Ve Paris'teyim. İndiğimizde hava soğuktu, iklimi Frankfurt'a göre biraz daha karasal buranın. Galiba İç Anadolu bölgemizde yer alıyor. Deniz buraya 300 KM uzaktaymış, şehrin tam ortasından geçen ve üzerinde gerek ulaşım, gerekse de turizm amacıyla vapurlar gezen Sen nehri (la Seine burayı biraz ılıtıyor. Sabahları hava daha ılık. Geceleri de kaldığımız evin sıcaklığı iyiydi. Frankfurt'taki gibi buz kütlesi halinde kalkmıyorum.
Paris, modern ve sistemli bir şehir olan Frankfurt'a göre daha eski. Paris'in sistemini, geçmişe ait dokuyu işleyerek oluşturmuşlar. Yani estetik bir nizam var burada. Frankfurt'ta pek bir geçmiş yok, tarih dediğimiz Hitler'in eserlerinden ibaret. Milattan sonra 400 yıllarında kurulmaya başlayan Paris'te olabildiğince tarihi bir doku var. 100 yıllık şehirleşme doğrudan izleniyor zaten. Şehrin güncel planlaması ise 300 yıl öncesinden yapılmışa benziyor. Bütün binaları o planla uyumlu şekilde yapmışlar, Paris'i Paris yapan da bu zevksiz mimarisine gösterdikleri sadakat. Mimarideki şahsiyet dikkat çeken ilk nokta oluyor. En azından adamların kendi varlığını iyi yansıtıyor. Biz mimarimize sadakat göstermeyi özentilikten beceremedik. Ortaya her iki tarafın da artıklarını harmanlamış iğrenç bir zevksizlik alemi çıktı. Bizim kaç mimarımızın bir hayat görüşü vardır, sanat anlayışı vardır? Belediye başkanlarımızdan kaç tanesi vizyon sahibidir? İyi niyetli olanlarda bile estetik vizyonunun eksikliği dikkat çekiyor.
Victor Hugo'nun evi, ihtilalin sembolü Bastille meydanı, ünlü sefahat sokakları ve şehrin dışında sabahları kuşların cıvıldaştığı, toprak bahçelerin varlığını koruduğu köy benzeri yapılanmalar burada iç içe, çok yakın. İner inmez trafiğe takıldık, daha sonra otoyolları kullandığımız için önümüz açıldı. İstanbul trafiği burada da var, her ne kadar saat 23 gibi insek de gar civarında İstanbul'un köprü trafiği vardı.
Ulaşım hayli ucuz. Buranın kişibaşı milli geliri de 20000 euro civarında. Almanya'yla hemen hemen aynı gelire sahipler. Fakat bir metro bileti 1.60 euro. geniş mesafe aralıklarında aylık 109 euro karşılığında sınırsız gezmek de mümkün. İstanbul'un öğrenci indirimi olmayan aylık akbili 55 euro civarında. Fransa'nın kişi başı milli gelirinin bizimkinin 4 katı olduğunu düşünürsek, ulaşım bize göre yarı yarıya ucuz oluyor. Tabii turist değilsen, yine patlayan trra'yaah!.. Paris'te petrol de ucuzmuş. şehir içlerinde çalışan otobüsler var, Metro haricinde ulaşım onlarla sağlanıyor. Fransa'da şehirlerarası otobüs yokmuş, dışarıdaki köylere bile trenlerle erişim mümkünmüş. Paris otobüslerinin asıl amacı metronun çalışmadığı saatlerde erişim sağlamak. Nüfusunun beş katı turist alan bu büyük şehirde, millet gecenin bir yarısı yollarda kurda, kuşa ve zencilere yem olmasın diye, biraz da insanları gece hayatında para saçmaya teşvik etmek için, 24 saat otobüs seferi koymuşlar.
