verilmemiş, bunlar hakkında, "Bana, Lâilâhe illallah (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur) deyinceye kadar insanlarla savaşmam emredil d i. Bu sözü söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar." hadisiyle ya İslâm, ya ölüm ilan edilmiştir. Bu ise, "Dinde zorlama yoktur." hükmüne ters değil midir? Bunun cevabı şudur: Eğer bunlar birbirine zıt ise, iki âyet, birbirini n esh veya tahsis eder, onların buraya dahil olmadığı anlaşılır. Bununla beraber şu da bilinmelidir ki, onlara din hürriyeti verilmemesi özellikle, "Dinde zorlama yoktur." hükmünün tatbiki içindir.

 

Bu münasebetle tefsircilerden birkaç görüş vardır:

 

1- Bu "Lâ ikrâhe" âyetinin önceden genel bir şekilde indiği, daha sonra cihad ve savaş âyetleriyle neshedilmiş bulunduğu Zeyd b. Eslem'den rivayet edilmiştir. Fakat bu görüş genel olarak doğru görülmemiştir. Aslında "Doğruluk, sapıklıktan ayırd edilm i ştir." âyeti, bunun inişinin, dinin tam olarak ayırd edilmesinden sonra olduğunu göstermekte ve böyle bir düşünceye engel görünmektedir. Bir de, görüldüğü üzere cihad meselesi aslında buraya dahil değildir ki, onunla nesih bahis konusu olsun. Fakat şunu b ilmek gerekir ki, her nesih, neshedicinin alış derecesine göredir. Şu halde bu, cihad ile neshedilmiştir demek, diğer durumlarda muhkem (neshedilmemiş, hükmü açık) demektir. Ve bu sebeple zorlamanın, cihadı da içine aldığı görüşüne sahip olabilecekler içi n

 

bu rivayet önemlidir. Demek oluyor ki bu âyette böyle bir ihtimal olursa, bu ihtimal neshedilmiştir. Ve nesih rivayeti ancak bu yöne mahsustur. Yoksa cihad âyetleriyle geri kalan kısmın neshedilmiş olmasına imkân yoktur. Âmm (genel hüküm), nesihten sonra geri kalan kısımda yine kesindir. Kısaca nesih âyetin tamamiyle ilgili değil, kısmîdir.

 

2- Bu âyet kitap ehli hakkında inmiştir. Dolayısıyla müşrikler, bunun genel hükmünden hariçtir. Gerçi "şu peygamberler..." âyetinden başlayan sözlerin gelişi, bunu teyid ettiği gibi, iniş sebebi hakkındaki rivayetler de bunu desteklemektedir. Rivayet ediliyor ki Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce Ensar'dan bazıları, çocuklarını Yahudiliğe veya Hıristiyanlığa sokmuşlardı. İslâm dini gelince bunlara zor kullanma k istediler. İslâm'dan önce Ensar'dan bir kadının çocuğu yaşamadığı durumlarda, şayet çocuğu yaşarsa onu kitap ehli ile beraber ve onların dini üzere bulundurmayı adardı. Bu sebeple Ensar çocuklarının bir kısmı kitap ehlinin dininde bulunuyorlardı. Dolayısıyla İslâm'a geldikleri zaman dediler ki: "Biz vaktiyle bunların dinlerini, bizim dinimizden daha üstün görürdük ve çocuklarımızı onun için o yola sevkederdik, mademki İslâm dini geldi, her halde biz bunları zorlarız." dediler. Bu cümleden olarak Salim b. A vf oğullarında Husayn adında Ensar'dan birinin iki oğlu vardı. Önceleri Şam tüccarlarının telkinleriyle hıristiyan olmuş gitmişlerdi. Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra Medine'ye geldiklerinde babaları bunlara: "Vallahi sizi bırakmam, mutlaka müslüma n olmalısınız." diye sataştı. Onlar da çekindiler, üçü birlikte Resulullah'a müracaat ettiler. Bunun üzerine bu âyet indi, babaları da onları bıraktı. Bu olaylar, gerek cihada izinden önce olsun ve gerekse sonra, her iki takdirde nüzul sebebi, müşrikleri i ç ine almamaktadır. O halde hükmünün genelliği de kitap ehline aittir ve neshedilmiş değil, muhkemdir (hükmü açık ve geçerlidir). Bu güzel! Fakat sebebin özel oluşu, hükmün genel oluşuna mani değildir. "Dinde zorlama yoktur." hükmü ise daha geneldir. Son r a bu hüküm yalnız kitap ehline mahsus olsaydı, dâr-ı İslâm'da (İslâm yurdunda) kitap ehlinden başkasına taahhüd ve güvence (emân) verilmemesi gerekirdi. Halbuki Arap yarımadası müşriklerinden başkasına bu muamele yapılmamıştır. Şu halde bu âyet, mutlak ol a rak neshedilmiş olmadığı gibi, genel hükmü kitap ehline de mahsus olmamalıdır. Nitekim Hz. Enes: "Nüzul (iniş) sebebi, Resulullah, birisine 'Müslüman ol' buyurmuştu. O da 'kendimi hoşlanmaz buluyorum' demişti. Bu âyet bunun hakkında inmiştir." diye ri v ayet etmiştir ki, bu sebep daha mutlak olmakla hükmün genel oluşunda daha açıktır.

 

3- Bilinmektedir ki Arap müşrikleri hakkındaki muamele,

 

"Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 2/193) emrine dayanmaktadır. "Dinde zorlama yoktur." hükmünün ise "Arapların Müslüman oluşundan sonra dinde zorlama yoktur, vergi yeterlidir." meâlinde olduğu Tefsir-i Kebîr'-de açıklanır.

 

Demek ki doğruluğun sapıklıktan ayırd edilmesi o zamandır. Ve bu hüküm, daha öncesini kapsamaz, bu mânâca bu âyet, "Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın..." âyetinden sonra inmiş demek olur. Önce inen, sonra ineni ne nesih, ne de tahsis edemeyeceğinden "Lâ ikrâha = zorlama yoktur" hükmü genelliği üzere kalır. Bu d u rumda aralarında bir yönden çelişki varsa, sonradan inen, önce ineni neshetmiş olacaktır. Halbuki bunun, öncekini neshettiğine dair hiçbir görüş yoktur ve olamaz. Çünkü bunun tarih itibariyle sonradan indiği açıkça belli değildir. Yukarda görüldü ki, aksi n e rivayet bile vardır. Bu bakımdan usûl itibariyle birbirlerine yakın olarak yorumlanması gerekir. Böyle olunca da birbirlerini karşılıklı olarak tefsir (izah) ve tahsis edebilirler. Şu halde İslâm'ın doğruluğunun ortaya çıkıp ayırdedilmesini Araba ve zor l amanın olmayışını ondan sonraya tahsis de doğru olamaz. Önce İslâm'ın başlangıcında zorlama değil, misliyle karşılık bile verilmediği bilinmektedir. Şimdi Arapların müslüman oluşundan sonra da zorlama olmadığı kabul edilmiş, bu arada müslümanlar arasında b ulunan Arap müşriklerine de bu olaya kadar hiç bir zorlama yapılmadığı bilinmektedir. O halde, âyetinin bütün kapsamıyla mânâsı, "İslâm dininin, hüküm dairesinde zorlama yoktur." demek olur. Savaş ve savaş hâlinde bulunan düşman meselesi, bu hükümden esa s itibariyle hariç olduğu gibi, zorlamaya karşılık vermek ve suça ceza da bunun dışındadır. Ancak bu, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din de yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 2/193) âyetiyle beraber düşünmek lazımdır. Buna göre â y etin sonunun da delâlet edeceği üzere İslâm dininin hüküm dairesinde zorlama bulunmaması, tahsis yoluyla iki kayıt ile bağlanmıştır ki; biri fitne bulunmaması, biri de İslâm yurdunda diğer dinlere mensup olanların tebalığı (uyruğu) bozmamalıdır. Âmm (gene l lik ifade eden hüküm) ise tahsisten sonra zan ifade eder. Burada fitneden maksat da şirkti. Fakat genel mânâsıyla alınması da caizdir. Bu şekilde ikinci kaydı da içine alacağından, bu bir kayıt, diğerinden müstağni kalır (ona ihtiyaç duyurmaz). Demek ki kısaca mânâ şu olur: "Fitne yoksa dinde zorlama yoktur,

 

çünkü doğruluk, sapıklıktan iyice ayrıldı. Bunları karıştıranlar, belalarını bulurlar".

 

Bundan dolayı, her kim tağuta, azgınlara veya azgınlıklara küfredip (inkâr edip), Allah'a iman ederse, yani samimi bir kalb ile, "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur." diyerek önce o tağutları kökünden siler, sonra da bütün varlığıyla Allah'a iman eder ve dolayısıyla Allah'ın gönderdiği peygamberleri, Hakk'ın indirdiklerini tasdik ederse, o mutlaka en sağl a m kulpa yapışmıştır ki, kopmak onun için değil. Bu sağlam ipin kulpu, o tutamak ne kopar, ne kırılır. Ancak bırakılırsa fena düşülür. Bu ilmî ve amelî delillerden, hak ve batılın bu ortaya çıkışından sonra akıl ve doğruluğun gereği artık bugün var, yarın yok, gelip geçici olan fani, batıl, koyu gölge kırılıp dökülecek, nihayet kendine tutunanı düşürüp bırakıp gidecek olan tağutların, Firavunlar, Nemrudlar, sihirbazlar, kâhinler, şeytanlar gibi azgın, sahte mabudların çürük kulplarına yapışmak değil, " E zelden sonsuza kadar dirisi, her şeyin yöneticisi" şaşmaz, yanılmaz, uyumaz, ımızganmaz, göklerin ve yerin hükümranlığının sahibi, izni olmadan huzuruna yanaşılmaz, şefaate cesaret gösterilmez, büyüklük sahibi, gizli açık, cüz'î (kısmî), genel her şeyi b i len, her şeyden haberdar, ilminin gerçek mahiyetine erilmez, o bildirmedikçe bir şey bilinmez, büyüklük kürsisi yerleri, gökleri tutmuş, yerler, gökler kudret avucunda bir hiç kalmış o yüksek, pek yüksek kudretinin yüceliği, şanı, büyüklüğü sonsuz, kendi s inden başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah Teâlâ'nın kopmaz, kırılmaz, sağlam kulpuna iki eliyle seve seve canı gibi koruyup yapışmak, yani misal olarak o ilâhî kürsiden uzatılmış, kopmaz, kırılmaz sağlam bir ipin kulpuna, tutamağına benzeyen ve dinin başı olan Hakk'ın tevhidine (birliğine) güzelce inanmak, inanıp gereğince amel etmek ve onu hiç bırakmamaktır. İşte, bu imanı yapan, böyle bir kulpa yapışmış olur. Fakat bu iman ve itikat, yalnız sözde ve yalnız kalbde kalmamalı, ağız, gönül bir, iç ve dış bir olmalıdır. Çünkü Allah her şeyi işiten ve bilendir. Hem sözleri işitir, hem de niyetleri bilir. Ağzından, deyip, içinde inkâr saklayan münafıkların ve aksine içinden hakkı bilip, ağzından küfür ve inkâr savuran kâfirlerin yaptıklarından Allah gafil ve habersiz değildir.

 

TAĞUT: "Tuğyan" (azgınlık) kökünden mübalâğa kipiyle bir cins ismidir ki, aslı "ceberût = zorbalık" gibi "tağavut" olup, yer değiştirmekle "tavagut" yapılarak "vâv", "elif"e çevrilmiştir; tekile, çoğula, erkeğe, dişiye söylenir. Tuğyanın (azgınlığın) kendisi kesilmiş, isyankâr, azgın, azman, azıtgan demek gibidir.

 

İbnü Cerîr et-Taberî'nin tarif ettiği gibi, Allah'a karşı isyankâr olup zorla, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şey demektir. Bunun tefsirinde "şeytan veya sihirbaz, yahut kâhin ya da insanların ve cinlerin, inad edip büyüklük taslayanları veya Allah'a karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud g i biler veya putlar diye çeşitli rivayetlere rastlanır. Ebu Hayyan der ki: "Bunların birer örnekle açıklanması gerektir. Çünkü tağut bunların her birine hasredilmiş (mahsur)tir.." Yukardaki tarif, bunların hepsini içine almaktadır. Bununla birlikte Kâdî Bey d avî bu hususa: "Allah yolundan menedenler" fıkrasını da ilave etmiştir ki, daha genel bir tarifi içerir. Çünkü bunu yapanlar, mabud tanınmış olmayabilir. Şu kadar ki, bu da "Heva ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?" (Câsiye, 45/23) âyeti gereği n ce kendi hevasına uyup kendi kendine mabut rütbesi vermiş sayılabileceği düşünülürse önceki tarife dahil olacaktır. Bu açıklamadan birkaç fayda elde edeceğiz: Önce, tağutun çeşitli tefsirleri (açıklamaları) örnek veya çeşitlerini gösterebileceği gibi "şey t an, sihirbaz, kahin, batıl mabud, insanların ve cinlerin büyüklük taslayıp inad edenleri" kelimelerinin her biri tağut kelimesiyle tarife benzer ve uygun düşecek bir tarzda ifade edildiğine göre bunların, mânâ itibarıyla tam eş anlamlı değilseler bile pe k yakın veya birbirini gerektiren şeyler olarak kullanıldıklarına da işaret edebilir. İkinci olarak demek oluyor ki, tağutun açığı da, gizlisi de, görünürü de, görünmezi de vardır. Üçüncü olarak, tuğyan (isyan, azgınlık) kavramından anlaşılıyor ki, putlar i kinci derecede tağutlardır. Bakılırsa akıl sahibi olmayan putların ve dikili taşların tağutlardan bile sayılmaması gerekirdi. Çünkü bunların kendileri Allah'a karşı bir azgınlığa sahip olamazlar ve azgınlığa rıza gösteremezler. Fakat red de edemezler. Bu s ebeple nihayet bir azgınlık sebebi olabilirler. Bu sebebi de azgınlar bulurlar. Putlar, aslında erkek veya dişi tağutların hayalleri ve azgınların azmanlarıdır. Gizli veya açık azgınlar, bunlarla kendi azgınlıklarını ileri sürerler. Bu yönüyle putlar, ası l tağut değil, tağutların temsilcileridirler. Böyle "Kim tağutu inkar ederse..." ifadesi şunu bildirmiş oluyor ki, tevhid emrinde ilk iş, putlardan önce ona sevk eden azgın isyankârlara küfretmek (onları inkar etmek)tir. Dördüncü olarak, Allah'a karşı is y ankâr olmayan ve şirke razı olma ihtimali bulunmayan ve bununla beraber birtakım isyankârlar tarafından ilâh diye kabul edilen Hz. İsa ve Üzeyr gibi büyük insanların kendileri tağutun tarifinden ve kendilerine tağut denilenlerden hariçtirler. Tevhid emrin d e, "başka hiçbir ilâh yok" derken bunların ilâhlığını da olumsuz kılıp inkar etmek, ibadet etmemek farz

 

olduğu halde, diğer taraftan bunları inkâr caiz olmayacak, bilakis Allah'a imanın gereklerinden olarak peygamberlere iman ve saygı da imanın şartlarına dahil bulunacaktır. Bu çok önemli nükteye işaret edilerek "kim tağutu inkâr ederse..." buyurulmuş da diğerlerini inkâr şart koşulmamıştır. Demek ki tevhidin şartı Allah'tan başkalarını inkâr etmek değil, Allah'tan başkalarından ilâhlık vasfını kaldırma k ve bu arada tağutları inkar etmek, yani onları hiç tanımamak, diğerlerinin de ilâhlık altındaki derecelerine göre haklarını tanımaktır. Çünkü hak Allah'ındır. Nihayet şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah'ın birliğine inanan bir mümin olmak için, A l lah'a imandan önce küfre tevbe etmek şarttır. Ve bu tevbenin şartı da tağutları asla tanımamaya kesin karar vermektir. Bu durumda, "kim tağutu inkar eder de Allah'a iman ederse..." ifadesi, "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir. İşte böyle içi ve dışı ile iman eden mutlaka sağlam kulpa yapışmış olur ki, buna tutunanların Allah'ın Kürsisine, cennetin en yüksek tabakalarına doğru çekilip, götürülecekleri ve giderken bırakıverenlerin de dehşetli bir şekilde düşecek l eri kelâmın mânâsından anlaşılıyor. Şimdi hem bunu daha çok aydınlatmak, hem de acaba hiç tutunmasak, hiçbir kulpa yapışmasak ne lazım gelir, diyebilecekleri irşad için buyuruluyor ki:

31.08.2007 11:28
#25

Beni üzen Riyasetteki kişiye hakarettir ve de şu an riyaset makamında değildir devlet büyüğümüzdür yalan falan söylemem olayları manipüle etmekten vazgeçin efendim adres verin de size bolca kına göndereyim nerenize yakarsınız zat-ı alinize kalmış sana da zorla cevap yaz diyen yok efendi.Kına işleriyle meşgul ol şimdi Sezer gitti diye riyaset makamındaki kişiye hakaret üzer beni yoksa Sezerin en büyük destekçisi değilim odamda Sezerin boy boy resimleri de yok Türk kültürünü bir araştırın efendim 4.Muratın muhaliflerine söylediği ''Başınızdaki Habeşli bir köle olsa dahi itaat ediniz'' Hadis-i Şerifini bir düşünün kına yakmaktan kalan zamanınızda....

