Ben liseyi bitirdiğim dönemlerde mimar olmayı düşünmüştüm, bir yıl Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'ne gittim. Bir yılın sonunda mimarlıktan vazgeçerek Hukuk'a geçtim. Niyetim ya gazeteci olmaktı, ya da politikacı. O bir yıl içinde Akademi'de pek çok dostum oldu, oranın havası bana çok şey kazandırdı, ama mimarlığa ısınamadım, aklım başka yerlerdeydi.
İşte o yıl, birinci sınıfta Edebiyat dersi de vardı. Edebiyata Necip Fazıl Kısakürek geliyor diye, birçoğumuz çok sevinmiştik. O yıllardaki Necip Fazıl'ı değerli dostumuz Mina Urgan Bir Dinazorun Anıları'nda çok iyi anlattı. Necip Fazıl benim tanıdığım yıllarda çok sevimli, üstün zekâlı, uygar bir şair ve yazardı. Kimler yoktu onun dost çevresinde? Abidin Dino, Fikret Adil, Peyami Safa, Şekip Tunç, Eşref Şefik, Muhsin Ertuğrul, Burhan Toprak, Sait Faik, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Oktay Akbal ve o dönemin sağcısından solcusuna tüm yazarları, şairleri, ressamları ve heykeltraşları. Kardeşi Orhan Kısakürek Galatasaray'da çok saygınlığı olan sevilen bir arkadaştı.
(...)Sonra nasıl oldu da Necip Fazıl büyük İslâm düşünürü oldu, kimse anlayamadı. Bize edebiyat dersine geldiği dönemde kendisini çok beğenir ve severdik. Tikleri vardı ama hiçbirimiz onun sık sık gözünü, kaşını oynatmasını hiç yadırgamazdık. Ata bindiği, bazen İstanbul içinde de atla dolaştığı anlatılırdı, ama biz hiç görmedik. Zaman zaman kendini beğenmişliği güldürü konusu olursa da bunları hoşgörürdük. Onun bilmediği konu yoktu. Rasih Nuri İleri bir gün Necip Fazıl'a, "Bak Necip, şöyle bir kitap var, oku, çok beğeneceksin," dediğini ve Necip Fazıl'ın kendisine, "Yahu Rasih, benim okumaya ihtiyacım mı var," diye yanıt verdiğini anlatırdı.
İşte o yıl Necip Fazıl'ın bir dergi çıkartmaya hazırlandığı anlatıldı. Gazete ressamı, dostum Nezih İzmirlioğlu ile aynı sınıftaydık. Nezih ikide bir bana, "Yahu Hıfzı, şu bizim hocayı kışkırtalım da bir dergi çıkartsın, biz de orada çalışırız, Akademi'yi bırakırız," derdi. Nezih gerçekten Akademi'yi bıraktı, dergi ve gazetelere harika resimler çizdi ama, Necip Fazıl'ın yanında çalıştığını sanmıyorum.
Hocamız ertesi yıl Büyük Doğu'yu yayınladı, gittikçe sağa kaydı, sonunda da şeriatçı oldu çıktı. Fikret Adil, Asmalımescit 84 adlı kitabında Necip Fazıl'ın kendilerine nasıl bir 'kazık' attığını (...) anlatırdı.
Necip Fazıl'dan en büyük dost kazığı yiyenlerden biri de Muhsin Ertuğrul olmuştur. Muhsin Bey, Şehir Tiyatrosu'nda Necip Fazıl'ın piyeslerini oynatmış, onu kendi dost çevresine almış, ama günün birinde Necip Fazıl, Büyük Doğu gazetesinde, 'işte Türkiye'nin 1 Numaralı Komünisti' diye Muhsin Bey'in görevden ayrılmasına neden olmuştur. Dostum Coşkun Tunçtan'ın anlattığına göre de yıllar sonra Necip Fazıl, Muhsin Bey'in ayaklarına kapanarak (!) özür dilemiştir. Hocamız işte böyle özel nitelikleri olan bir düşünürdü.