Ekonomiden devam edelim. askari ücret 1000 euro'ymuş. Fakat bir oda bir salondan oluşan evlerin kirası 500 euro civarında. Bizim kaldığımız küçük dubleks köy evinin kirası 1100, fiyatı da 250.000 euro civarındaymış. Fransa'da kazanıp İstanbul'da yemek lazım.
Evlerin çoğu iki ve üç katlı. Evler de küçük, en büyüğü dört odalı. Dokuyu korumak için çok yüksek binalar yapılmasına, şehrin dışına doğru, özellikle eski evlerin olduğu yerlerde izin vermiyorlar.
Paris yolları düzgün değil. Bazı yollar bizim köy yoluna rahmet okutuyor. Frankfurt'taki kaymak gibi yolların aksine, 13 milyon nüfuslu bu şehirde rahat bir şehirleşme yapılamadığını yansıtan engebeli, patika, sallayan yollar var.
Şehri, ilçe mantığının dışında, paris 1, paris 2 gibi isimlerle bölgelere ayırmışlar. Bunlar şehrin farklı merkezlerini karşılayan tabirler. İlçeler zaten varken bu ne lüzumsuzluk? Üç-dört harfli kelimeyi bile bir satıra ancak sığdıran tuhaf milletin hali işte.
Dünyanın en çok turist alan şehri Paris'e yılda 50 milyon turistin geldiği söyleniyor. Yabancı nüfusun istatistiğini tutmayı ülkede yasaklamışlar, çünkü Paris nüfusunun yaklaşık yarısı yabancılardan oluşuyor. Hatta biraz abartıyla da olsa Fransa'daki 64 milyonun 35'inin yabancı olduğu söyleniyor. Ben olsam ben de saydırmam, deli miyim? Pariste de yarısı Kürt olmak üzere 100000 kadar Türkiyeli varmış.
Dil ırkçılığı pek fena. Müzelerde bile İngilizce mesaj bulunmuyor. Almanya'ya göre İngilizce bilen sayısı az. Misal, market kasiyerleriyle anlaşamıyorum. 'Jö la tuğa ban' filan diye kelimeler uydurup konuşmaya çalışasım geliyor, vazgeçiyorum.
Tarihi bir İstanbul'a benzeyen bu sokak lambası şehrinde Türk marketleri de var. Cola Turca içiyorum şu an. Evinde kaldığımız abinin sahip olduğu kuyumcu dükkanına belki 10 kişi geldi, fakat bir tanesi olsun gayritürk değil. Buraya neden Fransızlar gelmiyor? Merak ettim. Belki 1 mayıs şartlarından kaynaklanıyordur. İçeri girmek isteyen kapının ziline basıyor, tipi beğenilirse içeriden düğmeye basılıyor ve kapı öyle açılıyor. Dışarıdaki vitrin camları oldukça kirlenmiş, fakat dizayn olsun, tam kapının karşısındaki cam sütun olsun, suni fakat hoş bir poz veriyor. Bak iki kişi daha geldi, onlar da Türk. Neden böyle acaba? Anlaşılan o ki 13 milyonluk şehirde herkes kendi vatandaşına hizmet götürme derdinde. Fiyat karşılaştırmaları yaparken de İstanbul'u baz alıyorlar. 'Altın İstanbul'da daha pahalı abi!..'
Sen nehrinin üzerinde onlarca köprü var, bizde 3. köprü için ortalığı karıştırıyorlar. İnsanın bu şehirleri gezdikçe belediye başkanı olası geliyor. Cesur bir belediye başkanı, mükemmel bir şaheser ortaya çıkarabilir. Dönünce başbakana söyleyeyim de beni İstanbul'a belediye başkanı yapsın. O da beni bekliyormuş, haber büyük yerden, işkembem söyledi. O değil de Ak parti alt yapı işini iyi götürüyor ama, bedahet çerçevesinden şehir için harekete geçemiyorlar. Şehrin öncelikleri var evet, fakat yine de panaroma 1453 haricinde harika bir kültür hamlesi pek olmadı malesef. Kültür AŞ'nin yaptığı yayınları bile onun asıl binasında temin etmek mümkün olmuyor.