NF
31.08.2007 11:33
#26
Ülkemizin halihazırda bir din devleti olmayışı, bizim İslamî prensiplerin hakim olduğu ve bu prensiplere göre oluşturulmuş, yahut bu prensiplerle entegre edilmiş bir sistemin arzusunu çekmemize engel değildir. Siz, mensubu olduğunuz dinin hükümlerinin yürürlükte olmamasından bir rahatsızlık duymuyor olabilirsiniz, fakat biz öyle değiliz. Sistemin ismi değişmese bile, daha İslamîleştirilmiş bir idarenin özlemini çekiyoruz. Çünkü biz Müslüman'ız, çünkü dünya ve ahiret yönelimli bir din olan İslam'a inanıyoruz. İslam'ın laikliğe tatbik edilemeyeceğini ise zaten biliyoruz. Bu hedefe yürümek amacıyla takip edeceğimiz metodumuz ise kanun dairesinin dışına taşmadan, mevcut içerisinde yükselmek ve kadrolaşma esaslı sessiz bir devrimi gerçekleştirmektir. Kanun dairesi içerisinde geliştirilmiş kendiliğinden zuhur diyalektiği...

Evet anladığım kadarıyla siz şeriata dayanan bir yönetim şeklinin özlemini duyuyorsunuz. Elbetteki bizde dinimizin emrettiği şekilde yaşamayı isteriz. Ama sizin özlemini çektiğiniz islami prensipleri hakim kılacak bir yönetim şeklini hayata geçirebilecek bir alt yapının mevcut olduğuna inanıyor musunuz? mesela buna iranı örnek verelim şeriata göre yöneltiliyor, Sudi arabistan gibi ülkelerde şeriatın tam anlamıyla uygulanmadığını her ne kadar islami prensipleri uyguladıklarını söyleselerde islamiyete en büyük zararı verenlerde kendileri değil mi? Evet içki yasaklansın, ahlaksızlık yuvası olan evler kapatılsın, insanlar dini inaçlarına göre ibadetlerinide yapsın buna kimsenin bir sözü yok. zaten islami hayat tarzını benimseyen bir halk topluğunda her ne kadar hakimeyet halkında olsa sonuçda islami prensipleri benimsedikleri için hakkın emirlerini uygulayacaklardır. Sonuçda demokrasi tam manasıyla uygulansa günümüzde uygulanması en kolay bir yönetim şeklidir. ülkemiz demokrasiyi bu kadar benimsemiş olmasaydı hepimizinde şahit olduğu bu tablo yaşanmazdı. halada islamiyete en büyük hizmeti yapan ülkemiz olmuştur.Ben islami prensiplerden rahatsız değilim sadece bunu uygulayacak beşeri zihniyetin mevcut olmadığına inanıyorum.

 

İkinci mevzua gelince elbetteki ayette de denildiği gibi "birbirinize iyiliği tavsiye edin kötülükten men edin." İslamiyeti anlatmak insanlara Rabbimizin emir ve yasaklarını bildirmek her müslümanın görevidir. Bu konuda sizinle hemfikirim.sen üstüne düşeni yaparsın gerisi ona kalmıştır. Peygamber efendimizin hidayete ermeyenler için üzüntüsünü gören Rabbimiz sen üstüne düşeni yaptın şüphesiz biz dilediğimizi hidayete erdiririz diyerek teselli ettiğini de biliyoruz.Ben bunu vurgulamak istedim yoksa insanlar istediğini yapsın bana ne her koyun kendi bacağından asılır demek istemedim.

 

Birde şunu belirtmekte fayda vardır açık ve kapalıların bir arada yaşamasıdan gurur duymam demişsiniz.Buna gurur demeyelim de tahammül desek daha uygun olur, Mevlana bile hoşgörüden bahsederken biz neden bundan rahatsız oluyoruz anlamadım. Okuyunca yazdıkalrınızı nfk kardeşim sizi günahsız sandım. Allah aşkına günah işlemekte biz kullara has bir şey değilmi hiç günah işlemeseydik melek olurduk. Kapalı ile açık bir bayanı yan yana gezerken gördüğünüzde hangisinin Allah katında daha üstün olduğuna karar verebiliyor musun ya da hangisinin cennetlik veya cehennemlik olduğunu anlıyor musun?

Selamlar,

 

İlk paragrafınızın ana fikrini, "Ben islami prensiplerden rahatsız değilim sadece bunu uygulayacak beşeri zihniyetin mevcut olmadığına inanıyorum" cümlesiyle açıklamışsınız. Öncelikle bu zihniyetin geniş kitlelere yayılmış olmamasına rağmen, bu bilinci taşıyan insanların sayısında ciddi bir artış olduğunu gözlemlemek mümkün benim açımdan. Bu durumda bu gruba daha büyük bir sorumluluk düşüyor. Yol haritasının, içinde yaşadığımız anda gerçekleştirilmeye müsayit olan kısımlarını gerçekleştirmek için, bu bilince sahip olan insanların daha ziyade çaba harcaması gerekiyor. Çünkü siz de bilirsiniz ki -4>-5... Demokrasi meselesine gelirsek, dikkat edildiyse ben demokrasinin kendisine itiraz etmedim bu başlıkta. Aslında pek de sevdiğim, mükemmeli remzlendirdiğini düşündüğüm bir sistem olmasa da, mevcut durum içerisinde, Türkiye şartlarında en makul görünen sistem demokrasidir. Çünkü muharririn birinin "Göbeğini kaşıyan adam" tabiriyle resmettiği insanlar bu ülkenin ruh kökünü, genel temayülünü aksettiriyor. tek partinin İslam'dan haz etmez azınlık diktası bu ülkeyi temsil etmekten uzak. Bu ülkede her halukarda muhafazakarlar ekseriyettedir ve devlet kademelerini elinde bulunduran tek parti diktasının kemikleşmiş kadrosunun temsiliyetinin zayıflatılması için demokrasi, Türkiye'de, günün şartları içerisinde biçilmiş kaftan gibidir. Çünkü demokrasi, bizim ülkemizde, mukaddesatçıların yükselmesi için gerekli ortamı hazırlıyor. Bu sebeple, her ne kadar samimi bir demokrat olmasam da, İslamiyet'teki samimiyetimi göz önünde bulundurarak günümüz Türkiyesinde demokrasiyi ben de üstün görüyorum. Demokrasinin işleyişi içerisinde, apayrı bir mevzu olarak, halkı eğitme meselesinde, bize, yani bilinçlilik yönüyle en azından vasatın üzerine çıkan insanlara büyük bir görev düşüyor. Buraya kadar sanırım hemfikrizdir. Benim itiraz ettiğim nokta, "Çağımızda İslam'ın tasvip ettiği yönetim şekli" tarzında bir ifade kullanılmasıydı. Böyle bir ifadeyi kullanmak mümkün değildir. Sadece, ülkemizde, -5'ten 1'lere yükselmek için, İslamiyet açısından en uygun sistem demokrasidir diyebiliriz fakat, din olarak İslamiyet'in demokrasiyi tasvip ettiği mülahazası hakikati aksettirmemektedir. Anlatmaya çalıştığım şey buydu. Bu paragrafın genelinde anlatmaya çalıştığım şey ise; Alman ordusuna, tek başına "Ben varsam Fransa da vardır!" diye haykıran o meçhul kahramanın psikolojisiyle hareket etmemizin lüzumu... Biz mevcut içerisinde en iyiye gitmeye çalışırken, aklımızın bir yerinde, mevcut şartlardan bağımsız olarak asıl ihtiyaç duyduğumuza kavuşma arzusunu da, asla pörsütmeden yaşatmalı ve bu "kızıl elma" için gece demeden, gündüz demeden elden geldiğince mücadele etmeliyiz.

 

İkinci paragrafınızda mutabakatı bulmuşuz.

 

Gurur duyma meselesinde, ben de bu kelimeye şiddetle karşı çıkarak tahammül kelimesine bir miktar vurgu yapmıştım. Fakat burada tahammülden ne anladığımız da çok önemli. Daha önceki mesajımda kullandığım şu cümleyi yinelemek istiyorum: "Rahatsızlık duyarım, uyarırım, meşru dairede mücadele de ederim; fakat hakaret edemem." Yani eğer tahammülden kastettiğiniz şey, sokakta yürüyen bir mini etekli kızın bacaklarına tekme atmak veya yanınızdan geçerken etraflıca sövmekse, amenna. :rolleyes: Fakat bu tablodan rahatsızlık duyup, tablonun aleyhinde çalışmak benim için görevdir ve bu insanların toplumumuzda oluşundan dolayı gurur duymak, liberalizmden ziyade İslam'ı hareket noktası kabul eden bir şahsiyet olarak benim için muhaldir. Mevlana'nın hoşgörü anlayışı ise bugün malesef tamamen farklı algılanıyor ve ciddi bir saptırmaya tabi tutuluyor. Bir arkadaşım, bir web sitesinde "Gel, ne olursan ol yine gel" sözüyle ilgili şöyle yazmıştı, ondan iktibas edeyim: "...Önemli görünen bir başka mesele de 'Gel gel kim olursan ol gel' sözü Hz. Mevlânâ (k.s.) hazretlerine ait değildir velev ki zât-ı âlilerinin fem-i saadetlerinden dökülmüş olsun 'gel öyle kabak gibi kal, içkiciysen içkici olarak, putperestsen putperest olarak kal biz seni öyle de hoşgörürüz demek değildir zinhar. Gel Şeriat-ı Ahmediyye'ye tâbi olup adam olmaya niyetliysen gel demektir." Yani bu hoşgörünün altında da bir irşad sevdası yatmaktadır. İçki içenlerle, putperestlerle gurur duymamaktadır Hz. Mevlana. Tebliğ metodu olarak onun izlediği yolu biz de kullanabiliriz elbette.

 

"Okuyunca yazdıkalrınızı nfk kardeşim sizi günahsız sandım. Allah aşkına günah işlemekte biz kullara has bir şey değilmi hiç günah işlemeseydik melek olurduk."

 

Estağfurullah, biz de mücrim bir kuluz ve bunun pişmanlığı içerisindeyiz. Cemiyeti düşünürken kendimizi atlamıyoruz asla. Günah işlemenin insanoğlunun tabii bir özelliği olması, onlarla savaşmamız lüzumunu ortadan kaldırmaz ki? Günah var olacaktır, fakat biz üzerimize düşeni yapalım yine de. Bir insanın bir günah işlemesini dahi önlesek, kendimiz işlemek üzere olduğumuz bir günahtan vazgeçsek veya bu amacımızda muvaffak olamasak, bu saadet bize epeyce yeter.

 

"Kapalı ile açık bir bayanı yan yana gezerken gördüğünüzde hangisinin Allah katında daha üstün olduğuna karar verebiliyor musun ya da hangisinin cennetlik veya cehennemlik olduğunu anlıyor musun?" diye sormuşsunuz. Allah katında kimin üstün olduğunu kimsenin bilmesine imkan yoktur, fakat dünyevî manada hükümler zahire göre verilir. Samimiyet dedektörüne hiçbirimiz sahip olmamakla beraber, Allah'ın emrine itaat eden birisi ile bu emri sallamayan birisinin yükseklik dereceleri hakkında, kat'iyet belirtmeyen bir fikir sahibi olabilirim - kat'iyet belirtmemesinin sebebi, samimiyetten emin ve kişinin hayatının diğer kısmından haberdar olmamamdır-. Kaldı ki burada önemli olan fikir sahibi olmak değil, cemiyet nazarında gerekenlerin yapılma durumuyla ilgilenmek ve meselenin bize bakan kısmına, yani zahirî yönüne odaklanmaktır. "Ben Allah'ın emirlerini yerine getirmiyorum, fakat kalbim temiz! Hem nice dindarlar var ki, hepsi iğrenç insanlar..." düşünceleriyle karşımıza çıkan ve şahsen midemi bulandırmaya vesile olan zihniyetin hiçbir tutarlılığı yoktur, zira Allah yalnızca, insanların nazarında subjektif bir kavram olan kalp temizliğini istemiyor, itaat istiyor, teslimiyet istiyor. Ayrıca, emirleri yerine getirmek kalp temizliğine engel de değildir. İkinci cümle ise kendi suçunu gizlemek için başkasının kabahatine odaklanma manası taşıyor ki ne denli sağlıklı bir müdafa biçimi olduğuna siz karar verin. Karşılaştırma yaparsak, samimi bir kapalının, yani inançları doğrultusunda kapanarak riyadan uzak duran bir kişinin, diğer şartları eşit kabul edersek inançlı bir açıktan daha üstün dereceye sahip olacağını, en kötü ihtimalle çok ciddi bir artısının bulunacağını kestirmek güç olmasa gerek. Kişinin samimiyetini belirlemek ise kadir-i mutlak olanın işi. Burası beni ilgilendirmiyor. Ben zahirle ilgilenirim, batın'ın düzelmesi için de telkinle yükümlüyüm.

 

Saygı ve selamlarımla

31.08.2007 11:36
#27
Abdullatif Şener'i görmeyi çok istiyordum o makamda. Nasip kısmet meselesi demek :rolleyes:

 

Herkesin fikrine saygı duyarım ama biraz hafızalarımızı tazeleyelim efendim.Sayın Şener geçen sene eşiyle evlendiği zaman eşinin başının açık olduğunu söylemişti ve daha sonra bu söz bizzat eşi tarafından yalanlanmıştı.Daha sonra ''Her mülkiyeli biraz komünisttir'' sözünü söylemişti ayrıca ''Şarabın tadından başka herşeyini bilen'' biriydi Sayın Şener.Arınçın laikliğin tanımını bir kez daha yapalım önerisine laikliğin tanımı açıktır 24.maddedir demişti.Açıkçası Sayın Şeneri kartel medyası onu övünceye kadar sevdim,takdir ettim ama bu adamlar birini övüyorsa birşey vardır dedim.İlave olarak Sayın Şenerle ilgili 2 tane yazı linki vereyim arşivimden belki ilgilenenler çıkabilir:

 

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=547889

 

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/yazar.do?yazino=285718

NF
31.08.2007 11:40
#28
adres verin de size bolca kına göndereyim nerenize yakarsınız zat-ı alinize kalmış

Selamlar,

 

Bu vurgu hiç hoş olmamış, tartışmanızı edeb dairesinin dışına çıkabilecek tarzda yorumlanabilen ifadelerle sürdürmeyin lütfen.

 

Saygı ve selamlarımla

E.
31.08.2007 12:37
#29

Yazıma karşılık yazılanların hepsini okuyacak zamanım olmadı fakat mutlaka okuyacağım. Bu konuda bir siyaset bilimi kitabında bu konuyla ilgili yazılanları buraya taşımak isterim...

 

Demokrasi Karşıtı Müslüman Düşünürler

 

Şüphesiz, müslüman ülkelerden yükselen görüşler içinde özetlenen argümanların en azından bir kısmının çocukca olduğunu söyleyebileceğimiz başka argümanlar da dile getirilmektedir. Mesela, Yunanca’da halk anlamına gelen “demos” ve yönetim anlamına gelen “kratos” kelimelerinden türetilen, yani Islama yabancı bir kültürün ürünü olan bir kavram olmasından ötürü İslam’da demokrasi olmadığının söylendiğine zaman zaman rastlanmaktadır.

Keza, insan hakları teori ve tatbikatının Batı’da ortaya çıkmasının normal olduğu, çünkü orada insan hakları daha önceleri olmadığı için böyle bir kavramlaştırmaya ihtiyaç duyulduğu, İslam’da ise zaten insan haklarının başından beri mevcut olduğu, bundan dolayı bir insan hakları rejimi olarak demokrasinin islam ülkelerinin gündeminde olmadığı arada sırada da olsa tartışma platformlarında dile getirilmektedir. Özetle, Batılı yazarların yanında, bazı müslüman yazarlar da, aşağı yukarı aynı gerekçeklerle, İslam ile demokrasinin bir arada bulunamayacağı, beraber yaşayamayacağı görüşünü savunmaktadır.

