Üstad'ın Mânevi Oğlu Hilmi Oflaz

Başlatan: nedmanün Tarih: 07.02.2006 22:32 Cevap: 48

NE
07.02.2006 22:32
#1

Üstâdın manevi oğlu Hilmi Oflaz

 

02 Şubat 2006 Perşembe

Plazalar temiz, düzenli... Plazalar sessiz, haşmetli... Ancak Yenibosna İkitelli kırsalında mevzilenen matbuat mensupları hayattan koptu gitti.

Evet, yıllar evvel on muhabire tek daktilo gösterebilen gazete idareleri klimalı odalar, bilgisayarlı masalar sunuyorlar. İnternet bağlantıları, digital makineler ve tek tuşla önümüze açılan sayfalar...

Lâkin Cağaloğlu’nun tadı başkaydı, Küllük’te, Kızlarağası’nda, iki bardak çay içenler, ediplerle, şairlerle tanışır, derin mevzulara yelken açarlardı.

Gelgelelim ne edip ne de şair olan biri vardı ki ünlülerden fazla iz bırakırdı. Şüphesiz eser verecek bilgi ve donanımdaydı ama yazmazdı, belki de yazdıklarını saklardı. Evinde 30 bini aşkın kitabı vardı ve alayının da muhteviyatından haberdardı. Sürekli dinler, lüzum olmadıkça konuşmazdı. Eğer bir yanlışlık yer edecekse takır takır belge sayar, kapanışı yapardı.

Aslında Mahmutpaşa’da mendil çorap pazarlayan bir işportacı parçasıydı. Tezgahının bir yanını Büyük Doğu mecmualarıyla donatır, incik boncuk kovalayan kadınlara bile “dava” anlatırdı. Takdir edersiniz ki bu zor olmalıydı, saman pazarında inci mercan satılmazdı. Dergileri ekseri gelene gidene dağıtır, parasını cebinden verip hesabı kapatırdı.

 

 

Ziyafet saati

İkindi ile akşam arası mutlaka Türk Ocağı’na uğrardı. Gider teklifsizce musluk başına geçer, yanında getirdiği domatesleri peynirleri yıkardı. Gençlere birer simit, ya da dumanı tüten çıtır ekmek dağıtır, katıkları gazete kağıtları üzerinde servis yapardı. Her uzatandan sigara alır ve içsin içmesin herkese sigara tutardı. Kendisi Bafra’dan caymaz, elinde biriken Maltepe ve Samsunları talebelere sunardı.

Avurtları çökük, yüz çizgileri derin, boyun damarları belirgin ve bağrı daima açıktı. Seven sevdiğine benzermiş derler, siması Necip Fazıl’ı andırırdı. Mekâna yeni takılan gençlerle tanışır, kaynaşırdı. Bir fırsatını buldu mu kenara çeker ve “paraya ihtiyaçları olup olmadığını” sorardı. Düşünün kalabalık ailesiyle eğreti bir gecekonduya sığınan garip çorapçı, yenleri cepleri aşınmış ceketine, su çeken potinlerine bakmaz, talebelere burs vermeye kalkardı. Üstadın ifadesiyle “Hilmi kamyon gibi yük çeker, uçaktan hızlı uçardı...”

Hilmi Baba “hayatımda dört devre var: İkbal, idbar, ikmal ve icmal” dese de gençler onu bir başka kelimeyle hatırlarlardı: “İkram”

Hilmi Oflaz askere bile üç bavul kitapla gider, kışlayı kütüphane yapar. Önceleri Çengelköy’de bir köşkte otururlar, vaziyetleri iyidir, kira gelirleri, Düzce’de tütün tarlaları filan... Ancak Hilmi Baba servetini artırmakla uğraşmaz, habire dağıtır, dua almaya bakar. Nitekim köşk de uçar, kafasını Kuleli’deki gecekonduya zor sokar.

Bazen hemşehrileri gelip nasihate kalkarlar: “Bak Hilmi yaşlanıyorsun kenara bir şeyler koy, şu yaşa geldin, elinde neyin var?”

-Dostlarım, kitaplarım ve sigaram!

Servet olursa olur, olmazsa da olmaz. Ama dostluk ve muhabbet parayla tartılmaz. Hilmi Baba bahçesinde beslediği tavuklara bile birer ad takar ve bunların alayını Büyük Doğu mecmuasına abone yapar. Üstad satışımız arttı sanıp sevinsin yeter, son kuruşunu bile dergiye yollar. Dini ve milli eserler basan yayınevleri ona “üç beş kuruş kazansın diye” konsinye kitap bırakırlar. İyi de Hilmi Baba gençleri gördü mü dayanamaz, meccane dağıtır, borç boyunu aşar.

Garip kuşun yuvasını Allah yapar derler ya, Hilmi Baba bir gün yolda Mehmed Niyazi’nin ağabeyi Ziya Özdemir’i görür. Adamcağız “Hacca gidiyorum hakkını helal et” demeye kalmaz “ben de geliyorum” der arabasına atlar. O nasıl Kabe-i Muazzama ve Server-i Kâinat aşkıysa parasız, pulsuz “ve pasaportsuz” üç ülke geçer nurlu seyahati gailesiz tamamlar. Bizimki elini kolunu sallayarak geçerken sınır muhafızları tutulur kalır, adeta lâl olurlar.

Mahallenin çocukları onu görür görmez etrafına toplanırlar, zira Hilmi Babanın cebinde şeker, çerez eksik olmaz. Bayramlardada kandillerde paketler sardırır, yetim başı okşar.

 

Gıybet yasak!

Dedikodu bilmez, boş konuşmaz. Birinin aleyhinde atılıp tutulmaya başlandı mı mevzuyu değiştirir, bulunduğu yerde asla gıybet yaptırmaz. Öyle ya da böyle bu davaya hizmeti geçen birine toz kondurmaz. Eski bir mebus, birlikte vazife yaptığı arkadaşları aleyhine verip veriştirince “beyefendi söylemediklerinize saygımız sonsuz, ancak söylediklerinize katılamayacağız” der adamı fena bozar.

Yine günün birinde (adını vermeyeyim şimdi) ünlü bir profesör İslam âlimlerini küçümseyerek “bence”li, “bana göre”li cümleler kurar. Hilmi Baba kibarca ikaz ederse de Prof’umuz, üstüne basa basa “ben de âlimim” der “en az Ebû Hanife kadar ilmim var!...”

Hilmi Baba adamın yüzüne bakar, bakar “öyleyse yaşasın cehaletim” der, çeker kapıyı çıkar.

Bu derviş gönüllü insan 7 yıl kadar evvel bir bahar günü özlediklerine kavuştu, ekmeğini yedik Fatiha borcumuz var. Hani yemeyenler de okusalar...

 

>> Aziz dostum!

N. Fazıl’ın Toptaşı’nda çile doldurduğu günler (1960’lar)... Hilmi Baba tezgâhını satar, tam iki sene mapushane karşısında dikilir, bir hizmetim dokunur mu diye fırsat kollar. Üstadı görebilir mi? Eh işte, ara sıra, hayal meyal. Kendi ifadesi ile “bazen bulutlar dağılır, parmaklıklar arasından güneş doğar” o kadar.

Aradan yıllar geçer, N. Fazıl’ın dizi konferanslardan biri için Bursa’ya gelir. Şerefine Çelik Palas’ta yemek verilir, iş adamları, mebuslar, bürokratlar...

Çıkışta sokak kalabalıklaşır, ki tezahurat yapan gençler arasında yaşlıca bir adam vardır... Üstad derhal yanına gider ve elini omzuna koyar. Onu “fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas, krallara diklenecek kadar gözü kara, aslanların önüne çıplak atlayacak kadar cesur” cümleleriyle tanıttıktan sonra “aziz dostum, işportacı Hilmi” der, noktayı koyar...

 

türkiye gazetesi

iz bırakanlar

ahmet sırrı arvas, irfan özfatura

NF
07.02.2006 22:50
#2

Selamlar,

 

Benim bu insan hakkında hiçbir bilgim yoktu, paylaştığınız için Allah razı olsun.

 

İşte örnek bir Büyük Doğucu karakteri...

 

Saygı ve selamlarımla

NE
07.02.2006 23:02
#3

efendim biz aracı olduk Türkiye gazetisinin armağını ..

bende ilk okuduğumda böyle bir insanı tanımamıza vesile olanlara çok dua ettim..

 

necip fazılın izinden gitmiş, doğru yolu bulmuş, fikir çilesi çekmiş mübarek bi insan Allah rahmet eylesin .. bizlerede onlar gibi olabilmeyi nasip etsin ..

CI
08.02.2006 13:54
#4

Amin Nedmanün , Amiinn.

 

NFK-Fan ustamın da dediği gibi, gerçekten Örnek bir Büyük Doğucu...

 

Paylaşımın için teşekkürler.

GA
10.02.2006 00:13
#5

Vay be!,ne denir ki bunun üstüne,tam bir Büyük Doğucu imiş,Allah rahmet eylesin.

NE
15.02.2006 12:32
#6

hilmi oflaz efendiyle ilgili bir küçük yazı daha ... :angry:

 

Alınmışsa alınmıştır!

 

Otobüse koştular, bindiklerinde tıknefestiler. Birkaç durak sonra bilet kontrolcüsü otobüste dolaşmaya başladı. “Bilet kontrol” deyip yürüyor, yolcular da biletlerini gösteriyorlardı. Hilmi Oflaz’da bilet olduğu düşüncesiyle Niyazi hiç endişe etmiyordu. Kontrolör bunlara yaklaştı. - Bilet kontrol, dedi ve Hilmi Oflaz’a baktı. O, gayet soğukkanlı bir şekilde cevap verdi: “Ne soruyorsun? Alınması lazım geliyorsa alınmıştır. Alınmamışsa alınmayacak demektir!” Kontrolör şaşırır gibi oldu; ne demek istediğini pek anlayamadı; yanlış bir iş yaptığını zannetti. “Afedersiniz.” diyerek uzaklaştı. (Mehmed Niyazi, Dâhîler ve Deliler s.192) :)

TU
15.02.2006 14:56
#7

derviş meşreb bir insan. tarife göre ilk bakışta tanınacak biri.

1986 da 20 gün beyazıtta bir çorbacıda beraber iftar ettiğim çilekeş, arkadaşım, abim hilmi Oflaz.

Eskiden bahar sigarası içerdi sonra harmana döndü. Binlerce sigaranın üstünde hep üstadın söyledikleri cümleler vardı.

istanbula yolumuz düşmüyorki oğullarından soralım. gerçi onlarda bir vakfa bağışlamışlar kitaplarını ama.

hemen sabah olsada sigara içsem diyen arkadaşım.

her sigara tüttürdüğümde yanı başımda olan arkadaşım,

Şimdi Aykut kuşkayanın sigaram şarkısını duysaydı ne yapardı?