Az önce bir Pakistanlı camisine gittik. Bizim camilerde olduğu gibi dışarıda işini görüp, içeride namaz kılmak yok öyle. Kapıda ayakkabılar çıkarılıyor ve abdest bölmesine geçiliyor. WC ihtiyacı da aynı yerlerde karşılanıyor. Namazı o bölmede kılmıyoruz tabii, namaz kılınan kısma geçiyoruz. Mekan, orta boylu bir mescit ebadındaydı. Adamlar sanırım Maliki idi. Çünkü imamdan sonra sesli olarak selam veriyorlar, namazda gaflete düşmemek için titreşimli telefon gibi ellerini ayaklarını fıkır fıkır oynatıp duruyorlar. Sudanlı zenciler filan da camideydi. Bizim İstiklalden daha çok cami var burada. Fakat işte o ezan sesi yok. Ezanları içeride okuyorlar. Gittiğimiz cami iki katlıymış, kalabalık olduğu demlerde alt katı da açıyorlarmış. Camiye 2 defa daha girmeye çalıştık, kapalı olduğundan giremedik)
Şimdi kuyumcu dükkanına Fransızlar da geldi, hele şükür. Bugün 1 mayıs olduğu için hem yoğunluk az, hem de gelenler daha ziyade geyik yapıyor. Dükkan sahiplerine sordum, müşterilerin %60 kadarı Türkmüş. Fransız ablası şu an citizen saat filan soruyor. Swatch'a paran yetmiyo mu madam?
Paris'in navigasyon sistemine hayran kaldım, muhteşem düzenlemişler. Her sokak kayıtlı olduğu gibi, navigasyon vasıtasıyla ara sokaklardan gidiş yollarını belirlemek bile mümkün. Baş sıkıştığında trafiğin nerede açık olduğunu görebiliyorsunuz, her an müracat edip yolu bulabileceğiniz kalitede yapmışlar. İstanbul'u da on yılda on beş milyon kere bu seviyeye çıkarırlar.
Sabah kaldığımız evin çevresinde biraz yürüdük, işte o his mükemmeldi. Tabiatla iç içe bir köy, ama öyle bir köy ki yürüdüğümüz yerleri dümdüz, otoban gibi. Bal dök yala derler ya, insanın 'başüstüne' deyip selam çakası geliyor. Yağmurda çamurda problem olmasın diye asfaltın tam ortasına bir ayak sığacak şekilde bir oluk, onun bazı yerlerine de delikler yerleştirmişler. Dar, asfalt yolun sağında ve solunda cıvıldaşan kuşların yuva bellediği yemyeşil ağaçlar var. Modern bir köy ancak bu kadar tatlı olabilir. Her türlü altyapısı hazır, muntazam işleyen, lüks, bahçelerle çevrili bir köy de gezmiş olduk. Halkları biraz tembel galiba, çünkü biz pazar sabahı 10 gibi yürürken tek-tük ihtiyarın haricinde kimse piyasada yoktu. İhtiyarların ellerinde de pazar sepeti benzeri araçlar var. Hiç sağa sola dönmeden, yol boyunca metrelerce yürünüyor. Köyün girişindeki noktaya da engellilerin kullanımı için tırtıklı karşıya geçme uyarıcısı yapmışlar, helal olsun dedim. Adamların köyleri bile böyle işte. Tırtıklar, planlamanın nereye kadar ulaştığını göstermesi bakımından mühim. Tabiatı katleetmeyerek düzen kurmuşlar. Bizdeki haldır-huldur yapılaşmanın izi yok, ne güzel. Yan yana dubleks köy köşklerinin bulunduğu bölgeye geçerken, açmak gereken sensörlü lüks kapı da değişik bir korumayla kilitlenen hoş bi teknoloji harikası. İnsanlar köylerine bile özeniyor vesselam. Bunların en büyük avantajı, dediğim gibi hem tabiatı, hem de tarihi dokuyu incitmeden şehir planlamaları yapmaları olmuş. Yoksa İstanbul'dan eksiği var fazlası yok bu yerin. İlle de Dersaadet!