 

Önemli siyasi İslam düşünürlerinden El Mevdudi’ye göre “islami siyasi sistem”in üç temel unsuru vardır: Tevhid (Allah’ın birliği), risalet (Peygamberlik) ve hilafet. Bunları anlamaksızın İslami politikayı anlamak mümkün değildir. Tevhid, İslam inancı, geleneği ve pratiğinin özüdür. Tevhid ilkesine göre, Allah’tan başka Tanrı yoktur ve bunun sonucu, Allah’ın iradesinin (egemenliğinin) bütün insanlar için bağlayıcı ve yegâne yol gösterici olmasıdır. Mevdudi’ye göre, siyaset felsefesi açısından İslam seküler Batı demokrasisinin karşıtıdır, halk egemenliği fikrini reddeder ve İslami politika Allah’ın egemenliği ve halifenin bu egemenliğin temsilciliğini yürütmesi esaslarına dayanır. Mevdudi, İslami politikanın “Allah’ın krallığı” olacağını söyler. Bunun İngilizce’deki karşılığı teokrasidir, fakat İslam teokrasisi Batı’nın anladığı ve yaşadığı teokrasinden farklıdır, çünkü bir din adamları sınıfının hakimiyetine değil, bütün müslümanların devlet işlerini Kur’an’a ve sünnete uygun olarak yürütmesine dayamr. Dolayısıyla, her müslüman İslam hukukuyla ilgili konularda görüş açıklama hakkına sahiptir. İslam siyaseti bu anlamda demokrasidir, fakat bütün müslümanlar birleşseler bile Allah’nın açık bir buyruğunu değiştirmeye yetkileri yoktur

 

Lewis: İslam-Demokrasi İlişkisine Daha Olumlu Bir Bakış

 

Bununla beraber, İslam hukuk ve kültüründe bir tür demokrasiye kaynaklık edebilecek bazı unsurlar bulunabilir. “İslam geleneği keyfi yönetime şiddetle karşı çıkar. Geleneksel İslam dünyasındaki merkezi egemenlik kurumu olan halifelik, Sünni hukukçular tarafından, halifeleri despotlardan ayıran sözleşme ve rızaya dair özelliklere sahip bir kurum hüviyetinde tanımlanır. Siyasi gücün uygulanması yönetenler ile yönetilenler arasında karşılıklı yükümlülük bağları yaratan bir sözleşme olarak anlaşılır ve takdim edilir. Yönetilenler yönetene itaat etmek ve onun talimatlarını yerine getirmek mükellefiyetindedir, ancak yönetici de yönetilenlere karşı, aşağı yukarı bütün kültürlerde görülen bazı görevlere sahiptir... Yönetici görevlerini yerine getirmez veya getirme gücünü kaybederse sözleşme çözülebilir. Her ne kadar bunun pek az örneği görüldüyse de, geleneksel İslami yönetim anlayışında bir çeşit rıza unsuru vardır”. Bütün bunlar demokratik yönetim tarzını teşvik edebilecek unsurlar olarak görülebilir.

 

Suruş: İslam ve Demokrasinin Zorunlu Birlikteliği

 

Suruş’ a göre, İslam ile demokraside içkin özgürlükler arasında hiçbir çelişki yoktur. İslam ile demokrasi mükemmelen uyuşabilirler, hatta uyuşmak bir tarafa, beraberlikleri kaçınılmazdır; çünkü bir İslam toplumunda bu ikiliden biri mevcut değilse diğeri de mükemmel olmaktan uzaktır. Suruş’un İslam dünyası için demokrasi talep etmesinin ana dayanağı gerçek bir mümin olabilmek için hür olmanın gerekmesidir. Zorlama altında edinilen iman sahih bir iman olamaz. Bir kişinin bilinçli olarak kendini bir şeye teslim etmesi özgürlüğünden ebediyyen vazgeçtiği anlamına gelmez. Kişi, iman etmek için özgür olduğu gibi, bu imandan vazgeçmek için de özgür olmalıdır. Bu özgürlük demokrasinin temelidir. Çoğunluğun inançları ve iradesi ideal İslami devleti şekillendirmelidir. İslami demokrasi, tepeden empoze edildiği takdirde meşru olamaz, ancak inananlar kadar inanmayanları da kapsayan çoğunluğun seçimine dayanırsa, çoğunluk tarafindan tercih edilirse, meşrudur.

 

Suruş’a göre din anlayışı bir evrim içindedir. Kutsal kitaplar değişmez, fakat onların yorumu daimi bir değişim içindedir, çünkü bu yorumlar insanların anlayışı içinde yaşadıkları şartlardan ve devirlerden etkilenir. Dolayısıyla, her zaman ve her yer için geçerli bir İslam yorumu yoktur. Ayrıca, her insanın kendi dini yorumunu yapmaya, kendi din anlayışını geliştirmeye hakkı vardır. Ne din adamları sınıfi ne de başka bir kişi veya grup, dinin esaslarını yorumlama tekeline sahiptir. Bazı anlayış ve yorumların bilgi temeli diğerlerininkinden daha gelişkin olabilir, fakat hiçbir yorum bir diğerinden daha yetkili değildir. İslam gelişmekte olan bir dindir. O bir din olarak kalmalı, bir ideolojiye dönüştürülmemelidir, çünkü, ideolojileştirilse büyük bir ihtimalle totaliteryenleşecektir. Suruş, şeriatı, İslami hukuku kabul etmekle beraber, onun muazzam bir esnekliğe sahip olduğu kanaatindedir. Şeriatın esneklik potansiyeli en iyi demokraside gerçekleşebilir.

Suruş’un dokunduğu ikinci mühim konu, din adamları srnıfldır. Ona göre din adamlarının diğer insanlardan herhangi bir farklılığı yoktur, ayrıcalığı da olmamalıdır. İdeal bir İslami demokraside din adamları sınıfinın a priori yönetme hakkına sahip olması söz konusu değildir. Yöneticiler hukuk çerçevesinde ve eşit haklar temelinde halk tarafindan seçilmelidir. Ayrıca, din adamları sınıfi da, sünni topluluklarda görüldüğü üzere devletin ve şii topluluklarda olduğu gibi herhangi bir halkın mali desteğine dayanmaktan çıkmalı, böylece resmi veya popüler sistemlerin propogandasını yapmaktan kurtulmalıdır. Din sosyal statü kazanma, siyasi gücü ele geçirme aracı olmamalıdır. Dine, ancak samimiyetle ona inanmış ve ondan bir şey beklemeyen kimseler hizmet edebilir. Din adamları da herkes gibi herhangi bir meslek icra ederek hayatlarını kazanmalı, dini hayat kazanma yoluna çevirmemelidir.

 

El-Gannuşi: İslım ve Demokrasi’nin Mümkün Birlikteliği

 

El-Gannuşi çoğunluk yönetimini, serbest seçimleri, özgür basını, azınlıkların korunmasını, dini ve seküler bütün partilerin eşitliğini ve kadınların hem kıyafet hem meslek icrası bakımından tam eşitliğini kapsayan bir İslami sistemi savunmaktadır. İslamın görevi bu sisteme ahlaki değerler sağlamaktır. Wright’a göre bu yaklaşımın ilk sonucu İslami demokrasidir. Nitekim, El-Gannuşi bir mülakatta İslam’ın insanların hayatıyla ilgili spesifik bir programla gelmediğini, sadece genel prensipler getirdiğini, bu prensiplerin oluşturacağı programı İslami ilkelerle modernite arasındaki karşılıklı etkileşim yoluyla formüle etmenin insanların kendilerine kaldığını söylemiştir. Müslümanlar kutsal kitaplarında geçen ifadeleri yorumlama (içtihad) hakkına sahiptir, hiçbir kişi veya kuruma, onların bu hakkını ellerinden alacak şekilde yorum yetkisi tekeli verilmemiştir. Zaten şura’nın anlamı karar verme yetkisine bütün toplumun sahip olmasıdır. Demokrasinin temel değerleri olan siyasi çoğulculuk ve tolerans İslamla mükemmelen bağdaşır.

El-Gannuşi, İslamın demokrasi ile bağdaşmayacağını söyleyen müslüman fikir adamlarını da hayli sert bir şekilde eleştirmektedir. Ona göre, “İslamcılar arasında demokrasiyi eleştiren ve onu küfür olarak değerlendirenlerin hiçbir düşünceleri yoktur... Onlar, anayasal ve hukuksal bir kültüre sahip olmayan insanlardır... Demokrasi, çoğunluğun otoritesini tanıması, karar almada baskıcı bir azınlığa değil, çoğunluğun görüşüne itibar etmesi bakımından sağlıklı bir araçtır. Bu araç sayesinde, iktidarın kansız ve devrimsiz olarak el değiştirmesi mümkün olmaktadır. Bu aracı, materyalist felsefi içeriğinden soyutlayabilir ve iman değerleriyle donatırsak ve onda takvanın esas olmasını sağlayabilirsek, işte o zaman demokrasinin aslında bize ait olan bir sermaye olduğunu söyleyebiliriz. Aslında o, İslam’daki ifadesiyle “şura”dan başka bir şey değildir... Demokrasinin reddedilmesi İslam düşüncesi hakkında çok kötü bir imaj oluşturmaktadır. Çünkü böyle bir tavır, bir şeye karşı olmanın onun karşısındakini kabullenme eğiliminin bulunduğunu çağrıştırması yüzünden, Müslümanların diktatörlük yanlıları olduğu gibi bir yanlış anlama gündeme getirmektedir.

Oysa hiç kimse müslümanlar kadar diktatörlük ve istibdat düşmanı olamaz. Müslüman milletleri ezen ve öğüten demokrasi değil, diktatörlük ve totaliterizmdir. Beni şaşkına çeviren; diktatörlüklerden en çok çeken ve istibdad rejimlerinin baskıları altında kıvranan müslümanlardan bazılarının, gerçek düşmanları olan diktatörlükle mücadele yerine, demokrasiyle didiştiklerini görmektir.

El-Gannuşi 1995’te Londra’da yaptığı bir konuşmıda şunları söylemiştir:

 

“İSLAM, HALKLARIN VE KÜLTÜRLERİN ÇOKLUĞUNU VE ÇEŞİTLİLİĞİNİ HAYATIN BİR GERÇEĞİ OLARAK KABUL EDER VE KARŞILIKLI SAYGI VE BİRLİKTE VAROLUŞ ÇAĞRISI YAPAR...

 

İslam’da Demokrasiye Destek Verebilecek Öğeler

 

İslam ile demokrasinin bağdaşabileceğini savunan yazarlar genellikle İslam’daki bazı noktalara vurgu yapmaktadır. Bunların ilki, müslümanların diğer dinlere gösterdikleri hoşgörüdür. Gerçekten, İslam tarihinin bu bakımdan Hristiyanlığın tarihinden hayli üstün olduğu söylenebilir. “Yahudulik’in ulusal bir din olduğu, Hristiyanlığın evrenselci bir din olmakla birlikte gerek kendisinden önce gelen Yahudiliği gerekse kendisinden sonra gelen Müslümanlığı hakiki bir din olarak kabul etmediği bilinmektedir” İslam’ın bir diğer özelliği, en azından Hristiyanlıktaki anlamıyla ruhban sınıfına sahip olmamasıdır. Hristiyanlıktaki ruhban sınıfi uzun süre İncil’in yorum tekelini elinde tutmuş, neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermiştir. “Hatta XIX. yüzyılın ikinci yarısından bu yana, Katolik Kilisesi Papa’nın yanılmazlığını (infallibility) resmi görüş olarak benimsemiştir. Kilise elinde tuttuğu bu yetki sayesinde bütün tarihi boyunca öğreti ve uygulama ile ilgili olarak farklı görüş ve yorumların ortaya çıkışını engellemiş, bu görüşleri sapkın görüşler olarak yargılamış ve mahküm etmiş, bu görüşlerin sahiplerini aforoz etmiş veya yakmış, kimin aziz, kimin veli, kimin cani, kimin deli olduğuna karar verebilmiştir”

Oysa İslam’da ne ruhban sınıfı ve kilise, ne yanılmaz Papa’ya benzer bir halife varolmuştur.Her müslüman Kur’an’ı okuma ve anlama görev ve gücüyle donatılmıştır. Hazreti Muhammed’in hayatında da demokrasinin unsurlarından olan hoşgörünün ık ileri boyutlarda sergilendiğini gösteren birçok örnek bulmak mümkündür. Bütün bunlar demokratik sistemin İslamla bağdaşacağı görüşünü kuvvetlendirecek unsurlardir.

31.08.2007 13:11
#30

Evet edeb sınırlarını aşan ifadeler kullandım ne yazık ki 'trradomir' rumuzlu arkadaştan ve kamuoyundan özür diliyorum...

EK
31.08.2007 14:42
#31

konu farklı yerlere kaymış ama bende birşey sormak istiyorum ve bir iki konuya değinmek istiyorum müsadenizle ....

 

* peygamber efendimizin vefatından sonra halifenin kim olacağını belirmelemek için demokrasiye başvurulmamış mıydı?Yüksek şura seçmemiş miydi?

 

*osmanlı hilafeti devam ettirmek için (bir nevi halifeliği) hanedanlık sistemini uygulamıyor muydu?

 

buralardaki farklılıklar neden kaynaklanıyor sonuçta ikisininde amacı İslam değil miydi?

 

 

Şeriat bir ağaçtır

dalları tarikat

marifetleri yaprak ise meyveleride hakikattır (Abdülkadir Geylani Hz.)

 

meyva demiş ermişimiz kıtlıkta mıyız nedir şimdi meyvadan yoksun olduk

bakın şu son yüzyıla ne kadar az alim insan yetiştirmişiz

peki sebebi tercihlerin serbest bırakılması ya da bırakılmaması mı

yoksa sebebi zihniyetlerden olmasın

Kaç kişi Kuran zihniyeti taşıyor ya da taşımaya çalışıyor

 

TR
31.08.2007 15:12
#32
Bei üzen Riyasetteki kişiye hakarettir ve de şu an riyaset makamında değildir devlet büyüğümüzdür yalan falan söylemem olayları manipüle etmekten vazgeçin efendim adres verin de size bolca kına göndereyim nerenize yakarsınız zat-ı alinize kalmış sana da zorla cevap yaz diyen yok efendi.Kına işleriyle meşgul ol şimdi Sezer gitti diye riyaset makamındaki kişiye hakaret üzer beni yoksa Sezerin en büyük destekçisi değilim odamda Sezerin boy boy resimleri de yok Türk kültürünü bir araştırın efendim 4.Muratın muhaliflerine söylediği ''Başınızdaki Habeşli bir köle olsa dahi itaat ediniz'' Hadis-i Şerifini bir düşünün kına yakmaktan kalan zamanınızda....

Nasıl kıvıracağınızı şaşırmışsınız, izlemesi çok komik oluyor valla burdan. :) Önce laf söylemeniz üzdü, sonra ne derseniz deyin üzülmem, sonra da riyaset makamındaydı o yüzden üzülürüm, ama yok ya o şu anda riyasette değil galibaa, off aamaaan iştee... Bakalım şimdi ne diyeceksiniz? :rolleyes: Erkin babanın ağzına sağlık, ne güzel de söylüyor öyle 'bir o yana bir bu yana yatma şaşkın' diye... Hey yavrum be...

 

Ben Sezer baştayken de onun şahsının fotoğrafını çekmiştim bu forumda, bilip bilmeden atıp tutmuşsunuz yine ama başka bi şey beklemiyordum sizden. Yeterince tanıyoruz artık sizi.

 

Kına tatlıya bağlanmış, geçiyorum.

 

En son olarak da bir hadisi nefsinize göre açıklamaya çalışmışsınız, bunun herşeyden önce hadisin ruhuna yöneltilmiş bir saygısızlık olduğu açıktır. Bu hadis Emaneti ehline tevdi ediniz hadisiyle bağlantılı ele alınmalıdır, aksi zaten olmaz. Hadis, başınızdaki kişi, toplumsal statüsü ve ırkı ne olursa olsun, başınıza geçmeyi hak ediyorsa, buna ehilse ona itaat edin manasındadır. Ayrıca bu kişi iman edenlerin başına bela olmuyorsa kendisine saygı göstermek de gerekir. Yoksa hadis, başınızdaki sizin ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan fitil fitil getirse, dininizi yaşamanızı zorlaştırsa, size karşı tavır alsa yine de ona itaat edin, mazoşist olun, koyun olun manasını içermiyor, haşa! Bir kere böyle olsaydı, Hz. Peygamber (S.A.V), vaktinin mevki sahipleri olan Kureyşlilerle mücadele eder miydi, onlara boyun eğmez miydi? Uçmayın. Kaldı ki biz sezerciğe katlandık, fakat hem vaktinde, hem de şimdi fotoğrafını çekip belamızı okuyoruz. Karışmayın, bulaşmayın; sizin için kötü oluyor böylesi.

