ÜSTAD'I BENİMSEME
Üstad'ı dinleyip te yahut okuyup ta benimsemeyen insana rastlamak zordu. Öyle bir etkileme gücü vardı.
Üstad bir konferans için Ankara'ya gelecekti. Çoğu öğrenciden olan, fukaradan halis bağlıları Havaalanına gitmiş uçağı beklemekteydiler. Bu arada onu karşılamaya gelen daha başka gruplar da görüldü.; özel lüks arabalarla gelen gruplar. Bir de bir din görevlisi var aralarında, oldukça ünlü bilinen, fakat bilhassa gençlerce hiç sevilmediği anlaşılan biri. Etrafta tavuskuşu şişinip dolaşıyor Hocaefendi. Hararetle sahip çıkıyor Üstad'a. Gençlerin kimi gülüp geçiyor onun yükses sesli medih sözlerine, ama çoğu fiilen sinir oluyorlar adama. Üstad uçaktan inip de karşılayanlarına doğru yaklaşmıştı ki, o hoca, mübalağalı iltifatlala Üstad'ın yanında biterek, bir çırpıda buyur ediverdi arabasına. O anda birden, gençlerden biri hızla araya girerek, çok sert ve serbest bir tavırla hocayı azarlayarak tasfiye etti ve mütevazi bir piyasa taksisine bindiriverdi Üstad'ı. O gencin yaptığı dış görünüşü itibarıyle çok kaba bir tavırdı, bilhassa Üstad'ın yanında ama, Üstad hiç yadırgamadı bu durumu. Arabada açıklandı ki o Hoca, Üstad'ın 'Baş Düşman' olarak ilan ettiği bir adama muhabbet izhar edermiş. Üstad bunu duyunca :
—Ah çocuklar, dedi, beni olanca hüviyetimle tanıyan bir sizler varsınız bu memlekette. İğreniyorum başkalarının, benim bir başka vasfıma dayanarak beni benimsemiş görünmelerinden.
Kırıkkale' de konferansını vermiş, kendisini davet eden derneğin binasında sohbette bulunmaktadırlar. İçerde o kalabalıkta nasıl girmişse girmiş bir kadın da var. Şöyle Orta öğrenim görmüş gibi hissettiren, başı yarımyamalak yaşmaklı, orta yaşlı bir kadın. Bir fırsat bulup söze giriyor ve şöyle diyor Üstad'a :
—Siz günümüzün Namık Kemâl'isiniz.
Üstad acı acı, bir homurtuyla gülüyor. Cevaplıyor :
—O adamı gözünüzde büyütmüş olmanın tezahuru olarak, temelde yanlış olan bir mukayeseyi, samimiyetle ifade ettiniz. Size teşekkür ederim ama, Sahte Kahramanlar serisine koyduğumuz onun yeriyle bizimki , ancak zıddından bir mukayeseye uygun düşebilir.
O kadının bu lafları hiç anlamadığı anlaşılıyordu ama belliydi ki yine de çok hoşuna gidiyordu. Eminim ki, kendine mahsus ölçülerle o kadın, Üstad'tan memnun ve Onu benimsemiş olarak ayrıldı oradan.
Bir evdeyiz. İçeriye bir kaç kişi daha girdi. Bunlardan biri Üstad'a tanıdık çıkan bir tavır ifadesindeydi. Üstad'tan bir özel ilgi görmeyince, hayret yüklü bir sesle ve özel şivesiyle sordu :
—Üstad, beni tenimediniz mi?
Üstad'tan :Hayır tanıyamadım cevabını alınca , hayreti artmış olarak, açıklamada bulundu :
—Meletye'ye geldiğinizde çentenizi teşımıştım.
Bu temiz arkadaşi daha sonra yanında oturan kişilere şöyle fısıldayacaktı :
—Üstad tenimediği, inenmediği kimseye çentesini teşıtmez. Çentede mahrem evrakleri vardır çünkü.
Üstad'ı benimsemiş olmanın türlü biçimlerine tanık olunmuştur. Hele hele siyaset adamlarının veya Üstad'ın tabiriyle 'şucuların, bucuların' benimsemiş üslupları ki her biri bir başka alemdir.
Benimsemelerden biri var ki muhteşem. Rahmetli Zihni Hazal'a ait, Zihni Bey merhum, eşsiz bir iman ve yetenek sahibiydi. Pilottu. Önde gelen bütün 'sağcı' yazarlarla ve kuruluşlarla iç içeydi. Bir kaç eseri vardı. Ciddi, vakar sahibi bir fikir ve mücadele adamıydı. Yanlış olmayayım, gaaliba 1963'teki, o mahut uçak kazasında Ankara Havaalanına düşerek, şehit olmuştu. Üstad'ın da çok yakınıydı. Onun vefatından sonra bir mektubunu yayınlamıştı Üstad, Büyük Doğu'da. Zihni Bey o mektupta Üstad'a :
—Tanımadığınız lokantalarda yemek yemeyiniz. Üstünde kendi adınız olan reçetelerle eczaneden ilaç aldırmayınız.