Bizim bir milyoncuların tıpatıp aynılarını burada görmek de müthiş şaşırtıcıydı, adam resmen '5 tanesi bi euro' diye bağıra bağıra anahtarlık satıyordu. Gerek garda, gerekse de Eyfel'in çevresinde 'do you speak English?' diye turistlere yapışan denizanası kılıklı dilenciler de geziyor. Dilencileri şakır şakır İngilizce konuşan bir şehirde bulunmak hoş bir his. Fransa halkının cimriliği bunları İngilizce bülbüllüğüne mecbur bırakmış, çünkü biz de şahit olduk, Eyfel'in önündeki binlerce Fransız'dan bir tanesi bile çıkartıp bir euro olsun vermedi dilencilere. onlar da kimden isteyeceklerini öğrenmiş ki yapışacakları kişileri biliyorlar, İngilizce bilmekten başka suçları olmayan gariban turistler! İğrenç iki tabloyla da karşılaştım ki, İslam'ın ne olduğunu iyi bilmeyen bir alelade gavurun ırkçı ve İslamifobik olması malesef tabii göründü bana. Afrika'lı tiplerden birine Eyfel'in kara kalemle yapılmış bi resminin fiyatını sorduk, önce 10 Euro dedi. Biz gitmeye başlayınca 'how much, how much?' diye sora sora peşimizden geldi. Bi şey demedik, ne sormak istediğini de ilk etapta anlamadım. How much da, ne how much lan, onu sana ben sordum, köpek gibi yapışmanın manası ne? Meğer adam 'ne kadar' derken, 'ne kadar verirsin' demeye çalışıyormuş, diğer teklifler gelince anladım. Önce 'ok ok 7 euro' dedi, baktı ki biz 'no' deyip yürümeye devam ediyoruz, 'ok 5 euro' diye peşimizden gelmeye devam etti. Zıkkımın kökü! Ne kadara çakabilirse o fiyata elindekini iteklemeye çalışıyor. Bir anda fiyatı nasıl yarısına kırdı? Belki biz dönüp ok desek, şerefsiz tutup başka bi malı vermeye çalışacaktı. Benzerini başka biri de yaptı. Eyfel'in iki adet maketini aldık, saçma evet, ama maksat hatıra olsun. Birisi camlı, ışıklı gibi duran bir maket, diğeri de demirden yapılmış basit bir maket. İkincisini ben aldım. Her neyse, adam önce ikisi 5 euro demişti. Tam malları alırken, bizim çingeneler gibi tutup da 'oo, bi tanesi bi tanesi!' diye bızıklayacak oldu, ben büyük bir nefretle elimdekini, ucunu adama doğru çevirerek uzattım, amma yanımdakiler elimi geriye doğru itip 5 euroluk ödemeyi yaptı, hep beraber döndük gittik. Halbuki ikisini de adamın önüne fırlatıp dönerek başkasından almak, sonra da adamın önünden geçerken maketi gözüne doğru helikopter pervanesi gibi çevirmek gerekirdi. Ne namussuz adam bunlar? Bisikletli polisler bunların üzerine doğru şöyle bir gittiğinde, ellerindeki demir maketleri şıngır şıngır yanlarında sürükleyerek dört nala kaçıyorlar. Polis de biraz ağırdan alıyor, fakat 'en yavaş koşan ceylan'lardan birkaçını yine de ibret-i alem namına kucağına armut gibi döküyor. Kalanlar da, milleti soymaya yer arıyor. Sokaklarda yalnızca bunlar yok tabii, bir yere oturup karikatür çizen yahut karakalem birşeyler yapan bazı tipler de yüksek san'atlarına müşteri arıyor. Kültürlü milletin selpak satan, su satan tipleri de böyle oluyor galiba!