E.
31.08.2007 16:16
#33

Beni anlayan kişi Şehit adlı arkadaşımız olmuş. Diğerleri cümle cümle yorumla yaptığım benzetmeleri ve durumu anlatmak için kullandığım ifadeleri biraz ağır eleştirmişler. Benim yalnızca düşüncelerim var, İslami ve siyasi derin bilgiye sahip değilim. Fakat basit bir değerlendirme yaparsak İslam' ın bir devlet yönetimine entegre edilerek insanlara benimsetilmeye çalışılmasına karşıyım. Eğer bir toplumda bütün bireyler İslam' ı özüyle anlamış ve hayatına yansıtmış ise böyle bir toplumda Şeriat yönetimi uygulanmasında hiçbir sakınca olmayacaktır. Zaten böyle bir toplumda Şer'i bir yönetime ihtiyaçta kalmayacaktır.

 

Bizim İslam' a davet aşamasında yapacağımız en güzel yöntem İslam' ı özüyle yaşayıp İslam huzuruna kavuşmak ve diğer insanların bu huzura talip olmalarını sağlamaktır. yoksa siyasal iktidara dini içerikler ekleyerek hiçbir insanı müslüman yapamayız. Kuran topluma değil bireylere gönderilmiştir derkende bunu anlatmak istedim doğal olarak. Yoksa bireylere gönderilmiş olmasının dolaylı olarak topluma gönderilmiş olması anlamına gelir yorumu basit bir yorum olur. Çünkü birey planında düşünürsek, toplumu oluşturan bireylerin yalnızca kendilerince kabul etmesi, kabul etmek istemeyenlerin ise, kabul etmiş olanlara müdahele etmeden yaşamlarını sürdürmeleri esastır.

 

Arkadaşlar çeşitli siyasi yönetim düşünceleriyle bu konuyu değerlendirdiğimiz için şikayet etmişler. Yine söylüyorum, İslam, devlet yönetimi gibi insan icadı bir sistemi düzenleyecek bir yapıda değil, insanın varlığını ve oluş gayesini hatırlatan ve ulu mercie kulluğu emreden bir nimettir.

 

Dinde zorlama yoktur mevzuunuda sizlerde istediğiniz gibi yorumlamışsınız. Müslüman olmayan bir insanı Müslüman olması için zorlanamayacağını söylemişsiniz. O zaman müslüman olan birinede İslam' ın gereklerini yaptırmada meşru bir hakka sahipmi oluyoruz. Bence kimsenin hiçkimse üzerinde dini zorlama hakkına sahip değildir...

 

Benim ne siyasi ne dini görüşüm, hayat duruşum hoşgörüye dayanıyor. Kafamdaki düşünceyi anlatmak için örnek verdiğim mini eteğe dair de birsürü yorum yapmışsınız ve mini eteği onayladığımı dahi düşünenleriniz olmuş. Arkadaşlar ben İslam' ı özüyle yaşamaya çalışırım, bu özün hakikat olduğunu, oluşun sırrını taşıdığı içinde herkesin bu hakikate ermesini isterim. Bu istemimi gerçekleştirmek içinde İslam' ı özüyle yaşamanın yeterli olacağı düşüncesindeyim. eğer bu yeterli olmuyorsada insanların hayatlarına müdahele edemem.

 

Herkes dünyada atasının düşüncesini idame ettirir.

Burda söylesin bana birisi anne babası ateist olupta oğlu dindar olan veya ana babası Müslüman olupta dinsiz olan. burda yine durumu eleştirmek için farklı yönlernden bakarak örnek çok diyebilirsiniz fakar Müslüman dedimse İslam' ın özünü yaşayan Müslüman. Bu anne babadan alınan düşünceler insanların değerlerini oluşturur. Çocukluktan ergenliğe kadar insanlar bu değerler etrafında büyür ve büyük bir ihtimalle benzer değerlere sahip olur. Şimdi bu noktada sizler insanların bu değerlerini değiştirmeye kalkarsanız insafsızlık yapmış olursunuz.

 

Şimdi nasıl üniversitelerde bayanların başlarını zorla açan zihniyet bir yanlış yapıyorsa, eğer biz şer'i rejimde insanların başlarını zorla kapatırsak aynı yanlışı yapmış oluruz. Düşünce doğrudur ama, işin zorla yapılması hem o kişide olumlu bir gelişmeye vesile olmaz, hem de doğru olduğunu düşündüğümüz sisteme büyük zarar verir...

E.
31.08.2007 16:22
#34

Ve bir liberalin siyasal amaçla takıldığı için Türban' a karşı çıkan insanlara nasıl ders veriyor. Yorum sizlerin...

 

 

TA
31.08.2007 17:17
#35

Hiç bitmeyecek sandım!7 yıl 3 ay nihayet bitti.Sezer'e de kalmadı dünya.Artık istediği yeri kamusal alan ilan edebilir hazret.Kendi evinden Yahudilerin hanuka bayramını da kutlasın zaten evini başörtülü kiracıya da vermiyormuş.

 

Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı inşallah hayırlı olur.Üstadın talebesi olması ise ayrı güzel.Keşke Üstad yaşsaydı da görseydi...

 

Bu hafta içinde aldığım en güzel haber buydu. Gül'ün gelmesinden çok, Sezerin gitmesine sevindim doğrusunu söylemek gerekirse...

NF
01.09.2007 10:04
#36

Selamlar,

 

İlk yazıdan itibaren ele almaya başlayalım...

 

Suruş'un görüşü intro'muz olsun. Bu görüşte gözden kaçırılan bazı noktalar var. Birincisi, demokratik sistemlerde de azınlık, çoğunluğun temayülüne uymak zorundadır ve bu durum tam bir mutabakatın varlığına delil değildir. Yani İslamiyet'teki biat esasının altında bir zorlama aranıyorsa (ki yoktur böyle bir şey), demokrasilerde de aynı zorlamanın varlığından söz edilebilir. İkinci nokta da, iman eden kişinin imanından ayrılabileceği düşüncesi İslamî temel bir hükümle çelişiyor. Kişi iman etmekte özgürdür, dinden çıkmakta da özgürdür; fakat dinden çıktığını açıkladığı an İslamî cemiyetin sağlığı göz önünde bulundurulur ve bu kişi idam edilir. Temel bir husustur bu, yoruma açık bir hareket değildir, Asr-ı saadet ve hulefa-i raşidin zamanında gayet net bir şekilde uygulanmıştır. Ayrıca düşünüldüğünde de gayet mantıklı bir harekettir. Üçüncü nokta, İslami topluma geçiş aşamasında, gerekli şartlar oluştuğu takdirde tepeden inme bir geçiş de yapılabilir. Fakat kısa zamanda halk memnuniyetinin sağlanması (ki hakkıyla uygulanan İslami rejimlerde bu zaten büyük ölçüde sağlanır) gerekir ki sistemin bekâsı ve gerektiği şekilde işleyişi temin edilsin. Ayrıca siz İslamiyet'e inanıyorsanız, o dinin sahip olduğu hükümleri de aynen kabul etmek zorundasınızdır, yani 'ben bunu reddediyorum' deme hakkına sahip olamazsınız. Mantıken de, bir bütünlük ifade eden ve ilahî mahiyet taşıyan bir din için bundan başkasının düşünülemeyeceği bedihidir. Hükümleri uygulayıp uygulamamak ise başka mesele... Günlük meselelerle ilgili yorum yapma ihtiyacı zuhur ettiğinde, bu yorumlara Kur'an, sünnet, icma, kıyas ve en son olarak da beşerî mantık gibi mihenklere başvurularak ulaşılır, fakat dinin temeli sabittir ve siz bu ruha, bu temele aykırı bir harekette bulunamazsınız. Ayrıca, Kur'an ve sünnetin hükümlerinin uygulanabilmesi için özel bir çaba harcamak gerekir. Bu metod, içinde bulunulan zamanda gerçekleştirilemiyorsa sayılan diğer metodlara başvurmak ve en azından diğer hükümlere yönelmek lazımdır. Temel hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanların yorum yapması ise, her iki cihanı da ilgilendiren bir sistem olan İslamiyet için mümkün içinde imkansızdır, çünkü bu iş ciddiyet ister, her kafadan bir ses çıkışına tahammül yoktur. Yeterli birikimi olanlar, sayılan yollara başvurarak günlük idareyle ilgili gereken yorumlamalara gidebilir. Fakat bilenle bilmeyenin Peygamberin mübarek ağzıyla ayrıldığı bir dinde, "bilen de bilmeyen de yorum yapabilir, her yorum eşit değerdedir" demek kargaşayı körükler, temelle çelişkiyi ifadelendirir, cehaleti uyandırır. İslamiyette bir ruhban sınıfı olmadığı hakikat olmakla birlikte, eşyanın tabiatı gereği bilenlerin yorumlarının daha muteber kabul edilmesinden daha doğal birşey de olamaz. İsteyenler kendi hayatlarıyla ilgili konularda kendilerince hüküm çıkarabilir, bunun önüne geçmek zaten pratikte imkansız gibidir, vebali yorum sahibinin boynunadır; fakat dinini ciddiye alan birisi, malumat sahiplerinin görüşlerini dikkate alır, vardıkları hükme hangi yolları, hangi bilgileri kullanarak ulaştıklarını inceler, daha sonra da üstün bir sezişle kendi rotasını belirler. İslam'ı ideolojiye indirgememek gerekir, elhak doğrudur; fakat onun dünyevî nizam getirmiş, her iki cihanda saadeti gösteren bir din olduğunu da atlayamazsınız. Din adamlarının Allah katında farklı yetkilere sahip olmaması, bu insanların devlet yönetiminde belirlenecek kaidelerin oluşturulmasında rol oynayamayacağı anlamına gelmez. İslam'ın idareye hitap eden hükümlerini tespit hususunda, hükümlerle ilgilenmeyi kendilerine görev edinmiş kişilerden yardım alınmalıdır. Onun dışında devleti yönetecek kişilerin din adamı olmasına gerek yoktur, yalnızca din hükümlerini, hukuğu ve günlük şartları iyi bilmeleri yeterlidir. Yani din adamlarının ayrıcalığı, bugünkü anayasaları hazırlayanların ayrıcalığı kadardır ve görevleri de, işleyişin İslamiyet'e uygun olup olmadığına dair fikir beyan etmekten fazlası değildir.

 

El-gannuşi'nin iddialarının büyük bir kısmını Suruş da dile getirdiği ve biz de bu iddiaları cevapladığımız için, bir iki ufak noktayı ele almakla yetineceğim. Birincisi şura tam bir demokrasinin hüküm sürdüğüne delil değildir, zaman zaman aristokrat bir yapı ifade eder ve rey çoğunluğu gibi bir karar mekanizmasına sahip değildir. "O zamanın demokrasisi de böyleydi zaten" diyemezsiniz, çünkü eski Yunan'daki demokrasi telakkisi daha farklıdır ve tecrübe edilmiştir. Dolayısıyla İslam=demokrasi demeniz mümkün değildir, İslam'da yönetim biçiminden ziyade esasları vardır, yönetim şeklinizi, temelle çelişmeyecek şekilde mümkün olduğu ölçüde asr-ı saadete benzemeye çalışarak içinde bulunduğunuz şartlara göre belirlersiniz. Ayrıca İslamî yönetimde tolerans temel hükümlere karşı bir esnemeye izin vermez. Temele bağlı açılımlar ise meşru görülmekle beraber bunun için demokratik bir yönetim zorunluluğu mevcut değildir. Elgannuşi'nin, Demokrasiyi eleştirenler hakkındaki yorumlarına yalnızca gülüp geçiyorum.

 

Elgannuşi ile devam edelim. Demokrasiye karşıt Müslüman tefekkür adamlarının varlığının karşı tarafta diktatörlük sevdası olarak algılanması çok da önemli bir durum değil aslında. Belirleyici olması gereken unsur, bu olmamalı. Karşı tarafın düşüncelerini yegane yol haritası alırsak, onların kalıplarının dışına çıkmamız mümkün olabilir mi? Gerektiği yerde bunlar dikkate alınır fakat onların yanlış telakkilerinin hareketimizi kısıtlamasına izin vermemek durumundayız. Demokrasiyi diktatörlüğe zıt olan tek sistem telakki etmek, yani demokrasi dışındaki tüm düşünüşleri peşinen diktatörlük olarak damgalamak oldukça problemli ve dar görüşlü bir yaklaşımdır. İslam'ın diğer dinlere toleransı da, kendi dinlerini yaşama imkanını sağlamaktan fazla ileri gitmez ve gayr-i müslim unsurlara da belli kaidelere riayet etmeleri şartıyla yaşam hakkı tanınırken, onların da Müslüman olması zihinlerde varlığını koruyan bir arzudur. Bu arzu doğrultusunda, baskı uygulanmaksızın tebliğe devam edilir, bu insanlar da kazanılmaya çalışılır. Çünkü kurtulmamış her insan, bir Müslüman için hüzün vesilesidir. Onun varlığını tanıyarak İslam toplumunun temel yapısıyla çelişmeyen isteklerini yerine getirmelerine izin vermek, onu hakka yönlendirmeye çalışmaktan farklı bir durumdur.

 

"Hazreti Muhammed’in hayatında da demokrasinin unsurlarından olan hoşgörünün ık ileri boyutlarda sergilendiğini gösteren birçok örnek bulmak mümkündür" denmiş, halbuki hoşgörü demokrasinin tekelinde olan bir unsur değildir, yani hoşgörünün varlığı demokrasinin gereğini ispatlamaya yetmez.

 

Sonuç olarak, demokrasinin bir alternatif olduğunu söylemekle beraber, bu sistemin İslamiyet'le yegane bağdaşır sistem olarak kabul edilemeyeceği telakkimizi değiştirebilecek çapta bir yorumla karşılaşmış değiliz. Şahsî bakımdan da, demokrasiyi mümkün olan en mükemmel rejim olarak görmüyorum. Başkaları görebilir, bu ayrı bir mesele... Ayrıca İslamiyet'e hizmet ettiği sürece, mecburiyet halinde kesinlikle uygulanmalıdır da.

 

Eko arkadaşımızın anlatmak istediği fikre iştiraktayım, meseleye getirdiği açılımdan dolayı kendisine teşekkür ediyorum.

 

E.Bekir arkadaşımızın mesajına geçelim:

 

"İslam'ın bir devlet yönetimine entegre edilerek insanlara benimsetilmeye çalışılmasına karşıyım" demişsiniz. Bu bakış açısına sahip olmanız, hala liberalizmi temel hareket noktası almanızdan ileri geliyor. Çünkü size göre bir devletin bir görüşü yaymakla ilgilenmesi sözkonusu olamaz. Herkes kendi haline bırakılmalıdır, bizim insanları doğru yola iletmek gibi bir sorumluluğumuz yoktur, insanlar ne halleri varsa görmelidir, en iyi ihtimalle bizi örnek almalıdırlar. Fakat inananlarına tebliğ sorumluluğu getiren İslam'ın, diğer insanların da selameti için çabalama yükümlülüğü verdiğini unutmamak gerekir. İslamiyet'in yegane kurtuluş yolu olduğuna inanan bir insan, eğer sadist birisi değilse (ki hakiki bir Müslümansa bu durum söz konusu olamaz), diğer insanları da makul metodlarla İslam'a yönlendirecektir (Şehit arkadaşımızla da bu noktada buluşmuştuk). Bunu reddetmek ve kocaman bir yalan ve büyük bir masal olan şeffaflık uğrunda insanların güzele yönlendirilemeyeceğini iddia etmek, veya en azından bu işin en organize biçimde yapılmasına imkan tanıyan devlet desteğini kilitlemek, İslam'da değil, liberalizmde samimi olunduğunu ispatlar. İslamın yönetimde hakim kılınması için gerekli şartlar oluştuğunda, İslam'ın yaygınlaştırılması için zorlama içermeyen metodları devlet kullanabilir, eğer bu şartlar olgunlaşmış değilse İslamî bilinci uyandırma işini farklı kurumlar uygular. Bir daha yazalım ki, zorlama makul bir yol değildir.

 

"Eğer bir toplumda bütün bireyler İslam' ı özüyle anlamış ve hayatına yansıtmış ise böyle bir toplumda Şeriat yönetimi uygulanmasında hiçbir sakınca olmayacaktır. Zaten böyle bir toplumda Şer'i bir yönetime ihtiyaçta kalmayacaktır."

 

Bu cümlelerinizden şu anlamlar çıkıyor: "Şeri yönetime ihtiyaç, insanların İslamî bilinç noktasında birleşmediği toplumlardadır" veya "İslami bilinç noktasında birleşmeyen toplumlarda şeriatın zaten uygulanmaması gerektiğinden şeriat tamamen lüzumsuzdur." Bu cümlelerin ilki kendi fikirlerinizle çelişiyor, ikincisi hakkında ise ben yorum dahi yapmıyorum.

