Kardeşim, bazı insanlar gerçekten bu tür şeylere inanmış olabilirler ama, bize düşen, onlara durumu bıkmadan anlatmak... Kraldan çok kralcı gibi tabirlerle yüklendiğimiz insanlar da, bu kadar fesatçının olduğu bir ortamda yanılabilirler. Doğrusu bu yüce dinin değişmez usullerini yerine getiren dindarlarımız da var içlerinde... Bu yüzden kendi içimizdeki tartışmalarda bu tür ifadelerle birbirimizi kırmamamız lazım, yoksa fikirlerinin özüne katılıyorum, zaten... İnan bu fikirde insanlar etrafımda pek çok var, dini görevlerini de yerine getirmeye çelışan insanlar... Ama bu türden fikirlerle müslümanlar enerjilerini içte bitiriyorlar... Tamamen temiz duygularla Said Nursi de, Abdulhamit'e karşıydı; M.Akif'de... Edebiyat mahkemeleri'nde de bu mvzuu geçer... Bu insanlara diyebilir miyiz ki, o tabirleri, asla... Niyetleri belli... Ha Said Nursi'ye isnat edilenler art niyetli ama, art niyetlilere aldananlar da bizden... Demek istediğim bu...
elbette haklısınız...yalnız benim demek istediğim de şu:
bizlere hazıra alışmışız..her öğün yemek önümüze gelsin istiyoruz..gelen yemeği de eleştirmeden yiyoruz...tuzu eksik ya da fazla diyen yok..hal böyle olunca ne aşçılar değişiyor ne de garsonlar...vs..
kime sorsanız her konu hakkında herkesin bir fikri vardır...fakat akabinde şöyle sorsanız yüzde doksanlık bir kesimin cevabı aynı olur....soru şu: peki bu fikre nasıl sahip oldunuz? cevap:benim dayığoğlu böyle anlatmıştı bikeresinde bana,onun başına gelmiş,bilmem hangi siyasetçi zaten böyle dedi,bizim arkadaşlar var onlar çok iyi bilirler bu kon ularaı onlardan şey ettim....falan filan.....
çok basit bir örnek vereceğim...geçen gün biri bana nihat genç'in bir kitabını önerdi..nihat genç'i çok iyi tanımıyorum..sadece bir iki yazısını net oratmında okudum ve bir iki videosunu seyrettim...ve benim seyrettiğim videolar ve okuduklarım o an için öfkelenmeme çok kızmama sebep olmuştu...arkadaş tavsiye edince tamam dedim okuyacağım...ve kitabı ogün almak için teşebbüste bulundum...çünkü biliyorum ki,benim seyrettiklerim ya da okuduğum iki satır nihat genç'i bana anlatamaz..bütünün bir parçası...henüz kitaplarını okumadım..okuyayım,biraz daha araştırayım,ondan sonra öfkemi kusabilirm,ya da iyiki zamanında öfkemi yutmuşum diyebilirim...anlık dolduruşlara geliyoruz...bu çok tehlikeli...
velhasıl kelam,mevzuya dönersek,bediüzzaman said nursi'nin alimliği tartışılmamalı bile...ha risalei okursunuz ya da okumazsınız,buna kimse bir şey söyleyemez...fakat okumadan da bilgi sahibi olamazsınız,yorum da yapamazsınız...hepiniz zülfü livaneli'yi bilirsiniz..aşağıda onun bir yazısı var...ben yazıyı okuduktan sonra şöyle düşünmüştüm,davası çok daha farklı olan bir insan,bizim denilen(ki aslında herkesin) kitapları okurken,bizler kendi içimizde savaşıyoruz...ve ne zman ki kendi içimizdeki bu savaş biter,ondan sonra bir şey yoluna girmeye başlar...
Zülfü Livaneli'nin yazısı:
Bir yaz tatilinde Ilgın'a (Konya'nın bir ilçesi, kendisi de aslen oralı) gitmiştik.
Her Anadolu kasabası gibi Ilgın'ın ortasında da büyük bir park vardı.
Bir öğleden sonra o parkta otururken yanıma iki genç yaklaştı. Ilgınlı üniversite öğrencileriydi bunlar. Uzaktan tanıyordum. Müzikten söz açtılar, benim müzikle uğraştığımı ve kitaplara çok meraklı olduğumu duymuşlardı. Acaba bana bir-iki tane kitap verseler okur muydum?
Ne kitabı olduğunu sordum. Benim sanat yoluyla insanlığa yardım etme ve mutlu bir insan yaratma ideallerime çok yakın kitaplar olduğunu söylediler. Yazan kişinin adı Said Nursi'ydi. Bediüzzaman diye de anılıyordu. Said Nursi, büyük bir bunalıma girmiş insanlığa yardım için bu kitapları yazmıştı.
O gün bana birkaç Risale-i Nur verdiler, bir de "Asa-yı Musa" adlı bir kitap vardı. Hemen eve döndüm ve Tarkovski'nin gölgeli ormanlarını andıran kavaklıkta yere uzanıp bu kitapları okumaya koyuldum. Çok ilginç ve ateşli bir üslupla yazılmıştı ve yazarın bambaşka bir Türkçe anlayışı vardı.
Doğrusu kitaplarda bir edebiyat tadı bulmuştum. Öylesine hırslı ve kuvvetli bir üsluptu ki ister istemez etkileniyordunuz. İlkokul yıllarımda dedemin sıkı dini eğitiminden geçmiş olduğum için terminolojisi bana yabancı değildi.
İlk okuduğum bölüm kader kavramıyla ilgiliydi. Eğer insanoğlunun kaderi alnına yazılmışsa, uğraşmasına ne gerek vardı? O zaman insanoğlunun işlediği günahın da, sevabın da sorumluluğu Allah'a ait değil miydi? Bbu beni müthiş ilgilendirmişti. Çünkü hem "varoluşçuluk felsefesi"nin temel sorusuydu, hem de Balzac aynı soruyu öğretmenine sormuştu.
Said Nursi adlı yazarın yorumu ve cevabı ilginçti: Ay tutulmasını örnek gösteriyordu. İnsanlar, ayın hangi tarih ve saatte tutulacağını bilirdi, ama bu bilgi insanların ay tutulmasına neden olduğu anlamına gelmezdi. Ay, kendi kurallarına tabi olduğu disiplin gereğince tutulurdu ama biz bunu önceden bilirdik.
Kader de aynı biçimdeydi. İnsanlığın kaderi kendi davranışlarına bağlıydı. Ne var ki bu, Allah katında önceden bilinirdi. Alın yazısı denilen şey buydu.
Bu bölümü okuduktan sonra kayalıktaki ince esintide gözlerimi kapatım düşündüm. Bu kitapları yazan, ne kadar zeki bir kişiydi. Balzac'la Kierkegeard'la, Camus ile polemiğe giriyor, aynı konuları irdeliyordu ve doğrusu çok mantıklı bir cevap veriyordu.
O gece bana verilen bütün Said Nursi kitaplarını okudum. İrade-i külliye ve irade-i cüziye bölümünü de, benim cevap aradığım birçok soruyu aydınlatıyordu.
Ertesi gün öğrencilerle yine buluştuk. Kitapları çok beğendiğimi söyledim. Sevindiler ve bana yeni kitaplar verdiler. Onları da okudum.
O yaz, Said Nursi'nin kitapları ve düşünceleri epeyce ilgilendirdi beni...
Aktüel