Metroları Frankfurt metrolarından çok daha itici. Millet Paris metrosu deyip duruyor ama paşa göynüm haz etmedi. Biletleri para karşılığında otomatik veren bir cihaz burada yok, ancak kredi kartı kullanarak makinelerden bilet alınabiliyor. Bilet sıraları Halkekmek kuyruğuna benziyor. Bu hususta İstanbul'dan kötüler. Metroya binmek için Türkiye'deki gibi turnikelerden geçmek gerekiyor, fakat turnike biraz x-ray hissi veriyor, içinde yürü babam yürü, parkur mübarek. Yürüdüğün yerin sonunda da bir kapı var. Metroda yürüyen merdiven bulmak zor, İstanbul'da bile her yerde olan yürüyen merdivenler, burada koskoca Şanzelize meydanına çıkarken dahi yokluğunu hissettiriyor, geberesiye tırmanıyorsun. Paris metrolarına yürümeyen merdiven yapmış adamlar be azizim, büyük icat! Metro binalarının içi, hem Türkiye'dekilerden, hem de Frankfurt'takinden çok pis, bakımsız, tozlu, kireçli, eski püskü. Ay oduna bak, Paris metrosuna laf söylüyor deneceğinden korkmasam istasyonların işkembeci tuvaletine benzediğini bile söyleyeceğim de hadi neyse içimde kalsın. Viraneleri de pazarlıyor bu adamlar yahu. Tarihi binaları korumakmış, böyle mi koruyorlar? Aynı durum Strazburg ve Eyfel istasyonları için de geçerli. Paris aslına bakılırsa kocaman bir pazarlama destanı gibi geliyor bana, İstanbul'dan çok farkı yok. Sokakta karşılaştıklarıma sonra değineceğim. Metrolardan devam edeyim. Paris metroları çuf-çuf diye gidiyor, kulaklarını patlatıyor insanın. Memleketteki külüstür Haydarpaşa şimendüferlerine benziyorlar. Kapıların önünde bile koltuk var, giren çıkan oturanın bacağına basıyor. Koltukları da dar. Giderken sallanıyorsun, Yıldız Tilbe gibi bağıran araçlardaki kapılar da gıcırdayarak açılıyor. Sanayiden yağ götürseymişim keşke, ne bileyim? Trenleri de ayrı bi mevzu, melodik takırtılarıyla ruhumuzu gıdaya boğan at gibi bir trenle hava alanına doğru yolculuk yaptım, ben çok şanslı bir insan olmalıyım. Neyse. Paris metrolarının Paris'teki her sokağa ulaştığı söylenir. Gerçi Eyfel'e gitmek için indikten sonra baya yürümek zorunda kalmıştık. O da yalan oldu yani. Metrolarda dikkatimi çeken ve gerçekten çok beğendiğim bir alet de vardı, onu anlatmamak haksızlık olur. Metro binalarındaki bu cihazda, gidilebilecek tüm bölgelerin ismi yazıyor ve her hedef noktası ile ilişkilendirilmiş bir adet düğme bulunuyor. Gideceğiniz yerin düğmesine basıyorsunuz, ekranda hedefe giden yol önce ışıklandırılıyor, sonra da hangi numaralı metronun oraya gittiği gösteriliyor. Bu Fransa'nın hoşuma giden nadir teknolojilerinden biriydi. Makineden çikolata alalım dedik, fakat gördüğümüz cihaz para yemek gibi bir huya sahipmiş, malesef atılan parayı her türlü Türk usulü box ve güreş tekniğine rağmen çıkarmadı. Yapabilseydi, eminim o işkenceye dayanamaz, 'vurmayın abi konuşacağım' der ve tüm mal varlığını avucumuza dökerdi. Şanzelize meydanına çıkan yerdeki nadir yürüyen merdivenlerden bir tanesine bindik, o da bozulmuş mu? Torna atölyesinin borvek tezgahları gibi haykırıyordu, merdiveni bir ses izolasyon kabinine koysalar Paris ahalisinin kulak sağlığı içün ne de hayırlı olurdu halbusem!