 

"Bizim İslam'a davet aşamasında yapacağımız en güzel yöntem İslam'ı özüyle yaşayıp İslam huzuruna kavuşmak ve diğer insanların bu huzura talip olmalarını sağlamaktır. yoksa siyasal iktidara dini içerikler ekleyerek hiçbir insanı müslüman yapamayız" demişsiniz. Öncelikle kendimizin, ideal İslami yaşantıya numune olmamız gerektiğini vurgulayan fikrinize kesinlikle iştirak ettiğimi beyan etmek istiyorum. Fakat devlet imkanlarının öneminin yeterince farkında olmadığınız kanaatindeyim. Mesela eğitim sisteminin, İslamî inanışları kösteklemek yerine kuvvetlendirici bir müfredat çerçevesine oturtulması az şey midir? Türkiye Cumhuriyeti ilk kurulduğunda, köy enstitülerinin teşkil edilmesi, sistemi koruma konusunda atılmış deha çapında bir adımdı. Buradan bu enstitülerin halini övdüğüm yargısına varılmasın, bu enstitülerin zihniyetini kesinlikle tasvip etmiyorum, fakat bu enstitülerin oluşturulma fikri dahiyanedir ve bu okullar 20 yıldan az bir süre açık kalmasına rağmen, açılma amacı doğrultusunda inanılmaz başarılar elde etmiştir. Bunun gibi imkanları reddetmek liberalizmi nokta-i istinad kabul etmekle ilgilidir. Devamında Kur'an'ın ve sünnetin dini mahiyet gösteren idarî hükümlerini göz ardı etmeye devam etmişsiniz. Yeterince yazdığımdan geçiyorum. Keza müdahalenin de nasıl edileceğine dair taşıdığımız fikirleri de defaatle yazmış bulunuyoruz.

 

"İslam, devlet yönetimi gibi insan icadı bir sistemi düzenleyecek bir yapıda değil, insanın varlığını ve oluş gayesini hatırlatan ve ulu mercie kulluğu emreden bir nimettir"

 

Hayır, bilakis apayrı ve bütün bir hayat telakisi olarak İslam, hayatın her noktasına el atmakta ve inananlarını kendine riayete davet etmektedir. "Ulu mercî"ye kulluk sadece namazla, oruçla, yardımseverlikle olmaz; yeryüzünde bulunuş amacına uygun davranmakla, yani Allah'ın halifesi olma bilinciyle hareket etmekle sağlanır. Bu meyanda bize gösterilen rota doğrultusunda, ki bu rota içerisinde insanları adalet ile idare etme gibi devlet mefhumuna ihtiyaç duyan kavramlar da vardır, sınırsız bir gayret ile mes'ulüz.

 

"Dinde zorlama yoktur" meselesinde ne dediğinizi tam olarak anlamak muhal gibi duruyor. Elbette insanlar bir kişisel ibadeti uygulama noktasında zorlanamaz (teşvik edilebilir). Fakat İslamiyet'in getirdiği devlet düzenine, hukuk kaidelerine uymakla mükelleftir İslam devletinin vatandaşı. Hukukî temeli olan her sistemde müeyyideler vardır. Bu durumu zorlama olarak kabul edersek, bugünkü kanunlar da beşerî bir zorlamadır ve koyu bir anarşizm tek çıkar yoldur. Gerekli açıklamayı ilk mesajımda yaptığım için geçiyorum.

 

" Çocukluktan ergenliğe kadar insanlar bu değerler etrafında büyür ve büyük bir ihtimalle benzer değerlere sahip olur. Şimdi bu noktada sizler insanların bu değerlerini değiştirmeye kalkarsanız insafsızlık yapmış olursunuz"

 

Bilâkis, "dinimizde şüphemiz yoksa, onlara yardım etmiş oluruz" diye yorumlamak gerekir bahsettiğiniz durumu. Annesi babası ateist olan bir insan için hiçbir şey yapmayacağız sizin söylediğinizi düstur edinirsek. Niçin? Ona iyilik etmek, onun dünyasını yıkmamak için. Peki ben ondaki potansiyel umudun peşinden gitmezsem ve o bu sebeple ateşler içinde yanarsa, benim halim ne olacaktır? Onun için asıl yıkım ebedi yıkılış olmayacak mıdır? Cehennem diye birşey olduğundan haberdar değil misiniz? Yahut şüpheniz mi var?

 

Saygı ve selamlarımla

DE
01.09.2007 17:30
#37
Ve bir liberalin siyasal amaçla takıldığı için Türban' a karşı çıkan insanlara nasıl ders veriyor. Yorum sizlerin...

 

Liberalizme bu adam sayesinde sıcak bakıyorum :rolleyes: Seviyorum Atilla Yayla'yı ben.

 

Her türlü totailzme karşı olduğunu her fırsatta belirttiği için mi seviyorum nedir?

TA
01.09.2007 21:18
#38
Liberalizme bu adam sayesinde sıcak bakıyorum :rolleyes: Seviyorum Atilla Yayla'yı ben.

 

Her türlü totailzme karşı olduğunu her fırsatta belirttiği için mi seviyorum nedir?

 

Ben de bu adamı kartel medyası tarafından linç edilmek istendiği için seviyorum.Gerçek bir 'hümanist' de diyebiliriz.

E.
03.09.2007 12:29
#39

Nfk-fan yazında dikkat çeken iki unsur İslam' ın zorlama yoluyla değil teşvik yoluyla daha sağlıklı tebliğ edilebileceği ve devletin kurumlarının İslamî yöntemlere göre düzenlenmesi ve ilgili teşvik ile görevli olması.

 

Eğer Şer'i yönetim zorlama değilde teşvik unsuruyla daveti öneriyorsa diğer ülkelerde Şeriat rejimi hatalı uygulanıyor. Çünkü bugün Şeriat yönetimine örnek oluşturabilecek ülkelerde teşvik değil kurallar söz konusu. Daha öncede söylediğim gibi zorlamalar daima kaynağı olan unsura zarar verir.

 

Abdullah Gül' ün Cumhurbaşkanlığına seviniyorsunuz fakat hazırlanan yeni anayasada din dersleri zorunlu olmaktan çıkarılıyor. Aynı konuyla ilgili geçen günlerde bir haber vardı televizyonlarda. Alevi mezhebine mensub bir aile, çocuğunun din dersi almasına razı olmuyor ve dava açıyor, davayı kazanıyor, çocuğunu din bilgisi dersi yazılısına girmeden sınıftan alıyor. Herşey teoride olduğu kadar pratikte kolay değildir. Kolay olması için de dediğiniz gibi siyasal iktidarın kuvvet kullanması gerekir. Fakat bu kolaylık sözdedir. Özünde ulaşmak istediğimiz sonucuda zarar vermişizdir haberimiz yoktur. Geçen günlerde yine İran' lı bir bayan yazar isyan ediyor, başörtüsü konusunda zorlanmak istemiyorum diyor. Bu insanın bu noktadan sonra İslam' a bakışını tahmin edebiliyormusunuz. Belki daha farklı bir yönetim ve yöntem uygulansa idi o bayan o başındaki örtüye bir zorunluluğun ifadesi olarak değil, iffetinin abidesi olarak bakacaktı.

 

Ayrıca Liberalizm ve İslam' ı aynı kefeye koyarak "İslam' da değil Liberalizm' de samimi olmak" cümlesini söylemeniz bana göre tehlikelidir. Bu düşünceyi bir daha gözden geçirin.

 

Türkiye' yi örnek alacak olursak, çok çeşitli etnik unsurlara sahip, yine aynı çeşitte mezhepler ve dinden bihaber olan insanlar mevcut. Ben devlet eliyle sizin deyiminizle dine teşvik yolunu uygun bulmuyorum. Devlet, dine teşviği garanti altına alan bir sistem olmalıdır bana göre. Eğer demokrasi tam anlamıyla uygulanabilseydi ülkemizde bugün cemaatler diken üstünde olmaz, yollarda bildiri dağıtarak, görüşmeler yaparak, toplantılar düzenleyerek rahatça dine teşviği örgütleyebilen güzel örgütler haline gelebilirlerdi. Bu sayede insanlar hiçbir zorlama altında kalmadan sizi dinlerler, eğer içlerinde bir ışık varsa rahatlıkla doğru yolu seçebilirlerdi.

 

Geçen günlerde bu konuyu düşünürken Üstad' ın Efendisi ile tanışması olayı aklıma geldi. Üstad bana göre kolay kolay düşünce değiştirmeyen, sert mizaclı bir yapıya sahip biriydi. Oğlu Mehmed Kısakürek katıldığı bir radyo programında buna benzer ifadeler kullanmıştı. Acaba Necip Fazıl İslam' la tanışmadan önceki halinde Şeriat' le yönetilen bir ülkede dünyaya gelseydi aynı güzel değişimi yaşayabilirmiydi? O hikayeyi okuyanlar bilir " O ve Ben" kitabından.

 

Hasılı, düşünceler halis, bu konuda ayrı fikirlere sahip olmamız sözkonusu değil. Fakat yazının sonunda şüphenizmi var diyerek imanımızda şüpheye düşecek derecede fikirlere sahip olmanız beni üzdü. Ben de en az sizin kadar İslam' ın en güzel şekilde ifade edilmesini, en uygun yoluyla insanlara "sunulmasından" yanayım, arayışımız ve çabamız bunun içindir. Eğer bu yöntemde farklı düşündüğümüz için imanımızda şüpheye gidiyorsanız bu tartışmaya burda son verelim derim.

 

Son olarak Atilla Yayla hakkında birşeyler söylemek isterim. Atilla Yayla benim üniversite hayatımda tanığım ve gerçekten sevdiğim bir insan. Çünkü o her dine, düşünceye saygılı. Onunla her konuda hemfikir değiliz ancak, o bireysel özgürlüğün sınırsız olmasına inanıyor. Bana göre böyle bir durum kaosa neden olacaktır. Kendisi demokrasi açısından bakarsak Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye neden olmuştur dediği için bir süre okuldan uzaklaştırıldı ve hukuk mücadelesi sonunda okuluna geri döndü. bu verdiğim linkteki vidyosundaki düşüncelerde sevilmeyecek düşünceler değil...

NF
03.09.2007 16:15
#40

Selamlar,

 

İslamî devletlerde, cemiyeti ilgilendiren hususlarda ve hukuk kurallarında saygı ve itaat beklenir, burada müeyyideler uygulanır; fakat kişinin kendisine kalan noktalarda yalnızca teşvik ve tavsiye sözkonusudur. Günümüzde şeriati uyguladığını iddia eden devletlerin bu noktaya riayet etmemesi şeriatı değil, uygulamayı gerçekleştireni bağlar. Yani paragrafın başında çizilen hududa İran riayet etmiyorsa, mücerret bir mefhum olan şeriat ne yapsın?.

 

Bu ülkenin çok önemli bir kısmı, hem kemmiyet, hem keyfiyet, hem de hakim zihniyet yönlerinden sünnilerden müteşekkildir. Din dersi, çok önemli bir meseleyi ele aldığından zorunlu tutulmayı fazlasıyla hak etmektedir, müfredatın sünni akideye göre şekil alması tabiidir (Alevilik gibi inanışlara da kısaca değinilebilir) ve bu müfredat, zaten halihazırda da, değil dikta, teşvik mahiyeti dahi göstermemektedir. Öte yandan, her devletin, liberal devletler de dahil olmak üzere kendine has bir ideolojisi ve politikası vardır ve bu devletin ideolojisinin uygulanması halinde zarar gördüğünü iddia eden, rahatsızlık duyan, baskı veya hakaret altında kaldığını düşünen bir grup her daim varlığını koruyacaktır. Liberalizmde de, prensip olarak oruç tutan bir grubun önünde herhangi bir zorunluluk mevzubahis olmadığı halde yemek yiyen bir insana karışılmaz; fakat bu durum sıkıntıya sebep olacak ve tepki çekecektir. Yani her sistemin uygulanışından rahatsız olacak birilerini bulmak mümkündür. İnsanların her iki cihan saadetini amaçlayan İslamiyet'in de okul sıralarında, bariz bir zorlama uygulanmadan, uygun bir müfredat ile öğretilmesi gerekir. Benim, ailesi oldukça koyu bir biçimde aleviliği savunduğu halde bizim baskı içermeyen telkinlerimiz, çabalarımız, teşviğimiz, yönlendirmemiz sebebiyle Sünniliği seçen ve bu inancını bilerek, kalpten savunan bir ilkokul arkadaşım var. Yani hep menfi örneklere bakmamalı. Siz yapmanız gereken telkinlerin ayarını gerektiği gibi belirleyebilirseniz, şüphe duyulması namümkün olan hak davanızın insanlara benimsetilmesinde muvaffak olabilirsiniz. Zaten karşınızda olan bir kişi tepki gösterir, fakat aksiyonsuz kaldığınız takdirde asla kazanamayacağınız iki kişiyi kazanırsınız. Köy enstitüleri örneğini hatırlatmak istiyorum. Verdiğiniz başörtüsü örneği için ise, belki ellinci defadır, zorlamanın iyi bir metod olmadığını söylüyor ve teşviğin zorlamayı getireceğine dair önermenizi tasdikin imkansız olduğu yönünde beslediğim kanaatimi buraya yazıyorum.

 

Tavsiyenizi dikkate aldım, yazılarınızın İslam'da değil liberalizmde samimi olduğunuza dair pırıltılar verdiği düşüncemi bir kez daha gözdden geçirdim ve neticede aynı noktada karar kıldım. Ben de acizane sizin İslam'ı mı, liberalizmi mi yegane dava kabul ettiğinizi tekrar gözden geçirmenizi tavsiye edeceğim.

 

Devlet teşviğiyle ilgili fikirlerimi, gerekli temellendirmesiyle beraber gerek bu mesajda, gerekse bir önceki mesajımda yazmıştım. Ülkemizde demokrasiyi, günümüz şartları içerisinde, İslamiyet'e yaradığı için ben de savunuyorum. Bugün, demokratik mahiyet göstermeyen devletimizin desteğini arkasında hissettiği için, sizin bahsettiğiniz halka ulaşma metodlarını ADD gibi kuruluşlar daha rahat uygulayabilir durumda. İslamiyet'in muvaffakiyeti için devlet desteğini de gerekli görüyorum ve devletin, halkın hem dünyasını, hem de ahiretini tehlikeye atabilecek oluşumlara karşı menfi tutum takınmasını, fakat iş İslamiyet'i telkin safhasına geldiğinde teşvik mevkiinde bulunmasını, bunun dışında diğer unsurların hayatlarını, İslamî cemiyeti tehlikeye atmadıkları sürece tam bir serbestiyet içerisinde sürdürebilmesini sağlamasını (Alevilerin müfredata ek olarak kendi inançlarını öğrenebileceği teşekküllerin, cemiyete karşı herhangi bir tutum içerisine girmedikleri sürece sabote edilmemesi veya ihtiyaç duyulan yerlere kiliseler inşa edilmesi gibi), -tekrarlıyorum- liberalizm veya başka bir beşeri ideolojiyi değil, taraftârı olduğu nizamın her iki dünyayı da etkileyecek ciddiyette olduğunu bilen ve bundan şüphe duymayan bir Müslüman olarak İslamiyet'i hareket noktası alan bir kul kimliğiyle savunmaktayım. Asr-ı saadet dahil, tüm gerçek İslam toplumlarında uygulanagelen bu siyaset benim inandığımdır, desteklediğim ve savunduğumdur. Ayrıca başlığa yazdığınız ilk mesajınızda Türkiye'deki demokrasinin dünya ülkelerine emsal teşkil edebilecek seviyeye geldiğinden bahsederken bu son mesajınızda hakiki bir demokrasiyi yaşamıyor oluşumuzdan şikayetle fikirlerinizde isabete yaklaştığınızı göstermeniz, beni ziyadesiyle sevindirdi.

 

Üstadın dönüşümüyle ilgili yorumlarınıza da tam katılamayacağım; zira, Üstadın dönüşü ferdî planda, mistik dairede vuku bulmuş ve daha sonra karar kıldığı nokta onu siyasi bir mücadele insanı da yapmıştır. Yani üstadın fethedilmesi, içinde yaşadığı toplumun idaresine tepkili olduğu için vuku bulmamış; ferdî hafakanlarının dindirilmesi, sorularının tatmin edilmesi ve gönül huzurunun temini yoluyla gerçekleşmiştir. Saptığı yeni yolda dimağı aydınlanan üstad, kendisinde hakikati bulduğu görüşünü, lazım görülen her cephede savunur hale gelmiştir. Ayrıca burada şeriat ile ne kastettiğiniz de çok önemli, belirli şeriat telakkileri üzerinden bu yorumu yapıyorsanız Osmanlı da bir şeriat devletidir ve üstad ömrünün ilk 20 yılını bu idare altında, hem de savaşlarla geçirmiştir (Savaşlarla büyüyen ve aydın olma temayülündeki kişilerin, genellikle savaşa ve savaşla özdeşleştirdikleri savaş döneminin rejimine karşı oluşunu gözönünde bulundurun).

