Ben Said Nursi nin elini bi bayana öptürmeden önce elinin üstünü örtmesi mevzuna takıldım,elini öptürmek zorunda mıdır ki üstünü örtsün de yaptırsın ya da Peygamber Efendimizin (S.A.V) elini öpmek isteyen bayanlar olmuş mu ve kendisinin tepkisi ne olmuş ya da gelmiş tüm ehl i sünnet alimleri bu tip bi olayla karşılaşmış mı onların tutumları ne olmuştur gibi şeyler...
Aşağıda yazanlar niçin elinin öpüldüğününün anlaşılmasına vesile olacaktır. Bu okunduktan sonra elinin öpülmesine veya elini öptürmesine kabahat bulmak, muhaldir.
Şefkatin Doğrusu
Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt Hocaefendinin tek erkek evlâdı vefat etmiş. Çok dertlenmiş, çok bunalmış, 'Bu mezar buradeyken ben bu memlekette duramam.'' demiş ve İstanbul'dan Mısır'a gitme kararı almış. Mısır'da bulunan ve hocası olan son Osmanlı şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendiye bu arzusunu duyurmuş.
Bu arada göç hazırlığına başlamış. Can yoldaşı ve yaşayan tek evlâdı Hikmet Hanım, bu karara çok direnmiş, ama babasını vazgeçirememiş.
Hem can yoldaşı, hem talebesi, hem de özel şoförü kızına bir gün diyor ki:
''Kızım, hazırlan, beni Bediüzzaman Hazretlerine götüreceksin.''
''Gerisini rahmetli manevî annem Hikmet Hanım şöyle anlatıyor:
'Peki babacağım.' dedim. Hemen arabamızı hazırlayıp babamı Üstadın kaldığı otele götürdüm. Kaldığı kata çıktık. Odasının kapısını tıklattık. Genç bir adam kapıyı açtı. Babam kendisini tanıttı ve ziyaret için geldiğini söyledi.
''Üstadımıza sorayım' dedi kapıdaki genç adam.
''Hiç gecikmeden davet gelmişti. Babam sevinçle odaya dalarken, ben de peşindeydim. Ama bir anda hayal kırıklığına uğradım. Çünkü kapıdaki adam, 'Dur hanım, sen giremezsin.' dedi.
''Babam, 'Kızımdır, o da Üstadı görüp duasını alsın.' dediyse de nafile, ben içeriye alınmadım.
''Babama, 'Ben arabada bekliyorum.' dedim ve büyük bir üzüntüyle aşağıya indim. Hem üzüntülü, hem de kızgın idim. Çünkü babamın bu derece itibar ettiği değerli bir insanı ziyaret etmekten men edilmiştim.
''Bu duygularla dolu olarak arabaya geldim. Bir müddet oturduktan sonra, bir de baktım ki, biraz önce beni Üstadın odasına almayan adam, koşarak geliyor.
''Hayırdır inşallah' diye bakıyorum ona... Çok mahcup ve edepli bir şekilde ve duyulur duyulmaz bir sesle bana, 'Buyurun, Üstadımız sizi de çağırıyor.' dedi.
''Kızgınlığım, birden sevince döndü.
''Çok geçmeden ben de Üstadın huzurundaydım.
''Meğer babam benimle geldiğini söyleyince, 'Üstad 'Çağırın o da gelsin.' buyurmuş.
''Bediüzzaman Hazretleri, yatağının üzerinde, sırtına bir battaniye alarak oturmuş, babam da dizleri dibine çökmüş...
''Selâm verdim. Babam, beni iltifatlı bir takdimle Üstada tanıttı. O da bana dualar etti. Tabiî bu arada benim heyecanım da son haddine erişti. Eliyle işaret ettiği yerer oturdum.
''Bediüzzaman Hazretlerinin sözlerini, hem çok sessiz, hem de değişik bir şive olduğu için tam anlamıyordum. Buna rağmen hal ve tavrından çok etkikenmiştim. Huzurunda bulduğum huzur, onun bir Allah dostu olduğunu hissettirmişti bana... Babam da büyük bir dikkatle ve âdete nefes almadan dinliyordu.
''Sanki o anda İstanbul'un meşhur bir vaizi değil de, garip ve mahcup bir talebesiydi. Üstad, babama 'Cemal Efendi' diye hitap ediyordu.
''Ama bana yarım dakika gibi gelmişti.
''Nihayet babam müsaade istedi, vedalaştılar.
''Yorgun ve hasta görünmesine rağmen, babam eline uzanınca, kendisinden ummadığım bir çeviklikle elini çekiverdi. Babama elini öptürmemişti. Fakat ben de, Üstadın elini öpme iştiyakı doğdu. Ancak kendisine yöneldiğimde, elini alnına doğru kaldırarak, 'Hoş safa geldiniz.' dedi.
''Hazır Allah'ın veli kulunu bulmuşken, elini öpmeden çıkmayayım' diye düşündüm.
''Ve bunun için kendisinden müsaade buyurursanız, elinizi öpeceğim.' dedim.