Allah rahmetini esirgemesin

GA
15.02.2006 15:34
#8

Emeğinize sağlık,giderek güzel şeyler çıkıyor ortaya...

GA
23.04.2006 10:49
#9

Mechul Meshurlar

Dursun Gurlek

Necip Fazil'in azad kabul etmez kolesi:

 

 

HILMI OFLAZ

 

 

 

Hilmi Oflaz da sozun tadini cikaran, sohbetin kivamini yakalayan gonul erlerinden biriydi. Bulundugu her mekanda derhal comertlik peskirini seren Allah dostlarina dost olmanin sirrina eren bu enteresan sahsiyetin en onemli ozelliklerinden biri de hic kimsenin aleyhine konusmamasi ve konusturmamasiydi. Tabii ki bu arada en buyuk payeyi merhum ve magfur ustadimiz Necip Fazil'a vermeyi de ihmal etmemisti.

 

Hilmi agabeyin "Sairler Sultani"na olan fart-i muhabbetine temas etmeden once, kitaplar arasindaki sahsiyetinden birkac cizgi sunmak istiyorum: Unutmayiniz ki Hilmi Oflaz evinde yatacak yeri olmayan adamdi. Cunku her tarafi kitaplar istila etmis, adim atacak yer kalmamisti. Kutuphanesinde yaklasik otuz bin kitap bulunuyordu. Isportacilik yaparak kazandigi paralarla kurulan bu kutuphanede hemen hemen her turlu kitap mevcuttu.

 

Hilmi agabey kitap bekciligi yapan adamlardan degildi. Onda eser biriktirme meraki kadar, okuma hirsi da vardi. Mutalaa ettigi kitaplar hakkinda notlar alir, satirlarin altini cizer, kenarlarina cikintilar yapar, duygularini dile getirirdi. Bu ozelligini belirtmek icin dostlarindan birine -espri kabilinden- soyle demisti: "Biz kitabi cizerek, kariyi ezerek, bizden geriye hicbir sey kalmasin diyerek yasariz." Bu nev'-i sahsina munhasir adamin sozlerinden biri de soyleydi: "Benim dunyamda uc sey vardir: Sigaram, kitaplarim, dostlarim..." Hilmi agabey ilmi arastirma yapmak isteyenlere, yardim talebinde bulunanlara kutuphanesini acardi. Necip Fazil, Ali Fuat Basgil gibi meshurlar bile bazen bulamadiklari kitaplari ondan isterlerdi. Cunku Hilmi agabeyde "yakasi acilmadik kitaplar" vardi. Nitekim "Devlet Felsefesi" adindaki eserini hazirlarken Mehmed Niyazi Bey'e de gerekli muzahereti gostermis, tam 1444 kitaptan muhtelif yapraklar koparip vermis, boyle akil almaz bir fedakarlik ornegi sergilemisti.

 

Hayatini tasavvuf zevkiyle tatlandiran matbaaci Ali Sumbul Bey bir sohbet esnasinda soyle demisti: "Fenafillah o kadar zor degildir. Fenafirresul de nisbeten kolaydir. Asil guc olan fenafisseyhtir. Cunku isin bu safhasinda seytan sik sik araya girer, o da senin gibi bir adam diyerek turlu engeller cikarir. Dolayisiyla insanin ustadinda, hocasinda ve seyhinde fena bulmasi hakikaten zordur."Iste Hilmi agabey bu zoru basaranlardandi. Ene'sini hayli one cikaran, ne hikmetse bunu biraz da kendine yakistiran Necip Fazil, sahsini sonsuzluk kervaninin pesinde kosan tek bacagi topal bir kopek olarak gordugu gibi, o da ustadinin azad kabul etmez kolesi olmustu. Hilmi Bey'e gore dunyada Necip Fazil'dan daha "necip", daha "fazil" baska hic kimse yoktu. Bu bagliligin verdigi hazla omur boyu pesini birakmadi, onunla hemhal oldu, bir daha ayrilmasi muhal oldu.

 

Necip Fazil'a ve Buyuk Dogu'ya destek olmak icin varini yogunu harcayan Hilmi Oflaz, bazen ilginc yontemlere de basvururdu. Mesela abone konusu bunlardan biriydi. Postaci her hafta evine ayni Buyuk Dogu'dan bes alti tane birden getirirdi. Cunku o ustadina destek olmak icin, aile fertlerinden isimler takarak, tavuklari ve horozlari bile Buyuk Dogu'ya abone yapmisti.

 

Tam bir aristokrat hayati yasayan Necip Fazil merhum sik ve zarif gorunumu icinde, bu hirpani kiyafetli ve zahiren perisan adami da yanindan asla ayirmaz, gittigi her yere birlikte gotururdu. Bir gun Ustad'in yolu Bursa'ya duser. Celik Palas Oteli'ne varinca, Hilmi Oflaz'i oradakilere su cumlelerle tanitir: "Fare tikirtisindan urkecek kadar hassas, krallari onunde egdirecek kadar irade sahibi, arslanlarin onune cirilciplak atlayacak kadar cesur, aziz dostum isportaci Hilmi!"

 

16 Mayis 1998'de Eyup Sultan Mezarligi'nda, ustadi Necip Fazil'in hemen yani basina defnedilen Hilmi agabeyin "Kisi sevdigiyle beraberdir." hadis-i serifine mazhar olmasini diliyor, Cenab-i Hakk'tan rahmet ve magfiret niyaz ediyorum.

 

Not: Yukaridaki bilgilerin bir kismini muhterem Mehmed Niyazi Bey'den aldim. Bu vesileyle kendisine tesekkur eder, saglik ve afiyet dilerim.

 

 

 

(ZAMAN-Arşiv)

GA
23.04.2006 10:57
#10

Hilmi Oflaz vefat etti

Kultur Servisi- Ustad Necip Fazil Kisakurek'i iyi ve zor gununde terketmeyen talebelerinden Hilmi Oflaz gectigimiz carsamba gunu kaldirildigi Yedikule Gogus Hastaliklari Hastanesi'nde onceki gece vefat etti.

 

Kaldirildigi Cerrahpasa Tip Fakultesi Hastanesi'nde girtlak kanseri teshisi ile ameliyata alinan Oflaz'in hastaliginin ilerledigi ve akcigerinde yogun iltihaplanmanin oldugu teshisi konuldu ve Yedikule Gogus Hastaliklari Hastanesi'ne sevk edilen Oflaz, burada yogun bakima alindi. Cuma aksami komaya giren Hilmi Oflaz 23.30 siralarinda vefat etti.

 

Trabzonlu bir ailenin cocugu olan Hilmi Oflaz, 1926'da Duzce'de dogdu. Ortaokuldan sonra Istanbul'a gelerek Ustad Necip Fazil Kisakurek'le tanisan Oflaz, yillarca ayni dava icin mucadelesini surdurdu. Genis bir kitap arsivine sahip olan Hilmi Oflaz, Ahmet Hilmi Bulentoglu mahlasiyla Necip Fazil'i anlatan bir eser yayinladi. Zamaninin onemli aydinlariyla yakin arkadaslik kuran ve onlarin sevgi ve itibarini kazanan Hilmi Oflaz Ustad Necip Fazil'a olan sevgisini "Ustad beni kapidan atsa bacadan girerim" seklinde dile getiriyordu.

 

Istanbul Universitesi'nde okumus ve bugun yurdun cesitli yerlerinde gorev alan yuzlerce bilim adaminin ogrencilik yillarinda harcliklarini temin eden ve butun varligini ogrencileri ile paylasan Hilmi Oflaz vefatiyla sevenlerini yasa bogdu. Oflaz'in cenazesi bugun Eyup Sultan Camiisinde oglen namazini muteakip Eyup Mezarligi'nda vasiyeti uzerine Necip Fazil Kisakurek'in kabri yakininda topraga verilecek.

 

(ZAMAN-Arşiv)

YA
09.03.2007 17:06
#11

H.O. yu ilk kez duydum. Üstadın ideologyasının bir şahıs üzerinde hayat bulduğunu görmek oldukça güzel, ümit verici. Ve bu bize güzel bir örnek.

ÇI
09.03.2007 20:58
#12

Allah rahmet eylesin..vefat edeli baya olmuş ama ilk defa şimdi öğrendim..geçen sene vakit gazetesindeki röportajlarını okurdum ve çok hoşuma giderdi..üstadla aralarındaki bağın sıkı olduğunuda bilmiyordum..ne diyelim Allah taksiratını affetsin,mekanı cennet olsun..AMİN

 

selam ve dua ile...

TR
01.04.2007 20:49
#13

Marmara kıraathanesi sakinlerindendi rahmetli. Bu kıraathane sakinleriyle ilgili Mehmet Niyazi tarafından hazırlanmış Dahiler ve Delilerisimli bir kitap var. Roman denebilir ama malum, Mehmet Niyazi'nin romanları gerçeklerin sentezlenmesiyle oluşan belgesel nitelikli nefis eserler... Kesinlikle tavsiye ediyorum. Bu kitapta rahmetli Oflaz'la da ilgili hoş anekdotlar ve çeşitli malumat var. Alınsın, okunsun diyorum.

HA
01.04.2007 23:00
#14

üstadımızın yakın arkadaşları ve Büyük doğunun gerçek sevdalılarının arasında isim merhum lütfü oflaz ağbi, müthiş vefakar gerçek dost üstad tam manasıyla aşık bir isim.şahsen görüp tanımayı çok arzu ederdim.hayatını ilk okuduğumda tüylerimi diken diken yapmıstı yaptıkları ! ALLAH RAHMET EYLEYE

TR
07.06.2007 20:42
#15

Bahsettiğim Mehmet Niyazi'nin Dahiler ve Deliler isimli uyarlama romanında geçen şu olay tahmin ediyorum ki hepinizi şaşkın ve merhuma hayran bırakacaktır:

 

Hilmi Oflaz kahveye girdiğinde camın kenarındaki masada gençler oturuyorlardı. İçinden onlara çay ısmarlamak geldi. Yağmur yağıyordu; hava soğuktu. Belki aralarında çay içecek parası olmayanlar vardı. Sırtını duvara dönmüş, orta boylu, solgun yüzlü, gözlüklü birisi dikkatini çekti. İlk defa görüyordu.

 

- Adın ne delikanlı?

 

- İsrafil.

 

- Nerelisin, nerde okuyorsun?

 

- Oltu'luyum, Hukuk'ta okuyorum.

 

- Kaçıncı sınıftasın?

 

- Bu yıl başladım.

 

İsrafil'in ayakkabılarının su çektiğini, duruşundan onları saklamaya çalıştığını sezdi. Yanındaki Yargan'a döndü.

 

- Bir kitap okudum; insanın doğum günüyle, beden ölçüleri arasında ilişki varmış. Sen kaç numara gömlek giyiyorsun?

