Girizgâh yapmayı pek sevmem. Anlatacağım konuların önünde bir nevi engel teşkil eder. O halde bu engeli süratlice ortadan kaldıralım ve asıl mevzumuza gelelim...
Malum, her sene, büyük şehirlerde kitap fuarları düzenlenir. İstanbul, en çok ilginin ve talebin olduğu, aynı zamanda bir hayli fazla yayıncının katıldığı kitap fuarlarına ev sahipliği eder. Lâkin İzmir bu konuda üvey evlat muamelesi görür. Halbuki 4 milyon nüfusu vardı buranın hacı, unuttunuz mu bu güzelim toprakları ? Tamam, gâvuru çok ama, içinde hiç mi özünü unutmamış insan yok ? Var, hem de fazlasıyla var... Neyse efendim, bendeniz bu gâvur İzmir sıcaklarından muzdarip olmamak için akşam üstü saat 5 sularında evimden çıktım ve İzmir Fuar alanındaki kitap fuarına doğru yola çıktım. Millet açılmış saçılmış, herkeste kısa kol, biz Üstad' ın izinden yürüyoruz ya üstümüzde gömlek ve ceket. Allahım, bu nasıl Üstadın izinden yürümektir ? Üstad görse, '' pişik olacaksın evladım '' derdi. İzmir, Milli Mücadele' nin tohumlarının atıldığı vilayetlerden biri olduğu için, bizim büyük fuarın beş kapısı var. 9 Eylül, Cumhuriyet, Montrö, Lozan ve 26 Ağustos... 9 Eylül kapısından girmedim, 26 Ağustos' tan gireyim daha iyi olur '' diye düşündüm, meğer yayınevleri 9 Eylül kapısının oradaki pavyonda imişler. '' Te Allahım, şimdi yürü 1 kilometre eşek herif '' diye içimden geçirirken aniden aklıma kurt düştü. İçeride envai çeşit yayınevi olacaktı, bilhassa şu devrimbazların ve ağlamaktan bitap düşmüş sosyalistlerin yayınevleri sarısıyla, kırmızısıyla, yeşiliyle, komandante Che Varavarası ile dolup taşacak ama bizim arzu ettiğimiz yayınevleri acaba ne alemde olacaktı ? En mühimi, İzmir' de hiç stand açmamış Büyük Doğu Yayınları acaba var mıydı ? Çok düşük bir ihtimaldi, daha önce hiç görmemiş, 4 milyonluk İzmir' e göstermedikleri hassasiyetten dolayı da biraz içerlemiştim. Ama ne yaparsın ? BD Yayınları'nın arkasında büyük medya patronları yok ki ? Ellerinde olsa, eminim Türkiye' nin her tarafına gidecekler, heyhat ! Bu memlekette işler, ahbap - çavuş ve para ilişkisi çerçevesinde dönüyor hepimiz biliyoruz. Neyse, kamunun iktisadi teşekülleri ve gayri safi milli hasıla mevzusuna girmeden perdeyi açalım ve sırasıyla oyuncuları takdim edelim;
Kitap fuarının bulunduğu pavyondan içeriye girdim. Müthiş bir kalabalık ! Allah Allah '' dedim... Vaktinin çoğunu Starboks ( Starbucks olduğunu biliyoruz ama Star'bok's uygun bir tabir oldu ) ' larda geçiren, Kordon' da rakı - balık yapıp birasını yudumlayan İzmir halkının içinde meğer kitap sevdalıları da varmış ! Ne var ki gerçeği hemen fark ettim ! Meğer bu kalabalığın esas sebebi mizah dergisi Uykusuz' un imza günü olmasındanmış ! Bir sürü ebleh genç toplanmışlar, gülücükler saçarak Uykusuz dergisinde çizenlerden imza alıyorlar ! Posterler bilmem kaç ytl, alıyorsun, herkese imzalattırıyorsun, '' ay ben sisi çhook sefiyorum falan yaneee '' diyosun, hafifçe sırıtıyorsun ve toz olup gidiyorsun. Eve gidince de, Uykusuzcularla görüştüm süper adamlardı '' deyip işin içinden çıkıyorsun. Hatta sabah ben yatakta debelenirken, kardeşim gelmiş, '' abi Uykusuz ekibine imza attıracağım sana da attırayım mı '' diye sormuş ben de '' çekil başımdan yoksa ben sana attırıcam '' deyip onu başımdan savsaklamıştım. Yazık ! Yahu ne Uykusuz' u, ne mizahı ? O kadar çok yayınevi var ki orada, mahzun ve kimsesiz, bari sevabına o standları gezin, adamların yüzünü güldürün ! '' Yok, ben Uykusuz' a gidicem '', '' İyi dittir git '' !... Bakmayın böyle sinirli sinirli konuştuğuma, gençlerin nasıl bir halet-i ruhiye içinde olduğunu görün ve anlayın diye söylüyorum bunları. Mevzu '' kitap '' olunca da değişen bir şey olmuyor, nerede popülarite gençler orada ! Nerede gülen suratlar, batı şakşakçıları, Cumhuriyetin Tosuncukları, gençler orada !