''O mübarek masumiyetine bir masumiyet daha eklendi ve dedi ki:
''Öpmüş gibi kabul ediyorum evlâdım. Sana dua edeceğim.'
'O sırada, kapıda bekleyen babama baktım.
''Bana ne müdahele ediyor, ne de çağırıyordu. Kendi kendime dedim ki: 'Demek yanlış bir istekte bulunmuyorum...'
''Bu sebeple, arzumu ikinci defa tekrarladım:
''Efendim, müsaade buyurun, eliniz öpeceğim.'
''Şefkatini hissettiren bir tarzda dedi ki:
''Evladım, ben Şafiiyim. Şimdi sen elimi öpersen, benim abdest tazelemem icap eder. Gördüğün gibi ben hem yaşlı, hem de hastatım. Bir abdest almam yarım saat sürüyor.'
''Üstad herhalde benim anlamam için, tane tane, ama şefkatinin derinliğini göstererek konuştukça, cesaretim arttı, iyice nazlandım.
''Efendim,' dedim, 'hakkınızı helâl edin ve müsaade buyurursanız, o mübarek elinizi öpeyim.'
''Allah dostu o güzel insan, benim böylesine çocuklaşmama dayanamadı. Sol eliyle cübbesinin kol ucunu sağ elinin üstüne çekti ve bana doğru uzattı. Ben de emsalini hiç yaşamadığım büyük bir heyecan ve mutluluk içinde öptüm.
''Teşekkür edip kapıya yönelmiştim ki, anî bir hareketle geriye döndüm. Bu el öpme biçimi beni tatmin etmemişti.
Üstadın her iki dizini de eğilip seri bir şekilde öpüverdim. O mübarek veli, iki elini yanlarına doğru açıp, 'Fesübhanallah!' diye hâlime şaşırdığını belli ediyordu. Aslında ben de kendi hâlime şaşmıştım.
''Ancak yüzüne yayılan tebessüm, bana kızmadığının işaretiydi. Büyük bir sevinçle dışarı çıktım.
''Babam, 'İyi yaptın kızım, bu herkese nasip olmaz.' dedi.
''Aradan yarım asır geçtiği hâlde, hâlâ bu hareketi nasıl yapabildiğimi hayretle hatırlarım...
''Otelden çıktık. Aslında bu çıkış, bir huzur dünyasından, tekrar bizim huzursuz dünyamıza çıkış gibiydi. Bir yarım saate neler sığmış ve biz dertli âlemimizden ne çok uzaklaşmıştık!
''Bu cennet kokulu ziyaretin unutulmaz bir müjdesini de, yolda babamdan öğrenmiştim. O an, 'Bu güzel insanın dizlerini değil, ayaklarını da öpseydim keşke!' demekten kendimi alamadım.
''Babacığım, güller açan güzel yüzünü bana döndü ve müjdeyi verdi. Duyduklarıma inanamıyordum. Hiçbir dostunun, hiçbir şekilde ikna edemediği babam, sonun da Mısır'a gitmekten vazgeçmişti.
''Kızım Hikmet, hadi gözün aydın: Mısır'a gitmiyoruz!' dedi.
''Büyük bir sevinçle babamın boynuna sarıldım, ellerinden yanaklarından öptüm. Ama merakımı da yenemedim.
''Babacığım, bu müjdeyi neye borçluyum? Nasıl oldu da verdiğiniz hicret kararından vazgeçtiniz?' diye sordum.
''Babam, soruma şu cevabı verdi:
''Kızım, Bediüzzaman Hazretleri, kafama ve kalbime hitap ederek beni ikna etti. Büyüklerin sohbetinde bulunmak, insanın hüznünü giderir. Şimdi içim öyle bir hizmet aşkıyla doldu ki, oğlum Ali'yi bile unuttum. Artık onun mezarının bulunduğu bu şehirde, gönül huzuruyla yaşayabilirim.'
''Babacığım, Bediüzzaman Hazretleri, sizi bu kesin kararınızdan nasıl vazgeçirdi, öğrenebilir miyim?''
Hocaefendi, kızının bu sorusu üzerine, Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözlerini nakletti:
''Cemal Efendi, kumandanlar cepheyi terketmez. Burası, iman hizmetinin ateş hattıdır. Mutlaka burada bulunmanız lâzımdır. Hatta değil Mısır'a, Mekke'ye Medine'ye de çağırılsanız, gene burada kalmanız ve hizmet etmeniz lâzımdır. Oğlun Ali maddeten öldü, fakat ruhen inşallah cennette yaşayacak. Amma milyonlarca Ali, ebedî azaba müstahak hâle getiriliyor, ruhen öldürülmek isteniyor. Şimdi en mühim iş, onların imanlarına hizmet etmektir. Bu hizmetin de asıl ve en mühim yeri, burasıdır. Çünkü buradaki tahribat çok ağırdır. Bu memleket, tamiratın da merkezi olacak; buranın intibahı, İslâm âleminin de uyanışına yol açacaktır inşallah...''
.......
Başkasının Günahına Ağlayan Adam, Vehbi Vakkasoğlu