 

İmanınızı tartmanızı, farklı düşündüğümüz için değil, yazdığınız fikirlerinizde başka görüşleri merkez dairesine oturtup İslamiyet'in ciddiyetini gözden kaçırır gibi olduğunuz izlenimini verdiğiniz için acizane tavsiye etmiştim. Lütfen kırılmayınız fakat, bu çok önemli mesele üzerinde bir kez daha düşünmenizin faydalı olacağı fikrindeyim.

 

Saygı ve selamlarımla

E.
03.09.2007 17:21
#41

Düşünceler ortada, tekrar tekrar beyan etmeye lüzum yok. Ancak yalnızca insan icadı bir yapıyı İslam ile karşılaştırmanın, veya liberal olan müslüman olamaz veya demokrat olan müslüman olamaz gibi ifadelerin tehlikeli olduğu düşüncesindeyim ve vebal altında bırakacak iddialı bir laf olduğunu tekrar belirteyim...

NF
03.09.2007 19:53
#42

Selamlar,

 

İnsan icadı olan bir yapı, batıl olsa da ilahi bir yapıya alternatif olabilir, öncelikle bunu vurgulayalım. Örnek vermek gerekirse; ateizm, putperestlik, Mecusilik ... hep birer insan icadıdır ve bildiğimiz üç dinin aslına birer alternatiftir, aynı alanla ilgilidir. Tasavvuf ve materyalizm de birbirinden farklıdır ve karşılaştırılabilir; insan ürünü olan sosyalizm ve kapitalizm gibi sistemlerin bazı hususları, ilahî olan İslamiyet'in idarî hükümleriyle benzeşir. Yani "İlahi olan ile beşerî olan arasında koralasyon kurulamaz" demek, pek mümkün gibi durmuyor.

 

İkinci nokta, "Liberal olan Müslüman olamaz" veya "Demokrat olan Müslüman olamaz" dememiş; "bu ideolojilerdeki bağlılığı, İslamiyet'e karşı taşıdığı bağı gölgede bırakan insanlar imanlarını sorgulamalıdır" demiştik. Bu da yanlış anlaşılmasın. Yani şartlar İslamiyet'in aleyhine dahi gelişse bu sistemleri desteklemek ve bu sistemlerin ilkelerini yerine getirmek amacıyla bazı hizmet araçlarını İslamiyet'e kapatmak, İslamiyet'i sadece inanılan beşerî sistemin izin verdiği şekilde kabul edip tavsiye etmek, yani bir ilahî bütünü parçalamak durup düşünmeyi gerektirir. Ayrıca, İslamiyet için hangi sistem günün şartlarında daha faydalıysa, o sistem, asıl amacın İslamiyet'i yüceltmek olduğu düşüncesiyle desteklenebilir ve buna itiraz da mümkün değildir.

 

Saygı ve selamlarımla

E.
04.09.2007 10:26
#43

"Ben de en az sizin kadar İslam' ın en güzel şekilde ifade edilmesini, en uygun yoluyla insanlara "sunulmasından" yanayım, arayışımız ve çabamız bunun içindir." demiştim bundan önceki yazımda, yine tekrarlıyorum. Siyasi yönetim şekillerine bağlılık eğilimi gösteren insanların, bu bağlılığı yine yazının başında yazdığım amaç için kullanacaklar ise şüpheye düşürecek unsur nedir? Şu konularda anlaşamadığımız görülüyor

 

-İslamiyet' in din eliyle teşvik edilmesinden ve siyasal kurumların bu amaç için çalışmasından yanasınız. Ben ise,

-İslamiyet' i insanlara tebliğ etme özgürlüğününve İslamiyet' i yaşama özgürlüğünün devlet tarafından garanti alınmasından yanayım. Yani devlet İslam' ı olduğu gibi yaşamayı ve İslam' ı tebliğ misyonu üstlenmiş insanları koruması gerektiğini savunmuştum.

 

Tekrar belirtiyorum, siyasi yönetim ile ilgili örnekleri Hulafa-i Raşidin döneminden en halis biçimiyle alabiliyoruz. Bu dönemde halkın bütünüyle istişare yapılmasada, genel anlamda bir fikir birliğiyle halifenin belirlenmesi ve Osmanlı döneminde gayrimüslümlere yönelik yönetim yalnızca Şer'i değil örf ve adet hukukuyla siyasi yönetimin şekillendiğini biliyoruz. Bu yönetimler bizim için en halis örneklerdir.

 

Sizin bir devlet yönetimi şeklini dinin kesin emri gibi telakki etmeniz bana göre tekrar gözden geçirmeniz gereken bir düşüncedir. Bunun yanında tekrar belirteyim, bir amaca ulaşmak için eğer farklı yollar var ise, bu yollardan birini seçip, diğerini seçen yanlış yoldadır demek bir düşünceye saplanıp kalmak, farklı düşünceleri objektif değerlendirememek demektir.

Ben burda dinin kesin bir hükmüne alternatif bir başka düşünce belirtmiyorum. Dinin kesin hükmüne yönelecek farklı yolları söylüyorum. Bu yolların islam' a ulaşamayacağını söylüyorsanız o sizin fikrinizdir...

 

Ben hoşgörü sevdalısıyım. Bu düşüncemden de İslam' ın güzel lütuflarından birisi olduğu için vazgeçmeye niyetim yok. Bu tür düşüncelerden dolayı imanı gözden geçirmeyi tavsiye eden kalıpçı zihniyetlede anlaşamayız. Benim davam bireysel planda olmaya aday. Hoşçakalın...

NF
04.09.2007 13:19
#44

Selamlar,

 

Benim de ilk mesajımdan beri acizane anlatmaya çalıştığım şey, desteklenen bir siyasi sistem İslamiyet'in temel prensiplerine aykırı, zarar verici veya İslam misyonunu pasifleştirici, kilitleyici noktaya geldiğinde dahi onu desteklemenin kabul edilemezliğiydi.

 

Siz İslamiyet'in idarî hükümler barındırdığını, doğrudan yahut dolaylı olarak reddediyor ve onu mistik bir din çerçevesine hapsediyorsunuz. Devlet yönetimine dair hükümler de getiren İslamiyet için, meşru yollarla yayılmak ve bütün insanlara ulaşmak oldukça önemlidir ve bu noktada da devlet desteği oldukça ehemmiyetli bir mevkîe sahiptir. Zaten devletin kendisinin dinî bir özellik göstermesini salik veren İslamiyet'te devletin İslamiyet'i desteklemesinin doğallığı tartışma götürmeyecek bir biçimde ortadadır. Bu durumda devlet kurumlarının da bariz bir baskıya saplanmaksızın, uygun bir üslupla yol haritası olan İslamiyet'i telkini büyük bir fayda sağlar.

 

İslami devletlerde, şartlar uygunsa biat ve meşveret esası kaçınılmazdır fakat bu esas tek başına İslam'ı demokrasiyle ayrılmaz göstermeye yetmeyecektir. Ayrıca sizin de kabul ettiğiniz şekilde sınırlı bir çevreyle yapılan istişare ve biat da, tam bir demokratik yapıyı remzlendirmez(bu, bugün demokrasinin İslam toplumlarında uygulanmasının muhal olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, "Günümüzde İslamiyet demokrasiyi kaçınılmaz görür" benzeri bir önermeyi İslam açısından reddedecektir). Ayrıca vurgulamak gerekir ki, gayr-i müslimlerin kendi aralarındaki davalarda kendi hukuklarının, İslamî yaşayışı direkt olarak etkilemediği sürece uygulanması esastır. Ayrıca asr-ı saadette sınırları çizilmediği halde, daha önce bahsettiğimiz 5 müracat merkezinden faydalanılarak günün meselelerine çözüm üretmek de tabiidir. Buradaki mecburiyet, mümkün olduğunca İslamî çerçevenin içerisinde yer almak ve temel esaslarla çelişecek icraatten uzak durmaktır.

 

İslamiyet, temeli ve hareket noktası yönüyle kesin bir inanış bütünüdür ve onun çağlar öncesinden yüzyıllar sonrasına uzanabilmesi, sağlam temelinin tahrif edilemezliğine ve şartlara göre, yine temelden hareket etmek kaydıyla şekil verilebilecek esnekliğe sahip oluşuna bağlıdır. Temelden hareket eder, binayı gerektiğinde temele bağlı kalarak şekillendirir ve binanın hizmetine kendinizi ve inançlarınızı vakfedersiniz, budur iktiza eden şey. Aynı amacı hedefleyen iki yoldan çok daha iyisini ve sizi hedefe tam ulaştırıcı olanını seçebilmek için Allah bir muhakeme kabiliyeti vermiştir ve siz gerekli temellendirmenizi yaparak yollardan diğerinin yanlışlarını gösterdiğiniz için fikirlerinizin muhteviyatı yönüyle değil, tarafsızlığın muhal olduğu ve çoğu taraf tutuşun bir sebebe bağlandığı şu alemde bir görüşe saplanıp kalmakla eleştiriliyorsanız yolunuz aydınlık demektir. Kaldı ki günlük olanla çağlarüstü olan arasında gerekli muvazeneyi kurabiliyor ve sapla samanı ayırt edebiliyorsanız, böyle bir meselede bu ithamın iyice değerden düşeceği anlaşılacaktır. Öte yandan, sadece bir metod önerilmekle kalınmadığı ve dinin bir yönünün öyle veya böyle yok sayıldığı, makul bir desteğin önünün tıkanmasının savunulduğu, İslamiyet'in kendi zatıyla değil, belli bir beşerî görüşün merkeze oturtulmasıyla hareket edildiği ve İslam'ın bu zaviyeyle ele alındığı de rahatlıkla anlaşılıyor.

 

Son paragrafınız ise hakikaten ziyadesiyle üzücü. Bizim hoşgörüyü mü, yoksa sınırlandırılmış yahut belirli beşerî görüşlerin izin verdiği ölçüde kabullenilmiş, diğer tarafları görmezden gelinmiş, eli kolu sahip olunan beşerî fikirlerin urganıyla bağlanmış zavallı bir İslamiyet telakkisini mi eleştirdiğimizi hala anlamamakta ısrar ediyorsanız, siz de hoşça kalabilirsiniz. Kendini, İslamiyet'in kalıbında şekillendirenlere selam olsun...

 

Saygı ve selamlarımla

EK
04.09.2007 20:59
#45
Ben hoşgörü sevdalısıyım. Bu düşüncemden de İslam' ın güzel lütuflarından birisi olduğu için vazgeçmeye niyetim yok. Bu tür düşüncelerden dolayı imanı gözden geçirmeyi tavsiye eden kalıpçı zihniyetlede anlaşamayız. Benim davam bireysel planda olmaya aday. Hoşçakalın...

Hoşgörüyü ne kadar da güzel tanımlamışsın...

 

Düşünce mi bizi yönlendiriyor yoksa biz mi düşünceyi? İnsan olmamızın yani diğer canlılardan farklı oluşumuzun temelinde ne yatıyor? Peki insan, diğer varlıkların haklarını sınırlamayacak şekilde düşünüyor ve bunu pratiğe döküp insanlığın faydasına sunuyorsa bunun kime yararı, kime zararı var?

 

İnsanlık tarihinin yönünü değiştiren en büyük etken düşüncedir. Düşünce ile fetihler yapılmış, düşünce ile keşifler yapılmış, düşünce ile bugünkü seviyeye gelinmiştir. Belki tarihte düşünceye yapılan saygısızlıklar olmasaydı dünya şu an çok farklı bir konumda olacaktı. Misal:Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.” Bir insanın ölümünün dünya üzerinde bulunan diğer insanlara etkilerini bir kenara bırakıp asıl nokO halde herhangi bir düşünceye sahip olan insana “düşüncesinden dolayı” yapılan haksız muamelelerin de gelecek nesillere etkisi büyük olacaktırtaya bakarsak; o insan öldürülünce, onun soyundan gelecek nice insanlar da öldürülmüş oluyor. Düşündüğü için zorbalıklara mahkum olan insanlar daha çok Batı dünyasında görülmüştür. Geçmiş İslam dünyasında böylesi vakalara pek sık rastlanılmamaktadır. Ama yine de Gazali, İbn-i Rüşd örnekleri tarihte yerini almıştır.

 

Bize bugün hoşgörü dersi vermeye çalışan batı bizim eskimize vahşet sıfatını ekliyor.. Osmanlıdaki "kardes kanı vaciptir" en büyük dayanaklarındandır. Fakat o zaman hoşgörüye karşı değildi bu vaka.Eğer öyleydi de kaynaklarda niye geçmiyor.

 

Peki o günle bugün arasında değişen neydi.Cevaplar dünya değişiyor şeklinde oluyor ama dünya değil, düşünceler değişti. Tarihte gördükki düşünceler değiştiği için zamanla semavi dinlerde değişti(tek değişmeyen İslamdır bunda herkes mutabık). Herkes yorumlamaya kalkarsa ortada tek doğru kalmaz. Şer'i bugünki sistemlere bakarak kimse değerlendiremez.Şer'i yaşamadan kimse anlayamaz yorumlayamaz.Düşüncemizin değiştiğinden Şer'i anlama sancısındayız oysaki Kur'an tefsirinde defalarca bahsedilmektedir ahlak ve Şer.

 

Günümüzde fiziki kölelik bitmiş, fikri kölelik başlamıştır. Eleye eleye nakşede nakşede düşünelim doğruya yanlış demiyelim diye birbirimizi uyarmamız gerekirken ve Kur'andan araştırıp tek doğruya ulaşmak gerekirken neden birbirimize kırıcı kelimeler sarfediyoruz.

 

Daha forumda fikirleri paylaşamıyoruz pratikte nasıl uygulayıp dünyaya İslamı anlatacağız.

Son olarak ince ipleri ellerken kalın ipleri sarsmayalım.

ŞE
04.09.2007 22:54
#46

Benim bir sorum olacak neden islamın hükümleri sadece dört halife döneminde tam anlamıyla uygulandı, günümüzde şeri hükümlerle yöneltilen ülkelerde neden şeriat adı altında zorba bir yönetim hakim oldu. Bu ülkelerin islam imajına verdiği zararları nasıl en asgariye indiririz. şeriat hükümleri nasıl oldu da uygulayıcıları tarafından kendi menfaatleri için kullanıldı.

NF
05.09.2007 14:57
#47

Selamlar,

 

Haddim olmayarak cevaplamaya çalışayım:

 

Öncelikle şeriatın ilk dönemlerde tamamıyla uygulanabilmesinin iki sebebi vardır. Birincisi işin ilahî yönüdür ki, Allah, insanların örnek alması için gönderdiği peygamberini en mükemmel şekilde donatarak yönlendirmiş ve gönderdiği sistemini tüm yönleriyle remzlendirebilecek olan müşahhas bir misal yaratmıştır. İslamiyet'in uygulanabilirliği ve tam manasıyla nasıl yaşanması gerektiği, en net haliyle Hz. Peygamber döneminde gösterilmiş, dinin temeli bu dönemde kesinleşmiş ve insanların bu dönemdeki ideal ve tam manasıyla ilahi olan sistemin peşinden gitmeleri için uygun bir harita oluşturulmuştur. Tasavvuftaki zaman mefhumunun zirve noktasını Asr-ı Saadet'in tutmasındaki sebep de bu durumla alakalıdır. Zamanın kemale erdiği nokta asr-ı saadettir ve zikzaklar çizerek, keyfiyet nazarında kah ileriye, kah geriye hareket eden zaman hattının varabileceği en uç keyfiyet noktası Asr-ı saadettir, zamanın devinimi içerisinde insanın tek amacı oraya ulaşabilmektir. Yani Asr-ı saadetin bir keyfiyet zirvesi oluşu ve Allah'ın, sisteminin temelini bütün halinde bu devrede tamamlamasından dolayı bahsettiğiniz durumun ortaya çıkması, eşyanın tabiatı gereği, mecburî gibidir.

 

İkinci nokta ise işin beşerî yönünü oluşturuyor. İslam doktrini İki Cihan Serveri tarafından insanlara tebliğ edilmiş ve bir bütün olarak bu sistem, onun zamanında kurulmuş, tecrübe edilmiştir. İslamiyet'in yeşerdiği nokta burasıdır. Hulefâ-i Râşidîn dönemi ise, doktrinin bütünüyle müşerref olabilmiş insanların ekseriyeti oluşturması ve o ilk aşk-u şevkin cemiyetin mücerret ruhunda pörsümeye uğramaması sebebiyle, altın çağlardan olmuştur.