 

- Öyle şey olur mu? Ben Tıp Fakültesi'nde okuyorum. Bu tip görüşler ilme aykırı. Yine de söyliyeyim, otuz dokuz numara gömlek giyiyorum.

 

- Ondan on beş çıkarırsak, doğum gününe denk gelmesi lâzım.

 

- Dediğin işlemi yaparsak, ayın yirmi dördünde doğmuş olmam gerekir, yanlış. Siz Müslümanların kafaları hurafelerle dokunmuş; bunun için hurafe bilgiler verenlerden başka kitap okumazsınız; okusanız da anlamazsınız.

 

Yargan'ın söylediklerini ciddiye almayan Hilmi Oflaz bakışlarını İsrafil'e çevirdi.

 

- İsrafil'i yeni tanıyorum. Hakkında hiçbir bilgim yok. Bakalım okuduklarım durumunu doğrulayacak mı? Kaç numara ayakkabı giyiyorsun? ?

 

- Kırk bir.

 

- Sen de ayın yirmi beşinde doğmuş olmalısın.

 

- Yanlış ağabey.

 

- Demek ki okuduklarım yanlışmış. Bundan sonra her okuduğuma inanmamam için kendime size çay ısmarlama cezası vereyim ki, unutmayayım. -Sesini yükseltti- Hulusi Efendi, benden masaya çay ver.

 

Çayını içtikten sonra Hilmi Oflaz kalktı; ilerdeki bir masada Avukat Osman'la İktisat Fakültesi'nin genç asistanlarından Seyfeddin konuşuyorlardı; yanlarına oturdu. Avukat Osman, Türk milletinin tahsil yapan çocuklarının tembelliğine kafasını takmıştı.

 

...

 

...

 

İki gün sonra İsrafil kahveye uğrayınca, garson Hulusi Efendi yanına geldi.

 

- Adın İsrafil mi?

 

- Evet, niçin sordun?

 

- Hilmi Oflaz bir paket bıraktı.

 

Hulusi Efendi'nin getirdiği paketi açınca, içinden kaliteli bir çift çorap ile, kırk bir numara yeni bir çift ayakkabı çıktı.

 

 

 

 

Gerçekten de müthiş değil mi?..

 

Yine bahsi geçen kitaptan, Rahmetli Oflaz'ın, üstadla ilgili hatırlarının geçtiği bazı yerleri de aşağıya alıyorum.

 

 

 

Hilmi Oflaz elindeki çamaşırları sallıyordu.

 

- Ucuzluk burada hanımlar, beyler! Bakmadan geçmeyin! Gel! Sen de gel!

 

Karşısındaki duvarda Necip Fazıl'ın çıkardığı "Büyük Doğu" dergisinden birkaç tane asılıydı. Bir ara Hilmi Oflaz sandalyesine çıktı, yumruk yaptığı ellerini sallayıp bağırırken boğaz damarları şişiyordu.

 

- "Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak. / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak" diyen şair, mütefekkir, Üstad Necip Fazıl'ın buyruğuna uyarak ben de haykırıyorum. Sadece giyim kuşamınızı düşünmeyin; biraz da kafanızı düşünün. O dolarsa, hayatınız daha anlamlı hale gelir. Şu dergilerden bir tane alın; siz okumazsanız, çoluk çocuğunuz okur! Hanımlar, beyler!...

 

Ağır başlı, seviyeli bir fikir ve sanat dergisinden bu çevrede alış veriş yapanların bir şey anlamaları mümkün değildi; ama Hilmi Oflaz her gün birkaç kere sandalyesine çıkar; büyük şairin aynı mısraını okur ve nutka başlardı. Ucuz atlet, gömlek peşinde oldukları için kimse dergilere dönüp bakmazdı. Büyük Doğu'nun yeni sayısı çıkınca Hilmi Oflaz satılmışlar gibi parasını öder, eldekileri dağıtır, yenilerini sergilerdi. Kanaatince ülkenin kurtulması Necip Fazıl'ın kitaplarının ve dergisinin okunmasına bağlıydı. Bıkmadan usanmadan yazmasında da Necip Fazıl'ın şevki çok önemliydi. Bunun için Hilmi Oflaz her tanıdığını Büyük Doğu'ya abone yapmak isterdi. Kendisi, hanımı, kundaktaki dahil bütün çocukları abone olduğu gibi, tavuklarına ve horozlarına ad takmış, onları da abone etmişti. Salı günleri postacı bir kucak dolusu dergiyi gecekondusuna getirirdi.

(s.113)

 

 

 

...Herkes bir yer bulup oturdu. Bir tek Hilmi Oflaz hürmeten oturmadı; çömeldi. Necip Fazıl onu uyardı:

 

- Hilmi rahat otur.

 

Kalkıp tekrar çömeldi. Necip Fazıl'ın sesi yükseldi.

 

- Hilmi sana çömel demedim, rahat otur, dedim. Hilmi Oflaz, kalkıp tekrar çömeldi.

 

- Oturdum üstadım.

 

Hilmi Oflaz'ın durumunda bir değişiklik olmayınca, Necip Fazıl karşısında oturan gence:

 

- Gaziantepli adın ne idi? diye sordu.

 

- İsmet üstadım.

 

- Kusura bakma İsmet; sen şöyle yanıma gelip otur. Hilmi de senin sandalyene otursun.

 

İsmet, Necip Fazıl'ın yanına geçince, Hilmi Oflaz da boş sandalyeye oturmak mecburiyetinde kaldı.

Necip Fazıl gençlere döndü:

 

- Siz Hilmi'yi böyle görmeyin; Hilmi uçaktan hızlı gider, kamyondan çok yük taşır.

(s.214-215)

 

 

Necip Fazıl, son dönem tarihine dair bir araştırma yapacaktı. Hilmi Oflaz'ın Çengelköy'deki gecekondusunun ağzına kadar kitap, dergi, gazete dolu olduğunu biliyor, orada malzeme bulabileceğine inanıyordu. Pazar günü evine geleceğini söylemek maksadıyla Hilmi Oflaz'ın tezgâhına uğradığında Rıfkı gitmişti. Mal almak için değişik yerlerde dolaşmak zorunda kalan Hilmi Oflaz, gün boyunca yoğun yağmurla iliklerine kadar ıslandığından mallarını toplarken titriyordu. Necip Fazıl'ı görünce dünyalar onun oldu.

 

- Hilmi, önümüzdeki pazar kısmetse evine geleceğim. Son dönem tarihimizle ilgili bir eser yazmayı düşünüyorum. Kaynak olarak kullanabileceğim bir şeyler bulabilir miyim diye kitaplarına, dergilerine bakmak istiyorum.

 

- Buyurunuz üstadım, fakirhanemiz için unutulmaz şeref olur. Pek çok kitap ve dergi bulabileceğinizi ümit ederim.

 

Hilmi Oflaz, mallarını doldurduğu sandığı karşıdaki dükkâna koyup geldi. Duruşundan, tavrından Necip Fazıl'a beslediği derin saygı ve sevgiyi sezmek mümkündü.

 

- Gel Hilmi, seninle Park Oteli'nde çay içelim.

 

- Emredersiniz üstadım, fakat ben yanınıza yakışır

mıyım?

 

- Ne demek Hilmi! Müslümanın ayağının tozu bin zâlim kraldan daha üstündür. Senin gibi sâdık, ganî gönüllü, fedakâr, bu dünyada kaç kişi var? İnançsız insan kazurat fabrikasından başka bir şey değildir. Mutfak, tuvalet ve yatak odası üçgeninde yaşayanlardan neremiz aşağı? Senin gölgen onların bin tanesinden daha canlıdır.

 

(s.227)

 

 

Bir makalesinden dolayı bir buçuk yıla mahkûm edilişini Yargıtay onaylayınca Necip Fazıl hapishaneye girdi. Çocukları küçüktü; isteklerini yerine getiremezlerdi. Hanımının da hapishane kapılarında bulunması zordu. "İş başa düştü." diyerek Hilmi Oflaz Mahmutpaşa'daki işporta tezgâhını sattı; yanında iş yapan Rıfkı da memleketine dönmek mecburiyetinde kaldı.

 

Sabahleyin hapishanenin kapısına gelen, yağmur kar demeden akşama kadar orada bekleyen Hilmi Oflaz'ın eli çok açıktı; tezgâhın parası fazla dayanmadı. Harçlığını çıkarmak için hapishanenin önündeki tarihî, metruk çeşmenin önüne zarf, kâğıt, sigara, kibrit gibi şeyler koydu; satmaya başladı. Necip Fazıl'ın kirli çamaşırlarını evine götürür, temizlerini getirirdi. İlaçlarının teminine özen gösterir; ufak tefek ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı. Görüşme günlerinde onu bir telaş sarardı, çünkü eşi Neslihan Hanımefendi, çocukları Necip Fazıl'ı ziyarete gelirlerdi. Onlar Hilmi Oflaz'dan hiçbir şey istemezler, ona kesinlikle yük olmamaya dikkat ederlerdi; ama o hizmeti eksiksiz yapmak için parçalanırdı.

s.247-248

 

Ve böyle gider bunlar... Allah ona ve üstadına gani gani rahmet eylesin.

HA
08.06.2007 23:09
#16

AMİN AMİN AMİN...

TR
23.06.2007 18:06
#17
...Hilmi Oflaz, Ahmet Hilmi Bulentoglu mahlasiyla Necip Fazil'i anlatan bir eser yayinladi.

Bu nokta gözümden kaçmış, acaba bu kitabın ismini ve çıktığı yayınevini bilen arkadaşımız var mı? Böyle bir insanın üstadı anlattığı eserini okumayı çok isterdim. Yazık ki Google Çelebi bize yeterince yardım etmedi.

MU
24.06.2007 13:10
#18

Ahmet Hilmi Bulentoglu mahlasiyla yazılan kitabın dışında bir de derleme bir kitap var.

Buradaki yazıyı okuyunca,Hilmi Oflazın çileli yazılarının, şiirlerinin, onun hakkında yazılanların "Çile Yazılarım" isimli bir kitapta toplanıldığını öğrendim. Ve sadece burada gördüm bu kitabı. Sanırım ulaşmak çok zor.

 

Hilmi Oflazdan

YİTİK

Kaç yıl engin suya kavuşmak için

Baharla birlikte buradan geçtik

Kaç yıl burada kaldık bir bayrak için

Şimdi bu şehirde büyük bir yitik.

Sevgili yol sorar turnadan

Bahar şarkıları söyler ve sonra

Bir defne dalını atar sulara.

 

ileyazlar.jpg

NE
24.06.2007 23:01
#19

teşekkürler.

 

Hilmi Oflaz hakkında bu akşam bişey daha öğrendik ben,serdengeçti,mehmet ve nfk fan olarak :)

 

tam cümle aklımda değil,Mehmet Niyazi Özdemir'in anlattığı olayı yazacaktım ama hafızam kuvvetli olmadığından hatırlayamıyorum :)

 

'işportacı Hilmi' aklımda kalmış,sizler hatırlıyorsanız yazar mısınız? :)

NF
25.06.2007 08:33
#20
teşekkürler.

 

Hilmi Oflaz hakkında bu akşam bişey daha öğrendik ben,serdengeçti,mehmet ve nfk fan olarak :)

 

tam cümle aklımda değil,Mehmet Niyazi Özdemir'in anlattığı olayı yazacaktım ama hafızam kuvvetli olmadığından hatırlayamıyorum :)

 

'işportacı Hilmi' aklımda kalmış,sizler hatırlıyorsanız yazar mısınız? :)

Selamlar,

 

Hatırlayabildiğim kadarıyla Üstadın Oflaz'ı tanıtmak amaçlı kurduğu cümle:

 

"Fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas, kralları önünde eğecek kadar gözü kara ve irade sahibi, aslanların önüne çırılçıplak atlayacak kadar cesur aziz dostum işportacı Hilmi..." :)

 

Saygı ve selamlarımla

NE
25.06.2007 12:41
#21

evet böyleydi :)

maşAllah hafızanıza

NF
20.07.2007 15:32
#22
Ahmet Hilmi Bulentoglu mahlasiyla yazılan kitabın dışında bir de derleme bir kitap var.

...

...

Selamlar,

 

Arkadaşlar, bu Ahmet Hilmi Bülendoğlu meselesinde Zaman'ın bir yanlışlık yaptığı kanaatindeyim ben. Çünkü gerek kendi araştırmalarım esnasında, gerekse de Üstad hakkındaki bilgisine güven duyduğum kişilere danıştığımda böyle bir isme ait hiçbir bilgiye ulaşamadım. Fakat A. Arif Bülendoğlu ismiyle, 1960'larda kaleme alınmış bir Necip Fazıl incelemesi mevcut. Ayrıca A. Arif Bülendoğlu hakkında yaptığım araştırmalarda da, mevzubahis kitaptan gayri bir bilgi çıkmadı ortaya. Yani, A. Arif Bülendoğlu ismi de, kuvvetle muhtemeldir ki, müsteardan gayri bir şey değil... Bülendoğlu gibi nadir bulunabilen ve tercih edilme imkanı hayli düşük olan bir soyismini taşıyan iki farklı mahlas sahibinin, üstad hakkında kitap yazabilme ihtimalinin sıfıra yakın olacağı bedahetini ve eldeki diğer verileri (Hilmi Bülendoğlu'yla ilgili hiçbir bilgi olmayışı gibi) gözönünde bulundurursak, Zaman gazetesinin bu haberinde yanlış malumat verdiği hükmüne varabiliriz.

 

Dolayısıyla, "Merhum Hilmi Oflaz'ın Üstad hakkında yazdığı eserini okumak isteyenler, Üstad Hakkında Yazılan Kitaplar başlığında, A. Arif Bülendoğlu tarafından yazıldığını belirttiğimiz kitaba müracat edebilir" deme rahatlığını gösterme hususunda hiçbir tereddüte sahip değilim. Merhum Oflaz'ın mahlası varsa bu A. Hilmi Bülendoğlu değil, A. Arif Bülendoğlu'dur.

 

Saygı ve selamlarımla

TR
20.07.2007 22:06
#23

Teşekkür ederim, ben de Google'dan filan sonuç alamayınca bu esere ulaşamayacağımdan korkmuştum. Şu durumda ilk iş A. Arif Bülendoğlu mahlasıyla yazılan kitabı temin etmektir, anlaşıldı.. :)

((
28.06.2008 16:57
#24

Vakit'te yazan Lütfü Oflaz denilen adamla alakası var mı acaba?

MU
13.10.2008 21:31
#25
hilmi oflaz efendiyle ilgili bir küçük yazı daha ... :)

 

Alınmışsa alınmıştır!

 

Otobüse koştular, bindiklerinde tıknefestiler. Birkaç durak sonra bilet kontrolcüsü otobüste dolaşmaya başladı. “Bilet kontrol” deyip yürüyor, yolcular da biletlerini gösteriyorlardı. Hilmi Oflaz’da bilet olduğu düşüncesiyle Niyazi hiç endişe etmiyordu. Kontrolör bunlara yaklaştı. - Bilet kontrol, dedi ve Hilmi Oflaz’a baktı. O, gayet soğukkanlı bir şekilde cevap verdi: “Ne soruyorsun? Alınması lazım geliyorsa alınmıştır. Alınmamışsa alınmayacak demektir!” Kontrolör şaşırır gibi oldu; ne demek istediğini pek anlayamadı; yanlış bir iş yaptığını zannetti. “Afedersiniz.” diyerek uzaklaştı. (Mehmed Niyazi, Dâhîler ve Deliler s.192) :)

 

Hilmi Oflaz'ın nükteleri kadar, davranış şekilleri de kendine has bir mizah unsuru taşıyor. Bu vakanın ayrı bir nükte doğuran geri dönüş yolundaki hikayesi de aşağıya iktibas edilmiştir:

 

 

Durağa geldiler; Niyazi iki bilet aldı; birini Hilmi Oflaz’a verdi. İlk gelen otobüs tıklım tıklım doluydu, zorla bindiler. Her durakta inenden çok binen oluyor, biraz daha sıkışıyor, terliyorlardı.

Beşiktaş’a yaklaşınca otobüsten inenler çoğaldı. Dolmabahçe sarayı’na gelirken kontrolör dolaşmaya başladı.

-Bilet kontrol!

Sıra Hilmi Oflaz’a gelince, sağ elinin baş parmağı ile işaret parmağı arasında ezip büzdüğü, küçük bir nohut tanesi haline getirdiği bileti kontrolcuya uzattı. Kontrolör hafifçe irkildi:

-Bu ne hale gelmiş!

-Benim ne hale geldiğimi niye sormuyorsunuz?

 

(Mehmed Niyazi – Dâhiler ve Deliler)

KE
24.10.2008 22:32
#26

Necip Fazıl'ın Metafizik Evlâdı Hilmi Oflaz

 

Dursun Gürlek

 

 

Şairler sultanı Necip Fazıl’ın şiirde, edebiyatta ve düşünce dünyamızda ne büyük bir dahi olduğunu bugün herkes kabul ediyor.

Kendisine ve eserlerine duyulan ilgi gittikçe artıyor. Ama unutmayalım ki, üstad hayranlarının arasında ilk sırayı Hilmi Oflaz alıyor. Onun Necip Fazıl’a duyduğu alakayı, gösterdiği saygıyı, sergilediği fedakârlık örneklerini birer birer anlatmak için ayrıca bir kitap yazmak gerekir. Tasavvuf düşüncesinde bir “Fena fişşeyh” kuralı vardır. Buna göre müridin mürşidinde, dervişin şeyhinde fena bulması, yani yok olması icap ediyor. İşte merhum Hilmi Oflaz’ın üstadına olan bağlılığı böyle bir tablo oluşturuyordu. Biz bu manzarayı her görüşümüzde Mevlânâ ile Şems-i Tebrizi ilişkisini hatırlıyorduk.

 

Zahiren hırpani bir kıyafet içinde görünen, sıradan ve basit bir insan olarak göze çarpan Hilmi Oflaz aslında kültür dünyamızın meçhul meşhurlarından biriydi. Mahmut Paşa’da işportacılık yapan nev-i şahsına münhasır bu adam, kazandığı bütün parayı kitaba ve hayır işlerine harcıyordu. Oturduğu gecekondu ev tıka basa kitap doluydu. Hatta evin oda duvarları bile kitaplarla, dergilerle örülmüştü, tuğla yerine kitap kullanılmıştı. Belirtmeye gerek yok ki, bunların başında Necip Fazıl’ın kitaplarıyla Büyük Doğu dergileri geliyordu. Üstadın adıyla özdeş hale gelen Büyük Doğu’nun yaşaması için en büyük gayreti gösteriyor, bazen de akla, hayale gelmedik yöntemlere başvuruyordu. Mesela evinde bulunan herkesi, hatta çeşitli isimler takarak tavukları ve horozları bile abone ediyor, postacı eve her hafta bir tomar Büyük Doğu getiriyordu.

 

Hilmi Oflaz’a göre dünyada Necip Fazıl’dan daha “necip”, daha “fazıl” başka hiçbir kimse yoktu. En büyük şair, en büyük mütefekkir, en büyük tiyatro yazarı; hikâyeci, romancı, aksiyon adamı sadece ve sadece Necip Fazıl’dı. Bu bağlılığın, bu olağanüstü hayranlık duygusunun verdiği hazla ve hızla ömür boyu üstadının peşini bırakmadı. Onunla “hemhâl” oldu bir daha ayrılması “muhal” oldu. Necip Fazıl hapse düşünce o da peşine düştü. Mahmut Paşa’daki tezgâhlarını bırakıp pılısını pırtısını Toptaşı Cezaevi’nin kapısına taşıdı. Hem geçimini sağlamak hem de bu arada üstadın ihtiyacını karşılamak, arandığı zaman “Ben buradayım!” demek için tam bir buçuk yıl cezaevinin önünde zarf kağıt vesaire satmakla meşgul oldu. Gece gündüz buradan ayrılmadığına göre, bari üstadı görebiliyor musun diye soranlara, “Bulutların arkasından güneşin görünmesi gibi, camın önünden geçerken, parmaklıkların arasından görüyorum!” cevabını vermişti.

 

Necip Fazıl Bey, Hilmi Oflaz’ı hiçbir zaman yanından ayırmıyordu. Bursa’ya gittikleri bir gün, üstad Hilmi Ağabey’i, şehrin en lüks oteli olan Çelik Palas’a çay içmeye götürüyor. Orada bulunan bazı milletvekillerine kendisini şöyle takdim ediyor. “Fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas, kralları önünde eğdirecek kadar irade sahibi, arslanların önüne çırıl çıplak atlayacak kadar cesur, aziz dostum işportacı Hilmi Oflaz!..”

 

Hilmi Ağabey, 15 Mayıs 1998’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi hastanesinde vefat etti. 17 Mayıs Pazar günü, Eyüp Sultan Camii’nde kılınan cenaze namazında sonra Eyüp Mezarlığı’na, Necip Fazıl’ın hemen ayak ucundaki kabrine defnedildi. Aralarında o zamanki Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da bulunduğu büyük kalabalık, Hilmi Oflaz’ı işte böyle muhteşem bir merasimle ebediyete uğurladı.

 

Tercüman, 28.5.2006

BI
06.01.2009 11:49
#27

Hilmi Oflaz Amcayı, 1996 yılının bir kış akşamı tanımıştım. O zamanlar öğrenciydin Ankara Siyasalda, İstanbula gezmeye geldiğimde genelde gittiğim gibi yine Çemberlitaşta İLESAM'a (Şimdi Rumeli Ocağı denir) gitmiştik 3 öğrenci arkadaş.