Diyordu. Bu benimseyiş üslubu, bu ince kurmay zekası, çok beğenilirdi Üstad'ça.
Üstad kendisini yarımyamalak tanıyıp benimseyen kişilerin bu hallerinden rahatsızlık duyar mıydı?
Duyardı. Onları eleştirirdi. Onları tashihe çaba da gösterirdi. Onların eğri büğrü taraflarını törpüleyip düzeltmeye, bir işe yarar hale getirmeye çalışırdı. Üstad, dâvasının hatırına, dâvasının büyümesi ve hızlı yol alması adına bazı imkânları devreye sokmaya çok emek vermiştir. Kimileri onun bu tavrına bakarak Üstad'ı bazı çevrelerin istismar ettiklerini, kullandıklarını söylemiştir. Oysa Üstad, her taktik ve stratejisinin hesabını bilirdi, yapardı ve anlatırdı da. Dolayısıyle bazı 'harici' çevrelerin anlayışsızlığına, katılığına sabır ve tahammül gösterirdi. Anlayış eksikliğine karşı nefsinde pek tahammül olmayan Üstad, dâvasının hatırı için bazen gerçekten de çok sabur ve mütehammildi.
Denebilir ki o sabır ve tahammülü çok yakınlarına karşı pek göstermezdi. Hele hele 'kurmay'da saydığı bazı kişilere karşı, müsamahaya pek yatkın değillerdi. Çünkü onları bir 'kemal' içinde görmeye bir iştiyakı vardı. Onlarda eksiksiz bir uyum; tam bir fikrî ve hissî iştirak bulmak, rahatlatırdı, mutlu kılardı Üstad'ı. Çünkü onlarla bir parçacık teselli olurlardı.
Sevdiği, güvendiği kişilerin değişik görüş ve yaklaşımları incitirdi kendisini. Hatırlıyorum :'Hac' hatıralarını ihtiva eden eserini yeni yayınlamıştı. O eserdeki bazı kişilere ait müşahedeleri, eleştirileri bir yakınımız, yani Üstad'ın bir yakını münasip görmemişlerdi. Bu görüşü biri Üstad'a ulaştırmış. Üstad fevkalade sinirlendi. Hatta bu 'kavrayışsızlık' için bir beddua üslubu mukabeleye kalktı. Nihayet birimiz araya girerek açıklamaya yeltendik :
—Üstad'ım, o görüş, eseri hâşâ tenkit sadedinde dedildir. O eserde sizin tenkit ettiğiniz kişileri ve durumları kimse savunmuyor. Hepsi doğrudur yazdıklarınızın. Yani demek isteniyor ki, o kişi ve durumlar malesef hiç birimizin meçhulü değildir. Bir Hac ziyaretini, hararetle maddi alışverişlere; inci mercan ticaretine âlet etmek, şüphesiz ki o farizenin lâyık olduğu aşk ve şevkle yapılamdığının bir ispatıdır. Siz de zaten bunları yazıyorsunuz. Bu gerçeği yazmanız tenkit edilmiyor arkadaşınız tarafından, ancak, bir özlem dile getiriliyor. Deniliyor ki : Ah keşke Üstad'ın bu eseri baştan sona bazı kişileri hiç eleştirmeden, bu kutsal yolculuğun o yüksek gerilimini parıldatan bir aşk, şevk ve cezbe destanı olaydı sadece. Ki eserinde büyük bölümleri zaten böyledir.
Üstad, hemen kavradı inceliği ve birdenbire yumuşadı. Yumuşadı da haklı mı buldu o arkadaşı? Hayır. Onlardan, o 'içtimai yaralardan' bahsetmemizin bir dâva gereği olduğunu, yalnız mücerretlerde kalmanın eksik bir yaklaşım olduğunu, meselelerin her yanını deşmenin kaçınılmaz lüzumunu anlattı. İhtarlarda bulundu.
Yani yakınlarının kendisiyle hep bir iştirak içinde bulunmasını beklerdi Üstad.
Üstad'a şimdi sahip çıkanların bir bölümüne bakınız; ne için, ne sebeple sahip göründüklerini hemeninden anlayabilirsiniz. Zaten bu sahip çıkış gerekçelerini yazıp duruyorlar, söyleyiveriyorlar. Neymiş onlar? Bir, yaşayan Türkçe'nin dostuymuş, dilimizi çok iyi kullanıyormuş. İki, yaşayan en büyük şairimizmiş:. falan. Doğru değil mi bunlar? Elbette doğru! Ama ya ötesi? Ötesi, sığlık. Sanırız ki bu adamların bazıları Üstad'ın bazı eserlerini, bazı vasıflarını ya gerçekten bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar. Hani filin orasını burasını tutarak kendince fili tarif eden körler misali. Bu meseleyi bilmem daha fazla somutlaştırmaya gerek var mı? Varsa bir kaçını sıralayalım :
Mesela : Namık Kemâl'den Gökalp'e kadarki çizgi içinde kendilerine fikir mesnetleri bulmuş olanlar, Üstad'ın 'Sahte Kahramanlar' eserine rağmen mi Üstad'ı benimserler?