Her neyse efendim, standları tek tek geziyorum. Cumhuriyet gazetesinin kurduğu stand müthiş ! Fevkalade büyük, en ve boy olarak ise namütenahi geniş denebilecek kadar yer kaplıyor. Önünde fazla durmak istemiyorum zira bir mide bulantısı daha o standı gördüğümde başlamıştı bile. Standı inceliyorum ve standın önündeki pankartlara dehşet içinde bakıyorum ! Türkan Saylan, İlhan Selçuk vs, vs... Hepsinin de isimlerinin altında '' göz altına alındı, sorgulandı, sanık '' gibi ibareler var. Ahmet Taner Kışlalı isminin altında '' öldürüldü '' yazıyor. En başta M. Kemal' in ismi, '' gazetemize ismi o verdi '' diyorlar, hemen sonrasında atanın yadigar ve sadık kuçukuçusu Yunus Nadi /edit boncuk bulmuş gibi sırıtıyor, onun da altında, '' gazeteimizi o kurdu '' yazıyor. Bakıyorum önü kalabalık. Yemin ediyorum, İzmir' de bir anket yapılsa, Ergenekon' a en fazla destek veren şehir burası çıkar ! Bunu, sözde aydın İzmir halkının yapısından ve okumak için tercih ettiği neşriyatların cinsinden de anlayabiliriz. Tabi ki bütün İzmir halkı için geçerli değil, içinde yaşayan ve bilen biri olarak genel manasıyla bunu söylüyorum. İşin görünen tarafı bu ! Diğerleri bira içip, İzmir kızlarının peşinden aç kalmış sokak köpeği gibi koşturmakla meşguller. Durduramıyorum kendimi, yazasım var, ekşi sözlük postayı koydu ya kürkçü dükkanındayım işte kusuruma bakmayın. Sosyologçuluk taslamayı bıraklım ve en keskin hatlarıyla gerçek ve ana meselemize girizgâh yapalım...
BD Yayınları' nı fellik fellik arıyorum. Belki bir sürpriz olur diye içimden geçiriyorum. Ama yok, ne ararsan var, çığırtkan komünistler dergilerini standlarda özene bezene pazarlıyorlar, pornocular bile neredeyse neşriyat satacak durumda, hatta ve hatta İncil' in satıldığı misyoner standlarını dahi görüyorum. Bunları gördükçe üzülüyorum, sonra ne mi oluyor, gözüm bir standı ısırıyor... En sonda, mahzun ve içinde tek bir kişinin olduğu bir stand ! Kafamı kaldırıyorum ve aman Allahım ! İşte gördüm ! Büyük Doğu Yayınları !
Küçükken mahallede maç yaparken, annelerimiz bizi eve çağırır ve salçalı ekmek yapardı hatırlarsınız. İşte o salçalı ekmeği annemizden alıp, sonra tekrar maç yaptığımız sokağa dönmek için nasıl da heyecanla koştururduk. Nasıl mutlu olurduk ? İşte bu çocuksu mutlulukla standa doğru yürüyorum, hayır koşmuyorum yanlış anladınız ! Üstad' ı seviyoruz canım, sosyalistler gibi ayaklarımız kıçımıza vura vura, çeee vara vara diye mi bağırsaydık ? Hem ceket pantolon var olmaz, erkeğe yakışmaz. Neyse efendim, standa yaklaşıyorum ve gerçekten güler yüzlü, 35 yaşlarında bir adam beni ilgiyle karşılıyor. Ayağa kalkıyor ve başlıyoruz konuşmaya. Biz konuştukça gelen gidenler artıyor ve kitapların fiyatlarını soruyorlar. Ben de '' alın lan, alın lan, almadan geçmeyin lan '' der gibi bakıyorum onlara. Normalde 18 liraya satılan, Üstadın Çile ismindeki tüm şiirlerinin toplandığı eseri fuarda 11 lira. Gayet ekonomik halbuki. Ama yine burun kıvıranlar, '' uuvvv Necip Fazıl '' deyip geçenler de mevcut. Stand gayet hoş ve düzenli, arkada Üstadın resimleri büyük boyutlarda asılı ve stand Üstad kokulu ! Elimde olmayan kitaplarını tek tek seçiyorum ve aynı zamanda kitapların satışıyla alakalı kişiyle sohbet ediyorum. Bu şahsın kim olduğunu öğrendiğimde gerçekten yüzümde bir gülücük peydah oldu. Pişmiş kelle gibi sırıtmaya başlamış idim. Velhasıl, Üstadın, üzerinde Kaldırımlar 1-2 ve 3 şiirlerinin de yer aldığı bir poster, Gençliğe Hitabesinin yer aldığı bir başka poster, Sakarya Türküsü şiirinin de yer aldığı bambaşka bir posterle stand gayet şenlikli vaziyette. Birkaç hoş beş ve sohbetten sonra gayriihtiyarı stand' da bulunan şahsa '' İsminiz nedir ? '' diye soruyorum. Güleç ve samimi bir ifadeyle '' Emrah '' diyor... '' Üstadın torunusunuz ? Emrah Kısakürek ? '' Evet '' diyor, sanki utanır gibi ve yüzündeki yine o güzel gülümseme. Üstadın birinci dereceden akrabasıyla sohbete başlıyoruz ve ayak üstü konuşuyoruz. Hiç bilinmeyen Üstad hakkındaki bazı detayları bana anlatıyor, şaşırıyorum, kelime arkasına kelime geldikçe içimden '' Vay be '' demekten de kendimi alamıyorum...