Biz kendi aramızda Necip Fazıl Üstad hakkında konuşurken yanımıza yaklaştı ve sohbetimize katıldı. Çok sevecen ve yakın davrandı bize. Şimdi burada okuduklarımda öğrencilere olan şefkatini görünce anlıyorum, Hilmi amcanın bize de yaklaşma ve sohbetimize katılma sebebini. Bize Üstadı ve onunla hatıralarını anlattı. Hayatım boyunca unutamayacağım güzel sohbetlerden biridir, Üstadı birebir canlı tanığından dinlemek. Muhteşemdi. Öğrenci olduğumuzu duyunca sigara ikram etti. Kendisi rahatsızdı, gırtlak kanseri gerçirmişti, artık sigara içmiyorum dedi, içenlerden teker teker toplayıp, böyle öğrencilere ikram ediyorum. Çok sevmiştik kendisini. Bir kere daha karşılaşmak isterdik ama nasip olamadı. Allahım rahmet eylesin, günahlarını kusurlarını bağışlasın.

TR
06.01.2009 15:55
#28

Anlattıklarından birşeyler hatırlıyor musunuz peki? Bizleri de müstefit kılsanız? Yazık, doğmakta gecikince ne Üstadı, ne de onu tanıyabildim...

NU
30.04.2009 10:58
#29

 Kitap Âşığı Bir Garip Hilmi Oflaz

 

Merhum Necip Fazıl’ın iki mısralık şiirlerinden biri şöyledir: “Garip

 

 

geldik gideriz, rafa koy evi barkı/Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz

şarkı!”

 

O,bu şiiri yazarken kimi veya kimleri düşünmüştür bilmiyoruz. Ancak

bildiğimiz bir şey var ki Hilmi Oflaz “Ölümsüz Şarkı’nın dudaktan

dudağa geçmesi için varlığını feda etmiş, “evi, barkı” rafa koymuş çok

önemli bir insandır. Hilmi Oflaz derken, evinde otuz tane kitabı

olmayan binlerce üniversite mezunu insanın bulunduğu bir ortamda evini

30 bini aşkın kitapla doldurmuş bir şahsiyetten bahsettiğimizi

unutmayalım. Batı’da, Batı kültürü için hayatını vermiş böyle bir

insan olsa belki adına kitaplar yazılırdı. Ancak bizdeki kültür

atmosferi “anti-yerli” bir çerçeveye sahip olduğu için burada görünür

ve tanınır olmak, aydınların kalitesi veya tutarlılığına değil kendi

topraklarına yabancılaşmasına bağlıdır. Önemli; ancak “değerli”

olmayan birçok insanı çok rahat tanıyabilirken, hem önemli hem de

değerli birçok insan tarihin ve mezarlıkların tozlu köşelerine terk

edilmiş durumdadır.

 

Yardımseverliğiyle, fedakârlığıyla, maddî hırslardan kopuk; sürekli

başkalarını düşünen feragatiyle modern düşünce ve anlayış kalıplarına

meydan okuyan Hilmi Oflaz, maalesef layıkıyla tanınmamıştır. Eğer

Hilmi Oflaz gibi bu fani dünyaya “gönüller yapmaya gelen” samimiyet

abideleri yeterince tanınsaydı, Türkiye’de kimisi yoklar âleminde var

olan, kimisi de büyüdükçe küçülen, merhum Necip Fazıl’ın ifadesiyle

“meselesiz, gerçeksiz yarı-aydınlara” itibar edilmez bunların hepsi

birer birer sîgaya çekilirdi.

 

Necip Fazıl, Hilmi Oflaz ile beraber kendisini dinlemeye gelen

gençlere: “Hilmi”yi cevheriyle tanıyor musunuz? Hilmi uçaktan hızlı

gider, kamyondan çok yük taşır!” der. “Dahiler ve Deliler” adlı

romanını “Dostluk ve vefa abidesi Hilmi Oflaz’ın aziz hatırasına”

diyerek ithaf eden Mehmed Niyazi Özdemir, onu, “Serâpâ samimi bir

insandı. Gerçekten de aziz bir dost idi. Sevdiğini tam severdi.

İkiyüzlülük, hulûs çekmek, çalım nedir bilmezdi. Dostlarından

esirgeyeceği hiçbir şey yoktu. Kırk yıl yanında bulundum; “Allah”

diyen bir kulun aleyhinde konuştuğunu duymadım. Milli meselelerde

hizmeti geçmiş bir kimsenin aleyhine katiyen kimseyi konuşturmazdı.

Paralı, parasız zamanı olmuştur; ne varlığın gururunu yaşadı, ne de

yokluğun ıstırabını çekti. Şahsi hiçbir sevincine, üzüntüsüne şahit

olmadım; sevinç ve üzüntüleri dostları milleti ve ümmeti içindi.”

cümleleriyle anlatıyor.

 

Gazeteci Yusuf Ziya Cömert ise Hilmi Oflaz’ı bir aşk adamı olarak

vasfediyor ve şöyle diyor: “Hilmi Abi”nin her halinde gözle görülür

bir şey olarak “aşk” vardı. Simsiyah gözlerinde, dudaklarında, boyun

damarlarında, sesinde, sözünde, öfkesinde, sevincinde, özleminde,

vefasında yaşayan bir şeydi aşk. Çok âşık gördüm. Fakat Hilmi Abi’den

daha büyük aşık tanımadım.”

 

Hilmi Oflaz “Söztut”!

 

Ailesi aslen Trabzonlu, ancak kendisi Düzce doğumlu (1926). Ortaokul

mezunu. Askere gidişi de oldukça ilginç. İstanbul/Hadımköy’e askere

giderken kitaplarını ve gazetelerini de valizle götürüyor.

Komutanlarıyla görüşüp, onlar için izin istiyor. “Okumazsam yapamam.”

diyor. Okumak öyle önemli bir şey daha o yıllarda onun için. Terhis

olurken de kitap hacmi üç valize çıkmış bir halde yine biriktirdiği

dergi ve gazetelerle ayrılıyor Peygamber Ocağı’ndan...

 

Halasıyla birlikte geliyor İstanbul’a. Zaten halasının kızıyla da daha

sonra evleniyor. Halası Çengelköy’de Rasathane yakınlarında bir köşk

alınca orada oturuyorlar. Durumları o zaman gayet iyi. Babasının

Düzce'de tütün tarlalaları var, oldukça varlıklı bir aileye mensup.

Ancak ailevi ve ekonomik şartların değişmesiyle yokluk günlerinin

sökün etmesi fazla uzun sürmüyor. Aile büyükleriyle yaşadığı

tartışmalardan sonra soyadına bir “Söztut” kelimesi ilave ediyor. Kızı

Betül Özdemir, bunu anlatırken, “Kimse bilmez Hilmi Oflaz’ın asıl

adının Hilmi Oflaz Söztut olduğunu. Bu ifadeyi hem kendisine hem de

akrabalarına hitaben sözünde durmanın önemini belirtmek için

koydurmuştur. Kütükte de öyledir.” diyor.

 

Kızı Betül Hanım, yakın arkadaşları olarak Düzceli Reşat Şen ve

Akyazılı Mehmet Niyazi Özdemir beyleri sayıyor. Hilmi Oflaz, tiyatro

gösterileri ve konferanslar vesilesiyle Necip Fazıl’la Anadolu’ya

açıldığında 5-6 ay gelmediği oluyor. Betül Hanım, “Biz çocukluğumuzda

babamızı göremezdik. Ahmet ağabeyim anlatıyor, Üstad eve gelmiş.

Anneme, Hilmi’yi merak etme. Benim azatlı kölemdir. Bir ihtiyacın

olursa beni ara. demiş.”

 

Oflaz’ın 5 çocuğu var. Yaşar hanım en büyükleri. Diğerleri ise Ahmet,

Arif, Melike ve Betül. 1987’de eşi Ayşe Oflaz Söztut vefat eder.

 

Betül Hanım, amansız hastalığı sırasında kitaplarından binlercesinin

ziyan olduğunu ifade ediyor: “Hasta yatağında kitaplarla dolu evini

son bir kez daha görmek istemişti; ama nasip olmadı. Cebindekini son

kuruşuna kadar karşısındakine vermek isteyen, “yok” demeyi bilmeyen,

yoksa bile bulmak için kendini helak eden biriydi, ”yok” kelimesinden

nefret ederdi.”

 

Kese kağıtlarına envai çeşit çerez doldurur, eve gelene kadar kimi

gördüyse ikram eder, çocuklara da torbanın dibinde artık ne kaldıysa

onlar verilir. Tavuklarının hep adı vardır: Küpeli, Çilli, Karakız.

Bir dönem Büyük Doğu dergisine abone yapılmış, adlarına dergi

alınmıştır! Kedileri hâlâ o evde ve bahçede yaşıyor. Oğlu Ahmet Bey

ilgileniyor. Nesil nesil kediler hâlâ o kapının köşesinden ayrılmamış.

 

Söz ustasıydı

 

Onu tanıyanlar hiç umulmadık anlarda ağzından dökülen şairane

ifadeleri, verdiği şaşırtıcı cevapları anmadan edemiyorlar. Bir sohbet

esnasında eleştiride ileri gittiğini düşündüğü dostuna “Devlet

selamette, hükümetler rezalette; milletin bir kısmı gaflette, bir

kısmı hayrette, bir kısmı gayrette; ama devlet selamette.” derken her

şeye rağmen günün seline kapılmayan etrafına umut aşılayan bir ruhî

coşkunluğu sergiliyordu. Eski bir milletvekilinin önemli hizmetleri

bulunan bir devlet adamımız hakkında söylediği sert sözler karşısında:

“Beyefendi, söylemediklerinize saygımız sonsuz; ancak söylediklerinize

iştirak edemeyeceğiz.” deyişi de ayrı bir söz ustalığı numunesidir.

Yine bir sohbette son yüzyıl içinde yerli düşüncenin devamlılığı adına

büyük emek sarf etmiş iki değerli münevvere haksız tenkitler gelince,

bu isimlerin verdikleri mücadele uğrunda çektikleri sıkıntıları

hatırlatırcasına “Belalar bizim olsun, safâlar sizin olsun.

Rabb’imizden gelen belayı biz çiçek gibi göğsümüzde taşır, mutluluğu

onda bulmaya çalışırız.

 

Ama size safâ değil de, bela gelirse manda pisliği gibi dağılırsınız.”

diyor. Evlenmek için münasip birini arayan yakından tanıdığı

üniversiteli gence, bir arkadaşının kızını tavsiye ederken kendine has

edasıyla söylediği şu cümle sevenleri tarafından unutulmuyor: “Bir

Allah’ı, bir de seni tanır...”

 

Ya, Ötüken Yayınevi’nden Necip Fazıl’ın Adana’da vereceği konferansta

satmak üzere, konsinye usulü 100’er tane aldığı, Necip Fazıl’ın “Reis

Bey” ve Vecdi Bürün’ün “Nasıl Öldüler” adlı kitaplarını, gelen

dinleyicilere bedava dağıttığı sırada yayınevinin ortaklarından Özer

Revanoğlu’nun “Ne yapıyorsun Hilmi Ağabey?” sorusuna, gayet

soğukkanlılıkla, “Dağıt Revanoğlu, sen de dağıt, yayılsın!..” deyişine

ne demeli..

 

Pasaportsuz vizesiz hacca gitti

 

1971 yılında arabasıyla hacca gitmeye karar veren Mehmed Niyazi

Özdemir’in ağabeyi Ziya Özdemir yola çıktıktan kısa bir süre sonra

Hilmi Oflaz’ı görür. Hâl hatırdan sonra onların nereye gittiğini

öğrenen Hilmi Oflaz, “Ben de geliyorum” diyerek hiç kimseye haber

vermeden hac yolculuğuna dahil olur. İşin hayret verici tarafı ise

şudur: Bu yolculuk sırasında Hilmi Oflaz’ın üzerinde ne pasaport ne de

nüfus cüzdanı bulunmaktadır!

 

Hilmi Oflaz bir “Vefa Abidesi’dir. 1960’lı yıllarda Necip Fazıl

cezaevine girince Mahmutpaşa’daki tezgahını satarak tam 1,5 yıl

Toptaşı Cezaevi’nin kapısında beklemiş, Necip Fazıl’ın ihtiyaçlarını

karşılamaya çalışmıştır. Kendisine “Üstadı görebiliyor musun Hilmi

Ağabey?” diye soranlara verdiği cevap yine onun emsali az bulunur

şahsiyetini yansıtmaktadır: “Bazen bulutların arasından güneşin

görünmesi gibi demir parmaklıkların arkasından görünüyor”

 

Hilmi Oflaz, yerinde durmaz!

 

Yaşadığı hayatla, “Bana ne!” demeden, “menfaatim ne diye sormadan”,

elinden gelen her şeyi yapmak için gösterdiği çaba ve kararlılıkla

dünyanın faniliğini adeta kişiliğinde tecessüm ettirmiş olan Hilmi

Oflaz, dünyevileşmeye lafzen değil ruhen karşı durmak isteyenler için

muhteşem bir örnektir. Hilmi Oflaz’ın mücadelesi “kendileri için

hiçbir şey istemeyenler’in,” başkaları için hiçbir şey istemeyenler’e

rağmen yürüttükleri mücadeledir.

 

Dünyevileşme derken Hilmi Oflaz’ın ders dolu bir hatırasını

nakledelim: Zenginliğiyle övünen bir tanıdığı Hilmi Oflaz’a sorar:

“Neyin var?” Onun cevabı acı bir gülümseme ve şu cümlelerdir:

“Dostlarım, kitaplarım bir de sigaram var. Midesiyle toprağa basan

insanların edinmeyi hayal ettikleri servet, sadece bir dostumun

verdiği bir şeyin yanında hiç kalır.”

 

Hilmi Oflaz sohbetlerde dostlarına kendisini şu sözlerle ifade eder:

“Benim hayatım dört devreden ibarettir: İKBAL, İDBAR, İKMAL ve

İCMAL...” O, Mahmutpaşa’daki işportacı tezgahından kazandığını millî

ve manevi değerlere hizmet etme çabası içindeki gençlerle birlikte

harcayan, aynı gençlere “Ekmeğim var, peynirim var, gelin!” diyerek

cömertliğini sergileyen, onların sıkıntılarına çözüm bulmaya çalışan,

halden anlayan, dertlere ortak olan müstesna bir insandı.

 

Çoraplar ve kitaplar

 

Mahmutpaşa’da bir tezgah düşünün ki sergisinde çoraplar, askı ipinde

“Büyük Doğu” dergileriyle dolu olsun. İnsanların oraya ucuza bir

şeyler almaya geldiği besbelli; fakat Hilmi Oflaz yılmıyor. Ara ara

sattığı malları yerine bırakarak, elinde Büyük Doğu dergisi “Hanımlar,

beyler! Sadece giyim kuşamınızı düşünmeyin, biraz da kafanızı düşünün.

Şu dergilerden bir tane alın, siz okumasanız da çoluk çocuğunuz

okur!..” diye bağırıyor. Fakat bütün çabasına rağmen dergiler bir

türlü satılmıyor. Üstadının şevkinin kırılmamasını sağlamak için

bulduğu çözüm ise insanı acı acı gülümsetiyor. Hilmi Oflaz beslediği

tavuk ve horozlara isimler takarak hepsini Büyük Doğu dergisine abone

yapıyor, her ay postacının getirdiği dergileri de eşe dosta dağıtıyor.

Onun cömertliğinin en önemli göstergesi de bir ömür boyu bin bir

çileyle biriktirdiği 30 bini aşkın kitap ve bir o kadar dergileri

İSAM’a (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi)

bağışlamasıdır.

 

Burcu Öztürk (torunu) Hep hayatın içindeydi, bana böcekleri bile

sevmeyi öğretti

 

Ben, onun kızı Yaşar Hanım’dan torunuyum. Son yıllarında hep birlikte

olduk. Kitaplarla dolu evinde, yanında hepsi hazır dolu 5 bardak demli

çayı ve harıl harıl okuduğu kitaplarıyla hatırlıyorum. 10’lu

yaşlarımın başındaydım ve “Bu kadar kitap neden var burada, neden

dedem sürekli okuyor?”, diye soruyordum kendime.

 

Bana hayatı, tabiatı, okumayı her şeyi sevdirdi. Böcekleri bile

yakalar, üstüne boş bir yoğurt kabı örter, sonra açar yürümesini

izletir, sonra yine kapatır, sonra da bırakırdı. Bahçesinde

kaplumbağaları vardı. Onlarla böceklerle, taşlarla oynardık. Güzel

taşları bahçenin bir köşesinde biriktirmeyi ondan öğrendim. Giderek

yüksekçe bir tepe olmuştu. Başında oturur, taşları seçer konuşurduk.

Toprakta yalınayak yürümeyi o öğretmiştir. Annemler “Basma ayağın

pisleniyor.” derdi; ama o değişik bir insandı... İlesam’a,

Türkocağı’na beraber giderdik...

 

Ahmet Oflaz Söztut (oğlu) Kitap deryasında büyüdük

 

Şimdi rahmetli olan soyadını hatırlamadığım Zihni abi vasıtasıyla

Mahmutpaşa’dayken Necip Fazıl Üstad’la tanıştığını biliyorum.

İstanbul’a ilk geldiğinde halasının Çengelköy’deki köşkünde

kalıyorlar. Halası köşkü satıp başka bir yere geçince o da Kuleli’nin

sırtlarında bir gecekondu çeviriyor. Hâlâ ben o evde kalıyorum. 7

odalı evin her yeri; ama her yeri kitap doluydu. Ortada sadece yatmak

için yataklar var. Başka bir eşya yok. Biz böyle kitapların içinde

büyüdük. Her an, banyodayken bile kitap okumaya çalışırdı. Onunki bir

tutkuydu. “Allah bize zaman, fırsat, sıhhat vermiş, biz bu işe gönül

koymuşuz. Niye okumayalım?” derdi. Çileli bir hayatı vardı; ancak bize

yansıtmamaya çalışırdı. 30-40 bini aşkın kitabı bir o kadar da dergi

koleksiyonu vardı. Her fikir ve düşünceden binlerce dergiyi

biriktirir, mutlaka okurdu. Babamla 5 kardeş bir arada olup da yemek

yediğimizi -bayramlar dışında- hatırlamam. Hep dışarılarda,

konferanslar ve sohbetlerde olan, son vapurla eve gelen; ama bize

karşı son derece anlayışlı, şefkatli bir insandı. Biz onun ızdırabını,

heyecanını ve aşkını arkadaşlarından çok anlamış değiliz. Arkadaşları

onu bizden çok daha iyi anlamıştır. O arkadaşlarına karşı çok

vefalıydı, arkadaşları da ona karşı çok vefalı oldular.

Mahmutpaşa’daki tezgahı kapattıktan sonra kitapçılık yapmaya çalıştı.

Üstad Necip Fazıl’la birlikte Anadolu’yu karış karış dolaşıp kitap

sattı. Ama nasıl? Yayınevlerinden diyelim bin tane kitap alıyor,

yarısını sattıysa öbür yarısını da gençlere dağıtıveriyor. Parası hiç

olmadı, zaten parayla da işi olmadı! 15 Mayıs 1998’de Kuledibi Göğüs

Hastalıkları Hastanesi’nde vefat etti. Kitaplarını ve dergilerini

kardeşi yerindeki Mehmet Niyazi Özdemir beyin tavsiyeleriyle Diyanet'e

bağlı İSAM’a (İslam Araştırmaları Merkezi) bağışladık.

 

Her haliyle cömert bir insandı

 

Rahmetli günün değişik zamanlarında birdenbire zuhur eder, içeri

girdiğinde sessiz olan meclis şenlenir, hareketlenirdi. Bir bir

oturanlara hâl hatır sorar şakalaşırdı. Bu esnada masa üzerindeki

sigara paketlerinden birer dal sigara almayı ihmal etmezdi. Sonra

aldığı sigaraları lime lime olmuş ceketinin iç cebinden çıkardığı ağız

tarafı tamamıyla yırtılmış Bafra paketinin içine istiflerdi. Kendisi

Bafra’dan başka sigara içmezdi. Neden o sigaraları topladığına

gelince, sohbetin devamında o sigaraları çıkartır, yine halihazırdaki

dostlara ikram ederdi. Evet ikram kelimesi Hilmi Oflaz’ın şahsında

gerçek mânâda kendini gösterirdi. Öğle üzeri İlesam’da envai çeşit bir

sofraya denk gelirseniz, bilin ki o ikramı yapan kişi Oflaz’dan

başkası değildir. Elinde çeşitli poşetler içerisinde zeytin, peynir,

bal, reçel, dolma, börek ne bulduysa getirmiş orada bulunanlarla -

tanısın tanımasın- paylaşmıştır.