Necip Fazıl 1904'te, belki de 1907'de İstanbul'da doğmuş, sonra Heybeliada'da o zaman Mekteb-i Fünun-u Bahriye-i Şahane denen Deniz Bilimleri Okulu'nu bitirmiş, daha sonra da Paris'te Sorbonne Üniversitesinde felsefe eğitimi görmüştü. 1927'de yurda dönen Necip Fazıl, o yıllarda bankacılığa başladı ama bir yandan şiir yazıyordu.
Ben 1974'te kendisiyle bir TV sohbeti yapmak istediğim zaman hiç nazlanmadan kabul etti. Buna karşılık birçok dostum, "Başka adam mı kalmadı? Neden bu şeriatçıyı TV'ye çıkartıyorsun?" diye beni eleştirdi. Konuşma yayınlandıktan sonra birçok kişiden tele fonda tatsız sözler işittim. Yassıada duruşmalarına başkanlık eden Salim Başol'dan da aynı yönde bir eleştiri mektubu aldım.
Necip Fazıl'ı ben, Türk edebiyat tarihine damgasını vurmuş, sonra hiç akla gelmeyen bağlantıların içinde, kendisinden hiç beklenmedik roller üstlenmiş bir kişi olarak çıkartmak istedim. Beni Erenköy'deki evinde kabul etti. Salonda iki konuğu vardı. Biri Millî Gazete'den Rahmetullah Karakaya'ydı.
"Hocam," dedim, "size hiç keyfinizi kaçıracak sorular sormak istemiyorum. Rahat rahat konuşabiliriz." Necip Fazıl, "Şu TV mikrofonunu bana on dakika teslim edin, ihtilal yap tırayım," dedi.
Güldüm geçtim, ama ertesi gün bu sözler Millî Gazete'de başlık oldu.
Sonra sorulara geçtim.
"Sizin ilk şiirleriniz bir tasavvuf havası içindeydi. Ziya Gökalp'le Yakup Kadri'nin yönettikleri Yeni Mecmua'da yazılarınız yayınlandı. O yıllarda çok gençtiniz, o kadar genç yaşlarda yazılarınızın basılması büyük tepkiler uyandırdı. Sonra da kendinizi tümüyle şiire verdiniz, ilk başlarda neler yazdınız?"
"İlk eserim eserim 'Örümcek Ağı' idi. Hatta Paris'e gitmeden önce yazıldı. Ondan sonra dönüşümde 'Kaldırımlar'ı yazdım."
"Siz zaten 'Kaldırımlar Şairi' olarak tanındınız."
"Bu tâbiri mütemadiyen kullanırlar. Halbuki 'Kaldırımlar şairi olmaktan ziyade 'Çile' isimli şiirimin şairi olmayı tercih ederim. O bütün bir iç muhasebenin şiiridir. Uzun. Nerden seçeceğim bilmiyorum, fakat bir kıta geldi aklıma.
Lügat bir isim ver bana, halimden
Herkesin bildiği dilden bir isim
Eski esbablanm, tutun elimden
Aynalar söylerin bana, ben kimim?
Yeter galiba..."
"Siz nasıl oldu da karar verdiniz, öğretmenliği bıraktınız, bankayı bıraktınız ve bir dergi çıkartıp politik bir eyleme girişmeye karar verdiniz?"