 

Üstadın sürekli bahsettiği bir hadiseyi burada yeri gelmişken nakletmek, anlatmak istediğimizi daha net bir şekilde ifade edebilmemiz açısından bize yardımcı olacaktır. Zamanının büyük velilerinden olan bir zata, bu zatın müridleri şöyle der: "Efendim, siz asrımızda Eshab-ı Kiram gibisiniz!"... Büyük velinin verdiği cevap ise şudur: "Siz Eshâb'ı görseydiniz 'Bunlar deli!' derdiniz; onlar da sizi görselerdi, 'Bunlar Müslüman değil!' derlerdi"... Eshab'ın "Müslüman"lığa layık gördüklerinden olabilmek için çabalamak mecburiyetinde olduğumuzu vurgulamakla beraber, bu menkıbenin, mevzumuzun her iki vechesini de destekleyici mahiyette olacağı kanaatindeyim.

 

Asr-ı Saadet sonrası dönemde, bu numune-i imtisal olan cemiyetin üzerine çıkmak muhal olacaktır zira, zamanın çizdiği şekilsiz hattın keyfiyetteki en uç noktası asr-ı saadettir. Bu uç noktanın ötesine geçmek imkansız gibidir.

 

Peki, durumun böyle olması, ideal kabul edebileceğimiz İslamî yapıların Asr-ı Saadetten sonra oluşmadığı ve oluşamayacağı anlamına gelir mi? Yani, Asr-ı Saadetteki uç nokta aşılamamış da olsa, tarihin çeşitli devirlerinde bu noktaya ulaşılmamış veya yaklaşılmamış mıdır? Daha da önemli olarak, bu noktaya ulaşmak için çaba harcamaktan bizi alıkoyacak bir mecburiyet sözkonusu mudur?

 

Öncelikle, ideal İslamî topluma tarihin çeşitli dönemlerinde çok yaklaşıldığını, neredeyse yaşanılan çağ içerisinde bir asr-ı saadet ortamının doğurulduğunu bilmekteyiz. Ömer b. Abdülaziz dönemi bu hususta çok önemli bir misaldir. Keza Abbasi ve Eyyubîlerin belli bir döneminin, Osmanlı'nın şeriata kuvvetli bir ruh bağı ile bağlı kaldığı yılların ideal şer'î düzene dair belirgin pırıltılar verdiği hakikattir. Asr-ı saadeti keyfiyet nazarında geçmek mümkün olmasa da, en azından bu devre yaklaşmak her çağ için mümkündür, nitekim farklı dönemlerde bu gerçekleşmiştir.

 

Diğer sorularınıza geçelim:

 

Şer'î esaslara dayanarak yönetildiği iddiasını taşıyan ülkelerde, aksettirildiği kadar olmasa da zorba bir yönetimin hakim oluşunun sebebini, uzun bir zamandan beri süregelen takatten düşüşümüzün ardından imanımızda, kendimize ve inançlarımıza karşı ortaya çıkan güvensizlik ve samimiyetsizliğimizde aramak gerekir. Bu durumu şu noktalardan ele alabiliriz:

 

Temeli, sabit bir mücerret mefhum olan İslamiyet insanlar tarafından gerektiği gibi anlaşılmamış ve belli görüşlere, belli telakkilere indirgenerek onun bir bütün halinde ele alınması lüzumu atlanagelmiştir. Batılı güçlerin dünyayı domine etmeye başlaması üzerine İslam toplumları büyük bir telaşa kapılmış ve sahip olduğu değerleri korumak için, zaman zaman gereksiz ve zararlı olabilen, zaman zaman bağlı kalınmak istenen temelle çelişen bir anlayışla hareket eder hale gelmiş, ya teslim olmuş, ya da muvazeneyi kaybetme noktasına varmıştır. Yani bu durum bir yönüyle bir şaşkınlık ve aksülamel gösterebilme, varlığını koruyabilme mücadelesidir; fakat hakim olması gereken düşünce İslam'ı bütün olarak kabul ederek akl-ı selim ile davranmaktır hadd-i zatında.

 

Bir diğer muhtemel sebep de samimiyetsizliktir. Bu durum da İslamiyet'in kendisiyle değil, algılanış biçimiyle ilgilidir. İslamiyet'i tamamıyla devlet düzenine ait görüp onun getirdiği ahlakî hasletleri, veya en basitinden vicdanı taşımayan insanlar, hizmet ettiklerini iddia ettikleri fikirlerin hilafına davranabilmektedir. Bu durum tarihin farklı dönemlerinde zaman zaman ortaya çıkmakla beraber, düzelmeyecek, hep aynı kalacak bir arıza değildir; İslamiyet'i dünyevî ve uhrevî tüm yönleriyle samimiyetle savunanların uyandırması gereken bilinç, samimiyetsizliği ve samimiyetsizliğin doğmasına vesile olan anlayışları yok edecektir.

 

Bozulmanın bir diğer sebebi olarak da, pörsümeyi sözkonusu edebiliriz. İslam'a duyulan sadakat, insanların gafletinden dolayı zirve noktalarına ulaşıldıktan sonra çözülme eğilimi göstermiş ve kaba softa - ham yobaz tipi ortaya çıkmış, ardından da bu gruba karşı aksülameller doğmuştur. Bu reaksiyonlar da meseleyi kökünden idrak edemeyen gruplarca ve dış güçlerce yönlendirilmiş, neticede de bizim ülkemiz için mevcut olduğunu söyleyebileceğimiz ahval ortaya çıkmıştır. Bu, aslında sadece bizim ülkemizle sınırlı olan bir durum değildir, aşılabilecek bir problem olmakla beraber dolaylı yoldan tüm İslam dünyasındaki bozulmayı desteklemiştir ve bozulmayı durdurabilecek, kötü gidişin önüne geçebilecek bir kanaat önderi çıkarmakta güçlük çekmemize, çıkanların tesirinin de sınırlı olmasına sebep olmuştur. Bilinçli bir kadronun yokluğu, yetersiz fakat istekli olanların yolunu açmış, bu kadro da idareyi ele geçirerek hali bugünkü seyrine getirmiştir. 21. asır yeni bir ufka gebe olmalıdır ve bu ufuk bilinçli bir İslamî nesilden doğacaktır.

 

İslamiyet'i gerektiği gibi temsil edemeyen ülkelerin İslamiyet'in imajıyla ilgili menfi tesirini, İslamiyet'in hakikatini anlatarak, yaşayarak ve makul dairede, yaşatmaya çalışarak bir nebze olsun hafifletebiliriz sanıyorum. İnsanlar İslamiyet'in aslıyla bugünkü temsiliyeti arasındaki farkı kavrarlarsa hem daha bilinçli bir neslin yetişmesinin önü açılır, hem de ikinci bir ihtimal olarak mevcut idarelerin kadrosu da bilinçleneceğinden iyiye doğru atılmış adımlar sıklaşır.

 

Son olarak vurgulamak gerekir ki İslamiyet'in aslı kıyamet kopuncaya dek, sınırlı çevrelerde de olsa yaşanacak ve müdafa edilecektir. İslam'ı yanlış algılayan ve bu algıları üzerinden İslamî bir görüşün peşini kovaladığı zehabına kapılanlar hakikî İslamiyet telakkilerini yok edemeyecek, İslamiyet'in her türlü müşahhastan bağımsız olan mücerreti daima yaşayacaktır. Bunu taahhüt eden, dinin sahibinin ta kendisidir, alemleri kudreti altında tutandır. Bu din, Hıristiyanlık gibi bozularak yok olmayacaktır.

 

Edit: Biraz geç hatırladım, sitemiz yöneticilerinden Erenler ağabeyin hazırladığı IslamUstundur.Com sitesinde İslamî toplumun ütopya olmadığına dair İslamî Devlet Bir Ütopya Değildir başlıklı bir makale var, onu da ekleyelim.

 

Saygı ve selamlarımla

SO
28.11.2007 13:34
#48

Foruma sadece okuyucu olarak katılmayı tercih etmiştim şimdiye kadar. Fakat daha önce forumun bazı bölümlerinde de dikkatimi çeken hakaret, aşağılama ihtiva eden yazılar vardı. Fakat burada NFKfan ismini taşıyan arkadaşın diğer arkadaşının siyasal yönetimle ilgili farklı bir görüşü savunduğu için imanını gözden geçirmeye davet etmesi kabul edilemez. Demokrasiyi din gibi telakki etmek gülünçtür. Eğer o kadar davanıza sahipseniz, dinden çıktığını açıklayan birsinin öldürülmesinin gerektiğini düşünüyorsanız, o kişiyi bulup boğazlamanız bizi davanız konusunda inandırıcı hale gelmenizi sağlayacakır...

NU
03.12.2007 14:24
#49

Hala İslam devleti gelir mi diye yapılan ufuksuz ve dipsiz tartışmalardan yıllardır bıktım... Demokrasiyle mutlu olabileceğimiz öngörülüyorken ve bu mümkünken neden macera arıyoruz anlamıyorum.... :D

 

bunun yerine Abdullah Gül'ün ufkunu tartışmalıyız... ''sen kimsin gül'ü tartışıyorsun'' diyecek arkadaşlarda olabilir...tartışmanın bittiği yerde tapınma başlar... Gül oraya arz-talep neticesinde çıktı -ki Expo fuarı konusundaki atağı şaşırtmadı beni- bizim orada sesimiz soluğumuz olmalı... köşke çakılıp kalan dinazorlar gibi eleştirilerle küçülecek bir adam değil, onlarla büyüyen bir GÜL olacak... Abdullah gül bize ne vermek istiyor? diye açık açık sormak lazım... kimse kusura bakmasın babamın oğluna ev bile satsam noterde kontrat yaparım, güvensizlikten değil ileride sorun çıkkarmasın diye... :rolleyes:

BU
03.12.2007 21:24
#50

Umuyor ve temenni ediyorum ki: Abdullah GÜL'ün Cumhurbaşkanlığı makamına fikren ve ruhen layık görülmesi uzun zaman sonra beklenen milletin iktidarına işarettir sanki. Tek parti ideologlarının ve hakikatın nurlu meyvalarını ateşe atan acımaz devrimbazların esas sıkıntısıda budur.

 

Milletten ve milletin iktidarından korkuyorlar. Müsvedde bir tapulu mal sandıkları Çankaya'ya; milletin değerlerine değer veren, milletin teveccühünü kazanmış, iman ve aksiyon sahibi bir kişinin çıkmasından elbette rahatsız olacaklar. Fakat bu rahatsızlık bize rahat değil; ruhsal gel-gitlerimizi artırma şevki vermelidir.

 

Yeter ki saflarımız; sırat köprüsü keskinliğinde belirgin olsun.

 

...

 

ALİ

NF
14.12.2007 16:46
#51
Foruma sadece okuyucu olarak katılmayı tercih etmiştim şimdiye kadar. Fakat daha önce forumun bazı bölümlerinde de dikkatimi çeken hakaret, aşağılama ihtiva eden yazılar vardı. Fakat burada NFKfan ismini taşıyan arkadaşın diğer arkadaşının siyasal yönetimle ilgili farklı bir görüşü savunduğu için imanını gözden geçirmeye davet etmesi kabul edilemez. Demokrasiyi din gibi telakki etmek gülünçtür. Eğer o kadar davanıza sahipseniz, dinden çıktığını açıklayan birsinin öldürülmesinin gerektiğini düşünüyorsanız, o kişiyi bulup boğazlamanız bizi davanız konusunda inandırıcı hale gelmenizi sağlayacakır...

Selamlar,

 

Okuduğunuzu anlama sıkıntınız olduğuna kanaat getirdim acizane, evet çok üzgünüm fakat bu seferlik Freud usulüyle hareket ederek gördüğümü direk olarak yazmaya başlamak mecburiyetinde bıraktınız beni, özür diliyorum. Kastettiğim manadaki gözden geçirmenin tazelenmeye sebep olacağı hakikatini bir tarafa bırakıyorum; uzun uzun tefsirini yaptığım bir cümlenin hala sahip olduğu manayla değil, işe gelen manasıyla algılanmaya çalışılması hakikaten iyi şeyler düşündürmüyor bana. Söylenen bir söze cevap verecekseniz, herşeyden önce ne dendiğini anlamaya çalışmanız gerekir. İtirazdan kolay birşey yoktur fakat itirazınızın ayaklarını yere bastırmak, üzerinizdeki en büyük külfettir. Bunun farkında olup, önünüzdeki yazıyı alıcılarınızı biraz daha açarak, belki de bu iş için kendi kapasitenizi zorlayarak okumalısınız. Aksi size hiçbirşey kazandırmayacağı gibi, itirazınızı da, yeni idam edilmiş bir mahkum misali, havada sallandıracaktır.

 

Demokrasiyi din gibi telakki ettiğimizi ve gülünç konuma düştüğümüzü ima etmişsiniz. "Lâdinî bir ideoloji yahut tercihin uygulanmasına dinin uygulanmasından daha fazla ehemmiyet atfederseniz, inançlarınızı gözden geçirmeniz gerekir" benzeri şeyler söyleyen birisini, demokrasiyi din gibi görmekle itham etmek pek mantıklı gibi durmuyor. Belki yüz yetmiş dokuz kere yazmışımdır ama hala anlaşılmayan bir şeyler var madem, ettekrar-u ahsen velev kane yüzseksen kabilinden bir kez daha yazalım ki, demokrasinin duvarını ortamın müsayit olduğu zamanlarda dinin önüne çekmek ve demokrasi izin vermediği takdirde dinin uygulanışına ket vurmak İslamiyet'te değil, bir din olmayan başka bir sistemde, demokraside samimi olunduğunu gösterir.

 

Samimiyet testi için tavsiye ettiğiniz kadük metodu bulduğunuzda kimbilir ne kadar da sevindiniz. Öyle ya, ortaya öyle bir argüman atmıştınız ki, muhattabınızı susturmuş, meseleyi kökünden halletmiş, karşınızdakinin samimiyetsizliğini bedahet kat'iyetiyle ispatlamıştınız!.. Şevki Yılmaz'ın o meşhur cümlesini akıllara getiren bu tek cümlelik ifadenizle bizi mağlup etmiştiniz!.. Evet, istihza ediyorum ve anlamamanız ihtimaline karşılık istihza olan niyetimi de açık açık yazıyorum... Evet istihza ediyorum, zira küçük bir ilkokul talebesinin mantığıyla çözülemeyecek kadar girift olmasına rağmen, bir lise talebesi için gayet basit bir biçimde anlaşılması mümkün olan bir meseleyi çözmek için ortaya attığınız önerinin, kullanmaya çalıştığınız akıl kavramıyla bağdaşabilecek hiçbir yanı bulunmuyor. Niçin? Görelim:

 

Birincisi, İslamî cemiyetlerde adalet mekanizması ferdin tahakkümünde değildir, bir devlet kurumu olarak vardır adalet. Bir kişi kendi başına ceza verme selahiyetine sahip değildir. Tek başına bu hakikat dahi testinizi geçersiz kılmaya yetecekken biz durmayalım ve devam edelim. İkincisi, bugün sizin tavsiye ettiğiniz hareketi yapmak, şartların elverişli olmaması ve kurumsal hareket edilmemesi sebebiyle, faydadan ziyade ziyan getirir. Hiçkimsenin testinizi uygulayacak kadar akılsız olmadığını biliyorsunuz da, gözlüklü at gibi tek bir noktaya odaklanıyor, testin reddindeki makul sebepleri görmezden geliyorsunuz. Testin uygulanmaması neticesini de samimiyetsizlik ispatı olarak karşınızdakine döndürüyorsunuz. Komiksiniz.

 

E.Bekir kardeşimizle yer yer sertleşse de asla mecraından sapmayan ve faydalı bir biçimde akan hoş bir teatide bulunmuştuk. Kullandığımız ifadelerde de itidali muhafaza etmiştik. Bunda elbette ki, kendisinin, bu arkadaşımızın yaptığının aksine saçma ispat metodlarına tenezzül etmemesinin ve adamakıllı tartışmasının da tesiri vardı. Kendisine, takınması gereken tavrı takınarak tartıştığı için gıyaben teşekkür ediyorum.