 

Gerçi tanımadığı kimse hemen hemen yok gibiydi. Yeni tanıştırılan bir

kişiyle bile öyle sıcak bir diyalog kurardı ki o kişide yılların

ahbabı hissi uyandırırdı. Elimizdeki kitapları, dergileri, broşürleri

uzun uzun inceler, kendi arşivinde olmayanına denk geldiğinde ise onu

elde etmek için ısrarlı davranırdı. Çok büyük bir matbu arşive sahip

olduğu evine gidenlerce bizzat anlatılırdı. Özellikle Necip Fazıl ile

ilgili yazılmış ne varsa onda bulmanız mümkündü. Kırışmış yüzü, zayıf

bedeni, Üstadına benzeyen bıyıkları, jest ve mimikleriyle her ne kadar

onun metafizik oğlu olarak tanınsa da Necip Fazıl Kısakürek’in özünde

yaşayan, belki de onun ölümünden sonra ruhunu, ahlakını yaşatan bir

mirasçıydı. Kibirli edebiyat dünyası ya da sanat camiası içinde

elbette ki hak ettiği değeri bulamamıştır. Engin bilgisi, kültürü,

mütevazılığının altında kaybolmuş gibi görünse de asla bir referans

adamı olarak görülmese, ciddiye alınmasa da onu seven insanların

gönlünde en az anlattıkları, naklettikleri kadar ihtişamlı bir şekilde

yaşayacaktır.

 

(http://sozluk.sourtimes.org’tan alınmıştır)

 

 

 

Alınmışsa alınmıştır!

 

Otobüse koştular, bindiklerinde tıknefestiler. Birkaç durak sonra

bilet kontrolcüsü otobüste dolaşmaya başladı. “Bilet kontrol” deyip

yürüyor, yolcular da biletlerini gösteriyorlardı. Hilmi Oflaz’da bilet

olduğu düşüncesiyle Niyazi hiç endişe etmiyordu. Kontrolör bunlara

yaklaştı. - Bilet kontrol, dedi ve Hilmi Oflaz’a baktı. O, gayet

soğukkanlı bir şekilde cevap verdi: “Ne soruyorsun? Alınması lazım

geliyorsa alınmıştır. Alınmamışsa alınmayacak demektir!” Kontrolör

şaşırır gibi oldu; ne demek istediğini pek anlayamadı; yanlış bir iş

yaptığını zannetti. “Afedersiniz.” diyerek uzaklaştı. (Mehmed Niyazi,

Dâhîler ve Deliler s.192)

 

Üstadının tarifi

 

Bursa Çelik Palas Oteli’ne gitmişlerdi. Otelde o sırada

milletvekilleri de bulunuyordu. Hilmi Oflaz sessizce Necip Fazıl'ı

takip etti. Adını söylemeyince Üstad onu takdim etmenin lüzumunu

duydu. Sağ eli de Hilmi Oflaz’ın omuzundaydı: “Fare tıkırtısından

ürkecek kadar hassas; kralları önünde eğecek kadar gözü kara, irade

sahibi; aslanların önüne çırılçıplak atlayacak kadar cesur aziz dostum

işportacı Hilmi.” (a.g.e., s.228)

 

Not: Dosyanın hazırlanmasındaki katkılarından dolayı merhum Oflaz’ın

ailesine ve yakın arkadaşı Reşat Şen Bey’e teşekkür ederiz.

 

CEM SÖKMEN / MUSTAFA AYDIN

 

Zaman / Ailem

17.10.2009 09:59
#30

Büyük Doğu'nun sonsuzluğa uçan kanatlarındaki altın renkli tüylerden biriymiş...Allah rahmet eylesin...

MU
26.11.2009 09:54
#31

Coşkun Çokyiğit anlatıyor:

 

Hilmi Oflaz isimli bir ağabeyimiz vardı. Necip Fazıl'ın mutemet dostuydu. Bir gün otobüste giderken sayıların metafiziğinden bahsetmeye başlamış. Arkada da bir matematikçi oturuyormuş. Bir ara Hilmi Beye çıkışmış:

 

-Kardeşim, ne zırvalıyorsun! Sayıların metafiziği mi olur?

 

Hilmi Oflaz, geriye dönüp adama şöyle bir bakmış ve sormuş:

 

-Beyefendi, sizin boyunuz kaç?

 

Adam boş bulunup cevap vermiş.

 

-Bir 1.77,5 !

 

-Peki, gölgenizin boyu kaç?

 

-...

 

Oflaz Abi cevabı yapıştırmış:

 

-İşte sayıların metafiziği budur!

 

*Kaynak

MU
05.12.2010 21:17
#32

Divane dervişler deli aşıklar!

 

Zeki Bulduk: 'Onu hatırladıkça, birgün ben de yalan dünyaya doymuştum onun sofrasında; keşke unutmasaydım!'

 

Tok karnına iken aç doyuran yazılamaz

 

Tok karınla yazılamayacak adamlar vardır. Hele ki yazmaya niyet edilen kişinin adı Hilmi Oflaz Söztut ise; işkembe boş, kalp virde râm, beyin davaya kilitlenmiş nefer olmak gerektir. Hilmi Oflaz’ı yazarken aç olmak evladır: derde, davaya, hüzne, muhabbete, ikrama aç olan bir bünye Hilmi Oflaz’ı ancak tavsif edebilir. Şu an karnım tok, başım dertsiz, kalbim aşkın nefesinden uzakta; biliyorum, onu yazarken delilim sakat… Lakin, sofrasından pay almış bir âdem olarak hakkını tevdi etmek namına yazmaktır niyetim; borcumu ödeyemeyeceğimi bile bile…

 

Kimdi o?

 

Köşkten gecekonduya geçerken dahi yüreğindeki ateşin harı sönmeyen, dünyanın gamına boyun eğmeyen bir kanaatkâr. Biliyorum ki köşkümü kaybetseydim dizimi döve döve ağlayacak kadar kölesiyim şu yalan dünyanın…

 

Seyyar satıcılar tezgâhlarını büyütüp dükkan, dükkanlarını büyütüp mağaza, mağazalarından da holdinglere terfi ederlerken; çorap tezgâhında Büyük Doğu dergilerini satan… Günü gelince de tezgahını satıp savıp Topbaşı Cezaevi önünde maşukunu bekleyen bir aşık.

 

Eşini, evini, çocuklarını Allaha emanet edip; fikir, zikir, hayat rehberi olan Büyük Doğu mimarının peşi sıra Anadolu’yu divane bir derviş gibi gezen…

 

Yanına pasaportunu, kimliğini dahi almadan, hiçbir zaman devlet-i âli’nin sınırlarını daraltmamış bir zihinle yoluna devam edip Hacca gidip-gelen, kimsenin hesap soramadığı bir yolcu.

 

Okumaktan yemeye ve yazmaya fırsat bulamamış, ayete nefesi tükenene kadar inanmış bir okuyucu.

 

Dağıtmaktan toplamaya; vermekten almaya; ar kapatmaktan ar açmaya tenezzül etmemiş bir ermiş.

 

Elindeki ikiyse birini, birse tamamını  veren Ensar’ın sonuncularından.

 

Makamı mansıbı, şanı  ünvanı insanlara pay edip simitle çayın padişah olduğu sofrada susam olup dillerde tad olan.

 

Yukarıda zikrettiklerim ona dair bilinenler. Dostları, ahbapları, yarenleri tarafından her dem dile getirildiğinde gözlere iki yumru gibi yaslanan gözyaşı damlaları; yüreğe bir güneş gibi doğan gülümseme, insanın fikrine Sakarya gibi şahlanıp dalan bir süvaridir o anılar, o anlar.

 

Bana kalan:

 

İlesam’da iftar vakti soframıza getirilen sımsıcak çorbadır Hilmi Oflaz. Gurbettesin, talebesin, hayata pamuk ipliğiyle bağlı olacak kadar güvenden azadesin. Ve dünyada Hilmi oflaz denli, poyraz fıtrat bir âdemi tanıyorsun; dert, yalnızlık, gariplik ne gam!

 

Simitle orucunu açan fakülteli çocukların tuzu-biberi, sigarası-çorbası ve en çok da Hoca Ahmed Yesevi’nin son dervişinin masamıza bıraktığı çiği yere damlamamış karanfil gülüşüdür.

 

Bir deli bir derviş gibi gelirdi. Dilini yalnız divane âşıkların çözebileceği bir lehçede konuşurdu. Hikmet onun kardeşi, sükût rehberiydi. Her bildiğini söyleyenden sakınmayı Ataullah İskenderî’den mi yoksa İbn-i Arabî’den mi öğrenmişti bilmiyorum ama kelam namına üstad’ı, metafizik babası ne kadar umman ise; o bir duru pınardı.

 

Masaya üç şey bırakırdı: kitap, çorba ve sigara. Cebimize para, gönlümüze bahtiyarlık, zihnimize ise ferahlık saçar; çölden gelmiş bir nebi gibi donatırdı dört bir yanımızı, etrafımız ışığa, aydınlığa, berekete keserdi; burslarımız çıkmamış, memleketten para gelmemiş, otobüse binecek paramız ya var ya yok… Olmazsa olmasın! Hilmi Abimiz vardı ya! İsterse dünyanın en şedit orduları çıksındı karşımıza. O, bir işmarıyla toplardı tüm erenlerini Hacı Bayram-ı Veli’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin yarenlerini, Mevlana’nın muhiplerini etrafımıza. Başlardı bir şehrayin. .. Tüm şedid ordularıyla fakirlik, kasvet, dert, acı, yalnızlık, umutsuzluk def olup giderlerdi çıktıkları ifrit çarşılarına. O, askerlere su dağıtan bir saka gibi dolaşırdı masaların arasında. Biz, onun dağıttıklarını izlerken doyardık. Kana kana içmesek de; suya dokunmuş bir balık gibi nefes alırdık.

 

Destur almış bir derviş  neylesin dünya malını

 

Destursuz bağa girenleri taşla, değnekle kovalamaz; bir sözüyle dünyayı başlarına yıkar; Kalenderi bir derviş gibi ayıp açanların, sözüne ayar veremeyenlerin yüzüne bir ayna tutardı. Utanan utanır, susan susar, susmayan ise kendi sözlerinin hoyrat parmaklarıyla boğulurdu. O hüzünlü bir bakış olurdu bu gibi hallerde. Zira, helâk olmuş bir kavmi seyreder gibi esefle bakardı başkalarının kuyusunu kazarken kazdığı kuyuya düşenlere…

 

Yanımızdayken efsaneydi. Necip Fazıl, köşkte bir başına yaşayan Hilmi Abi, kimsenin eylem yapmadığı bir vakitte Adnan Menderes’i kurtarmak için denize atlayan adam… dedim ya efsaneydi. Siz şehir efsanesi diyedurun; onun sofrasından ikrama ermiş bulunanlar ise susarlar. Zira, Hilmi Oflaz Allahın en güzel kullarındandı. Onu Allah etmişti azat! Ne makam, ne para, ne hayatın güzellikleri köle kılamamıştı kendine.  Bir poyraz gibi eserken tarlalara ziyan vermemiş, adeta başakların başını okşamış, yüzlerce insanı cesur olmaya teşvik etmiş, vermenin almaktan güzel olduğuna inandırmış, yalan dünyanın tamah edilecek yanı olmadığının bilfiil ispatı olmuştur.