Mesela : Klasik anlamda sağcı olanlar, Üstad'ın 'İdeolocya Örgüsü'nü bile bile mi sahip çıkarlar Üstad'a ?
Mesela : Tasavvufu reddedenler, Reşahat tercümesine, Başbuğ Velilerden 33, Veliler Ordusundan 333, O ve Ben kitaplarına rağmen mi Üstad'ı severler?
Gerisini sizler çoğaltınız artık. Lâkin şunu da söyleyivereyim :
Mesela : Ona verilen Sultanuş şuara ünvanının belgesinde imzası bulunan eski Milli Eğitim Bakanlarından ünlü dil bilgini sayın Prof. Tahsin Banguoğlu, Üstad'ın Abdülhamit Han ve Vahideddin gibi eserlerini bile bile ve onaylaya oaylaya mı o vesikanın altına imzasını attı dersiniz?
İnsanoğlu garip doğrusu!
Galiba 1970'lerdeydi Üstad, bir davette, sabık Cumhurbaşkanlarından Bayar'la konuşuyor. Bayar, duvarda asılı levhadaki ayeti göstererek : 'Ben işte bu mânaya istinat ediyorum' gibilerinden bir söz söylüyor. Üstad :
—Bunca yıl bizim çilesini çektiğimiz, sizinse bize çile çektiren kadrolarda yer alışınızdan sonra, bu söylediklerinize belki biraz sevinilebilir ama, ben daha çok hayret mevkiindeyim.
Deyince karşısındaki :
—Bu hal yeni değildir : Daha öncelerden beri ruhumda meknuz idi.
Şimdi diyorum ki, acaba Üstad'a şimdilerde sahip çıkanlar da, Üstad'ın fikriyatını benimseme, öteden beri
'ruhlarında meknuz! muydu ve o asırdide devlet başkanında olduğu gibi 'zuhurunu daha sonra mı buldu?'
Üstad o anısını naklederken demişti ki :
—Eğer Bayar :'Hayır, evvelce öyle değildim ama şimdi böyle düşünüyorum' deseydi bizim nezdimizde belki biraz daha makbul olacağını bilemedi.
Değişik fikir, kanaat ve hassasiyet sahibi çevrelerde rastladığımız bu Üstad hayranlığı, ya da yakınlık izharı, herhalde Üstad'ın 'çok yanlı' bir kişilik taşımasındandır.
Çok yanlı ama kendi içinde bir bütünlük ifade eden bir çok yanlılıktı bu. Lâkin, nerden bileydi, kavrayaydı bu incelikleri o hariciler, o tufeyliler?
Bir Cevat Rifat hayranı vardı. Üstad'ın da Yahudiler, dönmeler hakkındaki yazdıklarına hayrandı. Üstad'tan başka bir eser okumamış olduğu hemen belli olan o kişiye Üstad şöyle hitab etmişti :
—Siyonizm behsi bende ancak, fikriyatım içinde bir şubedir. Kimilerinde ise bir tez haline getirilmiştir. Mücadele odaklarımın biridir, hepsi değil. Tezimizse İslâm.
Rahatlıkla söylenmelidir ki, Üstad'ın tezine tam manasıyle katılınmadan, kendisini sevmek, benimsemek; yalnızca şu veya bu eserine bakarak, yahut bir kaç sohbetini dinleyerek yakınlık duymak, acaip bir maymun iştahlılığından başka bir şey değildir. Ki bu durum Üstad'ı da hem üzerdi, hem de güldürürdü. Hâlis müslümanlardan başkası onu tam anlamıyla anlamamıştır ve sevememiştir dense yeri. Bu 'hâlis' sözcüğünün üstünde iyi durmalı. Kimi müslüman vardır ki hem tasavvufu inkâr eder, hem de Üstad'ı benimsemiş görünür. Yahut kimi müslüman da vardır ki : 'Bırak efendim şu kumarbaz!' diye hicap etmekten takva satmaya yeltenir. Bunların bir ciddi farkı var mı, Üstad söz konusu olunca : 'Haa şu komünisti mi söylemek istiyorsun?' cinsinden kasılan kafasızlardan? Ama şu var ki bu tür adamlar bile, yeri düştükçe Üstad'ın büyük şair, büyük yazar olduğunu söylemeden geçemezler. Tıpkı ona 'Sabık Şair' adını takıp :
—Yazık etti şiirine!
Diyenler gibi. Yalnız şiirini sevenler, ya da seviyormuş gibi görünenler misali.
Elaman böyle yarımyamalak takdirlerden.