 

375 ID'li arkadaşımıza ithafen de kısaca birşeyler yazmak istiyorum. Öncelikle atlanmaması gereken nokta, Allah'ın dini olan İslamiyet'in amacının mutluluğu sağlamak değil, hakkı yerine koymak ve inananlarına en iyiyi göstermek olduğudur. İslamiyet'te Mutluluk amaç değil, neticedir. Hakkın yerine konması, ilahi sistemin uygulanması neticede mutluluğu getirecektir fakat İslamiyet'in temel amacının dünyevî mutluluğu sağlamak olmadığına dair pek çok ispat getirmek mümkündür, mutlu olmak İslam'ı istemeye engel olamaz; fazla uzatmamak için detaylara girmeyeceğim. Mutlu olduğu için yahut farklı bir sebepten ötürü, İslamî bir toplum ve devletin varlığının tahayyülünü macera aramak olarak yaftalamak ne denli kabil bir davranıştır, akl-ı selim sahipleri varsın neticeye... Daha önce de dediğim gibi idealimiz zihinlerimizde pişen kızıl elmamızdır, olmaya da devam edecektir. Gerektiğinde, hakikat için şahsî mutluluklarını bir tarafa bırakan, başta peygamberler ve onların eshabları olmak üzere, tarih boyunca yaşamış bulunan tüm şehitlerin, gazilerin, mücadele insanlarının yolundan gitmek mecburiyetimizdir. Evet, mecburiyet... Ayrıca bir alternatif olarak sunduğunuz Abdullah Gül'ün ufkunu tartışmak, sıkıldığınızı söylediğiniz İslamî devlet, İslamî cemiyet tartışmalarından daha fazla geliştirici ve iç açıcı olmasa gerektir. Neyse, mevzumuz bu değil.

 

ayrıca neden -sizin tabirinizle- macera aradığımıza dair sualinizin cevabı bu başlıkta da mevcut: Eşşek Hürriyeti

 

Sert tepkimden dolayı site sakinlerinden özür diliyorum.

 

Saygı ve selamlarımla

YU
05.02.2008 16:37
#52

üstadın elinden geçmişse elbet büyük işler yapacaktır inş. bu vatanın böyle evlatların hizmetine ihtiyacı var.. Allah bu ülkeye hizmet edenleri aziz eylesin...

GA
24.02.2008 20:06
#53

abdullah güle hayırlı uğurlu olsun dedikten sonra ben de tartışmaya katılmak isterim

tartışmadan kasıtım e.bekir isimli üyenin islamın ne olduğunu hakkı ile bilmeden kendi basit şahsi yorumuna göre yorumlayıp islam en iyi demokrasi ile kendini ifade eder ve dinde zorlama yoktur dedikten sonra süre gelen yazılar dizisidir.

egemenlik kayıtsız şartsız milletinmiş

egemenlik kayıtsız şartsız ancak ALLAH'INDIR.

gene e.bekire göre kuranı devletin anayasası yapmak kurana hakaretmiş. kuran bir süs değildir. ayetleri uygulansın diye inmşitir. tıpkı peygamberimiz zamanında olduğu gibi.

 

 

E.BEKİR dediklerin umarım seni dinden çıkrmamıştır. umarım bu yazdıklarını ya cehaletinden ya da şuursuzluğundan yazmışsındır.

bana kızıp falan da ulaşmak istersen A.NFK@hotmail.com

24.03.2008 03:58
#54
Üstadın Gençliğe Hitabe' sinde de katılmadığım tek husus "meclisinin duvarında hakimiyetin hakka ait olduğunu" belirten ifadenin eksikliği. Bana göre İslam' ın bu zamanda tasvib edeceği tek yönetim şekli demokrasidir. Kuran-ı Kerim halkları yönetmek için gönderilmemiş, bireylere gönderilmiştir. Yani Kuran' ı bir devletin anayasası olarak kabul etmek, Kuran' a hakarettir bana göre. Ki İslam dininin en önemli ilkelerinden birisi "Dinde zorlama yoktur". Eğer dinde zorlama yaparsanız insanları dinden soğutursunuz. Şu an Türkiye' de giderek gelişen demokrasi diğer milletlere örnek teşkil edecek yapıya ulaşmıştır bana göre. Ve ben Ankara Kızılay' da gezerken yanımdan bir mini etekli bayan, ardından çarşaflı bir bayan geçince ülkemle gurur duyuyorum. Hocamız Atilla Yayla gerçekten ilginç bir liberaldir. Sınıfta herkesi afallatan sorular sorar. Birgün sınıfta Müslüman olanlar parmak kaldırsın dedi. Tabi o böyle sorular sorduğunda genellikle kimse parmak kaldırmaz ama bir çocuk parmak kaldırdı ve hocam ben iki kez müslüman oldum dedi. Bu ikinci kez Müslüman olma bana göre gözü kapalı olarak şuursuzca İslam' ı yaşadığını zannetmekten, İslam' ın özünü anlayarak Müslüman olmaya geçici ifade ediyor. Biz İslam' ın bu hoşgörüsünü en güzel şekilde ifade edebilirsek göreceksiniz Türkiye' de ve dünyada İslam' a sıcak bakan insanların sayısı gün geçtikçe artacak. Bu nedenle İslam ve Demokrasi zıt kutuplar değil, aksine yönetim alanında demokrasi İslam dünyasının olması gerekenidir...

 

valla kardeşim beni de en çok etkileyen yerlerindendir orası.ben hitabeyi baştan sona ezbere biliyorum.biz türk milleti olarak hakimiyeti osmanlıya kadar Hakkın bildik, sancağımız arşa değdi. sonra bi zaman geldi o şanlı sancağı vahidüdin le birlikte fransa ya gönderdiler,hakimiyet halkındır dediler helak olmaya yüz tuttuk.ben şu anki demokrasiyi osmanlı nın mutlak monarşisine tercih ederim açıkçası. bi başka karışıklık kuran bireysellikten çok daha fazla toplumcu ögeleri barındırır ve toplum hayatını düzenlemekte onun kurallarından daha üstün ince ve temizi yoktur olamaz. mesela faizin haram olması bile kur an ın toplumculuğunun en büyük ispatlarındandır.eğer faiz olmasa insanlar paralarını saklasalar paranın değeri düşüyor ve para artmıyor.e insan buna seyirci kalamaz parasını artırmak ister.ne yapacak bi iş kuracak mecburen ve insanlara iş verecek işsizliği engelleyecek.mükemmelliğe ve inceliğe bak.şimdiki sosyalistler inandıkları şeyin ne olduğunu bilseler kur an ı başlarında taşırlardı.dinde zorlama yoktur demişin evet yoktur kur an anyasa olunca zorlama olcak diye bişey var mı?hayır.o zaman da dinde zorlama olmayacak.bak demokrasi müslüman ülkesinde müslümanın başörtüsünü açtırırken, şeriat müslüman ülkesinde açıklığa hoşgörüyle yaklaşacak kadar daha MODERN.şimdi yanlış anlama ben demokrasiyi tamamen kötülemiyorum ama kötüye kullanılma olanağı çok yüksek ve kötüye kullanılıyor ama islam da bu böyle değil demek istiyorum.son alarak HALK mı daha üstün HALIK mı?sorusunu sorup hakimiyetin kimde olması akla uygundur deyip çenemi kapatıyorum :)

Allah a emanet..

BU
24.03.2008 12:06
#55

Şayet her türlü baskı, yıldırma ve zorlamanın olmadığı bir yönetimden bahsediyorsak bunun adı illa şu yada bu olmamalıdır bence. Herkesin fikir, inanç ve düşüncesini başkalarının sınırlarını tehdit etmeden söylediği/yaşadığı bir yönetimin adına ne dersek diyelim. Dindarların hakkının gözetildiği gibi, inanmayanlarında hakkının gözetildiği bir sistemin ismi pekte önemli değildir.

 

Mesele demokrasinin nasıl algılandığı ve nasıl uygulandığıdır. Yok Avrupa'da başka, bizde başkaysa elbette sıkıntı olacaktır.

 

Asıl mesele; milletin kime, neye, ne şekilde itimat ettiğidir. Kimi kendisine vekil seçtiğidir. Halife'lerin seçiminde bile şura, iştişare ve eşit mücadele vardır. Yani İslami yönetimde bile esas unsur budur. Önemli olan yöneten-yönetilen dengesinin adalet üzerine ihyasını sağlamaktır.

BA
09.04.2008 16:27
#56

Ya İslamda öle demokrasi fln gibi yönetim şekli yokki Emir vardır Halife vardır Kur'an-ı Azıymussan vardır....

E.
13.04.2008 18:14
#57
abdullah güle hayırlı uğurlu olsun dedikten sonra ben de tartışmaya katılmak isterim

tartışmadan kasıtım e.bekir isimli üyenin islamın ne olduğunu hakkı ile bilmeden kendi basit şahsi yorumuna göre yorumlayıp islam en iyi demokrasi ile kendini ifade eder ve dinde zorlama yoktur dedikten sonra süre gelen yazılar dizisidir.

egemenlik kayıtsız şartsız milletinmiş

egemenlik kayıtsız şartsız ancak ALLAH'INDIR.

gene e.bekire göre kuranı devletin anayasası yapmak kurana hakaretmiş. kuran bir süs değildir. ayetleri uygulansın diye inmşitir. tıpkı peygamberimiz zamanında olduğu gibi.

 

 

E.BEKİR dediklerin umarım seni dinden çıkrmamıştır. umarım bu yazdıklarını ya cehaletinden ya da şuursuzluğundan yazmışsındır.

bana kızıp falan da ulaşmak istersen A.NFK@hotmail.com

 

Gaib isimli arkadaşımız benim cehaletimden yada şuursuzluğumdan veya basit yorumlarımdan bahsetmiş. Kendine göre haklı olabilir. Bu hakimiyet meselesine gelirsek: Bir insan bir araç kullanıyor diyelim. Bu insan şöyle diyor" bu aracın hakimiyeti bende". Size göre bu insan da dinden çıkmıştır bu düşüncenize göre. Önemli olan ne niyetle bunun söylendiğidir. Bu mükemmel dünya düzeninin hakimi ve yaratıcısı tabii ki Allah' tır. Çok şükür, şükürler olsun bu düstura sahip olduğum için. Ben hep beşeri yapıları baz alarak ifade etmeye çalıştım. Şimdi bu araç benzetmesinde aracın hakimiyeti bende diyen insanın dinden çıktığını ne kadar düşünürseniz, benim de dinden çıktığımı o kadar savunabilirsiniz. Siyasal yönetim insanların meydana getirdiği bir yapıdır. Bu yapıyı insanlar organize eder ve yine aynı insanların seçtiği kişiler yönetim mekanizmasında bulunur demekle dinden çıkmış isem Allah' tan af dilerim...

 

Benim düşüncelerime benzer düşünce olduğu için Ali isimli arkadaşın mesajını hatırlatmak isterim...

Şayet her türlü baskı, yıldırma ve zorlamanın olmadığı bir yönetimden bahsediyorsak bunun adı illa şu yada bu olmamalıdır bence. Herkesin fikir, inanç ve düşüncesini başkalarının sınırlarını tehdit etmeden söylediği/yaşadığı bir yönetimin adına ne dersek diyelim. Dindarların hakkının gözetildiği gibi, inanmayanlarında hakkının gözetildiği bir sistemin ismi pekte önemli değildir.

 

Mesele demokrasinin nasıl algılandığı ve nasıl uygulandığıdır. Yok Avrupa'da başka, bizde başkaysa elbette sıkıntı olacaktır.

 

Asıl mesele; milletin kime, neye, ne şekilde itimat ettiğidir. Kimi kendisine vekil seçtiğidir. Halife'lerin seçiminde bile şura, iştişare ve eşit mücadele vardır. Yani İslami yönetimde bile esas unsur budur. Önemli olan yöneten- yönetilen dengesinin adalet üzerine ihyasını sağlamaktır.

...

 

NU
26.04.2008 15:06
#58

ne kadar şanslı Abdullah gül ya hemde cok aşırı

HA
26.04.2008 19:22
#59

Bizim çok bilmiş ''laikus'' larımız modernizmi hesap edemediler.

ZA
11.01.2009 12:55
#60
Üstadın Gençliğe Hitabe' sinde de katılmadığım tek husus "meclisinin duvarında hakimiyetin hakka ait olduğunu" belirten ifadenin eksikliği. Bana göre İslam' ın bu zamanda tasvib edeceği tek yönetim şekli demokrasidir. Kuran-ı Kerim halkları yönetmek için gönderilmemiş, bireylere gönderilmiştir. Yani Kuran' ı bir devletin anayasası olarak kabul etmek, Kuran' a hakarettir bana göre. Ki İslam dininin en önemli ilkelerinden birisi "Dinde zorlama yoktur". Eğer dinde zorlama yaparsanız insanları dinden soğutursunuz. Şu an Türkiye' de giderek gelişen demokrasi diğer milletlere örnek teşkil edecek yapıya ulaşmıştır bana göre. Ve ben Ankara Kızılay' da gezerken yanımdan bir mini etekli bayan, ardından çarşaflı bir bayan geçince ülkemle gurur duyuyorum. Hocamız Atilla Yayla gerçekten ilginç bir liberaldir. Sınıfta herkesi afallatan sorular sorar. Birgün sınıfta Müslüman olanlar parmak kaldırsın dedi. Tabi o böyle sorular sorduğunda genellikle kimse parmak kaldırmaz ama bir çocuk parmak kaldırdı ve hocam ben iki kez müslüman oldum dedi. Bu ikinci kez Müslüman olma bana göre gözü kapalı olarak şuursuzca İslam' ı yaşadığını zannetmekten, İslam' ın özünü anlayarak Müslüman olmaya geçici ifade ediyor. Biz İslam' ın bu hoşgörüsünü en güzel şekilde ifade edebilirsek göreceksiniz Türkiye' de ve dünyada İslam' a sıcak bakan insanların sayısı gün geçtikçe artacak. Bu nedenle İslam ve Demokrasi zıt kutuplar değil, aksine yönetim alanında demokrasi İslam dünyasının olması gerekenidir...

 

KARDEŞİM GENÇLİĞE HİTABENİN BU BÖLÜMÜ ÜSTAD IN FİKRİNİNİ EN AÇIK VE EN GÜZEL İFADE ETTİĞİ BÖLÜMDÜR BENCE SEN BUNA KATILMIYORSAN BENCE KENDİNİ BİR SORGULA VESSELAM..

KA
08.12.2009 23:20
#61
Üstadın Gençliğe Hitabe' sinde de katılmadığım tek husus "meclisinin duvarında hakimiyetin hakka ait olduğunu" belirten ifadenin eksikliği. Bana göre İslam' ın bu zamanda tasvib edeceği tek yönetim şekli demokrasidir. Kuran-ı Kerim halkları yönetmek için gönderilmemiş, bireylere gönderilmiştir. Yani Kuran' ı bir devletin anayasası olarak kabul etmek, Kuran' a hakarettir bana göre. Ki İslam dininin en önemli ilkelerinden birisi "Dinde zorlama yoktur". Eğer dinde zorlama yaparsanız insanları dinden soğutursunuz. Şu an Türkiye' de giderek gelişen demokrasi diğer milletlere örnek teşkil edecek yapıya ulaşmıştır bana göre. Ve ben Ankara Kızılay' da gezerken yanımdan bir mini etekli bayan, ardından çarşaflı bir bayan geçince ülkemle gurur duyuyorum. Hocamız Atilla Yayla gerçekten ilginç bir liberaldir. Sınıfta herkesi afallatan sorular sorar. Birgün sınıfta Müslüman olanlar parmak kaldırsın dedi. Tabi o böyle sorular sorduğunda genellikle kimse parmak kaldırmaz ama bir çocuk parmak kaldırdı ve hocam ben iki kez müslüman oldum dedi. Bu ikinci kez Müslüman olma bana göre gözü kapalı olarak şuursuzca İslam' ı yaşadığını zannetmekten, İslam' ın özünü anlayarak Müslüman olmaya geçici ifade ediyor. Biz İslam' ın bu hoşgörüsünü en güzel şekilde ifade edebilirsek göreceksiniz Türkiye' de ve dünyada İslam' a sıcak bakan insanların sayısı gün geçtikçe artacak. Bu nedenle İslam ve Demokrasi zıt kutuplar değil, aksine yönetim alanında demokrasi İslam dünyasının olması gerekenidir...

 

Baştan aşşağıya kadar katılmıyorum.Sadece 1 şeye deyineceğim. Türkiyenin demkoasisini çok övüyorsun ve güzel buluyorsun ama buna demokrasi demen bence yanlış. Zaten şuan sendeki durum türkiyenin 95%inin durumu. Üstadın deyimiyle. Halk bir kabtır ve o kabın içine ne doldurursan onu geri alırsın.

Memlekette de durum öyle. Halka aşılamışlar sahte medeniyeti ve din karşıtı laikliği. Ve bunun adını "demkorasi" koymuşlar. Millete ilk okuldan beri sahte tarihi ve din karşıtı ne varsa "medeniyet" adına öğretirsen halkta ona göre yetişir ve doğruyu ona göre algılar.

Sende ona göre düşünüyorsun ve sana ne aşıladılarsa ona inanıyorsun.

Hele hele Üstadın gençliğe hitabesine katılmıyorsan demekki büyük doğu ruhuda eksik. Hakimiyet hakkın değilde kimin? (tabi devlete göre laik olman gerekir ve onun ardından ilk cumhuriyet milletvekillerinden Ruşeni Barkın gibi bir zavallının yazdığı "din yok millet var" kitabına döner bu iş)