"O devirde mali vaziyetim gayet iyi iken, rahatım gayet yerinde iken kendimi tamamen şiire tahsis edebilecek şartlara malik iken, içimde öyle bir burgu işledi ki beni sosyal plana attı. Şiir benim için o devirde artık fildişi kulenin işi olmaktan çıktı. Doğrudan doğruya cemiyete hitap etmeye büyük bir meyil duydum. Bir gün İş Bankası'ndaki odamda otururken 'Nedir bu hayat?' dedim. Döner bir dolabın şeyi gibi, dolap döndüren mahlûklar vardır ya, bilirsiniz, dedim, hayata talibim ve düşündüm ki halk hor görülemez. Peygamberler bile bunun üzerine halk için yazmışlardır. O dava cemiyetinden de çok yara alan bir hissim beni sosyal plana intikal ettirdi. İstifayı bastım herkesin hayretleri içinde. Mali vaziyet olarak onun bin kat aşağısına beni düşüren, bütün hayatımı böyle ihtiyaç içinde geçirten bir hayata girdim. Oradaki bütün eserim, bütün mücadelem malûmunuz olmak gerek. Tafsilâta bilmem lüzum var mı?"
"Sizin şiir anlayışınızda büyük değişiklikler oldu. Başladığınız zamanki şiir türlerini bırakıp, başka türlere yöneldiniz. Siz şiirden ne bekliyorsunuz? Şiiriniz nasıl bir topluma sesleniyor?
"Şiir benim için kaba bir hassasiyetin böyle hammadde halinde tezahürü işi değildir. Şiir benim için üstün idraktir. Zannediyorum ki, Türkiye'de poetik'i yazan ilk şair benim. Fiilen poetik'imi yazdım. Orada her şeyi söylüyorum. Şiir cemiyetin bütün inandığı şeylerin muhassalası içinde onun taassüsüdür. 'Sensibilite' dedik leri, 'tour de sensibilite' Fransızcası bu. Ben bunu uzun bir zaman ferdi bir hisar içinde gömdüm. Sonra gördüm ki, her şey cemiyet içindir. Sanat kendi için olduğu kadar cemiyet için, cemiyet için olduğu kadar kendi için. Tek kanatlı kalmaya razı olamadım Bir cemiyete talip oldum, yepyeni bir cemiyete, öyle bir cemiyet ki, bazı dış ve kaba hatlarıyla herkesin malûmu zannediliyor, fakat büsbütün meçhulü. Böyle yeni dendiği zaman bir şeyin âdete, örfe, alışılmışa uymayan tarafına yeni denilir, öyle değil, cepte kaybedilmiş bir güneş gibi yeni. Kendinde, fakat maliki değil. Bu cemiyetin ismini koymak mümkün, gerçek manası ile İslâmi cemiyet. Burada bir misal vermek isterim. Meşhur bir heykeltraşları vardır Fransızların, Rodin. Rodin'e nasıl heykel yaptığı soruluyor, Dünyanın en güzel cevabını veriyor. Diyor ki, 'Ben mermere hücum ettiğim zaman çekicimle ve keskimle, heykelimi içimde mevcut farz ederim. Burnuna gelince dururum, ağzına gelince dururum. Âdeta mermeri soyarım ve heykel meydana çıkar.' Benim talip olduğum cemiyet İslâmiyetin hakikatinin cemiyeti. O mermerin içinde kendi asliyeti ve safiyeti ile mevcut. Yoksa öyle küfüyle, pasıyla değil"
"Sizin şiire başladığınız zamanki toplumla bugünkü toplum arasında büyük değişiklikler var mı? Neler?"
"Birtakım hadiselere hakkı verilmeden takılmış tabirler. Buna en başta inkılâp kelimesini namzet gösterebilirim, inkılâbı yapmak için önce inkılâbın ne demek olduğunu anlamak lazım. İnkılâp nedir? İnkılâp bir metaformoz, bir şekil değiştirme demek değildir, inkılâp, ilerde bir ide'nin cemiyetini inşa davasıdır. Yoksa sadece bir değişiklik değil. Ben gerek eserlerimde, gerek fikri mimarilerimde tarihimizi üç devre ayırırım: Aşk devri Kanuni'ye kadar gelir; vecd devri. Ondan sonra aşk gölgelenir, Vecd kurur, bir Kaba Softa Ham Yobaz devri başlar. Bu tanzimata kadar gelir. Rönesans'tan sonra Avrupa bütün madde ilimlerinde ilerler ve Tanzimat hareketi benim için meselenin içine giremeyen sığ kafaların bir taklit çığırı olarak açılmıştır. Hatta bir konferansımda bir teşbihim var, müsaadenizle söyleyeyim: Reçeli kavanozdan yalama hadisesi. İçine girememe hadisesi. Tanzimattan bugüne bu mütemadiyen terakki etmiştir ve cemiyet kendi künhünü, öz tohumunu kaybedercesine ondan uzaklaşmıştır. Benim bütün mücadelemi şu birkaç satırın içine, birkaç kelime içine alabilirsiniz."
"Sizin yaşamınız büyük savaşlarla geçti. Büyük polemiklere giriştiniz. Bunlar size neler kazandırdı?"
"Kazanç kelimesini bir bankacıya sorarsanız, hemen parayı hatırlar. Bana sorarsanız, mânâyı hatırlarım. Mânâdan çok şey kazandığımı zannediyorum. Fakat maddede hemen her şeyi kaybettim."
"Mânâda neler kazandınız?"
"Mânâda idealimin fikriyatını kazandım ve gene, yarı mânâ yarı madde ifade edeyim, büyük bir gençlik kazandım. Yassıada muhakemelerinde beni şahit olarak dinlediler. Fakat bir mücrim gibi sorguya çektiler. O zaman bana hâkim şöyle bir sual sordu: 'Gençlik aleyhinde, ne dersin?' dedim ki, 'Hâkim Bey, hangi gençlik?' Bunu da kazancımın içerisine ilâve etmenizi rica ederim."
"Bir Fransız ansiklopedisinde, sizin biyografiniz gayet ilginç sözlerle belirtilmişti. Bunları hatırlıyor musunuz?"
"Hatırlıyorum. Bir ansiklopedide benim için birkaç satır içinde sekiz-on, doğru bilgiler verilirken, deniyordu ki, 'Hapisleri üniversitelerini geçer.' Bu kadar."
"Gerçekten öyle mi oldu?"
"Biraz fazlasıyla. Taksitler halinde yattım, ama iki büyük hapsim var. Biri Malatya hapsi; bir sene küsur gün süren, öbürü de inkılâptan, ihtilalden sonraki bir buçuk senem."
"Siz bir yandan bu eyleminizi devam ettirirken, öte yandan da şiir yazmaya devam ediyorsunuz."
"Çile isimli kitabım hatta bitme vaziyetindedir. O şiirlerde saf şiir olarak, nasıl bir şiir iklimine talip olduğumu, yani isteklisi olduğum cemiyetin şiir iklimini belirttim. Zaten benim gayretim de budur. Ben kendimi bir şato sahibine benzetiyorum ki, ne hizmetçisi vardır, ne aşçısı vardır, ne şusu, ne busu. Hepsini kendi yapacak ve akşam frak'ını giyip daveti kabul edecek. Şiirimi davet kabul ederseniz, diğer bütün işleri, bütün bu feci, ne bileyim yıpranırcasına çalışmaları öbür zaruretlere bağlayabilirsiniz."
"Sizin şiirinizle politik eyleminiz arasında bir uyumluluk var mı?"
"Görülüyor böyle olduğu. Böyle bir uyumluluk var. Yalnız şiirimin lezzetini 'degüste' ettirebilmek için mutlaka içtimai ihtişamı yerine getirmek mecburiyetindeyim, bana çok iş düştüğünün farkındayım. Baudelaire'in güzel bir sözü vardır. 'Sanat zor ve hayat kısa.' Bilmiyorum bu kısa hayata neler doldurabileceğim?"
Necip Fazıl 25 Mayıs 1983'te bu dünyadan göç etti.
(Hıfzı Topuz - Eski Dostlar - Sh. 162-168)