 

Onu gören deli zannederdi. Öyle ya onca kelli ferli adamın dostu olup da dünya nimetlerine meyletmemiş, ilim ve muhabbet halkalarının adeta tutkalı olmuş bir adam… Elbette delidir su akarken testiyi dolduranların dünyasında elinde avucunda, yüreğinde beyninde olanı bir harman gibi savuran adam.

 

Pınarın gözüne aşık olan ne etsin testi testi suyu?

 

Hilmi Oflaz, testiyi vurup kırmış bir âdemdi. Testinin alabileceğinden fazlasına talipti. Suya, suyun kaynağına baş koymuş bir adam ne yapsın testi testi suyu? O yüreği kanar mı ummana aşık olmuşken?!

 

Sanki orada bir yerde, İlesam’ın tam da kapısında duruyor… Etrafa bakıyor, Bafra’sından derin bir nefes çekip salıyor dumanını Çemberlitaş’tan Ayasofya’ya doğru. Muhtemelen aç bir insan var mı, diye bakınıyor. İlme aç, muhabbete aç, karnı aç, dostluğa aç, aşka aç… Yakasından tutmuyor; bulduğu açlara sarılıp, omuzlarına elini atıp, bin yıllık ahbabı gibi, incitmeden buyur edip, doyacağı sofraya götürüyor.

 

Hilmi Oflaz, erenler bağının kapısındaki bekçi, dostlar meclisinin divanında saki, aşhanenin mutfağında pişirdiği yemekten bir lokma yemeyip sofraya gelenleri doyurmak için ömrünü, yüreğini insanlara sunmuş bir ah-çı idi. Ahın yerde kalmasın divane dervişim; ahın yerde kalmasın aklı kalbine yenilenlerin dünyasında Melami poyrazım!

 

Zeki Bulduk, gönlünün açlığını hatırladı… 

 

http://www.dunyabizi...ail.php?id=5038

MI
23.03.2011 11:29
#33

hilmi baba olabilmektir mesele. şekspir reis hiç boşuna kasmayaydın. şekspir de iyidir aslında. belki de müslüman olarak öldü, kimbilir. inşallah öyledir. diğer türlü toprağı bol olsun.

 

hilmi baba.. fakir fukara babası, gariplerin dostu, düşenlerin yareni, yolda kalmışların sığınağı. baba ben büyüyünce senin gibi olmak isterdim. olabildim mi. olamadım. olamam da galiba. sen otuzbin kitabı devirdiğin o fakir hanende Allah bilir hangi mavi alemlerde seyahat ediyordun.

 

hilmi baba.. biz çok şımarık bir nesiliz. alayımız facebook mücahidi. öyle senin gibi derinlemesine yaşayamıyoruz hayatı. deli görünce kafamızı başka bi tarafa çeviriyoruz. fakir görünce aslandan kaçar gibi kaçıyoruz. yalanız, dolanız, bitarafız, bertarafız. oysa sen böyle miydin, senin gönüldaşların böyle miydi. değildi tabi.

 

cüsseli bi adam olmamana rağmen cesaretinle on tane raki balboğa kılıklı athırsızını yere serebilirdin. bizde o da yok. herkes korkak, herkes kaçak döğüşüyor.

 

hilmi baba.. bugün bu şehirde hava kapalı. çay içtiğim masanın üstünde iki-üç kalem var, karşımda okunmaktan eskimiş kitaplar. yorgunum baba. otobüslere yetişmek zor geliyor.

YA
16.01.2014 16:35
#34

Hilmi Oflaz Mahmutpaşa yokuşunda işportacı tezgahının başındadır:

 

-Gel gel vatandaş ucuzluk burada ! Bakmadan geçme.

 

Karşısında ki duvarda Necip Fazıl'ın çıkardığı ''Büyükdoğu'' dergisinden birkaç tane asılıdır.Bir ara Hilmi Oflaz sandalyesine çıkar ve yumruk yaptığı ellerini sallayıp bağırır:

 

-''Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak,Haykırsam kollarımı makas gibi açarak '' diyen şair,mütefekkir Üstad Necip Fazıl'ın buyruğuna uyarak bende haykırıyorum.Sadece giyim kuşamınızı düşünmeyin;biraz da kafanızı düşünün.O dolarsa hayatınız daha anlamlı hale gelir.Şu dergilerden bir tane alın,siz okumazsanız,çoluk çocuğunuz okur.

 

Büyükdoğu'nun yeni sayısı çıkınca Hilmi Oflaz satılmışlar gibi parasını öder,eldekileri dağıtır,yenilerini sergilerdi.Kanaatince ülkenin kurtulması Necip Fazıl'ın kitaplarının ve dergisinin okunmasına bağlıydı.Bunun için Hilmi Oflaz her tanıdığını Büyükdoğu'ya abone yapmak isterdi.Kendisi,hanımı,kundaktaki dahil bütün çocukları abone olduğu gibi,tavuklarına ve horozlarına ad takmış,onlarıda abone etmişti.

 

Mehmet Niyazi ''Dahiler Ve Deliler ''

YA
16.01.2014 16:57
#35
Hilmi Oflaz, bir vefa ve sadakat sembolüdür. İflah olmaz bir Necip Fazıl takipçisidir. Mehmed Niyazi Hocamızın deyimiyle, Hilmi Oflaz, üstadın “azad kabul etmez kölesidir”.


Üstad mahkum edilip de Toptaşı Cezaevine konulunca durumdan vazife çıkarır. Öyle ya, belki Üstadın kendisine ihtiyacı olur, aranırsa “ben buradayım” demek ister. Mahmutpaşa’daki işporta tezgahını devreder. Gider, tam bir buçuk yılını, hapishanenin karşısında zarf, kağıt gibi şeyler satarak geçirir. Bir gün bir dostu yanına uğrar:


“Burada durduğuna göre, bari görüşme saatlerinin dışında üstad’ı görebiliyor musun?” diye sorar. Bu vefa ve sadakat abidesi şöyle cevap verir:


“Bulutların ardından güneşin görünmesi gibi, camın önünden geçerken, parmaklıkların arasından görünüyor.”

MU
19.01.2014 00:12
#36

bu adamı çok seviyorum. Cunku samimi. Mekânı cennet olsun. Boyle insanlara ihtiyacımız var. Önkoşulsuz evet diyebilen, rahatlikla sırtını yaslayabileçegin.. Fedekarlıkta sadakatte numune teskil eden dost bir omuz. Oflaz bulmak için Fazil olmak sart sanırım.

 

Ne bileyim dusunuyorum iste

YA
29.04.2014 11:58
#37

13792-1020062848321457770421609n.jpg

YA
29.04.2014 11:59
#38

124018010200632641638535273761383n.jpg

 

Zenginliğiyle övünen bir tanıdığı Hilmi Oflaz’a sorar: “neyin var?” onun cevabı acı bir gülümseme ve şu cümledir: “dostlarım, kitaplarım ve bir de sigaram var. midesiyle toprağa basan insanların edinmeyi hayal ettikleri servet, sadece bir dostumun verdiği bir şeyin yanında hiç kalır.”

HA
27.05.2014 15:21
#39

Büyükdoğu dergisinin trajını yüksek tutup üstadı kendi çapında sevindirmek adına , maddi durumunun az olmasına aldırış etmeden, kümesindeki tavuğuna ,civcivine takma isimlerle dergiye üye yapan.....

fedakarlığına ve üstada olan bağlılığına her daim hayran kaldığım koca yürekli ADAM ABİ_Rabbim sana rahmetiyle muamele eylesin.

 

bu güzel abilerden hala kaldığını idda eden varsa beri gelsin.

YA
26.04.2015 18:32
#40

Son bir haftadır soyadı oflaz olan bir hastamız geliyor merakımı celb etti.Sordum Hilmi oflaz'ı tanır mısınız ?

Hasta amcamız şaşkınlıkla siz nereden biliyorsunuz Hilmi abiyi demesin mi ,tabi bende bir şok hali.Beni boşverin siz tanıyor musunuz dedim.Meğerse Hilmi abi amcasının oğluymuş.Bu fırsat kaçar mı ,hemen arkadaşlardan müsade alıp bey amcacığımla koyu bir sohbete başladık. ''Hilmi güzel adam dı ''dedi.Üstada olan bağlılığını,merhametini ,mahmut paşada işportacı tezgahının hepsini anlatmaya başladı.Kazandığı üçbeş kuruşla anadoludan gelen öğrencilere yemek ısmarlar ,ayrılırken de ceplerine harçlıklarını koymayı ihmal etmezdi dedi.Tabi duygulandım biraz.

 

Üstada olan hayranlığını onun için yaptığı fedakarlıkları yakın birinin ağzından duymak beni mest etti. Dünya görüşü olarak Hilmi abiyle çok uyuşmayan biri olmasına rağmen Hilmi abiyi övgüyle anlattı.Birazda siyasi olarak bana öğüt vermeyi ihmal etmedi.Siyaseti çok sevmediğinden birde farklı görüşten olduğu için tartışmaya girmek istemedim.Bana ben Hilmi'nin akrabasıyım sen dava arkadaşısın deyince ,nefsimi okşamadı değil biz nerde onların çektiği çileler ve savundukları dava nerede.Kendisinden sitede paylaşmak için resimleri istedim sağolsun beni kırmadı getirdi.Hastalığı zamanında çekilmiş birkaç fotoğraf : Hilmi abiyi sevenlere

 

 

 

 

IMG_20150422_213129.jpg

 

 

 

IMG_20150422_213304.jpg

 

 

IMG_20150422_213337_1.jpg

HA
27.04.2015 20:17
#41

Allah razı olsun.... Allah gani gani rahmet etsin bu güzel insana....

YA
10.09.2015 15:56
#42

IMG_20150821_112316.jpg

YA
10.09.2015 16:01
#43

IMG_20150821_113401.jpg

YA
10.09.2015 16:02
#44

Vasiyeti üzerine üstada komşu...

HA
11.09.2015 17:48
#45

vaybe insan burnunun ucunu göremezmiş hesabı... okadar ziyaret etmişliğim olmasına rağmen ,ilk kez görüyorum bu kabri. söyleseler inanmazdım orada olduğunu.. Allah razı olsun. hepsi için el-fatiha

KU
16.10.2015 13:11
#46

ahh hilmi abi...üstad okunsun,herkes üstadı tanısın diye az mı çırpınmışsın.horozlarına bile isim takıp büyük doğuya abone yapmak..kimin aklına gelir böyle şeyler???

mezarını bulunca nasıl da sevinmiştim.nasip olsaydı da seni de bulabilseydim...

Allah senden ebediyyen razı olsun.bize de senin anladığın gibi üstadı anlamamızı nasip etsin insallah.

HA
20.10.2015 12:58
#47

Amin...

NF
19.10.2018 11:29
#48

Bende bilmiyordum bu kişiyi...

Teşekkürler paylaştığınız için.