Ben şaşırıyorum ama, o da şaşırıyor, zira dedesini en az kendisi kadar bilen bir adamı karşısında görmekten herhalde mutlu olmuştur. Nasıl bir duygudur bilemem, hiçbir akrabam meşhur olmadığı için bunu asla anlayamam. Ama tabi ki Üstad, meşhurlar kategorisinde değil, o, baştacı... Sadece bu kelime bile yetebilir onu tanımlaya... Üstadın evinin yıkılışından dolayı duyduğum üzüntüyü dile getiriyorum, '' Arkamızda Holding patronları yok ki, elimizden geldiğince yetişmeye çalışıyoruz '' diye cevap veriyor, yine Üstad' ın kitaplarının satışıyla ayakta durduklarını ifade ediyor. Bir yandan da üzülüyorum. Çocukça bir tecessü içinde, yine de kazancın asla ve asla haram olmadığını biliyor ve seviniyorum. Mayakovski mukallidi Nazım' ın çığırtkanları her yeri basmış diyorum ve yine gülümsüyor. Bir Adam Yaratmak piyesinin geçen sene İstanbul' da yeniden sergilendiğini fakat eserin kısaltıldığından dem vuruyor, bir başka konu ve bence en önemlisi Üstadın '' mezar yeri '' mevzusu. Bunu konuşuyoruz, içinizde bilenler muhakkak vardır, 40 yıllık Büyük Doğu' cu değiliz ama, bir gün başka bir başlıkta bu mevzuyu anlatmak istiyorum. Detaylıca konuşulması gereken bir mevzu zira...
Her neyse, arşivimde eksik olan bir kaç Necip Fazıl eserini alıyorum, 3 adet posteri de bana hediye ediyor. Üçüncü poster, az önce bahsettiğim Sakarya Türküsü' nün yer aldığı poster değil. Duvarda görüp, '' yahu üstad ne güzel sigara içiyor şu fotoğrafta '' diye sevincimi ve beğenimi dile getirdiğim resmin poster halini kutuların içinden çıkarıyor ve bana hediye ediyor...
Aslında bu poster mevzusunu tam olarak anlatmalıyım. Fuar alanında bir anons yapıldı. Sigara içmenin yasak olduğuna dair, o anda içimden gelerek, '' Üstad çok iyi içiyordu '' deyip o sigarasını tellendirdiği fotoğrafı elimle göstermiştim o da sağolsun gayet nazik bir hareketle posteri bana hediye etmişti... Var olsun, İzmir' i şereflendirdiler Büyük Doğu Yayınları olarak... İlk defa katılıyorlar İzmir Fuarına... Allah, ilerleyen senelerde de onlara katılmayı, burada yer almayı nasip etsin... Elimizden geldiğince yardımcı olur ve asla Büyük Doğu Yayınları' nı yalnız bırakmayız...
Emrah Kısakürek' e de bu özverisinden dolayı sonsuz teşekkür etmek istiyorum, lâkin bu teşekkür pek hafif kalacak, bu yüzden de etmiyorum... Dedesinin bu manevi mirasına gösterdiği saygı ve okuyucularına gösterdiği sevgi ve alakadan dolayı, İstanbul' dan İzmir' e tüm maddi olanaksızlıklara rağmen gelmesi ve ayrıca standın başında sabahtan akşama kadar beklemesinden sebep, en başta kendisine muhabbetlerimi iletiyor, onu yetiştiren sevgili babasına saygılarımı sunuyor ve Üstad Necip Fazıl' ın aziz hatırasının önünde bir kez daha şükranla eğiliyorum...
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir !
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir !