Aşağıdaki yazı, Ahmet Kabaklı'nın, Üstad'ın ölümüne yakın bir zamanda Üstad ile yaptığı bir sohbetten alınmıştır. Üstadın mülahazalarıyla birlikte, Ahmet Kabaklı'nın da Üstada dair gözlemlerini okumaktayız:
Son aylarda, beyaz sakalı ile çehresini çevreleyen olgunluk ve nûranîlikle beraber, vücûdu, o çok sevdiği atlarına bindiği günlerdeki kadar çevik, zinde idi. Bakışı keskin ve aldırmaz, sesi ise, bildiğimiz tesir gücünde kesik kesik konuşuyordu.
"Meçhuller caddesinin bu kimsesiz seyyahına" yaklaşmaya çalışan bir rüya yolcu gibiyim. Bakıyorum, elim dokunacak kadar yaklaşmışım, bakıyorum bir dalga tutmuş beni kıyılarına bırakmış.
-Şimdi ne yapıyorsunuz üstadım, şiirlerinizi ve sizi sevenleri bıraktınız, nerdesiniz?
-Yunus Emre'nin "Mahrum olmaz Allah diyen" mısraındaki idrak fezası karşısında tavla zarı kadar küçük dünyalarının saraylarında hüküm sürdüklerini sanan "insancıklar"dan koptum. Rabbin ilâhî kanatlarının yelpazelendiği iklimde gerçek hürriyetime kavuştum. "Bir bardak su gibi çalkalanan dünya'da "İstikamet çöktü ve yokluk yıkıldı." "Mesafeler" de artık bana eza etmiyor. Şimdi, şiirlerimde yaşıyorum.
Gerçekten, "sırmalı cepkeni atmış koluna" ve 'yeşil muradına ermiş" bir "Köroğlu" oluvermişti birden... Bir dalga hemencek yanıbaşına attı. Fakat garip bir şey sezer gibi oldum. O anda bir aşkın, bir yücenin peşinde, mısraları ile yalvarıyordu:
"Rüzgara bir koku ver ki hırkadan
Geleyim izine doğru arkandan;
Bırakamam, tutmuşum artık yakandan
Medet ey şâirim, Yunus'um medet!"
Bir fasıl daha geçtik, ufacık bir ünleyişine can atmaktayım.
Necip Fazıl şimdi, dünya hayatında çok özendiği, çok sevdiği tarzda bir "prens"tir. Ama bu "prens" Abdülhakîm Efendi'nin manevî denetiminden geçmiş, dünya gösterişini tepelemekte, kendisine "görev" verilmişcesine, yedi zemini yararak yürümektedir. Dünyada iken, baş edemediği "köpek nefsi" bir yerlere kıstırmış ona hakaretler etmektedir.
Dünyada hiç bulamadığı bir huzuru, Necip Fazıl'ın dinlenmiş, yumuşamış çehresinde görmekteyim. Yüzümde çengellenen soru işaretlerini eşsiz zekâsı ile gördü:
-Dünyam 79 yıllık bir çile, iç burkuntuları idi, dedi. "Ne ölüm terleri döktüm, nerelerden..." Varlık yokluk muamması, yok ölüm yok hayatın gayesi. Ve milyarlarca karıncaya lâf anlat! Fakat şimdi görüyorsun işte: "Zorlu Nefs'e diz çöktürüyorum."
-Ya cemiyet, ya insanlar? Dedim. O her zaman çoban isteyen fakat çobanını bulamayan, aramayan... Büyük aydınlığı görmezlikten geldiği hâlde mum ışığının peşinde iz süren kalabalık. Hani siz onlara, en geniş bulvarları kapatırcasına devleşen kollarınızı açarak:
"Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak" demiştiniz.
-Sen de bir gün öğreneceksin ki, o dünya bir kuruntu, bir vehimdir. "Bal kavanozunu dışından yalamak... Haritada deniz görüp boğulmak... Yangının alevinde, yanmak yerine onu kartpostalda seyretmek... Büyük huzur ve sükûnu ne okuduklarından devşirmek ne de eserlerinde gösterebilmek, kelimelerin üstüne çıkamamak" ve böyle olduğu hâlde, kör nefse aldanarak herşeyi biliyorum zannetmek... Ama yine de kalabalıklara, milletime, gençliğime söylediklerimde, şairliğimden sezgiler vardır. Onlara nakledebilirsiniz.
(Ahmet Kabaklı'nın 'Türkiye'yi Yoğuranlar' isimli kitabından iktibas edilmiştir.)